Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile Devamı…»

*****

Yansın Bu Dünya

Bizde ‘Şüphe’ adıyla gösterime giren ‘Burning / Beoning’in çok katmanlı yapısıyla tartışmasız bir başyapıt olduğunun altını çizerek söze başlamak istiyorum. Güney Kore’nin önde gelen yazar yönetmenlerinden ve ülkenin eski kültür bakanı Lee Chang-dong’un izleyenlerin yüreğinde yer etmiş ‘Şiir / Shi’ adlı filminden tam sekiz yıl sonra çektiği ‘Şüphe’, tanınmış Japon yazar Haruki Murakami’nin ‘Barn Burning’ isimli kısa hikâyesinden yola çıkmış.

Usta sinemacı, geniş kapsamlı bir metin haline dönüştürdüğü 10 küsur sayfalık öyküde ana karakterlerin yaşları, yakınlıkları, medeni durumları ve en önemlisi sosyal konumlarıyla oynamış. Sözgelimi, hikâyede bir arkadaş düğününde tanışan, aralarında 12 yıl yaş farkı bulunan orta sınıf kökenli Jong-su ile Hae-mi, filmde Kuzey Kore ile sınır teşkil eden kırsal yörede birlikte büyümüş ergen sayılabilecek yaşlarda iki çocukluk arkadaşı. İkili yıllar sonra büyük şehrin kalabalığında karşılaşıyor. Yarı zamanlı işlerde çalışarak metropolde tutunmaya çabalayan yazarlık heveslisi genç adam ile varoluşunun ve hayatın anlamının peşindeki genç kızın kısa süreli birlikteliğinin büyüsü, Hae-mi’nin bir Afrika seyahati sırasında tanıştığı üst sınıftan yakışıklı ve mağrur Ben’in ortaya çıkışıyla bozuluyor. Jong-su’nun görünürdeki sakinliğinin altında alev alev kabaran öfkesi hikâyeyi çok bilinmeyenli bir denkleme doğru sürükleyecektir.

Yönetmen bir söyleşisinde milenyum kuşağı gençlerinin patlamaya hazır bir biçimde ‘öfkeli’ olduklarından söz ediyor. Geleceklerinin önemli ölçüde değişmeyeceğinin paniğinde kendilerini yetersiz hisseden genç insanları anlatmak için Murakami’nin kısa öyküsünden yola çıktığını belirtiyor. Ben haricinde iki ana karakteri alt sınıftan gençler olarak konumlandırması bu yüzden. Kore’nin varlıklı bölgesi Gangnam’da lüks rezidansında yaşayan, afili Porche marka araba kullanan şık giyimli genç adam kırsal kökenli iki arkadaş/sevgili’nin dünyasına, -Jong-su’nun tabiriyle- bir modern çağ ‘Muhteşem Gatsby’si olarak giriyor. Ne iş yaptığı belli olmayan, kendi deyişiyle mali piyasalarda ‘oyun oynayarak’ para kazandığını söyleyen Ben, kendi biçimlendirdiği ahlâk anlayışını savunarak, iki aylık periyodlar dahilinde kırsalda unutulmuş seraları yaktığını ve bundan büyük bir haz duyduğunu anlatıyor Jong-su’ya kafalarının dumanlı olduğu bir gece vakti. Bu itirafın hemen ardından sırra kadem basıyor Hae-mi. Genç adamın büyüyen ‘şüphe’si, yangın yerine dönmüş ruhundaki alevlerin ortalığı kasıp kavurmasına neden olacaktır.

Adını Murakami’nin en sevdiği yazarlardan biri olan William Faulkner’ın aynı adlı eserinden alan, dilimize ‘Ahır Yakmak’ olarak çevirebileceğimiz özgün hikâyede ağılların yerini Kore’de daha yaygın olarak bulunan seralar almış. Faulkner yazar olmak isteyen Jong-su’nun da favori edebiyatçılarından. Ben’in onun tavsiyesi üzerine bir kafede Faulkner külliyatını karıştırdığı bir sahneyle yazara saygıda kusur etmeyen Chang-dong, kısacık hikâyenin sınırlarını ustaca geliştirmiş. Jong-su’nun ebeveynleri, komşuları, Ben’in arkadaşlarını devreye sokmuş.

Herşeyden önce Murakami külliyatını çok iyi incelemiş. Bu hikâyede olmayan ama Japon yazarın diğer temel yapıtlarında yer alan motifleri, meseleleri ustaca bezemiş yapıtına. Murakami’nin, daha önce de sözünü ettiğim, milenyum gençliğinin çıkışsızlıkla büyüyen öfkesi, kent ile taşra arasında giderek büyüyen uçurum, çarpık kentleşme gibi ana meseleleri; onun eserlerinin ruhunu yansıtan kedi, kuyu benzeri motifler bu çok başarılı sinema eserine ustaca yedirilmiş.

İçe dönük bir aşk ve cinsellik hikâyesi olarak başlayan, sınıf çatışmasının körüklediği bir yangın yerine dönüşen hikâye, son bölümde yaman bir gerilim ve iz sürümle noktalanıyor. Ancak perde kapandıktan sonra, filmin Türkçe adındaki ‘şüphe’ Jong-su gibi içimizi kemirmeye devam ediyor. İzlediklerimiz gerçekten yaşanmakta mıdır? Yoksa yazar olmak isteyen genç adamın hayalleri midir her şey?

Çok katmanlı, katmanların sabır ve sükunet ile açıldığı, 148 dakikalık süresine karşın su gibi bir solukta izlenen film, günbatımında Miles Davis eşliğinde Hae-mi’nin ‘büyük açlık’ın izinden yakarış dansının yer aldığı bölümle zirveye ulaşıyor. İzlenmesi, tekrar tekrar izlenmesi gereken sinema şaheserlerinden biri ‘Şüphe’.

(11 Ocak 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

****

Üç Kadın Üç Hayat

2010 yılından başlayarak 20 yıl süreyle film çekmesi ve yurt dışına çıkması yasaklanmış olan İranlı sinemacı Cafer Panahi, 2011’de ‘Bu Bir Film Değildir’ ve 2013’te ‘Perde’yi kapalı kapılar ardında çektikten sonra dört yıl önce Berlinale’den Altın Ayı ile dönen ‘Taksi Tahran’da bizzat kendisinin kullandığı ticari taksiyle kentin ana caddelerine çıkmıştı. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü aldığı ‘3 Hayat / Se Rokh’da bu kez kendi arabasını sürdüğü yeni bir yol hikâyesiyle karşımızda.

Panahi’nin sinema yapma inadı bir kez daha engel tanımıyor, çağımız video devriminin olanakları sanatçının cesaretiyle birleştiğinde yasakların üstesinden gelmenin zorluğu aşılıyor. İran-Türkiye sınırında, yönetmenin ailesinin yaşadığı Azeri topraklarına yolculuk bu defa. İşte bu ücra köylerden birinde yaşayan Marziye’nin, Telegram üzerinden İranlı sinemacı kanalıyla ülkenin tanınmış kadın oyuncularından Behnaz Caferi’ye gönderdiği görüntülü mesaj zoraki yolculuğu tetikleyen. Oyuncu adayı genç kız Tahran’daki konservatuvara kabul edildiğini, ancak ailesinin buna rızası göstermediğini dile getirirken, ‘can yoldaşımsın’ diye hitap ettiği yıldız oyuncunun aramalarına geri dönmediğinden yakınarak intihar girişiminde bulunuyor yolladığı görüntülerde. Bunun üzerine çalışmakta olduğu dizinin son sahnesini çekemeden apar topar seti terkeden Caferi, Panahi ile birlikte kızın izini sürmeye başlıyor.

Usta yönetmen kendini, ailesini bir sosyal medya olayının tam merkezine yerleştiriyor ve hem sanat dünyasının hem de İran kırsalının huzursuzluğunu keskin gözlemciliğiyle mercek altına yatırıyor. Ücra köylerde trajikomik hallerle karşılaşıyoruz. Tek vasıtanın geçebildiği dağ yollarında korna düzeniyle geçiş hakkı talep eden köylüler, mezarına yatmış ve yılanlar gelmesin diye gece vakti lamba ve mum ışığıyla kabrini ışıklı tutan yaşlı nine, daracık yolu çökerek kapatmış damızlık boğasının başında veteriner bekleyen adam, oğlunun sünnet derisini Tahran’a götürülmesi için köye gelen konuklardan yardım isteyen yaşlı adam benzeri insan manzaralarına tanık oluyoruz. Ancak Panahi bu defa kadın hikâyelerini ön plana çıkarıyor. Kendi varlığını daha geri plana çekerek üç kuşak oyuncu kadının hikâyesi ve İran’da yaşadıklarıyla ilgileniyor. Devrim sonrasında dışlanmış ve hor görülmüş bir dönemin ünlü kadın oyuncusu Şehrazad’ın yüzünü bizlere hiç göstermiyor ama diğer kadınların dayanışmasını uzaktan da olsa aktarıyor.

Bu arada içinde bulunduğu koşulların komiğini çekmekten de geri durmuyor. Hemen başta yer alan yaklaşık 10 dakikalık kesintisiz sekansta, kendisini telefonla arayan ve film çektiği duyulursa ceza alacağından endişelenen annesini teskin ediyor. Köy yerinde gece vakti kendisine yol göstermeye çalışan köylülere ‘Burada başka her yerden daha güvendeyim’ cevabını veriyor.

Ve baştaki ustalıklı plan sekans, Nuri Bilge izleri taşıyan ve ‘Taksi Tahran’da olduğu gibi araba camından sabit planda ilerleyen şiirsel bir finalle noktalanıyor. Tüm engellemelere rağmen zekice kotarılmış mizah yüklü bir yapım, çağımız İran toplumu üzerine bir belge ‘3 Hayat’.

(09 Ocak 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Ruh ile Bedenin Mücadelesi

Belçikalı yönetmen Lukas Dhont’, Cannes’da ‘Altın Kamera’ ile ödüllendirilen ilk uzun metrajı ‘Kız /Girl’de bir gazete haberinden yola çıkmış. Henüz 18 yaşında olduğu ve eşcinselliğini gizlediği bir dönemde, 15 yaşındaki trans birey Nora’nın bir yandan ergenliğe ilişkin huzursuzlukla başa çıkmaya çalışırken, diğer yandan profesyonel bale sevdasının zorluklarıyla cebelleşmesinin öyküsü büyülemiş genç adamı.

Kendi hikâyesinde Lara adını vermiş olduğu genç kızı canlandıracak kişiyi bulmakta hayli zorlanmış 26 yaşındaki yönetmen. Filmde ağırlıklı olarak yer alan bale eğitimi sahneleri için dansçı özelliği olan bir çok adayı denemiş, sonunda bir erkek adayda, Victor Polster’de karar kılmış. Bu seçim transgender ya da dilimizde yaygın olarak kullanılan transseksüel topluluk tarafından eleştiriye uğradı gerçi ancak Cannes’ın ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde en iyi erkek oyuncu seçilen genç adam rolünün hakkını veren güçlü bir performans sunuyor.

Dhont’un ‘bir süper kahraman hikâyesi’ olarak tanımladığı filminde, sarışın mavi gözlü Lara bedeniyle mücadele içindedir. 6 yaşındaki erkek kardeş ve annenin yokluğunu doldurmuş şefkatli babadan oluşan küçük ailesiyle birlikte Belçika’dan İsveç’e göç etmiştir. Ülkenin prestijli bale okullarından birinde eğitim görerek iyi bir balerin olmaktır hedefi. Eğitiminin yanı sıra doktor ve psikolog kontrolünde cinsiyet değiştirme ameliyatına hazırlanmaktadır. Cinsel kimliği babası ve çevresi tarafından sevecenlikle kabul edilmiş, uygar bir düzenin talihli bireyidir Lara. Asıl sorun, bedeninin değişme süreciyle genç kızın ergenlik dönemi öfkesi ve sabırsızlığının çatışmasından kaynaklıdır. Doktorların takip ettiği bu ağır ilerleyen değişim süreci onun ‘Siyah Kuğu / Black Swan’ filminden aşina olduğumuz- meşakkatli bale programı ile birleşince genç bireyin bedeniyle mücadelesi ikiye katlanıyor.

Dhont bu süreci bir belgesel titizliğiyle perdeye aktarmış. Ülkesinin usta sinemacıları Dardenne kardeşler filmlerinin esinini taşıyan bir doğallık ve mesafe ile anlatıyor hikâyesini. Lara’nın günlük rutinini, ev halini, zorlu bale antrenmanlarını kesmelerle veriyor. Değişim zamanı gelene kadar vücudunu saklayan, vücudu değişene kadar duygularını bastıran Lara içinde kopan fırtınaya daha ne kadar dayanabilecektir.

Şok edici bir finalle bağlıyor filmini genç sinemacı ancak tekrarlara dayalı oldukça uzun tuttuğu bu süreçte duygularımızla oynamaya yeltenmiyor. Lara’nın yaşadıklarını bir trajediye çevirmekten özenle kaçınıyor. Bu ilgiye değer ilk filmin en büyük erdemi de bu.

Çoğunlukla ifadesiz bir maskeyle Lara’yı canlandıran genç Polster’in gerek oyuncu gerekse yetenekli bir dansçı olarak hiç aksamadığı ‘Kız’ keskin bir meseleyi bu denli incelikle dile getirdiği için mutlaka izlenmeli. Senaryoda da imzası bulunan genç yönetmene sinemaya hoş geldin diyor, bir sonraki işini merakla bekliyoruz.

(08 Ocak 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Bir Aile Fotoğrafı

Son yıllarda Türkçe isminin bu denli yakıştığı bir film görmemiştim. Yeni yılın ilk filmi olarak heyecanla izlediğim ‘Yangın Yeri’ ya da özgün adıyla ‘Wildlife’dan söz ediyorum. İlk gençlik yıllarından başlayarak sinemada ve geçtiğimiz haftalarda televizyonda yayınlanan ‘Escape at Dannemora’ adlı mini dizide naif mahkum Richard Matt performansıyla hayranlığımızı kazanmış olan yetenekli aktör Paul Dano’nun ilk yönetmenlik denemesi bu güzel yapım.

Richard Ford’un 1990’da yayımlanmış aynı adlı romanından uyarlanan film, bir çekirdek ailenin öyküsü üzerine. Hayat şartları nedeniyle sürekli yer değiştiren Jerry ile Jeannette, artık 14 yaşına gelmiş oğulları Joe ile Montana’nın Kanada sınırına yakın küçük yerleşim bölgesinde yeni bir düzen kurma peşindedir. Yaşam gailesi yirmili yaşların hemen başlarında evlenmiş olan çiftin gelecek hayallerini çoktan törpülemiştir. İlk gençliğinde başarılı bir sporcu olma düşleri kuran Jerry, hizmet verdiği pestijli golf kulübünde yöre zenginlerinin gönlünü hoş tutma çabası içindedir artık. Kendi yapamadığını oğlu başarsın, tanınmış bir futbolcu olsun diye didinir durur.

Garson adı gibi dediği ismini hiç sevmeyen Jeannette’e gelince; bir zamanların ‘fırlama güzeli’ genç kadın o kasabadan bu kasabaya kocasının peşinden giderken yüzündeki bahar coşkusunu yitirmiştir. Jerry’nin kulüp üyeleriyle fazla samimi olduğu gerekçesiyle işinden olması için için kaynayan aile yuvasında ilk yangın ateşini tetikler. Yapılan yanlıştan geri dönülür ve genç adam tekrar işe çağrılır ama olgunlaşmamış yüreği ve gururu yüzünden bunu kabul etmez. Karısı ve oğlunun itirazlarına kulak asmadan, ani bir kararla bölgede süregelen orman yangınlarını söndürme ekibine gönüllü olarak katılmak üzere evi terk eder. Jerry’nin gidişi genç kadının hayatını yeniden gözden geçirmesine ve yeni kararlar almasına neden olacaktır.

Yavaş ve sakin bir insan olduğunu ifade ediyor yönetmen bir söyleşisinde. Titiz, içe dönük, her şeyi sorgulayan, kolay tatmin olmayan bir yapısı olduğunu ilave ediyor. Ford’un incelikli romanını perdeye uyarlarken bu titizliğin ve sadeliğin baştan sona filmin her bir planına sindiğini gözlemliyoruz. Romanın, filmin Türkçe adına uyumlu yangın metaforu bu minvalde usul usul ateşleniyor. Aile içi yangın ile ormanı kasıp kavuran afet eş zamanlı olarak büyüyor.

Bir aile ve kimlik krizini anlatırken büyük olaylara yer vermiyor Dano. Olan biteni çoğunlukla 14 yaşındaki Joe’nun şaşkın ve hüzünlü bakışlarından izleniyor. Baba’nın işten kovuluşu, orman yangının ilk dehşeti ya da annenin başka bir adamla yaptığı çaça dansını hep onun bakışlarıyla vermeyi tercih ediyor. Romanın kişiliklerinde kendi büyük ailesinin fertlerinden izler bulduğunu söylüyor genç yönetmen. Anne ve babalarımızın bizlerin ebeveyni olmanın dışında bir insan olarak hayalleri, arzuları, kırgınlıkları ve küskünlüklerini keşfetmek üzere yola çıktığını ifade ediyor. Bu amaçla, dağılan bir aileyi toparlama işini küçük Joe’nun gayretleri üzerinden vermeyi deniyor.

Yangından sonra ayakta kalan ‘ölü ağaçlar’ gibi olmak istemediğini haykıran annede Carey Mulligan, büyüyememiş genç adamda Jake Gyllenhaal ve şaşkın maviş gözlerle hayatı anlamaya çalışan küçük adamda Avustralyalı genç yetenek Ed Oxenbould’dan oluşan harika üçlü onun en büyük destekçileri. Görüntüler, görenlerin Apichatpong Weerasethakul’un ‘Saltanatın Mezarlığı’ filmindeki çalışmasından hatırlayacağı Diego Garcia’ya emanet edilmiş. 60’lı yılların küçük Amerikan kasabasını yeniden yaratırken ressam Steven Shore ve fotoğrafçı Rinko Kawauchi’nin eserlerinden yararlanılmış. Hopper ve Rockwell gibi ölümsüz sanatçıların esini her bir kareye sinmiş. Küçük Joe’nun bir fotoğraf atölyesinde yarı zamanlı çalışma hikayesinden yararlanılarak dönem insanlarının naif aile fotoğrafı çekimlerine yer açılmış.

Son olarak Coen biraderlerin ‘The Ballad of Buster Scruggs’ın filminin ‘Endişeli Kız / The Gal Who Got Rattled’ epizodunda izleme şansı bulduğumuz oyuncu / yazar eşi ve beş aylık kızının annesi Zoe Kazan ile birlikte kaleme aldıkları senaryodan yola çıkan Paul Dano, yakınlarda kaybettiğimiz ve oyuncu olarak yer aldığı ‘Tutsaklar / Prisoners’ filminde birlikte çalıştığı İzlandalı besteci dostu Jóhann Jóhannsson’a adamış filmini. Yeni seneye bu çok başarılı ilk filmle başlamanızı öneririm.

(05 Ocak 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu