Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile … Devamı…»

*****

Göçün Müzikli Tarihi

‘Kara sevda uzun sevda
Mark dediğin yalan sevda
Köşeyi döndüm tam
Ölüm çıktı karşıma’

Adını Aras Ören’in yukardaki dizelerin yer aldığı aynı isimli şiirinden alan ‘Aşk, Mark ve Ölüm / Liebe, D-Mark und Tod’ dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden başlayarak Almanya’da büyük ilgi toplamıştı. Bizde ilk kez gösterildiği 41. İstanbul Film Festivali’nde izleyicinin coşku ile karşılamış olduğu yapım halen sinemalarımızda gösterimini sürdürüyor.

Ailesi işçi olarak Bavyera’ya gelmiş olan 1976 doğumlu yönetmen Cem Kaya’nın 5 yıllık zorlu bir arşiv araştırma ve montaj sürecinin ardından kotardığı sıra dışı belgeseli, 60’lı yılların başlarında gurbet ellere misafir işçi olarak giden ilk kuşağın ve onların çocuklarının torunlarının, yalnızca ülkemizde değil Almanya’da da çok iyi bilinmeyen yaşam mücadelesini müzikal üretime odaklanarak anlatmayı seçiyor ve bu alanda eşi benzeri pek olmayan usta işi bir çabanın altından başarıyla kalkmasını biliyor.

Arabeks (2010) ve Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması (2014) filmleriyle tanıdığımız Cem Kaya’nın filmi 3 bölümden oluşuyor Liebe yani Aşk adlı ilk bölüm hasreti anlatıyor. 1961’de Almanya’ya gelen ilk neslin geride bıraktıklarına özlemlerinin müziğe dökülüşünü, bunun ilk örneklerinden olan aşık kültürünü irdeliyor. Tarih akıyor bu arada. Zor şartlar altında yaşıyor, adeta bir hayvan ya da faydalı musibet muamelesi görüyor ilk neslin işçileri. 600 bini kadın 2 milyon Türkiyeli işçi topluluğu isyanlarını aşıkların sazından yükselen protest şarkılarda yaşıyor: ‘Alamanya Alamanya, bizden uysal bulamanya’. Türkiyeli gurbet kuşları, Köln Bülbülü lâkabı ile bilinen Yüksel Özkasap’ın içli nağmelerine sığınıyor: ‘Almanya’ya mecbur etti yoksulluk beni beni’. Bu bölümde Cem Karaca’nın bizde pek de bilinmeyen Almanya serüveninden de hayli ilginç parçalar uğruyor perdeye. 80 darbesinde Almanya’da turnede bulunan Karaca’nın hakkında açılmış siyasi davalar nedeniyle anavatanından uzakta geçirdiği sürgün yılları, gurbetteki işçilerimizin sorunlarını dile getirdiği Almanca isyan şarkıları arşivlerden belki de ilk kez çıkıyor karşımıza.

İkinci bölüm Deutschmark (ya da D-Mark), Almanya’daki ekonomik dinamikler ve Türkiyeli göçmenlerin tüketim kültürü üzerine yaman gözlemler içeriyor. 1973 global petrol krizinin patlamasıyla Avrupa’nın değişen ekonomik düzeni, yabancı işçi çıkarma tehdidine karşı Türkiyelilerin ön safta olduğu Ford grevi, sınır dışı edilmemek ve Alaman topraklarından kopmamak için ailelerini akın akın yanlarına getiren işçilerin mücadelesi yansıyor perdeye. Müzik bu dönemde de hem isyan, hem kimlik arayışı hem de eğlence tüketiminin baş unsuru olarak döneme ağırlığını koymayı sürdürüyor. Artık eli para tutmaya başlamış ve işçilikten sonra ticari hayata, eğlence hayatına girmiş olan Türkiyeliler, Mark’ın zirvede olduğu yıllarda anavatandan çok daha faklı, çok daha çılgın bir eğlence sektörünü idare etmeye başlayacaktır.

Ölüm bölümü 90’lı yılların ırkçı saldırıları ile açılıyor. İki Almanya’nın birleşmesiyle safları sıklaştıran Alman milliyetçilerinin ırkçı saldırılarına tepki olarak hip hop kültürü doğuyor. Genç kuşak artık anne babalarının arabesk ezgileri ile değil Alman müzik piyasasını da dönüştürecek, sadece kendi kardeşlerini değil tüm Avrupa gençliğini peşinden sürükleyecek yepyeni bir sound ile ortaya çıkacaktır.

Yönetmen Kaya uzun yılların emeği ile ortaya çıkmış bu benzersiz çalışmanın senaryosunu ‘Oray’ filmi ile tanıdığımız sinemacı Mehmet Akif Büyükatalay ile birlikte kaleme almış. Bülent Kullukçu ve İmran Ayata’nın 2014 yılında çıkardıkları –Misafir İşçilerin Şarkıları anlamına gelen- ‘Songs of Gastarbeiter’ adlı toplama albüm her şeyin başlangıcı olmuş. Aşık Metin Türközü ya da anne babalarının sesi Yüksel Özkasap’ı, Ozan Ata Cenani’yi bu sayede tanımışlar. Ağır bir arşiv taraması, lisanslama süreci ve sanatçılarla çekimler uzun yıllar almış. Filmde burada sayamayacağım o kadar çok detay var ki, tüm bunlar devasa materyal havuzundan tek tek ayıklanmış. Göçün siyasi ve güncel yaşamla ilişkisi ve bunun müzik yolu ile ifade edilmesi, müziğin bir sığınma ocağı olarak topluluğun sesi haline gelişi öylesine güzel dengelenmiş ki bu çileli tarihi yolculuk farklı duygularla soluk soluğa izleniyor. Hasengarten parkında takılan emekli müzisyenlerin temsil ettiği ikinci kuşak Türkiyeli ezgileri mırıldanırken, gariban anne babalarının aksine çatır çutur konuştukları Almancaları ile kendilerini Berlinli olarak hissetmekten de geri durmuyorlar. Bu noktada, süreç boyunca izleyiciye Almanya’dan çeşit çeşit sanatçı portreleri ile bir resmigeçit sunan Kaya’nın buna paralel olarak anlatısını milliyetçi bir bakış açısına yaslandırmaması filmin en büyük erdemlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Çifte vatanlı dünya insanları üzerine daha çok şey var söylenecek belki ama gerisini filmi izleyecek olanlara bırakalım. Biricik’ten dinlediğimiz ‘Gurbet Kuşları’nın eşlik ettiği son jenerik tamamlanmadan salondan ayrılmamanızı, Cem Kaya’nın post-credits muzip sürprizini atlamamanızı öneriyorum son olarak.

(24 Eylül 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Herkes Öldürür Sevdiğini

Fransız sinemasının çalışkan yönetmeni François Ozon, bu yıl Berlinale’nin açılış filmi olarak dünya prömiyerini yapan ‘Peter von Kant’ ile ustası Rainer Werner Fassbinder’e saygı duruşunda bulunuyor. 37 yaşında aramızdan ayrıldığında ardında bıraktığı 40 küsur film, 2 mini dizi, televizyon için çektiği 14 bölümlük başyapıtı ‘Berlin Alexanderplatz’ ve 20 küsur tiyatro eseri ile sinema tarihinin en hızlı üretmiş efsanesi olan Alman sinemacının kendi oyunundan beyazperdeye aktardığı 1972 yapımı ‘Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları / Die bitteren Tränen der Petra von Kant’ onun kendi hayatından izler taşır. Buradan yola çıkmış olan Ozon, moda dünyasının ikonlarından Petra’yı sinemanın yükselen yönetmeni Peter olarak değiştirmiş, Petra’nın gencecik Karin ile yaşadığı eşcinsel aşkın yerini Peter’ın Arap göçmeni Amir Ben Salem’e derin tutkusu almış. Köln’deki apartman dairesinde kendisine hem asistanlık hem uşaklık görevi yapan bir nevi kölesi konumundaki Karl ile yaşayan Peter von Kant, yaşlanmakta olmasına karşın cazibesini korumuş bir zamanların ünlü film yıldızı eski gözdesi Sidonie aracılığı ile tanışıyor 23 yaşındaki yakışıklı Amir ile. Onu bir yıldız yaparak birlikte dünyayı fethedeceklerdir. Lakin Peter’ın delice tutkusu Amir’i sahiplenme arzusu ile baskıcı bir hal almaya başlıyor. Genç delikanlının hayatını özgürce yaşama isteği acı da olsa Peter’ı yeni kararlar almaya itecektir.

Petra’nın deli tutkusunu anlatan oyun/filmin Fassbinder’in gözde oyuncularından Günther Kaufmann ile yaşadığı fırtınalı aşk ilişkisinden yola çıktığı biliniyor. Ozon filminin ana karakterini popüler bir yönetmene dönüştürdükten sonra, Fassbinder’e fizik olarak çok benzeyen bir oyuncu ile efsanevi Alman sinemacının kişisel biyografik denemesini inşa etmeye koyulmuş. Ozon’un yeniden yorumladığı yapıt ilişkilerde iktidar dinamikleri, sahiplenme, faşizan baskı kurma eğilimi, teslimiyet ve boyunduruk altına alma dürtüsü ana temaları üzerine yoğun bir tartışma açarken Fassbinder ve sinemasına dair bir dolu referans yoluyla belki de son dönemin en çekici sinefil yapımına imza atmış. Sadece giyimi kuşamı ile değil, cüssesi ve fiziksel özellikleriyle Fassbinder’e çok benzeyen Fransız oyuncu Denis Ménochet gerçekten çok başarılı. Hele Cora Vaucaire’in yorumladığı ‘Comme Au Théâtre’ eşlikli hüzünlü dans sahnesi unutulacak gibi değil. Yine acı gözyaşlarını yakın plan izlediğimiz final sahnesinde öylesine başarılı ki. Yıllardır filmlerde görmediğimiz cazibesini ve yıldız aurasını korumuş Isabelle Adjani’nin Sidonie’si Ozon’un sinemaseverlere bir diğer armağanı. Özgün filmin hiç konuşmayan ve sadece itaat eden Marlene’sinin yerini almış olan Karl’da Stefan Crepon, Amir’de genç yetenek Khalil Ben Gharbia hayranlıkla izleniyor.

Ozon, Alman sinemacının dönemin gözde oyuncularından Romy Schneider’e hayranlığı, hatta üzerinde çalışmakta olduğu ünlü başyapıtı ‘Maria Braun’un Evliliği / Die Ehe der Maria Braun’da oynaması için onunla irtibata geçme arzusuna dair ayrıntıyı atlamamış, ‘Petra von Kant’ın gönül çelen Karin’inin ardından Maria Braun rolünü kaparak ’70’li yıllara damgasını vuracak olan çalışma arkadaşı ve yakın dostu Hanna Schygulla’ya Peter’ın annesi rolünü vermiş, son jeneriğin ardından yönetmen ve fetiş oyuncusunun siyah-beyaz fotoğrafıyla Alman sinemasının altın dönemine saygısını eksik etmemiş. Fassbinder’in klasik ‘Petra’sı duvarında çıplak ve giyinik erkeklerin resmedildiği Poussin’in ‘Midas ve Bacchus’ tablosunun devasa kopyası bulunan, bir yatak, pelüş halı ve az parça eşyanın olduğu tek bir odada geçerken, Ozon kamerasını dışarı çıkmadan evin içinde gezdiriyor. Pencereden avlu bahçeye bakan kamera vasıtası ile Köln’ün değişen mevsimleri, sonbaharın sarı yaprakları, kara kışın kar beyazı evde yaşanan sevince ve hüzne eşlik ediyor. Fassbinder’in gençlik yıllarından pek sevdiğini bildiğimiz Scott Walker şarkısı ‘In My Room (Odamda)’yı Ozon da kullanmadan edememiş. Jean Genet uyarlaması vasiyet filmi ‘Querelle’in Jeanne Moreau’nun yorumuyla belleğimize kazınmış kült şarkısı ‘Herkes Öldürür Sevdiğini’ filmin açılış bölümünde Adjani’nin sesinden Almanca olarak yankılanıyor. Finalde yepyeni bir düzenlemesi yer alan ezginin Oscar Wilde’ın şiirinden alınan sözleri ise şöyle diyor:

Oysa herkes öldürür sevdiğini
Kulak verin bu dediklerime,
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimi yaşlı iken
Şehvetli ellerle boğar kimi
Kimi altından ellerle
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi yeterince sevmez
Kimi fazla sever
Kimi satar, kimi de satın alır
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan
Çünkü herkes öldürür sevdiğini

Ama herkes öldürdü diye ölmez

(19 Eylül 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Bana Bir Masal Anlat

Hepimiz masallarla büyümedik mi. Hayal dünyamızda ufuklar açan ürkütücü peri masalları, dünyanın dertleriyle başa çıkmada bizlere yol göstermedi mi. George Miller’ın, dünya prömiyerini geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da yapmış olan 11. uzun metrajı ‘Üç Bin Yıllık Bekleyiş / Three Thousand Years of Longing’ usta sinemacının kadim masallara olan tutkusunun uzun yıllar gün ışığına çıkmayı beklemiş son ürünü, sinema tutkunlarını heyecan verici mitolojik bir yolculuğa çıkarmayı hedefliyor. Avustralyalı sinemacının ana karakteri Dr. Alithea Binnie hikâyelerin insanları birbirine bağladığı iyileştirici gücüne yürekten inananlardan. İngiliz anlatıbilim uzmanı biten evliliğinin ardından yalnızlığı, kendi ifadesiyle özgürlüğü seçmiş. Daha önce Çin aleminin, Pasifik dünyasının ve Doğu Akdeniz’in zamansız ülkelerini ziyaret etmiş olan Alithea, bir konferansa katılmak üzere kadim İstanbul’a geldiğinde şehrin masalsı dokusuna hayran oluyor. Agatha Christie’nin ‘Doğu Ekspresinde Cinayet / Murder On The Orient Express’i kaleme aldığı Pera Palas’ın gizemli odasından kentin büyüleyici havasını çekiyor içine. Havaalanında valizini almaya çalışan kısa boylu, deri ceketli misk kokan tuhaf adam (yoksa cin mi?) İstanbul’da yaşanacakların habercisidir oysa. 62 sokak, 4 bin dükkân ve 3 bin odasıyla gizemine kapıldığı Kapalı Çarşı’dan satın aldığı ve imitasyon olduğunu düşündüğü ‘çeşm-i bülbül’ün kapağı açılıp 3000 yıllık süreçte üç kez uzun mahkûmiyetler yaşamış dev Cin ile karşılaştığında heyecan verici macera başlayacaktır.

Alithea filmin açılışında hikâyesinin gerçek olduğunu ancak bir peri masalı kıvamında anlatırsa ona inanmamızın daha mümkün olabileceğini söyler. Öyle ya, başlangıçta bir meçhûl denizinde yüzerken hikâyelere başvurmaktan başka çare yoktur. Mitolojik yaratıklar o zaman bildiklerimizi ifade ederken, bilimin gelişmesiyle anlamlarını yitiriyor görünseler de, özgürlüğüne kavuşan Cinimiz Alithea’nın sevgiden yoksun hayatına geçmişin esrarından damıtılmış bir gül bahçesi vadetmektedir. Dev konumundan Idris Elba’nın cüsseli görünümüne geçiş yapan şişedeki Cin ondan üç dilek tutmasını ister. Ancak bu dilekleri yerine getirirse serbest kalabilecektir çünkü. Bu üçüncü hapisliği, kendi deyimiyle üçüncü aptallığıdır. Binbir Gece Masalları’ndan Şehrazat misali ona sırasıyla üç hikâye anlatır. Üç bin yıl önce ‘güzelliğin ta kendisiydi’ diye tarif ettiği ve kölesi olduğu Saba Melikesi Belkıs’ı, büyülü yaratıkların eşlik ettiği sihirli çalgısıyla kadınların gönlünü fetheden sihirbaz Hazreti Süleyman’a kaptırmış ve bir şişenin içinde Kızıl Deniz’in sularında kaybolmuştur.

16. yüzyıl başlarında İstanbul Boğazı’nın karanlık sularından yolu Topkapı Sarayı’na düşen Cin, korkunç komploların hızla ilerlediği Osmanlı ilinde Hürrem Sultan’ın entrika girdabında ikinci mahkûmiyet evresine girecektir. Boğaz’daki bir yalıda geçen üçüncü anlatı ise, onun 12 yaşında zengin bir tüccara üçüncü eş olarak verilen güzel Zefir’in hem bedenine hem de çevik zihnine tutulması üzerinedir. Dünyada ne kadar güzel faydalı ilim irfan varsa hepsine sahip olmak isteyen genç kıza tarihi, felsefeyi, şiiri, astronomiyi, matematiği öğretir ve geliştiğini gördükçe ona daha fazla tutulur, Zefir’i Belkıs’tan daha çok sever ama yine de unutulur. Her şeye uyum sağladığını ifade eden koca yaratık sevmek için kat etmiştir bunca yolu. Belkıs’a duyduğu özlemin, Zefir’e duyduğu sevginin izinde Alithea ile yalnızlıklarının birleşmesini ister. Ancak aşkı değil mantığı yeğlemiş olan bilim kadını buna nasıl karşılık verecek, kaosla baş edemeyen dünyada büyüyen nefrete ve çağdaş kakofoniye rağmen aşk yeşerebilecek midir.

George Miller’ın İngiliz yazar Dame A. S. Byatt’ın 1994 yılında yayımlanan kısa öyküsü ‘Çeşm-i Bülbül’deki Cin / The Djinn in the Nightingale’s Eye’dan uyarladığı ve senaryosunu öz kızı Augusta Gore ile birlikte kaleme aldığı yapıtı, masallarla mitlerle bezediği filmografisinin en seçkin örneklerinden. 1979 yılında ‘Mad Max’ ile sinemaya başlayan yönetmen, serinin 36 yıl sonra gelen dördüncü ve dijital son sürümü ‘Mad Max: Fury Road’ ile muhteşem bir dönüş yapmıştı. Doğal mekânlarda bilgisayar efektlerine pek yüz vermeden çektiği bu aksiyon operasının ardından gelen son filmi doğası gereği hemen her sahnesinde CGI teknolojisinden yararlanan, Mad Max’in sessizliğine karşıt bol bol konuşan, sürekli hikâyeler anlatan yönetmenin kariyerinde ayrıksı bir çalışma. Muhteşem Tilda Swinton (Alithea) ile karizmatik Idris Alba’nın kimyası tutmuş, önemli bölümü ülkemizde çekilmiş olan yapım, Osmanlı sarayında geçen bölümlerde ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinden esinle ve Türkiyeli oyuncuların katkısıyla başarıyla kotarılmış. Kösem Sultan’da Zerrin Tekindor’u izlerken, 4. Murad’da (İlker Çatak imzalı ‘Söz Senettir’ filminde beğeniyle alkışladığımız) Oğulcan Arman Uslu, Gülten’de Ece Yüksel, Zefir’de Burcu Gölgedar özellikle parlıyor. Filmin müziklerini besteleyen Tom Holkenborg ise ayrı bir alkışı hak ediyor. Final jeneriğinde Miller ve kızının sözleri ile dinlediğimiz ‘Cautionary Tale’ adlı güzelim şarkının Andrea Bocelli’nin oğlu (filmde şehzade Mustafa’yı da oynayan) Matteo Bocelli tarafından seslendirildiğini hatırlatalım. Mad Max serisini özleyenlere ise, serinin bir önceki sürümünün gözü pek kadın savaşçısı Furiosa’nın adını taşıyan yeni maceranın çok yakında beyazperdede olacağı müjdesini verelim.

(18 Eylül 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Cennetten Kovulmak

Saygın Fransız yönetmen Laurent Cantet, bizde de gösterimi süren son yapıtı ‘Arthur Rambo’da bir kez daha ülkesindeki göçmen azınlık sorununa eğilirken, çağdaş sosyal medyanın hayatımızı kontrol altına almış ölümcül etkisi üzerine dikkat çekiyor. Ana karakteri Cezayir asıllı Karim D. dilimizde ‘Çıkarma’ anlamına gelen ‘Débarquement’ adlı romanının edebiyat dünyasında coşkuyla karşılanmasının sarhoşluğu içindedir. Annesinin gerçek hikâyesini anlattığı ilk kitabı, genç kadının kendisi için seçilen Fransa’ya çıkarması üzerinedir. Kibirli ülke halkı onu aralarına almakta pek de gönüllü davranmamıştır gerçi. Hem coğrafi hem de sosyal anlamda donup kalmışlığı dile getiren, sömürgeciliğin suçlarına içten bir bakış olarak karşılanan roman öylesine başarı bulunmuştur ki, lansman partisinde kitabın film hakları satın alınarak filmi bizzat yazarın yönetmesi dahi talep edilir.

Yüzündeki şaşkın gülümseme ile dans pistine yönelmeden önce karşılaştığı başka bir ünlü edebiyat kişisi Karim D.’yi uyarmadan edemez. O gece herkesin gözdesidir ancak toplumun her kesiminden akan bu coşkun ilgiye çok da fazla güvenmemeli; anın keyfini çıkarmalı ama ne olur ne olmaz diyerek temkini elden bırakmamalıdır. Yayıncılar yazarlarının ölü olmalarını hayatta olmalarına yeğler çünkü. Nitekim bizim çağdaş Külkedisi’nin haz yüklü anları çok uzun sürmez. 16 yaşındayken (19. yüzyıl sonlarının özgür ruhlu huzursuz şairi Arthur Rimbaud’dan esinle) Arthur Rambo takma adıyla yazdığı ve sonradan uyarılara rağmen silmediği onlarca tweet gecenin yarısında sosyal medyada yayılmaya, geçmişinden gelen nefret dolu mesajlar birer birer afişe olmaya başlar. Irkçı, ayrımcı, özellikle Yahudileri ve eşcinselleri, engellileri hatta şişman insanları yeren ve ağır hakaretler içeren iletilerdir bunlar.

Karim D.’nin baş döndürücü yükselişini tepetaklak bir düşüş izler. Önce yayınevi desteğini hızla geri çeker. Yakın arkadaş çevresi, bin emekle kurduğu küçük çaplı video kanalında çalıştığı dostları, ‘sana ihtiyacım var’ diyerek sığındığı sevgilisi birer birer uzaklaşır ondan. Annesi hayal kırıklığı içindedir. Yalnızca erkek kardeşi Farid onun geçmişteki isyan dolu haykırışının yanındadır. Karim D. şaşkındır. Verdiği röportajda kendi yarattığı karakterin bir serseri hatta kötü ikizi olduğunu söyleyecek, zeminini hazırladığı kışkırtıcı tartışma ortamında sınırların aşıldığını ve işlerin çığırından çıktığını ifade ederek özür dilemeye çalışacaktır. Kardeşi Farid bu konuda aynı düşüncede değildir gerçi: banliyölere itilmiş göçmen toplumunun (Matthieu Kassovitz’in bizde ‘Protesto’ adıyla gösterilmiş 1995 yapımı kült filmi ‘La Haine’ esini taşıyan) nefret yüklü birikimini ağabeyinin yüzüne haykıracak ve onu köpek gibi cennetlerinden kovanlardan özür dileyen Karim’i suçlayacaktır.

1999 yapımı ilk uzun metrajı ‘İnsan Kaynakları / Ressources Humaines’ ve ‘İş Yok Zaman Çok / L’emploi du Temps’ gibi önceki işleriyle çağdaş Fransız toplumunda emek sermaye ilişkilerini didik didik etmiş olan sinemacı, Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödüllü 2008 yapımı ‘Sınıf / Entre Les Murs’de farklı etnik gruplardan öğrencilerin oluşturmuş olduğu sınıf ortamını çağdaş Fransız toplumunun sosyokültürel yapısını analiz ettiği bir laboratuvara dönüştürmüştü.

Bu defa radyo yorumcusu Mehdi Meklat’ın 2017 yılında skandal yaratmış nefret dolu tweetlerinden yola çıkan yönetmen, bir gecede vezir ettiğini aynı süratle rezil etme gücüne sahip çağımız sosyal medya olgusunu soluk soluğa ilerleyen bir hikaye ve dinamik bir kurgu ile anlatıyor. Sosyal medyanın baştan çıkarıcılığı ve hızlı yoldan gelen şöhretin sarhoşluğunu 48 saatlik bir zaman diliminde aktarıyor. Bu alemde daha fazla beğeni daha fazla takipçi getirdiğinden, kelimelerin şiddeti giderek artmaktadır. ‘Bir oyun parkında gibiydim’ der Karim. ‘Bir sınır arıyordum ve birilerinin beni durdurmasını bekliyordum, ama kimse durdurmadı’ diye ilave eder. Öfkesini dışa vurma yolunda tweet atmak onun için nefes almaya bir tür bağımlılığa dönüşmüştür artık. Cantet bu çağdaş soruna dört başı mamur bir biçimde parmak basarken yılın en dikkate değer filmlerinden birine imza atıyor. Chloe Thevenin’in tedirgin müziği ile ilerleyen film, 13 yıl önce Cantet’nin ‘Sınıf’ filmindeki küçük öğrencilerden biri olarak oyunculuğa adım atmış olan Rabah Nait Oufella’nın başarılı Karim D. yorumundan büyük destek alıyor.

(17 Eylül 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

DİĞER YAZILARI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu