Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile Devamı…»

*****

William Blake’in Ruhani Yolculuğu

‘Her gece ve her sabah
Doğar bazıları acıya,
Her sabah ve her gece
Doğar bazıları tatlı hazza.
Doğarken bazıları tatlı hazza,
Doğar bazıları sonsuz geceye.’

Yersiz yurtsuz kızılderilinin, Cleveland’dan kopup gelmiş üstü başı düzgün delikanlıya William Blake’in ‘Masumluk Kehanetleri’ şiirinden alınmış bu dizeleri aktarması boşuna değildir. Öyle ya, bölgenin zengin maden şirketinden aldığı mektupla vahşi batı macerasına atılan şehirli genç adam ünlü şairle aynı adı taşımaktadır. Bizim şaşkın Blake, iki ay gecikmeli olarak ulaştığı kanunsuz beldede ilk günden başını belaya sokacak ve karıştığı kanlı düellodan göğsünde bir kurşunla kaçmayı başaracaktır.

Nobody yani Hiç Kimse adındaki Kızılderili, köle tüccarlarının elinde Avrupa, İngiltere gördükten sonra bir yolunu bulup özgürlüğünü kazanmış ve İngiliz şairlerin dizeleriyle ufkunu genişletmiştir. Ölümcül bir kurşun yarası ile arafta gezinen ölü William Blake’in ruhlar katına ulaşma yolculuğunda gönüllü rehberliğine soyunacaktır. Bu ruhani yolculuk Cleveland’lı William Blake’i dönüştürecek ve acımasız vahşi batının kaotik ortamında benzersiz bir kendini bulma deneyimi yaşatacaktır ona.

Güzel bir yaz sürprizi olarak yıllar sonra ülkemizde ilk kez vizyona giren efsanevi Jim Jarmusch filmi ‘Ölü Adam / Dead Man’, kelimelerle anlatılması pek de kolay olmayan şiirsel bir halüsinatif yolculuğun hikâyesi.

Western türünden yola çıkmasına ve janrın bilinen atmosferini ve tiplemelerini kullanmasına karşın, westerni yenileyen de demeyelim, türü mistik bir serüveni aktarmak için araç olarak kullanan bir deneme bu. Kötü adamlar, kanunsuz şerifler, masum yüzlü fettan kızlar, aşağılık porsuk avcıları, yerinden yurdundan edilmiş yerliler, emperyalist sömürü düzenin işbirlikçileri sahtekar misyonerler, türlü türlü caniler, oğlancı yamyamlar hepsi var bu filmde.

Bilge ‘Hiç Kimse’ için ruhani düşlerin peşinde yol almak ulvi bir lütuftur. Bu yolda gözlüklerin olmadan daha net görebilirsin. Kutsal ruhlar yiyip içmeden yol alanları takdir edecek, esirgeyip koruyacaktır. Tüm ruhların geldiği yere dönme vaktinde, bu kaotik fani dünya ruhlar katına yükselmeyi bekleyeni hiç ilgilendirmeyecektir artık.

Jarmusch gençlik döneminin bu belki de en değerli başyapıtında siyah-beyaz Western kalıplarının ardında böylesine şiirsel bir yolculuğun izini sürüyor. Tarkovski klasikleri ve bizde kıymeti bilinmemiş Semih Kaplanoğlu’nun tasavvuf düşüncesini temel alan yakın tarihli filmi ‘Buğday’ ile uzaktan akrabalık taşıyan bir film bu. Farklı olarak, New York’lu sanatçının gençlik dönemine ait (1995 yapımı olmasına karşın tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş) eseri, türe özgü kalıpları yabancılaştırma yolunda mizahı ustaca kullanmış.

Çağımızın en saygın rock/folk müzikçilerinden Neil Young imzalı serbest vezin müzik çalışması, diyalogların yerini alarak emsalsiz siyah beyaz görüntülere eşlik etmiş. Gencecik bir Johnny Depp belki de kariyerinin en iyi performanslarından birinde ışıl ışıl parlıyor. Efsanevi oyunculardan Robert Mitchum onu en çok hatırladığımız ‘The Night of the Hunter’ filmindekine benzer kısacık bir veda kompozisyonla karşımıza çıkarken, travesti Sally’de ünlü rock yıldızı Iggy Pop ve yine genç Gabriel Byrne, Alfred Molina, John Hurt, Billy Bob Thornton gibi çağımızın önemli oyuncuları kısa rolleriyle filme renk katmışlar.

İlk kez 15. İstanbul Film Festivali’nde (tarihi Emek Sineması’nda) hayranlıkla izleme şansını bulmuş olduğum bu efsanevi filmi, 23 yıl sonra aynı tazelikte bulmuş olmaktan duyduğum keyfi anlatamam. ‘Ölü Adam’ı geniş perdede izlemenin her tutkulu sinemasever için gerekli olduğu düşüncesindeyim.

(15 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Colette Yeteneğini ve Cinselliğini Keşfediyor

Julianne Moore’un Oscarlı yorumuyla belleklerde yer etmiş ‘Beni Unutma / Still Alice’ filminin yaratıcılarından Wash Westmoreland, Fransız edebiyatının en ünlü kadın yazarı Colette’in yükseliş hikâyesini beyazperdeye taşırken, 19.yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başları ‘Belle Epoque Paris’inin dünyayı dönüştürücü ikliminden ilgiye değer bir panoramaya imza atıyor.

Tam adıyla Sidonie-Gabrielle Colette’i Burgonya kırsalındaki sakin yaşamıyla tanıyoruz önce. Ailesinin başlık parası bile biriktiremediği, gösterişli saçlarıyla sivrilen bu sıradan köylü kız, bir kır ziyaretinde Paris entelijansiyasının gözde isimlerinden Henry Gauthier-Villars’ın dikkatini çekiyor ve giderek orta yaşlı adamın arzu nesnesi haline geliyor. Müzik eleştirmenliğiyle de tanınan, ‘Willy’ takma adıyla romanlar kaleme alan editör ve yayımcı Villars, Eyfel Kuleli kar küresi ile tavladığı kızı yüzüstü bırakmıyor ve onu ışıklar şehrinin hazcı ortamına taşıyor.

Erkek olana herşeyin serbest olduğu bir çağda, kocasının süs bebeği olarak lüks salonlarda boy göstermeye başlıyor genç kadın. Lakin, Claudine adıyla kendi genç kızlık yıllarını betimlediği ilk eseri, yazarlıkta tıkanmış Willy’nin imdadına hızır gibi yetişiyor. Kocasının kendi adıyla yayınladığı ilk kitap beklenmedik bir ilgi görüyor. Genç Colette onun için altın yumurtlayan bir tavuktur artık. Onu odasına kilitleyerek serinin devamını yazmaya zorluyor. Her yeni kitap bir öncekinin ününü pekiştirirken, Claudine kapitalizmin gelişme yıllarında türlü tüketim ürünlerine ilham olmuş bir marka haline geliyor. Ancak yükselen ekonomik refah ve yeni yüzyılın dönüşüyle birlikte dünya değişmektedir. Kadınların sesini duyurmaya başladığı bu yeni çağda Colette hem edebi yeteneğine sahip çıkacak, bir yandan sahne ve şov dünyasındaki becerilerini ortaya koyarken, öte yandan cinselliğinin gölgede kalmış alanlarını keşfe çıkacaktır.

Colette, yazar yönetmenin ‘Still Alice’ çekimlerinden sonra yitirdiği hayat arkadaşı Richard Glatzer ile birlikte rüya projesiymiş. Sevdiği adamı ALS hastalığı sonrasında kaybettikten sonra Glatzer’in 2000’li yılların başlarında kaleme aldığı senaryoyu, Pawel Pawlikovski’nin ünlü Ida’sının yazım ortağı Rebecca Lenkiewicz’in da katkısıyla geliştirmiş. Yönetmenin önceki işlerine kıyasla daha maliyetli bu dönem filmi, #MeToo hareketiyle gündeme oturan çağdaş feminizm ve kadın hakları sorunsalı kapsamında yapımcı bulabilmiş ve bir yüzyıl öncesinden günümüze etkin bir soluk ulaştırabilmiş.

Keira Knightley gerçek Colette’den daha alımlı belki ancak Gauthier Villars’ı canlandıran Dominic West ile aralarındaki kimya tutmuş. West orta yaşlı adama müthiş benzerliğinin de avantajıyla sinema kariyerindeki en iyi kompozisyonlarından birinde sivrilmesini bilmiş. Westmoreland’in onu tipik bir kötü adam olarak değil de, erkek egemen toplumun pohpohladığı güçsüz ve yetersiz bir adam çizmesi de filmin lehine işlemiş.

‘Belle Epoque’ Paris’i olunca filmin müzik bandı Debussy, Delibes, Bizet, Gounod ve meşhur 1 numaralı Gnossienne’iyle Satie’den nasibini alıyor doğal olarak. Thomas Adès’in filmin ilginç ‘Mısır Rüyası’ bölümünü de süsleyen sarmalayıcı müzik çalışmasıyla , çok fazla şeyler beklemeden izleyip keyif alacağınız bir film ‘Colette’. Ünlü Fransız edebiyatçısının ruhuna daha derinlemesine sızmak istiyorsanız romanlarını, hikayelerini didik didik etmeniz gerekiyor.

(14 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Amerika’nın Tüm Yabanıl Kuşları

Bafta ödüllü belgeselci yazar yönetmen Bart Layton’ın son filmi ‘Amerikan Soygunu / American Animals’, özgün adını Charles Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’nde ifade ettiği üzere, nesiller boyu dış dünyadan Kentucky’nin derin ve girintili mağaralarına yerleşmiş ‘Amerikan Hayvanları’ndan alıyor. Türkçe adının seyirci çekmeye yönelik olduğu malûm. Ancak filmin 2004 yılında Amerika’da gerçekleşmiş en tuhaf soygun girişimlerinden birinin öyküsü olduğunu da baştan belirtelim.

Kentucky’de bulunan Transylvania Üniversitesi öğrencisi dört genç okul kütüphanesinin özel bir bölümünde muhafaza edilen ve çoğu 19.yüzyıldan kalma kitapların nadir baskılarını çalma girişiminde bulunuyor. Aralarında başta sözü edilen Darwin eserinin de bulunduğu bu koleksiyonun en nadide bölümünü ise 1785 – 1851 yılları arasında yaşamış ve ömrünün büyük bir bölümünü Amerika’nın yabanıl kuşlarının resimlerini çizmeye adamış John James Audobon’un iki devasa albümü oluşturuyor.

12 milyon dolar değer biçilen bu nadir albüm kitaplar, sıkı güvenlik önlemleri alınmadan kütüphanenin emektar yaşlı sorumlusu tarafından korunmaktadır üstelik. Biri ressam adayı Spencer, diğeri muhasebe alanında parlak dereceleri bunan Eric, bir diğeri varlıklı aileden gelme başarılı sporcu Chas ve grubun en gözü kara olanı Warren’in böyle bir suça bulaşabileceğine ne aileleri ne hocaları ihtimal vermemiştir. Öyle ya, bölgenin iyi tanınmış bu ailelerinde herşey çocukların başarılı olmasına göre ayarlanmıştır. Bu beklenmedik soygun girişimi dört gencin hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

‘Amerikan Soygunu’, ‘bu film gerçek bir olaya dayanmamaktadır, gerçeğin ta kendisidir’ benzeri bir ibareyle başlıyor. Yönetmen Layton’ın bizde sınırlı sayıda sinemada gösterilmiş 2002 yapımı ‘Hayat Avcısı / The Imposter’ filmini izlemiş olanlar bu ifadeye şaşırmayacaklar. Özgün adından anlaşılacağı üzere bir büyük sahtekarlık ve dolandırıcılık hikâyesi üzerine akıl almaz bir belgesel olan ‘Hayat Avcısı’, gerçek kişilerle röportajlar ve profesyonel oyuncuların yer aldığı canlandırmalar eşliğinde değme polisiye hikâyelere taş çıkartan bir serüveni soluk soluğa anlatır. İnsanoğlunun karanlık bölgelerini arşınlayan nefes nefese bir yolculukta, gerçeklik, algılarımız, kandırmak, gönüllü kandırılmak üzere izleyiciyi soru yağmuruna tutar.

‘American Animals’ hayatlarının baharında dört genç insan özelinde çağdaş insanın doymak bilmeyen ve hayvani içgüdülerinden beslenen başarı ve servet sahibi olma arzusunu teşhir ediyor. Ressamlık yolundaki Spencer, hayatını ve sanatını temelden etkileyecek baş döndürücü bir deneyimin peşinde bu umutsuz maceraya atılmışken, diğerleri emek sarf etmeden bir şeylere sahip olmanın izini süren, günümüz genç kuşaklarının birer prototipidir.

Layton bu defa farklı bir şey deniyor. Aralarında Spencer’i canlandıran ve ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’nden şeytani bakışlı Martin olarak hatırladığımız, son olarak ‘Çernobil’ adlı mini dizide karşımıza çıkan Barry Keoghan’ın da yer aldığı dört yetenekli genç oyuncuyu kullanarak soygunun öyküsünü adım adım anlatırken, olayı bizzat gerçekleştirmiş gerçek kişileri filmine konuk alıyor ve onların düne bakarak bugünü yorumlarını istiyor. Gerçek kişilerle hapis yattıkları zaman diliminde tanışmış olan Layton, onların 7 yıllık mapus hayatı sonrası hayata bakışlarını yaşanan olaylarla koşut kurgulayarak belgeselcilikte yeni bir tarzın kapısını açmış oluyor.

Karakterler üzerine daha detaylı incelemelere gitmesini beklerdim yazar yönetmenden, ama bu haliyle de seyri keyifli bir deneyim bu.

(13 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu