Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile … Devamı…»

*****

Karanlık Tutkuların Güneşli Durağı

Somerset Maugham, Côte D’Azur olarak da bilinen Fransız Riviera’sından tam da bu şekilde söz ediyor. 2020’de aramızdan ayrılan Cezayir göçmeni emektar sinemacı Guy Bedos’un oyuncu ve yönetmen oğlu Nicolas Bedos’un dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl yarışma dışı olarak Cannes’da yapmış olan üçüncü uzun metrajı ‘Maskeli Balo / Mascarade’ İngiliz yazarın bu sözleri ile açılıyor. Beklenmedik bir cinayetin ardından mahkeme faslı ve geriye dönüşlerle karmaşık bir entrikanın içine dalıyoruz hemen. Maugham’ın 1965’teki ölümüne kadar yaşadığı Cap Ferrat’nın görkemli malikanesi Villa La Mauresque’in yeni sahibi ile tanışıyoruz önce. Isabelle Adjani’nin kendi karikatürünü çizdiği Martha Duval, 70’li yılların ünlü yıldızıdır. Eşcinsel yazar kocasını sepetlemiş, genç jigolosu Adrien (daha önce moda ikonu Yves Saint Laurent olarak izlediğimiz Pierre Niney) ve görkemli geçmişinin anıları ile gününü gün etmektedir. Geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu dans kariyeri sona ermiş olan genç adam, bölgenin yaşlı zenginleriyle flört ederek yolunu bulmaya çalışan hırslı ve kararlı Margot (Ozon’un ‘Genç ve Güzel / Jeune et Jolie’sinden aklımızda kalan Marine Vacth) ile karşılaştığında tutkuyla karışık ince hesaplar devreye girecektir.

Bedos’un 2018 yapımı bir önceki çalışması ‘Yeni Baştan / La Belle Epoque’ ülkesi Fransa’da beklenmedik bir gişe başarısına imza atmıştı. Daniel Auteuil, Fanny Ardant, Pierre Arditi gibi Fransız sinemasının ikonlarını bir araya getiren yapım, 70’li yıllar nostaljisi üzerinden geniş bir kitleyi sineme salonlarına çekmeyi başarmıştı. Yönetmen 4 yılın ardından bir kez daha aynı formül üzerinden ilerlemeyi denemiş. Çok zenginlerin sıkıntıdan patladığı, zenginlerin çok zenginmiş gibi yaptığı, herkesin birbirini kıskandığı, öfkeli alt sınıf mensupları ve özellikle terkedilmişlik duygusu içinde kızgın işsiz güçsüz gençlerin emek sarfetmeden zenginliğe ulaşma hesapları yaptığı bu sahte ve tekinsiz dünyayı anlatırken kendi geçmiş deneyimlerinden yararlandığını söylüyor. Başta Adjani olmak üzere Fransız Sineması eski ve orta kuşağının François Cluzet, Charles Berning, Emmanuelle Devos gibi ünlü isimleriyle çalışmış. Yine geçmişin ünlü İtalyan oyuncusu Laura Morante’yi kadrosuna almış, Ferzan Özpetek misali 70’li yılların nostaljik şarkılarını (Nada’dan Côte D’Azur güneşi ile tezat ‘Ma Che Freddo Fa’ ya da Patty Pravo’nun ünlü hiti ‘La Bambola’ gibi) ses bandına yüklemiş. Bedos başta roman olarak tasarladığı projesini kendince iyi bulmadığı için sinema filmini tercih ettiğini söylüyor. Nostaljik oyuncuları ve kara film (film noir) kıvamında entrika yüklü son çalışması bir önceki kadar olmasa da film Fransa’da iş yapmış. Bizde nasıl karşılanır bilemem ama maskeli balonun sahte yüzlerini çizmek isterken karikatür tiplemeler ile yetinen bu haliyle bekleneni verdiğini söyleyemem. Marine Vacth’ın albenisi hatırına izlenebilir belki.

(26 Ocak 2023)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Geçmişin Hayaletleri

Sinemanın geçtiğimiz yüzyılın en etkin iletişim aracı olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Filmlerin çocukluğumuzdan başlayarak hayatımızın heyecanlı, keyifli ya da üzüntülü anılarımızda her zaman yeri olmuştur. Bu nedenle sinema tarihine ilişkin yapıtlar her zaman büyük ilgi çekmiştir. Bunu iyi bilen ve sinema tarihine tutkunluğu ile tanınan Amerikalı sinemacı Damien Chazelle en iyi yönetmen Oscar’ını kazandığı bir önceki çalışması 2019 yapımı ‘Aşıklar Şehri / La La Land’de Hollywood’u Hollywood yapan eski usul müzikal filmlere göz kırpmıştı. Filmin rol kapmak için yanıp tutuşan aktris adayı ile kendi kulübünde klasik caz geleneğini yaşatma hayalleri kuran piyanistin Los Angeles eğlence dünyasının karmaşası içinde yeşeren renkli aşkları çok ilgi görmüş, çiftin cinsellikten arınmış eski usul romansı nostaljik rüzgarlar estirmişti. Bu hafta bizde de gösterime giren ‘Babil / Babylon’ yönetmenin aynı formülden yola çıkarak yıllardır hayalini kurduğu sinemanın ilk dönemine dair yeni çalışması. Adını D. W. Griffith imzalı 1916 yapımı ‘Hoşgörüsüzlük / Intolerance’ın ünlü epizodundan almış olan film, sinema sektörünün özgürce büyüyebilmek için bakir alanları keşfe çıktığı 1920’li yıllarda başlıyor. Film yapım ve gösterim haklarını elinde tutan Edison tröstünün hukuki etki alanından uzaktaki Batı kıyılarına yönelen bağımsız yapımcıların, uçsuz bucaksız kurak topraklarda yeni bir kenti ve ilerde dünyanın başat güçlerinden biri haline gelecek olan Amerikan Sinema Endüstrisi’nin temelini attığı, gözüpek girişimcilerin halkın en ucuz eğlencesi olarak çok sevilmiş film üretimini bağımsızca gerçekleştirdikleri ve çölün ortasında büyük servet imparatorluklarının inşa edildiği yıllardır bunlar.

Naif ‘La La Land’in tasvirinden farklı olarak, aşırılıklarla yüklü bir kutlama sekansı ile açılıyor ‘Babil’. Los Angeles’ın kırsal bir kasabadan dünyanın en büyük megapollerinden birine dönüşme sürecinin başlarında, dönemin ünlü yapımcısı Wallach’ın çöl ortasına kondurulmuş kitsch malikanesinin kabare tarzı tasarlanmış devasa balo salonunda, içkinin su gibi aktığı, kokain ve benzeri uyuşturucu maddenin havada uçtuğu, toplu seksin gemi azıya aldığı çılgın parti sektörün ünlü isimlerini ağırlamaktadır. Yine ‘Hoşgörüsüzlük’ setinden ithal edilmiş izlenimi veren kocaman bir filin partinin göbeğine daldığı bu histerik eğlencede, kendini doğuştan yıldız olarak gören ve yükselen sektörde ışıldamak için her yola eyvallah diyen seksi Nellie LaRoy (Margot Robbie) sabaha bağlanan gecenin kazananı olurken, genç kızın albenisine karşı duramayıp melankolik bir tutkunun izini sürecek olan Meksika göçmeni Manuel (Diego Calva) oyuncu asistanlığından yapımcılığa kadar yükselecektir.

Açılış partisini takip eden, çöllük alanda kurulmuş ve her birinde ayrı türden filmlerin çekildiğine tanıklık ettiğimiz fabrikasyon film üretiminin karmaşasını sergileyen uzun sekansta sinefillerin gönlünü fazlasıyla hoş edecek başarılı bir bölüme imza atıyor Chazelle. Nellie’nin şehvetli hizmetçi tiplemesi ile şöhret basamağını hızla tırmanmaya başladığı, Manny’nin set görevlisi olarak kendini kabûl ettirdiği zamanlardır bunlar. Ancak sinemada her şeyin değişmekte olduğu sesli filme geçiş yılları, dönemin seksi Hollywood yıldızı Clara Bow’un öyküsünden esinlendiği söylenen Nellie karakterinin yükselişine set çekecek, endüstride değişen ahlâki kodlar doğrultusunda New Jersey’li görgüsüz kumar düşkünü genç kızdan bir hanımefendi yaratma deneyimi başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Aynı süreçte filmin bir diğer önemli karakteri olan ve Greta Garbo’nın ünlü partneri John Gilbert’ı akla getiren karizmatik aktör Jack Conrad (formunda bir Brad Pitt) sesli sinemaya geçiş sürecinde aynı başarıyı yakalayamayacaktır.

Tüm bunların -finalde perdeye gelecek olan ‘Yağmurda Şarkı / Singin’ in the Rain’ başta olmak üzere- çoktan sinemanın sinemaya baktığı filmlerin klişesi haline dönüştüğü için büyük bir etki yarattığını söyleyemem. Son bir saatte dağılan ve tekrara düşen hikâye ana karakterler üzerine derinleşemediği gibi, hayli uzatılmış ikinci bölümde hızlı tarih sıçramaları filmin yararına işlemiyor. Atıf yapıldığı antik Babil’in şatafatlı görkeminden Melekler Kenti’nin karanlık çukurlarına, Tobey Maguire’ın canlandırdığı mafya babasının tuhaf malikanesindeki Tarantinovari bölümden nostaljik finale doğru son sürat koşan filmden geriye ‘Aşıklar Şehri’nin Oscarlı ustası Linus Sandgren’in hayranlık uyandıran görüntüleri ve de Chazelle’in ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ (2009) ile onu şöhrete kavuşturan yarı otobiyografik ‘Whiplash’te (2014) tanığı olduğumuz caz tutkusunu paylaşan gözde bestecisi Justin Hurwitz’in enfes müzikleri kalıyor. Bir de dönemin Cosmopolitan ve Photoplay gibi dergilerine makaleler yazmış İngiliz pembe roman yazarı Elinor Glyn’den esinlenen feleğin çemberinden geçmiş kurt magazincinin (Jean Smart) eski şöhretini yitirmiş aktöre söylediği şu sözleri: ‘Daha yüzlerce Jack Conrad olacak. Senin zamanın doldu, üzgünüm. Kimse geride bırakılmak istemez ama ilerde, biz bu dünyadan çoktan göçüp gittiğimizde sen filmlerde yaşamayı sürdüreceksin. Zirvede uzun kaldın ama buraya kadar. Sana bir armağan bahşedildi, bundan sonra melekler ve geçmişin hayaletleri ile birlikte yaşamayı sürdüreceksin.’

(20 Ocak 2023)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

DİĞER YAZILARI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu