Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile … Devamı…»

Hayatımı Geri İstiyorum / Clayface

‘DC Comics’ kökenli serilerin sinema dünyasındaki tahtı sarsılmaya başladı derken, ikonik süper kahramanların yerini hikâyelerin yan karakterleri almaya başladı. Dünya sinemalarıyla birlikte bizde de vizyona giren ‘Clayface’ bu akımın son örneği. Televizyonun ünlü ‘Black Mirror’ serisinde çalışmış, korku – gerilim türünün uzmanlarından James Watkins’in yönettiği film, ‘Batman’ çizgi serisinin ‘Feat of Clay’ bölümünden ilham almış.

Öykünün merkezinde yer alan Gotham City’nin yükselen yıldızı Matt Hagen’ın (Tom Rhys Harries) hayatı, bir gecelik ilişki yaşadığı güzeller güzeli Mia Torrez’in (Joana Riberio) sahibi Macar asıllı mafyozo iş insanı Markos Szabo’nun (David Dencik) saldırısıyla kararır. Suç patronunun sustalı bıçak darbeleriyle bebeksi yüzü ağır bir şekilde deforme olan ve tanınmaz hale gelen genç adam, eski haline dönebilme umuduyla, rejeneratif yapılanma üzerine tıbbi deneyler yapan Dr. Caitlyn Corr’un (Naomi Ackie) kapısını çalar. Yapay zekâ ile yönlendirilen nanohücrelerin hasarlı dokuları yenileriyle değiştirdiği

mucizevi müdahale sonucunda cildi düzelen ve kaybettiği hayatına geri dönmeye hazırlanan Hagen’ın mutluluğu çok uzun sürmez ve yüzü beklenmedik bir biçimde eski haline dönüşmeye başlar. Umutsuzluğa kapılan genç adam, doktorunun tüm itirazına rağmen hücreleri yenileyen aşırı doz serumu bedenine enjekte eder. Cildi ve tüm bedeni başkalarının şeklini alabilen geri dönülemez bir yoldadır artık. Kil benzeri bir yapıya dönüşmüş yeni bedeni ile birlikte ruhsal durumu da alt üst olan Hagen, kendisini bu hale getiren mafya üyelerinden ve ihanetlerine tanık olduğu yakın bildiği dostlarından acımasızca intikam alırken, yavaş yavaş insanlığını ve kendi kimliğini kaybederek bir canavara dönüşecektir.

‘Clayface’ bir DC karakteri olmasına karşın, Todd Philips’in ‘Joker’i gibi bağımsız bir havada ilerliyor. Korku evreninin üstadlarından Matt Flanagan’ın senaryo ortağı olduğu yapım, süper kahraman evrenine ‘body horror’ dokunuşu taşırken, Hagen -Caitlyn yakınlaşmasına gotik romantizm ögeleri barındırıyor. Watkins ve ‘Zavallılar / Poor Things’ ile Oscar almış harika yapım tasarımcısı James Price, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllardan taradıkları New York fotoğraflarından yola çıkarak yeni Gotham’ı inşa etmişler. Bu da klasik Amerikan sinemasına dair hoş bir nostalji rüzgârı estiriyor. Hagen’ın başkalarının kimliğini ödünç aldığı finale yakın hesaplaşma sahnesinde ise gerilim doruğa tırmanıyor.

Bazı yabancı yazarlar David Cronenberg imzalı ünlü ‘Sinek / The Fly’daki (1986) bedensel dönüşümden ya da Sam Raimi’nin yönettiği ‘Karanlık Adam / Darkman’ (1990) esinlerinden söz etmişler. Bunlara katılıyorum. Kişisel olarak daha da eskilere giderek, 70’li yılların başında Saray Sineması’nda izlediğim 1968 yapımı küçük bütçeli İngiliz yapımı ‘Dehşet Kasırgası / Corruption’ı anımsıyorum. Karısının yanıklar içindeki yüzünü eski haline getirebilmek için canlı doku peşine düşen ve sokak fahişelerini katleden bir seri katile dönüşen, efsanevi Peter Cushing’in canlandırdığı saygın cerrahın hikâyesi geliyor gözlerimin önüne.

DC evreniyle pek aram yoktur ama ‘Clayface’i sevdim. Farklı insanların yerine geçebilme yetisinin bir aktör için ne denli cazip olabileceği fikrine bayıldım. ‘En iyi intikam, hayatını güzel yaşamaktır’ düşüncesini savunan Dr. Corr ile ‘hayatım boyunca rüyalar içinde yaşamışım, kendimi kandırmak için duygularımı bastırmışım, ama senin için herkes olurum’ sözlerini sarf eden Hagen’ın tezat aşkları Frankenstein kıvamında yeni bir çizgide yol alacak gibi duruyor. Galler’den gelen yetenekli Rhys Harries’in, Hagen’ın trajik olaylar öncesinde rol aldığı filmden ‘hepinizin peşine düşeceğim, cehennem de benimle birlikte geliyor’ repliği bir devam filmini müjdeliyor.

(23 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Herkes Av Peşinde / Primetime

Geçtiğimiz ay düzenlenen 83. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan Lance Oppenheim imzalı ‘Primetime’, cinsel tacizcilerin kamera önünde suçüstü yakalanarak adalete teslim edildiği efsanevi ‘To Catch A Predator’ adlı ‘reality show’ programını hazırlayıp sunan muhabir Chris Hansen’ın hikâyesini anlatıyor. 2000’li yılların ortalarında ‘Dateline NBC’de yayınlanan programı, yalnızca sert içeriğiyle değil, tuzak evlere yerleştirilmiş gizli kameralar vasıtasıyla pedofillere tavizsiz yaklaşan tutumuyla büyük ses getirmiş, gazeteciliğin etik kuralları ve suç – ceza – adalet kavramları ile şov dünyası arasındaki sınırların muğlaklaştığı gri alanda tartışmaları tetiklemiştir.

Robert Pattinson’ın ustalıkla hayat verdiği Hansen, 1996’da Güney Hindistan’da kayıp çocuklar hakkında yaptığı belgesel ile ödüller almış ancak hiçbir zaman göz önünde bir şöhret olamamıştır. Hırslı gazeteci, ‘Seinfeld’ ve ‘Friends’ fırtınalarının dindiği televizyon arenasında öne çıkacak bir projenin peşindedir. Hansen’ın ‘Network’ten Faye Dunaway esini taşıyan yapımcı Andie Bender (Merritt Wever) ve yirmili yaşlarında olduğu halde çocuksu haliyle 13 yaşın fiziğine bürünebilen tuzak oyuncu (decoy) Dan Plum (Skyler Gisondo) ile birlikte çalışmaya başlar. İnternet üzerinden çocuk yaştakilerle cinsel içerikli mesajlar paylaşan ve onlarla tuzak evlerde buluşmaya giden yetişkinleri gizli kameralar ve polis işbirliğiyle suçüstü yakaladığı program kısa sürede çok izlenen sansasyonel bir olay haline gelmiştir.

Tuzak evin gizli odasından çıkarak yetişkin avları ile yüzleşen Hansen, kazanmış olduğu popülarite ile sarhoş bir halde dozu artan bir gösteri saplantısına sürüklenir ve giderek ‘Hithcock’un ünlü ‘To Catch A Thief’inden esinle ‘avcıyı yakalamak üzere tuzaklar kuran bir avcı’ya dönüşür. Başlangıçta telaffuz edilen ‘ahlâki haçlı seferi’ hareketi ve toplumu koruma misyonu gibi sunulan süreç, ağır reyting baskısı ve rakip kanalın gözdesi ünlü ‘Lost’u haklayabilme kaygısı ile karanlık bir medya sömürüsüne evrilmekte gecikmez. Çok daha ses getirecek bir tacizciyi bulma, hırslı sunucunun deyimiyle ‘balinayı’ avlama tutkusu ise, ekibi muhafazakâr Texas’ın bölge savcısı Bill Conradt’ın (Alex Winter) lüks malikânesine kadar taşıyacaktır.

Filmin Ajon Singh imzalı senaryosu esinini, araştırmacı gazeteci yazar Luke Dittrich’in 2007 yılında ‘Esquire’ dergisinde yayınlanan ‘Bu Gece Dateline’da Bir Adam Ölecek / Tonight on Dateline This Man Will Die’ isimli meşhur makalesinden almış. Belgesel sinemadan gelen Oppenheim bu ilk uzun metraj kurmacasında klasik bir biyografi filmi çekmek yerine, televizyon dünyasının reyting ihtirasını, kameralar önünde insanların hayatını karartmanın getirdiği ‘gösteri’ gücünü ve bir medya operasyonunun etik olarak nasıl raydan çıktığını belgeselvari bir psikolojik bir gerilim olarak beyazperdeye taşıyor. Hansen’ın pek de yolunda gitmeyen evliliği, ihmal ettiği oğulları, ‘The National Inquirer’ın peşinde olduğu Fort Myers’taki gizli ilişkisi ve özel hayatındaki sanrılara şöyle bir uğruyor. Daha çok, Hansen’ın gözü dönmüş hırsı, ayna önündeki güç provaları, Özel Tim’in (SWAT) tüfeklerine kamera taktırmaya kadar gidecek gözü dönmüşlüğüne odaklanıyor.

Oppenheim ve belgesellerinde de iş birliği yaptığı görüntü yönetmeni David Bolken izleyiciye temiz ve estetik bir görsellik sunmak yerine, televizyon aleminin manipülatif, kışkırtıcı, sansasyonel yapısını hissettirmek üzere, bilerek bozuma uğratılmış ‘retro televizyon’ renk paletini kullanıyor. 20 yıl önceki televizyonculuğun sansasyonel ve çiğ dünyasını yansıtan grenli pikselli doku, rahatsız edici yeşiller, yoğun kırmızılar ve tekinsiz maviler yalnızca tuzak evlerdeki çekimlerde değil, karakterlerin gündelik hayatlarını anlatan bölümlere de yayılıyor. Öykünün tekinsiz atmosferini güçlendiren bu tercihler doğrultusunda, ‘zoom’lar derinlerdeki karanlığın izini sürer gibi sağlıksız, soluk suratlarda patlıyor, karakterlerin ahlaki yozlaşması sorgulanıyor.

(22 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Ölümsüz Klasiğe Modern Bir Yorum / Aşk ve Yaşam

Jane Austen’ın 1811 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Sense and Sensibility’ yıllar önce dilimize ‘Aşk ve Yaşam’ adıyla tercüme edilmiş. Babalarının ölümünün ardından kadın oldukları için miras hakkından mahrum olan evlenme çağındaki iki kız kardeşten, duygularını her zaman kontrol altında tutan, hislerini bastıran bir yaradılışa sahip Elinor ile romantik, coşkulu, tutkulu ve duygularını dışa vuran Marianne’ın hikâyeleri üzerinden gelişen anlatının, özgün adından hareketle, ‘Akıl ve Tutku’ ya da ‘Sağduyu ve Duyarlık’ olarak çevrilmesi kuşkusuz çok daha yerindedir.

Romanın ilk bölümü, aile serveti üvey erkek kardeşlerine geçen genç kızların, anneleri ve en küçük kız kardeşleriyle Norland Park’taki malikanelerinden ayrılıp taşrada çok daha mütevazı bir kır evine taşınmasını anlatır. Bundan sonrası 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların evlilik yoluyla ekonomik güvence aramak zorunda olduğu katı sosyal yapıyı ve bu düzende iki genç kızın umutları, hayal kırıklıkları ve aşkla imtihanları üzerinedir.

İngiliz edebiyatının bu ünlü klasiği, BBC kaynaklı başarılı televizyon dizilerinin ardından, 1995 yılında Ang Lee’nin imzasıyla sinemaya uyarlanmıştır. Oscarlı senaryosunu, filmde Elinor rolünü de üstlenmiş olan Emma Thompson’ın kaleme aldığı bu ikonik başyapıt, Austen hayranlarınca göklere çıkarılan romantizmi, sıcak renkleri, mizahı ve klasik dönem estetiğini ön plana çıkaran mizansen ve prodüksiyon tasarımıyla çok izlenmiş ve sevilmiştir.

Dünya sinemalarıyla birlikte ülkemizde de gösterime giren eserin yeni uyarlaması Georgia Oakley imzasını taşıyor. Kendisini, AIDS kaygısının zirvede olduğu 1988 yılı Thatcher İngiltere’sinde, yakın arkadaşlarına ve ailesine açılsa da, yasa karşısında cinsel eğilimini saklamak zorunda kalan beden eğitimi öğretmeninin kapana kısılmışlığını konu alan ve 42. İstanbul Film Festivali’nde beğenimizi kazanan ‘Blue Jean’ adlı ikinci uzun metrajından tanıyoruz. Oakley’nin böyle bir projenin ardından dilimizdeki adıyla ‘Aşk ve Yaşam’ın klasik bir yorumuna meyletmesi şaşırtıcıydı kuşkusuz.

Tam burada Oakley devreye giriyor ve aradan geçen 200 yılın ardından kadınların yaşamları çok büyük ölçüde değişmiş olsa da, toplumda genç bir kadın olmanın temel sıkıntılarının geçmişten günümüze sürmekte olduğunun altını çiziyor. Bu noktadan hareketle Austen’ın eserini günümüze taşımak istemediğini belirten İngiliz sinemacı, romanın romantik yapısını, daha önce 2012 yapımı ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’da Andrea Arnold’ın denediği gibi daha natüralist, daha gerçekçi ve karanlık bir tonla beyazperdeye aktarmayı tercih ediyor.

1995 versiyonu Regency döneminin ihtişamını, zengin evlerini ve döneme dair klasik gösterişli hayatı sıcak renklerle çizerken, Oakley versiyonunda kamera daha ilk sahneden başlayarak, kırlıkta bir geyik gibi seken Marianne’ın (Esmé Creed-Miles) doğadaki devinimini yakalıyor. Yönetmen Lee’nin aksine oldukça soluk, toprak tonlarında bir görsel dil kurmuş. Dashwood ailesinin Barton Cottage’daki evleri hayli yoksul ve bakımsız olarak tasarlanmış. İç mekânlar gündüz vakti kasvetli göğün altında güneşin soluk ışığını alırken, Oakley’nin gecelerini, ‘Barry Lyndon’ evreninin mum ışıkları aydınlatıyor.

Ang Lee’nin kusursuz başyapıtı, Austen romantizmi ile mizahı arasında bir denge kurmuşken, Oakley daha çok iki genç kızın ‘kardeşlik’ ilişkisini vurguluyor. Romana uygun olarak daha küçük yaşlarda olan genç kızların ekonomik çaresizlik ve aile baskısı altındaki çaresizliklerine eğiliyor. Hayal kırıklıkları karşısısında gözyaşlarını içine akıtan ve metanetini koruyan Elinor (Daisy Edgar-Jones) ile daha dağınık, hayli modern, isyankâr ve Oakland’ın ifadesiyle ‘kuir’ Marianne’ın hayatla yüzleşmelerinde iki kız kardeşin varoluşsal arayışları, aristokratik şıklıklardan çok daha öne geçiyor.

Bu noktadan hareketle film Elinor ile romantik bir aşkla yolunu gözlediği Edward Ferrars (George MacKay) birlikteliğinden; Marianne’ın beş parasız olduğu için kendisini terk eden hovarda Willoughby (Frank Dillane) ile ilişkisinden; ya da 1995 yapımında Alan Rickman’ın unutulmaz yorumuyla efsaneleşen albay Brandon’ın (Herbert Nordrum) Marianne’a olan büyük tutkusundan ziyade erkek egemen bir düzende ayakta kalmaya çabalayan kadınların onurlu dayanışmasını ön plana çıkarıyor.

İngiliz sinemacının altını çizdiği gibi kadın hakları için mücadele çağımızda da sürüyor. Hele bizim gibi eril despotluğun hüküm sürdüğü ve kadın cinayetlerinin gündemden düşmediği ülkeleri düşündüğümde Oakley’nin tercihlerini çok önemsiyor, Ang Lee’nin zarif uyarlamasını benim gibi çok sevmiş olanların bu yenilikçi taze uyarlamayı atlamamalarını öneriyorum.

(18 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Kurşun Her İki Tarafı da Deler Geçer / Kefaret

Geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan ‘Kefaret / Atonement’ yazar – yönetmen Rick Van Dyk imzasını taşıyor. Film, başrollerini Keira Knightley ile James McAvoy’un paylaştığı, Joe Wright’ın 2007 yapımı ikonik yapıtı ile aynı ismi taşıyor olsa da, iki yapım birbirinden tamamen bağımsız hikâyeler anlatıyor. Ancak öykülerini bambaşka olay örgüleri ile farklı dönemlerde kurmuş olsalar da her iki filmin odağında yer alan suçluluk duygusu ve vicdan azabını dindirme dürtüsü ortak temaları ile benzeşiyorlar.

Ian McEvan’ın kült romanından uyarlanmış olan ilk yapım, II. Dünya Savaş’nın dehşet ikliminde, çocukça bir iftira sonucu mahvolan iki hayatın öyküsüdür. Trajedinin müsebbibi olan Briony Tallis vicdani sorumluluğunu ve kendini affettirme çabasını, yıllar sonra ölüme çok yakın olduğu bir dönemde kaleme aldığı ve tüm gerçeği ifşa ettiği otobiyografik romanında dile getirir. Van Dyk ise Dexter Filkins’in 2012 yılında yayına giren ve gerçek bir olayı anlatan makalesinden yola çıkmış, senaryoyu New York Times yazarı gazeteci ile birlikte kaleme almışlar.

2026 yapımı ‘Kefaret’ bir ilkbahar sabahı Bağdat’ta açılıyor. Hristiyan – Ermeni Khachaturian ailesinin üç kuşaktan bireyleri, ABD’nin nükleer silah ürettiği gerekçesiyle Irak’ı işgal ettiği günlerde, şehir merkezindeki evlerini güvencesiz buldukları için kırsaldaki akraba meskenine yerleşmiştir. Lanet bir bomba evin bahçesine düştüğünde, kimsenin herhangi bir yara almadığına şükreden aile, 8 Nisan 2003 günü üç arabalık bir konvoyla Baladiyat’taki evlerine doğru yola çıkar. Silahlı ABD birliklerinin kol gezdiği merkezde sessiz bir tedirginlik hakimdir, lakin Iraklı milislerin saldırı ateşiyle ortalık bir anda savaş alanına dönüverir. Bu kargaşa anında çatışma alanına giren ailenin konvoyu, savunma hattına giren her araç için ‘vur emri’ almış ABD askerlerinin yaylım ateşi altında kalır. Toz duman dağılmadan yaşanan büyük trajediye tanık oluruz: anne Mariam’ın (Hiram Abbass) iki oğlu ve kocası olay yerinde delik deşik edilmiş, kızı Nora (Gheed) omzundan ağır yaralı olarak kurtulmuştur.

Bu dehşet yüklü giriş bölümünün ardından 10 yıl sonrasına, çatıdan yaylım ateşine katılan askerlerden Lou D’Alessandro’nun (Boyd Holbrook) hikâyesine odaklanırız. Liseyi bitirdiği günlerde orduya yazılan ve 8 yıllık süreçte savaşın korkunç yüzüne tanıklık etmiş ola genç adam Baladiyat’ta sivilleri katletmenin vicdan azabıyla yönünü kaybetmiş haldedir. Hayatını düzene koyamamış, sevişme anında bile elleri titreyen Lou’nun çareyi toplu terapi seanslarında bulmaya çalışması da boşunadır. Birlikte savaştığı

asker arkadaşlarının durumu da ondan farklı değildir. Kimi huzurlu bir aile hayatı kuramamış, içlerinden hayatına son verenler olmuştur. Lou, savaş mahallerini gezmiş, röportajlar yapmış, makaleler yazmış Michael Reid (Kenneth Branagh) ile irtibat kurarak California’da bir kasabaya yerleşmiş olan Ermeni ailenin hayattaki fertleriyle temasa geçmeyi dener. Ancak kapanmamış yaraların yeniden deşileceği böyle bir süreçte, Khachaturian ailesinden geriye kalanlar onu affedebilecek midir.

Lou’nun sevgilisi Anna’nın sözleriyle ‘kurşun her iki tarafı da delip geçmiştir’. Bu yorumun izini süren Van Dyk, alt üst edici hikâyesini duygusal tuzaklara düşmeden anlatmış. Hikâyenin dönüm noktasında, bir oturma odasının sessiz sakinliğine müthiş bir gerilim katmayı becermiş. Filistinli usta oyuncu Abbass ile genç Holbrook’tan melodrama meyletmeyen incelikli ve etkileyici performanslar almış. Savaşın yarattığı yıkımı ve vicdan muhasebesini sembolik bir metaforla verdiği finaldeki anahtar sahne ile son vuruşunu yapmış.

(16 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

DİĞER YAZILARI

Bir yanıt yazın

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu