Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile Devamı…»

*****

İtinayla Anı Biriktirilir

Yıl içindeki İKSV ve İstanbul Modern gösterimlerinin ardından sinemalarda başlayan ‘Elmalar / Mila’, kayıplar ve bellek üzerine zihin açıcı bir deneyim. Sinemaya Yorgos Lanthimos’un ünlü klasiği ‘Köpek Dişi / Kynodontas’da yönetmen yardımcısı olarak başlayan Christos Nikou, çok iyi yazılmış ve yönetilmiş ilk uzun metrajında, absürd Yunan Yeni Dalgası’nın izini sürüyor. Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nde dünya pömiyerini yapmış olan yapım, insan hafızası ve kimliğinin dehlizlerinde gezinirken, düzenin tek tipleştirdiği çağdaş insanın trajikomik ahvalini tartışmaya açıyor.

İnsan belleğini esir alan bir salgından yola çıkan film, sanıldığı üzere Covid belâsından esinlenmiş değil. Zira çekimler 2019 yılı içinde tamamlanmış ancak filmin dağıtımı halen içinde yaşadığımız salgın dönemine nasip olmuş. Geçek hayatla tuhaf bir paralellik var belki ama bu salgının baş aktörü olan virüs beklenmedik bir anda bellek yitimine neden oluyor. Aris bir akşam bir otobüste uyandığında, kim olduğunu veya neden o araçta olduğunu hatırlamaz. Sonrasında gözetim altına alındığı devlet hastanesinde kendisini tanıyan biri de çıkmaz. Yapılacak tek şey vardır: nöroloji servisinin ‘Yeni Kimlik’ programına dahil olacak, yeni deneyimler ile yeni anılar oluşturmak suretiyle yeni bir hayata başlayacaktır.

Genç adam önce yeni bir eve yerleştirilir. Yeni eşyalar ve yeni giysileriyle kendisine bir teyp kasetiyle iletilen talimatlar doğrultusunda yeni tecrübeler kazanacaktır. Bu yeni düzende ondan bir kostüm partisine katılması, direk dansı yapılan bir gece kulübünde karşı cins ile yakın ilişkiler kurması istenir. Aris tüm deneyimlerini polaroid bir fotoğraf makinesi ile belgeleyecek ve bu anları eski tip bir albümde özenle saklayacaktır. Görevli doktorlar Aris’i evinde ziyaret ettiklerinde bu albüm düzeni üzerinden onun performansını değerlendirecektir.

Talimatlar birbirinden çeşitlidir. Parkta bisiklete binecek, araba ile bir kaza yapacak, paraşütle atlayacaktır. Görevler giderek daha cüretkar hale gelir. Örneğin bir dans kulübünün tuvaletinde seks yaparak bir kadınla tek gecelik ilişki yaşaması; ölmekte olan bir hastayı hastanedeki son günlerinde hergün birkaç saat ziyaret etmesi, cenazesine katılması, vedasından sonra akrabalarıyla birlikte vakit geçirmesi istenir ondan. Aris bu süreçte yalnız değildir. Kimi kimsesi çıkmamış başka yalnız ruhlar benzer durumları deneyimler ve kimi zaman Aris ile yolları kesişir.

Alaylı sinemacı Nikou, hafıza, hatırlamak, unutmaya çalışmak, geçmişten kaçmaya çalışmak veya kaçamamak üzerine hınzır bir zihin egzersizine girişmiş. Aris’e verilen talimatlar üzerinden, çağdaş toplumlarda çoğunlukla sosyal medya üzerinden dayatılan yaşam deneyimlerini gırgıra alıyor. Hani şu ‘ölmeden önce yapmak istediğiniz 100 şey’ gibisinden takıntılarla dalgasını geçiyor. Çağdaş dünyadaki ruh üşümesini iliklerimize kadar hissettiriyor. Bunu yaparken akıllı telefonların ortalarda gözükmediği paralel bir evren kuruyor. Kasetler, polaroid filmler benzeri analog bir düzende iletişim kurmayı seçiyor.

Fonda Simon & Garfunkel’dan ‘Scarborough Fair’ ezgileri duyulurken, dağınık bir evde boş yatağın önünde başını duvara çarpan Aris’in görüntüleriyle açılıyor film. Bir dantel elbise dolap kapağına asılıdır. Yerde bir çift zarif kadın ayakkabısı durmaktadır. Bunların neler ifade ettiğini finalde açıklıyor sinemacı. Aris’in bellek kaybının istem dışı olup olmadığının sırrını da. Tuhaf Yunan Dalgası’nın gizemli atmosferini ustaca inşa ederken, Servetalis’in Selanik Film Festivali’nden ödüllü Jacques Tati esinli donuk performansından ustaca yararlanıyor.

Filme adını veren elmalara gelince, mahalle manavının dediğine göre elmalar hafızaya iyi geliyormuş. Babasının kaybının üzerinde yarattığı derin üzüntü ve unutma isteği üzerine senaryoyu kaleme aldığını belirtiyor Yunanlı sinemacı. Lakin hayat kayıplar üzerine de olsa hatıralardan kaçılmıyor ve acının üstesinden gelmeyi öğrenmek gerekiyor. Son yıllarda gördüğüm en ilginç afişlerden biriyle seyircisini tavlayan bu benzersiz alegoriyi kaçırmayın derim.

(17 Eylül 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Geçti Babacık

Seksenli yaşlarını süren Anthony’nin yetişkin kızı Anne, endişe içinde bocalayan babasına ‘geçti babacık’ derken onun geri dönülemeyen bir yolda sürüklendiğini çok iyi bilmektedir. Demans hastasıdır Anthony. Gün geçtikçe silinen hafızası ile baş edememenin tedirginliğini yaşar. Kendi başının çaresine bakamadığı ve eve gelen bakıcılar ile anlaşamadığı için kızı kendi evine almıştır onu. Ancak herkesin kendine göre bir hayatı vardır. ‘Herkesi rahatsız ederek burada ne kadar kalmayı düşünüyorsun’ diye sitem eden Anne’ın erkek arkadaşı, Anthony’nin bir bakım evine yatırılması konusunda ısrarlıdır. Çiftin Paris’te yaşama planları da devreye girince Anne yeni kararlar almak zorundadır.

Salgın nedeniyle biraz gecikmiş olarak sinemalara gelen ‘Baba / The Father’ çağımızda birçoğumuzun aile bireyleriyle yaşadığı o hüzünlü süreç üzerinden ilerliyor. Ancak ele aldığı konuyu bir melodrama dönüştürmeden süreci tahlil etmeyi başarıyor. Bunu yaparken ustaca kaleme alınmış bir metin üzerinden ilerliyor ve yitip gitmekte olan bir bir aklın gelgitlerini aktarmada sinemanın olanaklarını başarıyla kullanıyor.

‘Baba / Le Père’, The Guardian Dergisi’nin çağımızın en heyecan verici yazarları olarak tanımladığı Florian Zeller’in aynı adlı sahne oyunundan beyazperdeye uyarlanmış. Fransız yazar senaryoyu bir diğer saygın yazar yönetmen Christopher Hampton ile ortaklaşa kaleme almış. Londra’da geçen oyunu sahnede izleme şansım olmadı ama filmin halüsinasyonları sarmalayan maharetli kurgusunun ve Anthony’nin zihni doğrultusunda kişilerin farklı yüzlerle karşımıza çıkması olgusunun tiyatro sahnesinde de başarıyla uygulanmış olması muhtemeldir.

Bu ilginç kurgu düzeninde birbirinden iyi oyuncular karşılıklı döktürüyor. 83 yaşındaki Anthony Hopkins kendisine bu yıl ikinci Oscar ödülünü getiren yorumuyla bir kez daha zirveye çıkıyor. İngiliz sinema ve tiyatrosunun en önemli isimlerinden, iki yıl önce Oscar kazandığı Yorgos Lanthimos şaheseri ‘Sarayın Gözdesi / The Favourite’deki kraliçe Anne rolüyle gönlümüzde taht kurmuş olan Olivia Colman keza öyle. Yan rollerde ise İngiliz sinemasının klas oyuncuları Imogen Poots, Olivia Williams, Rufus Sewell ve Mark Gatiss gibi isimler adeta bir resmigeçit yapıyor. Anthony’nin penceresinden hayranlıkla izlediği, ‘Amerikan Güzeli / American Beauty’ye nazire yaparcasına naylon bir poşetle oynayan çocuğu ise Zeller’in 12 yaşındaki kendi oğlu Roman canlandırmış.

‘Baba’ hüzünlü ve kaçınılmaz bir sürecin; devrilmekte olan bir çınarın bütün yapraklarının dökülmüş olduğu, yaşlanmış bir zihnin yaslanabileceği bir şeyin kalmadığı kederli bir dönemin öyküsü. Yazar yönetmen Zeller tiyatro sahnesinde beğeniyle karşılanmış oyunun sinema uyarlamasını başarıyla kotarmış. Sırada üçlemesinin diğer iki parçası var. Bunlardan ‘Oğul / Le Fils’in yine İngilizce dilinde Hugh Jackman, Vanessa Kirby ve Laura Dern gibi tanınmış oyuncularla filme alındığını meraklısı için not düşelim.

(16 Eylül 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

DİĞER YAZILARI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu