Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile Devamı…»

*****

Bir Direniş Öyküsü

69. Cannes Film Festivali yarışma seçkisinin en güzel filmlerinden ‘Aquarius’un sinemalarımızdaki gösterimi başladı. Daha önce If Bağımsız Filmler Festivali’ne konuk olmuş, önümüzdeki ay başlayacak 36. İstanbul Film Festivali’nin Bienal ile işbirliği sonucu ‘iyi bir komşu’ temalı filmler seçkisinde yeniden izleyici karşısına çıkacak olan 2012 yapımı ‘Komşu Sesler / O Som Ao Redor’ ile tanıyıp sevdiğimiz Kleber Mendonça Filho’nun ikinci uzun metrajı bu.

Bir önceki filminde olduğu gibi, yönetmenin çocukluğunun geçtiği Brezilya’nın kuzeydoğusunda, Atlantik Okyanusu’na nazır sahil kasabası Recife’de geçiyor hikâye. Film adını ana karakterin yaşadığı, orada üç çocuğunu büyüttüğü apartman binasından alıyor. 60’lı yaşlarını süren entellektüel Clara’nın yaşamının birçok önemli anına tanıklık etmiş 1940’lardan kalma eski apartman dairesi, paha biçilmez anılarla doludur. Raf raf kitaplar, plaklar, duvardaki resimler, posterler bir dönemin kültürel zenginliğini gözler önüne sermektedir. Çevresi tarafından Dona Clara hitabıyla saygı gören sıkı bir kadındır Clara. İlerlemiş yaşına karşın denizden sahile çıkışı gözüpek bir Bond kızı edasındadır. Özgür ruhu, 68 kuşağından teyzesi Lucia’dan mirastır ne de olsa. İkamet ettiği apartmanın o dönemin çiçek çocuklarını konu alan ünlü ‘Hair’ müzikalinin açılış şarkısı ile aynı adı taşıması bu yüzden anlamlıdır.

Sorun, kentsel dönüşüm tezgâhı altında tarihi ‘Aquarius’ binasının emlak simsarları tarafından ele geçirilerek yıkılmak istenmesiyle patlak verir. Politikacılarla arasını iyi tutmuş büyük bir emlak şirketi binadaki diğer kat maliklerini teker teker ikna etmiş, sıra Clara’nın şirin apartman dairesini satın almaya gelmiştir. Kendi çocukları dahil çevresindeki herkes inşaat şirketinin cazip teklifini kabul etmesini ister ondan. Ancak onun geçmişini ve anılarını yok etmeye hiç niyeti yoktur. Eski binanın yerine kondurulacak cam ve çelikten yeni rezidans fikrini anında reddeder. Müteahhitlik firmasının yurt dışında eğitim görmüş genç patronu ve ekibinin türlü yıldırmalarına karşı tek başına bir direniş başlatır. Bu zorlu süreçte hem geçmişini kapı dışarı etmek isteyen bir toplumu, hem kendini keşfe çıkacaktır.

Film eleştirmenliğinden gelen Filho, mükemmel bir karakter incelemesine imza atmış ‘Aquarius’ ile. Uzunca bir aradan sonra sinemaya dönüş yapan, ‘Örümcek Kadının Öpücüğü’, bizde gösterime girmemiş ‘Dona Flor ve İki Kocası’ benzeri klasiklerle ülkesinde haklı bir şöhrete sahip olan Brezilya sinemasının efsanevi yıldızı Sonia Braga ile gayet verimli bir iş birliği gerçekleştirmiş. Filho’nun eski mesleğine hoş bir nazire olarak emekli müzik eleştirmenini canlandırıyor Braga. İyi müziğin her çeşidine vurgun, Brezilyalı anıtsal besteci Heitor Villa-Lobos hakkında kitap yazmış olması tutkuyla Queen dinlemesine engel değil. Stanley Kubrick’in para pul sahibi olmanın boşunalığı üzerine destansı başyapıtı ‘Barry Lyndon’ın kocaman afişi süslüyor evinin duvarını. Yok edilmeye çalışılan tarihin bu hüzünlü kutsamasında, bir haysiyet portresi olarak klasikleşeceği muhakkak bir performansa imza atıyor büyük oyuncu.

Film aynı zamanda yolsuzluğun ve boşvermişliğin doruğa çıktığı Brezilya’nın ve ona benzer ülkelerin ahvalinin eşsiz bir metaforu niteliğinde. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, kendi ülkemizde kentsel dönüşüm adı altında şehrin ve toplumsal hafızanın nasıl tahrip edildiğine hüzünle isyan ettiğimiz bir dönemden geçmiyor muyuz bizler de. ‘Biz mekânımızla bütünleşiyoruz. Anılarımız kimliğimizi oluşturuyor. Binayı yıkmakla birkaç kuşağın kültürünü ve yaşamını yok ediyorsunuz, anılarını siliyorsunuz’ diyor yönetmen. Bir diğer söyleşisinde, 1952’de hizmete girmiş Recife’nin muazzam Sao Luiz Sineması’nın geçen yılki hüzünlü kapanışından dem vuruyor. Onca itiraz ve isyana karşın yıkılan tarihi Emek Sineması geliyor aklıma. İşgal ve yıkıma karşı soylu direnişin hikâyesi olan bu güzel film aracılığıyla, çakma Emek’i savunanlardan hesap sormak istiyorum.

(20 Mart 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

İstanbul Film Festivali 36. Yaşında

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen, ülkemizin en kapsamlı uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, bu yıl 36. yaşını kutluyor. Aradan geçen yıllar boyunca yepyeni ve dinamik sinemacı kuşaklara okul olmuş baharın müjdecisi festivalimiz, bir kez daha Türkiye ve dünya sinemasının en nitelikli örneklerinin gösterimlerinden, yıldız oyuncular ve usta yönetmenlerle söyleşilere uzanan zengin etkinlik programıyla, 05 – 15 Nisan tarihleri arasında kentin iki yakasında farklı mekânlar ve 10 ayrı sinema salonunda sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.

Geçtiğimiz yıldan başlayarak süresi 11 güne indirilen festival, programına aldığı 186 uzun metrajlı, 17 kısa filmden oluşan görkemli programıyla sinemaseverleri epeyce koşuşturacağa benziyor. Geçtiğimiz günlerde ‘Kaldır Kafanı, Festival Başlıyor’ sloganıyla detayları açıklanan 36. yıl seçkisi, her sinemaseverin iştahını kabartacak bir çeşitlilik içeriyor. Festivalin ‘sinema tutkusu’ndan yola çıkan yeni bölümlerinden ‘Cinemania’ ve ‘Gömülü Hazineler’ kapsamında usta sinemacıların başyapıtları, kayıp, kült veya yeniden gündeme gelmiş klasiklerin dijital restore edilmiş sinema kopyaları yer alıyor.

‘Cinemania’ kapsamında, İranlı usta Abbas Kiarostami’nin geçen yıl aramızdan ayrılmadan önce bitirdiği kısa filmi ‘Beni Eve Götür’, Tarık Akan anısına sinemamızın büyük ustası Yılmaz Güney’in Sinop hapishanesinde kaleme aldığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’, Francis Ford Coppola imzalı epik mafya filmi ‘Baba / The Godfather’ ve 40. yılı anısına yenilenmiş kopyasından izlenebilecek tüm zamanların en ürkütücü filmlerinden biri olarak kabul edilen ünlü Dario Argento klasiği ‘Suspiria’ ilk bakışta dikkat çekenlerden. Festivalin 10 yıldır Groupama ile sürdürdüğü işbirliğinin bu yılki armağanı ise ülkemiz sinemasının en önemli klasiklerinden ‘Anayurt Oteli’. Merhum Ömer Kavur’un bu en güzel filmi, yapımından tam 30 yıl sonra yenilenmiş kopyasıyla izleyici karşısına çıkacak.

Geçtiğimiz yıl program kapsamına alınan ‘Gömülü Hazineler’ seçkisi yine doyumsuz sürprizler içeriyor. ‘Sinematek’ anılarımızda yer etmiş Kübalı usta sinemacı Tomás Guitiérrez Alea imzalı politik sinema başyapıtı ‘Azgelişmişliğin Anıları’; dahi Orson Welles’in en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilen Shakespeare uyarlaması ‘Falstaff’ (Geceyarısında Çanlar); geçen yıl aramızdan ayrılan Polonyalı usta Andrzej Zulawski’nin zamanında yasaklanmış epik bilimkurgusu ‘Gümüş Küre’ bu benzersiz mönüye dahil edilmiş.

Festivalin kolay ele geçmeyecek bir diğer sürprizi, bir ekolle ya da bir akımla kolay bağdaştırmanın mümkün olmadığı Fransız yönetmen Vincent Dieutre’ün ‘Yalnızlık Alıştırmaları’ başlığı altında gösterilecek 9 filmlik retrospektifi. Avrupalı kimliğini bir takıntıya, bir direnişe dönüştüren anlatıcı-sinemacının ‘doküdrama’ olarak anılan avangard otobiyografik filmleri merakla beklenmeye değer.

Festivalin ‘Ulusal Kısa Film Yarışması’ jürisinde yer alan deneysel sinemacı Vincent Dieutre ile, ‘Bonne Nouvelle’ filminin gösteriminin ardından Pera Müzesi’nde bir festival sohbeti gerçekleştirileceğini şimdiden hatırlatalım. Açılış gecesi sunulacak ‘Onur Ödülü’nü almak üzere festivalin konuğu olacak olan ‘Sir’ ünvanlı efsanevi İngiliz oyuncu Ian Mc Kellen’ın, programda yer alan Shakespeare uyarlaması kült filmi ‘III. Richard’ gösterimlerine katılarak sinemaseverlerle buluşacağını ve 07 Nisan Cuma günü Boğaziçi Üniversitesi’ndeki festival sohbetinde hayranlarıyla birlikte olacağını duyuralım.

Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenmiş ‘Ulusal Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları’ ile yarışma cephesini genişleten etkinlik, yabancı festivallerde öne çıkmış yapımlardan oluşan zengin bir seçkiyle sinemaseverlerin karşısına çıkıyor. Başta Altın Ayı ödüllü Macar yönetmen Ildiko Enyedi imzalı çok beğenilmiş ‘Beden ve Ruh’ olmak üzere Şubat ayında düzenlenmiş Berlin Film Festivali’nin ödül tablosunda yer alan bazı filmler buna dahil. Sinemaseverler için sıkı keşif imkânları sunan yapımlar ve ülkemiz sinemasından yirmiye yakın yepyeni kurmaca uzun metraj filmin yanı sıra, ‘Festival Galaları’ seçkisi dahilinde daha geniş bir seyirci kitlesinin ilgisini çekmeye yönelik filmler izlenebilecek.

Festival filmlerine ilişkin diğer önerilerimiz ve geleneksel kaçırılmaması gerekenler listemizi bir sonraki yazıya saklıyoruz. Festival biletleri 25 Mart Cumartesi günü 10:30’dan itibaren Biletix satış kanalları ile Beyoğlu Atlas ve Kadıköy Rexx Sinemaları’nda açılacak ana gişelerden, hizmet bedeli eklenmeden, tüm satış kanallarında aynı ücretlerle satışa sunuluyor.

(18 Mart 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Pablo Larrain’den Yaman Bir Anti-Biyografi Denemesi

‘Jackie’ üzerine yazalı iki ay olmamışken Pablo Larraín’in eş zamanlı olarak çektiği diğer biyografik çalışması ‘Neruda’nın ülkemizdeki gösterimi başladı bile.

Şilili usta sinemacının 60’lı yılların Amerikan ikonu First Lady’nin öyküsünü ele alışı, Hollywood usulü beşikten mezara biyografi filmlerinden farklı oluşuyla dikkate değerdir. Bir kadın karakteri merkeze aldığı bu ilk çalışmasında, beklenmedik bir trajedinin kurbanı olan Jacqueline Kennedy’nin, Dallas’taki meşum suikasti takip eden yaklaşık bir haftalık süreçte yaşadıklarını, travmatik kimlik krizini, tüm ulusun ve dünyanın gözleri üzerindeyken vakur bir duruş sergilemeye çabalamasını ustaca yakın planlarla aktarır perdeye.

Oysa biz onu ülkesinin CIA tarafından tezgâhlanmış darbeyle tarumar edilmiş geçmişini irdelediği filmleriyle biliriz. Ünlü üçlemesinin ilki olan (İstanbul Film Festivali’nden Altın Lale ödüllü) ‘Tony Manero’, başkent Santiago varoşlarında bir kafede şov yapan, tek tutkusu, o dönem sadece Amerikan filmlerinin gösterildiği sinema salonlarında defalarca izlediği John Travolta figürlerinden oluşan gösteriyi sahneye koymak olan ve amacına ulaşma yolunda gözünü kırpmadan cinayetler işleyen dansçının kişiliğinde döneme özgü ahlaki çöküntüyü gözler önüne serer.

Üçlemenin ikinci ayağı olan 2010 yapımı ‘Post Mortem’in Latince özgün adı ‘ölüm sonrası’ anlamına gelir ve otopsilerde sıkça kullanılan bir deyimdir. Larraín bizleri bu kez darbenin başlangıç günlerine 1973 Eylül’üne götürür. Ana karakteri morg görevlisi aracılığıyla bir ihanet öyküsü anlatır. General Pinochet’nin seçilmiş devlet başkanı Salvador Allende’ye ihanetini, aşkına karşılık bulamayan içe dönük Mario’nun sevdiği kadını kendi elleriyle yokediş öyküsü vasıtasıyla anlatarak dönemin otopsisine soyunur.

En tanınmış filmi olan ve bizde sinemalarda gösterilmiş olan üçlemenin son bölümü ‘No’ ise 15 yıllık Pinochet diktasının 1988’deki referandumla düşürülmesinin hikayesidir. ‘Faşist Diktatöre Hayır’ başlıklı kampanyayı tarihi gerçeklere bağlı kalmadan kurmaca gelişmelere yaslanarak aktardığı için eleştiri almış olsa da, dönemin ruhuna uygun U-matic video çekimleri, gerçek ve kurgu görüntülerin mükemmel bir şekilde bağlandığı kurgu marifetiyle sonucunu önceden bildiğimiz bir referandum sürecini soluk soluğa izleriz.

Berlinale ödüllü 2015 yapımı ‘El Club’ ya da benim kişisel çevirimle ‘Günahkârlar Kulübü’, yönetmenin karanlık ve kasvetli dünyasına dönüş yaptığı çalışmasıdır. Şili’nin kilometrelerce uzanan kıyı şeridinde yer alan küçük balıkçı kasabasında Vatikan’ın skandallara karışmış rahipleri sürgün ettiği bir tövbe evinde geçen filmde sinemada şimdiye kadar gördüğümüz en sert kilise eleştirisine imza atar, kapalı kurumsal otoritenin çürümüşlüğü temasından yola çıkmış olan üçlemesinin ardından içe dönük bir başka kulübün, ikibin yıllık Katolik kilisesinin ipliğini pazara çıkarmaya soyunur.

‘El Club’ sinemacının yıllardır düşlediği ‘Neruda’ projesine finansman bulmaya çalıştığı dönemde, küçük bir bütçeyle 2.5 haftada haftada tamamlanır. Berlin Film Festivali’nde bu filmi izleyen ve ödüllendiren jüri başkanı Amerikalı tanınmış sinemacı Darren Aronofsky’nin teklifiyle ‘Jackie’ projesine soyunur daha sonra. Ve sıra daha büyük bir bütçe gerektiren, beş uluslu ortak yapım ‘Neruda’ya gelir sonunda.

Neruda’yı ‘o bizim suyumuz, toprağımız, ağacımızdır’ diye tanımlar sinemacı. Şillili yazarın ‘ülkesini ve toplumunu hiçbir tarihçi ya da gazetecinin anlatamayacağı biçimde anlattığını ve gücünün burdan geldiğini’ ilave eder. Konvansiyonel bir biyografi filmi değildir yapmak istediği. Aynı ‘Jackie’de olduğu gibi şairin yaşamından 2 yıllık bir süreci mercek altına alacaktır.

Neruda’nın seçim kampanyasında çalıştığı Radikal Parti’nin sol kanadından devlet başkanı Videla’nın ABD işbirliğiyle Komünist Parti’yi yasadışı ilan ederek solcu avı başlattığı yıllardır bunlar. Sol koalisyon senatörlerinden Neruda, 1948-1950 yılları arasında ülkesinde kaçak olarak yaşamış, daha sonra And dağları yoluyla Arjantin’e kaçmış. Şairin 1971’de Nobel ödülü kazandıktan sonra yaptığı konuşmada ‘bu söz konusu iki yıllık süreçte neleri yaşadığını, nelerin hayal ürünü olduğunu bilemediğini’ dile getirmesi, yönetmen ile daha önce ‘El Club’da birlikte çalıştığı senaryo yazarı Guillermo Calderón’un çıkış noktası olmuş. Her zaman ‘bir öykü anlatıcısı’ olduğunu ifade eden Larrain kapalı kapılar ardında hayal gücünü devreye sokarak, doğaçlama bir Neruda portresi çizmeye soyunmuş.

Komünist, Latin Amerika’nın yoksulluğu ve onurunu ünlü epik şiiri ‘Canto General de Chile’de dile getirmiş ulusunun sesi büyük şair, aynı zamanda etkin bir siyasetçi, yanısıra müthiş bir aşçı, kadınların sevgilisi haz ustası çok renkli bir kişilik Neruda. Bu anıt ismi ele alırken sadece gerçek gelişmelere yaslanmak istemiyor Larraín. Ve hınzır bir buluşla, bizzat şairin hayal ürünü olarak ortaya çıkan kurmaca bir karakter ilave ediyor öyküye. Kaçak şairin izini süren, onu yakalayarak başkan Videla’nın arzu ettiği biçimde rezil etmeye çalışan polis müfettişi Óscar Peluchonneau’dur bu.

Başta kim olduğunu bilmeden dış sesiyle tanıştığımız beceriksiz polis şefi, Pembe Panter’de Peter Sellers’ın yorumladığı müfettiş Clouseau’yu andırır. Polisiye yazın tutkunu yazar, yarattığı ezik karakterle pek eğlenir. Kaçtığı evlerde okuması için polisiye romanlar bırakır ona. Şairin gizeminden etkilenen müfettiş, peşinde olduğu yaratıcısının gölgesinden kurtularak başrole terfi etme çabasını sürdürür. Neruda ile komiser arasındaki kovalamaca, yaratıcı hayalgücü ile despot otoritenin ezeli kavgasına, avangard bir kara film tadı veren kedi-fare oyununa dönüşür. Hikâye, Borgesyen bir dokunuşla sonlanacaktır.

Pablo Larraín’in ‘No’da olduğu gibi ciddi konu başlıklarını mizahla sarmaladığı, gerçeklik ile fantezinin içiçe geçtiği, resmin bulanıklaştığı yarı fantastik bir anti-biyografi örneği, şairin şiirsel ritmini izlemeye özen gösteren yaman bir yol hikâyesi Neruda’. Şilili usta sinemacının, tarihin şairler ve hümanistlerce yazıldığının altını çizdiği, siyasetçiler ve düzen bekçileriyle dalga geçtiği hınzır bir deneme. Görüntü yönetmeni Sergio Armstrong, dışavurumcu geleneğin ışık gölge oyunlarını maharetle kullanıyor, karakterlere hep yakın uzun plan sekansları ve kaydırmaları mükemmel. Penderecki, Grieg ve Ives’ten gizemli ezgilerin süslediği ele avuca sığmayan fantezide, dönemin ruhunu yansıtan sanat yönetimi çalışması çok başarılı. Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco ile kurmaca müfettiş yorumunda Gael Garcia Bernal’ın yorumları kusursuz.

(13 Mart 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu