Kategori arşivi: Genel

2016 Yılında Dağ II Zirveyi Ele Geçirdi

Türk Sinemasında 2016 yılı boyunca 169 yerli film izleyici ile buluşurken, yılın son aylarında gösterime giren Dağ II hem izleyici sayısında hemde yazılı basın da zirveye yerleşti. Medya Takip Ajansı Interpress’in yapmış olduğu araştırmaya göre, yazılı basında geçtiğimiz yıl boyunca sinemalarda gösterilen yerli filmler hakkında 30 binden fazla haberin yer aldığı tespit edildi. Interpress’in üç bine yakın ulusal, bölgesel ve yerel gazete ile dergiyi kapsayan incelemesine göre, 2016 yılında vizyona giren Alper Çağlar’ın Dağ II ve Mert Baykal’ın Kardeşim Benim adlı filmleri gişede gösterdikleri performansla basında da çok anılmayı başardıkları ortaya çıktı.

2016 Yılında Dağ II Zirveyi Ele Geçirdi yazısına devam et

Kasap Havası

Geleneksel bakış açımız hep mi aynı olmalı? İyi başlayıp iyi de giden öykü neden o “geleneksel bakış açısı”na dönüyor? Galiba asıl sorun bu.

Yaşamın her anına ve her alanına “erkek egemen” bir bakışımız var. Bu, gerek kültürümüzden gerekse birtakım soru işaretleriyle karşılaşmamak için bilinçli seçim biraz da.

“Kasap Havası” gerçekten çok iyi kotarılmış bir film. İnce eleyip sık dokunmuş, ayrıntıda gizli şeytanı dürtükleyip çıkarmış… Bir yerde -ah, ama işte hep aynı yerde- geleneksel erkek egemen bakışa dönmüş.

Kırık bir aşk hikayesi…

“Kasap Havası” bir kadın öyküsü. Filmin ilk yarısı itibariyle kadın bir yönetmenin kadına cesur ve gerçekçi, bakışının öyküsü… Leyla, arkadaşı kadın kadına tartışarak, adlı adınca dürüstçe muhabbet ederken, “delikanlı” bir taksi şoförü Ahmet ile tanışır. Leyla rolünü başarıyla omuzlayan Şenay Gürler, yaşadıklarını ve hissettiklerini olduğu gibi aktarmış karakterine. Nurcan Eren’in canlandırdığı arkadaşı ise yer yer dizginlemeye çalışsa da daha yürekli ve kararlı olması için zorluyor. İnanç Konukçu, ödül de kazandığı Ahmet rolünde gerçekten çok iyi bir performans sergiliyor.

Mahalle baskısı giderek ailelerin de -ekonomik bağımsızlıklarını kazanmış olsalar bile- çocukları üzerindeki baskıyı daha da şiddetlendiriyor. Bunalmamak, itiraz etmemek, hatta isyan etmemek mümkün değil. Eğer bilinçli ve kararlı bir isyan değilse bu, savrulmalar da kaçınılmaz oluyor ister istemez.

Aşk mı tutku mu?

Leyla ile Ahmet aslında, bizim toplumumuzun içinde debelendiği o açlığı yaşıyorlar; bakmayın aşk, aşık olmak gibi sözlerin geçmesine… Önemli, önemli olduğu kadar da izleyicinin içine işlemesi için gerekli de bu tutku ya da aşk. Hep aynı açıyla bakıyoruz kadın erkek ilişkilerine, hep aynı umudu taşıyoruz, aynı hüsranı yaşıyoruz. Bekaret belirleyici oluyor. Hatta öyle ki ailelerine karşı çıkanlar bile onu istiyor. Bakir değilseniz zaten kaybedenler kulübünün üyesisiniz sadece.

Leyla’nın, içinden söküp attığı eski kocasıyla karşılaşması, Ahmet’i Leyla uğruna terk ettiği nişanlısına döndürüyor. Film de orada yitiriyor özgün bakışını ve yöneliyor erkek egemen dünyaya. Kadın da erkek de aynı noktaya geliyor film uzadıkça. Yine de merakla ve heyecanla izlettiriyor kendisini “Kasap Havası”.

Çiğdem Sezgin, bu ilk sinema filminde sakin ve yolunda bir dil tutturmuş. Başarısının altında filmin öyküsü kadar sinema dilinin yetkinliği de yatıyor. Sinemamızın kadın filmine gereksinimi var, kadın yönetmenler kadar. Çiğdem Sezgin’e o fırsat verilmeli…

Kasap Havası, hemen her şehirde, hemen her mahallede, hatta her binada karşımıza çıkabilecek olayları seriyor gözler önüne… Kendinizi de göreceksiniz.

Kasap Havası, Yönetmen Çiğdem Sezgin, oyuncular İnanç Konukçu, Şenay Gürler, Hakan Karahan, Cemre Ebuzziya, Levent Ülgen, Özay Fecht… 9 Aralık’tan itibaren gösterimde…

(11 Aralık 2016)

Korkut Akın

Anna’ya Kalbinizi Verin

Frantz
Yönetman: François Ozon
Senaryo: Philippe Piazzo-François Ozon
Müzik: Philippe Rombi
Görüntü: Pascal Marti
Oyuncular: Paula Beer (Anna), Pierre Niney (Adrien), Ernst Stötzner (Dr. Hans), Marie Gruber (Magda),
Johann von Bülow (Kreutz), Anton von Lucke (Frantz), Alice de Lencquesaing (Fanny), Jeanne Ferron (Hala Rivoire),
Cyrielle Clair (Anne Rivoire), Torsten Michaelis (Peder), Lutz Blochberger (Göldeki Adam), Véronique Boutroux (Félicie)
Yapım: Mandarin Films (2016)

Fransız sinemasından gelen önemli yönetmenlerden François Ozon’un insanın kalbinde buruk bir iyimserlik bırakan “Frantz”, insana gerekli bir film.

Quedlinburg kasabası… Keman çalan bir Fransız gencinin bir Alman kasabasında ne işi olabilirdi? I. Dünya Savaşı sonrasında 1919 yılı. İlkbahar. Adrien Rivoire, savaşta ölmüş pasifist Frantz Hoffmeister’in mezarını ziyaret ediyor. Mezara çiçek bırakıyor, ağlıyor. Frantz’ın nişanlısı piyanist Anna bunu hemen fark ediyor. Kimdi bu gizemli Fransız genci? Sinemaskop çekilmiş bu siyah-beyaz ve renkli 2016 yapımı “Frantz” filmi, usul usul açılarak insanları gerçeklikle baş başa bırakıyor.

1967’de Paris’te doğan François Ozon’un filmlerinin çoğu ülkemizde vizyon şansı bulabilen yönetmenlerden. Tıpkı büyük François Truffaut gibi. Yönetmen bu filminde büyük sanatçılar ressam Manet ve şair Verlaine’e saygı gönderirken, trenleri de unutmuyor. Ozon bu filmini siyah-beyaz ve renkli çekmiş. Yönetmen sadece geçmişten bazı anları değil, şimdiki zamanda da bazı anları renkli yansıtıyor. Renkler, sahnenin önemine göre perdeyi kuşatıyor bu filmde. Filmin büyük bölümü Almanya’nın kuzeyinde yer alan Aşağı Saksonya eyaletindeki Quedlinburg kasabasında geçiyor. Almanya’nın en yüksek dağı Harz’ın eteklerinde bu havası güzel harika kasaba. Ozon’un bu filmi, 2016’da 73. Venedik Film Festivali’nde Paula Beer’e “En İyi Genç Kadın Oyuncu” ödülünü de getirdi. Film, aynı festivalde “Marcello Mastroianni Ödülü”nü de kazanmıştı. Filmde Fransızca ve Almanca kelimeler duyulduğunu belirtelim. Bu film, Truffaut ustanın 1962 yapımı siyah-beyaz ve sinemaskop “Jules et Jim-Unutulmayan Sevgili” filminin ruhunu taşıyor. Ama uzaktan.

Vicdan azabının getirdiği…

Kimsesi olamadığı için savaşta ölen nişanlısı Frantz’ın ailesiyle kalan güzel ve hüzünlü Anna, her gün nişanlısının mezarını ziyaret ediyor. Mezarı ziyaret eden biri daha var. O da Fransız genç Adrien. Neden bunu yapıyordu? Alman milliyetçileri bu Fransız gençten rahatsızlık duyuyorlar. Cephede Alman gençleri öldüren Fransızları çağrıştırıyordu o. Milliyetçilerin başını çeken de Kreutz. Cephede oğulları ölmüş babalarla otelin restoranında sürekli toplanıyorlar. Aynısı Fransa’da da yaşanıyor işte. Kreutz, yas içindeki Anna’yla da evlenmek istiyor ve Frantz’ın babası Hans’a bunu söylüyor. Frantz’ın annesi Magda da bu evliliğe karşı değil. Ya Anna? O hep Frantz’a sadık kalmak istiyor, kim bilir! Karşısına Frantz gibi kırılgan genç biri çıkarsa kapalı bu kalbi açılabilirdi belki.

Adrien, cesaretini toplayıp Hoffmeisterlerin evine gidiyor sonra. Hans önce tepki gösteriyor. Karşısında oğlunun katilini görür gibi oluyor sanki. Magda ve Anna, bu gence sıcak davranıyorlar. Adrien, Paris’te Frantz’la arkadaş olduğunu söylüyor. Magda ve Anna, Frantz’ı son gördüğü anı anlatmasını istiyorlar ondan. Çekingen genç, suçluluk yaşıyor gibi kelimeler tek tek düşüyor ağzından. Görüntü, zihinden düşenlerle bazı anları renkli yansıtıyor bu anlarda. Luvr Müzesi’nde izlenimci ressam Édouard Manet’nin (1832-1883) yaptığı yatakta uzanmış yaşlı adamın tablosuna bakmışlar. Sonra gece kulübünde eğlenmişler. Manet’nin bu tablosu, “La Suicide / İntihar” adını taşıyor. Ressam bu tabloyu 1877’de yapmış.

Frantz, Fransızca öğrettiği Anna’ya Fransız şair Paul Verlaine’in “Sonbahar Şarkısı” şiirini de ezberletmiş. Bu şiir şöyleydi: “Sonbahar kemanlarının uzun hıçkırıkları/ tekdüze bir ağırlıkla kalbimi yaralar./ Saat çaldığı zaman her şey bitkin ve solgundur./ Ben eski günleri hatırlayarak ağlar/ kendimi kuru bir yaprak gibi oradan oraya sürükleyip götüren hain rüzgâra kaptırırım…” Verlaine (1844-1896), sembolizmin önemli şairlerindendi. Verlaine, şair Arthur Rimbaud’yla da eşcinsel ilişki yaşadı. Sonra kızgınlık anında Rimbaud’yu yaraladı. Verlaine’in Fransız şiirine musikiyi kattığı da söylenir.

İtiraf suçluluğu azaltır mı?..

Aileye güzel ve mutlu anlar yaşatıyor Adrien. Sonra Frantz’ın kemanıyla mutluluğu çoğaltıyor. Ama suçluluk duygusuyla hassas Adrien, gecenin derinliğinde Anna’ya gerçek olan şeyi söylüyor. Bunu filmin derinliğinde keşfetmek gerekecek. Anna bu gerçekliği aileye söyleyebilecek miydi? Adrien trenle Paris’e gittikten sonra pedere günah çıkarırken, bazı yalanların gerçeklikten daha iyi olabileceğini öğreniyor. Hoffmeisterler gerçeği öğrenseydi ne olacaktı? Kahır ölümünden başka ne olacaktı?

Adrien’le Fransızca mektuplaşan Anna, gönderdiği son mektup iade edilince, Hans ve Magda bu genç adama ne olduğunu öğrenmek için Anna’yı trenle Paris’e gönderiyorlar. Anna Paris’te önce Frantz’ın kaldığı oteli buluyor ve onun kaldığı odaya yerleşiyor. Frantz’ın savaştan önce günlerini geçirdiği odaydı bu. Sonra da dedektif gibi Adrien’i arıyor. Son kaldığı yerden ayrılmış Adrien. Genç kız hastaneye gidiyor. Ağustosta ölmüş Rivoire soyadlı birisinin mezarına gidiyor. Adı farklıydı ölenin. Adresi öğreniyor. Adrien’in halasını buluyor. Ondan da Adrien’in adresini alıyor. Paris’e uzak olmayan Ballancourt-sur-Essonne kasabasına gidiyor. Kasabanın dışındaki bir şatoda yaşıyor Rivoire ailesi. Zenginler.

Anna bir defa daha mutsuzluğun içine düşüyor. Aşkın kıyısına yeniden geldiğini sanırken, Adrien’in Fanny’yle nişanlı olduğunu anlıyor. Şimdi ne yapacaktı? Paris’te kız başına yalnız yaşamayı seçse de korumasız, sığınaksız bu koca şehirde geleceğini kurabilecek miydi? Yönetmen açık uçlu bırakmış sonu. Belki de yeni bir hikâye başlayacaktı. Artık mevsim sonbahardı. Anna’ya kalbini veriyor insan bu film biterken. Anna’nın insanın karşısına çıkması ihtimallerden bile uzaktı. Şiiri hatırlatacak kadınlar yeryüzünü terk etti belki de. Bu hüzün yüklü filmde Philippe Rombi’nin keman ve piyano tınılarıyla beraber, Çaykovski’nin müziği de duyuluyor.

(25 Kasım 2016)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

İki Yakanın Festivaliyiz

Kısacıların gözdesi Uluslararası Boğaziçi Film Festivali” geride bıraktığımız üç yılda yaptığı birçok yenilik ve değişiklere bu yıl “Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması”nı da ekledi. TRT ortaklığı ile düzenlenen “Yapım Destek Platformu”da festivalin bu yıl öne çıkan adımları arasındaki yerini aldı. Hem sektörün hem de sinemaseverlerin kalp atışlarını hızlandıran en önemli etkinlik ise hiç şüphesiz Hollywood teorisyeni, senaryo yazarlarının kutsal kitabı Story’nin yazarı Robert McKee’nin festival münasebetiyle şehrimize geliyor olması… 18 Kasım’a panel, söyleşi ve atölye çalışmalarıyla devam edecek festivalin tüm yeniliklerini ve geleceğine dair merak edilenlerini koordinatörü İrem Şentürk ile konuştuk.

Boğaziçi, Kısa Film Festivali olarak başladı, bu yıl Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nı da bünyenize eklediniz. Kısacıları küstürmek gibi bir endişeniz oldu mu?

Kısalar hâlâ bizim için çok önemli ve hep öyle kalacak. Bu konuda çok hassas olduğumuzu söyleyebilirim. Artık uzun metrajı da içinde barındıran bir festival olmamıza rağmen kısalarımıza çok değer veriyoruz. Bana kalırsa bu hassasiyetimiz bizi özel kılan şey…

Festival her yıl kendi içinde önemli yenilik ve değişikliklerle geliyor, Boğaziçi’nin bugüne kadar olan serüvenini nasıl özetlersiniz?

Çok genç ama hızla büyüyen bir festivaliz. İlk yıl “Ulusal Kısa Film”leri yarıştırdık. İkinci yılında “Uluslararası Kısa”ları bünyemiz aldık. Geçen yıl ilk kez “Uzun Metrajlı Film”leri yarıştırdık. Ancak geçen yıl ulusal ve uluslararası filmler tek bir uzun metraj yarışması çatısı altındaydı. Bu yıl ulusal uzun metraja ayrı bir yarışma bölümü açtık.

Sizce, Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nın festivale nasıl bir etkisi oldu?

Biz Kısa Film Festivali olarak yola çıktığımız için özellikle yurt dışında çok fazla ilgi gören bir festivaliz. Ulusal Uzun Metraj’a ayrı bir bölüm açmamız bizim en büyük farkımız oldu. Bununla birlikte daha çok duyulmaya başladığımızı söyleyebilirim. Kısası, uzunu ve diğer tüm uluslararası platformlarda… Bu yıl yaptığımız en önemli fark buydu ve çok büyük bir ilgiyle karşılandık.

O halde biraz da “Ulusal Yarışma Filmleri”nden bahsedelim, seçki nasıl oluşturuldu?

Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nın dahil olmasıyla bu yıl ekipte çok tatlı bir heyecan vardı. Öyle güzel filmler başvurdu ki… Çok klasik belki ama yarışacak filmleri belirlemek gerçekten çok zor oldu. Jürimiz çok kıymetli ve sinerjisi çok güzel. Birbirinden güçlü filmler var.

Diğer yandan halihazırdaki projeleri desteklendiğiniz bir pitching platformu da oluşturdunuz. Bu bölümün detaylarından söz eder misiniz?

Evet, halihazırdaki projeleri bünyemizde topluyoruz ve şu anda yanılmıyorsam 8 adet projemiz var. Bu bölümde pitching nasıl yapılır, yapımcının karşısına nasıl çıkılır, yapımcılarsa bu işler dünya çapında nasıl yürür gibi başlıklar etrafında, biraz daha globale hitap eden bir eğitim veriyoruz. Eğitmenimiz Hayet Benkara, Toronto’da da bu eğitimleri veren, tüm dünya sinemasına hakim çok önemli bir isim.

TRT’nin benzer bir desteğini Antalya’da Film Forum’da görmüştük, sizce Boğaziçi’ni de seçme nedenleri nedir?

Pitching platformunda TRT bizim kurumsal iş ortağımız oldu. Bu Digiflame’in de içinde olduğu bir yapım destek bölümü… Bu bölümün sürekliliği ve TRT’nin işbirliği bizim için çok önemli. Prodüksiyon desteği 100 bin TL olarak belirlendi fakat TRT beğendiği projeyi sonuna kadar destekleme sözü verdi. Bizi seçme nedenleri bu kadar genç bir festivalin güçlü bir destekle ilerlemesini sağlamak.

Seçki, paneller, söyleşiler harika… Peki İstanbulluların festivale ilgi ve alakası nasıl?

Film seçkileri, etkinlikler çok önemli ama bu filmleri seyirciyle buluşturmak da bizim için aynı derecede önemli… Daha çok seyirciye ulaşmanın en önemli yolu maddiyattan geçiyor. Bu yüzden bilet fiyatlarımızı 5 TL yaptık, öğrencilere ise ücretsiz… Bu hem bizi hem de seyircilerimizi mutlu ediyor.

Gelelim sektörün nefesini tutarak beklediği Robert McKee’nin 16-17-18 Kasım’da vereceği seminere…

Sektör bu anı bekliyordu diyebilirim. Birçok senarist, yönetmen, yapımcı ve oyuncu başvurdu. Bu etkinliği de ücretsiz yapıyoruz çünkü festival algımıza göre böyle olması gerekiyor. Bu düsturla yola çıktığımız için amacımız etkinliklerimizi mümkün olduğunca halka açık ve ücretsiz bir şekilde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bu tavrımızdan dolayı da çok güzel geri dönüşler alıyoruz.

Robert McKee’nin semineri kaç kişiye açık olacak?

Kısıtlı bir kapasitemiz var, kısıtlı dediğim de 500 kişi… Ama öyle yoğun bir ilgi var ki başvuru bunun çok üzerinde. Hem öğrenciler hem de sektörden kişiler gelecek. Robert McKee’i hayatında hiç görme fırsatı bulamayacak kişilere ulaştıracak olmak bizi çok mutlu ediyor.

Son olarak sizce Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’ni diğer festivallerden ayıran en önemli özelliği nedir?

Ödüllerimizin çok cazip olması en önemli özelliklerimizin başında geliyor diyebilirim. Ayrıca her yarışma bölümümüze eşit ve adaletli yaklaşıyoruz. Bu bizi farklı kılıyor diye düşünüyorum.

(12 Kasım 2016)

Gizem Ertürk

Antalya’ya Yıldız Yağmuru Başladı

53. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin başlamasına sayılı saatler kala dünyanın sinema yıldızları da Antalya’ya gelmeye başladı. 16 – 23 Ekim tarihleri arasında festival seyircisiyle buluşmak üzere, Amelie filmiyle tanınıp sevilen güzel oyuncu Audrey Tautou, Baba 3 ve Zorro gibi yapımlarda rol almış usta oyuncu George Hamilton, La Bamba filminin yıldızı, müzisyen Esai Morales ile Amerikalı oyuncular John Savage ve Andie MacDowell Antalya’ya geldi.

Antalya’ya Yıldız Yağmuru Başladı yazısına devam et

Otoriteye Eğlenceli Başkaldırış

Ortaokul: Hayatımın En Kötü Yılları (Middle School: The Worst Years of My Life)
Yönetmen: Steve Carr
Roman: James Patterson-Chris Tebbetts
Senaryo: Chris Bowman-Hubbel Palmer-Kara Holden
Müzik: Jeff Cardoni
Görüntü: Julio Macat
Oyuncular: Griffin Gluck (Rafe), Lauren Graham (Jules), Rob Riggle (Ayı Carl),
Isabela Moner (Jeanne), Alexa Nisenson (Georgia),
Retta (Ida), Thomas Barbusca (Leo), Andy Daly (Müdür Dwight),
Adam Pally (Teller), Jacob Hopkins (Miller),
Efren Ramirez (Gus), Thomas Barbusca(Leo),
Isabella Amara(Heidi), Gemma Forbes (Dana)
Yapım: CBS-Lionsgate (2016)

Komedi filmleri çeken Steve Carr’ın okul yıllarına, özellikle ortaokul yıllarına eğlenceli bir bakış gönderen “Ortaokul: Hayatımın En Kötü Yılları” filmi, insana nostaljik hisler yaşatıyor.

Georgia eyaletinin Atlanta şehri sınırlarında Hills Village kasabası. 14 yaşlarındaki Rafe Khatchadorian, okullardaki disiplinsiz davranışları yüzünden okuldan sürülüp durmuş. Şimdiki durağı başka bir ortaokul Rafe’in. Kendinden bir yıl iki ay küçük kardeşi Leo ölmüş. Babası da. Annesi Jules ve küçük kız kardeşi neşeli Georgia’yla beraber yaşıyor. Annesi çift mesai yapıyor. Elbette hayatında “Ayı” lakaplı Carl var. Çocuklar Carl’dan pek hoşlanmıyorlar. 2016 yapımı sinemaskop “Middle School: The Worst Years of My Life-Ortaokul: Hayatımın En Kötü Yılları” filmi, James Patterson’ın 2011’de yayınlanmış aynı adlı romandan uyarlanmış. Bu romanı Altın Kitaplar tarafından bizde de yayınlandı.

New York’ta doğan yönetmen Steve Carr, filmlerin yanında video klipler de çekiyor. Yoğunlukla komedi filmleri çeken yönetmenin 2001’deki “Dr. Dolittle”, 2003’teki “Daddy Day Care-Afacanlar Yuvada” ve 2012’deki “Movie 43-Çatlak Film” ülkemizde vizyona çıkmıştı.

Hayali güçlü Rafe…

Rafe, okuldaki ilk gününde ortaokulun müdürü Dwight’ın kurallar kitapçığıyla tanışıyor. Defterindeki çizgi roman kahramanları ve kardeşi Leo’nun hayaletiyle yaşayan Rafe, çok geçmeden işe koyuluyor yaratıcı zihniyle. Aslında bu filmi yazmak yerine izlemek daha iyi fikir aslında. Rafe, sivil itaatsizliğin simgesi. Otoritenin kuralları, eğitim sistemine sığınarak yaratıcı beyinleri köreltiyordu. Katı disiplin uygulamalarının kuşattığı okullardaki bilgi yığını gerçek hayatta insana hiçbir şey vermiyordu. Rafe’i takip ederken, onun yaptıklarını kaba bulanlar olabilir. Ama Rafe’in yaptıkları otorite, yani okul müdürü dışındaki kimseye zarar vermiyor. Okulu rengârenk yapıyor Rafe. Okuldaki öğrenciler de müdürün maskara olmasından hayli mutlu oluyorlar. Seyirciler de öyle. Filmde bazı anlarda çizgi karakterler de perdeyi kuşatıyor. Müdür Dwight, odasında Rafe’in çizgi karakterlerini yarattığı defteri kovanın içinde erittiği sahne etkileyici bir hüzünle yansıyordu.

Otoriteye karşı daima…

Otorite varlığını sürdürebilmek için düzenbazlıklar yapmak zorundaydı. Okul müdürü de öyleydi. Rafe’i izlerken insan geçmişi, ortaokul yıllarına gidiyor. Mazide böyle şeyler yapamadık. Ne sunulduysa aldık. Ezberledik. Okul bitti ve bilgi yığıntılarından geriye çok az şey kaldı. Üniversite kazanabilmek içinde dershanelere gittik sonraları. Rafe okulda ergenliğinin ilk aşkını da yaşıyor. Jeannie’yi gülerken görmek onu çok mutlu ediyormuş. Kızın soylu direnişi de var. Kuzey Kutbu’nda buzlar inceldiği için kutup ayıları açlıktan soyları azalıyordu. İnsan eliyle oluşan küresel ısınma birçok canlıyı dünyadan siliyordu. Genç oyuncuların performansları gerçekten gözleri yaşartıyor. Hepsi muhteşemdi. İnsanı güldüren ve çoğu anında eğlendiren bu liberal film görülmeyi hak ediyor. Filmin Türkçe dublajlı gösterildiğini de belirtelim.

(20 Ekim 2016)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Tolga Çevik, Zoraki Babalıktan Sen Benim Her Şeyimsin’e Nasıl Geçecek?

Hayranları tarafından yeni sinema filmi projesi heyecanla beklenen Tolga Çevik, yeni filmi Sen Benim Herşeyimsin ile seyircisiyle buluşacak. Sinema dünyasının iki adaşını biraraya getiren filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Tolga Örnek. Tolga Çevik’in bir gün aniden baba olduğunu öğrenen Sedat karakterini canlandırdığı filmde, Melis Birkan eski sevgilisi Pınar, Cengiz Bozkurt ise ünlü bir yapımcı olan Birol rolünde. Film, 09 Aralık’ta vizyona çıkıyor.

Nihan Boyar

1992 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi İletişim Tasarımı Sinema Bölümü mezunu. İstanbul Kültür Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Radyo ve Televizyon Programcılığı Bölümü’nde 4 dönem boyunca Onur Belgesi aldı. “Alman Sineması ve Propaganda” başlığı altında araştırmalar yaparak tezini tamamladı. Habertürk TV Aktüalite Programı’nda görev yaptı.

Korkut Akın

Eskişehir, İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema TV Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı, İşletme İktisadı Enstitüsü’nde de ihtisas. Yeşilçam’da reji asistanlığı ve senaryo yazarlığı ile başladı, televizyonlarda kültür sanat programları çekti. Müjdat Gezen Sanat Merkezi ve İstanbul Aydın Üniversitesi’nde sinema dersleri verdi. Okumayı, izlemeyi ve gezmeyi sever.

Ödülleri:
İFSAK 5. Ulusal Kısa Film Yarışması Büyük Ödül (1983): Voli.
REPAŞ 10. yıl Etkinlikleri Kısa Film Ödülü (1986): Gelincik.
İzmir Karşıyaka Belediyesi “İnsan Hakları” Konulu Kısa Film Yarışması Mansiyon (1990): Hişt Hişt!
O. M. Arıburnu Birincilik Ödülü (1991): Hayat Ne Tatlı.
42. Berlin Video-Fest. Büyük Ödül Adayı (1992): Hişt Hişt!
Çağdaş Gazeteciler Derneği Yılın TV Programı Ödülü (1993): İstanbul Sayfaları.

Birçok dergi ve gazete ile birlikte düzenli ve sürekli olarak, habercigazete.com, tasimadunyasi.com ve siyasihaber.org sitelerinde (haftalık), Kültür Dergisi’nde (aylık) yazıyor.

korkutakin@hotmail.com