Kategori arşivi: Genel

Avengers: Sonsuzluk Savaşı

Mitolojik öyküler hem ilgi çekiciliği hem de felsefesi nedeniyle eskimezler. Her biri de bir yerinden muhakkak güncel gündemle iç içe geçer. Geleceği de aydınlattığı için önerilmesi gereken öykülerdir onlar.

Uzay ve/veya gelecekle ilgili kurgusal filmler de aynı mıdır acaba? İlk örneklerinden bu yana, kısmen gerçekleşenler olduğu gibi hâlâ olması için umutla beklenenler de var. Belki hiç gerçekleşmeyecekler ama bir şekilde gerçekleşenlere rehberlik yapacakları kesin.

Uzaylılar gelir mi?

Ne uzaylılar gelir ne de biz uzaylılara gidebiliriz, şimdilik. Bizim teknolojimiz nasıl ki Ay’dan öteye gitmemize izin vermiyorsa, onların (üzerinde yaşam bulunan olası gezegenlerde yaşayanların) da yetmiyordur; tabii, o da şimdilik.

Edebiyat başta olmak üzere sanatın bütün dallarında gelecekle ilgili ürünler veriliyor. En ilgi çekiciler, doğaldır ki sinemada… Çünkü gördüklerimiz üzerinden geliştiriyoruz hayallerimizi. Sağ olsun Hollywood öyle alıştırdı.

“Tüm zamanların en muhteşem ve ölümcül hesaplaşması” olarak tanıtılan Avengers: Sonsuzluk Savaşı, yenisi gelinceye kadar öyle kalacaktır. Ancak biz, izleyici olarak sadece hesaplaşma olarak görmüyoruz bu filmde geçenleri. Müthiş bir müzik, güçlü bir montaj (kurgu dediğimiz senaryo aşamasındakidir, filmin kesilip biçilmesi -editing- için biz montaj sözcüğünü kullanıyoruz), olağanüstü bilgisayar oyunları… Beklenti kadar ürün de çok büyük.

Günümüzdeki hali…

Tarihteki savaşlardan hiçbir farkı yok, “Yenilmez”lerin “sonsuzluk savaşı”nın. Dostlar var, düşmanlar var. Doğrudan ve gerçekten yana gözüküp içeriden hançerleyenler var. Kendi çıkarları için kandıranlar var. Tabii, umut da var. Kazananın sevinci de… Aslına bakarsanız, bugün, öylesi büyük savaşlar yok ama yaşananların (ekmek aslanın midesine inmiş) savaştan da pek farkı yok. Yaşam savaşında da dost düşman ayrımı var, çelme takmaya çalışanlar var… Avengers: Sonsuzluk Savaşı, bilgisayarla oyun oynayanların seveceği film gibi gözükse de, hepimizi bir yerden yakalıyor.

Güzel bir film, üzmüyor, sıkmıyor, zorlamıyor… Olsun… Ben yine de barıştan yanayım.

Avengers: Sonsuzluk Savaşı, yönetmenler Anthony Russo, Joe Russo, oyuncular Robert Downey Jr, Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Chris Evans, Elizabeth Olsen, Anthony Mackie, Sebastian Stan… 27 Nisan’dan başlayarak gösterimde…

(26 Nisan 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Köprüde Buluşmalar, Endüstri Buluşmaları ve Sinema Konuşmaları ile Başlıyor

06 – 17 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek 37. İstanbul Film Festivali sırasında düzenlenen ve Türkiye ile komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristleri, uluslararası profesyonellerle bir araya getiren Köprüde Buluşmalar, bu yıl 06 – 13 Nisan tarihleri arasında düzenleniyor. Köprüde Buluşmalar’da bu yıl Film Geliştirme ve Work in Progress atölyelerinde, Türkiye, Azerbaycan, İran, Gürcistan ve Suriye’den 17 film projesi ve 5 yapımı devam eden filmin uluslararası sunumları yapılacak.

Velayet

Xavier Legrand’ın yönettiği ve Denis Menochet, Lea Drucker, Thomas Gioria ile Mathilde Auneveux’un oynadığı Velayet (Jusqua’a la Garde – Custody), 23 Mart 2018’de Filmartı Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Miriam ve Antoine Besson çifti boşanmıştır ancak çocuklarının velayeti ile ilgili anlaşmazlıklar devam etmektedir. Miriam, kocasının şiddete meyilli olduğunu iddia ederek oğulları Julien’in velayetini almak ister. Antoine ise baba olarak hor görüldüğünü, iddia edip karşı tarafı suçlar. Ayrılığı hazmedememiş babasıyla; yaralı annesi arasında kalan Julien, küçük yaşında kendini içinde bulduğu bu psikolojik savaştan hasarsız kurtulmaya çalışacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Fragman
  • IMDb

29. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Uzun Yarışma Filmleri Belli Oldu

29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na başvuran 31 film arasından Aynur Çıray, Şenay Aydemir ve Şeyma Balcı’dan oluşan ön seçici kurulun değerlendirmesi sonucu ön elemeyi geçen 10 film belirlendi. Onur Ünlü, Tayfun Pireselimoğlu ve Ümit Ünal’ın yeni filmlerinin birlikte yarışacağı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na, Tolga Karaçelik’in Sundance Film Festivali’nden En İyi Film ödülü alan Kelebekler, Berlinale Generation 14plus bölümünde yarışmış olan Banu Sıvacı’nın Güvercin, Berlinale Forum bölümünde dünya prömiyeri yapan Burak Çevik yönettiği Tuzdan Kaide filmleri de katılacak.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Uzun Yarışma Filmleri Belli Oldu yazısına devam et

37. İstanbul Film Festivali Basın Toplantısı Yapılıyor

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 37. İstanbul Film Festivali, 06 – 17 Nisan 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Festivalin tüm programı 14 Mart Çarşamba sabahı saat 10:00’da The Marmara Hotel Taksim’de yer alan Taksim Balo Salonu’nda yapılacak bir basın toplantısı ile açıklanacak. İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, Vodafone Türkiye İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Engin Aksoy ve İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan’ın konuşmacı olarak katılacağı toplantıda Ulusal ve Uluslararası Yarışma, Sinemada İnsan Hakları, Ulusal Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları’nda yer alacak filmler ilk kez duyurulacak.

Hayat, Aşk ve Kontrol

Paul Thomas Anderson’ın sekizinci filmi ‘Phantom Thread’, Amerikalı sinemacının hayranlık uyandıran son çalışması. Stanley Kubrick ve Robert Altman gibi ustaların takipçisi olan usta yaratıcı, Upton Sinclair uyarlaması ‘Kan Dökülecek / There Will Be Blood’dan sonra bir kez daha işbirliği yapıyor çağımızın en iyi oyuncularından Daniel Day-Lewis ile. Aktör son filmi olduğunu beyan ettiği yapımda 50’li yıllar Londra’sının tanınmış giysi tasarımcısı Reynolds Woodcock’a hayat veriyor. Mükemmelliyetçiliği ile tanıdığımız Woodcock, yazar/yönetmenin hayal gücünün ürünü bir kişilik. İngiliz asıllı Amerikalı modacı Charles James’den ve daha çok Christian Dior’un ustaların ustası olarak andığı İspanyol tasarımcı Cristóbal Balenciaga’dan esinlenmiş bir karakter.

Savaş sonrası İngiliz modasının merkezinde, kraliyet ailesini, film yıldızlarını, mirasyedi sosyetik hanımları kendi tarzıyla giydiren Woodcock, tanınmış moda tasarımcıları gibi kontrollü, aşırı titiz, talepkâr bir yaşam sürer. Sahip olduğu moda evi biricik yardımcısı kızkardeşi Cyril’in yönetimi ve gözetimi altındadır. Kendini tamamıyla işine (sanatına) vermiş olan Woodcock, müzmin bekar hayatı sürmektedir. Kadınlar ilham kaynağı olarak hayatına girer ve çıkarlar. Taşradaki nadir bir mola anında karşılaştığı Belçikalı garson kız Alma, alıcı bakışlarıyla orta yaşlı adamın ilgisini çeker. Genç kadın kısa sürede onun hayatında ilham perisi, gözde modeli ve sevgilisi olarak kalıcı bir yer edinir. Lakin işkolik Reynolds, titizlikle organize ettiği hayatının aşkla meşkle altüst olmasına izin vermeye hiç niyetli değildir. Buna karşın Reynolds’u seven ve ona tutkuyla bağlı olan Alma, kendine özgü alışılmadık bir yöntemle onu yola getirmeye kararlıdır.

Türkçe isim konmamış filmin özgün adı, ‘kumaşın içine gizlenmiş dikiş’ anlamına geliyor. Reynolds öylesine tutkuludur ki yaratırken, hazırladığı giysinin astarına, sahibine ithafen görünmez bir dikişle ‘bir talihsizlik yaşamayasın’ benzeri temennilerini yazdığı notlar iliştirir. Sanat ile ticaret arasındaki ezeli kavga doğrultusunda tasarımlarının ticari bir meta olarak teşhir edilmesine itiraz eder. Bir sarhoşluk anında hazırladığı kostüm ile yatağa giren kontesin üzerinden giysiyi çekip çıkardığı coşkun sahnede delice takıntısı tavan yapar.

Bir ‘Pygmalion’ hikâyesi görünümünde başlar ‘Phantom Thread’. Raymonds ürkek Cinderella’sını zengin şölen sofralarında gerçek prenseslerin görkemli dünyasına yerleştirir. Ancak bir peri masalı değildir izlediğimiz. Filmin açılış sahnesinde dile getirdiği üzere, Reynolds hayallerini gerçek kılmıştır, evet. Ancak bunun karşılığı olarak Alma ona her bir zerresini vermiştir. Ama yağma yoktur. Reynolds’un buz kesmiş kalbinin kilidini açmaya, annesinin hasretini çeken onun içindeki büyüyememiş çocuğa soluk aldırmaya niyetlidir genç kadın.

47 yaşındaki Anderson’ın kılı kırk yaran, eserinin her bir karesinin kontrolünden çıkmasına izin vermeyen bir yönetmen olduğunu biliyoruz. Bu çalışmasında görüntü yönetmenliğini de bizzat üstlenmiş. Keza ‘Method oyunculuğu’nun zirve isimlerinden Day-Lewis de aynı kumaştan bir sanatçı. İkilinin kafa kafaya verip geliştirdikleri (hatta Reynolds Woodcock adının Day-Lewis tarafından önerildiği) tasarımcı karakterinin Anderson’ın örtülü alter-ego’su olduğunu da düşünebiliriz. Ancak Amerikalı yönetmen, Reynolds denli takıntılı yaşamadığını, 12 yıldır evli olduğu aktris eşi Maya Rudolph ve dört çocuğuyla birlikte, zaman zaman kaotik hale bürünebilen bir özel hayatı olduğunun altını özellikle çiziyor.

‘Phantom Thread’ ilişkiler üzerine yaman bir deneme. Anderson deneyimlediği ve şahit olduğu benzer ikili ilişkilerden yola çıkarak, filmin iskeletini teşkil eden erkek-kadın beraberliğindeki durmadan değişen güç dengelerinin izini alışılmadık yöntemlerle tasvire girişmiş, böylelikle kariyerinin en kışkıtıcı aşk serüvenini imzalamış. Yönetmen hasta yatağında yattığı bir döneminde karısı onunla ilgilenirken filmin hikâyesi şekillenmeye başlamış zihninde. Sevgi ve ihtimama muhtaç bir halde, kendini zayıf hissettiği bir durumda hayatı ve uğraşları üzerindeki kontrolü kaybetme duygusu iyi gelmiş ona. Hasta yatağında Alma’nın ihtimamına sığınan Reynolds’un huzuru keşfetmenin tuhaf hazzı içinde oluşu gibi.

Hitchcock’un Daphne du Maurier uyarlaması Rebecca (1940) ya da 1944 yapımı George Cukor filmi ‘Işıklar Sönerken / Gaslight’ benzeri, Hollywood’un hazine değerindeki eski gotik aşk öykülerine tutkun Anderson. İsyan eden bir Rebecca hayal etmiş hep. Onun başkaldıran Rebecca’sıdır Alma. Laurence Olivier kumaşından Day-Lewis’in onu kendi yaratım evreninin bir ürünü, sofrasında ve yatağında birlikte olduğu halde yalnızca tasarımlarını taşıyan bir beden olarak görmesine itiraz edecek, üstadın hayatına girmiş diğer kadınların aksine yaratıcının boyunduruğu altına girmeyi reddedecektir.

Bir peri masalından, aşk ile mazoizmin sınırlarında gezinen hınzır bir deneyime dönüşen filminin ana karakteri olarak bir giysi yaratıcısını seçmesini, bu evrenin sinematografik çekiciliğine bağlıyor Anderson. Zarif iç mekanlar ve danteller arasında usul usul ilerleyen ve bizlere Visconti sinemasını anımsatan bir esere imza atıyor. Muazzam Day-Lewis’e Anderson’ın ilk güçlü kadın karakteri olan Lüksemburglu keşfi aktris Vicky Krieps ile ‘Rebecca’nın Mrs. Danvers’ini anımsatan bir rolde İngiliz oyuncu Lesley Manville eşlik ediyor. Jonny Greenwood’un nefis müzik çalışmasına, Schubert, Brahms, Fauré ve Debussy gibi klasik bestecilerin ölümsüz ezgileri eşlik ediyor. Brahms’ın valsinde (opus 39 si minör) İdil Biret’in usta yorumunu dinliyoruz. Her filmi ile gönüllerimizi fetheden çağımızın en önemli yaratıcılarından Paul Thomas Anderson son başyapıtını, geçtiğimiz yıl Nisan ayında kaybettiğimiz, yapıtlarından ve derin hümanizminden etkilendiğini belirttiği yakın dostu ve ustası yönetmen Jonathan Demme’e ithaf etmiş. Geniş bir perdede iyi bir ses düzeniyle izlemeyi ihmal etmeyiniz.

(08 Mart 2018)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Işığımızın Emekçileri

Işık artı hareket eşittir sinema, bir tanımdır ama sadece sinemanın değil aslında hayatın tanımıdır daha çok. Bir başka deyişle “sinema hayattır” anlamındadır ve bu çok önemlidir. Buna da bağlı olarak belgesel sinema bize bizi gösterir, izletir. Kendinizi görürsünüz beyazperdede, ekranda… kendinizdir o sureti yansıyan. Belgesel çok önemlidir (hatta anketlere göre) herkesin izlediğidir. Ancak yine de hak ettiği değeri bulmaz hayatın içinde.

Belgeselci arkadaşlarımız, hayatın içinden küçük ayrıntılar üzerinden giderek önemli şeyler anlatırlar bize zorlu koşulları aşarak. Kolay değildir, bizse rahat koltuklarımızda ahkâm keseriz acımasızca, şurası olmamış, burası uymamış…

Hat bakım ustaları

Metin Avdaç, yıllarca emek verdiği bir alanda (enerji nakil hattı bakım teknisyenliğinden emekli) yaşanan haksızlığı anlatıyor yeni filmi “Işığımızın Emekçileri”nde… 11 yıla dayanan bir süreçte ilmek ilmek işlediği, karda fırtınada, zor koşullarda gerçekleştirdiği çekimleri bir inci gibi işleyerek (Burada Thomas Balkenhol’ün desteğini unutmamak gerekir… muhakkak ki, böylesi çalışmalara emeğiyle birlikte her şeylerini katıyorlar ışıkçısından müzikleyenine, afişini tasarlayanından taşıyanına dek) sunuyor.

İnsan emeğiyle yapılmak zorunda olan bir iş bu. Zaman kaybettirmeye izni yok. O anda, hemen çözümlenmezse sorun tepeden tırnağa kızıyor, sinirleniyor, köpürüyor herkes. İçyüzünü bilmeden, belki de haksız yere giden küfürler ediliyor birbiri ardınca…

Emek yoğun mücadele

Her şeyimiz elektrikle artık. Elektrik yoksa her şeyimiz duruyor, yapabilecek hiçbir şey kalmıyor… Evlerimiz soğuyor, yemeklerimiz pişmiyor, raylı toplu taşıma araçları hareket etmiyor, suyumuz kesiliyor, bilgisayarlarımız duruyor ve daha nicesi… Peki, kim getiriyor o gideni geri? Masa başında oturup ahkâm kesenler değil, olağanüstü koşulları yenmeye kararlı işçiler. İşte, o işçileri anlatıyor “Işığımızın Emekçileri”.

Küfretmeyin…

Elektriğiniz kesildiğinde, işinizin yarım kalması nedeniyle üzüntünüzü o canla başla, canı burnunda, ölümle kucak kucağa çalışan emekçi insanlara küfretmeyin. İnanın ki, sizden daha çok üzülüyorlar yaşanan o arızalara. Hatta onların üzüntüsü çoklu. Birincisi; evlerinden çıkıp dağ başlarına gitmek, o devasa direklerin tepesine çıkmak zorundalar, güneşin ezmesini, fırtınanın kırbaç gibi yüzlerine vurmasını, karla birlikte donan ellerini umursamadan… İkincisi; canlarını bile feda ederler de, yoksunluklar büküyor bellerini… Malzemeleri yetersiz, lojistik destek neredeyse hiç gelmiyor. Sorunlarını dinleyecek kimseyi bulamıyorlar. Olmazsa olmaz denilecek ihtiyaçları bile karşılanmıyor.

Tam da onun için onlar küfredebilirler, çaresiz insan küfredermiş çünkü. Elektriksiz kalınca bizler de çaresiz kaldığımız için bizim de katılmamız pek haksız sayılmaz küfretmeye… Ama biz, onların küfrettiklerine küfretmeliyiz. Ücretini az ödeyenlere, ihtiyaçları yerine getirmeyenlere, karşılamayanlara, özlük hakları ve sendikal çalışmaları engelleyenlere…

Teşekkürler…

Emeğine çok teşekkür ediyoruz bu gözlerden ırak ama çok önemli bir çalışma alanını ve çalışanlarını bizlere gösterdiği için “Işığın Emekçileri”ni yapanlara, yaratanlara… hem de tepeden tırnağa.

Işığımızın Emekçileri, Metin Avdaç, montajda Thomas Balkenhol, özgün müzikte Güldiyar Tanrıdağılı ve Duygu Demir desteklemiş.

(06 Mart 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Nihan Boyar

1992 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi İletişim Tasarımı Sinema Bölümü mezunu. İstanbul Kültür Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Radyo ve Televizyon Programcılığı Bölümü’nde 4 dönem boyunca Onur Belgesi aldı. “Alman Sineması ve Propaganda” başlığı altında araştırmalar yaparak tezini tamamladı. Habertürk TV Aktüalite Programı’nda görev yaptı.

Korkut Akın

Eskişehir, İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema TV Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı, İşletme İktisadı Enstitüsü’nde de ihtisas. Yeşilçam’da reji asistanlığı ve senaryo yazarlığı ile başladı, televizyonlarda kültür sanat programları çekti. Müjdat Gezen Sanat Merkezi ve İstanbul Aydın Üniversitesi’nde sinema dersleri verdi. Okumayı, izlemeyi ve gezmeyi sever.

Ödülleri:
İFSAK 5. Ulusal Kısa Film Yarışması Büyük Ödül (1983): Voli.
REPAŞ 10. yıl Etkinlikleri Kısa Film Ödülü (1986): Gelincik.
İzmir Karşıyaka Belediyesi “İnsan Hakları” Konulu Kısa Film Yarışması Mansiyon (1990): Hişt Hişt!
O. M. Arıburnu Birincilik Ödülü (1991): Hayat Ne Tatlı.
42. Berlin Video-Fest. Büyük Ödül Adayı (1992): Hişt Hişt!
Çağdaş Gazeteciler Derneği Yılın TV Programı Ödülü (1993): İstanbul Sayfaları.

Birçok dergi ve gazete ile birlikte düzenli ve sürekli olarak, habercigazete.com, tasimadunyasi.com ve siyasihaber.org sitelerinde (haftalık), Kültür Dergisi’nde (aylık) yazıyor.

korkutakin@hotmail.com

Oğulcan Bakiler

1994’te İzmir’de doğdum. Liseyi İzmir’de bitirdikten sonra, İstanbul Yeditepe Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’ndeki eğitimimi yarım bırakarak, İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü’ne başladım. Eğitimimi halen sürdürüyorum. İzmir Ekonomi Üniversitesi İnternet Radyosu Radyo Eko için programlar hazırladım. Özellikle radyo yayıncılığı ilgimi çeker. Çeşitli gazete ve dergilerde (Radikal, Yeni Şafak, Bireylikler, Derin Tarih) sinema okumalarım, gündemle ilgili yazılarım yayımlandı. Tüm bunlardan beri, trompet ve klarnet çalıyorum.