Kategori arşivi: Yazılar

Karayip Korsanları: Salazar’ın İntikamı

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

3. Koruncuklar İçin BAK Liseler Arası Kısa Film ve Senaryo Yarışması’na birkaç gün önce start verildi. Yarışmanın basın bülteninde bu yıl yapılacak yarışmanın sadece kurmaca filmleri kapsadığı belirtiliyor. BAK kelimesinin açılımı “Belgesel, Animasyon, Kısa Film” olduğundan bu yılki yarışmanın içeriği ile adının uyuşmadığını görüyoruz. (26 Mayıs 2017)

Cuma günü vizyona giren 5. Karayip Korsanları filmi sinema sektörümüzde şu anda 4 isimle anılıyor. Basına yansıtılan ilk haberlerde “Karayip Korsanları: Salazar’ın İntikamı” (Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell no Tales) adıyla duyurulan filmi sinema perdesinde “Pirates of the Caribbean: Salazar’s Revenge” adıyla izliyorsunuz. Türkiye’nin en genç sineması olduğunu duyuran Cinemo ise gönderdiği bültende filmin Türkçe adını “Karayip Korsanları: Ölü Adamlar Masal Anlatmaz” olarak belirtmiş, oysa ekte gönderdiği afişte “Karayip Korsanları: Salazar’ın İntikamı” yazıyor. (27 Mayıs 2017)

Sadi Bey’in Beyazperde Yazıları: “Montesquieu iki tür yozlaşmadan bahseder: Birincisi insanların kanunlara karşı koymaya başlamaları, ikincisi kanunların insanları zorlaması.” (Genç Karl Marx – The Young Karl Marx. Yön: Raoul Peck) (27 Mayıs 2017)

Geçen 2016 yılında yapılacak olan 7. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Hülya Darcan’a onur ödülü verileceğini açıklanmıştı ancak festival iptal edilince kamuoyuna duyurulmuş olan bu vaad gerçekleştirilemedi. İptal edilen festivalin, bu yıl 09 – 16 Kasım 2017 tarihleri arasında yapılacağı geçen hafta düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Toplantıda geçen yıl duyurulan isimlere onur ödülü verileceği belirtilse de basına servis edilen bültende Hülya Darcan’ın adına rastlayamadım. Jüri başkanı Hülya’nın adaşı Hülya’ya onur ödülü vermesi ne güzel olurdu. Biz sinemaseverler de çifte Hülya görmüş olurduk. (28 Mayıs 2017) [Bu paylaşımım üzerine festival, aracı (yapımcı) firmanın olumsuz/nezaketsiz tavrı sebebiyle kararından vazgeçtiğini belirtti. Demek ki zannedilenin aksine festival sanatçıyı unutmamış.]

İnsan her an yeni bir şey öğreniyor. “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye” başlayan şarkının “İnleyen kalbimin sesini ağyar duymasın” diye bildiğim dizesi “İnleyen kalbimin sesini o yar duymasın” şeklinde de söyleniyormuş. TRT Müzik’te yayınlanan “Eşref Vakti” programından öğrendim. Küçük bir sarsıntı geçirsem de sevilen bazı şarkıların reklâm müziği olarak kullanılmasının verdiği huzursuzluk kadar rahatsız olmadım. 40 yıldır Yıldırım Gürses’ten dinlediğimiz “Eller eller” şarkısının “Renkler renkler” şeklinde boya reklâmında kullanılmasına nasıl izin verirsiniz kardeşim? Şarkının mirasçısı, bestekârı, güftekârı, sazendesi, nazendesi siz olabilirsiniz ama dinleyeni olmayan şarkı şarkı mıdır? Sorarım size. (29 Mayıs 2017)

Dün kendime sinemasal bir nostalji yaşattım. Saat 15:00’te gittiğim Mecidiyeköy Cinemaximum Cevahir Sineması’nda sadece 16:10’da başlayacak olan film benim için uygundu. Bilet aldım ve zamanım kısıtlı olduğundan bir önceki matinesinde gösterilmekte olan aynı filmin 2. yarısında salona girdim. Film bittikten sonra da ilk yarısını izleyip çıktım. Günümüz sinemaseverlerinden bazıları “Nostalji bunun neresinde?” diyebilir. Anlatayım: TV.nin olmadığı zamanlarda bazı sinemalarda “devamlı matine” uygulaması yapılırdı. Sabah 10:00’da iki film birden, bazen üç film birden gösterilmeye başlanır, sinemaya gittiğiniz herhangi bir zamanda salona girer, filmleri seyreder, başladığınız yere geldiğinde çıkardınız. Bu uygulama genellikle kenar semt sinemalarında yapılan 2. vizyon film gösterimlerinde uygulanırdı. Benim gibi suriçi İstanbul’unda ikamet eden sinemaseverler ise bu uygulamadan o zamanlar 6 adede kadar yükselen Şehzadebaşı sinemalarının (Şehzadebaşı, Turan, Kulüp, Gül, Gündeş, Yeni) gösterimlerinde yararlanırlardı. (29 Mayıs 2017)

“Terminator 2: Mahşer Günü” sinemalarımızdaki ilk gösterimini 1991 Eylül’ünde yapmış. Aynı ay içinde “Danielle Teyze”, “Hudson Hawk”, Kevin Costner’ın Robin Hood olduğu “Robin Hood: Hırsızlar Prensi”, “Texasville” ve “The Doors” gibi çok bilinen filmleri izlemişiz. Bu bilgi muhtemelen internette yoktur, onun için yazdım. Biliyorsunuz “Terminator 2: Mahşer Günü”, 25 Ağustos 2017 tarihinde 3D olarak yeniden vizyona giriyor. Geçmiş yıllardaki ünlü filmlerin 3D formatına çevrilmelerini hiç tasvip etmiyorum. Bir ara eski klasik siyah – beyaz filmlerin renklendirilmiş kopyaları da TV ekranlarını sarmıştı, onları da hiç sevmemiştim. Ha filmleri 3D.ye çevirmişsin, ha zeytin yetişen arazileri imara açmışsın, ikisi de rant canavarlığı. Yapmayın. (03 Haziran 2017)

Kasabadan kasabaya giden belediye otobüsüne biniyorum, şoföre “Kaç para?” dedim; “Parayla binecek kadar küçük müsün?” diyerek soruyu bana döndürdü. Önce anlamadım. Gülünce anladım. “Para hanım için, ben nüfus kâğıdımı göstereceğim.” dedim. Yaşlılık hatırlatması olsa da ilk söylediği hoşuma gitti, iltifat olarak kabul ettim. (03 Haziran 2017)

Ꙟ Kağıt üzerindeki çizim, uygulamada her zaman randıman vermeyebiliyor. Bu gibi durumları “evdeki hesap çarşıya uymaz” lâfıyla özetleyebiliyoruz. (Bodrum, Zeki Müren Caddesi, Halikarnas kapısının karşı köşesi. Araziyi göremeyen ilgililer belki sanal alemde bu görüntüye nazar atfedebilirler.) (04 Haziran 2017)

(22 Haziran 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Kimlik Arayışı, Mistisizm ve Teknoloji

Sevdiğiniz birini kaybettiğinizde kendinizi bir boşlukta hisseder, onun artık sizle olmadığını kabullenmek istemezsiniz. Onunla iletişim kurmaya çalışmak bir umut, bir tesellidir bazen. Olivier Assayas’ın bizde ‘Hayalet Hikayesi’ adıyla gösterime giren Cannes’dan en iyi yönetmen ödüllü son filmi ‘Personal Shopper’ işte böylesine bir iletişim olasılığı üzerine kafa yoran ilgiye değer bir çalışma. ‘Cahiers du Cinéma’ eleştirmenliğinden gelmiş Fransız sinemacı, günümüzde geçen bir hayalet hikâyesini, çağımıza özgü bir iletişim biçimi olan akıllı telefonlarla mesajlaşma üzerine kuruyor, gotik hayalet öyküsünü çağdaş elektronik alışkanlıklarla harmanlıyor.

İkiz erkek kardeşini kısa bir süre önce kaybetmiş olan Maureen yas süreci içindedir. Ölen ikiziyle aynı kalp rahatsızlığından mustarip olan, -filmin özgün adına uygun olarak- Paris’te yaşayan ünlü bir Alman modelin ‘alışveriş asistanlığı’nı sürdüren genç kadın, ikiz kardeşinin kendisine bıraktığı metruk evde onunla irtibat kurmanın peşine düşer. Eurostar treniyle Paris’ten Londra’ya yolculuğu sırasında iPhone’undan cüretkâr mesajlar alır. Bunlar erkek kardeşinden mi, yoksa kötücül başka bir ruhtan mı gelmektedir.

Yaşayanlar ve ölüler arasındaki puslu ve geçirgen çizginin izinde, çağımızın mesafeleri yok eden iletişim teknolojisi devreye girer. Google’dan soyut sanatın öncüsü kabul edilen İsveçli medyum sanatçı Hilma af Klint’in (1862-1944) resimlerini inceler Maureen. Eski bir televizyon filminde ünlü Fransız yazar Victor Hugo’nun (1802-1885) bizzat yönettiği ruh çağırma seansını izler. Uzak alemlerin artık çok yakın olduğu çağımızda, onun Umman’daki erkek arkadaşıyla Skype görüşmesinin bir ruh çağırma seansıyla benzerliklerini farkederiz.

‘Sinemanın bir diriliş, kendi hayaletlerimizle yüzleşmek suretiyle onları hayata geçirme sanatı olduğunu’ ifade eden yönetmen Assayas ‘sinema vasıtasıyla bilinçaltınızı ve hatıralarınızı kurcalar, kaybettiklerinizi geri çağırırsınız’ diyor. Diğer yarısını kaybetmiş genç kadının kendini bulma ve yeniden inşa sürecini anlatırken moda endüstrisini, genç kadının dişiliğini ve ruhaniyeti sorgulayan karakter incelemesinin zemini olarak kullanıyor. Kamera film boyunca Kirsten Stewart’ın yüzüne yoğunlaşıyor, filmin şimdiden antolojilere girmeye hak kazanmış ünlü ‘soyunma-giyinme’ sekansında, genç kadının cinselliğini keşfe çıkışına tanık oluyoruz.

19. yüzyılın ruhani fotoğrafçılığından, ruhsal varlıkları tespit etme çalışmalarından etkilendiğini belirten Assayas, mistisizm ile teknolojinin flörtünden yola çıkıyor. Akıllı telefonu görünmeyen varlıklarla iletişim kurmada metafor olarak kullanıyor. Bir filminde ilk kez bilgisayar efekti kullanıyor, ama daha ziyade psikoloji ile, bilinç ile bilinçaltı arasındaki muğlak alanda olup bitenlerin peşinde.

Hayalet sahnelerinde müzik, hele elektronik müzik kullanmaya yanaşmamış Assayas. Filmini tür klişelerine hapsetmek istemiyor, gürültü ve doğal seslerin etkisinden yararlanarak daha ürkütücü bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Ünlü ‘soyunma-giyinme’ sekansı Marlene Dietrich’in seslendirdiği şarkı eşliğinde bir dans gösterisine dönüşüyor. ‘Das Hobellied’ isimli bu Viyana halk şarkısında, ‘ölüm’ün zamanı geldiğinde hepimizi aynı yere, toprağın altına götüreceği dile getiriliyor.

Fransız yönetmenin bizde ‘Ve Perde’ adıyla oynamış ‘Sils Maria’dan sonra bir kez daha çalıştığı Kirsten’dan harika bir sonuç aldığı bu sinefil işi hayalet öyküsünde yabancılaşma ve kimlik arayışı üzerine kafa yoruyor, beden ile ruh arasındaki huzursuz ilişkiyi kurcalıyor, ölüm ile kurduğumuz ilişki üzerine meditasyona girişiyor. Finaldeki üç dakikalık kesintisiz sekansıyla Antonioni imzalı ‘Yolcu’nun (Professione: Reporter) kapanış bölümünü anımsatan bu güzel filmi; maddi dünya ile ruhlar dünyası arasındaki kişisel yolculuğun bu ilginç tasvirini kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

(15 Haziran 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Deha

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Vallahi ben yeni öğrendim. 16 Mayıs’ta sona eren 10. Uluslararası Çaydaçıra Film ve Sanat Festivali kapsamında Park23 AVM’de yapılan söyleşide kendi ağzından duydum. Nuri Alço ünlü pehlivanımız Kel Aliço’nun torunuymuş. (19 Mayıs 2017)

TV.de “Onat Kutlar” diye bir anons duyunca rahmetli sinema yazarımızı anlatan bir program saikiyle bakayım dedim. Meğer Onaltıkırkta başlayacak bir programın duyurusuymuş. Öyle anlaşılıyor ki bendeniz gibi bazı arkadaşların sinema sevgisi sinefilliği aşmış, ne bileyim sinedinozor’luğa falan ulaşmak üzere. (Buraya kahkaha efekti münasiptir.) (19 Mayıs 2017)

Yeni vakıf olduğum küçük bir hikâye anlatayım. Şarkıcı – oyuncu bayan sanatçımız ihtiyacı olan bir belgeyi almak için üye olduğu vakfa gitmiş. Aramışlar, taramışlar (mecazen) bir türlü kaydını bulamamışlar. Ne yapacaklarını kara kara düşünürlerken birden müdür beyin aklına gelmiş ve sanatçıya “Adınız nüfus kaydınızda da aynı mı?” diye namütenasip bir soru sormuş. Değilmiş tabi ki. Oradan konunun açılımına gelirsek şöyle oluyor: Sinemamızda farklı isimle şöhret olmuş onlarca sanatçımız vardır. Bunlar içinde benim ilk aklıma gelen Fikret Hakan’dır. Hakan’ın gerçek adı Bumin Gaffar Çıtanak, Cüneyt Arkın’ın Fahrettin Cüreklibatur, Murat Soydan’ın Rüçhan Tercan’dır. 10. Uluslararası Çaydaçıra Film ve Sanat Festivali bu bakımdan da yararlı oldu. Engin Çağlar olarak tanıdığımız, daima genç ve yakışıklı jönümüzün gerçek adının Ali Çağlan Övet, sinemamızda gamze dendiğinde ilk akla gelen bayan oyuncumuz Bahar Öztan’ın gerçek adının Ülkü Cerrahoğlu, birkaç tane sinema filminde de rol alan Kıbrıslı ünlü şarkıcımız Nil Burak’ın gerçek adının Nihal Munsif olduğunu yeni öğrendim. Birde tek isimli bildiğimiz, ancak aslında çift adı olan Şerife Perihan Savaş, Balamir Yavuz Karakaş, İsmet Feza Sınar gibi sanatçılarımız var. Geçen yıl Mayıs ayında vefat eden Oya Aydoğan’ın da gerçek soyadı Aydoğdu’ymuş. (19 Mayıs 2017)

Dokunmadığınız, temas etmediğiniz sürece herşey sadece görüntüden ibaret. (21 Mayıs 2017)

Karışık makarna yapmayı düşünüyorsanız yapmayın. Ben yaptım hiçbir şeye benzemedi; yeniyor ama tat vermiyor. (21 Mayıs 2017)

Yolda rastlaştığım ve gerçekten görmeden yanımdan geçip giden tanıdıklara kızmıyorum. Ancak görüp de görmemiş gibi yaparak geçenlere gönül koyuyorum. Çünkü görmezden gelmenin sahte olduğu belli oluyor. Yılların tanıdıklığını bir an’a feda etmeyin. Yapmayın bunu. Ne demişler: Bir gülümseme bir tatlı söz çok şeye mal olmaz; vereni fakirleştirmez, alanı zengin eder. (23 Mayıs 2017)

Herkesin bir derdi var, biri birine benzemiyor. Metroda oturmuşum, oturmuş da bir türkü… pardon öyle değil, metroda oturmuşum basın gösterimine gidiyorum. Solumdaki delikanlıya baktım telefonda okey oynuyor, bendenize baktım elimdeki fındık büyüklüğünde 15 adet onix taşından mamûl tesbihi şak şak şak diye şaklatarak çekiyorum, sağıma baktım bir hanımefendi kitap okuyor. Tabi hemen tesbihimi sessize aldım. Aslında herkesin ayrı telden çalması, farklı konularla meşgûl olması iyi. Böylece herkes uzman olduğu konu hakkında diğerini bilgilendirebilir. Herkes tek konuya odaklanırsa bilgi dağarcığımız zenginleşmez. (24 Mayıs 2017)

Yabancı filmlerdeki Türkçe altyazıların nasıl hazırlandığı konusuna Avşar Film’de çalışırken vakıf olmuştum. Filmdeki diyaloglar kâğıda basılı halde gelir ve çevirmen arkadaşlar bu konuşmaları Türkçeye çevirir sonra çevirdiklerini bir de görüntüyle eşleştirerek kontrol ederlerdi. Yabancı filmlerin alt yazılarının çevrilmesi özel gayret gerektirir. Altyazıları kâğıda basılacak eser gibi çevirirseniz sinema seyircisi altyazı okumaktan görüntüye bakamaz. O nedenle konuşmalar mânâsını kaybetmeden mümkün olduğunca kısaltılarak çevrilmeye çalışılır. Çeviri yapıldıktan sonra da mutlaka görüntü ile eşleştirilerek kontrol edilmelidir. Çünkü filmi görmeden yapılan çeviri ile görüntü arasında uyumsuzluk olabilir. Misalen bu hafta vizyona girecek olan bir filmin basın bülteninde şöyle bir cümle başlangıcı var: “Aile gerilimleri ve kopuklukları patladığında, amca ve yeğeni, ev sahibeleri…” Çat pat bilgime göre “uncle” kelimesi İngilizcede hem amca, hem de dayı mânâsına geliyor. Bültende “amca” diye belirtilen kişi aslında filmde küçük kızın dayısı. O nedenle çeviriler yapıldıktan sonra görüntüyle de kontrol edilmelidir. (24 Mayıs 2017)

Hemen karamsar olmayın. Olay aynı olsa da mânâsı bakış açısına göre farklı olabilir. Ünlü şarkının bir dizesini misal verirsek, “Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin” dizesine İnsanoğlu gözünden bakarsak hüzün dolu bir ifadedir. Oysa Kuru Bir Yaprak gözünden bakıldığında olay, normal hayatın içinde mükemmel bir seyahat olarak algılanabilir. (24 Mayıs 2017)

(11 Haziran 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

İhtiyarlara Yer Yok

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Sinema filmi ile TV dizisi farkını en kısa ve anlaşılır şekilde Nuri Alço açıkladı. 10. Uluslararası Çaydaçıra Film ve Sanat Festivali kapsamında Park23 AVM.de yapılan söyleşide, “Sinema oyuncuları olarak bizleri kendi adımızla hatırlar ve hiç unutmazsınız. Oysa dizilerde oynayan arkadaşlarımızı o dizideki karakterin adıyla hatırlarsınız ve dizi bitince unutursunuz.” Nitekim festival boyunca hayranlarının ilgi gösterdiği genç oyuncuyu kime sorduysam “Falanca dizideki filanca” dediler, ancak festival sonunda o oyuncunun adını öğrenebildim. Oysa Nuri Alço’yu her gören “Nuri abiii” diye saldırıya geçiyor, sarmaş dolaş oluyor ve fotoğraf çektiriyordu. Nuri de hiç kimseyi gücendirmeden her hayranı ile doğrudan kameraya bakarak poz veriyordu. O kadar dikkat ettim, bir kişi ile bile başka tarafa bakarak poz vermedi. Bilindiği gibi bazı şöhretler fotoğraf verirken lütfediyormuş havasına girerler. Oysa bu şöhretlerini sinemaseverler onlara lütfetmişlerdir. Özetle: “Yeşilçam’ın tadı başkadır.” (15 Mayıs 2017)
Bu paylaşıma gelen onore edici ve gülümsetici yorumlar:
Utku Uluer: Manifesto olmuş, çalabilir miyim?
Sadi Çilingir: Tabi ki çalabilirsin, ancak acemaşiran makamında olsun. Makam adına alınmayasın sakın, “aşıran” değil “aşiran”.

Arkadaşın biri, “Bugün ayın kaçı?” diye sordu. Üşenmedim, saydırdım: 8+7, 21-6, 9+6, 34-19. Yukarıya bakarak hesap etti; ayın kaçı olduğunu buldu sanırım. Her zaman söylerim, matematik faydalı bir bilim dalıdır. (15 Mayıs 2017)

Sanıyorum bugün bende bir terslik var. Asansöre biniyorum, “Doors open” anonsunu “Dolares” olarak algılıyorum. Asansörden indiğimde bir arkadaşın “Çemişgezek gezisine geliyor musun?” sorusunu ise “Camışgezek gezisine…” diye anlıyorum. “Çemiş” Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “keçi yavrusu” ve “dut kurusu” demekmiş. (15 Mayıs 2017)

10. Uluslararası Çaydaçıra Film ve Sanat Festivali’nin düzenlediği Çemişgezek gezisinde Keban Barajı’ndaki feribot iskelesine yanaştık. “Feri” kelimesinin yaptığı çağrışımla, çoğunluğu Yeşilçam mensubu olan konuklara “Arkadaşlar bu feribotları Feri Cansel’in yaptırdığını biliyor musunuz?” diye sordum. Birkaç tanesi espri yaptığımı anlayınca hafiften gülümsedi. Ünlü jönümüz Engin Çağlar ise “Feri Cansel’le benim de filmim vardır. Kendisi çok neşeli ve sevecen bir arkadaşımızdı.” diyerek sinemamızın önde gelen vamp oyuncularından Feri Cansel’i hüzünle karışık duygularla anmamıza vesile oldu. Genç yaşında sevgilisi tarafından öldürülen Feri Cansel genelde vamp rollerine çıksa da onlarca filmde başrolde oynamıştır. Allah rahmet eylesin. (17 Mayıs 2017)

Benden size tavsiye, siz siz olun iştirak ettiğiniz gezilerde kafilenin arkasında kalmayın. Bir gezi dönüşünde, yokuşu yavaş yavaş çıktığımızı gören sevilen bir oyuncumuz “Yürümekte zorluk çeken bu ihtiyarlar neden festivale gelirler ki” demiş. İnternetten yaptığım araştırmada bu arkadaşın bendenizden 1 yaş küçük olduğunu öğrenince şimdiden gelecek yıl için bir muziplik planladım. Mayıs 2018’den sonra rastlaşacağımız ilk festivalde kendisine “İhtiyarlara Yer Yok” filminin DVD.sini hediye edeceğim. Çünkü kapı açılışlarına bile katıldığı rivayet edilen arkadaş seneye benim bu yılki yaşıma gelecek. (18 Mayıs 2017)

70. Cannes Film Festivali’nin bu yılki yüzü Claudia Cardinale olmuş. Claudia Cardinale, Brigitte Bardot’yla birlikte çevirdiği “Petrolcüler” (Les Pétroleuses) filmiyle bizim kuşağın hafızasına kazınmıştır. Küçük bir anımdan bahsedeyim, Claudia’nın Alain Delon ve Burt Lancaster’le birlikte oynadığı “Leopar”ı bilmemkaçıncı kez Emek Sineması’nda izlemiş çıkıyorduk, google’un ve internetin olmadığı o günlerde genç olan bir sinema yazarı arkadaş yanıma yaklaşıp kısık bir sesle “Abi, Claudia Cardinale hangisiydi?” diye sormuştu. O kadar çok şaşırmıştım ki tarif edemem. Zamanın çarkı o kadar zalim işliyor ki herkes ve her şey unutulabiliyor. Bu anımı yazdım ki bugünün 20’li yaşlarını süren sinema yazarı kardeşlerimize, 40 yıl sonra, 76. İstanbul Film Festivali’nde “Ocean’s 13” filminden çıktıktan sonra o günün genç yazarlarından birisi “Abi Brad Pitt hangisiydi?” diye sorduğunda şaşırmasınlar. Oluyor böyle şeyler. Yaşlılık ve tecrübeyi parayla satın alamıyorsunuz. Başımıza gelen her şey bir değerdir, küçümsemeyin. (19 Mayıs 2017)

Son zamanlarda “Moana”, “Arrival” ve Yılmaz Güney’in “Umut” filmi yeniden gösterime sokuldu. Önümüzdeki günlerde de “Anayurt Oteli” ve “Dokuzuncu Hayat” (The 9th Life of Louis Drax) yeniden sinemalarda olacak. “Umut” ile “Anayurt Oteli”nin yenilenen kopyalarıyla genç kuşaklara sunulmaları takdir edilesi bir uygulama. Animasyon “Moana”nın da 23 Nisan haftasında yeniden gösterime sokulması özel bir programlama. Ancak “Arrival” ve vizyona görmüş birkaç filmin daha yeniden gösterime sokulacak olması sinemaların film sıkıntısına mı girdiği sorusunu akıllara getiriyor. Son zamanlarda o kadar saçma sapan filmler gösterime sokuldu ki seyirci salonlardan kaçmaya mı başladı nedir? (19 Mayıs 2017)

Erol’a Not: Erol, bu yazıyı okuduysan kafanı tahtaya iki kere vur, ben duyarım.

(03 Haziran 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Ne Çok Yalan Söyleniyordu Yeryüzünde; Sözle, Yazıyla, Resimle Ya da Susarak: Anayurt Oteli

Anayurt Oteli, bir yüzleşme hikâyesi… Tek bir birey üzerinden bütün bir ülkeyi mercek altına alan toplum analizi adeta… Seçilen mekân dahi bu göndermeye hizmet ediyor.

Kalabalık olmasıyla bildiğimiz koca bir konağın tek başına kalmış bir adamın cehennemi olabileceği gerçeği bize modern dünyanın da bir kötü bir şakası adeta. Bu bağlamda bir geleneksel ya da modern yaşama biçimleri de tartışmaya açılacak başka bir konu.

Filmin sonunda, beşik sallarken yanında gördüğümüz fotoğraftaki kadın, Keçecizade Faruk’un âşık olduğu yengesidir ve bu aşk yüzünden intihar etmiştir. Zebercet, Faruk Dayısı ve Semra Yengesinin durumunu kendisininkiyle özdeşleştirir. Fakat filmde gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla fotoğraftaki kadın aynı kişi olmasına rağmen, Zebercet’in beşik sallaması akıllara fotoğraftakinin yengesi değil annesi olabileceği ihtimalini getiriyor.

Diğer yandan Atılgan olayları eşzamanlı olarak aktarıyor. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek aynı anda parantez içindeki monologlarla veriliyor. Filmdeyse Ömer Kavur geri dönüşler yerine, olayların anlatının içindeki kişilerce dile getirilmesini tercih ediyor. Geçmişe dair her şey iç monologlar şeklinde aktarılıyor. Bunun zaman zaman filme gizem katmak adına güzel bir hareket olduğunu düşünüyorum.

Bunun yanı sıra bir kitap uyarlaması olarak filmin en başarılı özelliği Atilla Özdemiroğlu’nun filme müthiş hizmet eden müzikleri… Dönemin birçok başarılı yapımına imza atan müzisyen daha ilk notasından itibaren imzasını atıyor. Filmin kaotik havasına çok güzel bir zemin hazırladığını ve filmden koptuğumuz anlarda bir anda bizi silkeliyor ve kendimize getiriyor.

Yalnızlık ve iletişimsizlik temasını işleyen 1986 tarihli filmde, kitaba oldukça sadık kalındığını söylemek mümkün… Romandan uyarlanan her film ister istemez bir karşılaştırmaya maruz kalır… Anayurt Oteli’ni benzer uyarlamalar ile kıyasladığımızda oldukça başarılı uyarlama olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden hem de yenilenmiş kopyasıyla beyazperdede defalarca kez izlenmiş olsa da yine farklı ve özel bir tat bırakacağına eminim…

(01 Haziran 2017)

Gizem Ertürk

Hizmetçi, İstanbul Modern’de Gösteriliyor

Güney Kore sinemasının usta sinemacısı Park Chan-Wook bir Hollywood arası verdikten sonra kendi topraklarına dönüş yaptığı son çalışması ‘Hizmetçi / Agassi’ bizde sansürün hışmına uğrayarak yaygın gösterimi belirsiz bir tarihe ertelendi. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve eleştirmenlerin haklı övgüsünü alan bu güzel filmi İstanbul Modern Sinema’nın ‘Mutlu Olma İhtimalimiz’ başlıklı yılın en iyi filmleri seçkisi kapsamında izleyebilme imkanınız var.

Bilindik estetize tavrıyla Hitchcock etkili korku gerilim türünün temel unsurlarını ustaca kaynaştıran ‘Lanetli Kan / Stoker’ ile yadellerde başarılı bir sınav vermiş olan Chan_Wook, bu kez Galli yazar Sarah Waters’ın 2002’de yayımlanmış ‘Fingersmith’ romanını kaynak almış. Bizde Everest Yayınları’ndan ‘Ustaparmak’ adıyla çıkmış olan bu çok satan eser, şehvet, entrika, intikam ve cinsel gerilimle örülü göz alıcı bir hikâye sunuyor.

Kraliçe Viktorya döneminde geçen özgün metin, başta Dickens olmak üzere dönemin tanınmış yazarlarının yapıtlarından esintiler taşır. Waters’ın romanında ‘Oliver Twist’ geleneğinin izinde arka sokaklarda yaşayan yoksullar tekinsizdir, ancak sosyo-ekonomik düzeyi yüksek sınıf mensupları da kötücül duygulardan bir o kadar nasibini almıştır. Romanın olay örgüsüne, özellikle başlarda, hayli sadık kalarak yola çıkan Chan-wook, zaman ve mekânı 1930’lu yıllar Kore’sine naklederek işe başlıyor. Dönem Kore’nin Japonya işgali altında olduğu yıllardır. Öykünün ana karakterlerinden sokaklardan gelmiş Koreli Sookee, kendini çevresine Japon soylusu olarak yutturmuş dolandırıcı Kont Fujiwara’nın oyununun bir parçası olarak, görkemli bir malikanede eniştesinin koruyuculuğu altında hapis hayatı süren Lady Hideko’nun hizmetçisi olarak işe başlar. Öyle ki hizmetçi kız, sahte kontun zengin Japon hanımefendisinin gönlünü çalmasına yardımcı olacak, kendi payını aldıktan sonra ortadan kaybolacaktır. Lakin işler beklendiği gibi gitmez. Öykünün ilerleyen bölümlerinde entrika entrikaya karışır, karakterler arasında beklenmedik gönül ilişkileri doğar.

30’lu yıllar Kore için hayli karmaşık bir dönem. Keskin sınıf farklılıklarının ötesinde, ülke sömürge haline düşmüş durumda. Geleneksel yaşam tarzının yanısıra yeni yüzyıl ilerledikçe modernitenin benimsenmeye başladığı yıllar bunlar. Lady Hideko’nun yaşadığı malikanenin Batı ve Japon tarzlarını ustaca kaynaştıran eklektik mimarisi, dönemin özelliklerini yansıtmak açısından çok belirleyici bir örnek. Hideko’nun yatak odası Batı usulü döşenmişken, hemen yanıbaşındaki hizmetçi odası tipik Japon tarzını koruyor. Bir diğer örnek olarak evin kitaplığını gösterebiliriz. Dış cephe geleneksel Japon mimarisi özelliğini korurken, iç mekânda Batı tarzı devasa bir kütüphane yer alıyor. Aynı mekân ‘tatami’ adı verilen Japon minderleri ve Japon usulü minyatür bahçe süslemeleriyle bezenmiş. Böylece mekanın Viktoryen kasveti, ferahlatıcı Japon minyatürleriyle dengelenmiş. Bu noktada filmin ‘sanat yönetimi’ alanında Cannes’da kazanmış olduğu ödülü sonuna kadar hakettiğinin altını çizmemiz gerekiyor.

Mekândaki tezatlar metin örgüsünde de bol bol mevcut. Film de roman gibi üç ayrı bölümden oluşuyor. Her bölümü ayrı bir karakterin bakış açısıyla izliyoruz. Farklı perspektiflerden akan hikâyeyi yakın planlar ve çarpıcı kamera hareketleriyle aktarıyor yönetmen. Bu melez yapıyı müzik kullanımında da sürdürüyor. Jo Yeong-Wook’un özgün müziğini, Mozart ve Rameau’dan ödünç ezgilerle çeşitlendiriyor.Film beklenmedik sürprizlerle dolu bir seyir sunuyor izleyicisine. İşte bu seyir keyfini bozmamak için öykünün gidişatı ve dönüm noktaları hakkında fazlaca bilgi vermekten kaçınıyorum. Özetle söylemek gerekirse, 2,5 saatlik saatlik süresini ustaca kullanan, soluk soluğa izlenen bir yapım ‘Hizmetçi’. Erkek egemen bir toplumda iki genç kadın arasında filizlenen romans, eril evrene meydan okuyan başdöndürücü erotizmi ucuza kaçmadan parlak bir estetizm içinde aktaran Chan-Wook, mükemmel oyuncu performanslarından büyük destek alıyor, ‘Oldboy’ ile sinemasına gönül vermiş hayranlarını ise finaldeki sadistik intikam sekansıyla selamlıyor.

(‘Hizmetçi’ 1 Haziran Perşembe 19:00; 4 Haziran Pazar 17:00’de İstanbul Modern Sinema’da izlenilebilir.)

(30 Mayıs 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Cannes’da Altın Palmiyeler Sahiplerini Buldu

70. Cannes Film Festivali’nde ödüller açıklandı. İspanyol sinemacı Pedro Almodovar’ın başkanlığındaki ana jürinin kararı doğrultusunda Altın Palmiye en iyi film ödülü bizde Turist adıyla gösterilmiş Force Majeure ile üç yıl önce festivalin Belirli Bir Bakış bölümünden Jüri Ödülü ile dönen İsveçli sinemacı Ruben Östlund imzasını taşıyan ‘Kare /The Square’ adlı yapıma gitti. 2,5 saate yaklaşan uzunluğuyla festivalin en uzun filmlerinden biri olan yapımın başrollerinde Danimarkalı Claes Bang, Elisabeth Moss ve Dominic West gibi isimler bulunuyor. Film, çağdaş bir sanat müzesinin saygın küratörünün varoluş krizini öykülüyor.

Festivalin ikincilik ödülü sayılabilecek Büyük Jüri Ödülü, eleştirmenleri bölen ‘Nabız 120 / 120 Battements Par Minute‘ filmine verildi. Bizde ‘Sınıf’ adıyla gösterilmiş Altın Palmiyeli Laurent Cantet filmi ‘Entre Les Murs’ün senaryo ve kurgucularından Robert Campillo’nun üçüncü uzun metrajı olan yapım, 1990 başlarında on yıldır can alan AIDS hastalığına karşı verilen mücadeleye dikkat çekmek için biraraya gelmiş Act Up-Paris gönüllülerinin çabalarını anlatıyor.

En iyi yönetmen ödülü, ‘The Beguiled’ filmiyle Francis Ford Coppola’nın sinemacı kızı Sofia Coppola’ya gitti. Clint Eastwwod’un başrolde olduğu, bizde ‘Kadın Affetmez’ adıyla gösterilmiş 1971 yapımı Don Siegel filminin yeniden çevrimi olan yapım, Thomas P. Cullinan’ın ‘A Painted Devil’ isimli romanından uyarlanmış. Amerikan İç savaşı döneminde geçen hikâye, Kuzey için savaşan yaralı askerin bir kız yetiştirme yurdunda kadınların eline düşüşünün gerilimli öyküsünü aktarıyor. İrlandalı aktör Colin Farrell’e Nicole Kidman, Kirsten Dunst ve Elle Fanning gibi güçlü bir kadın oyuncu kadrosu eşlik ettiği filmin Haziran ayında sıcağı sıcağına bizde de gösterileceğini duyurmuş olalım.

En iyi senaryo ödülü iki film arasında paylaştırıldı. Bunlardan Yunan kökenli usta sinemacı Yorgos Lanthimos’un Efthymis Filippou birlikte kaleme aldığı doğaüstü gerilim denemesi ‘Kutsal Geyiğin Öldürülmesi / The Killing of A Sacred Deer’, korumasına aldığı ergen gencin tekinsiz davranışları karşısında akla hayale gelmeyecek bir fedakarlıkta bulunan karizmatik cerrahın hikâyesi üzerine. Yunan kökenli usta sinemacının ‘The Lobster’da da birlikte çalıştığı Colin Farrell ile Nicole Kidman’ın birlikte rol aldıları ikinci yapım olma özelliğini taşıyor bu film.

Senaryo dalında ikinci Altın Palmiye, sondan bir gün önce gösterilen festivalin tek İngiliz yapımı ‘Aslında Burada Hiç Yoktun / You Were Never Really Here’ filmine verildi. ‘Ratcatcher’, ‘Morvern Callar’, ‘We Need to Talk About Kevin’ ile geçtiğimiz yıllarda Cannes’da yarışmış ve övgüler almış kadın yönetmen Lynne Ramsay’in bu son çalışmasında, küçük bir kızı seks tüccarlarının elinden kurtarmaya çalışan savaş gazisi performansıyla Joaquin Phoenix en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Müzikleri Radiohead’in beyni diyebileceğimiz gitar ve keyboard’dan sorumlu üyesi Jonny Greenwodd’un imzasını taşıyan yapım, festivalden iki ödülle dönen tek yapım oldu böylece.

En iyi kadın oyuncu ödülü Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli sinemacımız Fatih Akın imzalı şiddet dozu yüksek ‘Hiç Yoktan / Aus Dem Nichts’deki yorumuyla Diane Kruger’e takdim edildi. Film, kocası ve oğlunu bombalı bir saldırıda yitiren Katja’nın matem ve intikamı üzerinden gelişiyor. Usta Rus yönetmen Alexander Zvyagintsev ise 2014’de Cannes’da yankı uyandırmış ve en iyi senaryo dalında ödüllendirilmiş epik sosyal drama ‘Leviathan’ın ardından, ilk dönem başyapıtları ‘Dönüş’, ‘Sürgün’ ve ‘Elena’nın izinde dağılmış mutsuz aile ortamına dönüş yaptığı ve çağdaş Rus toplumuna karamsar bakışıyla dikkat çeken ‘Sevgisiz / Nelyubov’ ile Jüri Ödülü’nü kazandı.

Merakla beklenen Haneke filmi ‘Mutlu Son / Happy End’ yarışmadan eli boş dönerken, ikisi ana seçkide, diğer ikisi yan bölümlerde izleyici karşısına çıkan dört tane filmiyle festivale damgasını vuran deneyimli oyuncu Nicole Kidman 70. yıl özel ödülüyle onurlandırıldı.

(29 Mayıs 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yeni Başlayanlar İçin Hayatta Kalma Sanatı

Geçen gün Erol’uma “Erol benim yazıları okuyor musun?” diye sordum. “Çok sık ve olur olmaz şeyler yazmaya başladın, hepsini okuyamıyorum.” dedi. Bendeniz de alındım ve üzüntülere gark oldum; o nedenle Erol’a diyorum ki: Erol bu yazının buradan sonrasını okuma. Diğer Erol’lar bu yasaklamadan muaftır.

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Eskişehir Film Festivali, Atıf Yılmaz ve Osman Seden’le ilgili önceki paylaşımı yaptıktan sonra kontrol etmek için tekrar facebook’a girince şaşkınlığa uğradım. Ömer Kavur filmlerinin yapımcısı olarak bilinen sevgili Sadık Deveci, 05 Mayıs 2006 tarihinde kaybettiğimiz değerli yönetmenimiz Atıf Yılmaz hakkında şöyle yazmış: “Ustam Atıf Yılmaz’ı 11 yıl önce kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor, Allahtan rahmet diliyorum. Nurlar içinde yat ustam. Eserlerinle daime kalbimizdesin.” Demek ki değerli yönetmenimiz tüm sevenlerinden rahmet istedi. Allah rahmet eylesin. (05 Mayıs 2017)

TV reklamında ak saçlı, kara gözlüklü bir vatandaş, “19:90’a gömlek mi olur yani. Bu kadar da propaganda görmedim ya.” diye sitem ediyor. İlahi Sinan, yıllardır film yapmıyorsun neredeyse seni unuttuk, filmi kim hatırlayacak da filmin hatırına gömlek alacak? (Diye sorsam da Sinan’ı ve “Propaganda”yı herhalde sadece bizim gibi fanatik sinemaseverler hatırlayabilir. Ancak gömlek alacağımın garantisini veremem, onu da belirtmiş olayım.) (05 Mayıs 2017)

Havuza girmede dünya hız rekorunu kırdığımı duyururum. Narin cildim çok hassas olduğundan, genelde havuz merdivenlerinden inerken çok nazlanır, kendime mümkün olduğunca çok soğuk eziyeti çektiririm. Sezonu Kıbrıs’ta bir otelin devasa havuzunda açmak kısmet oldu. Nazımı bilen hanım benden önce havuza girdi, yüzmeye başladı. Ortalarındayken birden “Arıııı” diye bağırdı. Bendeniz, narin Sadi Bey ne zaman havuza girdim, ne zaman hanımla arının yanına ulaştım, vallahi bilmiyorum. Siz tam burada hanım arı sokmasından korktuğu için bağırdığını sandınız doğal olarak. Ancak “Boğuluyor” diye yakınında, suda çırpınan arıyı işaret ediyordu. Sert rüzgârın suya yapıştırıp kanatlarını ıslattığı arıyı avuçlayıp kenara yöneldim. Elimdeki suyu süzerken arı kanatlarını silkeledi ve uçtu, gitti. Dünyanın düzenini bozup bozmadığımdan emin değilim ama yazı başındaki rekoru kırdığıma eminim. (05 Mayıs 2017)

Para, bazen ölçü olmuyor. Misalen “Recep İvedik 5”in hasılat rekoru kırmasıyla, bazı film şirketlerinin henüz vizyona girmemiş yeni filmlerinin ilk gösterimlerini Yazlık Büyükada Lale Sineması’nda yapmalarını mukayese ettiğimizde yazlık sinemaya destek veren film şirketlerinin jesti öne geçiyor. Son Hasılat Bükücü Nizam Eren’in Recep İvedik 5′in hasılat rekoru kırdığı haberi medyada hiç yer bulmadı” mealindeki ifadesi üzerine bendenize böyle bir ilham gelmiş oldu ve yazdım. Recep’in şahsını hiç sevmesem de hasılat rekoru kırarak sinemalara kazanç sağlaması özelliğini her zaman sevdiğimi ve takdir ettiğimi alenen belirtirim. (Alenen kelimesinin hatırlattığı bir not: Üç genç marketin köşesinde durmuş “Ayan” kelimesinin ne anlama geldiğini tartışıyorlardı; müdahale ettim: “Ayan, açıkça, alenen manasına gelir” dedim.) (09 Mayıs 2017)

“Yeni Başlayanlar” serisi 15 Kasım 2002’de “Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” ile başlamıştı, 06 Haziran 2014’te “Yeni Başlayanlar İçin Vahşi Batı” ile devam etti ve 12 Mayıs 2017’de “Yeni Başlayanlar İçin Hayatta Kalma Sanatı” ile sürecek. İlk ikisi yabancı film olan serinin son filmi yerli yapım. Bir de amatör gençlerin facebook ortamında yayınladıkları “Yeni Başlayanlar İçin İşsizlik” adlı film var. (10 Mayıs 2017)

Film yapımcıları ve ithalatçıları bildiğim kadarıyla filmlerine koyacakları isimlerin kısa, akılda kalıcı, filmin konusu hakkında bilgi verici olmasını isterler. Orijinal adının tam tercümesi ile uyuşmasa da yabancı filmlerin bazılarında da bunu uygularlar. Misal vereyim filmin orijinal adı “Arachnophobia”nın tam çevirisini yapmak mümkün olmadığında bu filme konuyu çağrıştıran ve seyircinin ilgisini çekecek “Örümcek Korkusu” adı konur. Bu açıklamayı zaman zaman yinelemekte fayda var. Çünkü sinemaya yeni yeni ilgi duymaya başlayan meraklılar genelde bu şekilde isim konulduğunu bilmediklerinden filmcilerin yetersiz çevirmen kullandıklarını sanırlar. Tabi ki her şeyde olduğu gibi bu konuda da istisna vardır. Örnek vereyim, bu hafta vizyona girecek olan “4N1K” adlı filmin ve 2012’e izlediğimiz “htr2b” adlı filmin adlarını koyanları bu cesaretlerinden dolayı kutlamak gerek. Birkaç yıl sonra en sıkı sinefiller bile bu filmlerin adlarını hatırlamakta güçlük çekecekler. Özet olarak filmlere akılda kalıcı ve kısa isimler koymakta fayda var derim. Ben. Deniz. (Hadi buyur: Bu paylaşımı yaptıktan sonra afişini indirdiğim filmin adını “4K1N” şeklinde yazdım, son anda fark edip “4N1K” olarak düzelttim.) (11 Mayıs 2017)

Her web sitesine nasip olmaz: sadibey.com fasıl heyeti sahnede. → (12 Mayıs 2017)

(23 Mayıs 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Cannes Film Festivali 70 Yaşında

17 – 28 Mayıs 2017 tarihleri arasında düzenlenen Cannes Film Festivali bu yıl 70. yaşını kutluyor. Afişinde güzeller güzeli Claudia Cardinale’nin 1959 yılında Roma’da bir çatıda zıplarken çekilmiş fotoğrafının yer aldığı festivalin Altın Palmiye ödüllü ana yarışmasının büyük jürisine bu sene İspanyol usta Pedro Almodovar başkanlık ediyor. Jürinin diğer üyeleri, geçtiğimiz yıl ‘Toni Erdmann’ ile eleştirmenlerin baş tacı olan Alman yönetmen Maren Ade, Fellini’nin mirasçısı İtalyan sinemacı Paolo Sorrentino, yine geçtiğimiz yıl festivalde fırtınalar koparmış, bizde sansürün hışmına uğrayarak gösterimi belirsiz bir tarihe ertelenen ‘Hizmetçi / Agassi’nin yaratıcısı Koreli Park Chan-wook, Fransız oyuncu yönetmen Agnes Jaoui, Amerikalı ünlü oyuncular Jessica Chastain ve Will Smith, Çinli oyuncu / yapımcı Fan Bingbing ile tanınmış müzik adamı Gabriel Yared’den oluşuyor.

Yarışma dışı gösterilen, Fransız yönetmen Arnaud Desplechin’in tüm Fransa’da eş zamanlı olarak dağıtıma girecek olan son filmi ‘İsmail’in Hayaletleri / Les Fantômes d’Ismaël’ açılışı yapıyor. Başrollerinde Mathieu Amalric, Marion Cotillard ve Charlotte Gainsbourg’u izleyeceğimiz yapım, yeni filmini çekmekte zorlanan bir sinemacının yirmi yıl aradan sonra ortaya çıkan eski sevgilisi ile hayatını kurmaya çalıştığı kadın ile tereddütlü ilişkileri üzerine.

19 filmin yer aldığı bu yılki ana seçkinin en heyecanla beklenen filmi Michael Haneke imzalı ‘Mutlu Son / Happy End’ kuşkusuz. Sinema dünyasının yaşayan en büyük ustasının, ‘Beyaz Bant – Der Weisse Band’ ve ‘Aşk / Amour’ın ardından üçüncü bir Altın Palmiye için yarıştığı, gözde oyuncuları Isabelle Huppert, Jean Louis Trintignant’ın yanısıra, Toby Jones ve Mathieu Kassovitz gibi isimlerin yer aldığı son filminde, Calais’de büyük bir şirketin işletmecisi zengin burjuva ailesinin çevredeki göçmen kamplarında yaşananlara kayıtsız portresi çiziliyor. Filmin dünya prömiyeri 22 Mayıs Pazartesi günü yapılacak. Aynı gün gösterilecek ‘Kutsal Geyiğin Öldürülmesi / The Killing of A Sacred Deer’, Yorgos Lanthimos imzasını taşıyor. Korumasına aldığı ergen gencin tekinsiz davranışları karşısında akla hayale gelmeyecek bir fedakârlıkta bulunan karizmatik cerrahın hikâyesi ile doğaüstü bir gerilim denemesine girişiyor Yunan kökenli usta yönetmen bu defa. Sinemacının ‘The Lobster’da da birlikteliğine güçlü bir kadın oyuncu kadrosu eşlik ediyor.

Festivalin gediklisi usta yönetmenlerden Rus Alexander Zvyagintsev, sosyal ağırlıklı ‘Leviathan’ın ardından, ilk dönem başyapıtları ‘Dönüş’ ve ‘Sürgün’ün izinde dağılmış mutsuz aile ortamına dönüş yapıyor ‘Sevgisiz / Nelyubov’ isimli son yapıtıyla. Ukrayna kökenli Sergey Loznitsa ise, 2,5 saate yaklaşan uzunluğuyla bu yılki ana seçkinin en uzun filmi olan ‘Krotkaya’da, Rusya’nın ücra bir köşesinde kale gibi korunan hapishanede yatan kocasından haber almak üzere yola çıkmış bir kadının şiddet yüklü serüvenini öykülüyor. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli sinemacımız Fatih Akın da şiddet dozu yüksek bir hikâye ile Cannes’da bir kez daha yarışıyor bu sene. Başrollerinde Diane Kruger, Numan Acar ve Ulrich Tukur’un yer aldığı ‘Aus Dem Nichts’ kocası ve oğlunu bombalı bir saldırıda yitiren Katja’nın intikamı üzerine kurulmuş.

2014’de ‘Beyaz Tanrı’ ile festivalin yan bölümlerinden ‘Belirli Bir Bakış / Un Certain Regard’ da ödüllendirilen Macar yönetmen Kornél Mundruczó, doğaüstü güçlere sahip genç bir göçmenin hikâyesi üzerine şekillenmiş ‘Jupiter’s Moon’ ile, bizde ‘Turist’ adıyla gösterilmiş ‘Force Majeure’ ile aynı yıl aynı bölümde jüri ödülüne layık görülmüş İsveçli sinemacı Ruben Östlund imzalı ‘The Square’ festivalin merakla beklenen diğer filmlerinden. Östlund’un başrollerinde Danimarkalı Claes Bang, Elisabeth Moss ve Dominic West gibi isimlerin bulunduğu son çalışması, çağdaş bir sanat müzesinin saygın küratörünün varoluş krizini öykülüyor.

Uzak Doğu sinemasından üç büyük usta festivali şenlendiriyor bu yıl. Japon Naomi Kawase ‘Işık / Hikaru’ da bir kadın kameraman ile görme yetisi azalmış fotoğrafçının gözle görülmeyen bir dünyanın ışığını keşfetmelerini konu ediniyor. Koreli sevdiğimiz sinemacı Hong Sangsoo ‘Ertesi Gün / Geu-Hu’da kendi yaşadıklarından hareketle sorunlu kadın/erkek ilişkileri üzerine eğiliyor bir kez daha. ‘The Host’ ile çağımızın en ürkünç canavar filmlerinden birine imza atmış olan bir diğer Koreli yönetmen Bong Joon-Ho ise ünlü E.T.’yi andıran bir hikâyeyle Cannes’a geliyor. Tilda Swinton ve Paul Dano gibi isimlerin de yer aldığı ‘Okja’, on yıldır birlikte olduğu filme adını veren yaratığı uluslararası bir kuruluşun elinden kurtarma savaşı veren Mija’nın serüvenini anlatıyor.

Fransız ve Amerikan filmlerinin ana seçkideki ağırlıkları her yıl olduğu gibi devam ediyor. François Ozon imzalı ‘Çifte Aşık / L’Amant Double’ gerçek kimliğini gizlemiş psikanalistine aşık, kırılgan Chloé’nin hikâyesi üzerine. Deneyimli sinemacının son gözdelerinden Marine Vacht ile Jérémie Renier’nin başrollerde olduğu, erotik fragmanıyla daha gösterilmeden büyük beklenti yaratan filmin sürpriz ismi beyazperdede görmeyi özlediğimiz Jacqueline Bisset. Oscarlara boğulan ‘Artist’in yönetmeni Michel Hazanavicius imzalı ‘Tehlikeli / Le Redoutable’, 1967 Paris’inde Yeni Dalga’nın öncü isimlerinden Jean Luc Godard’ın ‘Çinli Kız / La Chinoise’ filminin çekimleri sürerken, kendisinden 20 yaş küçük Anne Wiazemsky ile filizlenen aşkına, Mayıs ’68 olayları ışığında politik ve entellektüel dönüşümü ne odaklanıyor. Jacques Doillon’un yönettiği ‘Rodin’, 1880’ler Paris’inde modern heykelin öncü isminin özel hayatı ve sanatsal kavgasını Vincent Lindon’un merakla beklenen kompozisyonuyla perdeye taşıyor. Bizde ‘Sınıf’ adıyla gösterilmiş Altın Palmiyeli Laurent Cantet filmi ‘Entre Les Murs’ün senaryo ve kurgucularından Robert Campillo’nun üçüncü uzun metrajı ‘Nabız 120 / 120 Battements Par Minute’, 1990 başlarında on yıldır can alan AIDS hastalığına karşı verilen mücadeleye dikkat çekmek için biraraya gelmiş Act Up-Paris gönüllülerinin çabalarını anlatıyor.

Bağımsız Amerikan sineması dört adet filmle temsil ediliyor bu sene. İlk gün gösterilen Todd Haynes imzalı ‘Wonderstruck’, Brian Selznick’den bir roman uyarlaması. Deneyimli sinemacı, elli yıllık bir zaman dilimi içinde farklı dönemlerde ergenliğe adım atmış iki çocuktan birinin kayıp babasının, diğerinin hayranı olduğu ünlü kadın oyuncunun izini sürmeleri üzerine. Julianne Moore ile Michele Williams filmin tanınmış isimlerinden. Sofia Coppola imzalı ‘The Beguiled’, Clint Eastwwod’un başrolde olduğu, bizde ‘Kadın Affetmez’ adıyla gösterilmiş 1971 yapımı Don Siegel filminin yeniden çevrimi. Thomas P. Cullinan’ın ‘A Painted Devil’ isimli romanından uyarlanan, Amerikan İç savaşı döneminde geçen hikâye, Kuzey için savaşan yaralı askerin bir kız yetiştirme yurdunda kadınların eline düşüşünün gerilimli öyküsünü aktarıyor. İrlandalı aktör Colin Farrell ile Nicole Kidman’ın ana seçkideki bu ikinci birlikteliğine, Kirsten Dunst ve Elle Fanning gibi güçlü bir kadın oyuncular katkıda bulunuyor. Uyuşturucu bağımlılığı üzerine ‘Heaven Knows What’ ile üç yıl önce Venedik Film Festivali ‘Uzak Ufuklar’ seçkisinde ödüller alan Ben ve Joseph Safdie kardeşlerin yeni çalışması ‘Good Time’, festivalin merakla beklenen bir diğer yapımı. Adrenalin yüklü bir gecede geçen film, bir banka soygununda yakalanıp içeri girmiş erkek kardeşini hapisten kurtarmak için gecenin ve yeraltı dünyasının karanlığına dalan genç adamın soluk soluğa serüvenini anlatıyor. Karizmatik eski vampir Robert Pattinson’a, Jennifer Jason Leigh ve Barkhad Abdi gibi isimler eşlik ediyor. Listenin uzun isimli son Amerikan bağımsızı ‘The Meyerowitz Stories (New and Selected) tipik bir Noam Baumbach yapıtı. Dustin Hoffman, Emma Thompson, Ben Stiller, Adam Sandler, Elizabeth Marvel ve yine perdede görmeyi pek özlediğimiz Candice Bergen’den oluşan cazip bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, yönetmenin uzmanı olduğu gerilimli geniş aile ilişkileri üzerine.

Son gün gösterilecek olan ‘You Were Never Really Here’ ana seçkide yer alan tek İngiliz yapımı. ‘Ratcatcher’, ‘Morvern Callar’, ‘We Need to Talk About Kevin’ ile geçtiğimiz yıllarda Cannes’da yarışmış ve övgüler almış kadın yönetmen Lynne Ramsay’in bu son çalışmasında, Joaquin Phoenix’in canlandırdığı savaş gazisi genç bir kızı seks tüccarlarının elinden kurtarmaya çalışıyor. Bu gerilimli filmin müzikleri Radiohead’in beyni diyebileceğimiz gitar ve keyboard’dan sorumlu üyesi Jonny Greenwodd’un imzasını taşıyor.

(17 Mayıs 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Erkeklik Öldü mü Atıf Bey

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Ankara Uluslararası Film Festivali’nin verdiği ilhamla Nostalji’nin hikâyesi: Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni kazanmışsınız, Ankara’ya geliyorsunuz. Bahçelievler’de ev tutmuş, o güzel öğrencilik yıllarınıza başlamışsınız, bir yandan tahsilinizi yapıyorsunuz, diğer yandan sanat faaliyetlerini takip etmeye başlıyorsunuz. Sinemalar, tiyatrolar, sergiler, hayat sürüyor. O zamanlar, yani gençlik zamanı nostalji diye bir kavramın varlığından haberiniz yok, çünkü farkında olmadan onu tesis etmektesiniz. Sonra hayat rüzgârı esmeye başlıyor ve sizi memleket sathına savuruyor. Nostalji hikâyesinin başlangıç bölümü insanların mekânları terk etmesiyle sona eriyor. Yıllar geçiyor, 28 yıl kadar, şehre dönüyorsunuz. Anılar size hatırlattığı için önceki yıllardaki mekânları aramaya başlıyorsunuz. Çoğunu bulamıyorsunuz, çünkü kapanmışlar, yıkılmışlar, yol veya yeşil alan olmuşlar. Tesadüfen bir tanesine rastlıyorsunuz. Direnmiş, hâlâ öğrencilerin şen kahkahalarına eşlik ediyor. İçeriye girip sessizce dolaşıyorsunuz, garson soruyor: “Buyurun beyefendi ne aramıştınız?” Sizin kenarda köşede eski anıları aradığınızı bilmiyor tabi ki, “Şöyle bir dolaşıyorum,” deyip yavaşça çıkıyorsunuz dışarı. Muhtemelen genç garson sizin ne yaptığınızı anlamadan arkanızdan bakıyor. Sinemaları arıyorsunuz, çünkü oralarda da iz bırakmıştınız. Batı Sineması, Derya Sineması, Nergis Sineması, Gölbaşı Sineması’nı arıyorsunuz. Sizin film seyrettiğiniz mekânların bazıları başka yerlere dönüşmüşler, yabancılaşmışlar. Bulamadıklarınızı zamane gençlerine sormayın, çünkü “Aaa burada sinema mı varmış?” diye soruyu size çevirdiklerinde aradığınızı ikinci defa kaybetmiş gibi oluyorsunuz. Nostalji hikâyesinin bu bölümünde mekânlar insanları terk etmiş oluyor. 28. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, yıllar önce çok sevdiğiniz filmleri yeniden izleyince bazılarından pek tat alamadığınızı fark ediyorsunuz. Zamanında usulen izlediğiniz ve oldukça sıkıldığınız klasik filmlerin ise sırrına ulaşıp hayran oluyorsunuz. Ve artık kanaat getiriyorsunuz ki eski zamanlar gitmiş, geri gelmesi mümkün değil; yeni zamanlardaki umudun peşine düşmek gerek. (03 Mayıs 2017)

Sadi Bey’in Bey’in Beyazperde Yazıları: Habersiz gelen muson yağmuru ödülümüz olmuştu. (Gerçeğin İki Yüzü-The Last Face, Yön: Sean Penn) (03 Mayıs 2017)

Basından bir arkadaş ile haftada birkaç kez WhatsApp’tan yazışırız. Hangi filmin basın gösterimi olduğunu genelde o bana sorar. Dün akşam sormayacağı tuttu, ben de muziplik olsun diye doğrudan bugün öğleden sonra gösterimi yapılacak olan filmin adını yazdım: “Çam Yarması”. “Ayıp oluyor ama abi” gibi sitemli bir cevap beklentisine girdim. Sağ olsun kendisi hoşgörülü ve kalender bir arkadaştır beklemediğim bir cevap yazdı: “Buyur”. Gösterimde rastlaştığımızda neden alınmadığını sordum. “Abi ben ufak tefek bir adamım, Çam Yarması gibi iri değilim ki, niye alınayım.” diye cevap verince “O zaman sana Selvi Yarması diye mi hitap edeceğiz?” diye sordum, gülüştük. “Çam Yarması” filmi sinema perdesine gelmeyi başarmış her film gibi en azından asgari bir takdiri hak ediyor ancak filmcilerin de seyirciye saygı göstermesi gerek. Filme sanki geniş bir ailenin tüm fertleri katkıda bulunmuş. Jeneriğin yarısında Kuşçu soyadı geçiyor, ancak jenerik yazılımına gerekli özen gösterilmemiş, soyadı çok yerde Kuşcu, Kusçu şeklinde iki şekilde geçiyor, afişte ise Kuşçu olarak yazılmış. (03 Mayıs 2017)

Bugün başlayan Eskişehir Film Festivali’nin az bilinen -çok önemli- bir özelliği de Sadi Bey’e Emek Ödülü veren ilk festival olmasıdır. Sevdiğim festival bu seneki duyuru ve davetlerini 02 Mayıs’ta, festivale bir kaç gün kala yaptı. Daha önceden gelen çağrılara angaje olduğumdan festivale bu sene katılamıyorum. Ancak programda gözüme çarpan, baş rolünde Onur Ödülü verilecek olan İzzet Günay’ın oynadığı “Beni Osman Öldürdü” filminin verdiği çağrışımla seneye 20. festival için 2 adet film önereyim dedim. Sinemada iki yönetmenin film isimleriyle birbirlerine serzenişte bulunduğu başka örnek var mıdır, bilmiyorum ama “Allah Cezanı Versin Osman Bey” (1961) ile “Erkeklik Öldü mü Atıf Bey” (1962) filmleri sinemamızın ünlü yönetmenleri Atıf Yılmaz ile Osman Fahir Seden’in genç yaşlarında birbirlerine film isimleriyle yaptıkları sitemler olarak sinema tarihimize yazılmıştır. Eskişehir Film Festivali önümüzdeki sene bu filmleri gösterirse izleyicilerinin nostaljik gülümsemelerine vesile olacağına eminim. (05 Mayıs 2017) Festival emekçisi Ali Sönmez’den Ek: Açılışını Yeşilçam’ın en ünlü dev kadrolu komedi filmi “Badem Şekeri”ni göstererek ve iki efsanevi kadın oyuncusu Türkan Şoray ile Fatma Girik’i aynı sahnede buluşturarak yaptığımız Malatya Film Festivali, ilk senesinde tasarladığımız gibi “Komedi Filmleri Festivali” olarak sürseydi, Bursa İpek Yolu ve Malatya Film Festivalleri’nin danışma kurullarında beraber görev aldığımız sevgili İzzet Abi’nin sempatik filmlerinden biri olan ve Öztürk Serengil’in “kült” sayılacak Abidik Gubidik Twist yorumunu da içeren “Beni Osman Öldürdü” (ki yönetmeni Osman Fahir Seden’dir) ve önerdiğiniz “derin anlamlı” (!) filmler de “Yeşilçam Komedi Klasikleri” arasında gösterilecekti!.. Arada bir bilene danışmak şart!

(14 Mayıs 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com