Dünya prömiyerini geçtiğimiz yaz bugünlerde Locarno Film Festivali’nde yapan ‘Doğum Günü Partisi / The Birthday Party’ esinini Aristotle Onassis’in hayatından almış. Bu haftadan başlayarak bizde de gösterime giren film, İspanyol sinemacı Miguel Ángel Jiménez imzasını taşıyor. Yunan yazar Panos Karnezis’in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapım, Onassis benzeri servetinin ucu bucağı bilinmeyen Marcos Timoleon (Willem Dafoe) ve yakınındakilerin gerilim yüklü 24 saati üzerine kurulmuş.
Film kısa bir geriye dönüşle açılıyor. Gökyüzünde kıyametin koptuğu fırtınalı bir gecede Marcos 18 yaşındaki biricik oğlunun ölüm haberiyle sarsılıyor. Tacını tahtını devretmeyi planladığı veliahtının ölümü, kendine ait adasında gözlerden uzak özel hayatını sürdüren Yunanlı armatörü perperişan etse de onca servetine karşın yapacağı hiçbir şey yoktur.
İlk jeneriğin hemen ardından bir 10 yıl sonrasına, 1975 yılının güneşli bir yaz sabahına uyanırız. Marcos’un hayatta kalan tek evladı olan kızı Sofia’nın (Vic Carmen Sonne) 25. yaşının kutlanacağı görkemli partinin hummalı hazırlığı sürmektedir. Emekliliğe çekilmek isteyen baba, muazzam servetini bırakacağı kızının geleceği hakkında planlarını çoktan hazırlamıştır. Ancak genç kız babasının hiç hoşlanmayacağı bir sürprizle ayak basmıştır cennet misali adaya. Sofia, babasının biyografisini kaleme almakta olan İngiliz gazeteci Ian Forster (Joe Cole) ile evlenmek üzere olduğunu ve sevgilisinden bebek beklediğini ilan etmeye hazırdır. Kızını nereye giderse gitsin bir casus gibi izletmiş olan Marcos’un her şeyden haberi vardır oysa.
Zengin iş adamları, politikacılar, faşist Franco ile işbirliği yapmış soylular ve Avrupa sosyetesinin türlü asalaklarından mürekkep davetliler arasında Marcos’un ayrı yaşadığı ikinci eşi Olivia (Emma Suárez) ve boşanma şartlarını konuşmak üzere New York’lu avukatı da hazır bulunmaktadır.
Sofia’ya yakın emektar hizmetçi kızın deyimiyle ilk birkaç gün cennette yaşadığınız hissine kapıldığınız, ancak sonrasında her adımınızın izlendiği bir kafese hapsolmuş duygusundan kaçamadığınız bir yerdir burası. Gözden ırak mekânda kişisel kamera kullanmak yasaktır, ancak malikanenin en mahrem bölgelerine yerleştirilmiş cihazlar, hatta deniz altındaki otçuklara dahi monte edilmiş böcekler vasıtasıyla konukların tüm konuşmaları kayda alınmaktadır.
Konukların gelişiyle birlikte kendimizi bir an tekinsiz bir Agatha Christie polisiyesinin içine düşmüş gibi hissederiz. Marcos ile Sofia arasındaki gerilim gece boyunca tırmanmayı sürdürür. Marcos’ta Samuel Ratchett (Doğu Ekspresinde Cinayet) misali faka basacak göz yoktur gerçi. Anadolu’da başlamış çilekeş bir hayatın ardından kendi sarsılmaz imparatorluğunu kurmuş zalimin zalimidir. Servetini bir köpekbalığı acımasızlığıyla korumaya o denli kararlıdır ki, o sene hasılat rekorları kırmış ‘Jaws’ filminin kendi hayat hikâyesi olduğunun şakasını yapmaktan kendini alamaz. Yönetmen Jiménez ana karakterini betimlerken ilhamını ‘Baba / Godfather’dan almıştır halbuki. Marcos’un partiyi açarken kızı ile dans ettiği sahne, partiyi şenlendiren (Frank Sinatra misali) ünlü erkek şarkıcı motifi, ya da finale doğru Sofia’nın sevdiği adamın kapanan kapının ardında kaybolduğu bölümde hep Francis Ford Coppola’nın filmine atıf yapılır.
Usta Dafoe dışında, Magnus von Horn filmi ‘Şişli Kız / The Girl with the Needle’da (2024) hayranı olduğumuz Sonne ve yönetmenin İKSV festivalinde izlenen ‘Denize Açılan Pencere / Una Ventana al Mar’dan (2019) hatırladığımız Suárez başta olmak üzere sağlam bir oyuncu kadrosuna sahip olan yapım, başlangıç bölümüyle umut vermiyor değil. Marcos’un general Franco’nun artığıyla yaptığı konuşma, ABD Başkanı Henry Kissinger ortaklığı ile Batı Sahra için ‘barış’ planı adı altında bölgenin fosfat yataklarını ele geçirme planları emperyalizmin çok çok eskiden beri biz mazlum ülkelerin yeraltı zenginliklerinin sömürülmesine dair kanayan yaraya parmak basarmış gibi oluyor. Ancak Jiménez’inin derdi bunlar değil. Belli ki İspanyol sinemacının aklı Onassis benzeri Marcos’un görkemli hayatında, Korfu adasının cennetten bir köşe güzelliğinde kalmış. Gecenin ilerleyen vaktinde içki ve sefahatten ne yapacağını şaşırmış yoz topluluğun 70’ler estetiğiyle çekilmiş orji manzaralarını teşhir edesi gelmiş. Final jeneriğinde bizzat Dafoe’nun ağzından ünlü ‘Don’t Let Me Be Misunderstood’un ‘Tanrım ben sadece iyi niyetli bir ruhum / Beni yanlış anlamalarına izin verme’ dizelerini döktürdüğünde ise iyice saçmalamış.
(10 Temmuz 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com






























































