Kategori arşivi: Yazılar

Amerikan Gençliğine Coşku Dolu Bir Bakış

‘American Honey’ tipik bir Andrea Arnold filmi. Boğucu taşra ortamında çıkış yolu arayan gencecik kızlardan bir diğerinin hikâyesine odaklanıyor yine. Mekân farklı bu sefer. Ancak derin Amerika’nın uçsuz bucaksızlığında yönünü bulmaya çalışan 18 yaşındaki Star’ın, İngiliz taşrasının gri kasvetindeki kıstırılmışlığını hip-hop ile yırtmaya çabalayan ‘Akvaryum / Fish Tank’in Mia’sıyla okyanus ötesi akrabalığı çok belirgin.

Aile içi istismar ve yoksulluktan ibaret sıkışmış hayatını ani bir kararla geride bırakan Texas’lı kızın hayatı keşfi üzerine gençliğin enerjisiyle yüklü bir yol filmi bu. Alışveriş merkezinde karşılaştığı gençlerden oluşan gruba katılıyor genç kız. Artık kimselerin okumadığı çeşitli dergileri pazarlamak üzere toplanmış, Star gibi yoksul ve dağılmış ailelerin boşta gezen çocukları oluşturuyor grubu. Kendilerinden yaşça daha büyük patronları Krystal ile baş satıcı ve çömezlerin eğitmenliği görevini üstlenmiş Jake ile birlikte yola koyuluyor ekip. Güney’den Ortabatı’ya uzanan rota doğrultusunda kasaba kasaba, ev ev dolaşarak ve türlü ikna yöntemlerini kullanmak suretiyle dergi aboneliği satmaya çalışıyorlar uzun bir yolculuk boyunca.

İngiliz sinemacının kişisel kıtayı keşif hikâyesi bu aynı zamanda. Amerika’nın farklı yüzlerine tanık ediyor bizleri Arnold. Petrol zengini kovboyların tuzu kuru hayatlarından kesitleri, küçük kasabaların dağılmış evlerindeki küçük çocukların Büyük Depresyon yıllarına benzer yoksunluk tabloları izliyor. Dergi aboneliği pazarlamacılarına ilişkin 2007 yılında New York Times’ta çıkan bir makaleden esinlenerek projesini oluşturduğunu belirtiyor yönetmen. Hazırlık aşamasında irili ufaklı 6-7 tane yol seyahati yaptığını ve daha önce filmlerden aşina olduğu Amerika’nın uçsuz bucaklığında keşfe çıktığını söylüyor. Ana karakterini ve ikisi dışında oyuncularını önceki projelerinde olduğu gibi sokakta, yollarda bulmuş yine. Kıtanın dört bir yanından otantik yüzler eşliğinde film öncesi ve çekim sırasında gerçek bir deneyim yaşamış. Ekip aynen filmde olduğu gibi küçük bir minibüsün içinde kilometrelerce yol tepmiş. Ucuz motellerde birlikte kalmış, birlikte partilemişler geceleri. Bir mekândan diğerine giderken minibüs içinde doğaçlama çekimlere devam edilmiş, yeni bir şey öğrenildiğinde ya da yeni bir oyuncu ekibe dahil olduğunda başlangıç senaryosunda değişikliklere gidilmiş.

Son Ken Loach şaheseri ‘Ben, Daniel Blake’te de imzası bulunan İrlandalı usta görüntü yönetmeni Robbie Ryan’ın küçük dijital kameralardan 35 mm’liklere uzanan seçimleriyle yakaladığı doğal görsellik yönetmenin en büyük destekçisi olmuş. Müzik filmin bir diğer ayrılmaz parçası. Arnold müziği gençlerin hayatla ve kendileri arasındaki iletişimi sağlayan birincil unsur olarak kullanıyor. Star’ın çekici Jake ve arkadaşlarıyla karşılaştığı alışveriş merkezinde Rihanna’nın ünlü şarkısı ‘We Found Love’ eşliğinde kaynaşıyor genç bedenler. Filme adını da vermiş olan Lady Antebellum’un marş haline gelmiş country şarkısı ve diğerlerini hep birlikte coşkuyla söylüyorlar doluştukları minibüsün içinde.

Ana karakterin evreni keşfe çıkışının büyüleyicili hikâyesini çok etkili bir biçimde aktarıyor Arnold. Doğayla bütünleşiyor Star. Yaban arısını havuzda boğulmaktan kurtarıyor. Bir diğerini tutsak olduğu mekândan doğaya salıyor. Jack’in hediyesi kaplumbağayı suya bırakarak onu özgür kılıyor. Belgeselimsi doğaçlama çalışma tutkulu bir aşk hikâyesiyle taçlanıyor. Star ile Jake arasında yaşanan bedensel tutku, sinemacının ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’ uyarlamasında olduğu gibi tüm doğallığıyla yansıyor perdeye. Star rolüyle ilk kez kamera karşısına çıkan Sasha Lane, Hollywood deneyimlerinin ardından bağımsız bir projede yer almayı kabul etmiş Shia LaBeouf, Krystal’de Elvis Presley’in torunu olarak da bilinen Riley Keough ve deneyimsiz tüm oyuncu ekibi harika bir iş çıkarıyor.

Samimi ve aşkın bir genç enerjiyle yüklü ‘American Honey’nin geniş bir dağıtım ve etkin bir tanıtımla çok daha kalabalık bir genç izleyici kitlesine ulaşmasını dilerdim. Gençlerin onu halen gösterimde bulunan nostalji ve Oscar avcısı muhafazakâr ‘Aşıklar Şehri / La La Land’den çok daha fazla seveceklerini düşündüğümden.

(16 Ocak 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Amerikan Başkanına Suikasttan Sonra

Jackie
Yönetmen: Pablo Larraín
Senaryo: Noah Oppenheim
Müzik: Mica Levi
Kurgu: Sebastián Sepúlveda
Görüntü: Stéphane Fontaine
Oyuncular: Natalie Portman (Jackie), Peter Sarsgaard (Bobby),
Greta Gerwig (Nancy), Billy Crudup (Theodore),
John Hurt (Peder McSorley), Richard E. Grant (Bill),
Caspar Phillipson (JFK), John Carroll Lynch (Başkan Johnson),
Beth Grant (Lady Johnson), Max Casella (Jack),
Sara Verhagen (Mary)
Yapım: Fox Searchlight (2016)

Şili sinemasının sol ruhlu yönetmenlerinden Pablo Larraín’in “Jackie” filmi, Başkan Kennedy’ye suikast sonrasını eşinin anlatımıyla yansıtıyor. Bu trajediyi izlerken, zaman zaman insanın gözleri yaşarıyor.

John Fitzgerald Kennedy (JFK), Demokrat Parti’den Katolik başkan olarak koltuğa oturmuştu. “Ike” Eisonhower sonrasında görevi devralan 35. Başkan Kennedy, Cumhuriyetçilerin sert dış politikasına devam etti bir şeyleri kanıtlamak için. Soğuk Savaş, komünizmle mücadele, Vietnam sorunu. Elbette Küba’yla savaşın eşiğine gelen Domuzlar Körfezi… JFK neden suikasta kurban gitmişti? Katolik bir başkanın Amerika’yı temsil edemeyeceğine inanan fanatikler mi bu suçu işlemişti? Onu öldürdüğü söylenen Lee Harvey Oswald kimdi? Oswald (1939-1963), sosyalistmiş ve Sovyetler’de iki yıl yaşamış. Amerika’ya döndüğündeyse Küba karşıtlığına karşı mücadele etmiş. O da suikasta uğradı. JFK, 29 Mayıs 1917’de Massachussetts’in Brookline şehrinde doğdu. 22 Kasım 1963 günüyse Teksas’ın Dallas şehrinde suikast sonucu öldürüldü.

1976 yılında Santiago’da doğan Şilili solcu yönetmen Pablo Larraín, ülkemizde 2012’deki “No” ve 2015’teki “El Club-Kulüp” filmleriyle tanınıyor. Sıradaysa 2016 yapımı “Neruda” filmi var ama. Yönetmen, 2016 yapımı renkli ve siyah-beyaz “Jackie” filminde önceki filmlerindeki estetiğe yakın yerlerde durmuş. Yönetmen Larraín, sanki hep kameranın önüne ince bir tül örtü koyuyormuş gibi görüntüleri neredeyse loş hissi veriyor. Bu şaşırtıcı estetikle filminin bütününde kasvet duygusunu yaşatabiliyor. Bu estetiğini bu Hollywood filminde de sürdürmüş yönetmen.

Eşin derin acısı…

Massachusetts’teki Hyannis Port’ta. Başkan JFK’ye suikast sonrasında First Lady Jacqueline “Jackie” Bouvier Kennedy, Life Dergisi’ne röportaj veriyor. Film, bu röportaj sürerken geriye dönerek suikast ve sonrasını ortaya çıkarmaya çabalıyor. Life için röportaj yapan politik gazeteci Theodore H. White, bu görüşmeyi Camelot ve Kral Arthur üzerinden geliştiriyor. Başkan Kennedy, ünlü Galli oyuncu Richard Burton’ın (1925-1984) söylediği “Camelot” şarkısını çok seviyormuş. Filmde Burton’ın sesinden bu şarkı sıkça duyuluyor. Şarkı, “İklim her yıl mükemmel olmalı / … / Temmuz ve Ağustos çok sıcak olamaz / Ve burada kar için yasal bir sınır var / Camelot’ta…” diye sürüp gidiyor. Camelot, Kral Arthur efsanesiyle ilişkilendirilen ünlü kale ve saray. Zaman içinde Arthur diyarının fantastik bir simgesi olmuş. Camelot, gerçekten var mı, yok mu, şimdiye kadar cevabı bulunamadı. Antik Yunan ve Roma tarihine tutkun JFK, “Camelot” şarkısını sevmesi doğaldı. Camelot, Başkan Kennedy’nin maiyeti ve zamanı olarak da değerlendiriliyor. “Maiyet”in anlamıysa, resmi ziyaretlerde liderin yanında bulunan görevliler demek.

Gazeteci Theodore, gerçekliği ortaya çıkarmak istiyor sorularla. Gerçek neydi? Her şeyde bir hikâye yok muydu? Jackie, Theodore’la konuşurken JFK’in Washington’daki Beyaz Saray’a gelişlerini, bu evin hatıralarını düşünüyor. Burada bir dolu saygın başkan ve eşi yaşamıştı. Jackie, bu evde fazla değişiklik yapmamış. Ama sıkça yaylılar konseri verdirtmiş. JFK, öldürüldüğünde Jackie’ye biri oğlan, biri kız iki çocuk bırakıyor. Bu trajediden sonra nasıl ayakta duracaktı? Daima yanında bulunan kayınbiraderi Robert “Bobby” Kennedy, ona şefkatini hissettiriyor. Dallas’ta üstü açık arabada giderken, Başkan Kennedy başından vuruluyor. Yönetmen bu anları çok etkileyici bir görsellikle yansıtabilmiş. Jackie, sürekli “Jack” dediği JFK’in başı dağılmasın diye de çaba göstermiş. Onun güzel yüzü parçalara ayrılmasın diye. Suikastın hemen ardından uçakta Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson, yemin ederek alelacele başkan oluyor. Bu kadar acelesi neydi? Jackie’nin, lavaboda ayna karşısındaki kanlı keder yüklü yüzü unutulmayacak bir andı. Jackie’nin Peder McSorley’yle yaptığı konuşmalar da akılda kalıcı. Özellikle Tanrı üzerine olan konuşmalar. Ardından Jackie, iki tür kadın olduğunu söylüyor. İlki kocasına destek olup onun güçlü olmasını isteyen. İkincisiyse kocasının yatakta iyi olmasını isteyendi. Jackie hangisiydi? Ama yatağı soğuktu şimdi onun.

Lincoln gibi cenaze…

Jackie, ölmüş önceki başkanların cenaze törenlerini öğrenmek istiyor. JFK için en değerli cenaze töreni için Başkan Abraham Lincoln cenaze törenini seçiyor. 1865’te iç savaş sonrası köleliği kaldıran Cumhuriyetçi Başkan Lincoln de suikasta kurban gitmişti. Bobby, Lincoln’ü sıradan biri olarak görüyor köleliği kaldırmasına rağmen. JFK için de ona yakışan bir yer seçiyor Jackie. Ama yeni Johnson hükümeti güvenlik için Jackie’nin düşüncelerine karşı çıksa da, sonunda her şey Jackie’nin düşündükleri gibi oluyor. Filmin içinde dolaşırken, insanı etkileyen anlarla karşılaşılıyor hep. Sinema perdesinde bambaşka görünüyor bu film. Natalie Portman’ın performansı da bu etkileyiciliğin içinde.

Filmde ağırlıklı olarak çello tınılarıyla diğer yaylılar da duyuluyor. Jackie, yaylıları, özellikle de çelloya tutkun. Filmde duyulan yaylı tınılar, Jackie’nin çok uzakta olmayan mutluluğuna ve şimdiki hüznüne dokunuyor adeta. Filmin kurgusunun da çarpıcı olduğunu belirtelim.

(16 Ocak 2017)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Aşıklar Şehri

Bundan 40 – 45 yıl önceleri, 1970’lerde Beyoğlu’na çıktığımızda İstiklal Caddesi’ndeki sinemalarda yerli filmlerden Battal Gazi Destanı (Cüneyt Arkın), Baba (Yılmaz Güney), Memduh Ün’ün 2. kez çevirdiği Üç Arkadaş gibi filmleri, yabancı filmlerden Borsalino (Alain Delon, Jean Paul Belmondo), Elveda Sabata (Adios Sabata / Yul Brynner), Sonsuz Ölüm (Butch Cassidy and the Sundance Kid / Paul Newman, Robert Redford) gibi filmleri izlemekteydik. Ki o zamanlar Butch Cassidy… İstiklal Caddesi’nde hem Fitaş Sineması’nda hem Dünya Sineması’nda gösterilmişti. Şu anda yok gibi olan da var gibi olan Dünya Sineması, bugünkü Fitaş Sineması’nın yer altında olan bölümünün adıydı. O zamanlarda seyrettiğimiz diğer yabancı filmler arasında Türkçe Hücum Hücum Hücum adıyla gösterilen Tora Tora Tora ve başrollerinde Julie Andrews ile Rock Hudson’ın oynadığı Sevgilim Lili (Darling Lili) gibi filmler de vardı.

İşte o zamanlarda Fitaş Sineması, Galatasaray istikametine doğru geçildiğinde, karşı kaldırımın ilk sokağının köşesindeki küçük büfede (sanıyorum hâlâ duruyor) parça fındıklı çikolata satılıyordu. Uyanık büfeci çikolataya buladığı Giresun fındığını çikolata fiyatına yıllarca sattı, daha sonra Atlas Sineması’nın yakınında bulunan pasaj kapısındaki büfe de aynı fındığı satmaya başladı. Bildiğin bu çikolataya bulanmış fındık gel zaman git zaman, günümüzden 5 – 10 yıl öncesi mükemmel bir pazarlama taktiğiyle Beyoğlu Çikolatası adıyla sunulmaya başlandı.

Bugünlerde sinemalarda gösterimi sürmekte olan müzikal film Aşıklar Şehri (La La Land) filmini bendeniz tam bu Beyoğlu Çikolatası’na benzetiyorum. Güzel bir aşk hikâyesini müzikale batırmışlar ve gösterime çıkarmışlar. Eski yılların moda olmuş tür filmlerinin benzerleri zaman zaman yeni kuşak sinemaseverlere sunulduğunda aşırı müspet övülme ile karşılanıyor. Zamanında bunu Clint Eastwood’un Unforgiven (Affedilmeyen / Emek Sineması’nda izlemiştim) filminde de yaşamıştık. Westernlerin neredeyse unutulduğu bir zamanda Eastwood’un filmi de bu şekilde göklere çıkarılmıştı. Bizim kuşağın sinemalarda seyrettiği yüzlerce western arasında hemen her yıl birkaç tane western başyapıtı gösterime girmekteydi. Günümüzdeki genç kuşak sinemaseverlerin de ileriki yıllarda muhtemelen ilk akıllarına gelecek olan western Tarantino’nun The Hateful Eight filmi olacak. Bu arada unutmadan not olarak ekleyeyim: Cuma günü gösterime girecek girecek olan Jackie filminin yapımcı şirketi Wild Bunch’ın adını ne zaman perdede görsem Sam Peckinpah olarak okuyorum. Western sevenlerin malumudur, Peckinpah’ın The Wild Bunch orijinal adlı filmi ülkemizde Vahşi Belde adıyla gösterilmiştir.

70’li yıllarda gösterime girmiş birkaç film daha yazayım da bizim kuşağın anıları tazelensin. Orhan abimizin Bir Teselli Ver’i ve geçenlerde 100. yaşına giren Kirk Douglas’ın başrolünü oynadığı Kader Değişmez (The Arrangement), Sicilyalılar Çetesi (Le Clan des Siciliens / Alain Delon, Jean Gabin), Son Gerçek: Atları da Vururlar (They Shoot Horses, Don’t They? / Jane Fonda), 1972 Mart’ında; Cehennemde İki Adam (Hell in the Pacific) / Lee Marvin, Toshiro Mifune), Turist Ömer Uzay Yolunda 1973 Ekim’inde; Marlon Brando’lu o müthiş film İsyan: Kanlı Ada (Queimada / Burn), rahmetli Tarık Akan’ın oynadığı, ünlü Arzu Film ekolü bizim mahalle filmlerinden Oh Olsun 1974 Ocak ayında sinemalarımızı şenlendirmişti. Bir not da yazının sonuna ekleyeyim: Susuz Yaz’ı çeken Metin Erksan’ın Emel Sayın’lı Feride’yi, Irmak’ı çeken Lütfi Ömer Akad’ın Orhan Gencebay’lı Bir Teselli Ver’i çekmesini hep yadırgamışımdır.

(15 Ocak 2017)

Sadi Çilingir

Kaybedecek Neyimiz Var ki, Kendimizden Başka

– Seni özleyecek birileri var mı?
– Pek sayılmaz.

*****

– Hayallerin var mı?
– Bunu bana daha önce kimse sormamıştı?

(Filmden birkaç replik)

Yol filmleri, sinemada çok sevdiğim bir tür. Üstelik hem yol hem de gençlik filmine çok sık rastlamıyoruz perdede… Her şeyden önce birbirinin kopyası romantizm, korku ya da blog buster çılgınlığından sıkıldıysanız ilaç gibi gelecek bir film American Honey… Gençlere gençliğin aslında nasıl bir şey olduğunu hatırlatacak yaşlılara ise gençliğini özletecek cinsten… Filmi, bir parça uzun bulmakla beraber her anını keyifle, merakla ve biraz da iç geçirerek izledim. Gelecekte adını çok da fazla duyacağımızı düşündüğüm 21’lik çıtır Sasha Lane ve bu filme kadar özel bir hayranlık duymadığım Shia LaBeouf’a aşık oldum. Sasha’nın hayranlarının tabiriyle Riri’ye (Rihanna) fazlasıyla benzeyen görünüş ve tavırları ise gençliği kalbinden vuracak cinsten…

Filmin konusundan kısaca söz etmek gerekirse; ergen kahramanımız Star, ilgisiz anne ve tacizci üvey baba kıskacında iki küçük kardeşine bakmaya çalışıyor. Tabii hayatından mutsuz ve bir çıkış yolu arıyor. Tam da bu sırada karşısına çıkan, şirinliğinden fazlaca etkilendiği Jack’in cazibesine kapılarak nereye gideceğini bilmediği bir otobüse atlıyor ve hayatının yolculuğuna çıkıyor. Dergi satıcılığı yapan daha doğrusu binbir takla atarak insanları abone yapmaya çalışan bir grup gencin doluştuğu bu otobüsteki insanlar kısa süre içinde onun ailesi olmakta gecikmiyor. Sonsuz eğlence, parti ve macera vaad edilen bu yolculuk grubun lideri Krsytal’in sert kurallarıyla sekteye uğrasa da Star için aşk, tutku ve tehlike dolu bir hayat tecrübesine dönüşüyor.

Red Road, Fish Tank, Wuthering Heights filmlerinden tanıdığımız Andrea Arnold’un yazıp yönettiği American Honey iki güçlü kadın karakteri ile göz dolduruyor. Ceplerinde para yerine umut taşıyan bir grup saf gencin hayata tutunma çabalarını öyle naif ve tutkuyla anlatmış ki hayran kalmamak elde değil. Genç bir kızın ilk aşk ve ilk hayal kırıklığı da yine aynı özen ve incelikle tasarlanmış. Filmde her an bir felâket olacağını ve olayların yön değiştireceğini bekliyorsunuz ancak Arnold son ana kadar iyiliğe, gençliğe ve umuda olan inancını kaybetmiyor. Bu filmi bir erkek çekseydi o yolda o kızın başına neler gelirdi hayal bile edemiyorum. 70’li yılların hippie gençliği, çiçek çocukları farklı kıyafet ve modern bir arabadaydılar belki ama ruh aynı ruhtu, dünya sanki bugünkü kadar kötü bir yer değildi. Sırf bu bakış açısından dolayı bile saygı duydum Arnold’a. Her şeye rağmen insana dair bir umut taşıyordu.

Sasha Lane ve Shia LaBeouf’un performanslarını çok yüksek ve başarılı bulmakla beraber birbirlerine de inanılmaz yakıştırdım. Yer yer aralarındaki yaş farkı, Lane’in fazla çocuk görünüşü ve LaBeouf’un hoyratça tavırları endişelendirse de kendimi aralarındaki karşı konulmaz çekime kaptırmam uzun sürmedi. Altını çizmemiz gereken bir diğer çıkarım ise yine ancak bir kadının tezahür edeceği cinsten. Nedir o? Kadın olan taraf aşkta çok daha cesur, tutkulu ve gözü kara… Erkek ise daha kararsız, güvensiz ve endişeli.Alın size günümüz ilişkilerinin en büyük sorunu. Sasha Lane ile Shia LaBeouf’u överken Riley Keough ve diğer yan karakterlerin de görevlerini büyük bir başarıyla yerine getirdiğini ekleyelim. Herkes rolünü büyük bir ciddiyetle yapıyor, böyle serseri rolleri bu denli başarılı oynamak hiç de kolay bir şey değil. Herhangi birindeki aksama o dünyaya olan inancımızı kolayca kırabilirdi çünkü…

Toparlayacak olursak, American Honey en azından bir yarım saat kısa olsaydı hikâyenin sonlarına doğru olan aksama ve dikkat dağınıklığını yaşamayacak, filminden de adından hareketle ağzımızda bir parmak bal tadıyla salondan ayrılacaktık. Bu durum biraz fazla şekerli etkisi bırakıyor bünyede bu da bir gerçek… Ancak her şeye rağmen o muhteşem final sahnesini görmek için buna değer diye düşünüyorum. Gençliği, tutkuyu ve aşkı kutsayan rock’n roll soslu yaz kokan bu yol hikâyesini kaçırmamanızı tavsiye ediyorum. Ön yargılarınızı ve kara kışı kapının öteki tarafından bırakın. American Honey’in şerefine, kalbimi çalan 15 yol filmini karışık olarak şuracığa bırakıyorum. İyi seyirler…

Easy Rider
Yağmur Adam (Rain Man)
Gün Doğmadan (Before Sunrise)
Thelma ve Louise (Thelma and Louise)
My Own Private Idaho
Çılgın Romantik (True Romance)
Planes, Trains and Automobiles
Yaban (Wild)
Uzaklara Gidelim (Away We Go)
Cazcı Kardeşler (The Blues Brothers)
Into the Wild
Mad Max
Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine)
Moonrise Kingdom
Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mersedes

(14 Ocak 2017)

Gizem Ertürk

Dünyanın En Çok Aranan Adamı

Geçenlerde TV.deki bir programa çıkan yarışmacı, ne gibi bir kabiliyeti olduğu sorulduğunda “Ben, son 10 yılda oynanmış lig maçlarının sonuçlarını, hangi yılda, hangi maçta kaçıncı dakikada kimin gol attığını bilirim.” dedi. Nitekim bildi. Bendeniz de bizim sinema sektöründe bu kadar incelikli bilgileri niye gündeme getirmiyoruz diye düşünürken bu hafta vizyona giren bir filmle bu şansı yakalamış oldum.

Malum bu hafta 4 yabancı, 1 yerli film vizyona girdi. Vizyona giren yabancı filmlerin 3 adedi, “Snowden: Dünyanın En Çok Aranan Adamı”, “The Sea of Trees: Sonsuzluk Ormanı” ve “Anthropoid” orijinal adlarıyla gösterime girdiler. Bu filmlerin kendi aralarında da ilginç farklılık vardı. İlk ikisinin Türkçe isimleri afişlerinde altyazı şeklinde küçük puntolarla belirtiliyordu. “Anthropoid” ise sadibey.com’un yayına başladığı Haziran 2005 tarihinden bu yana, Türkçe afişi yapılmadan vizyona giren 2. film olarak dikkat çekiyordu. Diğeri ise 15 Temmuz 2016 tarihinde gösterime giren “Şimdi Nereyi İşgal Edelim?” (Where to Invade Next) adlı filmdi. Bu filmin kendisine has diğer özelliği ise Türkçe afişi olmasa da vizyona Türkçe isimle girmesiydi.

Filmlerin sinemalarda gösterime girdiği zamanki Türkçe adları önemlidir. Filmi orijinal adıyla gösterime çıkardığınızda ileriki yıllarda DVD.si, Blu-Ray’ı başka firmalar tarafından piyasaya sunulduğunda, paralı parasız TV.lere satıldığında, sinema gösteriminden bihaber kişiler bu filmlere çeşitli Türkçe isimler koyuyorlar ve sinemaseverlerin yanılmalarına sebep oluyorlar. Yazın bir kenara ve takip edin, bu haftaki “Anthropoid” ileride kaç çeşit Türkçe isimle TV.lerde gösterilecek.

Benzer konu açıldığında hep misal veririm, Clark Gable ile Vivien Leight’in başrolünü paylaştığı ünlü “Gone With The Wind” sinemalarda orijinal adıyla gösterime girseydi muhtemelen DVD.si “Aşkımız Rüzgar Gibi”, Blu-Ray’i “Rüzgar Gibi Geçen Aşk”, TV gösterimleri “Aşkımızın Esintisi”, “Fırtına Gibi Aşkımız” vs. vs. gibi 50 çeşit Türkçe isimle gösterilecekti. Sinemalarda Türkçe isimle gösterildiği için bırak sinefili, normal bir sinemasevere bile “Clark Gable, Gone…” dediğinizde hemen lafı ağzınızdan alır, “Aaa ‘Rüzgar Gibi Geçti’yi çok severim, hele o yangın sahnesi, Clark’ın bıyıkları…” diye saydırmaya başlar.

(Bu yazı da pek kısa film gibi oldu ama olsun, kısa film iyidir.)

(08 Ocak 2017)

Sadi Çilingir

Bir Oyunbozanın Amerika’yla Dansı

Snowden
Yönetmen: Oliver Stone
Eser: Anatoly Kucherena ve Luke Harding
Senaryo: Kieran Fitzgerald-Oliver Stone
Müzik: Craig Armstrong-Adam Peters
Görüntü: Anthony Dod Mantle
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt (Snowden), Shailene Woodley (Lindsay Mills), Melissa Leo Laura), Tom Wilkinson (Ewen), Zachary Quinto (Glenn), Robert Firth (Dr. Stillwell), Rhys Ifans (Corbin O’Brian), Joely Richardson (Janine Gibson), Anatoly Kucherena (Rus Diplomat), Scott Eastwood (Trevor James), Ben Chaplin (Robert Tibbo), Nicolas Cage (Hank), Edward Snowden (Kendisi)
Yapım: Endgame-Wild Bunch (2016)

Büyüklerden Oliver Stone’un, bir CIA ajanının Amerika’nın günahlarını ortaya döküşünün hikâyesini anlattığı “Snowden” filmini izlerken, sürekli umutla umutsuzluk arasında gidip geleceksiniz.

Hong Kong, 2013… Edward Snowden, belgeselci Laura Poitras ve Guardian’da çalışan gazeteci Glenn Greenwald’la otel odasında gizlice buluşuyor. Laura kamerayla çekim yaparken, Glenn de sorularını soruyor ona. Sonra onlara Guardian’dan Ewen MacAskill de katılıyor. NSA denilen Ulusal Güvenlik Ajansı’nın insanları internet ve telefon üzerinden izlemelerini ifşa ediyor Snowden. Film, 2004 yılına gidiyor. Snowden, Özel Kuvvetler’e girmek için eğitimlere katılsa da yatakhanede kaza geçirince hayalleri suya düşüyor. Liseyi bile bitirememiş, birkaç dili az çok konuşabilen Snowden ne yapabilirdi? Bilgisayarda dâhi olan Snowden, bir umutla CIA’e başvuruyor.

Büyük Oliver Stone, 2016 yapımı sinemaskop “Snowden” filmini iki kitaptan uyarlamış. 1956 doğumlu Anatoly Grigorievich Kucherena, Snowden’ın Rusya’daki haklarını savunan bir avukattı. Avukat olarak Snowden’ı savunuyor. Bu filmde avukatın “Time of the Octopus” (Ahtapot Zamanı) romanından da yararlanıldı. Film, Guardian’ın 1968 doğumlu muhabiri Luke Daniel Harding’in 2014’te yayınlanan “The Snowden Files: The Inside Story of the World’s Most Wanted Man” (Snowden Dosyaları: Dünyanın En Çok Aranan Adamının İç Hikâyesi) casusluk kitabından da yararlanmış. Harding’in bu eserine New York Times, “Le Carré romanının içinden Kafka geçmiş gibi” diye değerlendirmiş.

Güç veren sevgili…

Tedaviden sonra CIA Müsteşarlığı’na başvuruyor Snowden. Birtakım güvenlik soruşturmaları, soruların ardından işe kabul edilmiyor. Ama müsteşarlıkta müdür yardımcısı olan Corbin O’Brian, ondaki cevheri fark ediyor. Çünkü Snowden bilgisayarda bir dâhi gibi. Ulusal güvenliğin buna ihtiyacı vardı. Snowden “Tepe”de eğitim almaya başlıyor.

Amerika’daki yüz milyonlarca, tüm dünyadaki milyarlarca insanın cep telefonu, e-postaları ve sosyal ağdaki paylaşımları takip edilmesi gerekiyordu. Her şey yüce Amerika’nın güvenliği ve çıkarları içindi. İnsan kendini Orwell’ın fütürist “1984” romanının içindeymiş gibi hissediyor. “Büyük Birader” hepimizi gözlüyordu. Snowden burada Hank Forrester’dan eğitim alıyor. Hank, yasadışı olanla mücadelesinde kaybetmiş ve şimdi işe yeni başlayanları eğitiyor müsteşarlıkta.

Snowden, internette tanıştığı Lindsay Mills’le de buluşuyor. Lindsay fotoğraf çekmesini de çok seviyor. Liberal Lindsay, Amerika’nın iç ve dış politikalarının protesto edilmesinden yanayken, Amerika’ya inanmış sağcı Snowden Amerika’nın yaptığı her şeye safça inanıyor. Dünya görüşleri farklı bu iki insanın ilişkileri aşka dönüşüyor çok geçmeden. Snowden’ın hayattaki en büyük buluşu Lindsay belki de. İyi ve kötü günde daima yanında o var. Snowden içine kapanık bir insan. Lindsay, sevmeyi de öğretiyor ona. Sevişmeleri de, “Elimizde sevişmekten başka ihtimal kalmadı” gibi. Bu söz, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanında geçiyordu. Bu güzellikleri yaşayan Snowden, görevinde yapılanları gördükten sonra ahlaki açıdan bunları kaldıramıyor ve CIA’den istifa ediyor.

Dönülmez yolda…

Bir süre işsiz kaldıktan sonra NSA’de işe başlıyor. Tokyo’da görev yapıyor. Görünürde Amerika orada yeni bir program inşa etmek istiyor. Asıl amaç başka. Tüm müttefikleri telefon ve internet üzerinden izlemekti. Snowden buradan da ayrılıyor. Ardından Maryland’e, Lindsay’in yanına gidiyor ilişkilerini düzeltmek için. İlişki düzelirken, Corbin tarafından yine işe alınıyor. Bu defa göreviyse Havai’deydi. Epilepsi hastası da olan Snowden, arada bir bayılıyor. Havai ona iyi gelebilirdi. Burada “Tünel” denilen II. Dünya Savaşı’ndan kalma gözetim ve operasyon sığınağında başka şeyler de keşfediyor Snowden. “Epic Shelter” adı verilen bir uygulama var. “Drone”lar, uzaktan komutla Afganistan’da hedefleri bombalıyor. Bir defa daha hayal kırıklığına uğrayan Snowden, yanından ayırmadığı puzzle küpüne, bilgisayardan yüklediği verilerin olduğu kartı saklayıp oradan dışarı çıkartmayı başarıyor. Sonrası da filmin girişinde olanlar. Filmin sonunda, gerçek Snowden da kendini gösteriyor televizyon ekranında. Lindsay, Rusya’da da onu terk etmemiş. Yanında, daima.

Filmin görselliği de gerçekten çarpıcıydı. Stone biçim denemeleriyle heyecan yaşatıyor. Godard’ın 1963 yapımı renkli ve sinemaskop “Le Mepris-Nefret” filminde, klasik sinemadaki “açı-karşı açı” tekniğine tepki olarak karşı karşıya oturan Paul’le (Michel Piccoli) Camille’in (Brigitte Bardot) tartışmalarını kaydırma yaparak yansıtmıştı. Stone da bu filminde, Godard’ın yaptığı yapıyor önce, sonrasında da klasik anlatımdaki “açı-karşı açı”ya dönüyor Snowden ve Lindsay’in tartışmalarında. Stone iki sinemaya da saygı sunmuş. İkisi de değerliydi onun için.

Bu filmi izlerken insan umutla umutsuzluğu aynı anda yaşıyor. Amerika’nın günahlarının ifşa edilmesi umut vericiydi. Ama şu ana kadar olanlarla Amerika’ya bir şey olmadı. ABD’nin 45. Başkanı Trump, Rusya Devlet Başkanı Putin’le iyi anlaşıyor. Snowden’ı zor zamanlar bekliyor olabilir. Bu filmi izlerken, her şey sanki casusluk filmlerinin usta senaryo yazarı Le Carré’nin hayal gücünden düşmüş gibi hissediyorsunuz. Ama hepsi gerçekti. Bu önemli film sinema belleğine alınmalı. Filmdeki tüm oyunculara da övgü göndermeli. Snowden’ı oynayan Joseph Gordon-Levitt, sanki Snowden sanıyorsunuz. Çok inandırıcı. Snowden’ı iyi gözlemlemiş.

(03 Ocak 2017)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Düş ve Gerçek

Damien Chazelle işini bilir genç sinemacılardan. Üç yıl öncesinin Sundance Bağımsız Filmler Festivali’nde ‘Whiplash’ ile başlayan önlenemez yükselişinin ardından büyük stüdyolar ligine terfi eden Amerikalı yönetmen, yeni yıl arifesinde bizde de vizyona giren son çalışması ‘Aşıklar Şehri / La La Land’ ile Hollywood’u Hollywood yapan eski usul müzikal filmlere göz kırpıyor.

Hikâye, rol kapmak için yanıp tutuşan aktris adayı ile kendi kulübünde klasik caz geleneğini yaşatma hayalleri kuran piyanistin renkli aşkları üzerine kurulmuş. Los Angeles eğlence dünyasının karmaşası içinde ideallerinin izini süren iki genç insanın serüveni, bizde ‘Tatlı Günler’ adıyla gösterilmiş Jacques Démy imzalı ‘Rochefort’lu Genç Kızlar / Les Demoiselles de Rochefort’dan esintilerle açılıyor. Genç kızın kafesinde çalıştığı stüdyoda bir dükkânın vitrininde göze çarpan ‘Parapluies’ yazısıyla Fransız sinemacının bir diğer ünlü müzikali ‘Cherbourg Şemsiyeleri’ne selam gönderiliyor. Nostalji durmuyor. Los Angeles tepelerinde Amerikan müzikallerinin altın çağından Fred Astaire / Ginger Rogers ikilisinin ünlü step dansında izliyoruz genç aşıkları. Çiftin cinsellikten arınmış muhafazakâr romanslarının estirdiği nostaljik rüzgarlar mobil aramalarla kesiliyor bazen. Eski filmleri oynatan sinema salonunun kapısına kilit vurulduğu ilerleyen bölümlerde günümüzün kentsel dönüşüm gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Chazelle’in müzik ve caz tutkusunu iyi tanıyoruz. Yönetmenin yirmili yaşlarında çektiği ilk uzun metrajı ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ (2009) bir caz trompetçisinin aşk hikâyesi etrafında ilerler. Senaryo ortaklığını yaptığı ‘Grand Piano’ (2013) tedirgin konser piyanistinin sahne korkusu üzerinedir. New York’taki ünlü Juilliard School’dan esinlenmiş gözde müzik okulunda caz bateristliği eğitimi gören 19 yaşındaki gencin sıra dışı eğitmeni ile arasındaki fırtınalı ilişkini soluk soluğa hikâye eden, adını klasik caz üstadı Hank Levy’nin parçasından almış popüler ‘Whiplash’, benzer bir okulda benzer bir eğitmenle çalışırken yeteneğinin sınırlarını fark ederek müziği bıraktığını açıklayan Chazelle’in kişisel deneyimlerinden izler taşır.

Müzikalin nostaljik dokusu içinde, değişen bir dünyada kaybolmakta olanların peşinden gitmeyi seçmiş iki genç insanın mücadelesini sergileyen ‘Aşıklar Şehri’nde klasik caz sevdası ön planda yine. Filmin, benzer bir tutkuyu paylaşan Woody Allen yapıtlarını anımsatması tam da bu yüzden. Retro Fransız ve Amerikan müzikallerini iyi etüd etmiş olan Chazelle türü yenilemiyor belki, ancak Woody’nin yakışıklı ‘alterego’su hissini veren , dans ve vokal becerisiyle şaşırtan Ryan Gosling ile üstadın iki filminde (Sihirli Ayışığı ve Mantıksız Adam) yer almış Emma Stone’un başarılı performansları ve nefis soundtrack’inin de desteğiyle içinde yaşadığımız boğucu gündemden iki saatliğine uzaklaşmamızı sağlıyor, birinci sınıf bir ‘kendini iyi hisset’ filmi olarak gönülleri çalıyor ‘Aşıklar Şehri’yle.

Yok bu renkli düşler bizi kesmez, ayakları yere basan sıkı bir sistem eleştirisi istiyoruz diyorsanız, yine bu hafta gösterime giren, 2016’nın en iyileri listemde yer verdiğim Ken Loach imzalı sosyal dram ‘Ben, Daniel Blake / I, Daniel Blake’i izlemenizi öneriyorum. Hayli ilerlemiş yaşına karşın enerjisi yerinde, keskin dilinden taviz vermeyen İngiliz usta sosyalizmin yılmaz sözcülüğünü sürdürüyor. 1996 yapımı ‘Carla’nın Şarkısı’ndan beri birlikte çalıştığı Paul Laverty’nin özgün senaryosundan yola çıkan sinemacı, Thatcher patentli neoliberal uygulamalarla işçi haklarını tırpanlayan, yoksullara yaşam hakkı tanımayan kapitalist düzenin boğucu bürokrasisine karşı dayanışma bayrağını yükseltiyor bir kez daha. Kalp krizi geçirdiği için çalışamaz raporu almış 60 yaşındaki marangozun malulen emekli olabilmek ya da işsizlik maaşı alabilmek için verdiği uğraş sürecinde dayatılan şartlar ve engellerle bunun bir sistem sorunu olduğunun altı özenle çiziliyor. Mevcut düzenin Daniel Blake gibilere hayat hakkı tanımadığı tavizsiz vurgulanıyor. Başrolde deneyimli stand up ustası Dave Johns’un mükemmel performansına tanık olduğumuz, mizahın eksik olmadığı yüreğe dokunan, öfke yüklü bir dram bu.

Mevcut dünya düzeninin trajikomik ahvalinin seyrine kaldığımız yerden devam etmek istiyorsanız eğer, bizde gösterilmesi biraz geciken 69. Cannes Film Festivali’nin Alman yönetmen Maren Ade imzalı yaman sürprizi ‘Toni Erdmann’ı beklemeniz gerekiyor. Kızını çağdaş iş dünyasının pençesinden kurtarabilmek uğruna elinden geleni ardına koymayan aykırı babanın serüveni yoğun bir kara mizah, dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisi içeriyor çünkü.

Bizi bizden alacak mükemmel filmlerle dolu yepyeni bir yıl diliyorum okurlarıma.

(02 Ocak 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Çin Seddi

Bütün büyük yapılar öyküsünden çok, üzerindeki efsanelerle anılır. Öyle hale gelir ki gerçek öyküler unutulur. Şimdi aklıma Mimar Sinan’ın, Edirne’de inşa ettiği Selimiye’deki ‘ters lale’si geliyor. Rehberlerin anlattığı sadece efsaneler, çünkü onlar çok daha heyecanlandırıcı ve merak uyandırıcı. Bu, kuşkusuz Çin Seddi için de geçerli.

Bize göre Türk istilalarından korunmak için yapımı yüzyıllar süren bu devasa duvar için halkın -efsane olsa bile- kabul ettiği öykünün altında bir de mesaj yatıyor. Zaten o mesaj belirliyor bu efsanelerin kalıcılığını…

Güven…

Bir arada yaşayan insanların hayatın dayattığı zorlukları aşabilmesinin temelinde güven yatar. Birbirinize güvenirseniz ortak bir iş çıkarabilirsiniz. O güveni sağlamak için çok çalışmak muhakkak ki zorunlu, yine de güven yoksa aranızda, ne kadar çalışırsanız çalışın başaramıyorsunuz.

25 yılını Çin Seddinin Kale Şehri de denilen ileri karakolunda mahkûm olarak geçiren, ilk fırsatta kaçma planları yapan ve bunun hazırlıklarını yapan Ballard’ın, (Willem Dafoe) “güven” vermediği için kaçamadığını görüyoruz.

İsimsiz Düzen adlı gizli orduya esir düşen paralı askerlerle Çin Seddinin ve askerlerin çalışmalarını izliyoruz. Müthiş bir disiplin, inanılmaz bir özgüven ve “düşman”a karşı ölümüne mücadele inancı.

Zeki yaratıklar…

Sahi, insanlar için dikilmemiş yazı yabanın ortasına bu set. 60 yılda bir ortaya çıkan, karınlarını doyurmak, daha da önemlisi kraliçelerini besleyerek üreyen canavarlar için inşa edilmiş, yıllar sürmüş, binlerce insan çalışmış ve ölmüş. Çok zeki olan ve hedefe ulaşmak için ölmekten çekinmeyen (kolayca da ölmüyorlar, sadece gözlerinden, o da bulursanız, vurmanız gerekiyor) canavarlarla mücadele amacıyla yapılmış…

Tao Tie: Canavar

Tao tie için çok araştırma yapmış ekip, çalışmaya başlamadan. Zaten fikir çok beğenilmiş, çünkü bu güne kadar böylesi bir canavar filmi çekilmemiş… Tao tie’ler insanın açgözlülüğü yüzünden doğmuş. Çin kültüründe kavramsal bir yeri bulunan Tao tie’ler, insanın en kötü düşmanları, insanlığın açgözlülüğünden kaynaklanıyor.

Tesadüfün iğne deliği…

Sinemanın en dikkat çekici yanlarından biri de tesadüflere dayalı öykü kurgusudur. İki paralı asker Matt Damon ile Pedro Pascal kaleden bir an önce kaçmayı, kaçarken de peşine düştükleri barutu götürmeyi amaçlıyorlar. İlk tesadüf canavarlarla karşılaşmaları ki, onun da temelinde aynı taş (!) yatıyor, ikincisi ise o taşın canavarları sakinleştirmesi…

Filmdeki tüm silahlar ayrı ayrı ve özellikle Tao tie’ler için tasarlanmış. Tabii, savaşçıların giysileri de. Kraliçe Tao tie’yi korumak için kalkana dönüşen yelpaze kulaklar da. Suyun kullanımı da heyecan verici, mancınıklar ve okçuların uçması da… Hele duvarların arkasındaki gizli donanım… müthiş.

Aşk olmazsa olmaz

Savaşçı kadınlarla Batılı paralı askerler arasında duygusal bir şeyler olma ihtimali de bir başka heyecan noktası.

Güven orada gösteriyor kendisini. Hem zaten kadın savaşçı, güvenin dışında hiçbir şeyi gözetmiyor bile.

Çin Seddi, yönetmen Pablo Larraín, oyuncular Matt Damon, Pedro Pascal, Willem Dafoe, Andy Lau, Jing Tian, Hanyu Zhang… 30 Aralık’tan itibaren gösterimde…

(29 Aralık 2016)

Korkut Akın

Hayalperestsin, Güzel Hayaller Peşinde…

Neredeyse bir yıldır bu filmle yatıp kalkıyoruz. Herkeste bir telaş, bir heyecan… La La Land’den bir kare fotoğraf, bir saniye görüntü yayınlanacak diye kalbimiz küt küt atıyor. O kadar eminiz ki onu seveceğimize, sanki daha tanımadan fotoğrafına bakıp hoşlandığımız bir arkadaş ya da ilk görüşte aşık olacağımıza emin olduğumuz bir sevgili gibi… Kabul edelim, La La Land tüm dünyada güzel ve etkili bir pazarlama ile servis edildi. Biz de bunun büyüsüne kapıldık lakin iyi ki de kapılmışız… Böyle kocaman kocaman beklentilerle gidilen filmlerde hayal kırıklığı olasılığı yüksek oluyor biliyorsunuz. Çoğu zaman hakkında hiçbir şey bilmeden girdiğiniz ya da pek bir şey beklemeden izlediğiniz filmlerden nefis tatlar alarak ayrılabiliyorsunuz. Bir ara filmde bu his olmadı değil. Eyvah, bu muydu bunca zaman beklediğim film, çok mu ağır aksak gidiyor, fazla mı romantik, sürpriz yok mu diye sabırsızlandığım anlar oldu. Bir yerden sonra rüzgârı tam gaz arkasına alan bir yelkenli gibi sakin sulardan yıldızlı gökyüzüne doğru öyle bir alıp götürüyor ki sizi, tüm bu sorular ve endişeler silinip gidiyor aklınızdan…

İlk filmi Whiplash ile aklımızı başımızdan alan genç yönetmen Damien Chazelle ikinci filmi La La Land ile bambaşka bir yola ve döneme girdi. Başrollerini Ryan Gosling ve Emma Stone’un paylaştığı filmde Whiplash’deki ustası J. K. Simmons’a da küçük bir rol ile saygısını göstermekten geri durmamış Chazelle… Kısacık da olsa onu görmek inanılmaz mutlu etti kendime adıma beni.

Müzikaller hakkında söylenenleri bilirsiniz, eğer bir yönetmen müzikal çekti mi ya kariyeri düşüşe geçmiştir ya da zaten kötü bir yönetmendir. Noel albümü yapan müzisyenler ya da plak şirketleri de aynı kaderin parçasıdır. Damien Chazelle ise henüz 1985 doğumlu, ilk ve Oscar ödüllü filmi Whiplash ile rüştünü ispat etti ve geleceğe dair harika sinyaller verdi. Peki neydi bu genç adamı kariyerinin başında müzikal yapmaya iten şey? Filmi ilk duyduğumdan beri aklımda olan bu soruya, şu şekilde yanıt veriyor yönetmen; Aşıklar Şehri “ bir çok yönden Whiplash’den farklı bir film. Ancak ikisi de çok kişisel bir olguyu ele alıyor. Hayatınızı ve sanatınızı nasıl dengede tutarsınız, gerçek ve hayali, daha belirli olmak gerekirse, ilişkinizi ve sanatınızı diğer insanlarla olan ilişkileriniz ile nasıl dengede tutarsınız. Bu hikâyeyi müzik, şarkı ve dans kullanarak anlatmak istedim.”

Diğer yandan Chazelle benim kuşağımın yönetmeni olduğu için onu çok daha iyi anlayabiliyor ve neyi neden yapmaya çalıştığını görebiliyorum. Gerçek aşkın yıldızlar kadar uzak olduğu, duyguların ışık hızıyla gelip geçtiği, arkadaşlık ve aşkların sosyal medya üzerinden kurulduğu felaket bir çağda birçoğumuz kırılmış kalbini onarmanın formülünü geçmişte arıyor. Sadece aşkta değil hayat akışında da geçmişe özlem duyuyoruz. Ancak ne tam anlamıyla orada ne de burada olabiliyoruz. Arafta kalmaktan daha kötüsü yoktur herhalde. Bu yüzden kahramanlarımızdan birinin bir jazz piyanisti diğerinin ise aktris olması boşuna değil. Giydikleri kıyafetlerden tutun da gittikleri sinemaya; dinledikleri plaklardan buluştukları mekanlara her biri özlemini çektikleri geçmişin birer parçaları… Diğer yandan ikisinin de geleceğe dair planları var. Bu yüzden John Legend’ın filmde bir sahnede geçmişin caz müzik normlarına sıkı sıkıya bağlı Sebastian’a “Caz müzik geçmişle değil, gelecekle ilgidir” demesi de boşuna değil.

Ve işte bu noktada film şunu soruyor, hayallerinin peşinden giderken neleri feda edersin? Hangisi senin için daha önemli; aşk mı yoksa kariyer mi? İkisi bir arada olabilir mi? Hep denir ya hayat yaptığımız seçimlerden ibarettir diye, hep iki yol vardır ve ikisi de başka başka yerlere götürür bizi.

Belki de Sebastian ve Mia hiç tanışmadılar hep teğet geçtiler birbirlerine. Zaten kendi yollarında yürüyorlardı. Tanışsalardı kim bilir belki de her şey başka olurdu. Olamaz mı, olabilir. Keşke filmdeki gibi yaptığımız seçimlerin sonuçlarını görme ve sil baştan yaşama şansımız olsaydı.

Hayalperestlere dair bir film yaptığını söyleyen yönetmen şöyle devam ediyor; “Hayalperestler hakkında bir film yapmak benim için önemliydi. Bu filmde büyük hayallere sahip iki insanı ve bu hayallerin onları birbirine ve ardından farklı yönlerine sürüklemesini anlatıyor.“

Sonuç olarak La La Land; nefis müzikleri, masalsı görüntüleri, iyi yönetimi ve oyunculukları ile sinemaseverleri günümüz ve geçmiş arasında iki saatlik kalplerini ısıtacak bir yolculuğa çıkarıyor. Özellikle iki haftada bir herhangi bir ülkenin tarihi boyunca yaşadığı trajedeyi yaşamış ve tesadüfen hayatta kalmış insanlar olarak paramparça olmuş ruhumuza sanattan daha iyi gelecek bir ilaç yok. Filmin söylediği gibi; hayal edenlerin, sızlayan kalplerin ve yaptığımız hataların şerefine… Mutlu Yıllar.

(29 Aralık 2016)

Gizem Ertürk

Batılı Maceracılarla Canavarlara Karşı

Çin Seddi (The Great Wall)
Yönetmen: Yimou Zhang
Hikâye: Max Brooks-Edward Zwick-Marshall Herskovitz
Senaryo: Carlo Bernard-Doug Miro-Tony Gilroy
Müzik: Ramin Djawadi
Görüntü: Stuart Dryburgh-Xiaoding Zhao
Oyuncular: Matt Damon (William), Willem Dafoe (Ballard), Jin Tiang (Lin Mae), Pedro Pascal (Pero Tovar), Andy Lau (Stratejist Wang), Lu Han (Peng Yong), Zhang Hanyu (Ayı Asker Komutanı Shao), Wang Junkai (İmparator), Eddie Peng (Kaplan Asker Komutanı), Huang Xuan (Geyik Asker Komutanı), Chen Xuedong (Muhafız Komutanı), Lin Gengxin (Kartal Asker Komutanı)
Yapım: Universal-Legendary (2016)

Çin sinemasının yaşayan büyük yönetmenlerinden Zhang Yimou’nun Hollywood’u arkasına aldığı “Çin Seddi”, IMAX perdede üç boyutlu haliyle maceranın ortasına düşüren göz alıcı bir macera.

Universal’ın, uzay boşluğunda dönen anıtsal dünya logosunun içine giren kamera, seyircilere hayal sınırlarını zorlayan bir maceranın ortasına düşürüyor. İnşası bin 700 yıl sürmüş Çin Seddi, sinemaseverlere büyüleyici bir macerayı da yaşatıyor. Avrupalı maceracılar uzaklardan buralara barutu çalıp zengin olmaya gelmişler. Beklenmedik bir şey oluyor. Kertenkeleye benzeyen grimsi bir canavarın saldırısına uğruyorlar. Ok atmada usta olan William, kılıcıyla canavarın kolunu kopartıyor. Bu kol Çin Seddi’nde muhafızlık yapan orduya yakalanıyor çok geçmeden William ve Tovar. Ordu, bu grimsi kolun anlamını biliyor. Bu canavarlara “tao tei” diyorlar. Zekiler. Ama tek dayanakları kraliçeleriydi bu canavarların. Etle kraliçeyi beslerlerse o kadar “tao tei” dünyaya geliyor. Mıknatıslara karşı da zaafları var.

1951 doğumlu Çinli yönetmen Zhang Yimou, Çin Seddi üzerine bir dolu gerçek ve efsaneyi hatırlatıyor filmin girişinde. Ama o efsane olan bir hikâyeyi sunuyor seyircilere. Yimou, Çin sinemasının gerçekten büyüklerinden. Yimou’nun birçok filmi ülkemizde vizyona çıktı. Bunlardan 2002 yapımı “Ying xiong / Hero-Kahraman” hemen akla geliyor. 2004 yapımı “Shi mian mai fu-Parlayan Hançerler” ve 2006 yapımı “Man cheng jin dai huang jin jia-Altın Çiçeğin Laneti” filmleri de unutulmamalı. 2016 yapımı “The Great Wall-Çin Seddi” filmini IMAX olarak üç boyutlu izlemek gerçek anlamda insana o macera duygusunu yaşatıyor. Yimou, Hollywood’u da arkasına aldığı bu filminde, özellikle “Kahraman”daki estetiğin yakınlarına kadar yaklaşabiliyor. Vertigosu olanlara tam anlamıyla yükseklik korkusu yaşatan yönetmen, o anlarda insanın başını döndürmeyi başarıyor.

Filmin müziklerini İranlı baba ve Alman anneden doğmuş müzisyen Ramin Djawadi yapmış. Djawadi’nin Yimou’nun bu filmindeki müzikleri de çok etkileyici. Besteci, 1974 yılında Almanya’nın Duisburg şehrinde doğdu. Müzisyenin adı, Jon Favreau’nun 2008 yapımı “Iron Man-Demir Adam” filmiyle biliniyor daha çok. 2011’de başlayan televizyonun gözde dizisi “Game of Thrones / Taht Oyunları” da var elbette.

Bu film, Song Hanedanlığı döneminden bir efsaneyi anlatıyor. Bu hanedanlık, yaratıcılık ve sanatsal olarak üst noktaya çıkmıştı. Song Hanedanlığı Çin’de MS 960-1279 yılları arasında varlığını sürdürmüştü. Bu hanedanlık tarihte ilk kâğıt parayı işleme koyarken, barutu da icat etmişti. Ayrıca pusula ve matbaacılık da var. Kronometreyi de onlar icat ettiler. Taoculuk ve Budizm inanışları da bu hanedanlık zamanında yaygınlaşmıştı. Edebiyatta denemecilik tarzını da ortaya koydular. Opera, resim ve tiyatro alanlarında da büyük eserler ortaya çıkardılar. General Zhao Kuangyin, MS 960’ta ayaklanma başlatıp hanedanlığı kurdu ve birliği sağladı. Song Hanedanlığı, 319 yıl Çin’de hüküm sürmüştü.

Zeki canavarlarla savaş…

Esir düşen William ve Tovar, General Lin Mae tarafından sorgulanıyorlar önce. Mae ve Stratejist Wang, İngilizceyi orada yıllardır esir olan Ballard’dan öğrenmişler. Duvar General Shao, General Lin Mae ve Stratejist Wang tarafından yönetiliyor. Onlar da “tao mei” canavarlarıyla uğraşıyorlar. Bu canavarlar, her altmış yılda bir duvarı istila etmek için saldırıyorlarmış. Yeni saldırı dokuz gün sonra olacağını sanan yöneticiler, yabancıların öldürdükleri canavar yüzünden saldırının hemen başlayacağını anlıyorlar. Tutuklanan yabancıları sur duvarlarına çıkardıktan sonra savaş davulları çalmaya başlıyor. Mavi giysili kadın piyadeler öncü birlik burada. Hepsi kahraman. Jumping gibi bellerine ip bağlanan kadın askerler, mızraklarıyla canavarlara karşı ilk kayıpları verdiriyorlar. Bu anlarda yükseklik korkusu olanlar üç boyutlu bu görüntülere bakmakta zorlanacaklar belki. Bir şey insanı aşağı çekiyormuş gibi hissedebilirler. Koltuktan kayıp gidebilirsiniz.

Güven duygusu değerliydi…

William ve Tovar da savaşa katılıyorlar. Onların da katkılarıyla canavarları püskürtseler de her şey bitmiyor. Onlar buraya barut çalmaya gelmişlerdi. Ballard da öyle. Yıllarca bu duvarda o baruta ulaşmak için yaşamış. Güzel Lin Mae, William’la sıcak bir ilişki kuruyor. Belki de karşılığı olmayan bir aşk bu. Lin Mae, kendine sığınak olmuş ve bir meslek öğretmiş bu duvarda, bir tek şeye inanıyor. O da güven. Bu güven duygusu kırıldığında hiçbir şey eskisi gibi olmuyordu. William’ı, barutu buradan çalıp gitmek varken durduran Li Mae’nin güven sözleriydi belki.

William’ın yardımıyla bir canavar canlı yakalanıyor. Stratejist Wang, bu canavarların manyetik olana karşı zayıf düştüklerini anlıyor. Ayrıca canavarlar, kraliçeleri öldürülürse “tao pei”lerin donup hareketsiz kalacaklarını da keşfediyorlar. Canavar, muhafızlar tarafından başkente götürülüyor imparatora sunmak için. İşte her şey bundan sonra değişiyor. Canavarlar başkenti istila ettiklerinde duvarın savaşçıları balonlarla başkente uçuyorlar istilayı durdurmak için. Lin Mae, William’ı bağışlıyor ve onun barutla gitmesine izin veriyor. Ama William da bu savaşa katılıp bu iyi insanların güvenini daha da çok kazanıyor. Bu film üzerine yazmaktan çok sinema perdesinde izlemek daha iyi geliyor. Zhang Yimou, her filmi sinema belleğine alınması gereken büyük yönetmenlerden.

(28 Aralık 2016)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com