Kategori arşivi: Yazılar

Büyük Kentin Küçük İnsanları

70. Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ‘Good Time’ bizde ‘Soygun’ adıyla gösterimini sürdürüyor. Bağımsız Amerikan sinemasının yeni gözdeleri olan Benny ile Josh Safdie biraderlerin birlikte çektikleri üçüncü uzun metrajları bu. Festivallerin gözdesi olan ancak ülkemizde gösterim şansı bulamamış önceki çalışmaları, New York denen devasa metropolün günlük karmaşasında yitip giden küçük insanların hikâyelerini belgeselci bir tavırla beyazperdeye taşır. 2009 yapımı ‘Daddy Longlegs’ (diğer adıyla ‘Go Get Some Rosary’) yılda yalnızca birkaç haftalığına çocuklarını yanına alabilen baba Lenny’nin oğullarıyla birlikte geçirdiği deli dolu süreci öyküler. Yönetmenlerin çocukluklarından izler taşıyan, çocuk olmak ile yetişkin gibi davranmak arasındaki çizginin netliğini kaybettiği hoş bir duygusal güldürüdür bu. Büyük kentin sokaklarında ve izbe evlerde yaşayan, sevdiği kadın için herşeyi göze alan uyuşturucu bağımlısı Harvey’yi merkeze alan 2014 tarihli ‘Heaven Knows What’ daha sancılı bir hikâye anlatır.

Acemi bir soygun işine girişen iki kardeşin hikâyesi çerçevesinde, New York sokaklarında bir an bile hız kesmeyen, nefes nefese bir suç ve gerilim filmi olan ‘Good Time’ın Cannes’ın ana seçkisine dahil edilmesi, festival yöneticilerinin yeni bir Tarantino keşfi peşinde olduklarını düşündürtüyor. Oysa burada suça bulaşan ana karakterler şiddet düşkünü değil. Silah taşımıyorlar, ufak çaplı soygun, banka memuruna vezne altından iletilen yazılı notlarla yürüyor. Bankacıların soyguncular kadar tedbirli olduğu çağımızda işleri yolunda gitmiyor iki kafadarın. Ağabey Connie bir yolunu bulup izini kaybettirse de, mental sorunları olan küçük kardeş Nick polisten kaçamıyor. Kardeşini kurtarmak için her yolu denemeye kararlı olan Connie, bitmek bilmeyen kaotik bir New York gecesinde kendisini zamana karşı bir kovalamacanın ortasında buluyor.

Hoş vakitler anlamına gelen alaycı özgün ismiyle bir çaresizliğin hikâyesini anlatıyor ‘Soygun’. Çağımızın şiddet yüklü suç hikâyelerinden ziyade yetmişli yılların bağımsız Amerikan sinemasına yakın duruyor bu haliyle. Safdie kardeşlerin eroin alt kültürünü belgeselci bir tavırla ele aldığı bir önceki filmleri Al Pacino’yu cümle aleme tanıtan 1971 tarihli ‘Esrar Bitti / The Panic in the Needle Park’ ile karşılaştırılmıştı. ‘Soygun’un ise yine Pacino’nun başrolünde olduğu 1975 yapımı Sidney Lumet filmi ‘Dog Day Afternoon’ etkisi taşıdığı rahatlıkla söylenebilir.

Yetmişli yılların New York merkezli suç dramalarına yeniden hayat vermeye çalışan Safdie kardeşlerin Amerikan sinema endüstrisi boyutları ölçüsünde hayli küçük bütçeli son çabası olan ‘Soygun’ gayet umut verici bir biçimde başlıyor. Uzunca bir giriş bölümünde, akli sorunları olan Nick, psikiyatristin sorularıyla baş edemiyor. ‘Tuz’ ve ‘Su’ kelimeleri ona ‘Kumsal’ı hatırlattığında gözleri doluyor. O sırada odaya dalan ağabey Connie kardeşini alıp kaçırıyor dört duvar arasından. Planladığı soygunu birlikte yapacak ve hayal ettikleri çiftlikte yeni bir hayata başlayacaklardır birlikte. Küçük kardeşin ebeveyn yokluğu ve Yunan asıllı büyükannenin kötü davranışlarından etkilenmiş olduğunu seziyor, ağabeyin kardeşinin mutluluğu için her şeyi yapmaya hazır olduğuna tanık oluyoruz bu ilgiye değer açılış sekansında. Sonrasında bir gece boyunca çeşitli yan karakterler çıkıyor karşımıza. Baskıcı annesiyle yaşayan geçkin eski sevgili (küçük bir rolde özlediğimiz Jennifer Jason Leigh), yaşlı büyükannesiyle yaşamaktan bıkmış 16 yaşındaki başına buyruk siyahi kız (genç yetenek Taliah Webster), yanlış bir hamle sonucu gece serüvenine ortak olan şartlı tahliyeyle yeni salıverilmiş eski mahkûm, talihsizce Connie’nin gazabına uğrayan lunapark bekçisi (Barkhad Abdi) adrenalin yüklü bir gece boyunca filmin konuğu oluyorlar. Ancak ne ana aktörler, ne de yan karakterler, yönetmenlerin açıkça etkilendikleri Lumet, Cassavetes ya da Scorsese’nin ilk dönem filmlerinde olduğu denli derinleşemiyor.

Safdie kardeşlerin filmi bir noktadan sonra öykünün hızlı akışına ve görsel cambazlıklara yaslanıyor. Omuz kamerası ve aşırı yakın planlar giderek yormaya başlıyor. Sean Price Williams’ın kamerası Connie’yi canlandıran Robert Pattinson’un çehresini pembeden maviye renkten renge boyuyor. Kavuniçi aydınlatılmış sokaklar, eğlence parkının rengarenk ışıklarıyla yaratılan görüntü cümbüşü, Oneohtrix Point Never adıyla albüm yapan Brooklyn’li besteci Daniel Lopatin’in (Cannes’da ödüllendirilen) adrenalin yüklü punk elektronik müziği ve Benny Safdie ile senaryoda da katkısı bulunan Ronald Bronstein’ın huzursuz kurgu çalışması ile besleniyor. New York kentinin çeperlerinde yaşayan marjinal insanların natüralist hikâyeleri tuhaf karakterlerin at koşturduğu Kafkaesk bir soygun hikâyesine, finale doğru absürd bir güldürüye dönüşmekten kurtulamıyor.

Eski vampir Pattinson farklı bir kompozisyonda adrenalin yüklü bir oyun veriyor. Ancak kişisel tercihim sorunlu kardeşteki dokunaklı yorumuyla Benny Safdie’den yana. Post prodüksiyon döneminde filmden etkilenerek sözlerini kaleme aldığı final şarkısı ‘The Pure and the Damned’i bizzat yorumlayan Iggy Pop, ‘Soygun’un güzel sürprizlerinden biri. Iggy ‘Saf ve lanetli olan herşey sevgiden (aşktan) kaynaklanır / Olmayacak biliyorum ama güzel bir hayal bu / Zincirlerimden kurtulup parlak gökyüzüne bakmak istiyorum / İstediğimiz herşeyi yapabileceğimiz bir yere gidip timsahları okşayacağız bir gün, inan buna’ diye bitiriyor şarkısını. Bir sonraki projeleri ‘Uncut Gems’i Martin Scorsese yapımcılığında çekmeyi planlayan genç yönetmenlerin yetmişler ruhunu canlandırma yolunda attıkları adımları izleyelim, görelim.

(21 Ekim 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Maymunlar Cehennemi

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

54. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin Jüri Başkanı olduğu açıklanan, dünya sinemasının önemli yönetmenlerinden Filistin’li Elia Suleiman’ı, 01 Kasım 2002 tarihinde Umut Sanat tarafından sinemalarımızda gösterime çıkarılan Kutsal Direniş (Intervention Divine) adlı filmiyle tanımış ve çok sevmiştim. Diğer Elia, Elia Kazan’ın, bir kısmını Türkiye’de çekmiş olduğu siyah-beyaz “Amerika-Amerika” filmini ise Sami Şekeroğlu’nun kurucusu olduğu -o zamanki adıyla- Türk Film Arşivi’nin kısa bir süre gösterim yaptığı Harbiye’deki salonunda izlediğimi hatırlıyorum. Bu arada yarın (04 Ağustos 2017) vizyona girecek olan Bırak Kendini (Lasciati Andare – Let Yourself Go) adlı İtalyan filminde başroldeki Toni Servillo’nun canlandırdığı karakterin adının da Elia olduğunu belirteyim. Filistinli Arap sinemacı ile Kayseri kökenli Amerikalı sinemacıya aileleri tarafından aynı ismin verilmesi sinema sevgisinin evrenselliğini gösteriyor sanırım. (02 Ağustos 2017)

Hayatın içinden, senaryoda yazsan inanılmayacak bir tesadüfün hikâyesi: İstanbul’da göremediğim Maymunlar Cehennemi: Savaş filmini izlemek için Bodrum’dan yola çıktım, Turgutreis istikametindeki Midtown AVM.deki Cinemaximum Sineması’na gidiyorum. (Araya reklam aldım.) Minibüse bindiğimde malûm olduğu üzere sosyal medyadaki reytinglerimi kontrol ederken baktım aydın bir yönetmen arkadaş son yazdığım paylaşıma “Ne oldu yine, kim üzdü seni?” mealinde yorum yazmış. Altına, “Sorun yok, ortaya karışık bir sitem yazdım, anlayan anlar.” diye cevap verdim. O sıra minibüs aldı yükünü gidiyor, yönetmen arkadaş sözle de teselli verme ihtiyacı duydu herhalde, aradı beni, açtım telefonu. Havadan, sudan, çayırdan, çimenden konuştuk. Yeni filminin vizyona girme aşamasına ulaştığını söyledi. Söz döndü dolaştı, İstanbul’dan gitmek mi zor, gitmemek mi zor meselesine geldi. İstanbul’dan giderek yeni diyarlara yelken açmanın, dönerek ise hasrete son vermenin mutluluğunu yaşadığımız konusunda mubatakata (“mutabakata” diye düzelt Yıldırım) vardık. O sırada İstanbul’dan Egenin bilinmeyen, küçük bir yerleşim birimine göç eden bir başka yönetmen arkadaşı da andık. O’na olan sevgimizden, özlemimizden bahsederek konuşmamızı sonlandırdık. Telefonu kapattığımda minibüs tam Bitez’den geçiyordu, birden durdu. Minibüse kim bindi dersiniz: Az önce telefonda bahsettiğimiz diğer yönetmen arkadaş. Hayretimi gizleyemedim tabi, öpüştük, sarılıştık. Daha sonra söylesem inanmayacağı için diğer yönetmen arkadaşı da aradım, konuştular, şaşkınlığımıza o da iştirak etti. Yönetmen arkadaşların adlarını yazı içine sakladım. (*) Bu saklama şeklinin mucidi bendenizim, onu da belirtmiş olayım. Bu arada Maymunlar Cehennemi: Savaş filminin, başrolünü Charlton Heston’un oynadığı ilk orijinal Maymunlar Cehennemi filminden sonra, hepsini seyrettiğim serinin en beğendiğim filmi olduğunu belirteyim. Tespitlerime göre memleketimiz sinemalarında arz-ı endam eden Maymunlar Cehennemi filmleri şunlar: Maymunlar Cehennemi (Charlton Heston’lu, 1968), (**) Maymunlar Cehennemine Dönüş (Ekim 1971), Maymunlar Cehenneminden Kaçış (Nisan 1973), Maymunlar Cehenneminde İsyan (Ocak 1974), Maymunlar Cehennemi (Yeni serinin başlangıç filmi, Özen Film, 19 Ekim 2001), Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (05 Ağustos 2011), Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti (11 Temmuz 2014), Maymunlar Cehennemi: Savaş (14 Temmuz 2017)
(*) Yönetmen arkadaşlardan onay aldım, sakladığım adlarını sırasıyla açıklayayım: “Turgutreis istikametindeki Midtown…” (Turgut Yasalar) / “…aydın bir yönetmen arkadaş…” (Aydın Bağardı) / Her ikisine de selam olsun.
(**) Sadi Bey’in ay bazındaki vizyona çıkış tarihi notları Eylül 1971’den itibaren başladığı için ilk filmdeki bu tarih yapım tarihidir. (04 Ağustos 2017)

Basın ve yapılan eleştiriler filmlerin tanıtımlarına hasbelkader katkıda bulunuyor kanaatindeyim. Öyle olduğu halde bazı film şirketleri ön gösterim yapmadıkları bir yana, yazılı ve görsel bilgi dahi göndermiyor. İddialı filmlerin tanıtımları için aklıma harika bir öneri geldi, sabah sabah 10u yazayım dedim: Mesela filminizde/filminizi Brad Pitt, Tom Cruise, -ne bileyim- Marion Cotillard, Cüneyt Arkın, Christopher Nolan, Şahan Gökbakar falan oynuyorsa/yönetiyorsa hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Sadece “Falanca tarihte Brad Pitt filmimiz var”, “Filanca tarihte Tom Cruise giriyor”, “Cüneyt Arkın’ın muhteşem dönüşü” şeklinde duyurular yapın, amacınız hasıl olur. Hatta “Recep 6” deseniz yeter, Şahan Gökbakar demeye bile gerek yok; millet oluk oluk gelecek, oy verecek, pardon hasılat rekoru kıracak. Yapacağınız masraf da cebinizde kalır, çatır çatır yersiniz 10u. (05 Ağustos 2017)

Bir yanda bu işten para kazanan profesyonel film şirketlerinin ücretsiz wetransfer ile 100, 200 megabayt bilgi ve görsel göndermesi, diğer yanda bu işten para kazanmayan amatör web sitelerinin kısıtlı internet paketleriyle bilgi ve görselleri indirmeye çalışması veya ücretsiz wetransfer’in 7 günlük süresini kaçırıp bilgileri indirememesi. Eminim bu işte bir terslik var. Filmlerinizin bilgi ve görsellerini ücretsize değil de ücretli ve sınırsız kullanım imkânı olan wetransfer’e yükleseniz ve internet kullanımını da kendiniz üstlenseniz ne güzel olur. Bedava internet bulduğumda bilgi ve görsellerinizi kolaylıkla indiriyorum da, bedavayı bulamayınca benim üç kuruşluk emekli maaşımdan ödemeye çalıştığım telefonumun 2 megabaytlık internet paketi 1 günde bitiyor, ondan sonra -afedersiniz- dona kalıyorum, hiçbir iş yapamıyorum. Sırası gelmişken sadibey.com’u çeşitli sürelerde bürolarında barındıran Pinema Film, Avşar Film, 35 mm Filmcilik ve Duka Film’e teşekkür ederim. (06 Ağustos 2017)

(18 Ekim 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Ayla -Üzerinden Yaşananlara Dair-

Yedinci sanat olarak adlandırılan sinema, bütün sanat dallarını bağrında taşıdığı gibi onların güçlenip yaygınlaşmasını da sağlamış. Buna da bağlı olarak gündemde kalamayan dallar varken, sinema gündem oluşturan, kamuoyunun ilgisini hep üzerinde duyan bir sanat dalı.

İyi bir film için önce iyi bir senaryo gerektiği öteden beriye bilinen bir gerçektir. Senaryonuz güçlü değilse, görsel olarak tatminkâr bir film yapsanız bile izleyiciden not alamazsınız.

Ekip işi…

Parmağınızla kuma şekiller çizip resim yapabilirsiniz, gazetenin ucuna yazı yazabilirsiniz, dilinizle ritim tutup dans edebilir, oynayabilirsiniz, çamurdan heykeller de yapabilirsiniz… ama sinemaya gelince, işin içine endüstri girdiği için birçok şeye gereksinim duyarsınız. Öykü yetmez sinemaya, senaryolaştırmak gerekir. Mekân bulup uygun oyuncu belirlemelisiniz, kamera, ışık, ses ve set ekipmanı, montaj masası… müzik, derken laboratuvar işlemleri, kopyalama, salon bulma… Her biri dile kolay. Bu kadar şeyi ve insanı bir noktaya odaklamak ve çalışmalarını sağlamak zorundasınız. Sonuçta yaptığınız beyazperdeye düşen bir gölge sadece…

İşiniz zor…

Sinemanın zorluğu bunlar kuşkusuz… Ortaya çıkan ise gerçek bir sanat yapıtı, kim ne derse desin.

Teknoloji geliştikçe ve yaygınlaştıkça, artık cep telefonuyla bile film çekilebiliyor, bilgisayarda montajlanıp sosyal medya üzerinden izleyiciye ulaştırılıyor.

Bu da sinemanın daha bir titiz çalışılması, daha ince eleyip sık dokunması gereken bir sanat olduğunun kanıtı, bir bakıma. Onca ürünün arasından sıyrılabilmeniz için senaryonuzun da çok iyi kurulması, oyuncularınızın da çok iyi rol yapması, mekânlarınızın da konuya uygun olması, müziğinizin de aynı derecede güçlü olması gerekiyor. Bir de tanıtımı önemli kuşkusuz. Onlarca salonda (televizyonlarda, “yersiz uzun yerli dizilerle” rekabet de var) gösterilen yüzlerce filmin arasından seçilmeniz için göz ardı edilemeyecek bir çaba harcanmalı (yerli filmlerin tanıtım çabasının giderek daha da azalmasını anlayamadığımı belirtmeliyim).

Barış içinde bir arada…

Nasıl ki aynı çatı altında yaşıyorsak, aynı işyerini paylaşıyorsak, kavgadan uzak, anlayışlı davranarak birbirimizi taşıyorsak, sinemada da aynı şey geçerli. Herkes yerini, işini, gücünü bilir ve uyum içinde bir arada çalışır, çalışmak zorundadır. Eğer o uyum bozulursa film, film olmaktan çıkar.

Yeşilçam’a, 1980’de girip de setlere gitmek istediğimde kulağıma küpe olan sözü Atıf Yılmaz söylemişti: “Herkesin görevi var ve kimsenin işine karışmayacaksın.” Hazırlık aşamasında çatır çatır tartışmamıza karşın sette yönetmenin dediğinin olması gerektiğini öğrendim o sözle… Çünkü film (kim ne derse desin) yönetmenin yapıtıdır.

Ayla ile büyüyen tartışma

Bu yıl Oscar’a aday olarak gönderilmesi kararlaştırılan Ayla filmi, içeriğinden çok yapımcı – yönetmen – senarist tartışmasıyla öne çıktı.

Kim haklı, kim değil tartışmasına girmeden bu sorunun hiç de etik olmadığını, sürdürülmesinin de yanlış olduğunu söylemeliyim.

Ön gösteriminde izlediğim Ayla’da senarist ön jenerikte yoktu, son jenerikteyse küçük (sonradan) yazılmıştı. Bu, filmin sahipleri tarafından filme yapılan en büyük kötülüktür. Yıllarca reji asistanı ve yönetmen olarak çalıştığım setlerde, bir süre sonra yakınmalar artar, kavgalar bile çıkar ama bitip de sular durulduğunda herkes arkadaş olur yine… Bu kez o kavgaya neden olan sorunlara gülünür, hem de kahkahalarla.

Basından izlediğim kadarıyla filmin fikir babası da olan senarist Yiğit Güralp’in adının filmde (kendisinin dile getirdiğince, tanıtımlarda, filmin sitesinde hatta fragmanda) yer almaması filme zarar verir. Bu tartışma burada kalır mı sanıyorsunuz? Akademi’de de gündeme gelecek ve Ayla belki de hak ettiği ödülü, övgüyü alamayacak.

Siz filme emeği geçenlere hak ettiği yeri/onuru verin, sizinle birlikte film de hak ettiği yere ulaşsın. Bu, yapımcı için olduğu kadar senarist için de geçerli.

Filme gelince…

Biz, yakın tarihimizin sadece genel çizgilerini biliyoruz. Kore Savaşına neden katıldık, ne yararı vardı, dahası orada neler yaşandı, ülkemize katkısı ne oldu, dünyanın öbür ucundaki savaşın bizimle ne ilgisi vardı gibi gerçekleri hiç bilmiyoruz. Okullarda öğretilmedi (zaten okumayı pek sevmeyiz). Ayla da bunlara girmiyor, ama oradaki birliklerimizdeki insan sevgisi yüklü gerçekleri getiriyor. İkinci Dünya Savaşını ve Vietnam Savaşını anlatan Amerikan filmlerinin etkisi göz ardı edilmemeli.

Ayla’ya, Oscar yolunda başarılar diliyorum. Seyircisi bol olsun.

(18 Ekim 2017)

Korkut Akın

Ferhan Baran Yazıyor: Toprak Ana’nın Çığlığı

Amerikan sinemasının yaratıcı yönetmenlerinden Darren Aronofsky’nin merakla beklenen son filmi ‘anne! / mother!’ yeşillikler ortasındaki bir malikaneyi mekân alıyor. Evin sahibi olan orta yaşlardaki yazar ile genç karısı, baba yadigârı yapıyı elden geçirmekte, adam son şiirinin ilhamını kovalarken, kadın yenilenen su tesisatından duvarların boyanmasına onarım işleriyle ilgilenmektedir. Çiftin bu inzivai cennette huzurlu görünen yaşamları, … Devamı… »

Haneke’nin Mutsuz Avrupa Tablosu

Michael Haneke’nin sinemalarımıza uğrayan yeni filminin adının ‘Mutlu Son / Happy End’ olduğuna bakmayın. Seyri hiç de kolay olmayan şiddet yüklü ilk çalışmalarından birine ‘Eğlenceli Oyunlar’ anlamına gelen ‘Funny Games’ ismini vermiş olan sinemacı acı gülüşünü elden bırakmamış yine. Kariyerinin başından beri ele aldığı sorunlu aileler, kuşaklar arası sevgisizlik ve bastırılmış kollektif suçluluk duygusunun yarattığı tahribat gibi temalar çerçevesinde günümüz insanının çaresiz yalnızlığını dile getirmiş olan çağdaş sinemanın görmüş geçirmiş büyük ustasının, geçtiğimiz Cannes Film Festivali ana seçkisinde görücüye çıkan son çalışmasında kara mizahi yapı daha da güçlü.

Fransa’nın kuzeyindeki Calais’de yaşayan inşaat şirketi sahibi Laurent ailesinin görünürdeki refah yaşamı etrafında şekilleniyor film. Köklü zengin aile duvarları değerli tablolarla süslü malikanede kendi içsel sorunlarıyla boğuşurken, dışarıda zorlu bir yaşam savaşı sürmektedir. Ülkenin en ihtilaflı göçmen kamplarının bulunduğu liman kentinden yola çıkarak, arka planda Avrupa’daki mülteci sorununa dikkat çekmek istiyor Haneke. Ancak odak noktası, dağılmakta olan Avrupa ailesinin mutsuz bireyleridir. Yönetmen lüks malikaneye hapsedilmiş refah yaşamların cilasını kazırken, dipteki derin boşluğu, sevgisizliği ve intihar eğilimlerini açığa çıkarıyor bir kez daha.

Ölmeyi arzulayan bunamanın eşiğindeki 85 yaşındaki büyükbaba (Jean-Louis Trintignant) arabayla intihar teşebbüsünde başarısız olduğunda çevresindekilerden yardım istiyor. Şirketin başındaki kızı Anne (Isabelle Huppert) rekabetçi düzende başarısız damgasını yemiş yönetici oğlu Pierre (Franz Rogowski) ile çatışma halindedir. İtibarlı kardiyolog oğul Thomas (Mathieu Kassovitz) ünlü bir çellist ile cinsel fanteziler peşindedir. Aile bireylerinin en küçüğü Thomas’nın 13 yaşındaki kızı Eve (Fantine Harduin) dağılmanın eşiğindeki ailenin en sorunlu bireyidir belki de.

Film, Eve’in çektiği canlı instagram videosuyla açılıyor. Bu başlangıç 30 yıllık kariyeri boyunca medya teknolojisinin dünyayı değiştirdiğini ifade etmiş ve öykülerini zamanın izleme alışkanlıklarına göre şekillendirmiş Haneke için şaşırtıcı değil. 1992 yapımı ‘Benny’nin Videosu’nun katliam görüntüleri içeren video görüntüleri, 2005 tarihli ‘Saklı / Cache’nin bir burjuva apartmanı ve çevresinin sabit kamerayla çekilmiş fotoğrafı andıran açılış sahnesinin ardından bu defa çağımız insanını esir almış instagram videoları ve internet yazışmalarından içeri bakıyor Haneke. ‘Mutlu Son’un açılışında uzunca bir süre yer alan Eve’in canlı instagram yayınında annesinin tuvalet hallerini, yiyeceğine depresyon ilacı zerk edilmiş hamster’ın akibetini ve de annenin aşırı dozdan intiharını izliyoruz. Thomas ile viyolonsel virtüözünün cinsel fantezilerini pornografik internet yazışmaları vasıtasıyla öğreniyoruz. İletişim teknolojisinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği ve mahrem alanların hızla işgal edildiği çağımızda insan hayatının nasıl da giderek çölleştiği, yalnızlık ve mutsuzluk meselesinin nasıl da tavan yaptığına dair yaman çelişkiyi gözler önüne seriyor sinemacı.

Bu sevgisiz menfaat dünyasında 13 yaşındaki torunun ortada kalma duygusu ile bunama sinyallerinden yorulmuş yaşlı dedenin azap çekeceği bir hayatı devam ettirme endişesi kesişiyor. Ailenin gözden çıkarılmış veliahtı Pierre’in ihmali yüzünden yaşanan iş kazasının sonuçlarından arınmak için duvarın ardındaki mültecileri malikanedeki davete misafir etmesi ve evdeki Faslı hizmetçilerden ‘kölemiz’ diye söz etmesi, kollektif suçluluk duygusunun trajikomik dışavurumuna dönüşüyor. Laurent ailesinin özelinde Avrupa’nın dağılışını, soyut duvarlarla sorunları uzak tutmaya çalışan, mülteci sorunu karşısında çaresiz kalan, finansal krizler karşısında yabancı sermayeden medet uman Avrupa’nın kaçınılmaz çöküşünü dile getiriyor Haneke. Seyir zevkini bozmamak amacıyla detaylarından bu yazıda söz etmeyeceğimiz muazzam finalde usta sinemacının acı mizahı doruğa ulaşıyor.

(13 Ekim 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Toprak Ana’nın Çığlığı

Amerikan sinemasının yaratıcı yönetmenlerinden Darren Aronofsky’nin merakla beklenen son filmi ‘anne! / mother!’ yeşillikler ortasındaki bir malikaneyi mekân alıyor. Evin sahibi olan orta yaşlardaki yazar ile genç karısı, baba yadigârı yapıyı elden geçirmekte, adam son şiirinin ilhamını kovalarken, kadın yenilenen su tesisatından duvarların boyanmasına onarım işleriyle ilgilenmektedir. Çiftin bu inzivai cennette huzurlu görünen yaşamları, davetsiz misafirlerin kapıyı çalmasıyla gölgelenir. Yazarın ölmek üzere olan hayranı, ertesi gün karısı ve nihayetinde babalarının mirası için daha o hayattayken birbirine giren iki yetişkin oğlu evin tüm huzurunu kaçıracak, meraklı ziyaretçilerin evdeki ata yadigârı kristali tuzla buz etmesiyle birlikte işler daha da karışacaktır.

‘Kaynak / The Fountain’ ile ‘Nuh: Büyük Tufan / Noah’ filmlerinde kutsal metinlerden yola çıkmış olan Aronofsky’nin tutkulu bir çevreci olduğunu açıklamalarından biliyoruz. Bir önceki filminin konu edindiği büyük tufanın günümüzdeki global ısınmanın getireceği felâketlerin bir habercisi olduğunu hatırlatan sinemacı, ülkesinde ardarda yaşanan doğa felâketleri karşısında endişesinin her sorumlu dünya vatandaşı gibi büyümekte olduğunu ifade ediyor. ‘anne!’ bu endişenin beyazperdeye düşmüş hali. ‘Rosemary’nin Bebeği’ usulü bir psikolojik gerilim olarak ilerleyen film, dini ve çevreci metaforlarla yüklü bir kâbusa dönüşmekte gecikmiyor. İlham peşindeki şair Tanrı’yı, genç ve çalışkan karısı Toprak Ana’yı, ilk ziyaretçiler Adem ile Havva’yı, düşman oğulları Habil ve Kabil ve nihayetinde evi (ya da Dünya’yı) işgâl ederek yağmalayan misafirler ve hayranlar ordusu da insan neslini temsil ediyor.

Yoğun semboller ve sembol diyaloglarla ilerleyen ve kıyameti tasvir eden finalle doruğa ulaşan seyri kolay olmayan bir deneyim ‘anne!. Filmin sembolik yapısı yapım tasarımından başlıyor. Mekân olarak seçilmiş Viktoryen ev, o dönemde bilim adamlarının insan beyni için en mükemmel şekil olduğunu düşündüğü sekizgen biçiminde tasarlanmış. Sekiz rakamının İncil’de yeniden doğuş ve yenilenme kavramları düşüncesinden yola çıkan yönetmen, sekizgen temayı evin şekli dışında aydınlatma araçlarında, kapı panelleri, resim çerçeveleri ve diğer eşyalarda kullanmaya özen göstermiş. Uzun planlardan kaçınarak, el kamerası kullanımının tercih edildiği yakın ve orta çekimlere yer vermiş. Bu da filmin klostrofobik geriliminin tırmanmasına destek olmuş.

Ev işgâli hadisesinde, sinemada gerçeküstücülüğün babası Luis Buñuel’in ölümsüz başyapıtlarından ‘Yokedici Melek / El Angel Exterminator’den etkilendiğini belirtiyor Amerikalı sinemacı. Bu ilham kategorisine İspanyol asıllı büyük sinemacının, Leonardo da Vinci’nin ünlü ‘(Hz.İsa’nın) Son Akşam Yemeği’ tablosunun kanlı canlı beyazperdeye taşındığı ‘Viridiana’sını da ekliyorum kişisel olarak. Philip Messina’nın kusursuz yapım tasarım çalışmasından, Aronofsky’nin ilk uzun metrajı ‘Pi’den beri değişmez çalışma arkadaşı Matthew Libatique’in görüntülerinden beslenen bu kaotik rüya film, çağımızın en yetenekli oyuncularından Jennifer Lawrence’in yakın plan usta yorumundan büyük destek alıyor.

‘anne!’ eleştirmenleri tam anlamıyla ikiye bölmüş bir film. Kusursuz yönetmenliği takdire şayan ancak metaforların abartılı bir biçimde gözümüze sokulduğu, ana akım sinemaya göz kırpan final bölümünün anlatıyı zedelediğini düşünüyorum.

(06 Ekim 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Çavdar Tarlasındaki Asi

Sanatın birçok dalında, karşımıza çıkan ürünleri çok farklı açılardan değerlendiririz. Kimi zaman bu doğrudur, kimi zaman da yanlışa sürükler. Çavdar Tarlasındaki Asi de o filmlerden.

Film, Salinger’ın başyapıtlarından Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanını yazışı ekseninde, gençlik yıllarını ve kendisine ağır bir travma yaşatan İkinci Dünya Savaşında cephedeki günlerini anlatıyor.

Önce sinema…

Film gerçekten başarılı… Zaten kimse ne ritmine ne temposuna ne de oyuncularına laf ediyor. Çekimler çok başarılı. Montajı kusursuz. Oyuncular ellerinden geleni yapmış. Tipik bir biyografi filmi… Bir dönemi, o dönem yaşananları, yaşayanların duygularını ve tabii, başta Salinger’in içine kapanık ama sanki açıkmış gibi göstermesi de içinde hayatının önemli bir kısmını anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar oluşunu bilmeseniz de, bilip de göz ardı etseniz de başarılı bir film izlemiş olacaksınız.

Sonra edebiyat…

J. D. Salinger, 20. yüzyılın hem çok beğenilen hem de çok merak edilen yazarı. Yazarın bilinen tek romanı, 16 yaşındaki bir yeniyetmenin gözüyle yaşamını ama aslında tümüyle kapitalizmin eleştirisi olarak kabul ediliyor. Okumanızı öneririm… (Yapı Kredi Yayınları, 52. baskı, Haziran 2017)

Tartışmanın boyutu…

Edebiyat ile sinemayı birbiriyle kesinlikle karşılaştırmamak/kıyaslamamak gerekir. Yazarların en çok yakındığı konudur bu, çünkü edebiyat bir imaj yaratır, sinema ise imajın imajıdır, dolayısıyla başka bir yere gider okurun gözünde.

Salinger, inzivaya çekilmiş, bırakın öykülerinin basılmasını, bir daha yazmaktan bile kaçınmış biri. Eskilerin, nevi şahsına münhasır dedikleri cinsten, farklı, farklı olduğu kadar değerli, değerli olduğu kadar ilginç, ilginç olduğu kadar merak edilen bir yazar.

Kendi üzerinden…

Salinger, babasının isteklerine annesinin desteğiyle karşı durabilmiş, yazar olmak amacıyla üniversiteyi yarıda bırakmış, hocası Whit Burnett (Kevin Spacey) ondaki cevheri görüp, belki biraz da sıkıştırarak, ezerek yazmasını sağlamış… Oona O’Neill’in aşkını kazanmak için İkinci Dünya Savaşında bile yazmayı bırakmıyor. O’Neill, Charles Chaplin ile evlenince Salinger, içinde var olan o kapalılık daha da artıyor ve dünyaya küsüyor.

Film, romanın uyarlanması değil… Zaten Salinger, sağlığında böyle bir şeye asla izin vermemiş… Telif hakları düşene kadar da sinemacılar, beklemek zorunda, yıllardır süregelen böylesi düşlerini.

Bir çıkar yolu, kitaptan yola çıkıp Salinger’in (zaten otobiyografik özellikler taşıyan bir kitap) hayatını anlatmak olarak gözüküyor. Ölmez sağ kalırsak o tarihe (2079) kadar, izleriz hep birlikte…

Çavdar Tarlasındaki Asi, Yönetmen: Danny Strong. Oyuncular: Nicholas Hoult, Kevin Spacey, Sarah Pauson, Zoey Deutch, 06 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(04 Ekim 2017)

Korkut Akın

24. Uluslararası Adana Film Festivali’nin Ardından

Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in, Orhan Kemal’in ve daha nice değerlerimizin yetiştiği bereketli topraklar üzerinde düzenlenen 24. Uluslararası Adana Film Festivali’ni yakından izleyen bir yazar olarak genel değerlendirme notlarımı paylaşmak istedim. Bu yıl 25 Eylül – 01 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen festivalin programı içerdiği çeşitlilik ve filmlerin genel düzeyi itibarıyla birinci sınıftı. Ulusal Yarışma filmlerinin en az yarısı En İyi Film ödülünü alabilecek düzeyde güçlüydü. Bu da bir festival için önemli başarı göstergesidir. Bu açıdan ön seçim ekibini kutluyorum.

Ulusal Yarışma ana seçkisinde yer alan filmlerden en çok etkilendiklerimizin başında Orhan Eskiköy’ün inanç kavramını sorgulayan şiirsel çalışması ‘Taş’ geliyordu. Bir izleyicinin ‘bir şiir okuduk’ diye tanımladığı Pelin Esmer imzalı ‘İşe Yarar Bir Şey’in ana karakteri bir şairdi. Barış Bıçakçı’nın senaryo ortaklığı ve finaldeki ‘Fotoğraf’ şiiriyle yükselen bu güzel film, Haydarpaşa istasyonundan başlayan bir içsel yolculuğu anlatıyordu.

Kuran’daki ‘Hızır Kıssası’ndan hareketle, kaynaklarını tüketmiş dünyamızda iki bilim adamının çileli yolculuğu üzerine kurulu Semih Kaplanoğlu ustanın ‘Buğday’ı, birinci sınıf kurgusu ve sanat tasarımıyla yılın üzerinde en fazla konuşulacak filmleri arasında yer alıyordu. Ümit Ünal’ın yazıp yönettiği ‘Sofra Sırları’ bir dönem Atıf Yılmaz filmlerini hatırlatan kara mizahı ve Demet Evgar’ın çok başarılı yorumuyla övgüyü hak ediyordu. Ve Emre Yeksan’ın ilk filmi ‘Körfez’, Hong Sang-soo filmlerinin dinginliğini anımsatan anlatımıyla festivalin önemli keşiflerinden biri olarak gönlümüze yerleşiyordu.

Festivalde genelde ilgiyle karşılanan oyuncu Onun Saylak’ın ilk uzun metraj denemesi ‘Daha’yı ise fazla hesaplı kitaplı ve klişelerden kurtulamamış bir çaba olarak değerlendiriyorum. Başroldeki genç oyuncu Hayat Van Eck bu filmin en büyük şansıydı. Jürinin en iyi film seçtiği ‘Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ filmini ise iflah olmaz Onur Ünlü sevenlerine havale etmekle yetiniyorum.

Uluslararası Yarışma seçkisi birçok sinema yazarı dostumun belirttiği üzere bir ‘Şampiyonlar Karması’ görünümündeydi. Geçtiğimiz Cannes Film Festivali ana seçkisinde yer alan (Altın Palmiye ödüllü ‘Kare’ dahil) dört filmin ağırlığını koyduğu bu bölümde, Guillermo Arriaga’nın başkanlığını yaptığı uluslararası jüri üç Cannes filmini ödüllendirdi. Daha önce Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanmış olan Andrei Zvyagintsev imzalı (kendisi kapanış töreninde hazır bulundu ve ödülünü aldı) ‘Sevgisiz’ ile Ukraynalı yönetmen Sergei Loznitsa’nın Dostoyevski’den esinlendiği ‘Krotkaya’sı, insanlığını yitirmiş, kurumları işlevsiz hale gelmiş çağdaş Rus toplumunu karamsar bir biçimde eleştiren yapımlardı. Festivalden mansiyon alan çok sevdiğimiz Yunanlı Yorgos Lanthimos’un ‘The Lobster’dan sonra İngilizce çektiği ikinci film olan ‘Kutsal Geyiğin Öldürülmesi’ ise, yönetmenin aile kurumuna, suçluluk duygusuna ve sınıf ilişkilerine odaklanan sinema kariyerinin en başarılı yapıtlarından biri olarak belleğimize yerleşti.

Festivalin gerçekleşmesinde büyük katkıları olan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü ile Festival Direktörü İsmail Dikilitaş’ın şahıslarında emeği geçen herkesi kutluyor ve festivalin başarılarının devamını diliyorum.

(01 Ekim 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Adana’da Festival Coşkusu Devam Ediyor

Adana Film Festivali’ni 7 yıldır aralıksız takip ediyorum. Her yıl güzel anılarla ayrılmışım bu sanat şehrinden… Adana bir kültür-sanat şehri… Bunun her seferinde altını çiziyoruz ama laf olsun diye değil… Hem istatistikler hem de şehrin kendisi bunu size gösteriyor. Yalnızca sinema değil sanatın her dalından sanatçı yetiştirmiş bir kent burası… Peki bu yıl 24. kez gerçekleşen Adana Uluslararası Film Festivali’nde neler oluyor? Detaylar yazımda…

Muzaffer İzgü’ye Selam Olsun…

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Türk edebiyatının en büyük yazarlarından, Adana doğumlu Muzaffer İzgü bir kere daha saygıyla anmak isterim. Geçen sene Adana Film Festivali’nde yaptığı konuşma hâlâ hatırımda… Sanki bir veda konuşması gibi ama bir o kadar umut dolu bir konuşma yaparak bu karanlık günlerde bizlere ışık tutmuştu. Bizi çalışmak, çok çalışmak kurtaracak demişti; okumak, yazmak, üretmek…

Süleyman Turan’dan Duygusal Konuşma

Dün Türk sinemasının en kıymetli oyuncuların Süleyman Turan ile sevgi kortejinin hemen ardından sanat kasabasında Milyon TV canlı yayını için bir araya gelmek fırsatı bulduk. Keyifli yayınımızın sonuna doğru, kendisiyle önümüzdeki yıllarda da burada buluşma temennisinde bulundum ve aktör, yıldızları göstererek bana baktı. Hayatımın en zor anlarından bir tanesiydi diyebilirim. Kendisi söyleşi boyunca da her geçen yıl eksilen dostlarından söz etmişti. İşte böyle hüzünlü anlara da tanıklık ediyoruz çünkü sahiden de Yeşilçam’ın yaşayan son temsilcileri ile buluşma fırsatı buluyoruz festivaller sayesinde… Yeni dönem oyuncularının büyük bir çoğunluğu hâlâ halkın onlara gösterdiği ilgi ve sevginin yanına yaklaşabilmiş değil. Kıymetini ve değerini iyi bilmek lazım… Şimdi festivalin en önemli bölümü olan filmlere geçelim…

Uluslararası Seçki Parıldıyor

Bu sene tercihimi çoğunlukla uluslararası seçkiden yana kullandım ve pişman değilim. Adana yabancı film seçkisi her sene çok başarılı olmuştur ve bu sene de yanıltmadı. Sinema yazarı Kerem Akça’yı buradan bir kez daha tebrik etmek gerekiyor diye düşünüyorum. Bir alkış da Adana izleyicisine çünkü her sert, en zor ya da en dayanılmaz filmlerde bile sabırla ve sessizce filmleri izleyerek film izleme kültürlerinin ne kadar yukarıda olduğunu bir kez daha ispatladılar. Aynı şeyi üniversite öğrencileri için söylemek zor ama yaş ortalaması yüksek Adana halkı tüm filmleri büyük bir dikkat ve hassasiyet içinde hem de yoğun bir ilgiyle takip ediyor. Mesela dün akşam izlediğimiz Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un son filmi The Killing of a Sacred Deer’i neredeyse merdivenlere kadar dolu izledik. Yönetmenin Colin Farrell ile The Lobster’daki müthiş uyumu devam ediyor. Harika bir ikili oldular ve Farrell’in yıllarca Hollywood’da bulamadığı değeri ve hak ettiği saygıyı Yunan yönetmen ile kazandığını düşünüyorum.

Film Gösterimlerindeki Teknik Aksaklıklar

Filmin son dakikalarındaki aksaklığa rağmen salonun büyük bir bölümü sabırla bekledi. Ancak sorun yaklaşık 45 dakika uzayınca büyük bir kısmı salonu terk etmek zorunda kaldı. Tam da bu noktada bu soruna da dikkat çekmek lazım… Sanırım festivalin bu sene en büyük sorunu tam da bu… Film gösterimlerindeki teknik aksaklıklar. Yıllardır geldiğim Adana’da daha önceki yıllarda bu
kadar üst üste bu sorunla karşılaştığımı hatırlamıyorum. Sorunlar açılış filmi The Shape of Water’ın gösterilememesiyle sinyal vermişti. Ardından ardı ardına altyazı sorunları ve kesilmelerle devam etti. Mesela sinema yazarlarının merakla beklediği Zama’nın da böyle bir sorun yüzünden izlenemediğini duymuştum. Ben o sırada Wim Wenders’in merakla beklediğim son filmi Submergence’i izlemeyi tercih etmiş, çok büyük olmasa da altyazı sorunlarıyla karşılaştığımı itiraf etmeliyim.

Wenders Haçlı Seferinde, Haneke’nin Kafası Karışık

Bu arada Wenders beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. En sevdiğim yönetmenlerin başında gelen Wenders, neden haçlı seferine çıkıp Müslüman avı yapmayı tercih etti aklım almıyor. Filmin 11 Eylül’den sonra tırmanan Müslüman düşmanlığına çanak tutmayı adeta misyon edinmiş. Tek taraflı ve sığ bir bakış açısı hakim. Batılılar siz harikasınız, tüm Müslümanları yok edin, dünya kurtulsun değil mi? Çok yazık… Çok talihsiz… Bir hayal kırıklığını da Michael Haneke’nin son filmi Happy End’de yaşadım. Çok kopuk ve dağınık bir hikâye anlatıyor bu kez yönetmen. Sanki kendisini tam olarak filme adapte edememiş ya da iyi bir döneminde değilmiş gibi. Yani Haneke filmi gibi ama çeken Haneke değil gibi. İnandırıcılıktan uzak… Bu arada filme öğretmenlerinin yoklama zorunluluğu ile gelmiş iletişim fakültesi öğrencilerini de sinemadan soğuttuğu kesin. Hayatında hiç Haneke filmi izlememiş biri bu filmle başlarsa yaşadığı şoku az çok tahmin edebiliyorum. Çoğu film boyunca kikirdeyerek ya da cep telefonları ile takılarak zaman geçirdiler. Yine de izleseler iyiydi. Sonunda dayanamayıp bir tanesine, “Şu anda kimin filmini izlediğinizi bilmiyorsunuz değil mi?” dedim. “Hayır bilmiyoruz” dediler. “Yaşayan en önemli yönetmenlerden bir tanesinin son filmi, izleyin bir şey kaybetmezsiniz, hatta kazarsınız.” dedim. “Filme girmeden araştırdınız mı?” diye sordum. “Hayır, keşke internetten baksaydık, asla gelmezdik.” diye cevap verdiler. “Peki.” deyip sustum. Tabii herkesten biz sinema yazarlarında olan sabrı beklemek haksızlık olur. Ne kötü filmlere tahammül ediyoruz, Haneke’nin en kötü filmi bile başyapıt kalır…

En Sevdiklerim Loveless ve Wind River

Gelelim festivalde en sevdiğim filmlerin başında gelen Loveless’a… Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev’in Cannes’da Jüri Ödülü kazanan filmi boşanma arifesinde çocuklarını gözden çıkaran bir çiftin hikâyesini yine büyük bir ustalıkla anlatıyor. İki yüzlü aile hayatına, çıkar ilişkilerine, insanın her türlü sevimsiz halini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kutsal saydığımız kavramları sorgulatıyor. Çok başarılı, mutlaka görülmeli. Şu ana kadar izlediğim filmler arasında zirvede Wind River var. Aksiyon ve fantastik Hollywood filmlerinde görmeye alıştığımız Jeremy Renner ters köşe bir rol ile karşımıza çıkıyor. Aynı cümleyi Elizabeth Olsen için de kurmak mümkün. Filmin kadına bakış açısı ve güçlü kadın karakterleri takdire şayan. Yer yer yüreğim sıkışarak izledim. Her ikisi de çok yürekli, çok güçlü filmler… İyi ki bu filmler var ve iyi ki Adana’da bu filmleri izleme fırsatı bulduk.

Ödül Töreni Yaklaşıyor

Festivalin ulusal seçkisine bugünden itibaren ağırlık vermeyi düşünüyorum. Zira orada da büyük bir çekişme ve önemli filmler var. Pelin Esmer’in İşe Yarar Bir Şey’inin çok sevildiğini söylemeliyim. Filmi gören herkes ağız birliği yapmışcasına aynı şeyi söylüyor. Altını çizmekte fayda var. Yarın festivalin merakla beklenen filmlerinden Onur Ünlü’nün Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok ve Ümit Ünal’ın Sofra Sırları ekipleriyle birlikte galalarını yapacaklar. Ayrıca Aydın Orak’ın Yaşar Kemal Efsanesi adlı filmi de seyirciyle buluşacak. Ve sonrasında ödül töreni heyecanına geçeceğiz ve bakalım neler yaşanacak hep birlikte izleyip göreceğiz.

Adana’dan aktaracaklarım şimdilik bu kadar, sinemanın ışığı kalbinizi ısıtsın.

Sevgiler.

(28 Eylül 2017)

Gizem Ertürk

Sinemam ve Ben -Türkan Şoray-

Bir dönem erkeklerinin, istisnasız hepsini kendine âşık eden bir efsane, bir mit, bir simge Türkan Şoray. Beyazperdeye yansıyan iri ve güzel gözleri, hülyalı bakışları, büründüğü her rolü gerçekten benimseyen duruşu ve kuşkusuz kurallarıyla bir bütün olduğu için tektir sinemamızda da, hayatımızda da… Bu çerçevede -birçokları gibi- Türkiye’nin yüzü olarak kabul etmekten başka ne gelir elimizden (sahi, sorsalar, hâlâ en çok oy alacak yüzdür Türkan Şoray).

Sinemamızın yüzü…

Buradaki yüz, kişiyi değil, yılı anlatmak amaçlı… 100 yılı aşkın yaşı ile Türkiye sineması (Fuat Uzkınay ile değil, çok daha önce 1907’de, Manaki Kardeşler ile başlamış) günümüze dek birçok akımın, birçok yöntemin, renkli/siyah beyaz filmin, izini taşımış ama sultanını hiç değiştirmemiş: Türkan Şoray. Bu kez ‘yüz’ derken, gerçekten yüzü kast ediyoruz. Türkiye sineması deyince kuşkusuz Muhsin Ertuğrul, Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, kuşkusuz Yılmaz Güney, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın’ı da göz ardı etmeksizin “dört yapraklı yonca” gelir akla… Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın’dır bu yapraklar… Onların da ilki yine Türkay Şoray’dır, kim ne derse desin.

Sinema ölmez!

Sözlü tarih çerçevesinde ele alabileceğimiz Türkan Şoray’ın yaşamını (tabii ki en çok da sinema yaşamını) anlatan “Sinemam ve Ben”, Leyla Özalp ve Figen Gezer’in de desteğiyle, İş Bankası Kültür Yayınları aracılığıyla, ayrıntılarına varana dek okuyoruz…

Sinema, izlemesi keyifli (isterse korku filmi olsun, insanı etkiler muhakkak) bir sanat dalı ve diğer tüm dallarla da doğrudan bağlantılı. Onun için de zaten ‘yedinci sanat’ deniyor ya… Buna da bağlı olarak perdeye yansıyanlar yapımının ve üretiminin zorluğunu, yaşanan müşkülatı gizleyebiliyor. Perdede üç beş saniyede gözüküp kaybolan görüntünün üretimi bazen günler alabiliyor… Kaldı ki onu tasarlamanın pahası hiç biçilemez. Türkan Şoray, sinemayla ilişkili hayatını anlatırken ülkemizin (ve tabii, dünyanın) ekonomisinden sosyal değişimine kadar birçok noktayı da aydınlatıyor. Okura kalan, taşları yerine oturtmak sadece. Siyasi erk, sadece kendi penceresinden görürken sanat bütün pencereleri açıyor önümüze. Bununla birlikte geçen yıllarda yaşanan sorunlar sadece toplumsal, sadece ekonomik değil, günün anlam ve önemiyle de doğru orantılı sosyal yaşamı da sergiliyor.

Filmlerin katkısı…

Bugün, televizyon ekranlarında birbiri ardına yayınlanan “eski” filmler, hâlâ izleyici çekiyorsa, bir “şeytan tüyü” vardır muhakkak içinde. Yayınının ardından ya bir repliği ya müziği ya da mekânı gündeme oturuyor. Gazeteleri karıştırın, sosyal medyaya bir bakın isterseniz, hak vereceksiniz…

Türkan Şoray’ın geçmişi, bu bağlamda, bizim birikimimizdir. Zamanında sinema salonlarını doldurup (kimi zaman “mendilini unutma” uyarılarıyla kimi zaman da “vallahi benim hayatım” sahiplenmesiyle izlediğimiz filmler, onun sinemaya başlayışından itibaren kronolojik bir sıra ile günümüze kadar getiriyor anılarını. Bazen kendisinin özeleştirisini bazen çıkarttığı dersleri bazen de bize verdiği dersleri okuyoruz. Tam da bu aşamada kendimize, yaşamımıza, geleceğimize bakıyoruz ister istemez. Türkan Şoray, yer yer farklı yazarların görüşlerine de yer verirken biz okuru yönlendiriyor da… daha iyi, daha doğru, daha güzel olmamız için…

Senaryo ve hayat…

Toplumsal yaşamı belirleyen sanatın ve sanatçıların hayatın her anında, her alanında gözümüzün önünde olması iyidir. Onlarla özdeşleştikçe, onların büründükleri rolleri benimsedikçe yaşamsal refah da artacaktır. Rahat anlatımı, kolay okunurluğu, dozunda merak unsuruyla “Sinemam ve Ben” elinizden düşmeyecektir.

Bütün güzelliklerin altında insan varsa, insanın emeği, birikimi varsa, “Sinemam ve Ben”de de o birikimi en çarpıcı haliyle göreceksiniz. Yaldızlarının altındaki gerçeklik sizi de çarpacak.

Türkan Şoray, o kadar çok anı paylaşmış ki, birini aktarsam diğerine yazık… Yılmaz Güney de var, kamera önüne hiç birlikte geçmemiş olmalarına rağmen dergi kapaklarını süslediklerini anlatıyor (başka anıları da var kuşkusuz), at binerken geçirdiği kaza ve sonrasındaki korkularını da (bir Hollywood yaklaşımı olan “Show goes on = gösteri sürmeli” ile yapımcıların tutumları da) yer alıyor. Senaryoları üzerindeki tartışmalardan kostümlerinin ayrıntılarına (Sinemanın 100. yılı çerçevesinde sergilenmişti) kadar aklınıza gelen gelmeyen her hususu bulacaksınız.

Sinemam ve Ben, Türkan Şoray, anlatı, İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 2017, 495 s.

(25 Eylül 2017)

Korkut Akın