Kategori arşivi: Yazılar

Huzur Maskesinin Ardındaki Dehşet

Amerikan rüyasının değişmez sembollerinden biridir banliyöler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ekonomik refah döneminin ve de nükleer savaş korkusunun etkisiyle banliyö hayatı Amerikalıların gözde yaşam tarzı haline gelmiştir. Günümüzde tüm dünyayı sarmış bulunan, ailelerin hep birlikte vakit geçirdiği büyük alışveriş merkezlerinin temeli hep bu dönemde atılmıştır. Hollywood yıldızlarından George Clooney’nin son yönetmenlik denemesi ‘Suburbicon’ 50’li yılların böylesine popüler bir banliyö merkezinden alıyor adını.

Çarpıcı bir reklam kampanyasıyla tanıtılıyor ‘Suburbicon’ filmin ilk karelerinde. Gürültünün trafiğin olmadığı, okulları ve tam teçhizatlı sağlık kurumlarıyla kendi kendine yeten bir yeryüzü cenneti olarak. Siyahi bir ailenin taşınmasıyla mahalledeki dengeler sarsılıyor. Afrikalı Amerikalılarla birlikte yaşamaya gönülsüz beyazlar ırkçı şiddeti adım adım tırmandırmaya başlıyor. Clooney’nin filmi bu gergin girişin ardından siyahi Mayers ailesinin karşı komşusu Lodge’ların gizemli hikâyesine odaklanmayı tercih ediyor.

Beyaz ailenin evinde tuhaf bir gasp olayı yaşanıyor bir gece. Silahsız iki soyguncu evin bireylerini etkisiz hale getiriyor. Yoğun doz kloroforma maruz kalan evin kötürüm annesi olay sonrasında hayatını kaybediyor. Yaşadıklarının bir kurmaca olduğunu keşfeden evin küçük oğlu Nicky’nin gözünden izlediğimiz hikâye dehşetengiz bir cinayet silsilesine dönüşürken, komşu bahçede benzer bir ırkçı terörün fitili ateşleniyor.

‘Suburbicon’, Coen biraderlerin 2000’li yılların ortalarında çekilmesi planlanan ancak daha sonra rafa kaldırılmış özgün hikâyesinden yola çıkmış. Aynı projede eksantrik sigorta müfettişini canlandırması düşünülmüş olan Clooney, Coen’lerin öyküsünü 50’li yıllarda Levittown, Pennsylvania’da yaşanmış gerçek bir linç hadisesiyle birleştirmiş. Mayers ailesinin liberal geçinen Kuzey Amerikalıların ırkçı öfkelerinin hedefi haline gelişini, komşu evde yaşanan ürpertici olaylar silsilesiyle paralel olarak anlatmayı denemiş.

Proje kağıt üzerinde hayli çarpıcı duruyor. Beyaz evinde yaşanan dehşetin farkında dahi varmayan ve tüm öfkesini ‘yaşanan ölümcül olaylardan’ sorumlu tuttukları kendi halindeki siyahi aile üzerine kusan, Güneyin Klu Klux Klan takımını aratmayan ırkçı beyaz topluluğun hikâyesi Trump öncesi bir dönemde kaleme alınmış ve çekimler gerçekleşmiş. Ancak başkanlık seçimleri ve ardından Charlottsville’de yaşanan ırkçı terör ve başkanın olaylar karşısındaki taraflı tutumuyla güncelin ve sıcak gelişmelerin sözcüsü olma fırsatını elde etmiş bir çalışma bu aslında. Ancak elindeki malzemeyi yeterince etkin kullandığı söylenemez. Önceliğin Lodge ailesinin evinde yaşanan Coen biraderler entrikasında olduğu yapımda, siyahi ailenin fertleri ve dertleri geri planda kalmış. Baba Mayers’ın tek bir repliğine bile yer yok Clooney’nin filminde. ‘Fargo’dan ve son dönemde Coen’lerin yürütücü yapımcılığını yaptıkları üç sezondur ilgiyle izlenen aynı adlı TV dizisinden aşina olduğumuz küçük kasabaların huzur maskesinin ardındaki dehşet kasırgasına yeni bir şey ekleyemiyor film, komşu evlerde yaşananlar heyecan verici bir biçimde kurgulanamıyor. Matt Damon, (çifte rolde) Julianne Moore ve Clark Gable bıyığı ve kemik gözlükleriyle eksantrik sigorta müfettişi kompozisyonunda parlayan Oscar Isaac’in performansları, Robert Elswit’in aydınlık / karanlık karşıtlığını özenle yaratan görüntüleri, Alexander Desplat’nın dönemin ruhunu yakalayan müzik çalışması filmi ancak seyredilir hale taşıyabiliyor.

(11 Aralık 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Daha İyi Bir Dünya İçin

Ülkemiz sinemasından heyecan verici bir keşif olarak parlıyor ‘Körfez’. Genç sinemacı Emre Yeksan’ın dünya prömiyerini 74. Venedik Film Festivali’nin ‘Eleştirmenler Haftası’ seçkisinde yer almış ilk uzun metrajı bu hafta gösterime giriyor. Film, otuzlu yaşlardaki Selim’in sona ermiş bir evlilik sonrasında İstanbul’dan İzmir’e dönüşüyle başlıyor. Genç adam baba ocağında eski hayatının izleriyle karşılaşırken, körfezde meydana gelen bir tanker kazası hayatı derinden sarsıyor, olayın ardından insanlar akın akın şehri terk ederken Selim geride kalanlarla birlikte bambaşka bir dünyanın hayallerini kurmaya başlıyor.

‘Körfez’ otobiyografik özellikler taşıyor. Yazar Ahmet Büke ile ortaklaşa kaleme aldığı hikâyede Selim’in yaşadıklarının, kişisel yolculuğu ile paralelliğini vurguluyor Yeksan. Ailesinin yanına dönüş yaptığı, hayatın akışında bir nebze kaybolduğu ve arayış içinde olduğu yıllarına, çocukluk döneminde İzmir Körfezi’nden yayılan pis kokuların hatırası eşlik ediyor.

Kokuların anıları güçlü bir biçimde tetiklediğinin altını çizen yönetmen, ‘pis koku aniden ve çok daha beter biçimde yeniden hayatımıza geri dönse ne olurdu’ sorusundan hareketle hikâyesini oluşturmuş. Kokuyu ya da genel olarak kirlenmeyi, bozulmayı bir kent, hatta ülke boyutlarının ötesine giderek evrensel bir problem olarak sunmayı hedefliyor. Bunu yaparken distopik bir geleceği gerçekçi bir gündelik akış içinde anlatmayı seçiyor. İklim değişiklikleri, ekolojik felâketler ve kıtlık sorununun tehlikeli bir biçimde kendisini hissettirdiği günümüzde değişen hayatlarımızın erozyona uğramasını, sessiz sakin bir üslûpla aktarıyor.

‘Doğanın farklı biçimlerde alarm vermeye başladığı çağımızda, yakın gelecekte bizi bekleyen felâketlerden endişe duymamak mümkün değil’ diyor sinemacı bir söyleşisinde. ‘Körfez’in hikâyesinde geçmişe duyulan özlemle geleceğe dair böylesi bir endişeyi harmanlayarak, içinde bulunduğumuz durumun ne kadar komik ve saçma olduğunu da vurgulayıp, umuda doğru bir ihtimalin varlığına işaret etmek istediğini’ söylüyor. Bir ayı aşkın bir süre içinde İzmir’i sokak sokak arşınlayan filminde, bir belgeselci üslubuyla insan portreleri çiziyor. Selim’in ailesi, çocukluk arkadaşları, eski sevgilisi ve çevresindeki insanlarla iletişimi çerçevesinde içsel arayışını, çok sevdiğimiz Güney Koreli yönetmen Hong Sang-Soo’nun minimalizmine benzer bir sinema anlayışıyla gün be gün beyazperdeye taşıyor. Karanlık bir yakın geleceği çizer ve bir arada var olmanın yöntemlerini ararken son derece sakin ve umut dolu. Çevre ve insan gözlemleri ile ana karakteri Selim’i canlandıran Ulaş Tuna Astepe’nin dingin yorumu bir o kadar etkileyici. Türkiye prömiyerini yaptığı 24. Adana Film Festivali’nden aldığı ‘Jüri Özel Ödülü’ ve 54. Ulusal Yarışma’daki en iyi senaryo ödülünü hak ediyor ‘Körfez’.

(30 Kasım 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

20. Randevu İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gerekenler

Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) tarafından düzenlenen 20. Randevu İstanbul Film Festivali bu yıl 01 – 07 Aralık tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. Her yıl farklı bir ülkenin sinemasını mercek altına alan festival, bu yıl ‘Çin Sineması’na odaklanmış. ‘Çin’e bak Dünyayı Gör’ adlı bu bölüm kapsamında konuk ülke sinemasındaki film üretim çeşitliliğini yansıtmayı hedefleyen 10 filmden oluşan bir seçki, film ekiplerinin katılımıyla izleyici ile buluşacak.

Festivalin ‘Özel Gösterimler’ bölümünde bir avuç ilginç yapım İstanbul izleyicisine ilk kez sunuluyor. Ülkemiz sinemasından yeni yönetmenleri müjdeleyen bir diğer bölümde, Ceylan Özçelik imzalı ‘Kaygı’, Özgür Sevimli’nin ulusal festivallerde yarışmış ilk uzun metrajı ‘Murtaza’ izlenebilir. Festivale geçen yıl dahil edilen ‘Gastonomi Randevusu’ bölümünde ise bu yıl dünya gastronomi gündeminin nabzını tutan 7 yapım gösteriliyor.

Kısa ve uzun metrajlı 60 civarı filmin gösterileceği festival programından seçtiğimiz beş filmlik ‘kaçırılmaması gereken filmler’ listemiz ise şu yapımlardan oluşuyor.

1- Yakınlık / Tesnota:

Dünya prömiyerini yaptığı 70. Cannes Film Festivali’nin ‘Belirli Bakış Bakış’ bölümünde hayranlıkla karşılanan ve FIPRESCI (Eleştirmenler Birliği) ödülünü kazanan yapım gencecik bir yönetmenin ilk filmi. 1991 doğumlu Kantemir Balagov, içine kapalı bir toplumu perdeye yansıtmakta gösterdiği incelik ve anlatım yeteneğiyle deneyimli yönetmenlere taş çıkartıyor. Büyük usta Alexander Sokurov’un öğrencisi olan Balagov’un Kuzey Kafkasya’da kendi kasabası Nalchik’de çektiği film, bir adam kaçırma olayı çerçevesinde Yahudi ve Müslüman Çerkes toplulukları arasında büyüyen gerilim üzerinden gelişiyor.

2- Hayat İşte / Life and Nothing More:

San Sebastian Film Festivali’nde FIPRESCI ödülüne layık görülen yapım, İspanyol yönetmen Antonio Méndez Esparza’nın ikinci uzun metrajı. Güney Florida’da üç çocuğuyla birlikte yaşam savaşı veren genç bir kadının hikâyesi çerçevesinde şekillenen film, siyahi toplumun ırkçılık ve yoksulluk ile mücadelesini anlatıyor. Bressonvari sessiz ve minimalist bir bir anlatımla dikkatleri çeken filmin etkileyici sinematografisi ‘Sieranevada’nın Romanyalı usta görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu’nun imzasını taşıyor.

3- İyi Günler / Have A Nice Day

Bağımsız Çin sinemasının önde gelen isimlerinden Liu Jian kasırga gibi bir neo-noir ile karşımızda. 68. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan Çin yapımı ilk animasyon olan “İyi Günler”, ironik ve eleştirel bir suç öyküsü. Peşine düşülen para dolu çanta aracılığıyla ülkedeki toplumsal çelişkilere dokunarak rengârenk bir yelpazeden insan portreleri sunuyor. .

4- Melekler Beyaz Giyer / Angels Wear White

Küçük bir sahil kasabasında cinsel tacize uğrayan iki kız öğrenci ve işini kaybetmemek için sessiz kalmayı tercih resepsiyonist görgü tanığı. Çinli kadın yönetmen Vivian Qu’nun sarsıcı neo-noir draması, ataerkil düzenin ezdiği kadın karakterlerin karmaşık bakış açılarına eğilmiş.

5- Kuyu

Sinemamızın tartışmasız büyük ustası Metin Erksan imzalı 1968 yapımı eşsiz klasiklerimizden biri. Yapımcısı Necip Sarıcı’ya takdim edilecek ‘Onur Ödülü’ şerefine programda yer alan filmi tertemiz kopyasından beyazperdede izleme fırsatı kaçırılmamalı.

Ülkemizden genç sinemacıların ürünlerinin yer aldığı ‘Geleceğin Sinemacıları’ ve Çin yapımı 22 kısa filmin sunulacağı ‘Çin’den İnsan Manzaraları’ bölümlerinin de yer aldığı festivalde filmler Zincirlikuyu Zorlu Cinemaximum (Salon 12) ve Karaköy Salt Galata’da gösteriliyor. Tüm sinemaseverlere iyi seyirler, heyecan verici keşifler şimdiden.

(28 Kasım 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hepimiz Bir Rüyadayız, Ölünce Uyanacağız

Bu hafta sinemalarımızda gösterime giren Tokyo Film Festivali’nden büyük ödüllü ‘Buğday’, usta sinemacı Semih Kaplanoğlu’nun dünyanın gidişatına dair kaygıları ve umuda yolculuğu üzerine. Anlatı pek de uzak olmayan bir gelecekte gezegenimizde geçiyor. İklim değişimi yeryüzündeki yaşamı yok oluşa sürüklemiştir. Sınırların yeniden kurulduğu dünyada, göçmen halklar manyetik kalkanlarla korunan şehirlere kabul edilmek için bekletilmektedir. Hayvan, bitki kalan ne varsa kazınarak şehre taşınmış, genetiğiyle oynanmış tohumlar vasıtasıyla (filmin İngilizce adı ‘Grain’ tohum anlamına geliyor) yaşamın sürmesi hedeflenmiş, ancak birkaç hasattan sonra bozulma başlamıştır. Bilim adamı Erol, kariyerini bırakarak yığınların kaderine terkedildiği ‘ölü topraklar’da yaşamayı seçen yeni yaşam teknoloji uzmanı Cemil’i bulmak için yollara düşer. İkilinin yeşertecekleri tohumları aramak için çıktıkları yolculuk, Erol’un bugüne kadar öğrendiği herşeyi değiştirecektir.

‘Buğday’, kaosun yaşanmakta olduğu yeryüzüne dair bir bilim kurgu hikâyesi olarak başlıyor. Kaplanoğlu tasvir ettiği dünya için ‘distopik’ kelimesini kullanmak istemediğini, bugünü anlatmaya çalıştığını ifade ediyor. İklim değişiklikleri, ekolojik felaketler ve kıtlık sorununun tehlikeli bir biçimde kendisini hissettirdiği günümüzde geçtiğinin altını çiziyor hikâyesinin. Bir söyleşisinde dile getirdiği üzere ‘yaşadığımız zor bir dünya ve hepimiz dünyanın bu halinden sorumluyuz’.

Beş yıl emek verdiği, üç ayrı kıtada farklı mekânlarda çektiği filmi, Tarkovski’nin ‘İz Sürücü / Stalker’ filminin karanlık atmosferinden izler taşıyor. Etkisine önceki çalışmalarında da tanık olduğumuz Tasavvuf Felsefesi ve İbnü’l Arabi’nin rehberliğinde kuruyor filmini. ‘Çok adaletsiz bir dünyada yaşadığımızı ve insanlığın bir umut arayışı içinde olduğunu’ ifade eden Kaplanoğlu soru sormaya devam ettiğini söylüyor. Tasavvuf inancından hareketle, ‘Hepimiz bir maddeyiz ve o madde bütün kâinat, hepimizde her şeyde var olan Allah, bunu unuttuğumuzu düşünüyorum’ diye ilave ediyor. İki bilim adamının zorlu arayışları, Kur’an-ı Kerim’in Kehf Suresi’nden Hz. Musa ile Hızır Aleyhisselam kıssasının bir tasviri. Bilim yoluyla harekete geçen ana karakterler kurtuluşu ilahi olanda buluyor ‘Buğday’da. Cemil inancını Hz. Muhammed’in bir hadisinde yer alan ‘Hepimiz bir rüyadayız, ancak ölünce uyanacağız’ sözleriyle ifade ederken, ilahi ile bilimsel alanın hep bir arada olduğunun altını çiziyor Kaplanoğlu.

‘Buğday’ yoğun bir emeğin ürünü. Tartışmalara, farklı yorumlara, özellikle Tasavvuf alimlerinin eleştirilerine açık, ilgisiz kalınamayacak bir çalışma. Görüntü yönetmeni Giles Nuttgens’in 35 mm siyah-beyaz sinemaskop çabası; Almanya, Amerika, Afrika ve ülkemizin başta Kapadokya olmak üzere farklı bölgelerinden alınmış görüntülerin kurgusu kusursuz. Naz Erayda’nın görsel tasarım çalışması da parmak ısırtacak cinsten.

(24 Kasım 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dersu Yavuz Altun: Türkiye Uyduruk Komedi / Mavra Sineması Mezarlığına Dönüştü

2008 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi Münferit ile sinemamıza taze bir soluk getiren Dersu Yavuz Altun, 9 yıllık uzun bir aranın ardından Ayaz ile geri döndü.

Münferit’in üzerinden 9 yıl geçti, oldukça uzun bir süre… Sinemaya neden bu kadar ara verdiniz?

Ayaz gibi senaryoları olan yönetmenlerin yapımcı bulması çok zor. Bu bütçeyi bir araya getirmek zaman aldı. Tiyatroyla ilgili yapmamız gereken bir sürü işte arka arkaya gelince ara vermek zorunda kaldım.

9 yıl önce gerçekleştirdiğimiz röportajımızda Ayaz’dan bahsetmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından onaylandığını söylemiştiniz… Daha sonra ne oldu da rafa kalktı? Bu süre boyunca tiyatro çalışmalarınıza devam ettiniz diye biliyorum, öyle mi?

Türkiye çok hızlı dönüştü ve maalesef yaptığımız filmlerin seyirciye ulaşma şansı gittikçe azaldı. Sinema tekelleri, dağıtım şirketlerinin tercihleri, sinema sahiplerinin kaygıları bir araya gelince Türkiye uyduruk komedi/mavra sineması mezarlığına dönüştü. Artık ülke sineması adına kalıcı olacak işlerin, sinemayı toplumsal bir yüzleşme alanı olarak gören yönetmenlerin seyirciyle buluşma şansı neredeyse sıfırlandı. Sistem “Ya bize benzeyeceksin, ya da yok olacaksın.” diyor. Sistemin içerisinde bu durumu ranta dönüştüren sinema salonu tekel yöneticileri, dağıtımcılar, yapımcı, oyuncu, yönetmen, senarist arkadaşlar ülkenin geleceğiyle ilgili bir kaygı duymuyorlar çünkü kendilerine ve çocuklarına başka ülkelerde bir gelecek kurmanın derdindeler. Bu seviye kaybını ranta dönüştürerek yurtdışındaki hayatlarını finanse edecekler. Gitmeyenler, gidemeyenler, bu ülkenin yarınından kaygı duyanlar umudu çoğaltmaya devam edecekler.

Cezaevlerinde gerçekleştirdiğiniz bir sosyal sorumluluk projesi sırasında namus cinayeti nedeniyle ceza alan bazı mahkûmların yaşadığı derin pişmanlığı gözlemledikten sonra bu filmi yapmaya karar verdiniz, bundan hareketle bizimle gözlem ve deneyimlerinizi paylaşabilir misiniz?

Beni en çok etkileyen yoksulluk ve eğitimsizliğin yanı sıra sürekli olarak şiddet ve öfke üreten ataerkil söylemin içerde çok baskın olmasıydı. Çoğu mahkûma göre ellerinde “namustan” başka hiçbir şeyleri yoktu. O’nu da kaybettiklerini düşündüklerinde yaşamak için hiçbir nedenleri kalmıyordu. Bu müthiş bir yoksulluk; hem maddi hem manevi yoksulluk. Baş başa görüşmelerimizde pişmanlıklarını dile getirenler, diğer mahkûmlar olduğunda hemen susuyorlardı.

Namus cinayetleri bu ülkenin en büyük sorunlarından… Filmin 10 yıllık yapım sürecini de göz önünde bulunduracak olursak neler gözlemlediniz?

Cinayet sayıları giderek arttı. Sanki erkeklerle kadınlar arasında bir iç savaş var. Her gün birkaç kadının öldürülmesi sıradanlaştı. Bu ülkede kadın cinayetleri, iş cinayetleri ve çocuk tacizleri istatistiklerine bakıp ürkmeyecek vicdan sahibi hiçbir insan yoktur.

Ayaz’ın seyirciyi zorlayan bir anlatım dili var. Ana karakterlerin çıkmazlarını ve çaresizliklerini bizde iliklerimize kadar hissediyoruz. Katılıyor musunuz bu yoruma?

Seyircide oluşturmak istediğim duygu tam da buydu… Sonuna kadar katılıyorum…

Hasan’ın hiç konuşmaması seyircilerde merak uyandırıyor… Gerçekten ihtiyacı yok muydu Hasan’ın kelimelere?

Yoktu, çünkü O söyleyeceği şeyi en iyi susarak söyleyebilirdi. O’nun susması, bakması, nefes alıp vermesi karakter ve hikâye açısından daha etkileyici anlatım olanakları sağlıyordu. Sessizlikte bir sestir aslında. Biz o sesin seyirci tarafından yürekten duyulmasını sağlamaya çalıştık.

Ayaz’ın bundan sonraki yolculuğu nasıl ve nerelerde devam edecek? Özel gösterimler planlıyor musunuz?

Zor da olsa vizyona girmeye çalışacağız. Sonra da festivallerde seyirciyle buluşmayı deneyeceğiz. Konuya duyarlı kadın örgütleriyle birlikte özel gösterimler yapmayı düşünüyoruz…

Bundan sonraki projeleriniz neler? Sinemaya bir daha bu kadar uzun ara verecek misiniz?

Bir kara-komedi hazırlığımız var. Para bulur bulmaz sete çıkabiliriz. Ama kolay görünmüyor.

(22 Kasım 2017)

Gizem Ertürk

g.juliadream@gmail.com

Amerikan Sapığı

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Sinemaya hep “Yedinci Sanat” denir ya, haddim olmayarak bendeniz bundan böyle “Sekizinci Sanat” unvanını verdim kendimce. Sinema sekizinci olarak “yabancı dil öğretme sanatı”dır. Bir örnekle şuracıkta hemen açıklayıvereyim: Markette yanaştığım dondurma tezgâhının başında iki hanım konuşuyor, yakın olduğum için mecburen kulak misafiri oldum. Bir ara birisi “Velvet ne demek acaba?” diye yanındakine sorunca, benim kafa hemen süratle çalıştı, taaa David Lynch’in “Blue Velvet / Mavi Kadife”sine gitti, oradan Türkçe “Kadife” kelimesini aldı geldi. Gayriihtiyari hanımlara “Kadife” deyiverdim; “‘Velvet, kadife mânâsına geliyor” diye de ekledim. Taciz ettiğimi sanmasınlar diye tebessüm de ettim tabi ki. (*) Birkaç hafta önce de yeni bir dağıtım şirketimiz filmini “Mine” orijnal adıyla gösterime çıkardı, sonradan edindiğim Türkçe afişine baktım “Mayın” adını koymuşlar; hemen hafızama İngilizce’de “Mine” kelimesinin “Mayın” anlamına geldiğini yazdım. Sinemanın Sekizinci Sanat vasfı tam da budur.
(*) Hanımlar uzaklaştıktan sonra Sherlock Holmes’luğum tuttu, baktıkları yeri inceledim. “Velvet” kelimesi Magnum After Dinner Classic adlı dondurma kutusunun üzerinde yazıyor. (15 Ağustos 2017)

Sevgili yönetmenimiz Aydın Bağardı’nın yabancı filmlere Türkçe isim konulmasıyla ilgili yorumuna yazdığım cevabı aşağıya tekrar yazıyorum: Fazladan bir kişi dahi okusa faydası var:
Sevgili Aydın, paylaşımı yaptıktan sonra yola çıktım, o nedenle gecikmeli olarak sana yanıt yazayım. Verdiğin linkte bulunan listeleri hazırlayan arkadaşların konu hakkında bilgileri olmadığı kanaatindeyim. 4-5 yabancı film şirketinde çalışmış birisi olarak yabancı filmlere Türkçe isim konulurken birebir tercüme edilip isim konulmadığı biliyorum. Bazı filmlerde -sen bilirsin- tam tercüme edilmiş isim değil, seyircinin ilgisini çekecek, filmin konusunu kısaca özetlediği düşünülen isimler konuyor. Ayrıca düşünsene adam yüzbinlerce dolar verip yabancı film getirmiş, filmin adını yetersiz bir çevirmen tercüme ediyor, olacak şey mi? “Amerikan Sapığı” adlı filmin ithali söz konusu olduğunda altyazıların çevirisi için filmin uyarlandığı kitabın çevirmenine bizzat teklif götürmüştüm, işlerinin yoğunluğu nedeniyle teklifimizi kibarca geri çevirmişti. Telefonda konuştuğumuz, zaman zaman yazılarımda dile getirdiğim örnekleri buraya da yazayım. “What Dreams My Come” adlı yabancı film Türkçe olarak “Aşkın Gücü” olarak sinemalarda gösterildiğinde seyirciye çekici gelmiştir. Orijinal adı birebir çevrilse akılda kalıcı bir isim olamayabilirdi. Keza -zaman zaman hep bu filmi örnek veririm- ülkemizde “Kızarmış Yeşil Domatesler” adıyla gösterilen filmin orijinal adı (Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe) birebir çevrilseydi “Tren Durağı Kafeteryasındaki Kızarmış Yeşil Domatesler” şeklinde bir Türkçe isim koymak gerekirdi ki böyle bir film adının da akılda kalması çok zor olurdu. Keza “Arachnophobia”yı çevir çevirebilirsen, adam tabi ki “Örümcek Korkusu” Türkçe adını koyacak filmine. En yakın örnek, Tom Cruise’un önümüzdeki günlerde bir filmi “Barry Seal” adıyla vizyona girecek; bu isim kimin aklında kalacak da arkadaşına “Git gör şu ‘Barry Seal’ı” diyecek. İthalatçı altına “Kaçakçı” diye ek yapmak zorunda kalmış, dolayısıyla filmi “Tom Cruise’un ‘Kaçakçı’sını gör” diye tavsiye edeceğiz. Ayrıca son yıllarda bazı yabancı şirketlerin Türkiye’de gösterilecek filmlerinin isimlerinin birebir çevrilmesini istediklerini de biliyoruz. Onu bırak, en uç örnek Sandra Bullock’un kendi firmasına çevirdiği filmlerde afişlerde yazılacak yazıların çevirilerini kontrol ettiğini, çeviri bir tarafa yazıların puntolarına dahi müdahale ettiğini yazayım da durum daha iyi anlaşılsın. Böyle bir ortamda bilmeyenler tutup yabancı film adlarının yetersiz ve bilgisiz kişilerce çevrildiğini yazıyorlar. Durum şekilde okunduğu gibidir. (16 Ağustos 2017)

Bayram tatillerinin 10 güne, 11 güne çıkarılmasına genelde “Turizm sektörüne destek verilmesi” gerekçe gösteriliyor. Verilsin tabi ki ama Turizm sektör oluyor da diğer sektörlerin başı yel mi? Arada sırada -ne bileyim- hafta sonu tatillerini 3 güne çıkarıp Sinema sektörüne, öğle paydoslarını 2 saate çıkarıp Yemek sektörüne de destek verseniz olmuyor mu? Adalet mülkün temelidir? (17 Ağustos 2017)

Öyle demeyin, aynı ifade birbirinin tamamen zıddı anlamına da gelebilir. O nedenle söylemlerimize dikkat etmeli, onları yerli yerinde kullanmalıyız. Misalen bir hastaya şifa dileği olarak söyleyeceğiniz “Allah çektirmesin”i hafazanallah “Yarın çekiliyor” diyerek bilet satan bir seyyar Milli Piyango bayiine söylediğinizde yandı gülüm keten helva. Piyangocu “Ekmeğimde gözün mü var” diye seyyar seyyar üzerinize yürüse, ihtilaf vukuunda yapılacak soruşturmadan sonra % 99 serbest bırakılır. (19 Ağustos 2017)

Filmcilerimizden hasseten rica ediyorum: Ne olur filmlerinizin jenerik yazılarının puntolarını beyazperdede rahat okunabilecek büyüklükte ayarlayın. Aramızda az da olsa jenerikleri sonuna kadar okuyan vaaar; filmin her aşamasına kimler, nerede, ne kadar katkı yapmış, merak edenler vaaar; “Aaa bu film bizim köyde çekilmiş.” diye şaşırmak isteyenler vaaar. (21 Ağustos 2017)

Egonun önlenemez yükselişi: “Nuri Alço ile oynadınız mı?” / “Hayır, oynamadım. O benimle oynadı. (22 Ağustos 2017)

İlahi çevirmen sabah sabah beni güldürdün. Yabancı filmin Adam Driver adlı oyuncusunu Adam Sürücüsü olarak çevirmişsin ya, sen çok yaşa. (24 Ağustos 2017)

Yasemin Adar’ın ilk dünya şampiyonu kadın güreşçimiz olmasının, Hindistan’ın ilk dünya şampiyonu kadın güreşçisinin hayatının anlatıldığı “Dangal” filminin vizyona girdiği haftaya denk gelmesi şaşılacak bir tesadüf. Veya ne büyük bir dağıtımcı öngörüsü. Bravo vallahi; ben öyle gördüm. (24 Ağustos 2017)

(21 Kasım 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

O Güzel Atlara Binip Gidenler

“Güzel atlar” herkes gibi bende de Kapadokya’yı çağrıştırıyor… Uçsuz bucaksız bir alanda dörtnala, yelelerini savurarak koşan atları, hele mevsim baharsa, gelincikler de salınıyorsa… O güzel atlar baharın, rüzgar gibi geçmenin coşkusunu veriyorsa, sonsuza uğurladıklarımızı niye bindiriyoruz… Bilmiyorum.

Güzel insanlar…

Atillâ Dorsay’ın “o güzel atlarına, güzel insanlar binip gitmişler” sadece… Kırk kişi üzerine yazdıklarını toplamış, düzeltiyorum, yeniden yazmış Dorsay. 1966’dan bu yana sinema yazarı olması dolayısıyla kuşkusuz sinemacılar önde. Ancak her biriyle birlikte gerek yazıda gerek sizin zihninizde gerekse duyduklarınız üzerinden diğerleri de yer alıyor. On üç yönetmen, on üç oyuncu, on üç damgasını vuranları buluşturmuş yazar, bir de -aslında o da aralarında olmalıydı, ama nedense ayırmış- gençlik arkadaşı… Aradan sıyrılan ise, ilginçtir soyadını zikretmediği Vitali Bey. Bir Aziz Bey’i tanımıştım, Aziz Nesin’i, şimdi bir de Vitali Hakko’yu… “Bey”i hak eden insanlar onlar.

Toplumsal bellek…

Mimar ve rehber de olan Atillâ Dorsay, bilir ki, bir kentin yüzü 20 yılda değişir. Yavaş yavaş gerçekleşen bu değişimi fark etmeyebiliriz. Ancak yıllar sonra birileri gösterdiğinde ve/veya işaret ettiğinde şaşırırız: “Vay be!” Belleğimizi tazeleyen ve bil(e)mediklerimizi gösteren her şey toplumsal belleğimiz, bir diğer deyişle kültürdür. Kitapta yer alan gerek yönetmen gerek oyuncu gerek yazar birçok kişiyle arkadaşlık ettim, tanıdım, elimden tuttular, yol gösterdiler… Bendeki onlarla Atillâ Dorsay’daki onları karşılaştırma olanağı buldum. Ah! yazabilme yeteneğim olsaydı, ben de yazsaydım.

Böyle gelmiş, böyle gitmez…

Şöyle yazmış Atillâ Dorsay: “Zavallı Türk sanatçısı. Ülkesinde diğer toplumlarda olduğu gibi el üstünde tutulmak söyle dursun, baskıya uğratılan, mahkemelerde süründürülen, içeri atılan, sürekli kendisiyle uğraşılan, kitapları yasaklanıp filmleri yakılan…

Kimi zaman ise çağdaş göçmenler halinde yurtdışında yaşayan, yaşamak zorunda bırakılan, o ülkeden öbürüne, o soğuk Batı dururken, içinde hep öksüzlük, yalnızlık, terk edilmişlik duygusu filiz gibi sürüp duran Türk sanatçısı…” Bir başka yerde de, “…kültür insanlarının katkısıyla oluşan onca filmin hiç olmazsa en önemlilerini koruyup ölümsüzleştiren bir çağdaş devlet kimliğine ulaşabilseydik…”

Kime ve neye göre?

Buraya küçük bir işaret koymalı… Madem ki toplumsal bellektir bu yapıtlar, hepsi korunmalı, temizlenip izlemek isteyenlerin görüşlerine sunulmalı. Bu, kitaplar, resimler, heykeller, tiyatro oyunları, danslar için de geçerli. Tabii, bir soru işareti de büyüyor beynimde: “en önemlileri”. Hangileridir onlar? Kime göre belirlenecektir?… Aman gişe başarısına göre olmasın!

Bu kitap, “o güzel atlara binip gidenler”i buluşturduğu için, umutlu, heyecanlı, coşkulu gelecek kuşağı yok sayıyor sanılmasın. Yazarını bilmem ama ben bir kez daha inandım bu kitapla: “Gençlik gelecektir”. O “geleceği” de toplumsal belleğimizle oluşturacaklar.

O Güzel Atlara Binip Gidenler, Atillâ Dorsay, Remzi Kitabevi, Ekim 2017, 320 s.

(18 Kasım 2017)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Suç ve Ceza

Hayır hayır, Dostoyevski’nin ölümsüz romanından söz etmiyorum. Yunan Yeni Dalgası’nın haşarı çocuğu Yorgos Lanthimos’un bu hafta sinemalarımıza gelen son filmine ilişkin yazım. Bizde ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’ adıyla gösteriliyor ancak özgün adı ‘The Killing of a Sacred Deer’in dilimizdeki doğru karşılığı ‘Kutsal Geyiğin Öldürülmesi’. Bunu özellikle belirtmemin nedeni, suç ve adalet kavramları üzerinde yoğunlaşan filmde doğal bir ölüm değil, bir cinayet ya da ölüme neden olan eylem yargılanıyor.

Film, Schubert’in ölümsüz ‘Stabat Mater’inin giriş bölümüyle açılıyor. Çarmıha gerilmiş Hz. İsa’nın yasını tutan Hz. Meryem’in hüznünü dile getiren koral bölümdür bu. Daha sonra yakın plan bir açık kalp ameliyatının görüntüleriyle Lanthimos’un oyunbaz evrenine dalıyoruz. Takip edenlerinin çok iyi bileceği gibi bir kez daha çekirdek aileden yola çıkarak kuruyor dünyasını yönetmen. Başarılı bir cerrahtır Cincinnati’li Steven Murphy. İlerlemiş yaşına rağmen hâlâ çok cazibeli göz doktoru eşi ve ergenlik çağının başındaki kızı ve ondan iki yaş küçük oğlu ile lüks evlerinde yaşarlar. Yönetmenin alamet-i farikası haline gelmiş donuk oyunculuk tercihi, mesafeli diyaloglar ve çiftin tuhaf sevişme alışkanlıklarının da ilavesiyle bu proje ailenin yapaylığının altını çizer Lanthimos.

Kendinden emin cerrahın 16 yaşındaki Martin’le tuhaf arkadaşlığı vasıtasıyla meraklandırır izleyicisini önce. Steven’ın pahalı hediyeler aldığı bu genç çocuk kimdir. Cinsel bir çekim ya da yasak bir aşkın meyvesi olduğu şüphelerine kapılırız bir süre. Martin ile cerrah arasındaki ilişkinin sırrına vakıf olduğumuzda Lanthimos’a özgü gerilim hızla devreye girer. Alkollü girdiği bir ameliyat sonucunda çocuğun babasının ölümüne neden olmuştur cerrah. Kısasa kısas bir adaletin tecellisini talep etmektedir Martin. Ya çocuklarından birisini ya da karısını feda etmelidir Steven, aksi halde çocukları önce elden ayaktan kesilecek, sonraki aşamada yemek yemeyi reddedecek, daha sonra gözleri kanayarak adım adım ölüme sürükleneceklerdir.

Filmin özgün adı antik Yunan kaynaklı. Esin kaynağı ise Euripides’in ölümünden hemen önce kaleme aldığı bilinen ‘Iphigenia Aulus’da’ adlı oyunu. Truva seferinin ünlü komutanı Agamemnon, gemilerinin yola çıkabilmesi için gerekli rüzgârı sağlayacak olan Artemis’e karşı suç işlemiştir. Tanrıça, kazara öldürdüğü kutsal geyiklerinden birinin karşılığında büyük kızı Iphighenia’yı kurban etmesini ister ondan. Oyun, işlediği suçun kefaretini ödemek durumunda kalan çaresiz komutanın karar verme süreci üzerinden ilerler. Lanthimos bu klasik öyküden yola çıkarak oyunbaz dünyasını kurar. Bir önceki filmi ‘The Lobster’da (İstakoz) olduğu gibi kendine özgü kuralları olan, inşa edilmiş bir evren değildir bu, içinde yaşadığımız dünyada geçer hikâye. Bu yaşanan dehşeti daha da büyütür.

Başlangıç sahnesindeki açıktaki kalbin çırpınışından başlayarak izleyicinin tedirginliği adım adım büyür. Bedenimizin ve varlığımızın ne kadar kırılgan olduğunu duyumsarız daha ilk sahneden. Saygın doktor çiftin dehşete sürüklenişlerine, umutsuzluklarına tanık oluruz. Bilim ve rasyonellik adına çaldıkları tüm kapılar yüzlerine kapanır. Çocukların kaçınılmaz ölüm yolculuğunu tıp izah edememektedir. Martin ise ‘Omen’ benzeri şeytani bir yaratık olarak çizilmemiştir. Onunla ve yaşadıklarıyla özdeşleşiriz. Giderek Tanrısal tecellinin cisim bulmuş haline dönüşür genç çocuk.

Değişmez ortağı Efthymis Filippou ile birlikte kaleme aldığı öyküsünden yola çıkan Lanthimos, kendine özgü kaos ve absürdü ilmek ilmek ördüğü bu en ürkütücü filminde, parmak ısırtan bir yönetmenlik sergiliyor. Görüntü, müzik ve kurgu çalışması kusursuz olarak hizmet ediyor tedirgin serüvene. Başlangıçtaki klasik Bach, Schubert ezgilerinin yerini Ligeti’nin karanlık tonları, çağdaş Tatar besteci Sofia Gubaidulina’nın yaylılar ve vurmalılar için soyut yapıtları alıyor. Kamerayı görünmez, dünya dışı bir varlık olarak düşündüğünü ifade ediyor sinemacı. Film boyunca ‘Köpek Dişi / Kynodontas’ ile ‘The Lobster’da da birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Thimios Bakatakis’in ustalıklı üst ve alt açı çekimleriyle tepeden ya da yerden sürünerek ana karakterleri izliyor kamera görünmez bir varlık edasıyla.

İngilizce çektiği bu ikinci filmde bir kez daha Colin Farrell ile çalışıyor Yunanlı yönetmen. İçinde bulunduğumuz yılı pek verimli geçiren Nicole Kidman ve Martin’i canlandıran ve daha önce ‘Dunkirk’de izlediğimiz İrlandalı genç oyuncu Barry Keoghan’ın gözalıcı performanslarından sonuna dek yararlanıyor. Tek bir sahnede Martin’in annesi olarak gözüken doksanlı yılların çıtı pıtı, şimdinin yaşını almış oyuncusu Alicia Silverstone ise bu tekinsiz maceranın ‘tatlı’ bir sürprizi olarak gönüllerde yer ediyor.

(16 Kasım 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kimse Bizi Görmek İstemiyor

Aki Kaurismäki’yi ne kadar özlemişiz. Absürd tonlarda gezinen kendine özgü gülmeyen mizahıyla Keaton ekolünün açtığı yolda ilerleyen, Tati’nin mirasçısı Finlandiyalı usta sinemacı altı yıldır setlerden uzaktı. 67. Berlin Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödüllü son çalışması ‘Umudun Öteki Yüzü / Toivon Tuolla Puolen’ ile bu haftadan itibaren ülkemiz sinemalarına uğruyor.

İşçi sınıfına ağıdı ‘Kibritçi Kız’ ile yıllar önce kalbimizi çalmış olan Kaurismäki, ‘Sürüklenen Bulutlar’, ‘Geçmişi Olmayan Adam’, Bohem Hayatı’ gibi unutulmaz filmleriyle ekonomik darboğazda sıkışmış yoksul insanları, evsizlerin dünyasını beyazperdeye taşırken, hoşgörüsü ve umudunu hiç yitirmemiştir. 2011 yılında çektiği ‘Umut Limanı / Le Havre’ onun liman şehirlerinde yaşayan insanların yaşamına eğildiği ‘Nehir Üçlemesi’ni başlatan filmdir. Çağımızın en yakıcı meselesi olan mülteci sorununa ilk kez eğildiği bu yapıtı, bir konteynır içinde kaçak olarak Fransa’ya girmiş 13-14 yaşlarındaki Afrikalı İdris ile ayakkabı boyacısı Marcel Marx’ın karşılaşmaları üzerine kuruludur. Yaşını başını almış adam, Londra’daki annesine ulaşmaya çalışan çocuğu himayesine alır ve mahalleli dostlarının yardımıyla onu yetkililerden saklar.

‘Umudun Öteki Yüzü’nde benzer bir karşılaşma söz konusu. Kaçak olarak sığındığı kömür yüklü gemiden yüzü gözü simsiyah bir halde Helsinki limanına çıkan otuzlu yaşlardaki Suriyeli Halid Ali’nin öyküsü küçük İdris’inkinden çok daha kederli. Halep’te teknisyen olarak çalıştığı işinden dönüşte bombaların hedefi olmuş evini harabeye dönmüş bir halde bulmuş. Enkaz altında yitirdiği ailesinden kalan kız kardeşi Meryem ile Türkiye ve Yunanistan yoluyla Avrupa’ya ulaşmış. Macaristan sınırında kaybettiği Meryem’i ararken Polonyalı dazlakların saldırısına uğrayınca yük gemisine zor atmış kendisini. Tek gayesi kız kardeşini bulmak olan genç adam, herkesin eşit olduğu (?) özgürlükler ülkesi Finlandiya’da kitabına göre hareket etmek niyetindedir. Önce bir duş alıp yüzünü gözünü temizler, daha sonra sığınma talebiyle en yakın polis karakoluna başvurur.

Halid’in yaşadıklarına paralel olarak Wikström’ün hikâyesi devreye girer. Orta yaşlardaki Finli seyyar gömlek satıcısı, evin anahtarlarını alkolik karısının yarılanmış vodka şişesiyle sindiği yemek masasının üzerine, alyansını izmarit dolu kül tablasına bırakarak, mutsuz yuvasını sessizce terk eder. Yeni bir hayata başlamak arzusundadır Vikström. Yüksek bahisli poker partisinde kazandıklarıyla hep hayalini kurduğu restoran işine girer. Sürekli bombalandığı halde Halep’in yeteri kadar tehlikeli olmadığına kanaat getiren Finli dış yetkililerin komik kararıyla başvurusu reddedilen Halid ile üç tuhaf çalışanıyla restoranını adam etmeye çalışan Vikström’ün kaçınılmaz karşılaşması, Kaurismäki’ye özgü dayanışma serüvenini başlatacaktır.

‘Le Havre’ ile başladığı üçlemesi aracılığıyla dünyanın mültecilere bakış açısını değiştirmeye küçük de olsa katkıda bulunmayı amaçladığını ifade ediyor Finli sinemacı. ‘Hepimiz aynıyız, hepimiz insanız. Yarın sizler de mülteci olabilirsiniz’ diye sesleniyor, başta Polonya ve Macaristan’daki aşırı sağ yönetimler olmak üzere, göçmen kabul etmeyen Avrupa ülkelerini şiddetle eleştiriyor. Sert hikâyeleri konu ediniyor ancak sineması alabildiğine dingin. Acılı hayatları dile getirirken duygu sömürüsüne kalkışmadığı gibi, olan biteni Kuzey Avrupalılara özgü mesafeli bir tavırla aktarmayı seçiyor. ‘Le Havre’da boyacı Marcel’in ağzından döküldüğü gibi ‘ağlamak bir işe yaramıyor’, çözüm üretmek gerekiyor. Keza, yüzü gözü kapkara indiği bu farklı gezegende uzaydan gelmiş izlenimi veren Halid Ali yaşadıklarını yetkililere (ve de biz izleyicilere) anlatırken gözünden yaş gelmiyor. Filmin bir diğer mülteci karakteri ‘ölmek kolay ben yaşamak istiyorum’ diye ifade ediyor derdini. Sağlam durmak önemlidir bu yabancı gezegende, melankolik olanlar ilk ağızda memleketlerine geri gönderilmektedir çünkü.

Kaurismäki evreninin hüzünlü karakterleri gözyaşlarında boğulmuyor, kahkaha da atmıyorlar. Lakin her talihsiz gelişmeyi hınzır bir mizahla besliyor sinemacı. Yaşamın zorlukları, kalp kırıklıkları, ırkçı şiddet ve bürokratik sıkıntılar ardına gizlenen absürd insanlık komedisini sergilemekte son derece başarılı. Nefes aldıkça umut vardır misali insanlığa, insani dayanışmaya umudunu hiç yitirmiyor. Gabonlu İdris, ‘kimse bizi görmek istemiyor’ diye haykıran Suriyeli Halid ve diğer mülteciler Fransız ya da Finli liman sakinlerinin dayanışmasıyla umutlarını hep taze tutuyor. Giderek farklı dünyaların buluştuğu bir peri masalına dönüşüyor Kaurismäki’nin filmleri. Yardımsever komşular, mahallenin iyi bakkalı, ‘gerçek suçlulara karşı acımasızım ama masumların acı çekmesini istemem’ diyen ‘Le Havre’ın altın kalpli polis müfettişi benzersiz bir dayanışma evreni yaratıyorlar.

Bu evren sinemacının retro estetiğiyle bütünleşiyor. Mavi hüznü, sarılar kırmızılar kolay dışa vurulmayan arzuları çağrıştırıyor. Eski telefonlar, pikaplı müzik dolapları, daktilo, duvar saati, eski arabaların dünyasında, Vikström’ün eski usül restoranını Jimmi Hendrix’in portresi süslüyor. Rock ozanı Tuomari Nurmio’nun seslendirdiği ‘Oi Mutsi Mutsi’ ya da tangoların hüznünü retro lokallerde yerel ihtiyar delikanlıların akustik rockn roll numaraları izliyor. Kaurismäki henüz 60 yaşında olmasına rağmen dijitale geçmek için kendini yaşlı hissediyor, 35 mm peliküle çektiği güzelim filmiyle sinemaseverleri bir kez daha büyülüyor.

(09 Kasım 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Doğu Ekspresinde Cinayet

Klasik bir müziği büyük bir orkestradan canlı dinlemek, görkemli bir sarayın duvarındaki resmi izlemek nasıl bir heyecan ve coşku verirse insana, gerilimi dozunda, merak düzeyi yerinde, karakterleri iyi tanımlanmış bir romanın filmini izlemek de aynı coşku ve heyecanı veriyor…

Agatha Christie’nin romanı, Doğu Ekspresinde Cinayet, 1934’te yayınlanmış, o zamandan bu güne kadar da -tabii, bundan sonra da- okurun baş tacı olmuş bir roman. Daha önce Sidney Lumet (1974’te) filme çekmiş, ödüller kazanmış, başarılı da bulunmuş… Gerilim filmi severlerin aklının bir köşesinde hep vardır bu filmi yeniden çekmek ve/veya yeniden izlemek. İşte o fırsat doğdu.

Ünlü detektif

Sirkeci’den kalkan Doğu Ekspresinde, zengin (biraz da netameli) bir iş adamı öldürülür… Posbıyıklı (bıyıklarına bir adam asılabilir neredeyse) özel detektif Hercule Poirot, zorunlu olarak katili bulmaya girişir. Titiz biridir, dengeleri gözetir, keyif almayı bilen, biraz da çapkın biridir ama iş önceliklidir, dedik ya titizdir.

Poirot, sezgilerinin de yardımıyla, ayrıntı kaçırmaz ve bütün olasılıkları hızlıca değerlendirebilir. Ancak bu kez zor bir sınav beklemektedir kendisini. Filmi izlerken, romanı biliyor olsanız bile merak edecek, kimin katil olduğunu siz de bulmaya çalışacak, ayrıntıları detektifin değerlendirmesiyle karşılaştıracaksınız. Bu, hem Agatha Christie’nin hem de yönetmen Kenneth Branagh’ın başarısı…

Trendeki gerilim…

Yazar, güçlü karakterlerle betimlediği kahramanlarını ünlü Doğu Ekspresinde buluşturur. Filmin girişinde ilginç bir olay çözümüyle tanıdığımız detektif de aynı yolun yolcusu olduğundan biliriz ki gerilim giderek yükselecektir. Buna bir de ateşe körükle giden diyaloglar da eklenince, bir yandan detektif bir yandan siz sorunu çözmek, daha doğrusu katili bulmak için yarışıyorsunuz ister istemez.

Bana sorarsanız, dengeci kişiliği olan detektif Mösyö Poirot’un, bu kez dengeyi nasıl sağlayacağı sorusu çok önemli.

Doğu Ekspresinde Cinayet, Yönetmen Kenneth Branagh, oyuncular Kenneth Branagh, Penelope Cruz, Willem Dafoe, Judi Dench, Johnny Depp, Josh Gad, Leslie Odom Jr., Michelle Pfeiffer, Daisy Ridley… 10 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(08 Kasım 2017)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com