Kategori arşivi: Yazılar

William Blake’in Ruhani Yolculuğu

‘Her gece ve her sabah
Doğar bazıları acıya,
Her sabah ve her gece
Doğar bazıları tatlı hazza.
Doğarken bazıları tatlı hazza,
Doğar bazıları sonsuz geceye.’

Yersiz yurtsuz kızılderilinin, Cleveland’dan kopup gelmiş üstü başı düzgün delikanlıya William Blake’in ‘Masumluk Kehanetleri’ şiirinden alınmış bu dizeleri aktarması boşuna değildir. Öyle ya, bölgenin zengin maden şirketinden aldığı mektupla vahşi batı macerasına atılan şehirli genç adam ünlü şairle aynı adı taşımaktadır. Bizim şaşkın Blake, iki ay gecikmeli olarak ulaştığı kanunsuz beldede ilk günden başını belaya sokacak ve karıştığı kanlı düellodan göğsünde bir kurşunla kaçmayı başaracaktır.

Nobody yani Hiç Kimse adındaki Kızılderili, köle tüccarlarının elinde Avrupa, İngiltere gördükten sonra bir yolunu bulup özgürlüğünü kazanmış ve İngiliz şairlerin dizeleriyle ufkunu genişletmiştir. Ölümcül bir kurşun yarası ile arafta gezinen ölü William Blake’in ruhlar katına ulaşma yolculuğunda gönüllü rehberliğine soyunacaktır. Bu ruhani yolculuk Cleveland’lı William Blake’i dönüştürecek ve acımasız vahşi batının kaotik ortamında benzersiz bir kendini bulma deneyimi yaşatacaktır ona.

Güzel bir yaz sürprizi olarak yıllar sonra ülkemizde ilk kez vizyona giren efsanevi Jim Jarmusch filmi ‘Ölü Adam / Dead Man’, kelimelerle anlatılması pek de kolay olmayan şiirsel bir halüsinatif yolculuğun hikâyesi.

Western türünden yola çıkmasına ve janrın bilinen atmosferini ve tiplemelerini kullanmasına karşın, westerni yenileyen de demeyelim, türü mistik bir serüveni aktarmak için araç olarak kullanan bir deneme bu. Kötü adamlar, kanunsuz şerifler, masum yüzlü fettan kızlar, aşağılık porsuk avcıları, yerinden yurdundan edilmiş yerliler, emperyalist sömürü düzenin işbirlikçileri sahtekar misyonerler, türlü türlü caniler, oğlancı yamyamlar hepsi var bu filmde.

Bilge ‘Hiç Kimse’ için ruhani düşlerin peşinde yol almak ulvi bir lütuftur. Bu yolda gözlüklerin olmadan daha net görebilirsin. Kutsal ruhlar yiyip içmeden yol alanları takdir edecek, esirgeyip koruyacaktır. Tüm ruhların geldiği yere dönme vaktinde, bu kaotik fani dünya ruhlar katına yükselmeyi bekleyeni hiç ilgilendirmeyecektir artık.

Jarmusch gençlik döneminin bu belki de en değerli başyapıtında siyah-beyaz Western kalıplarının ardında böylesine şiirsel bir yolculuğun izini sürüyor. Tarkovski klasikleri ve bizde kıymeti bilinmemiş Semih Kaplanoğlu’nun tasavvuf düşüncesini temel alan yakın tarihli filmi ‘Buğday’ ile uzaktan akrabalık taşıyan bir film bu. Farklı olarak, New York’lu sanatçının gençlik dönemine ait (1995 yapımı olmasına karşın tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş) eseri, türe özgü kalıpları yabancılaştırma yolunda mizahı ustaca kullanmış.

Çağımızın en saygın rock/folk müzikçilerinden Neil Young imzalı serbest vezin müzik çalışması, diyalogların yerini alarak emsalsiz siyah beyaz görüntülere eşlik etmiş. Gencecik bir Johnny Depp belki de kariyerinin en iyi performanslarından birinde ışıl ışıl parlıyor. Efsanevi oyunculardan Robert Mitchum onu en çok hatırladığımız ‘The Night of the Hunter’ filmindekine benzer kısacık bir veda kompozisyonla karşımıza çıkarken, travesti Sally’de ünlü rock yıldızı Iggy Pop ve yine genç Gabriel Byrne, Alfred Molina, John Hurt, Billy Bob Thornton gibi çağımızın önemli oyuncuları kısa rolleriyle filme renk katmışlar.

İlk kez 15. İstanbul Film Festivali’nde (tarihi Emek Sineması’nda) hayranlıkla izleme şansını bulmuş olduğum bu efsanevi filmi, 23 yıl sonra aynı tazelikte bulmuş olmaktan duyduğum keyfi anlatamam. ‘Ölü Adam’ı geniş perdede izlemenin her tutkulu sinemasever için gerekli olduğu düşüncesindeyim.

(15 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Doğu ile Batı Arasında Sıkışan Türkiye Ticari Sineması

Uzun bir aradan sonra bu yıl sinema gişelerindeki bilet satış adetleri büyük düşüşler yaşıyor. 2019’un yedi günlük gösterim haftalarından neredeyse hiçbirinde bir önceki yılın aynı dönemine göre daha fazla satış gerçekleşmedi. Halbuki 2017 ve 2018 yılında 70 milyon adetlik satışlar yapmayı başaran Türkiye ticari sineması yabancı yatırımcıların da ilgisini çeken tablolar ortaya koymuştu. Yerli yapımlarıyla yabancı filmleri ve Amerikan stüdyolarının dev prodüksiyonlarını ezen Türkiye sinemasının ürünleri yıllık satışlardaki %60’lara varan hakimiyet oranlarıyla Avrupa’da ve dünya çapında ilk 10’a girmeyi başarıyordu. Yeni milenyumun ikinci on yılıyla birlikte önce 30 milyon peşinden 40 ve 50 milyon satış dilimlerini gören gişeler istikrarlı yükselişiyle yatırımcılara 100 milyon satış hedefini koydurmuştu bile. Birçok zayıf ve profesyonel olmayan ögesine rağmen Türkiye popüler sinema piyasası, bütün çarpıklıklarına rağmen bir istikrar yakalamıştı diyebilirdik. Dedik de!..

Koreli eğlence devi CJ’in Türkiye’yi seçmesinden önce ülke sinema piyasası Amerika ve Avrupa’daki teknik gelişmeleri ve ticari stratejileri takip ediyor ve uyguluyordu. Gösterim haftaları, seanslama, denetim, biletleme, VPF, POS, DCP, görsel ve işitsel efektler, bu takip edilen unsurlar olarak sayılabilir. CJ’in öncelikli ve ana amaçla, sinema işletmeciliği alanında yaptığı yatırım devamında dağıtım departmanının güçlendirilmesi, perde reklamı aracılığında hakimiyet şekil ve stratejileriyle yerleşti. Şirket kendi ürünleri olan görsel ve işitsel bir takım ürünleri de sırasıyla sinema işletmelerine taktı. Bunlarla da yetinmeyip Türkiye’de sinema filmi yapımı, ikinci bir film dağıtım şirketi kurulumu (CGVMars ve CJ Entertainment ) ile pazardaki yerleşimini perçinledi. Anlaşılacağı üzere Uzakdoğu’nun dev holdingi CJ’in Türkiye’deki faaliyetleri, yerelde sinemanın icrasını millileştirme amaçlarından uzaklaştırdı.

Her ne kadar iki sene öncesine kadar yüksek yıllık yerli film bileti satışı hakimiyetlerine sahip de olsak bütün dünyada olduğu gibi Amerikan film endüstrisinin domine ettiği bir piyasaya sahiptik. Bugün; dağıtım, yapım ve sinema işletmeciliği alanlarında ezeli dost ülke Güney Kore’nin hakimiyetinde bir ticaret ilerliyor. Doğu ile batı arasında sıkışan Türkiye ticari sineması faydasız ve gereksiz bir millileşme çabasında…

Ne kadar da ticari sinema ve sanat sineması gibi ayrımlar mevcutsa da her iki tanımın da ortaya çıkması, bu tanımlara uygun ürünler ve yapıtlar verilmesi ihtisas ve incelik gerektiriyor. ‘Yedinci Sanat’ sinemanın, filmlerin, yerel ürünlerin ve yapıtların millileşebilmesi için dilinizin, kullandığınız ekipmanın, zihin gücünün ve ihtiyacınız olan bütün araçların yüksek ölçüde milli olması gerekir. Ülke topraklarının efsanelerini, yaşanmışlıklarını, tarihini, toplumunu taklit etmeden, özgün bir sinema dili ve anlayışıyla, sinema sanatının evrensel ölçüleri çerçevesinde (kurallar – kuramlar) icra edebildiğiniz sürece kitleler üzerinde ilgi uyandırabilir ve endüstri olabilmek için büyük bir adım atmış olursunuz.

Doğu ile batı arasında kalan Türkiye sinema yaşamının yarıdan fazla sinema işletmesinin tabela ismi yabancı harfler ve kelimeler barındırmaktadır, gösterim ve salon ekipmanlarının tamamı yurt dışından ithal edilmektedir. 4K, DBOX, SCREENX, ATMOS, IMAX, 3D, 4DX, DOLBY gibi görsel ve işitsel efektlerinin tamamı yabancı film endüstrilerinin uygulamalarıdır, 2D; dijital projeksiyon makineleri de bütün gösterim kabiliyetini yurt dışından onaylarla tamamlamaktadır. Ticari sinemada en çok para kazandıran görsel ve işitsel efektlerin yanı sıra izleme eşlikçilerinde bile bir yerellik yoktur; kola ve patlamış mısır!

Efektlerle sinema izleyicisinin etkilenmesi hedeflenirken sunulan eşlikçiler de yerel değil yabancı menşeilidir. Hiçbir sinema büfesinde döner – ayran kampanyasına rastlayamazsınız. Bu mümkün de değildir. Global pazarlarda yüksek bilet satışlarını hedefleyen Amerikan stüdyoları ile sinema ekipmanları üreticileri gelirlerinin düştüğü pazarlarda, yerel sinema bilet satışlarının yükseldiği ülkelerde de yine kendi üretimi olan ‘silahları’ piyasaya sürmektedir; Netflix… Amerika’nın güzide ürünü Netflix’te Marvel, Universal, Paramount, Sony, Warner Bros., Disney – Fox gibi devlerin sinematik ürünlerini kesinlikle aynı anda göremezsiniz. Disney’in kendisine ait ürünü Disney Plus’ta dahi sinema filmleri çeşitli süre sınırlamalarından önce yer alamayacak. Ne hikmetse birkaç yüz bin dolar karşılığında Türkiye’nin gişe lideri yapımları, ülke seyircisinin sinemada izlediği sırada Netflix’te yer alabiliyor. Gerçekten bu şirketin global bir abone ihtiyacı mı var ve gerçekten bu ihtiyacını Türkiye’nin ticari baş yapıtlarıyla mı giderebilecek? Tabi ki hayır. Yer aldığım toplantılar ve farklı ülkelerdeki meslektaşlarımla gerçekleştirdiğim konuşmalarda ne yazık ki ülkelerinde bir Netflix tartışması olmadığını gözlemledim.

Burada, unutmadan araya girerek iki yaklaşımımın altını çizmek isterim: Türkiye ticari sinemasında millileşme karşıtı değilim, evrensel şartlar eşliğinde kazanç arttırıcı bir millileşme güzel olabilirdi. Yalnız devamında gelen soru: Ne üretiyoruz? Öte yandan her yıl ulusal filmlerin gişedeki hakimiyetinin yüzdesel olarak yüksekte olmasının temelde sinema ekonomimize bir faydası yoktur. Yabancı filmler ile yerli yapımların oranında denge olması, özellikle Amerikan stüdyolarının sinema filmlerinin yüksek izleyici oranlarına sahip olması yerel sinema ekonomilerine daha yüksek faydalar sağlamaktadır.

Batı’nın, filmler aracılığıyla yaşam tarzı, inanç vb. olguları dayatması, uzak ülkelere yaşam tarzı ihraç etmesi gibi stratejilerin de günümüzde –en azından sinema aracılığıyla- yapılması hedeflenmemektedir. Bu, önceki milenyumda kalan, bugün için yararsız bir stratejidir. Sinema haricinde birçok teknik, bu vazife için büyük güçlerin elindedir. Akıllı telefonlar, internet, uydular sinemaya alan bırakmamaktadır. Kaldı ki bırakın sinemayı birçok ticari alanda önlenemez bir iç içe ilişki yaşanmaktadır. Ülkede satılan hamburger adedi ile döner sayısı neredeyse eşittir mesela… Yadsımadığım diğer husus ise sinema olgusuna paralel olarak, her geçen gün gelişerek ve yayılarak, pıtırak gibi çoğalan gösterim olanaklarıdır. Yerelde ve evrenselde bu izleme olanaklarının çoğalması kaçınılmazdır ve sinema için herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır.

Belki de sinema, 20 – 30 yıl sonra tamamen ortadan kalkacaktır ya da gelişen efektlerle hakimiyetini sürdürecektir. Evet, gelişen efektler. Bugün her uyandığımız yeni günde gösterim tekniklerinde ve efektlerde yenilikler olmaktadır. Örneğin global sinema endüstrisi, şimdilerde sinema filmlerini perdeye karşıdan yansıtarak değil de perde arkasından iletme yoluyla sunacağı sistemi tartışıyor…

Endüstride yer alan herkesin bildiği, bilmesi gereken ‘sır’: Büyüklük’tür. Günümüzde sinema endüstrisinde ticaret yapan hiçbir departman şayet ‘büyüyemez’ ise büyüleyemeyecektir de! ‘welovebigscreen’ gibi mottoların yayıldığı, efektlerle devleşen sinema gösterimlerine ayak uyduramayan hiçbir sinema endüstrisi ayakta kalamayacaktır. Global sinema endüstrisinin elindeki koz ve onu var edecek tek olgu ‘büyüklük’tür. Netflix ve benzerleri büyüyemezken, beyaz camlar belli oranlara kadar irileşebilirken sinemanın sunduğu devlik deneyimlerinin ucu bucağı yoktur. Bu yorumlarımdan fantastik sinema filmleri dışında kalan yapıtların ticari sinemada şansının olmayacağı anlaşılabilir. Kısmen öyle olsa da son yıllarda dünyada ses getiren birbirinden önemli tarihsel, romantik, maceracı içeriklerin, ödüllü büyük dramaların çoğunlukla varlığını hatırlatmak da isterim. ‘Büyüklük’ olgusu sadece Örümcek-Adam’ın sıçrayışlarında etkisini göstermemekte, ‘Roma’ benzeri yapıtları da (örnekteki filmin Netflix için üretilmesine rağmen) görsel – işitsel ziyafetlere dönüşebilmektedir. Yalnızca perde içeriğinde değil; ‘büyüklük’ olgusu, Amerikan, Uzakdoğu, Çin ve Hindistan pazarlarında büfede satılan mısır kovalarının boyutlarına bile yansımıştır. Amerika’nın ücra bir kasabasındaki sinemanın büyük boy mısır kovası boyutuna WEB sayfaları aracılığıyla göz gezdirebilirsiniz.

Millileşme noktasına dönecek olursak, ek olarak şu soru sorulabilir; Türkiye sinemasında devleşen, eşsizleşen, büyüyen görsel – işitsel şölen deneyimine uygun içerik üretilmekte midir ve üretilebilir mi? Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye’de stüdyosal bir sinema üretimi olmadığı gibi -mesela IMAX ekranına- uygun içerik ne vardır ne de bu yönde hatırı sayılır bir üretim planı bugün için bulunmaktadır.

35mm. olarak bilinen fiziksel materyalle gösterimlerin yapıldığı dönemlerde sinema salon sayısının bugüne ve diğer ülkelere göre yetersizliğinden ötürü, Türkiye’deki dev sinema kompleksleri bölünmek zorunda kalmıştı. 2000 – 3000 kişilik sinemalar dört beş salonlu komplekslere hızla dönüştürüldü. Artan film sayısının aynı işletmede daha fazla sinemasevere ulaştırılması hedeflenmekteydi. Koca koca salonların bölünmesiyle sayıca az olan sinema kompleksleri niceliği artan filmleri sinemaseverlere sunabiliyordu. Kopya nakliyelerinin zorluğu, zaman alıcılığı ve 35mm. kopyaların azlığı sebebiyle filmlerin salonlara programlanmasında, işin doğasına ve dönemine ait sorunlar yaşanıyordu. Doksanlı yıllarda Kanada’dan başlayıp bütün dünyaya hızla yayılan ‘Multiplex – Çok salonluluk’ akımı Türkiye’de de hızla yerleşmişti…

Teknik ve dönemsel şartların sorunlarının yanı sıra Türkiye’de sinemacılığın, sinema işletmeciliğinin en büyük derdi günümüzde de ‘salon doluluk oranı’dır. Yıl nüfuslarına, salon kapasitelerine göre Türkiye’de sinema salonlarının doluluk oranı 1989 yılından bu yana, ne yazıktır ki %14’ü geçememiştir. Oran dünya genelinde ortalama bir değer olmasına karşı Türkiye’deki sinema işletmecilerinin giderlerini karşılamaya yetecek bir değer değildir. Ülke sinema ve koltuk kapasitesine bakıldığında bir yılda 550 milyon koltuk satışa sunulmaktadır. Gişeler son iki yılda bu kapasitenin yalnızca %12,5’una ulaşabilmiştir. Her yıl bilet satışının nüfusa oranlamasında sınıfta kalan Türkiye, toplam bilet satış adedinde Avrupa altıncısı da olsa uzun yıllardır ‘film üretimi – salon kapasitesi – bilet satışı’ üçgeninde kronik bir sorun yaşamaktadır. Sorun Türkiye’de sinemaya gitme alışkanlığının yaratılamamasıdır; sinemaya gitme alışkanlığı ve sinemada film izleme olgusu…

Her sektörde olduğu gibi sinema izleyicisinin de bilinçlendirilmesi ve bunun yanında memnun edilmesi (içerik, fiyat) gerekmektedir. Türkiye ticari sinemasının gişede yaşadığı satış kısırlığının sebebi ‘mevsimsellik’ gibi basit bir noktaya indirgenemez. Bu durum ülke için çok açık toplumsal bir gerçekliktir aslında. Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek gişe beklentisindeki filmler ilk vizyona çıkışlarını yaz aylarında yaparken Türkiye’de kapalı bir alana, hatta açık bir alana insanları davet edip en az iki saat bir aktivitede bulunmalarını bekleyemezsiniz. Bu, iklimle, coğrafyayla ilintili toplumsal alışkanlığı ve gerçekliği sinema gişelerinin başlıca sebeplerinden biri gibi gösterip 35 derecelik hava sıcaklıklarında sinema salonlarının olağandan daha fazla bir şekilde dolmasını hedeflemek faydasızdır. Mutlaka sıra dışı bir şekilde bu aylarda ve kavuran hava sıcaklıklarında yüksek bilet satışı yapan filmler vardır ve olacaktır da ama bu mevsimden bir çare beklemek yersizdir. Sinema salonlarının modernizasyonu Avrupa’daki benzerlerinden farksız olsa da Türkiye’de yazın ve kışın sinemaya gitme oranının düşük olması -özellikle günümüzde- içerik ve prodüksiyon kalitesi ile ilintilidir.

2018’in son aylarında sinema yaşamının iç meselesi olarak baş gösteren ve konuşulmaya başlanan ‘gelir paylaşımı’ sorunu sinema piyasasının süre gelen teamüllerine devletin Kültür ve Turizm Bakanlığı ile dahil olmasına ve müdahale etmesine sebep olmuştu. Sinemayı ve ona bağlı bütün dinamikleri birebir ilgilendiren bir yasa ile sinemanın ticareti ve icrası her açıdan kontrol altına alındı. Satışlar, perde gösterimleri, filmlerin kimlere gösterileceği, sinema eserlerine ve televizyon eserlerine verilecek desteklerin yapısı büyük bir torbanın içinde birleştirilip kurallara bağlandıktan sonra yasa olarak onaylandı. Kendi sistemine sahip çıkmayan, herhangi bir yönetim ve işleyiş standartı olmayan sinema piyasasının ortadaki boşluktan dolayı böyle bir yasaya ihtiyacı vardı. Anlaşmazlıklar ve paydaşların birbirini şikayeti benzeri, bel altı vuruşlarla piyasa, devlet tarafından düzenlenmiş oldu. Sahi, düzenlendi mi?

Sinema eserlerinden alınan rüsumlardan televizyon dizilerine pay verilecek olması, sinema işletmelerine teşvik verilmeksizin gelirlerinin kısıtlanması ve kontrol altına alınması, gelir arttırıcı tüketici kampanyalarının yapılmasının engellenmesi, film yapımcılarının yapıtlarının önceki yasalara göre daha fazla denetlenerek sansüre tabi tutulacak olması gibi birçok ‘sanatla ve sanatın bağımsızlığıyla’ alakasız yasa içeriğine bakınca olumlu yönde bir düzenlemenin olduğunu söylemek pek mümkün değil. Sinema yaşamının ticaret departmanında yer kaplayan dinamiklerden uzak, belirli kesimleri olumlu belirli kesimleri olumsuz yönde etkileyen bir yasa ne yazık ki evladiyelik olamıyor.

Neredeyse dünyanın hiçbir ülkesinde sinema bileti satış fiyatlarını salon işletmecisinden bir başkası belirlemiyor. Türkiye’de Beyoğlu ve Beşiktaş ilçelerinin bilet fiyatları dönemin duayen sinema işletmecileri Mehmet Soyarslan (Sinepop), Temel Kerimoğlu, Baha Serter (Beyoğlu), Suphi Oktay (Atlas), Sedat Akdemir, Yalçın Selgur (Fitaş), İsmet Kurtuluş (Emek), Adalet Dinamit (Alkazar) ve Şükrü Avşar (Lale)’nin özenli ve saatler süren istişarelerinin ardından belirlenirdi. Bu ritüel kendi kapısının önünü, yaşadığı ve ticaret yaptığı alanın alışkanlıklarını, nüfusunu ve yapısını iyi bilen bütün işletmeciler tarafından kendi bölgelerinde tekrarlanırdı.

Ya şimdi? Bir sinema bileti 16 TL. ortalamasına geldi. Ya 2019 yılının ilk altı ayındaki bilet geliri? Yazıda döneme ait sayıları vermektense metnin ardından karşılaştırmalı bazı değerleri vermeyi tercih ettim. Orada da görüleceği üzere ilk altı ayın bilet geliri önceki yılın aynı dönemine göre daha düşük.

Yasa ile kaybolan ve düşük seviyelerde ortaya çıkan rüsum gelirlerinin doğru seviyeye çekilmesi de hedeflenmişti. Resmi olmayan kayıtlara göre Türkiye sinema gişeleri 2018 yılında 800 milyon TL’nin üzerinde bir gişe geliri elde etti ve bu kayıtlara göre devlete (maliye, belediye ve kültür bakanlığı) aktarılması gereken pay her yıl olduğu gibi açıklanan 800 milyonluk hasılat üzerinden olamadı. Yasa bu kaybı ortadan kaldırmak için maddeler de içeriyor. Daha açık söylemek gerekirse yasa yoluyla ya da piyasa şartları üzerinde yapılacak değişiklikler aracılığıyla uygulanacak baskı ve yasaklamalar hiçbir zaman fayda sağlamayacaktır.

Yasa hazırlanırken birçok yapımcı yürürlüğe girecek maddeler ile gelirlerin artacağını, bilet satışlarının eski seviyelerin de üzerine çıkacağını ve kendi paylarındaki kaybın azalacağını bekliyordu bugün de sipariş haberlerle toz pembe bir tablo sunuluyor. Acı gerçek şudur ki; sinema gişelerindeki bilet satışının düşmesinin yanı sıra büyük gider kalemleriyle boğuşan tek sinema kompleksleri, bağımsız sinemalar birer birer kapanıyor. Yaz ayları geldiğinde faaliyetine ara veren sinema komplekslerinin dışında Türkiye’de Haziran 2019’da kapısını bir daha açmamak üzere kapatan ve mesleğe veda eden 40’ın üzerinde sinema bulunuyor. Yalnızca bağımsız ve tek sinemalar değil endişe yaşayan. En büyük zincirden orta ölçekli sinema zincirleri de alışveriş merkezlerindeki salon sayılarını her hafta düşürüyor. Gelirleri kısıtlanan ve ticaret imkanları biçimlendirilen bir piyasada genişleme ve iyileşme beklemek de iyimserlik olurdu. Yapım, dağıtım ve sinema işletmeciliği alanlarında yatırımlar yaparak yerel pazarda yüksek bilet satışı hedefleri koyan Kore devi CJ de sinema piyasasındaki varlığına nasıl yön vereceği konusunda büyük endişeler yaşıyor.

Peki, doluluk oranlarındaki düşük seviyenin, sinema biletleri satışının düşüşünün sebepleri Netflix operasyonu mu, yeni yasa ile oluşan baskıcı piyasa ortamı mı ya da bilet fiyatlarının 12 TL. ortalamasından 16 TL.’ye sıçraması mı? Gişede indirim isteyen sinemasevere olumsuz yanıt verilmesi mi yoksa? Elbette bunların tamamı olumsuz yönde etkileyici unsurlar.

Asıl ve en önemli sebebe değinmek gerekirse; Türkiye’de küçük ekranla yarışacak ölçüde sinemasal içerik üretiminin olmamasını söyleyebilirim. Büyük sinema salonlarında, birbirinden etkileyici efektler eşliğinde izlenebilecek film üretimi? Mevcut içeriğin tamamı bütün Türkiye nüfusu tarafından anında sinema dışı mecralarda izlenebiliyor, hem de bil-a bedel… Ve bu mecralarda karşılaşılan görsel aldatmalar, tatmin olunmayan içerik yahut türlü teknik sorunlar sinemada uygulanan benzer şikeler kadar tepki toplamıyor. Yukarıda değindiğim yan, negatif etkilerin de varlığıyla, neredeyse başı sonu olmayan bir animasyon filmi izleyen çocuk seyirci dahi sinemadan soğurken Türkiye’de sayısı 45 milyon olan tek – benzersiz (unique), yetişkin (adult) sinemasever izlediği içerikler karşısında salondan kötü intibalar ile ayrılıyor.

Yeşilçam döneminde de, ondan önceki Mısır filmleri devrinde de ‘Furya Sinemacılığı’ dahilinde örnekler Türkiye’de sinemaseverlerle buluşmuştu. O dönemlerde internet kaynaklı mecraları bırakın televizyon tehdidi dahi bulunmuyordu. Ama şimdi var ve asıl sorun bu… İşte o ortamlarda ‘Furya Sinemacılığı’ büyük bir ticari silah olarak sinemacıların keşfiydi. Bugün yapılan ‘Furya Sinemacılığı’ çok açık bir şekilde ithal edilen yabancı filmler, gerçekte var olmayan animasyonlar, birbirini tekrarlayan korku filmleri ile sinemasevere, birkaç TL. daha fazla kazanabilmek adına talihsizce sunuluyor.

Popüler sinema piyasası içinde elbette yeri olan bu aksiyonlar sonucunda pazardaki şirketler ayakta kalmaya çalışıyorlarsa da uzun vadede güvenilirlik kaybı yaşayan sinema izleyicisi daha fazla aldatılmaya müsade etmiyor. Bugün için Türkiye’de vizyona sunulan içeriğin genel yapısı bu şekilde –kendini tekrarlayan, furya sinemacılığı- olsa da prodüksiyonlara da rastlanabiliyor. Geniş ekranda izlenebilecek kameralarla çekilen, görsel ve işitsel efektler barındıran, ilk kez sinemalarda beğeniye sunulan Avrupa, Uzak Doğu, Amerikan ve Türkiye yapımları… Son jeneriği dakikalarca akan, sinema eserlerinden bahsediyorum. Onların da isimlerini gişe verilerinin üst sıralarında görebilirsiniz…

Evet, Türkiye sinemasında tam teşekküllü, dört dörtlük, muntazam prodüksiyonlara rastlamak hayli zordur. Oluşturduğu geliri kendisine döndüremeyen, gişeden elde edilen kazançla sinemada istihdamı destekleyemeyen, akademisi olmayan, yeter sayıda yayını bulunmayan bir alandan da tam teşekküllü yapımlar beklemek hayalcilik olur. Kaldı ki ticari sinemanın en önemli başlangıç unsurlarından biri de pazarlama ve tanıtımdır… Sinemalarda boy gösteren filmlerin neredeyse tamamının bilimsel bir pazarlama stratejisi olmadığı gibi afiş, künye, konu gibi en basit tanıtım unsurları dahi sağlıklı planlanamamaktadır… Bütçe standardı ve şeffaflığı olmayan Türkiye sinemasının bugün için bünyesinde barındırdığı bir çok eksiklikle ‘endüstri – sektör’ olarak anılması da mümkün değildir.

Yasa ile düzenlenmeye çalışılan sinema piyasasının sorunları, bütün dinamiklerinin bir araya gelerek genel bir iyileştirme önerisi ile gündeme getirilerek sahici dokunuşlarla çözülebilirdi. Ne yazık ki her maddesi sadece bir tarafa yarar getiren yasa yerine ‘rüsumun kaldırılmasını (sadece bu hamle bile paydaşların kasasına %5’lik bir katkı sağlayacaktır), ‘yerinde denetimin bağımsızlaştırılmasını’, ‘sinema salonlarının teşvik edilmesini’, ‘özgür film içeriklerini’, ‘filmlerin biletlerden alınan vergiyle değil de bağımsız bir fonla desteklenmesini’ öneren bir paketle sinema piyasasının geleceği çok daha aydınlık olabilirdi…

Üzülerek eklemeliyim; Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Tv Merkezi’nin kurucusu, hocaların hocası Prof. Sami Şekeroğlu bir konuşmamızda ‘Türkiye’de sinemacıların 40 yıldır bir araya gelmeye çalıştıklarını ve bunun hiçbir zaman mümkün olmadığını’ söylemişti. Bu konuşmamızın üzerinden 20 yıl geçti ve gelecekteki 60 yılda da sinema alanında bir ulusal birlikteliğin yaşanamayacağına eminim. Umarım yanılırım.

Sayılar: Bu yılın ilk 26 haftasının ardından sinema gişelerinde 409 milyon TL.’lik hasılat elde edildi. 30 yılı aşkın bir süredir Türkiye’de bağımsız bir şekilde, ulusal bazda, sinema filmlerinin ve gişe verilerini ölçen ve bu verileri sinema yaşamının gelişimine katkı sağlamak için arşivleyen, araştırmalar yapıp raporlar hazırlayan Antrakt’ın detaylı çalışmaları doğrultusunda; bir önceki yılın aynı dönemine göre hasılat toplamındaki gerileme %10. Bilet fiyatlarının Şubat 2019’dan itibaren arttığı da göz önünde bulundurulduğunda gişe gelirlerindeki düşüş hayli endişe verici. Aşağıdaki tabloda 2006’dan bu yana genel bilet satış adedi düşüşüne de bir önceki yıla göre bakıldığında %27’lik oranın son on dört yıldaki en yüksek değer olduğunu görüyoruz. Aynı on dört yıllık dönem dikkate alınarak yapılan ortalama hesabına göre yılın ilk dilimi için Türkiye yapımları bilet satışı ortalaması 15,5 milyon adet. Yabancı filmler için aynı oran 11,4 milyon. Ortalama limiti yabancı filmlerin 2015’den bu yana yakaladığını ve geçtiğini, yerli filmlerin ise 2013’ten başlayarak kendi ortalama limitini aştığını fakat bu yıl 2 milyon bilet aşağıda kaldığını gözlemliyoruz.

(14 Temmuz 2019)

Deniz Yavuz

denizeyavuza@gmail.com

Colette Yeteneğini ve Cinselliğini Keşfediyor

Julianne Moore’un Oscarlı yorumuyla belleklerde yer etmiş ‘Beni Unutma / Still Alice’ filminin yaratıcılarından Wash Westmoreland, Fransız edebiyatının en ünlü kadın yazarı Colette’in yükseliş hikâyesini beyazperdeye taşırken, 19.yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başları ‘Belle Epoque Paris’inin dünyayı dönüştürücü ikliminden ilgiye değer bir panoramaya imza atıyor.

Tam adıyla Sidonie-Gabrielle Colette’i Burgonya kırsalındaki sakin yaşamıyla tanıyoruz önce. Ailesinin başlık parası bile biriktiremediği, gösterişli saçlarıyla sivrilen bu sıradan köylü kız, bir kır ziyaretinde Paris entelijansiyasının gözde isimlerinden Henry Gauthier-Villars’ın dikkatini çekiyor ve giderek orta yaşlı adamın arzu nesnesi haline geliyor. Müzik eleştirmenliğiyle de tanınan, ‘Willy’ takma adıyla romanlar kaleme alan editör ve yayımcı Villars, Eyfel Kuleli kar küresi ile tavladığı kızı yüzüstü bırakmıyor ve onu ışıklar şehrinin hazcı ortamına taşıyor.

Erkek olana herşeyin serbest olduğu bir çağda, kocasının süs bebeği olarak lüks salonlarda boy göstermeye başlıyor genç kadın. Lakin, Claudine adıyla kendi genç kızlık yıllarını betimlediği ilk eseri, yazarlıkta tıkanmış Willy’nin imdadına hızır gibi yetişiyor. Kocasının kendi adıyla yayınladığı ilk kitap beklenmedik bir ilgi görüyor. Genç Colette onun için altın yumurtlayan bir tavuktur artık. Onu odasına kilitleyerek serinin devamını yazmaya zorluyor. Her yeni kitap bir öncekinin ününü pekiştirirken, Claudine kapitalizmin gelişme yıllarında türlü tüketim ürünlerine ilham olmuş bir marka haline geliyor. Ancak yükselen ekonomik refah ve yeni yüzyılın dönüşüyle birlikte dünya değişmektedir. Kadınların sesini duyurmaya başladığı bu yeni çağda Colette hem edebi yeteneğine sahip çıkacak, bir yandan sahne ve şov dünyasındaki becerilerini ortaya koyarken, öte yandan cinselliğinin gölgede kalmış alanlarını keşfe çıkacaktır.

Colette, yazar yönetmenin ‘Still Alice’ çekimlerinden sonra yitirdiği hayat arkadaşı Richard Glatzer ile birlikte rüya projesiymiş. Sevdiği adamı ALS hastalığı sonrasında kaybettikten sonra Glatzer’in 2000’li yılların başlarında kaleme aldığı senaryoyu, Pawel Pawlikovski’nin ünlü Ida’sının yazım ortağı Rebecca Lenkiewicz’in da katkısıyla geliştirmiş. Yönetmenin önceki işlerine kıyasla daha maliyetli bu dönem filmi, #MeToo hareketiyle gündeme oturan çağdaş feminizm ve kadın hakları sorunsalı kapsamında yapımcı bulabilmiş ve bir yüzyıl öncesinden günümüze etkin bir soluk ulaştırabilmiş.

Keira Knightley gerçek Colette’den daha alımlı belki ancak Gauthier Villars’ı canlandıran Dominic West ile aralarındaki kimya tutmuş. West orta yaşlı adama müthiş benzerliğinin de avantajıyla sinema kariyerindeki en iyi kompozisyonlarından birinde sivrilmesini bilmiş. Westmoreland’in onu tipik bir kötü adam olarak değil de, erkek egemen toplumun pohpohladığı güçsüz ve yetersiz bir adam çizmesi de filmin lehine işlemiş.

‘Belle Epoque’ Paris’i olunca filmin müzik bandı Debussy, Delibes, Bizet, Gounod ve meşhur 1 numaralı Gnossienne’iyle Satie’den nasibini alıyor doğal olarak. Thomas Adès’in filmin ilginç ‘Mısır Rüyası’ bölümünü de süsleyen sarmalayıcı müzik çalışmasıyla , çok fazla şeyler beklemeden izleyip keyif alacağınız bir film ‘Colette’. Ünlü Fransız edebiyatçısının ruhuna daha derinlemesine sızmak istiyorsanız romanlarını, hikayelerini didik didik etmeniz gerekiyor.

(14 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Amerika’nın Tüm Yabanıl Kuşları

Bafta ödüllü belgeselci yazar yönetmen Bart Layton’ın son filmi ‘Amerikan Soygunu / American Animals’, özgün adını Charles Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’nde ifade ettiği üzere, nesiller boyu dış dünyadan Kentucky’nin derin ve girintili mağaralarına yerleşmiş ‘Amerikan Hayvanları’ndan alıyor. Türkçe adının seyirci çekmeye yönelik olduğu malûm. Ancak filmin 2004 yılında Amerika’da gerçekleşmiş en tuhaf soygun girişimlerinden birinin öyküsü olduğunu da baştan belirtelim.

Kentucky’de bulunan Transylvania Üniversitesi öğrencisi dört genç okul kütüphanesinin özel bir bölümünde muhafaza edilen ve çoğu 19.yüzyıldan kalma kitapların nadir baskılarını çalma girişiminde bulunuyor. Aralarında başta sözü edilen Darwin eserinin de bulunduğu bu koleksiyonun en nadide bölümünü ise 1785 – 1851 yılları arasında yaşamış ve ömrünün büyük bir bölümünü Amerika’nın yabanıl kuşlarının resimlerini çizmeye adamış John James Audobon’un iki devasa albümü oluşturuyor.

12 milyon dolar değer biçilen bu nadir albüm kitaplar, sıkı güvenlik önlemleri alınmadan kütüphanenin emektar yaşlı sorumlusu tarafından korunmaktadır üstelik. Biri ressam adayı Spencer, diğeri muhasebe alanında parlak dereceleri bunan Eric, bir diğeri varlıklı aileden gelme başarılı sporcu Chas ve grubun en gözü kara olanı Warren’in böyle bir suça bulaşabileceğine ne aileleri ne hocaları ihtimal vermemiştir. Öyle ya, bölgenin iyi tanınmış bu ailelerinde herşey çocukların başarılı olmasına göre ayarlanmıştır. Bu beklenmedik soygun girişimi dört gencin hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

‘Amerikan Soygunu’, ‘bu film gerçek bir olaya dayanmamaktadır, gerçeğin ta kendisidir’ benzeri bir ibareyle başlıyor. Yönetmen Layton’ın bizde sınırlı sayıda sinemada gösterilmiş 2002 yapımı ‘Hayat Avcısı / The Imposter’ filmini izlemiş olanlar bu ifadeye şaşırmayacaklar. Özgün adından anlaşılacağı üzere bir büyük sahtekarlık ve dolandırıcılık hikâyesi üzerine akıl almaz bir belgesel olan ‘Hayat Avcısı’, gerçek kişilerle röportajlar ve profesyonel oyuncuların yer aldığı canlandırmalar eşliğinde değme polisiye hikâyelere taş çıkartan bir serüveni soluk soluğa anlatır. İnsanoğlunun karanlık bölgelerini arşınlayan nefes nefese bir yolculukta, gerçeklik, algılarımız, kandırmak, gönüllü kandırılmak üzere izleyiciyi soru yağmuruna tutar.

‘American Animals’ hayatlarının baharında dört genç insan özelinde çağdaş insanın doymak bilmeyen ve hayvani içgüdülerinden beslenen başarı ve servet sahibi olma arzusunu teşhir ediyor. Ressamlık yolundaki Spencer, hayatını ve sanatını temelden etkileyecek baş döndürücü bir deneyimin peşinde bu umutsuz maceraya atılmışken, diğerleri emek sarf etmeden bir şeylere sahip olmanın izini süren, günümüz genç kuşaklarının birer prototipidir.

Layton bu defa farklı bir şey deniyor. Aralarında Spencer’i canlandıran ve ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’nden şeytani bakışlı Martin olarak hatırladığımız, son olarak ‘Çernobil’ adlı mini dizide karşımıza çıkan Barry Keoghan’ın da yer aldığı dört yetenekli genç oyuncuyu kullanarak soygunun öyküsünü adım adım anlatırken, olayı bizzat gerçekleştirmiş gerçek kişileri filmine konuk alıyor ve onların düne bakarak bugünü yorumlarını istiyor. Gerçek kişilerle hapis yattıkları zaman diliminde tanışmış olan Layton, onların 7 yıllık mapus hayatı sonrası hayata bakışlarını yaşanan olaylarla koşut kurgulayarak belgeselcilikte yeni bir tarzın kapısını açmış oluyor.

Karakterler üzerine daha detaylı incelemelere gitmesini beklerdim yazar yönetmenden, ama bu haliyle de seyri keyifli bir deneyim bu.

(13 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Küresel İklim Değişikliğiyle Karşı Karşıya…

Çok uzun zamandır ne yazlar tam yaz ne kışlar ne tam kış… baharları unuttuk bile. Bunun temelinde yatan; küresel iklim değişikliği… Kutuplarda buzullar eriyor. Ya hiç yağmur yağmıyor kuraklık oluyor ya da aşırı yağışla sel insan yaşamını tehdit ediyor. Bu, sadece belli bir coğrafyada değil, bütün dünyada yaşanan bir gerçek. Türkiye’de de hepimizi şaşırtan iklim olayları yaşanıyor.

Bu gerçeği unutmadan…

Sadece uzmanları beklemeyip elimizden geldiğince, biraz özen göstererek bu kötü gidişatı geciktirebiliriz. Ülkeleri yöneten siyasetçiler girmezse devreye kaçınılmaz son, ne kadar gecikirse geciksin hemen önümüzde…

Florida’da, okyanusa açık olduğu için kasırgalar her geçen gün daha bir azgın, daha bir ölümcül olabiliyor. Haley, böylesi bir kasırga sırasında, evde kalan babasını kurtarmak isterken ikisi birden tutulamayan baraj sularının da etkisiyle birçok zorlukla karşı karşıya kalır.

Baba kızın arasında belli bir soğukluk vardır zaten… Kız, babasının annesinden ayrılmasını da kabul edememiştir… Film boyunca hem çatışmalarını izleriz hem de sorunlar karşısında her şeyi unutup birbirlerine sahip çıkmalarını…

Amerika’da olan…

…burada da yaşanabilir. Kaldı ki, bunca vahşi olmasa da aşırı yağmurlar nedeniyle yaşanan heyelanla insanlar toprak altında kalabiliyor. Yani, bu gerçekten önemli bir nokta ve hemen önlem alınmalı… İsveçli 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg’in başlattığı “okulu asma” eylemi bütün dünyaya yayıldı, Türkiye’de de yankı buldu… Bizim yapmamız gereken daha yaşanabilir bir dünya için çevreyi ve iklimi koruyan yapılanmalar oluşturmamızdır.

Kıssadan hisse…

Filmden çıkarılacak olan mesaj: Çocuklarımızdan emanet aldığımız bu dünyayı torunlarımıza yiye yaşanabilir bir şekilde bırakabilmek için elimizden geleni yapmamız gerekliliğidir.

Tek mekânda, hatta bodrumda geçen, alabildiğine gerilimli, alabildiğine heyecanlı ve merak dolu filmin yaşamımıza katkısı olması dileğiyle…

(11 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Gerçekten Gerçek Bir Soygun

Hemen her gencin aklından kolay ve kestirme yoldan başarıya (buradaki başarı sadece para ve stressiz yaşam) geçer. Kimi sahtekârlık yapmayı, kimi banka soymayı düşünür… kimi de zengin birinin kızı/oğluyla evlenip kurtulmayı…

Kusursuz soygun olabilir mi?

Bu kez, gençler yaşı geçkin, yalnız bir kişiye emanet edilmiş nadir eserlerin sergilendiği kütüphaneyi soymayı plânlıyorlar. Dışarıdan bakıldığı gibi kolay olmayan, ince ayrıntıların da titizlikle düşünülmesi gerektiği bir iş soygunculuk… Beklenmedik durumlara karşı bir “b” planınız olmalı.

Kendi dünyalarında başarılı olacaklarına inanmış dört genç… ikisi gruba zorunlu olarak katılmış dört arkadaşın soygun girişimini başından itibaren izliyoruz.

Gerçekten gerçek dedik ya… böylesi bir girişim söz konusu. Yönetmen yaşanmış bu olaydaki kişileri bulmuş, onlarla söyleşiler gerçekleştirmiş ve genç oyuncularla çok iyi harmanlayarak filmi çekmiş. Gerçekle kurgu o denli iyi harmanlanmış, o denli iç içe geçirilmiş ki, merak ve heyecanla ne olacağını izliyorsunuz. Bazen -seyirci olarak- öne geçip, “ah, şunu yapsalar” diyorsunuz, acemiliklerini görüp. Bazen de onların yaptıklarını yorumlarken buluyorsunuz kendinizi.

Kitabın değeri…

Kitap seven, okuryazarlığı önemseyen biri olarak kütüphaneyi mekân seçen bu filmi sevdim. İzleyicilerin gözlerinin önüne serilen, kitapların ne denli değerli olduğunu vurgulayan film, kitabın kapağından etkilenen insanların içini açmasını sağlar, iki cümleyle başlayan göz atma okumaya varabilir.

Sadece müzelerde saklanan, eski el yazması kitaplar değil, günümüzde gelişkin ve teknolojik matbaalarda basılmış kitaplar da değerlidir.

Sizin de hikâyeniz…

Heyecanlı olduğu kadar komik gelişmelerle örülü bir film… Üniversite öğrencisi dört arkadaş, derslerine değil ala soygun düşüne sımsıkı sarılıp gerçekten günlerini veriyor ve sonuca ulaşmak istiyor. Sürükleyici bir anlatımı var filmin. Siz de olabilirdiniz onların yerinde, düşlerinizde oldunuz bile belki… Cesaret edemediniz ama birilerin sizin düşlerinizi gerçekleştirmek için yola çıktı bile…

(10 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Gölge Yazar…

Gölge yazar, ghost writer yani, çoğunlukla ünlü kişilerin yerine yazandır. Ünlülerin hayatı da önemlidir (!) yazdıkları da… dolayısıyla hem çok satarlar hem de popülariteleri hep dorukta kalır.

Sadece bizde değil, dünyanın birçok ülkesinde birçok yazar gölge yazarlık yapar, yapmıştır, yapacaktır da… Çünkü yazmak bir başka önem ve güven kazandırır insana.

Sahtekârlık aslına bakarsanız…

Gölge yazarın kurgusu, cümlesi, öyküsü, anlatımı üzerine konan o ‘ünlü’ aslına bakarsanız sahtekârlık yapıyordur. Bir yanıyla kötü, -çok küçük de olsa- azıcık bir yanıyla da iyidir. Bir yazarın hayatını kazanmasına vesile oluyordur o ‘ünlü’. Oysa o imkânı doğrudan yazara sağlasa çok daha yetkin, çok daha özgün, çok daha evrensel yapıtlar üretilecektir.

Belirleyici olan…

Colette, Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri olmuş, özellikle kadın kahramanları öne çıkaran önemli biri… Erkek egemen dünyanın kadına bakışındaki eksikliği, sorunları, kadınların güçlenmesi için yapılması gerekenleri vurgulayan bir yazar. Dönemi ele alınca haksız da sayılmaz; 20. yüzyıla geçişte, daha Paris’te elektrik bile yokken kadınların haksız ve hadsiz yere yadsınması yazdıklarının da belirleyicisi olmuştur.

Filmde anlatılan, Colette’in eşcinselliğiyle tiyatro sahnesinde göğüslerini açacak denli cesareti bir dönemin resmini veriyor. Film, daha çok Colette’in kendisinden çok kocasını ele alıyor. Belki erkek egemen düş(ünce) filmin yönetmenine de sirayet etmiştir. Hem zaten erkek, yani Colette’in kocası elit tabakanın cinselliğe ve zevk-i sefaya düşkün. Buna da bağlı olarak ticari sinema açısından işlenmesi risk faktörlerini azaltır.

Bir dönemin duygusunu, o dönemin koşullarını, insan ilişkilerini anlamak ve öğrenmek için…

(09 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kül En Saf Beyazdır…

12 Eylül sonrasında bizim ülkemizde de yaşanan bir durum vardı: İçerideki eşlerini kendilerini hiçe sayarak bırakmayan kadınlar, erkeklerin dışarı çıkmasıyla birlikte yalnız kaldılar. İşkencenin ve onca yılın esaretinin etkisiyle erkekler eşlerini boşadılar. Bir duygu sağanağı ya da sömürüsü…

“Kül En Saf Beyazdır”da, Çin’de yaşanan toplumsal değişimi ve yarattığı etkileri izliyoruz. Hukukun olmadığı yerde sorunları çeteler çözer… Yasa dışı yaşam böylelikle kabûl görür… Ancak çeteler arası çatışmalar hep olacak, iktidar savaşı kanlı sürecektir.

Sevdiği çete lideri için kendini feda eden kadının uzun süren hapisliği, çete liderine yeni bir “eş” için fırsattır aslında… Nasıl olsa uzaktadır kadın ve günü gün etmenin de hiçbir zararı olmaz. Peki, sonra… sonrası ne olacak?

“Kül En Saf Beyazdır” duygusal olduğu kadar gerçekçi ve bir o kadar da etkileyici bir film. Zaten dünya basınında da bu özelliği vurgulanmış, çeşitli festivallerden bu özelliğiyle ödüller toplamış. Yönetmeni Jia Zhang-Ke’yi başarılı kılansa abartıya kaçmadan, atraksiyonlara değil de duygulara ağırlık vermesi… Senaryosunu da kendi yazan yönetmenin görüntünün akışına bıraktığı filmi, sadece bir öyküyü değil, bir süreci, hem de dünyanın hemen her yerinde yaşanan bir süreci anlatıyor.

Yirminci yüzyıl, şairin şiirce dediği gibi ölüm acısının en kısa yaşandığı süreçtir, çünkü her şey değişmiştir, her şey sadece çıkar yanlısı olarak görülür. Kadının aşkı, fedakârlığı, mücadelesi, dik duruşu ve gücü hayatı değiştirmeye yeter.

(05 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Sinemaya Saygı: Örümcek-Adam…

Bütün dünyanın en çok sevdiği fantastik kahramanların ilki değilse bile ilk beşine girer Örümcek-Adam… Gerek yaklaşımı, gerek utangaç tavrı, gerekse yardımcı olmasıyla büyük küçük herkesin sevgilisi, hatta hayalidir: Ben de olabilir miyim?

Örümcek-Adam, bu kez, filmden önce sinemaya saygıyı işaret ediyor… Son jenerikler uzamaya başlayınca -ki doğru bir uygulama bence, imza hep sonradan atılır- seyirci hemen kendini dışarı atıyor.

Bir film çekiminin ne denli meşakkatli ve uzun bir süreç olduğunu bilenler, o çabaya saygı anlamında son yazılar da akana dek bekliyor. Seyircinin bu hatalı genel yaklaşımına projeksiyonun başındakiler de destek oluyorlar… Ne kadar erken boşalırsa salon o kadar hızlı temizlenir, işler tamamlanır.

“Örümcek-Adam: Evden Uzakta”da, filmin en gizemli, en önemli, en can alıcı noktası jenerikten sonra veriliyor. Böylelikle seyirci filmi sonuna dek izlemeyen aceleci seyirci o önemli mesajları kaçırıyor.

Evden uzakta…

Unutmayalım ki Örümcek-Adam, 16 yaşındadır ve yaşı gereği duygusaldır, aşkla doludur. “Avengers: Endgame”deki olayların ardından sonsuza dek değişmiş bir dünyada yeni tehditlere karşı durmak için harekete geçmesi istenir. Gönlünü düşürdüğü genç kıza “ilanı aşk” etmekle herkese hayatı zehir eden, bu arada okul gezisini de bozan yaratıklarla mücadele arasında kalır. Siz olsaydınız hangisini seçerdiniz? Bu kez Avrupa’nın en güzel şehirlerinde, en kalabalık etkinliklerin arasında, bazen bir opera sahnesinde bazen de lunaparkta eğlencenin doruğundayken karşılaşıyoruz onlarla.

Toprak, Hava, Su ve Ateş’ten oluşan dört elementi temsil eden devasa canavarımsı varlıklar evrende açılan bir delikten gelir, Örümcek-Adam için aşkı ve umudu taşıyan okul turunu değiştirirler. Bu Elementsel Yaratıklar’la mücadele ederken belki de Örümcek-Adam için yaşamsal bir sonuç doğar. Sırf bu sonuç nedeniyle bile izlenebilir bu hareketli, hareketli olduğu kadar keyifli, keyifli olduğu kadar heyecanlı ve bir o kadar da merak dolu film.

(03 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bu Topraklarda Her Şey Yanar Kül Olur

Çağdaş sinemanın ustalarından Jia Zhangke, ekonomik ve teknolojik anlamda baş döndürücü değişimin, son yüzyılda Çin toplumunun ahlaki değerlerini ve kadim kültürel dokusunu nasıl dönüştürdüğünü anlatmayı sürdürüyor son filminde. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapmış olan ‘Kül En Saf Beyazdır / Jiang Hu Er Nü’, 21. yüzyıl başından günümüze 17 yıllık uzunca bir zaman dilimi sürecinde ülkenin kapitalist dönüşüm sürecini, buruk bir sevda öyküsü kanalıyla aktarıyor. Toplumun kıyısında yaşayan iki sevgilinin yitip giden gençlik hayalleri üzerinden toplumsal bir tanıklığa soyunuyor.

Filmin özgün adı ‘Jianghu’nun Oğulları ve Kızları’ anlamına geliyor. ‘Jianghu’ Çin kültüründe yeraltı dünyasını temsil ediyor. Ancak bu batı toplumlarında gözlemlediğimiz mafya / gangster olgusundan farklı olarak, sınırda yaşayan ve hayatta kalmak için aralarındaki kardeşlik bağlarına sımsıkı sarılmış küçük insan topluluklarını ifade ediyor. 2001 yılında Kuzey Çin’in, yönetmenin de memleketi olan, yoksul maden kasabası Datong’da kanun dışı işler yapan çetenin reisi Bin ile babasının madendeki işine son verilmiş Qiao arasında filizlenen aşka tanıklık ediyoruz önce. Öylesine derin bir sevdadır ki bu, genç adam hasımları tarafından ölesiye dövüldüğü bir gece onun silahını ateşleyerek sevdiği adamı ölümden kurtaran sevdiği kadın olacaktır. Yasa dışı silah bulundurma suçunu üstlenerek yine sevdiği adam uğruna hapis yatacak olan da.

5 yıllık mapus hayatı bittiğinde Qiao, farklı bir dünyaya açacaktır gözlerini. Sevdiği adam küçük kasabayı çoktan terk etmiştir. Dünyanın en büyük hidroelektrik santrali olacak devasa barajın (Three Gorges Dam) yutmaya hazırlandığı Yangtze nehrindeki yolculuğun ardından, artık tanınmış bir iş adamı olmuş, bir de sevgili edinmiş, eski sevdalısıyla hesaplaşma vaktidir.

Toplumsal değişimlere çarparak tuzla buz olmuş bir aşkı öykülüyor ‘Kül En Saf Beyazdır’. İngilizce karşılığından (Ash Is Purest White) birebir çevrilmiş bizdeki ismi, iki ana karakterin sönmüş bir volkan panoraması önünde yaptıkları konuşmadan alınmış. Çok da anlamlı: ‘Bu topraklarda herşey yanar kül olur. Kimsenin haberi olmaz’ diyor Bin. ‘Bu denli yüksek sıcaklıkta yanan herşey saflaşır’. İşte bu yüzden yanardağ külü, saf beyazı simgelemektedir.

Jianghu lideri ‘bizim gibi insanlar ya ölür ya da öldürür’ diye ilave ediyor. Ancak geçen yıllar ve hızlı değişim kadim kültürün birçok öğesini olduğu gibi Jianghu’nun onur ve bağlılık geleneklerini de ezip geçmiştir. Qiao’nun direnişi, Don Kişot’un yel değirmenleriyle mücadelesi kadar hazin ve boşuna mı olacaktır. Yönetmen geçmişe ağıt yakmıyor. İyimser olduğu da söylenemez. Günümüz Çin toplumunun fotoğrafını çekiyor bir kez daha. Dokunaklı final sahnesini bir güvenlik kamerasından aktarmayı ihmal etmeden.

Tarkovski klasikleri dışında, sıradan filmlerin cirit attığı bir vizyon döneminde kaçırılmaması gereken nefis bir film bu. Yönetmenin eşi ve 2000 yapımı unutulmaz ‘Platform’dan beri gözde oyuncusu Zhao Tao ile ‘İnce Buz Kara Kömür’ filminden hatırladığımız Liao Fan’ın karakterlerin dönüşümündeki başarılarıyla devleştiği yapımın parlak görüntü yönetmenliğini Fransız Eric Gautier üstlenmiş. Film, 2018 yılının en iyileri listemde beşinci sırada yer almıştı. Bizde gösterime girmesi biraz gecikti ancak Temmuz sıcağında da olsa bu kusursuz başyapıtı beyazperdede izlemeyi ihmal etmeyin.

(03 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com