Kategori arşivi: Yazılar

İnek Şaban

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Film şirketlerine sitemimdir: Filminizin fragman, trailer, vs. gibi hareketli görüntülerini piar şirketiniz aracılığıyla gönderiyorsunuz, gelen görüntüleri youtube kanalımızda yayınlıyoruz. Sonra youtube’a da telif hakkınızı ihlal ettiğimiz konusunda duyuru yapıyorsunuz. O zaman ya bize görüntü göndermeyin veya youtube’a bildirirken “şu, şu platformlar hariçtir” diye bilgi verin, not düşün. İnternet ortamında filminizin korsan kopyasının dolaşımına engel olamıyorsunuz, karşılıksız lehinize hizmet vermeye çalışan amatör web sitelerini zora sokuyorsunuz. An itibariyle fragmanlarınızı, trailerlerinizi youtube kanalımıza yüklemeyi durdurduk. Bilginiz olsa da olur, olmasa da olur, maksat kamuoyunun bilgisi olsun.
Ek: Dijital medyada telif hakkı koruma işini konuyla ilgili özel bir şirkete veriyorlar. O şirket bahsedilen işle ilgili trailer, fragman, film, ne varsa hepsini takibe alıyor. Telif hakkı ihlâllerini takip eden şirkete “Yaptığımız yayın, yapım şirketinin bilgisi dahilindedir” şeklinde bilgi verdiğinizde youtube bildiriyorlar, youtube da sizi beyaz listeye alıyor ve telif hakkı ihlâl ihtarını kaldırıyor. 3 ihtar alındığında kanalınız kapanıyor, youtube’da bir daha hesap açamıyorsunuz. Bu yazışmaları onlarca kez yaptım. Öyle ki bir fragmana konulan ihtarı kaldırtıyorsunuz, bir müddet sonra aynı firmanın başka bir fragmanı için ihtar geliyor. Yani ihtar iptalini o firmanın tüm fragmanları için yapmıyorlar. İşlerin takip veya yürütülmesinde sanki bir ciddiyetsizlik, ihmal ve boşvermişlik söz konusu. Sonunda yaptığım bu yazışmalardan bıktım, youtube’a fragman yüklemeyi bıraktım, gönderilen linklere yönlendirme yapacağım. Neticede insanlar ve şirketler geçip gidiyor, sinemayı sevmeye devam ediyoruz. (13 Aralık 2020)

Farkında mısınız, festivallerde En İyileri seçtiğimizde En İyi Olmayanları da seçmiş oluyoruz. Misalen En İyi Film ödülüne 1 yapımcı sevinirken En İyi Olmayan seçilen birden fazla yapımcı -hadi üzülüyor demeyeyim de- sevinemiyor. (20 Aralık 2020)

Ara sokaktan ana caddeye iniyorum, kafamı sola çevirdim, Konak Kırtasiye, yanına baktım Konak Züccaciye, mübarek kafamı sağa çevirdim Konak Market. Az sonra sola döneceğim caddedeki kapanmış olan Konak Sineması’nı hatırlayınca, tam “Esnaflar sinemayı ne kadar çok seviyormuş ki dükkânlarına da aynı adı koymuşlar” diye düşünürken Valikonağı Caddesine inince uyandım. Sükût-u hayale uğradığımı söyleyemem ama sinemanın da adını Vali Konağı’ndan aldığını söyleyebilirim. Kıssadan hisse: Herkes algıyı kendine göre yaratıyor. (22 Aralık 2020)

Ortaya karışık: Markette peynir reyonuna yanaştım, “Yarım paket mö peyniri versene” dedim anlamadı, “İnek” dedim, anladı. “Hava bulutlu” / “Vay bana kaz mı dedin?” gibi bir şeyler. (24 Aralık 2020)

Yine geldi iki gözümün çiçeği, yılın en iyi filmlerini duyurma mevsimi. Kambersiz düğün olmaz benimki şöyledir:
Kurmaca Film
Belgesel Film
Animasyon Film
Deneme Film
Uzun Film
Kısa Film
Panoramik Film
Sinemaskop Film
Aşk Filmi
Western Filmi
Komedi Filmi
Kovboy Filmi
Dram Filmi
Fantastik Film
Bilim Kurgu Filmi
Karate Filmi
Seks Filmi
Macera Filmi
Siyah Beyaz Film
Renkli Film
Sessiz Film
Kokulu Film
Üç Boyutlu Film
A Filmi
B Filmi
C Filmi
Yeşilçam Filmi
Hollywood Filmi
Bollywood Filmi
Yerli Film
Yabancı Film (25 Aralık 2020)

Hayat mucizelerle ve sırlarla dolu. Allah rahmet eylesin, yaşarlarken 1945 doğumlu Barış Manço benden 5 yaş, 1949 doğumlu Tarık Akan 1 yaş büyüktü. Barış Banço’yu 1999’da 56 yaşında, Tarık Akan’ı 2016’da 67 yaşında kaybettik. Bugün ben Barış Manço’dan 14, Tarık Akan’dan 3 yaş büyüğüm. Mekânları cennet olsun. (29 Aralık 2020)

(26 Nisan 2021)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Kılıbık

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

İlk darbeyi sevdiğimiz şarkıları reklâmlara alet ederek şarkıcı ve besteciler yaptı, şu sıra bizimkiler sevdiğimiz “Kara Murat”, “Karakomik Filmler” ve “G.O.R.A.” filmlerinin karakterlerini reklâmlarda kullanarak 2. darbeyi vuruyorlar, yarın öbür gün pekala tiyatrocular da “Lüküs Hayat”, “Bir Delinin Hatıra Defteri”, vs. gibi ünlü oyunları reklâm malzemesi yaparak 3. darbeyi vurabilirler. (24 Kasım 2020)

Öğlen öğlen bir özlü söz icat ettim: Kılıbık erkek yoktur, onlar hanımları kazak olduğundan öyle görünür. (22 Kasım 2020)

Bakın ben size sabah sabah bir şey söyleyeyim: Söyleyen kişi söylediğinin yalan olduğunu biliyorsa o yalan değildir, doğruyalandır. Yarın öbür gün birileri yalan olduğunu söylerse, adam “Hayır efendim, o sizin yalanınız, ben yalan olduğunu bilerek söylediğim için o sözüm doğrudur.” dese yeridir. Kabahat söyleyen adamda değildir, onu doğruyalayanlardadır, pardon doğrulayanlardadır. (23 Kasım 2020)

“Kamera Arkası” ifadesi doğrudan sinema filmlerini çağrıştırdığından sinema programına bu adı koymaları ve logo olarak da 16 mm.lik film göstericisini seçmeleri çok isabetli olmuş. Gelgelelim programın hemen hemen yarısında yayınlandıkları kanalın dizi filmlerinin kamera arkası görüntülerini ve oyuncularla yapılan röportajları göstermeleri, dizilere reklâm yapılıyor izlenimi veriyor. Bir de kadın oyuncuya kadın dış sesiyle “Bir dizide hangi kötü adamı oynamak istersiniz?” diye sorulunca programdan koptum ve izlemeyi bıraktım. Anladığım kadarıyla görsel sektörüyle ilgilenenler salgını bahane ederek salonda film gösteren sinema sektörünü öldürmeye niyetlenmişler. Yemek programları ve sosyal medyada yayınlanan günlük canlı yayınlar, vs., yakında dizi sektörünü de çökertecek, bakalım o zaman ne yapacaksınız? (28 Kasım 2020)

Profesöre göre her yer “full dolu”ymuş. “Her yer full” veya “Her yer dolu” dese yeterli olacak ancak sanırım “Her yer dolu dolu” demek istiyor. (29 Kasım 2020)

Murat Karahan, Çalar Saat Programı’nda Şekip Ayhan Özışık’ın “Senede Bir Gün” adlı şarkısını Yeşilçam sinemamızdan fotoğraflar eşliğinde yorumluyor. Sinemamızda bu şarkı ve adı kullanılarak yapılan 3 adet “Senede Bir Gün” filminden tek fotoğraf yok. Böyle işlerde bilen kişilere en azından bir telefon etseniz derim. Geçen gün TRT Müzik’te Yavuz Bingöl’ün programında da TV.de ilk kez gördüğüm bir sarışın bayan türkücü, ünlü Tokat türküsünü “Fistan aldım en tazesi* onyediye” şeklinde okuyordu, orada da TV.ye ilk kez çıkanları türkü uzmanlarına dinletseniz iyi olur. (*endazesi) (03 Aralık 2020)

Çalar Saat bugün de, az önce Mehmet Taneri’nin yorumuyla “O güzel yıllara yolculuk” başlığıyla “Bir Zamanlar Ne Çok Severdim” şarkısını yayınlayarak nostaljik takıldı. Şarkıya eşlik eden görüntülerin Kartal Tibet ile Filiz Akın’ın oynadığı “Ömrümce Aradım” adlı filmden alındığını belirtmişler. Dün yaptığımız gibi buraya yine küçük bir not düşmemiz gerekiyor, çünkü fotoğrafların alındığı filmin adı “Ömrümce Aradım” değil, “Ömrümce Unutamadım”dır. (04 Aralık 2020)

Oyuncu takma ad kullanarak meşhur oluyor. Anne oğluna hayran olduğu o oyuncunun adını koyuyor. Yıllar geçiyor, çocuk büyüyor ve bir festivalde karşılaşıyorlar. Çocuk gülerek “Gerçek Engin İnanır benim” diye espri yapıyor; oyuncu diyecek bir şey bulamıyor, çünkü çocuk haklı. (05 Aralık 2020)

Az önce Yavuz Bingöl’ün TRT Müzik’te yayınlanan tekrar programında popüler kültürümdeki kıymetli bir bilgiyi daha düzeltme imkânına kavuştum. Değerli Söz yazarı Ahmet Selçuk İlkan’ın yazmış olduğu popüler oyunhavasıvari şarkının nakaratı “Ooo mastika mastika, sigarası mastika” imiş, yıllardır “Ooo mastika mastika, sigarası Marlbora” olarak yanlış biliyormuşum. (09 Aralık 2020)

“Bunlar kesin kat’i sonuçlar olduğu için…” Profesör böyle diyor. Eski Türkiye’de “Bunlar kesin sonuçlar olduğu için…” veya “Bunlar kat’i sonuçlar olduğu için…” denirdi. (13 Aralık 2020)

Dün ve bugün yapılan ve medyada dolaşan açıklamalara göre % 99’u Müslüman olan bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı’ca haram olduğu belirtilen Milli Piyango biletlerinin % 77’si satılmış. Al sana kafa karıştıran bir soru: Resmen haram olduğu açıklanan bir şey nasıl milli oluyor? (16 Aralık 2020)

Hafızamın bir köşesi daha yara aldı: Ünlü türkünün TRT Müzik’te Yavuz Bingöl programında yayınlanan Yeni Türkiye versiyonu: “Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi; oturmuş sazını da çalar ciğerimin köşesi.” (16 Aralık 2020)

Münirciğim hadi gözümüz aydın, 65+’lar için konulan sokağa çıkma kısıtlamasını delmenin yolunu buldum. Saçlarımızı boyayıp sarkan gıdımızı atkı sararak kapatırsak pekâlâ -65 oluyoruz. Ahmet saç fukarası olduğundan bu sistem maalesef ona uygulanamıyor. Gelgelelim erkeklerde saç boyamasına karşı olduğum için ben de oturayım oturduğum yerde. (18 Aralık 2020)

(06 Nisan 2021)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Arabesk Kültür ve Sinema: Hayatın Akışı İşte Bu

İnsan gençken daha bir delidolu oluyor, daha bir farklı açıdan bakıyor yaşananlara da, geleceğe de… Biz, 78’liler, günü yaşamayı bir kenara bırakıp geleceğe odaklanmış, “devrim” düşüyle yaşayanlardık (gerçi hâlâ da öyle).

O zamanlar, sokak aralarında arabalar dolaşırdı afişlerle kaplı: “Bilmem hangi sinemada, şu film oynuyor, duyun da gelip izleyin”. Bir film duyurusu, “sosyal içerikli” ve tabii ilgimizi çekti hemen. Bir arabesk film. Aslına bakarsanız burun kıvırıyorduk arabeske de, kültürüne de. Ama “sosyal içerik”se eğer taşıdığı tabii ki izlerdik. Meğer başrol oyuncusunun arkadaşlarıyla, zenginliğini bir tarafa bırakıp ekmeği bölüşmesiymiş…

Sinemanın önemi…

Galatasaray Üniversitesi öğretim üyelerinden Nesrin Tan Akbulut, 19. kitabı “Arabesk Kültür ve Sinema” ile bir dönemin hem ruhuna hem de toplumsal yaşamın sinemaya yansımasına eğiliyor (ben bunu okuyuncaya değin 20.si de yayınlandı bile “Radyodan Televizyona Arkası Yarın”).

“İnsan yaşamının hiç kuşkusuz en önemli buluşu sinemadır. Çünkü sinemaya dek tüm sanatlar insanı gerektiriyordu. İnsan eli işin içine girmeksizin sanat yapıtı oluşamıyordu. Sinemayla insan eli ve sanat yapıtı arasına ilk kez bir aygıt girdi. Görüntü, resim gibi biricik değildi. Yeniden üretim teknikleri bir filmin pek çok kopyasını çıkarabiliyor. Karanlık sinema salonlarında, dijital platformlarda mekân ve zaman kısıtlılığı olmaksızın, değişik ülkelerden pek çok insan aynı filme ulaşabiliyor, izleyebiliyor. Şimdiye dek hiçbir sanat halka bu kadar yakınlaşmadı. Sinema doğası, işleyiş biçimi gereği bu halk sanatıdır.” Akbulut, buradan yola çıkınca doğal olarak siyasi, sosyal ve coğrafi özelliklerin belirleyiciliğini de kanıtlıyor. Toplumsal kültürün sinemadan (ve tabii, hayatın tümünden) uzak kalması beklenemez. Doğal olarak “halklaştırılmış kültür” hayatın her alanında, her anında önümüze çıkar.

İzlemeye doyamadık…

Nesrin Tan Akbulut’un bu önemli, önemli olduğu kadar da belirleyici kitabı biz sinema ilgilisi okura sadece arabesk filmleri ve arabesk filmlerin akışını anlatmıyor, ulaşabildiği (ya da daha doğru deyişle kitabında yer verebildiği) filmlerle sosyal yaşamın dönüşümünü de gözler önüne seriyor. Gündelik yaşamın sıradanlığına karşın arabesk filmler, standart, tekdüze ve yeniden çoğaltılmış birbirinin benzeri değiller. (Burada benim yukarıda değindiğim anım ile çatışıyor ister istemez ve Nesrin Hoca’ma hak vermemek mümkün değil.)

1050’lerde Mısır filmleriyle başlayan, tek kanallı ve yasakçı devlet radyoları nedeniyle yayımı engellenen müzikle yükselen bu “feryat”ın sinema tarafından görülmemesi, duyulmaması mümkün değildi, öyle de oldu. Her ne kadar sinema üzerine yazıp konuşanların televizyon etkisine bağlasalar da tabandan gelen bir talepti bu.

Bir anda arabesk filmler furyası başladı ve sinema salonları eski hareketliliğine kavuştu (bunu seks ve avantür filmler izleyecek, ama televizyonun gücünü kırmak mümkün olmayacaktı). Adını sinema tarihine yazdırmış birçok yönetmen arabesk film çekti. Birçok şarkıcı arabesk film oyuncusu oldu, bir kısmı yönetmenliğe bile geçti.

Bir ortaklık var bu işte…

Seyirci kendini görüyor, çözümsüzlüğünün sadece kendisiyle sınırlı olmadığını anlıyor, böylelikle kaderine razı oluyor. Hemen bütün arabesk filmlerin temelinde yoksulluk, dışlanma, hor görülme ve yakınma ile birlikte kadercilik var. Tümünde de mesajlar doğrudan değil, müzik üzerinden verilir. “İhkakıhak” dediğimiz, asıl karakterin kendi hukukunu kendisinin belirlemesi arabesk filmlerin temelidir. Kötü adam/kadın muhakkak olmalı ki, insanların hesap sorması gereken hedef şaşsın. Hemen hepsi mutsuz sonla biter.

Doçent Doktor Nesrin Tan Akbulut’un Arabesk Kültür ve Sinema” kitabı sadece sinema ile ilgilenenlerin değil, sosyolojik araştırma yapanların da başvuru kaynağı olacak.

Arabesk Kültür ve Sinema
Doç. Dr. Nesrin Tan Akbulut
Araştırma/İnceleme
Klaros Yayınları
Ocak 2021, 151 s.

(08 Mart 2021)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Çayhane

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Aldığım bir duyuma göre film izleme platformu Mubi bir kısım sinema yazarına 6 aylık ücretsiz abonelik vermiş. Konuyla ilgilenenler bilir, bir kısım sinema yazarı bir büyük sinema grubunun sağladığı kolaylıkla basın gösterimlerinde görmediği ve göremediği filmleri gider bu grubun sinemalarında, gerekirse birkaç kez ücretsiz izleyip yazısını döktürürdü. Yaklaşık bir yıldan beri bu imkân ortadan kalktı. Şimdi Mubi’nin bu jesti yüzünden, bir kısım sinema yazarı, sinema filmi eleştirisi yazıp sinemaya gitmeyi teşvik etmek yerine, Mubi filmi eleştirisi yazıp Mubi filmlerini izlemeyi teşvik etseler yeridir. İster misin şimdi Netflix de gaza gelsin ve film eleştirisi yazan herkese ücretsiz abonelik versin. İşte o zaman yandı gülüm keten helva. (22 Ekim 2020)

TRT Müzik’te “Kalk gidek mey hana hanaya, mey hana hanaya” türküsü bitince biraz kanal gezeyim dedim, Urfa yerel TV.sine gelince kulak kabarttım, tesadüf aynı türkü “Kalk gidek çay hana hanaya, çay hana hanaya” şeklinde söyleniyor. Türküler, türkülerimiz, hakikaten çok hoş. (25 Ekim 2020)

Bizim bildiklerimizi bilmeyen kişiyi bilgisizlikle suçlamak bilgisizliktir; onun bildiklerini de biz bilmeyebiliriz; herkes kısmen bilgili ve bilgisizdir. Hiçbir şey mükemmel değildir ve her şey mükemmeldir. (30 Ekim 2020)

Anıtkabir’de yapılan alkış haberleri, bizim sinema sektöründen benzer bir olayı hatırlamama vesile oldu. Belki şehir efsanesidir bilemem ama sanki olma ihtimali de var gibi. Efsaneye göre sektörün büyük bir yerli yapım firması, filmleri sinemalarda vizyona girdiğinde yüklü miktarda indirimli bilet alıp ilk üç gün hasılatının iyi olduğu zannını yaratıyormuş. Diğer günlerde de seyirci hasılat yüksekliğinin cazibesi ile bu filmlere yöneliyormuş. Keza sinemalardaki hasılat yüksekliğinin paralı, parasız TV.lere yapılan satışlarda filmin fiyatını yükselttiği bilinen bir gerçek. Duyum, fısıltı gazetesine bu şekilde yansıyor. Ticarette her şeyin mubah olduğu gibi demek ki siyasette de benzer bir mubahlık söz konusu olmaya başladı. Bu paylaşımıma çakma imalâtlar konusundaki değerli görüşümü de ekleyeyim. Naçizane, şöyle deyeyim: Bahsi geçen mamulât, çakma imalât yapan esnafa destek olmak için kullanılıyordur; neticede çakma mamulât imalâtçıları da vatandaşımızdır. (30 Ekim 2020)

Hadi buyurun bakalım, bugünkü buluşum: Bir haberde “Senaryo Doktoru” diye bir unvanla karşılaşınca kendimi “Web Sitesi Doktoru” ilan ettim. Oldu mu? Oldu tabi ki neden olmasın? (03 Kasım 2020)

Çok merak ediyorum: Üst makamlara getirilen kişiler, geldiklerinde “Hakk-ı aliniz var efendim, çok münasiptir efendim, tensip buyurdunuz efendim” gibi meth-ü senalarını görevlerinden alındıklarında da uzaklardan aynı içtenlik ve samimiyetle serdetmeye devam ediyorlar mı acaba? (07 Kasım 2020)

Arkadaşlar, rica ederim, yapmayın böyle, konuya hoşgörüyle yaklaşın. “7. Koğuşta Mucize”yi Türkiye’nin Oscar adayı değil Oscar’ın Türkiye adayı olarak seçmişler. Yaa. (12 Kasım 2020)

Sinemalara film dağıtan, ülkemizin ünlü ve büyük dağıtım şirketini faaliyete başladığından beri Ce Ge Ve (CGV) Mars Dağıtım diye biliyordum, meğer Si Ci Vi (CGV) Mars Dağıtım’mış. Hayat ne kadar güzel, her an yeni bilgiler öğreniyoruz. Bu arada 65+ yasakları nedeniyle 5 vaktin 3 vakti camide namaz kılmak da yasaklanmış oluyor. Böyle bir yasak da bu günlere nasip oldu, ne diyelim Cenab-ı Allah’ın takdiri. Hatipoğlu ne der acaba bu konuya? Caiz midir? (12 Kasım 2020)

Beni sadibey.com’a editör olarak atayan irade, çok isabetli bir karar vermiş ki 15 senedir değiştirmiyor. 1,5 – 2 yılda bir, zırt pırt değiştirseydi, iradede bir isabetsizlik, kabiliyetsizlik var deye düşünebilirdik. Osmanlı’dan kalan bir ata sözümüz “Hatada teşbih olmaz.” der; bahsettiğim tam da budur. (Cehalet kötü şey, “Teşbihte hata olmaz.” demek istemiş.) (14 Kasım 2020)

Dağıtımcısından gelen yazıda 203 sinema 244 salonda vizyona gireceği belirtilen filmin yönetmeni sosyal medyada yaptığı duyuruda 81 ilde 800’e yakın sinemada gösterileceğini belirtiyor. Eser İşletme Belgesi adıyla gönderilen belgenin başlığında Kayıt Tescil Belgesi yazıyor. Sizler de tartışıp duruyorsunuz “Kore filminden uyarlanmış ‘7. Koğuşta Mucize’ Türkiye’yi nasıl temsil eder?” deye. Horoza sormuşlar “Niye yumurtlamıyorsun?” deye, “Ne yapayım sesim güzel.” demiş. (14 Kasım 2020)

Bir film festivali yapılacağı duyulmaya başladığında bazı kişi ve kuruluşlar duyuru yarışına giriyor. İyi bir şey tabi ki ama bendeniz çok kötü niyetli olduğumdan bu aceleciliği “Beni / bizi de festivalinize konuk edin anacığım.” gayreti gibi görüyorum. (14 Kasım 2020)

Daha önce 7.si de duyurulduktan sonra ertesi yıla ertelenen Malatya Uluslararası Film Festivali’nin, 10.sunu da duyurulduktan sonra iptal edilmekle kendi çapında bir rekora imza atılmış oldu. (16 Kasım 2020)

Biliyor musunuz, bugün memleketin en iyi domates yetiştiricisi Hüseyin Efendinin doğumunun 125. yılıdır. Kendisi Çanakkale’nin Çan ilçesinin Çanta köyünde dünyaya geldi, soyadı kanunu çıkınca Domati soyadını aldı. Ben de bilmiyordum, siz de bilmemeye devam edin, çünkü yok öyle biri. Her gün birilerinin ‘nci, ‘ıncı doğum, ölüm, yaş günü, kuru günü hatırlatmalarına özendiğim için böyle yazdım. Mağrurunuza affuren özür dilerim. (19 Kasım 2020)

(02 Mart 2021)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Şeftalisi Ala Benziyor

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

İnsanoğlu/kızı öyledir, olayın iyi tarafını hep kendine yontar. Sanatçıya “Hangi filmleriniz?” diye sorarsınız, cevabı yapıştırır: “Kuyucaklı Yusuf”, “Herşeye Rağmen”, “Selamsız Bandosu”; oysa, “Fırtına Behçet”, “Şeftalisi Ala Benziyor” adlı filmlere de katkı vermiştir. Onları hatırlattığınızda doğal olarak “Ekmek parası, n’apalım?” diye size, yani seyirciye geri sorar. Aslında o dahi haklıdır. Bize de “Seyrettiğiniz filmler?” diye sorduklarında hemen dökülürüz: “Amarcord”, “Potemkin Zırhlısı”, “Anayurt Oteli”, “Üç Arkadaş”…, hiç “Tak Fişi Bitir İşi”, “Saffet Beni Affet” demeyiz, oysa Atıf Yılmaz’ın Eylül Fırtınası’nı veya Anthony Quinn’li “Kasabanın Sırrı”(The Secret of Santa Vittoria) seyrettiğimiz Alkazar Sineması’nda “Parçala Behçet”i de seyrettiğimizden bahsetmeyiz. Öyle bu işler, hayatın cilvesi n’apıcaksın? (27 Eylül 2020)

Şu günlerde az yağdığı için sitem ettiğimiz yağmur, muhtemelen şöyle mırıldanıyordur: “Nedir bu insanlardan çektiğim; az yağsam ‘İstanbul’un 70 – 80 günlük suyu kaldı’, çok yağsam ‘Barajlar taşacak, İstanbul’u sel basacak’ diyorlar.” Vallahi bence haklı. (07 Ekim 2020)

Adını futbol sloganından alan ve ilk aklıma gelen film “Şenol Birol Gool”dür, sonra “Ya Ya Ya Şa Şa Şa”, son olarak da “Eski Açık Sarı Desene”yi hatırlıyorum. Sizin de hatırladıklarınız varsa ekleyin ki böyle bir listemiz de bulunsun. (07 Ekim 2020)

Biz 65+’lara koronavirüs vurduğu gibi bir de festivaller vurdu. Fısıltı gazetesine göre bazı festivaller, yüksek risk grubunda olduğu gerekçesiyle bu yıl genellikle 65+ sanatçılara verilen “Yaşam Boyu Onur Ödülü” kategorisini iptal etmişler. Hadi sektörün kamera arkasının arkası grup olarak biz 65+ basın mensuplarını davet etme. O makûl de, bu daldaki ödülü taş çatlasa 2 – 3 kişiye vereceksin, ver gitsin. Zaten birkaç yıl sonra istesen de veremeyeceksin. Buradan hareketle bir öneride bulunayım, bu gibi durumlar için ödül kategorilerine “Yaşam Yarıboyu Onur Ödülü” kategorisi ekleyin. Boyu ödülünü iptal ettiğinizde Yarıboyu ödülünü Cahit’in dediği gibi 35’inden gün almış sanatçılara verirsiniz. (07 Ekim 2020)

Bazen hatayı düzeltmek de hata olarak görülebilir. Şöyle ki benim “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un; seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde” olarak bildiğim şarkıyı adam “Bu akşam bütün bahçelerini dolaştım İstanbul’un, seni aradım çimenlerdeki ayak izlerinde” şeklinde biliyorsa benim bildiğimi hata olarak görecek, oysa kendi bildiği hatalı. Geçen gün birisi ortama “Yine yeşerdi fındık bahçeleri…” diye yazmış, düzelttim onu, “Yine yeşerdi fındık dalları…” dedim. (10 Ekim 2020)

Durup dururken aklıma gelen bir soruyu kamuya sorayım: Sinema sektörünün festival, yarışma, atölye, ödül töreni, vs. gibi faaliyetlerinin başlaması öncesinde yapılan duyurularda “…. Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle…” şeklinde bir ifade bulunuyor. Sinema sektörüne maddi, manevi yapılan bu destek, biz kendi yağıyla kavrularak yayın yapan sinema web sitelerine neden verilmiyor? Hemen her faaliyete destek verilmesi, yapılan etkinliklerin, vatandaşa hizmet etmekten çok, bu desteğe kavuşmayı hedefledikleri zannına kapılmamıza sebep oluyor. (13 Ekim 2020)

Türkü söyleyen sanatçıya kulak kabarttım, “Dağlar ışımış, yolcum üşümüş perişanım ben…” diyor. Sanıyorum bugünlerde ortamda çokça dolaşan “ışıklar” kelimesinden dolayı dikkatimi çekti. Araştırayım dedim, ünlü “Ay doğar ilk akşamdan geceden….” türküsünün üçüncü dizesiymiş. Meğer türküyü şu kadar yıldır yanlış biliyormuşum, dizenin doğrusu “Dağlar kışımış, yolcum üşümüş, perişanım ben” şeklindeymiş. Bilgi bilgidir, yazayım şuraya. (15 Ekim 2020)

Sinemacıları öyle olur olmaz zamanda hafife almamak lazım, yabancı dil öğrenmemize bile vesile oluyorlar. Misalen sevdiğim oyuncu Liam Neeson’un “Honest Thief” orijinal adlı filmi 06 Kasım’da “Dürüst Hırsız” adıyla vizyona giriyor. İnanıyorum ki bu iki kelimenin İngilizce karşılıklarını bendeniz ve Neeson hayranları an itibarıyla hafızamıza yazdık. (16 Ekim 2020)

Bizim Pangaltı da tam dört arada bir derede semt sayılır. Sağa dönsen Nişantaşı, Beşiktaş, sola dönsen Feriköy, Okmeydanı; ileri gitsen Mecidiyeköy, Gültepe, geri gitsen Taksim, Karaköy. (18 Ekim 2020)

Sinemalar için çekilmiş olan “9 Kere Leyla” ve “Azizler” filmlerinin beyazperdede gösterilmeden Netflix’e verilmesini doğru bulmadığımı alenen beyan ederim. Sinema tarihimize batışın öncüleri olarak geçmemelerini dilerim. (20 Ekim 2020)

(19 Şubat 2021)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Sektörün Gerçek Sahibi Sinema Yazarlarıdır

Sinemamızın Sadibey’inin 50 yılı aşkın sinema sevdasını ve sinema yazarlığına, sektöre dair düşüncelerini dün bugün ekseninde konuştuk.

Sinema sizin için ne ifade ediyor?

Sinema zamanı mekân içinde donduran, en iyi ifade sanat bence. O nedenle de yedinci ve son sanat demişler.

Peki belgesel sinema ne ifade ediyor?

Belgesel sinema için gerçek sinema diyebiliriz. Hayatı olduğu gibi kayda alıyor, yorumluyor. Bilinmeyenlere karşı büyük bir cezbedici yanı var. Ve belgesel sinemanın kurmacada olduğu gibi A sınıfı, B sınıfı, C sınıfı yok. Amacı yaşamı belgeleyip insanları bilgilendirmek ve geleceğe aktarmak. İletişim araçları içinde en doğrusunu da o yapıyor.

Sinemaya ilginiz nasıl başladı? Amacınız bir sinefil mi olmaktı sadece? Yoksa sinema sektöründe bir şeylere imza atmak da var mıydı? Yönetmen, oyuncu, yapımcı vb.

Biz TV öncesi kuşak olduğumuzdan kendimizi bildiğimiz zamandan beri sinemaya ilgi gösterdik ve çok sevdik. Sinefil olmayı amaçlamadım, sadece sinemayı çok sevdim. Hem seyretmesini hem hakkında okumasını. Sinemada izlediğimi hatırladığım ilk film Özen Film ithalatı, siyah-beyaz “Kendi Kendine Küçülen Adam” adlı filmdir. 1960’lı yıllarda 10’lu yaşlarımda Paşabahçe Yeni Sinema’da izlediğimi hatırlıyorum. Onlarca yıl sonra Özen Film, Beyoğlu Sinepop’ta tekrar gösterdiğinde çocuklar gibi sevinmiştim. Çok önceleri bir kısa film senaryosu yazmaya çalışmıştım, bakın yazdım demiyorum, yazmaya çalışmıştım. Film yapmak haddim değil, çok zor iş. Klasik söylemdir ülkemizden hemen herkes bir kendi işini, bir de sinemayı çok bilir. Ben hiçbir zaman öyle olmadım. Film çekmek hiç kolay değildir, çekseniz bile pazarlaması da başlı başına maharet ister. Kıramadığım ve sevdiğim bir arkadaşın ricası üzerine bir filmde ciddi ciddi diyaloglu bir rolde oynadım. Başka da kısmet olmadı. Sinema yazarlarını sektörün gerçek sahipleri olarak görürüm. Bizler kamera arkasının arkasıyızdır. Hemen herkes, yapımcısı, oyuncusu, teknik elemanı gün gelir sinemayı bırakır, çeker gider. Bizler tutkuyla ve maddi getiri beklemeden sevdiğimizden sinemanın canlı belleğini oluştururuz.

İşte ben de sizin sinemaya ilişkin 50 yılı aşan canlı belleğinizi okuyucularımızla paylaşmak istiyorum.

1969 yılında Sinematek Derneği’ne üye olduğumdan bu yana hiç kesintisiz hemen her hafta sinemalarda gösterime giren 2-3 filmi izlediğim gibi, sinema hakkında ne bulsam okurum. Buna eskiden gazetelerde çıkan film ilanları dahil. Daha sonra duayen yazarımız Atilla Dorsay müptelası olunca yazdıklarını rehber kabul edip, tavsiye ettiği filmleri izlemeye başladım. Hiçbir şey anlamadığım filmleri, Dorsay tavsiye ettiği için 2. kez gördüğüm çok olmuştur. Aklıma gelen ilk örnekler Fellini’nin Satrycon’u ve Roma’sı olmuştur. Keza Tommy, vs. gibi filmler. Sinema hayatımın her bölümünde vardır. Misalen sizin adınız Semra’yı unutmamak için hemen sinemadan bir isim hatırlarım, aklıma Semra Sar’ı getiririm ve sizin de adınız unutulmazlar arasına girer.

Demek beni Semra Sar üzerinden hatırlıyorsunuz.

Sadece Semra Sar değil, belgesel sinema denince de aklıma Semra Güzel Korver geliyor. Baktığım her yeri, 3/4 oranındaki klasik film çerçevesinden görüyormuşum gibi algılarım. İddia ediyorum eşyalara, cisimlere, canlılara, -ne derseniz deyin- dokunmadan baktığımız sürece gözlerimizin gördüğü her şey görüntüden ibarettir. Yeryüzüne indiklerinde sinema olsaydı eminim kutsal kitaplar “Önce söz vardı” yerine “Önce görüntü vardı” şeklinde başlayacaktı. “Önce sureti görürüz, sonra ses o suretten çıkar” veya “Görüntü sesten daha hızlı yol alır” mı desem pek iddialı olur bilemiyorum.

Sinema yazarlığı serüveni nasıl başladı?

Sinema konusunda yazmaya başlamadan önce ve yazarlıkla 6-7 yıl birlikte götürdüğüm çalışma hayatımda, o zamanki adı Etibank’tan Türkiye Elektrik Kurumu’na evirilen müessesede önce büro elemanı, sonra harita teknisyenliği yaparak hayatımı kazandım. Kendimi sinema yazarı olarak görmesem de mecburiyetten öyle oldu. Sinemayı çok severim. Hiç film ayrımı yapmam, misalen yerli 3. sınıf kült filmlerimizden bir gün “Parçala Behçet”i izlesem, ertesi gün Fellini’nin “Amarcord”unu, ne bileyim Bunuel’in “Tristana”sını seyrederim. Böyle bir sinema severken 1989 yılında Saim Yavuz sinemalarda ücretsiz dağıtılan haftalık Sinema Gazetesi’ni çıkarmaya başladı. İlk sayısında okurlara sinema hakkında “aklınıza ne gelirse yazın” diye çağrı yaptı. O yıllarda sinema alanında çok da dergi, gazete vs. yoktu. Ben de oturdum 4-5 sayfalık bir mektup gönderdim. Ki bu mektupta sinemalardaki yangın söndürme cihazlarının son kullanım tarihlerinin geçtiklerinden bile bahsettim. Sinemaların girişlerinin çok şatafatlı olduğundan bahisle, çıkış koridorlarının neden pislik içinde olduğunu sorguladım. Aklıma ne gelirse yazdım. Ondan sonra tabi ki anlaşıldığı üzere başıma iş aldım. Dergiden her hafta yazı istemeye başladılar. Hiç aklıma gelmeyen bir şey. Mecburen her hafta, 15 günde bir yazı göndermeye çalıştım. Yani benim yazarlığım oldukça özel bir durumda oluştu. Dergiye yazdığım ilk yazı sektörde çok ses getirdi. Hatta sinemacılar dergi sahibine, “Bu yazıyı sen takma isimle yazmışsın, kimse bizim sektörün teferruatlarını bu kadar bilemez.” bile demişler.

Şahsi internet sitesi açan ilk SİYAD üyesisiniz. 2005’te sadibey.com’u kurmaktaki vizyon ve misyonunuz neydi?

Evet, SİYAD üyeleri içinde ilk ben web sitesi açtım. Aslında o da mecburiyetten oldu. O zamanlar Avşar Film’in basın tanıtım işlerini yapıyordum. Şirketten ayrılıp küçük çapta film dağıtım şirketi kuran arkadaşlar da sağ olsunlar kendi filmlerinin tanıtım işlerini bana verdiler. Onları da kırmamak adına yardım etmeye başladım ve çok yoğunlaştım. O sırada sevgili oğlum da Bilgi Üniversitesi’nin bilgisayar bölümünden mezun olmuştu. Benim çektiğim sıkıntıyı görünce, “Sana web sitesi kuralım babacığım, oradan dağıtırsın bülten ve görselleri.” dedi ve kurduk. Malûm ben bir taraftan da dergilere yazı yazdığımdan film şirketlerinin hemen hepsinden vizyon filmleriyle ilgili bülten, görsel, vs. her şey geliyor. Sinemayı da çok seviyorum. Bir yandan web sitesi üzerinden kendi çalıştığım firmaların filmlerinin tanıtım materyallerini basına gönderirken, diğer şirketlerden gelen yazılı bilgi ve görselleri de yok etmeye gönlüm razı olmadı, siteye yüklemeye başladım. Birkaç yıl sonra baktım ki yavaş yavaş güzel bir birikim oluyor. Nitekim bugüne geldiğimizde 15 yılın sinemalarda vizyona çıkmış bütün filmleriyle ilgili her türlü bilgi var sitede. Keza filmlerin vizyona çıkış tarihleri, festival ve yarışmalarla ilgili bilgiler, fotoğraflar, afişler her şey var. Fotoğraf adedimiz 190.000’i geçti. Herhangi bir misyon yüklenmeyi amaçlamadık ama işi severek ve doğru bilgi vermeye gayret ederek yapmaya çalıştığımızdan öyle tanınmaya başladık. Bazen film şirketleri geçmişteki kendi filmleriyle ilgili bilgileri bile sordukları oluyor. Basın gösterimlerinin bile kaydını tutarız. Hangi tarihte, hangi film, hangi sinemada basına gösterilmiş hepsi kayıtlarımızda vardır. “Ne âlâka, ne gereği var” diyeceksiniz.

Hayır demeyeceğim. Belge, bilgi, arşiv, bellek çok önemli kavramlar benim için.

Doğru tabi sen bir belgesel sinemacısın. Biliyor musun, günün birinde şirketin birisi 2-3 yıl önceki basın gösterimini ne zaman, hangi sinemada yapıldığını bize sormuştu. Sebebi de ithal ettikleri filmin masraflarını belgeleyip satın aldıkları firmaya bildireceklermiş. Anlaşmalarında masraf paylaşımı da varmış. Yani her bilgi bir gün geliyor lazım oluyor. Bugünlerde zorlanmaya başladık. Yağmur gibi bilgi geliyor. Bazılarını mecburen yükleyemiyoruz. Zaman buldukça yüklemek isteriz tabi ki. 2005’ten bu yana sinemalarda gösterilen filmlerin seansları ve gişe hasılatları da sitede bulunuyor. Bazen yüklemekte geciktiğimizde Kültür Bakanlığı’ndan bile sordukları oluyor.

Sinema yazarlarının örgütlenmesinin önemi nedir, ne tür bir gelişme sağlar sektöre?

Örgütlenme her şeyde olduğu gibi tabi ki sinema yazarlarında da iyidir. İnsanlar kendilerini daha güçlü hissederler, nasıl derler, “Birlikten kuvvet doğar.” Hep söylediğim gibi kanaatimce sinema sektörünün gerçek sahibi sinema yazarlarıdır. Çok az arkadaşımız sinemadan ekmek yer ama sinemaya olan tutkumuz sektör insanlarından çok daha fazladır. Neticede maddiyat düşünmeden bu işi sürdürüyoruz. Sinemanın belleği sayılırız. Çok film seyrettiğimizden ve konuyla ilgili sürekli araştırma yaptığımızdan sektöre kılavuzluk yaptığımız da söylenebilir.

Bu kadar profesyonelce emek ve zaman harcayıp kazanç elde edememek de hiç etik ve anlaşılır değil öte yandan. O zaman gençlere bu mesleği önermiyorsunuz yani. Sonuçta geçimlerini sağlayamayacaklar. Elbette bu işten kazanç elde edenler de var. Hobi olarak ya da arada ikincil bir iş olarak mı yapsınlar…

Bu kadar emek ve zaman harcayıp kazanç elde edememek etik sayılmaz ama bir işi severek ve tutkuyla yapmak da parayla ölçülecek bir şey değil. Sinema yazarlığı veya eleştirmenlikten para kazanmak çok zor. Günümüzde sosyal medya ortamında hemen herkes filmler hakkında yazmaya başladı ve eleştirmen oldu. Neyse ki benim film eleştirmenliği gibi bir iddiam yok. Filmleri sinema salonunda izlemeye teşvik edici yazılar yazıyorum. Gençlere tavsiyem ilgi duydukları ve sevdikleri mesleklerle ilgili eğitimlerini mutlaka tamamlasınlar, ondan sonra sinemaya olan ilgileri devam ediyorsa bir yerlerde film eleştirisi yazıları yazsınlar. Yaptıkları meslekten maddi, yazdıkları yazılardan manevi kazanç sağlamış olurlar. Kazanç demek her zaman para, mal veya mülk değil. Benim gibi sinemaya dışarıdan gelmiş, üniversite tahsilini yarıda bırakmış birisine ülkenin en prestijli üniversitelerinden Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin Sinema Emek Ödülü vereceğini söyleseler, şahsen, bizzat, kendim inanmazdım. Ama verdiler ve ben bu mânâlı ödülü Beyoğlu Emek Sineması’na adadım. Hadi buradan da arabeske geçelim ve “Parayla saadet olmaz, mühim olan insanlık” diyelim. Neticede arabesk de sinema filmlerinde ayrı ve özel bir kategori olarak görülüyor ve 1980’lerde birçok sinema sektörü insanının geçimlerine katkıda bulundu.

Evet bir çok “Emek Ödülü” aldınız. Malatya ve Kayseri Film Festivalleri’nden de aldınız. Festivallerde jüri üyelikleri yapıyorsunuz ve zaman zaman bildiğiniz, tanıdığınız arkadaşlarınızın da filmleri oluyor. Jüriliğe bakış açınız nedir? Jüri değerlendirmelerini nasıl buluyorsunuz? Zaman zaman imtiyazlı tutumlar oluyor mu sizce?

O konudan çok rahatsızım. Festivalleri düzenleyen arkadaşlardan gelen teklifleri kıramıyorum. Ne kadar adil davranmaya çalışsam da tanıdığım sanatçıların filmlerine karşı daha hoşgörü ile davrandığımı sanıyorum. Ama neticede jürilerin verdiği kararlardan şüphe duymamak gerekir. Mümkün olduğunca hak yememeye gayret ederiz.

Valla bunu cesurca itiraf eden benim tanıdığım ilk kişisiniz. Kime sorsan “Olur mu öyle şey, tanıdıklara torpil geçmek falan…” der.

Zaman zaman bu nedenle jüri üyeliği tekliflerini geri çevirmeyi düşünürüm ama neticede o da bir hizmet. Bazen bakıyorum -ki sen de biliyorsun,- sinemayla hiç ilgisi olmayan kişileri veya bir-iki film yapmış kişileri jürilere alıyorlar, o nedenle 50 yıldır bu meseleyi yakından takip eden biri olarak “Neden yapmayayım?” diyorum ve kabûl ediyorum. Sen de jürilik yapıyorsun, bu da ayrı bir hizmet. Sektörde bilgi, deneyim, görgü sahibi insanların jürilik yapması önemli.

Önemli tabi. Sadece jürilerin seçimlerinin de bir seçim olduğunu, mutlak olmadığını hatırlatmak isterim. Her jüri kendi akıl, bilgi, deneyim, görgü, etik, estetik ve kalbinin atışına göre beğeni dağıtır.

Jürilerden söz etmişken festivallerin dünü ve bugününü nasıl yorumlarsınız? Festivaller bir endüstriye dönüştü dünyada. Türkiye’de de bir şenlik havasından endüstriyel bir işletmeye dönüşüm süreci hız aldı. Bunun getiri ve götürüsü nedir sizce?

Menfi mânâda söylemiyorum ama festivaller, iyiden iyiye dağıtım şirketlerine alternatif ticari bir sisteme dönüştü zannımca. Eskiden tek şehirde yapılan festivaller, şimdilerde onlarca şehirde yapılır hale geldi. Teknolojik gelişimin de kışkırttığı bu oluşumlarda, seçilen 8-10 filmlik bir paket, Kültür Bakanlığı’ndan alınan desteğin de yardımıyla şehir şehir dolaştırılarak festival adı altında seyirciye sunuluyor. Vizyona giren filmleri takip edenler, bazı küçük şehirlerde düzenlenen festivallerde gösterilen filmlerin neredeyse yarıdan fazlasının aynı dağıtım şirketlerine ait olduğunu da pekala fark ediyor. Tekrar edeyim menfi olarak algılanmasın, bazı festival düzenleyicilerinin tek festivalle yetinmediklerini, aynı düzenleyicinin iki, üç, dört festival yaptığını da görüyoruz. Sanki orada da bir tekelleşme oluşmaya başladı. Bazılarının festivalleri “Benim festivalim” şeklinde bile lanse ettiklerine şahit oluyoruz. Netice olarak memleketimizde bir film festivalleri enflasyonu olduğunu da söyleyebiliriz. Gönül her festivalde bırakın yüzbinleri, milyonlarca sinemasever görmek istiyor ancak ülkemizin en büyük film festivali olduğunda hemfikir olunan İstanbul Film Festivali’nde son yıllarda 150.000 seyirciye ulaşıldığı övünülerek duyuruluyor. Bu seyircinin tekil seyirci adedi olmadığının hepimiz farkındayız. Gösterimlere gittiğimizde hemen her seansta onlarca tanıdığa rastlıyoruz. Dolayısıyla herkesin günde 2-3 film seyrettiğini varsayarsak -ki bazıları 4-5 film izliyor- İstanbul Film Festivali’nin bile kemikleşmiş 30 – 40 bin seyircisi var.

Sektöre girişinizden bugüne sinemaya dair en çok hangi değişimler sizi olumlu ve olumsuz etkiledi? Dün ve bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

En çok sinema salonlarına dair değişimler sinemanın sosyolojisini etkiledi kanımca. Müstakil sinema salonları mutlaka daha iyidir ama, AVM’lerdeki sinema kompleksleri hayatımıza girdikten sonra salonların teknik ve yapı olarak şartları çok iyileşti. Sinema salonları genellikle amfi tiyatro şeklinde yapılara kavuştu. Düz salonlarda hep arkamdaki seyircinin görüş açısını kapattığım zannıyla koltuğa büzüşerek otururdum. Şimdilerin sinema salonlarını o bakımdan çok güzel buluyorum. Keza eski zamanlarda soğukta, paltoyla ve üşüyerek çok film seyrettiğimizi hatırlarım. Genç sinemaseverler bilmez, TV öncesi çağlarda sinemalar görsel eğlencenin zirvesi olduğundan -hadi itiraf edelim- biraz kendilerini kasarlardı da bilet aldığımız yetmezmiş gibi biletlere bir de yardım pulu eklerler, hem yer gösterilmesine para verirdik, hem de tuvaletler paralıydı. Zamanında insanlar oluk oluk gelirken, sinemaların her bir personeli bile kendini tabiri caizse kral gibi görürdü. Filmlere gelirsek eski zamanların popüleri olsun, sanat filmi olsun daha farklı tat verirdi. Sanki şimdilerin filmleri teknik açıdan mükemmel olsa da filmlerde eski samimiyet ve sıcaklık yok gibi. Belki toplumun bozulmasının sinemaya yansımasıdır, bilemem.

Dünden bugüne sinema yazarlığı nasıl bir yol izledi? Bugün sinema yazarlığının geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

70’ler ve 80’lerde sinema yazarları, sinemaseverlerin bir tür önderleri gibiydi. Kendimden biliyorum, Atilla Dorsay, Sungu Çapan, Onat Kutlar, Kâmi Suveren, Ali Gevgilili, Tuncan Okan, Nezih Coş, Engin Ayça gibi yazarlarımızın yazdığı ve önerdiği filmleri izlemek bir kuşak olarak bizlerin sinema kültürü edinmemizde en büyük yararı sağlamıştır. Ki sonradan tanışma onuruna ulaştığım bu arkadaşlarımız o zamanlarda en küçük bir tereddüdü gidermek için bile yazılı kitaplara başvururlardı, kitabı gerekirse baştan hatmederlerdi. Şimdilerde yazanların bazıları tereddüt ettikleri bilgilerde Google amcaya soruyorlar, ne gelirse yazı içine yapıştırıyorlar. Film şirketleri bile öyle yapmaya başladılar, gelen bültenlerin bazılarının Google çevirisiyle yapıldığı açıkça belli oluyor. Kötü bir öngörü ama yakında çevirmenler de işsiz kalacak. Sinema yazarları, sektörü en uzun süre takip eden insanlar. Yönetmenler, oyuncular, teknik ekipler, bir bakıyorsun sinema filmi çekiyor, bir müddet sonra, dizi, reklam, müzik sektörüne geçebiliyorlar. Sinema yazarları öyle değil, sinema yazarlığını bırakıp, yemek, tiyatro, müzik veya siyaset yazarlığına geçen nadirdir. Neticede sinema yazmak insana maddi kazanç sağlamasa da süreklilik vasfı kazandırıyor. Sinema yazarlarının, futbol kulübü tutmak gibi yönetmen, film şirketi, oyuncu tuttuğunu sanmıyorum. En fazla beğendiği kişinin beğenmediği filmine eleştiri yazısı yazmaz diye düşünüyorum. Bir ara hemen her gazetede film eleştirisi bulunurdu. Keza 4-5 tane aylık sinema dergisi yayınlandığını da hatırlıyorum. Günümüzde bilindiği gibi en güçlü mecra internet ortamı oldu. Orada da sürekliliği devam eden birkaç dergi ve birkaç web sitesi var. Yeni meraklılar heyecanla başlıyorlar, bir-iki yıl sonra vazgeçiyorlar.

Peki sinemaya dair her yazana sinema yazarı diyebilir miyiz?

Bence memleketimizde sinema yazarı çok az. Arkadaşların büyük bir çoğunluğu sadece film eleştirisi yazıyor. Sinema tarihi ve araştırma üzerine çok az arkadaş emek sarf ediyor. Mesela sinema salonları üzerine yazı yazanlar desek, 2-3 kişi ancak çıkar. Ben hiçbir zaman kendimi film eleştirmeni olarak görmedim, haddim değil, ancak sinema konusunda aklıma ne gelirse yazarım. Şu sıralar sosyal medya ortamının verdiği ilhamla hacimli bir şekilde uzun yazılar yazmasam da bir cümlelik fikirleri bile es geçmiyorum, hemen not ediyorum. Biz fanatik sinemaseverler sektörün her konusuna ilgi duyduğumuzdan en küçük söylentileri, yazıları bile ilgiyle dinleriz ve okuruz. Daha önce benim sitede yazan rahmetli Orhan Ünser’den de rica ederdim. “Bir paragraf, bir cümle dahi olsa yaz.” derdim. Sektör insanları, içinde yaşadıklarından başlarından geçenleri önemsemiyorlar, oysa bize her şey ilginç ve güzel geliyor. Masal gibi okuyor ve dinliyoruz. Sinema dünyası filmiyle, salonuyla, oyuncularıyla, figüranıyla çok ayrı bir dünya.

Sizce sinema yazarı, sinema eleştirmeni kimdir? Aralarındaki farkı nasıl açıklarsınız? En beğendiğiniz sinema yazarı ve eleştirmenini sorsam?

Sinema yazarı, sinema ve filmcilik sektörünün her konusunda inceleme ve deneme ve tarih yazısı yazan kişidir. Eleştirmen adı üstünde filmleri eleştiren yazardır. Sadece bizim eleştirmenlerin filmleri vizyona çıktığı haftada eleştirmelerini ticari amaca hizmet etmek gibi görüyorum. Tanınmış birkaç eleştirmen arkadaş ilk haftasında yazamadıkları eleştiriler için hayıflandıklarında ikinci, üçüncü haftasında yazmalarını önerdiğimde zamanı geçti diye cevap aldığımı hatırlıyorum.

Son olarak kendinize sorulmasını istediğiniz bir soruyu sorun ve yanıtlayın lütfen.

Sinema salonlarında film seyrini sonlandıracağı konuşulan internet platformları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pandemi başladığında yoğun bir şekilde internet platformlarına yönelim oldu. 10 aydır bu mecralarda her hangi bir film izlemedim. Bir sinemasever olarak sinema salonlarında film seyrinin sonuna geldiğimiz karamsarlığına kapıldım. Fakat çok sevdiğim oğlum Netflix aboneliği hediye edince son zamanlarda birkaç film izledim. İyi ki izlemişim, çünkü internet ortamında yüzlerce, binlerce filme bir tıkla ulaşabiliyorsunuz. Kapı çaldığında, sütçü geldiğinde bir tıkla filmi durduruyorsunuz. Yarım saat sonra izlemeye devam ediyorsunuz. İyi bir şey ama sıkıldığınızda filmi yarıda bırakıyorsunuz. Sinemada bu olmuyor; kapı çalmıyor, sütçü gelmiyor, sıkıldığınızda yarıda bırakmıyorsunuz seyre devam ediyorsunuz ve sonra beğeniniz tekrar yükselebiliyor ve film bittiğinde “İyi ki yarıda bırakmamışım, seyretmişim” diyorsunuz. İnternet ortamda sıkılıp yarıda bıraktığınız film ise gitti gider ve hâlâ da gidiyor. İnternet ortamında izlediğim birkaç filmden sonra, pandemi neticelendiğinde insanların sinema salonlarına tekrar döneceklerine ve birçok filmin yüksek hasılat yapacağına inanıyorum. Nasıl ki okula gitmek istemeyen küçük çocukların bile artık okulların açılmalarını istemeleri gibi sinemada film izlemek yine görsel seyir olayının en önde gelen zevki olacak.

Kabul ediyorum sorular biraz fazlaydı. Derinlemesine bir söyleşi olsun istedim. Çok teşekkür ederim.

Rica ederim. Gerçekten de belgesel bir söyleşi oldu. Semra Güzel’den gelen hiçbir şey fazla gelmez. Sorular güzel olunca cevaplaması da çok keyifli oluyor. Her zaman, her şeyi sorabilir. Başarılar ve güzellikler daima onun olsun.

Bu röportajın ilk versiyanu 30 Ocak 2021 tarihinde Cinedergi’de yayınlanmıştır. Semra Güzel Korver’li fotoğraflar için Görüntü Yönetmeni Zafer Sevener’e teşekkür ederiz.

(31 Ocak 2021)

Semra Güzel Korver