Kategori arşivi: Yazılar

Patriyarka Bir Kaktüs Tarlasıdır / İyi Erkek Yok

76. Berlin Film Festivali’nin açılış filmi olan ‘İyi Erkek Yok / Kabul Jan – No Good Men’ çok hoş hazırlanmış ‘çiçek açan kaktüsler’ animasyonu ile açılıyor. Pakistan asıllı tanınmış şarkıcı Nazia İkbal’in Peştuca dilinde okuduğu ‘Chup Chup’ adlı ritmik parçanın eşlik ettiği bu şen açılış hayli beklenmedik ve şaşırtıcı geliyor önce. Öyle ya, bugün en koyu taassubun hüküm sürdüğü Afganistan’dan gelen bir filmde savaşın hüküm sürdüğü çok daha karanlık bir hikâye ile karşılaşmayı bekliyorsunuz.

Önceki filmleri bizdeki festivallere ulaşmamış olan Afgan asıllı saygın yazar/yönetmen Şahrbanu Sadat imzalı hikâye, Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinden hemen önceki günlerde geçiyor gerçi, ancak bugünkü denli beter olmasa bile, patriyarkal sosyo-ekonomik düzende ikinci sınıf vatandaş addedilen kadınların durumu hiç de parlak değildir. Kabil’de bir haber kanalının tek kadın kameramanı olan Naru Ahmadi (Şahrbanu Sadat), bir yandan işe yaramaz kaba saba kocasından boşanmaya, bir yandan da erkek egemen medya düzeninde kendine yer bulmaya çalışmaktadır. Gündüz kuşağı kadın programlarında görevlendirilen genç kadın, bilirkişi olarak programa çağrılan adamların kadınları bir süs ve üreme objesi olarak tarif ettiği yorumlara daha fazla dayanmak istemez, 4 yıllık deneyimini de öne sürerek eleman eksikliği olan haber programlarında çalışma talebini iletir.

Kabil TV’nin tanınmış haber sunucusu ve yorumcu Kudret Kadiri (Enver Haşimi) mizojinist bir yaklaşımla ‘bana gerçek bir kameraman gönderin’ sözlerini sarfeder önce. Yokluktan kabul ettiği Naru ile ilk çalışmasında da sorunlar çıkar ama genç kadın yılmaz. Sevgililer Günü hakkında kadınlarla yaptığı sokak röportajları ve bir toplu tecavüz vakasında kadın kurbanlarla yakın görüşmeleri ile sivrilir ve deneyimli haber sunucusunun takdirini kazanır. Ana ocağına dönmüş olsa bile, velayeti için mücadele verdiği üç yaşındaki oğlundan ayrı kalmamak için kocası ile ile nikahını sürdüren, üzerindeki baskının arttığı bu adaletsiz dünyada iyi erkek olmadığından emin olan Naru, Kadiri’nin işin ötesine geçen ilgisi ve beklenmedik bir aşkın filizlenmesiyle sarsılacaktır.

Sadat, Taliban ayaklanmasında muhabir olarak yaptıklarından yola çıkan bu üçüncü uzun metrajında hem yönetmen hem oyuncu olarak göz kamaştırırken, teokratik baskıya güçlü bir şekilde ses çıkaran film , mizah yüklü bakışıyla siyaset ile aşkı harmanlıyor. Naru ile kadın arkadaşları, ‘kadınlar bir çiçektir, her doğumda bir yaprağı düşer, bol bol makyaj yapın’ tarzı aşağılamalara, ‘erkeklerin canı cehenneme’ düsturuyla veryansın ederler. Dayak, hakaret, ev işi ve çocuk bakımından ibaret bir kafeste yaşamaya isyan ederken, Amerikan vatandaşı Leyla’nın (Fatima Hassani) TV stüdyosuna getirdiği vibratör ile eğlenirler.

Sadat’ın ifadesiyle ‘patriyarka bir kaktüs tarlası gibidir’. Naru ve arkadaşları ‘iyi erkek yok’ deseler de, filmin ön jeneriğindeki anime kaktüsler de çiçek açmaz mıdır; ataerkil düzende yetişmiş Kadiri’lerin arasından kadınlara saygılı, duyarlı erkekler çıkmaz mıdır. Zorba kocasının tehdidi ve aniden beliren aşk arasında sıkışan Naru’nun hikâyesini izlerken Hollywood tarzı bir romantik hikâyenin büyüsüne kapılıverir gibi oluruz bir an. Ama burası Afganistandır. Önce Rusya’nın sonra Amerika’nın iliklerine kadar sömürdüğü ve bataklığa çevirdiği bir coğrafyadır. ABD’nin askerlerini ülkeden çekeceği 2021 yılının Nisan ayı geldiğinde, ataerkil sistemin getirdikleri ile boğuşmanın ötesinde, en temel demokratik hakkın esamesinin okunmadığı, yığınların ülkeyi terketmek için havaalanlarına koştuğu günde, Afganistan gerçeği ile yüzleşiriz. Naru ile Kadiri’nin büyülü aşkı ‘Casablanca’nın ünlü finalinden daha hüzünlü olacaktır.

Taliban’ın gölgesindeki bir ülkede aşkı, özgürlüğü ve kadınların gündelik direnişini romantik komedinin alışık olduğumuz sınırlarını tersyüz ederek anlatan bu güzel filmi kaçırmayın. Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali’nde yapan, Haziran ayında Kadıköy Sineması’nda gerçekleşen ve geliri ‘Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’ne bağışlanan özel gösterimiyle sinema seyircisinin kalbini kazanan yapım halen MUBI’de gösterilmektedir.

(01 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Deliliğin Kanadında Üç Gün

Modigliani, (heykellerinde de tabii) uzun boyunlu resimleri ve gözleri çizmemesiyle bilinen dışavurumcu bir sanatçı. O dönemin koşullarında (film 1916’da Paris’te üç günü anlatıyor) alabildiğine bohem yaşayan, deliliğe varacak denli gündelik yaşama aykırı üç ressam ve bir gazeteci / eleştirmeni bir araya getiriyor. Johnny Deep, gerçekten farklı, bir o kadar güçlü, mizahi yanı da olan, sinema tarihine göndermeleriyle ilgi çeken bir film yapmış.

Üç gün dediğiniz nedir ki! Göz açıp kapayıncaya kadar geçer… Söz konusu Modi ve arkadaşları (ressam Maurice Utrillo, Chaïm Soutine ile sevgilisi gazeteci eleştirmen Beatrice Hastings) olunca hem heyecan hem merak hem de mizah dolu, sanki bir ömür izliyoruz. Modigliani’nin hayatı, resimleri, çalışmaları, özellikle ressamlar ve sanat çevreleri açısından alabildiğine ilgi çekici bulunur. Birçok sinemacı, hatta tiyatrocu, müzikalci onun yaşamını anlatan bir yapıt için can atmıştır. Bu filmin de tarihi, 1970’lere kadar gidiyor zaten. Resimleri ilginçtir ama asıl kısa süren -35 yaşında ölmüş- yaşamı ilgi çeker.

Yıkım yaratımın ta kendisidir!

İnsan o denli yoksul, o denli vurdumduymaz, o denli serseri nasıl yaşanabileceğini düşünemiyor bile. Savaş yıllarıdır, askere gitmek (George Orwell, “Selam Olsun Katalonya’ya” -Can Yayınları- izlenimlerini anlattığı kitabında insanların ucunda ölüm bile olsa askere gitmelerini açlıktan kurtulma, hem sadece kendilerini değil, ailelerini de kurtarma düşüncesi nedeniyle olduğunu yazar) aslında kurtuluştur. Zaten Utrillo da niyetini açıkça söyler… Soutine nevrotik kişiliktir, resimleri alabildiğine çarpıcıdır… Sevgilisi Beatrice Mondi’yi sever ve onun resimlerini satacağına inanır. Paraları yoktur, bazen eskiz karşılığı şarap alır, birlikte içerler, bazen birbirlerini korurlar her türlü tehlikeden. Zor yaşam sürseler de hiç yüksünmezler. Mondi, resminin 5.000 Frank ettiğini söyler, oysa galericiler ve koleksiyonerler 50 Frank vermeyi bile reddeder. … bilirsiniz işte, resimler ressamları öldükten sonra değer kazanırmış. Kaldı ki, mezar taşında “Zafere ulaştığı anda ölüme yakalandı” yazar Modigliani’nin.


Johnny Deep, gerçekten başarılı. Oyuncular da (bu arada, Modigliani’nin hayatını film yapmak isteyen -hatta telifini ödeyip haklarını alan- ilk sinemacılardan Al Pacino da filmde yer alıyor) çok başarılı. Aklıma, Johnny Deep, acaba hep kamera arkasında mı olsa sorusu takılı kaldı.

(27 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Yazdığım Her Şey Sana Dair / Hayatımın Şarkısı

‘Bir şarkı hayat kurtarır mı?’

John Carney’nin önceki filmlerini izlediyseniz bu soruya yanıtınız evet olacaktır. İrlandalı yazar yönetmen 2006 yılında bir Sundance klasiği olan ilk uzun metrajı ‘Once’ ile radarımıza girmiş, aynı yıl filmden Glen Hansard ile Markéta Irglová eseri ‘Falling Slowly’ En İyi Film Şarkısı dalında Oscar’a kadar uzanmıştı. 1972 doğumlu sanatçının 90’lı yılların başlarında bir rock grubunun üyesi olduğunu biliyoruz. Nitekim Carney’nin maalesef bize ulaşamayan sonraki filmleri ‘Sing Street – Şarkı Sokağı’ (2013) ve ‘Flora and his Son – Flora ile Oğlu’nda (2016) hep müzik sevdasının birleştirdiği büyük aşklar ve dostlukların hikâyesi üzerinedir.

Yaz mevsiminin güzel bir sürprizi olarak sinemalarımıza düşen taptaze son filmi ‘Power Ballad / Hayatımın Şarkısı’ yönetmenin çizgisinde yeni bir sayfayı, bu defa daha farklı bir etkileşimin örneğini haberliyor. Öykünün kahramanlarından Rick Power (Paul Rudd), gençlik yıllarının yıldız olma hayallerini çoktan geride bırakmış, 40’lı yaşlarda Amerikalı bir rock şarkıcısıdır. Dublin turnesi sırasında aşık olup evlendiği karısı Rachel (Marcell Plunkett) ve taze ergen kızı Aja (Beth Fallon) ile birlikte mütevazı bir yaşam kurmuş, İrlanda taşrasında yaşı kemale ermiş arkadaşlarıyla kurduğu grupla düğün müziği yaparak hayatını kazanmaktadır.

Adamımız ‘Bride & Groove’ adını verdikleri grubuyla yakınlardaki bir malikane düğününde sahne aldığı gece damadın yakın dostu, eski ‘boy band’ şarkıcısı Danny Wilson (Nick Jonas) ile karşılaşır. Daha doğrusu, düğün sahibinin nazik ricası üzerine genç adamla birlikte düet yaparlar. Stevie Wonder’ın ölümsüz hiti ‘I Wish’de o denli ahenkli bir birliktelik yakalarlar ki, farklı jenerasyondan iki müzisyenin diyaloğu davet sonrasında da sürer. İkili Danny’ye tahsis edilmiş lüks süitte gün ağarıncaya kadar müzik üzerine sohbet eder, çalar söylerler. Umutları, müzik kariyerlerindeki özlemleri üzerine konuşurlar. Carney’nin müzik tutkusuyla birleşen yüreklerin çarpıntısını bir kez daha duyarız.

Rick ununu elemiş, eleğini asmıştır ama 27 yaşında artık geçmişin yıpranmış ‘Boyband’ şöhretini aşması gereken Danny’nin ününü tazelemeye, insanları cezbedecek yeni bir hit şarkı bulmaya şiddetle ihtiyacı vardır. Kurt prodüktörünün (Jack Reynor) ifadesiyle lüks malikanesini, arabalarını, hatta menajerini kaybetmemek için buna zorunludur. Genç adam jamming gecesinden kalan ezgilerle piyanosunda sörf yaparken aradığını bulur. Rick’in ‘yalnızca tek bir kız için kaleme aldığım’ dediği ‘seni tanımasam nasıl şarkı yazardım’ sözleriyle başlayan şarkısına, kulak misafiri olan kız arkadaşı da hayranlıkla onay verince Danny harekete geçer. Filme özgün adını veren bu zarif ballad beklenenin ötesinde ilgi görür. Şarkı 500 milyonu aşan tıklama ile herkesin dilinde dolaşırken Danny kaldığı yerden yeni bir zirveye doğru yol almaya başlar. Yıllar önce yazmış olduğu şarkıyı bir AVM’de çalınırken ilk kez işiten Rick garip duygular içerisindedir. Şarkıyı kendine mal eden Danny şan şöhrete ulaşıp, solo kariyeri hızla yükselirken, Rick hem maddi hem manevi hakkını almak için bu işin peşini bırakmama ve gruptan arkadaşı can dostu Sandy (Carney ile birlikte senaryonun da ortağı olan Peter McDonald) ‘Zümrüt Ada’ İrlanda’dan Los Angeles’a uzanan yol serüveninde hakkını arama kararı alır.

Carney son filminde sıcak ezgilerle inşa edilen dostluk ve sevgi bağlarının ötesine geçerek müzik endüstrinin acımasız çirkin yüzünü göstermek; güçlünün güçsüzün üzerinden geçtiği bir yarış alanına dönmüş olan gösteri dünyasının ikiyüzlü yapay dünyasını sergilemek istemiş. Buna rağmen bu bir ‘intikam’ filmi değil. O büyülü gecede kafalar iyiyken görmüş geçirmiş rock şarkıcısı ile kurduğu ilişki Danny için de öylesine unutulmazdır ki, gecenin sabahında 1952 model vintage gitarını emektar düğün şarkıcısına hediye olarak bırakmıştır. Ancak rekabetçi endüstride ince duygulara yer yoktur. Prodüktörünün dikte ettiği biçimde Rick’in aramalarına asla yanıt vermeyecek, ‘o basit ezgiyi uluslararası bir hit şarkıya dönüştürmek o kadar kolay mıdır’ söylemine sığınmayı seçecektir.

‘Hayatımın Şarkısı’ Temmuz sıcağında ruhları serinleten, günlük hırs ve ihtirasların ötesinde, tüm olumsuzluklara rağmen kalbe dokunan gerçek müziğin yaraları onaracağı duygusunun bir kez daha altını çizen bir güzel Carney filmi olarak izlenmeyi hak ediyor. Rick’in talihine benzer bir biçimde Hollywood cangılında beklediği yerlere gelememiş Paul Rudd ile 90’lı yılların başlarında Jonas Brothers’ın yeni yetme üyesi olarak çok genç yaşında şöhreti tatmış Nick Jonas’ın gerek tekli, gerek düet performansları gerçek hayatlarından kurgulanmış bir belgesel tadında hayranlıkla izleniyor.

(23 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tüm Cihanı Yakmak / Odyssey

Antik Yunan şairi Homeros’un bundan 29 asır önce kaleme aldığı ‘Odysseia’ destanı, salt bir macera öyküsü olmanın ötesinde, insanın evrene meydan okuyuşunu, aklın gücünü ve hayatın anlamını arayışı işleyen derin bir felsefi metindir. Metninin yoğunluğu ve karmaşıklığı ilkçağdan beri bilginleri şaşırtmış olan hacimli eser, destan içinde destan, masal içinde masal, ozan içinde ozan yapısıyla insanın insan-üstü, insan-dışı varlıklarla ilişkilerinde yeni anlam ve imgeler arar. Batı uygarlığının ilk romanıdır. Gerek karakterlerinin, gerek kurgusunun modern romana yakınlığıyla bütün dünya edebiyatını ve de bir asırdan beri var olan sinema sanatını yakından etkilemiştir. Nitekim çağdaş okur ve izleyici metni hacimli bir romana, aksiyon yüklü bir filme benzetir.

Konusuyla, kuruluşu ve kurgusuyla bir filmi andıran eser yedinci sanatın yüzyılı aşkın serüveni boyunca gerek sinema filmi, gerekse epizodlar halinde televizyon dizilerine kaynaklık etmiştir. Bunlardan en bilineni, Carlo Ponti ve Dino de Laurentiis yapımcılığında İtalyan sinemacı Mario Camerini’nin başrollerde Kirk Douglas ve Silvana Mangano’yu oynattığı, ülkemizde ‘Kral Ülis’in Maceraları’ adıyla gösterilmiş 1954 yapımı ‘Ulysses – Ulise’dir. Yakın bir tarihte ise yine bir başka İtalyan yönetmen, Uberto Pasolini, Ralph Fiennes – Juliette Binoche ikilisini bir araya getirdiği 2024 yapımı ‘Dönüş / The Return’de Odysseus’un maceralarla dolu uzun yol serüvenini bir kenara bırakarak, görmüş geçirmiş savaşçının evine, Ithaca’ya dönüşünü beyazperdeye taşımıştır.

Günümüz Amerikan sinemasının önde gelen isimlerinden Christopher Nolan’ın ‘Odysseia’ tutkusu üzerine çektiğini ifade ettiği ve devasa bir reklam kampanyasıyla bu yazın hiti olarak dünya sinemalarıyla aynı anda bizde de piyasaya sunulan ‘Odyssey – The Odyssey’, 3 saatlik uzunluğu ile bugüne kadar yapılmış en hacimli uyarlama olarak dikkat çekiyor. Nolan’ın sinema teknolojisinin en taze nimetleriyle kotardığı yapım, ‘büyünün yaşamın parçası olduğu yıllar’ ön yazısıyla açılıyor. Antik Yunan’ın Ithaca adası krallığındayız. Tarihçi ozan ‘bir yüz, bir filo, bir savaş, bir fikir, bir hile’ sözleriyle, krallığın sarayında toplanmış güruha yitik komutan Odysseus’un (Matt Damon) Truva seferini anlatmaktadır. Kralın Truva seferi için Ithaca’dan ayrılışının üzerinden tam 20 sene geçmiştir. Savaş biteli 10 küsur yıl olmuş, bir çok Truva gazisi Sparta’ya dönmüş ancak Odysseus’tan haber alınamamıştır. Başsız kalan Ithaca halkı denizden gelecek tehlikelere karşı ordu kurarak güvenliği sağlayacak bir kralın gelmesini beklemektedir. Odysseus’un sadık eşi Penelope (Anne Hathaway) ve artık bir delikanlı olmuş olan oğlu Telemachos (Tom Holland) saraya postu sermiş Ithaca ve çevre ada kentlerden taliplerin izdivaç ısrarına daha ne kadar dayanabilecektir.

Homeros’un ana karakteriyle bu noktada, hafızasını yitirdiği son 7 yılda ona yoldaşlık yapan Calypso’nun (Charlize Teron) adasında karşılaşırız. Yorgun savaşçı uzaklarda bir evi olduğunu hissetmektedir. Calypso’nun ‘hatırlayınca ya mutsuz olursan’ ikazına rağmen geçen yılların anıları birer birer kafasında belirmeye başlar. Antik Truva seferi, Yunan kralı Agamemnon’un (Bennie Safdie) kardeşinin eşi Helena’nın (Lupita Nyong’o) kaçırılması bahane edilerek, boğazlara ve ticaret yollarına hakim olma niyetiyle başlamıştır. Kuşatma yıllar alır. Sonrasında Odysseus’un parlak fikriyle inşa edilen tahta atın içinde saklanan askerler, barış adağı olarak Truva halkına sunulan devasa yapı ile birlikte şehrin surlarını aşar ve tarihten çok iyi bildiğimiz Truva kenti yağması başlar.

Nolan bu kadim metni emrine sunulan tüm imkânlar ve son sürüm sinema teknolojisi ile çekmiş. Aksiyon sinemasına ‘art house’ dokunuşları yapmak suretiyle hem geniş kitleleri hem de eleştirmenleri memnun etmeye çalışmış. Odysseus ve adamlarının Truva sahilinde mahsur kalışı, İtilaf Kuvvetleri askerlerinin ‘Dunkirk’deki tedirgin bekleyişine benziyor. Devasa Truva atının sahildeki görüntüsü Franklin J. Schaffner imzalı 1968 tarihli özgün ‘Maymunlar Cehennemi / Planet of the Apes’in final sahnesini akla getiriyor. Nolan finale doğru, filmin şahikası konumundaki kritik Truva kuşatması bölümünün ikinci perdesine dönüş yaptığında, yakıp yıkılan kentin manzarası karşısında Odysseus’un kendisiyle hesaplaşmasını öne çıkarıyor. Katliama herkes ortak olmuştur ama Yunan askerlerinin barış adağı içi asker dolu tahta atın içinde kente sokulması kendi fikridir. Ve Truva’yı yakıp yıkmak aslında tüm cihanı yakmakla eş değerdedir. İletişimin kıymeti bilinmemiş, ölçüsüz zafer kutlamalarıyla kadınlar, çocuklar insafsızca katledilmiş, Zeus yasası hiçe sayılarak halkların en büyük değeri olan kutsallık bozulmuştur. Bronz çağın her yerde çökmeye başladığının işaretiyle Nolan bu noktada çağımıza gönderme yapar. İnsanoğlunun doymak bilmeyen hırsının bugün Filistin’de, Ukrayna’da ve dünyanın dört bir yanında yaşananları karanlık bir çağın iz düşümleri olarak düşündürür.

Homeros’un destanında hayli rolü bulunan Tanrılara pek yer vermeyen, savaş gazisi ile melez tanrıça Athena’nın (Zendaya) kısa karşılaşmalarıyla yetinen Nolan, günümüzde ‘uzun ve maceralı yolculuk’ anlamında da kullanılan ‘Odyssey’ kelimesinin hakkını vermiş. Odysseus’un Poseidon’un oğlu tek gözlü dev Polyphemos ile karşılaştığı ve onu zekâsıyla alt ettiği sekans ya da ölüler ülkesi Hades’te geçen bölümler bir korku film çekmeye niyeti olduğunu ifade eden sinemacı için iyi bir ön alıştırma gibi duruyor. Kralın serüvenleri arasında benim açımdan başı çeken bölümün Kirke’nin adasında yaşananlar olduğunun altını çizmeliyim. Hollywood’da pek kıymeti bilinmemiş İngiliz oyuncu Samantha Morton’ın Oscar adayı olmasını dilediğim müthiş bir performansla canlandırdığı görmüş geçirmiş cadı kadının, ‘erkekler iştahlarının kurbanı olur, adamlarının sahte gerçek yüzünü gör’ diyerek gözü dönmüş bir şekilde yiyeceklere saldıran Odysseus’un tayfalarını domuza çevirdiği sahne ‘beden korkusu / body horror’ antolojilerine girecek denli etkileyici.

Bitirirken, Fas, İtalya, İzlanda, Yunanistan, İskoçya’da çeşitli doğal mekânlarda çekilmiş olan filmin görkemine büyük katkısı olan iki ustadan söz etmek isterim. 70 mm versiyonu ülkemizde izleme şansımız olamadı ama, İsviçre asıllı görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema’nın ıssız ve yalnız peyzajları, İsveçli besteci Ludwig Göransson’un Truva halkına yaktığı dokunaklı ağıtı ve vurmalıların şaha kalktığı aksiyon sahnelerindeki müzik çalışmasının tüm övgülere layık olduğunu vurgulamak isterim.

(19 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Mitoloji Sinemanın da Atası: Odyssey

Mitolojik öyküler, güncellenebilirliğiyle yaşamın her anına, her alanına uyar. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel… her ne anlatırsanız, hepsinin temeline yerleştirebilirsiniz mitolojiyi. En çok da metaforlar için geçerlidir bu temellendirme. Hem zaten değil mi ki bir metafor (eğretileme), asıl söylemek istediğinizi kimseyi ürkütmeden, kimseyi üzmeden ya da sevindirmeden anlatmanın yoludur. Şiirde, öyküde, heykelde, müzikte, dansta, mimaride de eğretilemelerle yepyeni duygular yaratan yapıtlar meydana getirebilirsiniz.

Christopher Nolan, çok gerçekçi ama aynı oranda karmaşık zaman algılarını, felsefi paradoksları ve büyük ölçekli epik hikâyeleri ana akım sinemada gişe rekorları kıran filmlere dönüştüren bir yazar / yönetmen… Öykünün içinden geçiyor, kokluyor, dokunuyor ve izleyiciye ne oranda ulaşabileceğini saptayabiliyor. Tabii ki, zor öyküler seçiyor kendine… Tabii ki, zorluk onu engellemek yerine daha bir azdırıyor, başarıya odaklanmasını sağlıyor. Hiçbir şey yapamazsa yeni formatta (70 mm) film yaptırıyor (bilinen bir format olsa da, pelikül kullanımının azalmasıyla negatifler da tükendi; varsa yoksa dijital). “Şeytan tüyü var” dedikleri Christopher Nolan olmalı… Oppenheimer’da 70 mm pelikül denedi, başardı. Odyssey’de IMAX kamera denedi, yine başardı. “Blimp kamera” (sağır kamera) bizde çok az kullanılan, neredeyse bilinmeyen bir kamera. Kamerayı, ses geçirmeyen bir kutuya yerleştiriyorsunuz hem hacmi büyüyor hem kullanımı zorlaşıyor hem de emek harcatıyor, haddinden fazla.

Başarılı mı?

Christopher Nolan, kuşkusuz çok başarılı bir yazar / yönetmen. Hazırlıklarını çok iyi yapıyor… Filmi, daha baştan kafasında çekiyor ve hazırlıklarını ona göre tamamlıyor. İdealist diyebiliriz Nolan’a; kurgusal hikâyeyi mümkün olan en sağlam bilimsel temellere ve insan psikolojisine oturtarak gerçekçi bir his yaratığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Sadece oyuncularda değil, sette (öncesinden sonrasına kadar, tümüyle), mekânda, kamerada, müzikte, seste, dijital efektlerde de ne istediğini bilen, istediğinin de yerine getirilebileceğinin farkında olan ve onu isteyen biri…

Başarısının kanıtı…

Kameradaki filmden stüdyodaki montaj olanaklarına kadar birçok isteğinin yerine getirilmesini sağlayan (sadece Oppenheimer ve Odyssey bile yeterli) filmleri ve gişe başarısı başarısının kanıtı kuşkusuz.

Birçok ülkede, altı ayda, 91 çekim gününde tamamlanmış Odyssey, 640 bin metre film kullanmış. Onca çekimin montajını varın siz düşünün… Set kurulumu, dekor ve kostüm tasarımı / yapımı / kullanılması büyük zaman ve para demek… Filmin sadece bir sekansında görülen Truva atından 9 adet yapılmış.

Mitolojik başarı sayılır mı?

Bir yıl önce Uberto Pasolini’nin The Return’ünü (Dönüş) izledik. İki ayrı yönetmenin iki ayrı yorumu olsa da öykü aynı. Homeros’un bu başyapıtı, sadece sinemada değil, sanat disiplinlerinin tümünde farklı yorumlarla çıkıyor karşımıza… hem zaten, değil mi ki, bir senaryodan beş yönetmen, beş ayrı film çıkarır denir.

Pasolini, sanki, Homeros’un ruhuna, yalınlığına, sakinliğine daha bir sadık kalmış. Nolan ise, hep yaptığı gibi kendi Odyssey’ini çekmiş. İkisi de çok başarılı (Pasolini’nin filmini de sevmiştim: https://sadibey.com/2025/01/23/sinema-mitolojiyi-yeniden-yorumluyor-donus/).

Diğer her şeye ek olarak 35 farklı boyutta bronz gong, insanın içini titretiyor; gergin hava yaratan müziğiyle de bir adım öne çıkıyor Nolan’ın filmi.

Hep yineliyorum, edebiyat imaj yaratır; film imajın imajıdır. İki filmde iki imaj izliyoruz… İki filmi karşılaştırmalı okumanın, iki yönetmenin yorumunu ele almanın, iki filmi de irdelemenin gerekliliğine inanıyorum.

(17 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ataerkil Kültür: Ceza

İran’ın muhafazakâr kültürü, yaşamı belirliyor. Bizde, mahalle baskısı olarak tanımlanan o tutuculuk İran’da çok daha yoğun ve alabildiğine erkek egemen.

İki çocuklu bekâr bir anne olan Mahnaz’ı (Parinaz Izadyar) merkeze alan film, aslında tam bir dram; evlenmek istediği Hamid (Payman Maadi), çocuklu biri olduğunun bilinmesini istemediği için oğlu ve kızını eski kaynanasının evine bırakır. Kız isteme töreninde ise kız kardeşi Neda’(Arshida Dorostkar) görünce, gönlü ona kayar. Mahnaz’ın oğlu Aliyar (Sinan Mohebi) yaramaz ama kafası çalışan bir çocuktur. Anneannesinin ödevini yapmak için rüşvet alır, aldığının küçük bir kısmını kardeşine verip hem kendi ödevini hem de anneannesininkini yaptırır. Okuldan kaçıp kumar oynar. Ağzı iyi laf yaptığından, sevimlidir ve kimse ona kızamaz, annesinin birlikte çalıştığı bir hemşireye aşıktır ve hiç de gizlemez.

Sıradan bir film öyküsü gibi gelse de ipucunu baştan verdik. Kapalı kültürde büyükanne ve babalar “ceza” vererek terbiye etmeyi tercih ederler. Şairin şiirce dediği gibi -“erken öten horozun başını keserler / bitmek tükenmek bilmez ki başın kesile kesile”- hiçbir ceza işe yaramamıştır, kaldı ki, filmde olduğu gibi çok daha büyük ve onulmaz yaralar açabilir.

Saeed Roustayi’nin filmi, iniş ve çıkışlarla dolu; kimi zaman izleyiciyi bıktıracak denli fazla ama Doğu kültürünü bilenler için gerekli. Filmi iki bölüm olarak ele alabiliriz. Birinci kısmında, çocuklu bir kadınla evlenmek istemeyen bir erkeğin yaşadıkları ve yaşattıkları. Alabildiğine yalın ve anlaşılır. İkinci bölümdeyse trajik bir durumun arkasından izleyerek değil yorumlayarak katılıyorsunuz filme. Karakterlerin de savrulduğu bu bölümde, ister istemez, siz de dengenizi yitiriyorsunuz. Unutulmaması gereken bir şey: toplumsal durum ya da mahalle baskısı. Acaba konu komşu ne der diye yaşayamayan insanların yurdudur Doğu. Mahnaz’ın adım adım çöküşünü izleriz. Sosyal ve ekonomik baskılar, izleyiciyi bile etkiliyor; kaldı ki, karakterler tam da göbeğinde yaşıyor. Filmin psikolojisi gerçekten etkileyici. Oyuncuların başarılılığını söylememe bile gerek yok. Aliyar’ın okuldan uzaklaştırılmasında erkek egemen bakışın önemini hemen anlıyoruz. Ancak okul müdürü, çocukların gözündeki kararlılığı görünce geri adım atıyor. Bu bir başka açıdan bir anlamda çöküş, ama asıl çöküşü Mahnaz yaşıyor.

“Bunca çöküşten sonra hayatın geri kalanı yaşamaya değer mi?” sorusuyla çıkıyorsunuz salondan. Sonrası sizin yorumunuz ve önemli olan da o.

(15 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kadınlar ve Çocuklar / Ceza

İran sinemasının bizde fazla tanınmayan bağımsız sinemacılarından Said Rustayi’nin geçtiğimiz yıl Cannes’da Altın Palmiye seçkisinde yer almış son çalışması ‘Ceza / Zan va Bache’ yaz sezonunun önemli filmlerinden biri olarak gösterimine başlıyor. Rustayi ilk uzun metrajından başlayarak aile kurumu üzerinden kendi toplumunu neşter altına yatırır; sistemi, bürokrasiyi, adaletsizliği, kadınlara söz hakkı tanımayan geleneksel patriyarkal düzeni eleştirir. Bu yüzden de İran İslam Cumhuriyeti’nce sık sık engellenmiş, hapis cezası ile yargılanmış ve film çekmesi uzun yıllar engellenmiştir.

Aile kurumu üzerinden yaşadığı toplumun fotoğrafını çeken sinemacının 2016 yapımı ilk uzun metrajı ‘Sonsuzluk ve Bir Gün / Abad va Yek Rooz’, babanın göçmüş olduğu, yaşlı ve hasta anneleriyle aynı yoksul evi paylaşan dördü kız 7 kardeşin hikâyesi üzerinedir. Uyuşturucu müptelâsı ortanca kardeşin fakirhaneye getireceği belaları savmakla mücadele eden aile bireyleri, abi Murteza’nın (Payman Maadi) işlettiği küçük market ve kızların günübirlik işleriyle ayakta kalmaya çalışır. Yakınlarını bu derin yoksulluktan kurtarmak için zengin bir Afganlıya varması istenen Sümeyye (Perinaz İzadyar) ailenin dipten çıkması için kendini feda edecek midir.

Yönetmenin 2022’de Cannes ana seçkisine alınmış olan bir önceki filmi ‘Leyla’nın Kardeşleri / Barādarān-e Leilā’ benzer düşkünlükte bir aileyi ele alır. Yaşlı babanın ve onun uydusu konumundaki annenin dediğinden çıkmayan işe yaramaz dört erkek kardeşin ortaklaşa çalışacakları mütevazı bir işletmeyi hayata geçirmek için didinen Leyla, Sümeyye’den daha isyankâr, ataerkil örf ve adetlere karşı direnen genç bir kadındır. Her iki film de kurulu düzenin çağ dışılığını acımasızca eleştirir, yoksulluğun acımasız resmini çizer ancak finaller umut yüklü bir çözüm sunmaz. Genç insanların, genç kadınların engellemelere ve darbelere direnmeye güçleri yetecek midir?

Rustayi’nin bizde ‘Ceza’ ismi uygun görülmüş son filminin özgün ismi Farsça ve İngilizce dillerinde ‘Kadın ve Çocuk’ anlamına geliyor. Yine bir ailenin öyküsünü izliyoruz ancak bu defa hikâye yaşlı anneleri ile birlikte yaşayan iki kız kardeş üzerinden ilerliyor. Kocasını erken yaşta kaybetmiş, 14 yaşındaki oğlu Aliyar (Sinan Mohebi), 8 yaşındaki kızı Neda (Arshida Dorostkar), 25 yaşındaki kız kardeşi Mehri (Soha Niasti) ve arşiv görevlisi olarak çalışan yaşlı annesi (Fereshteh Sadre Orafaiy) ile birlikte çok katlı bir sitenin üst katında yaşayan hemşire Mahnaz (9 yıl önce Sümeyye’yi canlandırmış olan Perinaz İzadyar bu defa 40’lı yaşların başındaki olgun bir genç kadına hayat veriyor) çalıştığı hastanenin serbest çalışan ambulans şoförü Hamid (Rustayi’nin tüm filmlerinde rol almış olan usta oyuncu Payman Maadi) ile evlilik hazırlığı içerisindedir.

Film, yüz bakımı yaptıran Mahnaz’ın yakın planıyla açılır. Güzeldir, bakımlıdır. Kadınlarla arası pek iyi olan flörtöz Hamid’in deyişiyle ‘ona herşey yakışmaktadır’. Genç kadın Hamid’in aurasından ve iltifatlarından hoşlanır ama evlilik hakkında şüpheleri vardır. Durumu olmayan göçmen hasta yakınlarını geceleri para karşılığı ambulansında yatıran 48 yaşındaki feleğin çemberinden geçmiş adamın evlenmek için çok da uygun bir aday olmadığını bilir. Hastaneden arkadaşı Rana’nın ‘bağımsızlığını ilan etmiştin hani’ dokundurmasına verecek cevap bulamaz, ama yine de bir erkeğin başında olduğu kurulu aile düzenini kendi yuvası için de arzu eder ve sesini çıkarmaz.

Hamid, Tahran dışından eş isteme töreni için gelecek olan anne baba ve görümcenin iki günlük ziyareti için çocukların ve eşyalarının ortadan kaldırılmasını talep eder. Mahnaz bunu da kabullenerek yanlışlarına bir yenisini ekler. Derslerinde çok başarılı ancak ele avuca sığmayan Aliyar tam da bu iki günde sınıf arkadaşlarıyla şehir dışı bir gezide olacakken, okulda yarattığı kaos nedeniyle uzaklaştırma cezası alınca Mahnaz bir hata daha yapar ve çocukları huysuz eski kayınpederinin eline bırakır. Gelin isteme gününde Hamid’in fıldır fıldır gözleri evdeki alımlı kız kardeşe kayıvermiştir. Meri de, belki de çevresinde daha iyi bir seçenek olmadığından, ağzı laf yapan, kadın ve çocuk değil, bir çocuk – kadının peşine düşmüş Hamid’in arzu dolu bakışlarına cevapsız bırakmaz. Mahnaz’ı asıl yıkacak olan çok daha trajik bir gelişme ise yaşlı dedenin evinde yaşanacaktır.

İlk bir saatlik bölümde ana karakterleri ve düzenin mikrokozmosu olarak aile çatısını başarıyla kuran yapımın, seyir düzenini etkileyecek spoiler vermemek adına, filmin çok ağır bir trajediye doğru yol alan ikinci bölümüne dair ayrıntılara girmek istemiyorum. Mahnaz’ın sıra sıra dizilmiş yanlış kararlarının yükünü çekmekte zorlandığını, tüm kuralların erkekler tarafından belirlendiği bir sistemle öfkeyle, kıskançlıkla, intikam hissiyle hatta bir cinayeti göze alarak tek başına mücadele etmeye çalıştığını, oğlunu koruyamasa bile kız kardeşini koruma isteğiyle hareket ettiğini söylemekle yetinelim. Lakin kadın başına ezeli patriyarka ile savaşmak mümkün olacak mıdır. Mahnaz’ın debelene debelene, saçlarını ağırta ağırta öğreneceği gibi Rustayi kurulu düzenin bugünden yarına değişmeyeceğini çok iyi bilir aslında. Lakin, kuralları dikte eden hâlâ erkekler olsa da kadın dayanışması ve kadınlarının eğitiminin ne denli hayati olduğunu vurguladığı çarpıcı finaliyle bu son filminin yine de öncekilerden farklı olarak umut pırıltısıyla sonuçlandırır.

35 yaşındaki İranlı sinemacının ilk filminden bu yana sinema dilini, öykü detaylandırma becerisini ne denli geliştirdiğinin, artık İran’ın en önemli melodram ustası olduğunun kanıtı bu film. Aliyar’ın okul atölyesinde kumar oynattığı sekans, 700 öğrencinin okulda mahsur kaldığı kalabalık sahne başta olmak üzere Adib Sobhani’nin ustalıklı sinematografisi de sağolsun. Tüm Rustayi filmlerinde olduğu gibi kastingin yine son derece başarılı olduğunu vurgulamak isterim. Gelecek vadeden bir çocuk oyuncu olarak Aliyar’ı canlandıran Sinan Mohebi’ye, bir de dramatik anlarda filmle bütünleşen Ramin Kousha’nın müzik çalışmasına ayrıca dikkat çekmek isterim.

(15 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Cennetten Kafes / Doğum Günü Partisi

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yaz bugünlerde Locarno Film Festivali’nde yapan ‘Doğum Günü Partisi / The Birthday Party’ esinini Aristotle Onassis’in hayatından almış. Bu haftadan başlayarak bizde de gösterime giren film, İspanyol sinemacı Miguel Ángel Jiménez imzasını taşıyor. Yunan yazar Panos Karnezis’in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapım, Onassis benzeri servetinin ucu bucağı bilinmeyen Marcos Timoleon (Willem Dafoe) ve yakınındakilerin gerilim yüklü 24 saati üzerine kurulmuş.

Film kısa bir geriye dönüşle açılıyor. Gökyüzünde kıyametin koptuğu fırtınalı bir gecede Marcos 18 yaşındaki biricik oğlunun ölüm haberiyle sarsılıyor. Tacını tahtını devretmeyi planladığı veliahtının ölümü, kendine ait adasında gözlerden uzak özel hayatını sürdüren Yunanlı armatörü perperişan etse de onca servetine karşın yapacağı hiçbir şey yoktur.

İlk jeneriğin hemen ardından bir 10 yıl sonrasına, 1975 yılının güneşli bir yaz sabahına uyanırız. Marcos’un hayatta kalan tek evladı olan kızı Sofia’nın (Vic Carmen Sonne) 25. yaşının kutlanacağı görkemli partinin hummalı hazırlığı sürmektedir. Emekliliğe çekilmek isteyen baba, muazzam servetini bırakacağı kızının geleceği hakkında planlarını çoktan hazırlamıştır. Ancak genç kız babasının hiç hoşlanmayacağı bir sürprizle ayak basmıştır cennet misali adaya. Sofia, babasının biyografisini kaleme almakta olan İngiliz gazeteci Ian Forster (Joe Cole) ile evlenmek üzere olduğunu ve sevgilisinden bebek beklediğini ilan etmeye hazırdır. Kızını nereye giderse gitsin bir casus gibi izletmiş olan Marcos’un her şeyden haberi vardır oysa.

Zengin iş adamları, politikacılar, faşist Franco ile işbirliği yapmış soylular ve Avrupa sosyetesinin türlü asalaklarından mürekkep davetliler arasında Marcos’un ayrı yaşadığı ikinci eşi Olivia (Emma Suárez) ve boşanma şartlarını konuşmak üzere New York’lu avukatı da hazır bulunmaktadır.

Sofia’ya yakın emektar hizmetçi kızın deyimiyle ilk birkaç gün cennette yaşadığınız hissine kapıldığınız, ancak sonrasında her adımınızın izlendiği bir kafese hapsolmuş duygusundan kaçamadığınız bir yerdir burası. Gözden ırak mekânda kişisel kamera kullanmak yasaktır, ancak malikanenin en mahrem bölgelerine yerleştirilmiş cihazlar, hatta deniz altındaki otçuklara dahi monte edilmiş böcekler vasıtasıyla konukların tüm konuşmaları kayda alınmaktadır.

Konukların gelişiyle birlikte kendimizi bir an tekinsiz bir Agatha Christie polisiyesinin içine düşmüş gibi hissederiz. Marcos ile Sofia arasındaki gerilim gece boyunca tırmanmayı sürdürür. Marcos’ta Samuel Ratchett (Doğu Ekspresinde Cinayet) misali faka basacak göz yoktur gerçi. Anadolu’da başlamış çilekeş bir hayatın ardından kendi sarsılmaz imparatorluğunu kurmuş zalimin zalimidir. Servetini bir köpekbalığı acımasızlığıyla korumaya o denli kararlıdır ki, o sene hasılat rekorları kırmış ‘Jaws’ filminin kendi hayat hikâyesi olduğunun şakasını yapmaktan kendini alamaz. Yönetmen Jiménez ana karakterini betimlerken ilhamını ‘Baba / Godfather’dan almıştır halbuki. Marcos’un partiyi açarken kızı ile dans ettiği sahne, partiyi şenlendiren (Frank Sinatra misali) ünlü erkek şarkıcı motifi, ya da finale doğru Sofia’nın sevdiği adamın kapanan kapının ardında kaybolduğu bölümde hep Francis Ford Coppola’nın filmine atıf yapılır.

Usta Dafoe dışında, Magnus von Horn filmi ‘Şişli Kız / The Girl with the Needle’da (2024) hayranı olduğumuz Sonne ve yönetmenin İKSV festivalinde izlenen ‘Denize Açılan Pencere / Una Ventana al Mar’dan (2019) hatırladığımız Suárez başta olmak üzere sağlam bir oyuncu kadrosuna sahip olan yapım, başlangıç bölümüyle umut vermiyor değil. Marcos’un general Franco’nun artığıyla yaptığı konuşma, ABD Başkanı Henry Kissinger ortaklığı ile Batı Sahra için ‘barış’ planı adı altında bölgenin fosfat yataklarını ele geçirme planları emperyalizmin çok çok eskiden beri biz mazlum ülkelerin yeraltı zenginliklerinin sömürülmesine dair kanayan yaraya parmak basarmış gibi oluyor. Ancak Jiménez’inin derdi bunlar değil. Belli ki İspanyol sinemacının aklı Onassis benzeri Marcos’un görkemli hayatında, Korfu adasının cennetten bir köşe güzelliğinde kalmış. Gecenin ilerleyen vaktinde içki ve sefahatten ne yapacağını şaşırmış yoz topluluğun 70’ler estetiğiyle çekilmiş orji manzaralarını teşhir edesi gelmiş. Final jeneriğinde bizzat Dafoe’nun ağzından ünlü ‘Don’t Let Me Be Misunderstood’un ‘Tanrım ben sadece iyi niyetli bir ruhum / Beni yanlış anlamalarına izin verme’ dizelerini döktürdüğünde ise iyice saçmalamış.

(10 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İnsanın Alışkanlık Belleği: Baba

Hayat o denli hızlı akıyor ki, yetişebilmek mümkün olamayabiliyor. Tıpkı Dünya’nın akıl almaz (saatte 1670 kilometre) hızı gibi, hatta ondan da hızlı. Bu hız içerisinde kim nerede, neyi ne kadar, niye ve nasıl yapıyor hiç düşünmüyoruz. Kendimizce bir yol tutuyoruz, kendimizce önceliklerimizi belirliyoruz ve kendimizce sıraladıklarımızı yapıyoruz. Kendi deneyimlerinizi anımsayın: Evden çıkınca, şuraya gidecekken kendinizi farklı bir yönde bulduğunuz olmuyor mu; ya da toplu taşıma aracından bir durak önce, belki bir durak sonra indiğiniz… Akşam, eve girip giysilerinizi çıkardıktan hatta duşunuzu bile aldıktan sonra, unuttuğunuz işler (alınması gereken bir kitap, söz verdiğiniz halde getirmediğiniz bir sebze, görmek istediğiniz biriyle buluşmadığınız vb.) geliyordur aklınıza. Buna “Unutulmuş Çocuk Sendromu” diyor uzmanlar. Her şeyi unutabilirsiniz ama yerine getirilebilir bir şekilde. Ancak unutulan bir canlıysa, hele de çocuğunuzsa yerine koyabileceğiniz ne olabilir?

Telafisi yok!

Tereza Nvotová’nın yeni filmi, gerçek bir olaya dayanıyor. Senaryosunu Dusan Budzak ile yazdıkları “Baba”, günümüz insanının yaşadığı, yaşaması olası, yıkıma varabilecek bir durumu anlatıyor. Suç var mı, suçlu olabilir mi, suç kimde ya da neyde diye sormak yerine işin içindeki duyguyu, insanların acılarına odaklanıp yaşamı ne denli hırpaladığını izliyoruz.

Yönetmen, hiç de sakin olmayan bir dille başlıyor filme, uzun uzun çekimler, kamera hareketleri, birbiri ardına eklenen yapılması gerekenler ve tabii, kaprisler, alınganlıklar, öncelikler… Filmin başında, sinema salonunun koltuğunda oturduğunuz halde o yoğun tempoyu içinizde hissediyorsunuz. Ürpermemek, kaygılanmamak elde mi?

Yaz mevsimindeyiz, sıcaklıklar dolayısıyla herkes, hepimiz rahatsızız, kitle iletişim araçları bas bas bağırıyor: Sıcaklardan korunun! Şemsiyesiz sokağa çıkmayın! Bol bol su için! Ancak en sevdikleriniz de içlerinde, yoğun çalışma temposu her şeyi unutturuyor; hatta çalıştırılan vantilatör, pencereden başına su döken çocuğu görmeniz bile…

Baba rolündeki Milan Ondrík ile anne Dominika Morávková gerçekten çok başarılılar, filmin bir diğer başarısı müziği… Zaman zaman sessizliğe bürünse de ritmiyle, sözlerinin anlamıyla seyircinin hep yanında, ona yardımcı. Asıl övgüyü kamera (Adam Suzin) hak ediyor, gerek hareketli kamera kullanımında gerekse estet çerçevelemede gerçekten başarılı.

(09 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz / Dalga

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Cannes’da yapmış olan ‘Dalga / La Ola’ Şilili yönetmen Sebastián Lelio’nun imzasını taşıyor. Film 2018 Mayıs’ında Şili’de gerçekleşen kadın hakları kitlesel yürüyüşleri ve üniversite işgâllerinden esinlenmiş.

Hikâyenin odak noktasındaki müzik bölümü öğrencisi Julia Espinoza’nın (Daniela López) açılıştaki disko sahnesinin ertesinde, sonradan şan bölümü asistanı olduğunu öğreneceğimiz Maximiliano Rivas’ın (Lucas Sáez Collins) davetini kabul ederek genç adamın evine gidişini izleriz. Yönetmen apartman dairesinde olup biteni bizlere göstermez ancak sonrasında Julia genç adamın ısrarlı mesajlarına yanıt vermek istemez. Belli ki o gece yaşananlardan mutlu değildir.

Boş zamanlarında bekâr annesinin işlettiği evlerinin giriş katındaki mütevazı markette çalışan Julia’nın burslu okuduğu sanat okulunda başlayan direniş hareketine dahil olması tam da bu sürece denk gelir. Başkent Santiago’da sanatçı yetiştiren eğitim kurumu için için kaynamaktadır. ‘Bu üniversite tecavüzcü mezun ediyor’ yazılı pankartlar eşliğinde toplanan kız öğrenciler, aralarında yaşını başını almış profesörlerin de olduğu erkek nüfusun hoyratça tacizlerine karşı seslerini yükseltmektedir. Genç kadınlar sonuç alana kadar direnişi devam ettirmeye ve pankartları indirmemeye kararlıdır.

Genç kızların ‘sistem bizi korumazsa biz kendimizi koruruz’ sloganıyla patriyarkal düzene karşı birleştiği bu isyan günlerinde üniversite yönetimi tırmanan direnişi durdurmaya çalışır. Tacizle suçlanan öğrenci konseyinden Esteban Moreno (Manuel Castro Volpato) örneğinde olduğu gibi oğullarını koruma güdüsüyle anneler babalar devreye girer. Aralarındaki kadın polisin kraldan çok kralcı kesildiği güvenlik güçleri kızların başkaldırısını hafife almaktadır. Klinik psikologların ‘savaşmayalım, bağ kuralım, konuşarak iyileşir yaralar’ benzeri söylemleri kızların meselesine çözüm getirmekten uzaktır.

Julia’nın o meşum gecede Max’ın kendisinden faydalandığını, sızmış olduğu sırada rızası olmadan onunla cinsel ilişkiye girdiğini komite arkadaşlarına açıklamasıyla işin rengi değişmeye başlar. Ne akademik ihbarın, ne güvenlik güçlerine başvurunun çözüm olmadığı ortadadır. Bu durumda, kendini kurban gibi hissetmek istemeyen, odasında Nina Simone posteri asılı Julia, komitedeki yakın arkadaşları Luna (Avril Aurora), Rafa (Lola Bravo), Tamara (Paulina Cortés) ve kendi işlerini kendilerinin halletmesi gerektiğinin idrakına varmış olan diğer kadınlar, kimi üzerine işlemeler yaptığı kar maskeleriyle donanmış olarak direniş meşalesinin ateşini harlar. Ruh durumlarını ifade eden sözcük ağız birliğiyle ‘öfke’dir. Üniversite işgâl edilecektir. Yağmur yağacak, fırtına çıkacak, akan selle yola koyulan dalga durdurulamayacaktır.

2013 yapımı ‘Gloria’ ile gönülleri fethetmiş, ‘Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica’ (2017) ile en iyi yabancı film Oscar’ına uzanmış olan Şilili yönetmen bir erkek birey olarak filmlerinde kadınlık sorunlarını oya gibi işlemesiyle bilinir ve sevilir. Mayıs 2018’de feminist bayrağı açmış kadınların direniş öyküsünü bir adım daha ileri götürerek bir ‘sistem eleştirisi’ne soyunuyor. ‘Baba filan yok’ diyen kadınlar patriyarkayı gömme sloganları atıyor. Ataerkil düzeni oğullarımız icat etmedi diyen koruyucu annelere ‘sorun ecdatta’ yanıtını yapıştırıyorlar. Gelişmiş toplumlarda yeşeren #MeToo hareketinden farklıdır bu, çünkü burası Latin Amerika’dır, güneyin güneyidir. Devlet düzeninin korumadığı, hayatta kalmak, onurlarını korumak isteyen kadınların çığlıkları toplumumuzdaki hemcinslerinin feryatlarıyla benzeşir. Bu noktada, ‘ya hep beraber, ya hiçbirimiz’ sloganının tuzu kuru küçük bir azınlık dışında tüm ezilenler için evrensel hayatiliğini güçlü bir şekilde duyumsarız.

Lelio bir bir sistem sorunu olarak gündeme getirdiği meselesini beyazperdeye taşırken bu defa farklı bir biçem seçmiş, tüm bu serüveni, sözlerin tek başına yetersiz kalacağı endişesiyle baş döndürücü bir devinim içinde, müzik ve dansın diliyle anlatmak istemiş. Böylelikle politik kakafoniyi çok daha etkili bir biçimde ortaya koyabileceğini düşünmüş. ‘Kasırga devrimi çağırıyor’, ‘şimdi yağmur yağsın, bu yağmur ısrarlı, bu yağmur hakiki’ benzeri söylemlerle hareket eden, şarkı söyleyen kadınlar, klasik müzikallere benzememe kaygısıyla profesyonel dansçılar arasından seçilmemiş. Gencecik ve yetenekli pırıl pırıl bir ekipten çok daha özgür bir performans elde edilmeye çalışılmış.

Lelio tamamlanması 5 yıl süren senaryoyu üç kadın yazarla (Manuela Infante, Josephina Fernández ve Paloma Salas) birlikte kaleme almış. Filmde dinlediğimiz özgün şarkılar, aralarında Ana Tijoux, Camilla Moreno ve Javiera Parra’nın da bulunduğu Şilili 17 kadın besteci ve Lelio’nun önceki filmlerinden de hatırlayacağımız Matthew Herbert tarafından bestelenmiş. Baştan çıkarıcı dinamik müzikal sekansların koreografisi ise Ryan Heffington’a ait.

Bu yaman feminist manifesto neden bir erkek tarafından yönetilmiş sorusu zaman zaman aklımızdan geçmedi desem yalan olur. Filmin bir yerinde öfkeli ve kararlı kadınlar da bu soruyu sormadan edemiyor. Lelio daha öncesinde, üniversitenin bodrum duvarındaki çatlaktan Julia’nın Max’ın dairesine ve yatak odasına sızışını, oğulları hakkında endişeli olan anne ile babasının konuşmasına bizleri tanık etmişti. Bu meta geçişin ardından kadınların yönetmene ve set ekibine hesap sormalarıyla dördüncü duvar yerle bir oluyor ve Lelio ve meta-sinemanın hınzır bir örneğiyle, onca derdin arasında bizleri gülümsetmeyi başarıyor.

‘Dalga’ meselesini alış biçimiyle, görsel ve işitsel biçemiyle çok önemli bir film. Hele hele, kadın haklarının ayaklar altına alındığı, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımız 5 yıllık süreçte tecavüz ve kadın cinayetlerinin giderek arttığı, kadınları korumaya yönelik mevcut yasaların bile yeterince uygulanmadığı ülkemizde ibret için izlenmesi gereken çok çok önemli bir çaba. Bu ustalıkla anlatılmış yapımın sinema seyircisinin görece azaldığı yaz döneminde, üstelik sınırlı sayıda salon ve seanslarda gösterime giriyor oluşu biraz talihsizce olmuş. Ne yapıp edip izlemenizi öneririm.

(02 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İki Film Birden: Virginia Woolf’tan Gece & Gündüz, Dalga

İlginç bir hafta bekliyor sinemaseverleri. Gösterime giren iki film, ikisinin de temelinde kadın var ve ikisi de kadın bakış açısını öne çıkarıyor. Yaşam savunuculuğu ve cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkış açısından bakınca olumlu. Hele de “pride” haftasında, meydanlar, sokaklar yasaklanınca… çok daha önem taşıyor.

Erkek egemen dünyanın insana bakışı da “erkek”çe oluyor kuşkusuz. Nalıncı keseri gibi kendine yontan bu bakış, kadın haklarını (bağlı olarak aile ve çocuk haklarını da kuşkusuz) hiçe sayıyor. Kadınların erkek egemen anlayışa gösterdikleri tepki, neredeyse doğru hiçbir şey yapmadan, sosyal ve ekonomik refah getirmedikleri halde iktidarını savunan siyasetçilere benziyor.

İlk filmimiz, “Dalga” (La Ola), Şili’de yaşanan bir kalkışmadan esinlenerek yapılmış bir film. Yönetmen Sebastián Lelio, senaryo yazılımına da katıldığı filmi müzikal olarak çekmiş. Büyük olasılıkla, drama olarak onlarca kez anlatıldı, yüzlerce habere konu oldu, hiçbirini dinlemediniz, ilgilenmediniz, bu kez müzikal olursa belki “kalın” kafanıza girer diye düşünmüştür. Tacizci bir öğrencinin mezun edilmesine tepki gösteren kız öğrenciler, erkeklerin ataerkil bakışının yaşamın her alanına ve her anına yansıdığından yola çıkarak isyanlarının hedefine patriyarkayı koyuyor.

Tıp fakültesini bırakıp müzik okumak isteyen Julia (Daniela López), bir eğlence dönüşü asistan öğretim görevlisi ile birlikte olur… Kendi isteğiyle evine gitmiş, bile isteye öpüşmüştür, ancak sabah uyandığında cinsel ilişki yaşadığını, asistanın kendisini uykusunda taciz ettiğini söyler. Öykü, zaten bu konunun üzerinde yoğunlaşır.

Daniela López, ilk kez geçtiği kamera karşısında alabildiğine başarılı. Filmin müzikalitesine de söylenecek söz yok. Ancak yönetmen metaforlarla gerçekliği birbirine o kadar karıştırıyor ki, izleyici ister istemez soru işaretleriyle baş başa kalıyor. Kadının bir erkekle kendi rızasıyla birlikte olması tecavüz olarak tanımlanamaz, yaşanan bir tecavüz değilse nedir o zaman? Belki taciz ile tecavüz kavramları birbirine karışıyor. Olayın (izlenimcilik açısından da) tümüyle dışında olan seyirci bile somutlaştıramıyor sorunu. Taciz nerede başlar, tecavüz nedir, kadının rızası nasıl anlaşılır ya da hangisinedir? (sorgu sırasında Julia, neler yaptıklarını anlatıyor.)

Bizim ülkemizde yaşanan kadın cinayetleri (kesinlikle politiktir) de benzer nedenlerle işleniyor. Kadınlar işte, okulda hatta evde bile taciz ediliyor, tecavüze uğruyor ama bir türlü dertlerini anlatamıyorlar. Oysa “kadın beyanı esastır”. Açık ve anlaşılır.

Virginia Woolf’tan Gece & Gündüz

Virginia Woolf’un, gerçekçi anlatımından okuduğumuz “Gece & Gündüz”, bu kez aynı gerçekçilikle sinemaya uyarlanmış. Tina Gharavi, Justine Waddell’in uyarladığı filmi romandan yansıyan titizlikle çekmiş. Gerek karakterler gerekse mekânlar olağanüstü. Popüler müzik kullanılması, filmin özüne uygun: Bir değişim isteniyor ve günümüz müziği o “değişim”in süreğenliğini kanıtlıyor. Astronomiye tutkuyla bağlı Katharine Hilbery (Haley Bennett), 1900’lü yılların başlarında kadınların erkekleri olmadan hiçbir şey yapamadıkları dönemde, kendini var etmek istiyor. Evlenmesi ve çalışmalarının kocasının adıyla yayımlamasına izin varsa da, bunun yanlışlığının, değişmesi gerektiğinin mücadelesini veriyor.

Kolay değil, üniversiteye gitmesi bile mümkün görülmeyen bir kadının kadın hakları mücadelesi başta ailesi, çevresi, akademik yapı tarafından reddediliyor. Peki, dünya dönmeyi sürdürürken; aslında Katharine, araştırmalarını sürdürür ve yepyeni bulgularla yeni tezler ileri sürerken bu engel ne kadar dayanabilir ki! Doğal olarak yıkılacaktır. Ancak değişimlerin yolu her zaman sarp, engebeli ve engellerle doludur. Muhakkak ki, zafere ulaşır, ancak boşa zaman harcanmış, yaşamın akışı yavaşlamıştır. Kim bilir, belki de “dün erkendi, yarın geç, bugün tamam”.

Toplumsal gelişimin önüne çıkan engeller muhakkak aşılır. Dünü bilmezsek yarını göremeyiz. Kim(ler), hangi koşullarda ne gibi mücadeleler vermiş, bilirsek hem kararlılığımız artar hem de başarıya ulaşma olasılığımız. Bu, Kurtuluş Savaşımız için de geçerli, Dünya Kupasına gruptan çıkamadan erken veda eden futbol milli takımı için de… Sivas’ta Madımak Oteli’nde çıkarılan yangın sonrası, yazarların, müzisyenlerin, sanatçıların neden ve nasıl yakılarak katledildiğini ve yangının kim(ler)e hizmet ettiğini öğrenmek, geleceği daha iyi görmek için de… UnutMADIMAKlımda!

03 Temmuz’dan başlayarak gösterimde…

(01 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Tanrı’nın Sessizliği / Serseri

Harry Dickinson’ın yönettiği ‘Serseri / Urchin’ siyah üzerine beyaz ön jeneriğin ardından İncil pazarlayan satıcının çağrısıyla açılıyor. Orta yaşlardaki kadın ‘Dostlar İsa mesihi duydunuz mu’, ‘Rabbime dua ettim, çektiğim acıları duydu’, ‘Siz de İncil’i alın, ya da uygulamasını telefonunuza indirin’ mesajları verirken kaldırımda derin uykuya dalmış evsiz Michael (Frank Dillane) bir hışım uyanarak ‘Kapa çeneni’ dediği kadına susmasını işaret ediyor. Bu açılış, filmin finali ile anlam kazanacak anahtar sahnelerden biridir.

20’li yaşlardaki genç adam sokakları evi bellemiştir. Çöp bidonlarının ardına gizlediği sırt çantasında üç beş parça salaş giysisi vardır. Telefonunu bir kafede şarj eder. Sıcak bir çorba için gelen geçenden bozukluk dilenir. Daha hazırlıklı olduğu zamanlar, kullanılmayan boş bir mekânda mukavvalar üzerine serdiği uyku tulumuna kıvrılarak uyur. Kendine geldiğinde bağımsız hayır kurumlarının yiyecek dağıttığı, yoksulların ve başka evsizlerin müdavimi olduğu merkezleri turlar. Cüzdanının çalındığını farkettiğinde en yakın arkadaşı Nathan (yönetmen Dickinson canlandırıyor) ile kavgaya tutuşur. Olan biteni izleyen siyahi Simon’un (Okezio Morro) yemek ikramına kuytuda şiddetle karşılık verip, adamın cüzdanını ve satmak için saatini çaldığında Mike bir kez daha cezaevini boylayacaktır.

Dickinson genç adamın geçmişi hakkında bilgi vermezken (yalnızca evlâtlık alındığını öğreniriz), hapishane sürecini de izleyiciyle paylaşmaz. Filmde birkaç kez tekrarlanacak olan bir düş sekansında banyonun deliğinden sabunlu suyun karanlık boşluğa akışıyla özdeşleşen Mike’ın hayatın karanlık dehlizlerinden gün ışığına çıkış yolu arayışı tasvir edilir. Sosyal kurumların bizim gibi ülkelere nazaran çok daha verimli çalıştığı Londra düzeninde 7 ay sonra şartlı tahliye ile salıverilen Mike 6 – 10 hafta arası bir süre için infaz kurumlarıyla çalışan bir hostele yerleştirilir. Bu süre zarfında ondan bir iş bulması ve belli bir düzen kurması beklenmektedir. Önce salaş bir restoranda aşçı yamaklığı, daha sonra kamuya açık parlarda çöp toplayıcılığı işlerini dener.

Uyuşturucu ve alkolden uzak durmaya özen gösterir. Yeni edindiği iş arkadaşlarıyla birlikte eğlenir. Hayatını düzene sokmak adına, küçük hostel odasında ‘kişisel gelişim dersleri’ üzerine meditasyon kasetleri dinler, iyi olmaya, güçlü durmaya çalışır. Ancak gelişmiş bir ülkede yaşasa da, kapitalizm çarklarında ona tanınan süre çok da uzun olmayacaktır. Sendelediği anda, ne başlangıçta hatalarını görmezden gelen restoran sahibi, ne de kendi işini kurmaya kararlı hippi edalı iş arkadaşı ve sevgilisi Andrea (Megan Northam) onun elinden tutacaktır. Mike’ın ilk sahnelerden beri karşısına çıkan yaşlı mistik kadın ve düşünde Nathan kimliğinde beliren rahip onun çaresizliğine kulak verecekmidir.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Cannes’da yapan ve saygın ‘Un Certain Regard’ seçkisinden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ile dönen son dönemin yetenekli oyuncularından Dillane’i henüz 16 yaşındayken rol aldığı ‘Harry Potter ve Melez Prens / Harry Potter and the Half – Blood Prince’de (2009) genç Tom Riddle olarak izlemiştik. Yönetmen Dickinson’ın ‘Beach Rats’ (2017) ile başlayan oyunculuk serüvenini ise, Altın Palmiye’li ‘Hüzün Üçgeni / Triangle of Sadness’in (2022) ardından Nicole Kidman’ın canlandırdığı orta yaşlardaki kadın patronun çalışanı ve aşığı olarak rol aldığı ‘Baby Girl’ ile taçlandırdığını biliyoruz. Yakışıklı oyuncu, erken yaşlardan beri kafasına koymuş olduğu yönetmenlik tutkusunu perdeye taşıdığı, Agnès Varda imzalı ‘Yersiz Yurtsuz / Sans Toit Ni Loi – Vagabond’ (1985) ve ‘Toplayıcılar / Les Glaneurs et La Glaneuse’ (2000) esinleri taşıyan ‘Serseri’nin bir ilk filmden beklenmeyecek olgunluğa sahip olduğunun altını çizmeliyim.

Yönetmenin rolüne hazırlanırken baş aktörüne Albert Camus’nin ölümsüz romanı ‘Yabancı / L’Étranger’yi okumasını önerdiğini biliyoruz. ‘Serseri’de bu minvalde geçmişini bilmediğimiz Michael Wittshine’ın anını ve varoluşsal çabasını izliyor, onun Bergmanvari ‘Tanrı var mıdır yok mudur’ sorgusuna ve dipsiz karanlığın hüküm sürdüğü karanlık evrende hayatta kalma mücadelesine tanıklık ediyoruz. Dickinson genç bir insanın hayat hikâyesini, hüznü defetmeye çalışan bir mizah ve hayatta kalma arzusu ile harmanlıyor.

(24 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tek Tip İnsanlığa Doğru / Koloni

Cannes 2026’nın ‘Geceyarısı Sineması’ filmlerinden ‘Koloni / Gunche – Colony’, korku – gerilim sinemasının hayli ilgi gören alt dalı ‘zombi istilâsı’ türünün taze bir örneği. Güney Kore’de hasılat rekoru kıran filmin yaratıcısı Yeon Sang-ho’yu yine Cannes’da aynı seçki dahilinde dünya prömiyerini yapmış 2016 yapımı ‘Zombi Ekspresi / Busanhaeng – Train to Busan’ filminden tanıyoruz. Adı geçen filmde, önüne geçilemeyen bir virüs salgı tüm Kore’yi sarmışken korku ve dehşetin pençesindeki bir tren dolusu yolcunun başkent Seul’den ülkenin güneyine, hastalık bulaşmış ve zombileşmişlerin henüz ulaşamadığı Busan’a varma mücadelesi konu edilir.

Kariyerine çizgi dışı animasyonlarla başlamış olan Sang-ho, Güney Kore toplumunda çürüme ve şiddeti eksen alan metaforlar üzerinden ilerler. Cannes’da ‘Eleştirmenler Haftası’ seçkisinde gösterilen 2011 yapımı ‘Domuzlar Kralı’ çelimsiz öğrencilerin zorbalığa maruz kaldığı kendi lise yıllarının acımasız ortamından yola çıkmıştır. 2013 yapımı ‘Sahtekâr’ toplumu sömüren sahte din adamlarını eleştirir. Yapımını 2015’te tamamladığı ‘Seul İstasyonu’ esinini, o yıllarda Güney Kore’yi kasıp kavurmuş solunum sistemini etkileyen Ortadoğu kökenli virüs salgınından almıştır. Filme konu olan ölümcül virüs, boynundan ısırılmış yaşlı bir evsizin başkentin merkez istasyonunda zombiye dönüşmesinin ardından hızla yayılmaya başlar. Finalde tüm karakterlerin zombiye dönüştüğü çürümüş, merhametsiz bir dünya çizen sinemacı, ekonomik eşitsizlik ve yolsuzluğun tavan yaptığı ülkesinde evsiz zombilerin saldırısı, toplumsal patlamanın metaforuna yönelmiştir. ‘Seul İstasyonu’nun devamı niteliğindeki ‘Busan Treni’ yine zombi kıyameti aracılığıyla ülkesindeki sınıf çatışmasını körükleyen ekonomik dengesizliğe işaret eder.


B-yapımlarını sanatsal nitelikli çabalara dönüştürme uğraşı veren Sang-ho’nun sıcağı sıcağına bizde de gösterime giren son çalışması ‘Koloni’de, bu kez Seul’deki dev bir alışveriş merkezi dehşet mekânına dönüşüyor. Bir biyoteknik konferansı için Doongwoori binasında bir araya gelenler, rekabet ortamında kendi krallığını ilan etmek üzere yola çıkan ve aşısını bedenine zikrettiği virüs sayesinde insanları kolektif bilinçle hareket eden canlılara dönüştürmeyi hedefleyen genç bilim adamının bio – terör saldırısına uğruyor. Sürekli evrimleşen ve karıncaların sinyal düzenine benzer bir biçimde yol alan bu ‘koloni’ye karşı bireyselliğini ve insan olma özelliğini korumaya çalışanların bir gökdelenin katları arasına sıkışmış dehşetengiz mücadelesi kaçınılmaz olacaktır.

Yenilikçi bir enfeksiyon sayesinde hızlı hareket edebilen, koşabilen, öğrenen, taklit eden bir tür yeni nesil zombilerin öyküsünde, Sang-ho’nun bu kez de yapay zekâ yüzyılında insanların tek tipleştirildiği ya da çağımızın otoriter düzenlerinde emredilenin harfiyen yerine getirildiği bir sürü düzeninin yaratılması üzerine kafa yorduğunun işaretlerini alıyoruz. Lakin mükemmel koreografilenmiş görsel aksiyonun ön planda oluşu sinemacının vermek istediği mesaj demetini gölgede bırakıyor. Bazı kaçınılmaz tekrarlar ve türün klişeleri göze batıyor gerçi, ancak tek mekân ve zaman birliğinden hareketle baş döndürücü omuz kamerasının hizmet ettiği saf aksiyon, hele bir de Atlas Sineması konforunda izlendiğinde türün tutkunlarına aşkın bir görsel şölen vadediyor.

(23 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sert Ama Sessiz Portre: Serseri

Taşlara, kuşlara, atlara, otlara
İnsanlara selam ver.
Ne görürsen selam ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selam da kendine ver.

Alışkanlıklarımız belirleyici oluyor; her filmin (müziğin, resmin, öykünün ya da akla gelen her şeyin) bir mesajı olması gerektiğini sanıyoruz. “Serseri”, sadece bir yanıyla karşımıza çıkan, mesaj verme (ya da alma) kaygısı taşımayan, insanı düşündürmeye çalışan; aslına bakarsanız kendisini bulmayı sağlayan bir film. Üstün Dökmen’in alıntıladığım şiiri, en tam da o nedenle aynı şeyleri söylüyor, aklın yolu bir, dönüp kendinize bakın. Filmi izledikten sonra zaten önünüze o yol açılacak…

Harris Dickson’un yazıp yönettiği “Urchin”, özellikle pandemi sonrası ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların yarattığı bunalımı bir genç üzerinden anlatıyor. Evsiz, işsiz, uyuşturucu kullanan, şiddet göstermekten çekinmeyen, yardım etmeye çalışanlardan bile çalan biri Mike (Frank Dilliane). Çok başarılı, gerçekten hissederek oynamış ve o duyguyu film boyunca sürdürüyor. Mike, sinirli, gergin ve sevimli… sosyal hizmet görevlisine armağan alacak kadar da duyarlı; ancak “hayatın sillesini yemiş” ve kendini toparlayamıyor.

Hapisten çıktıktan sonra devletin ona sunduğu olanaklar (bizde yok) onu “serseri”likten çıkarmaya yetecek mi? Kalacak yeri, yapacak işi, küçük de olsa kazancı oluyor, hatta eski arkadaşlarıyla karşılaştığında onlardan kaçıyor (yine yeniden o zorlukları yaşamak çok da kolay değil kuşkusuz). Ünlü sözü anımsıyorsunuz o anda: “Hayat, siz planlar yaparken karşınıza çıkanlardır”. Her şey iyiye giderken, “bir seferden bir şey olmaz” dediğiniz anda tüm yaşam tepetaklak!

Oyunculuktan -ki, küçük bir rolde de izliyoruz- yönetmenliğe geçen Dickson, izlenimci bir dille takip ediyor Mike’ı. Pandemi gerginliğiyle onun “serseri”ce yaşamı buluşuyor ve doğal olarak aynı dönemde kendinizin duygularınızı nasıl kontrol altına aldığınızı düşünüyorsunuz. Dickson, çok başarılı bir film çekmiş, öyküsü de, kurgusu da, müziği de, oyunculukları da alabildiğine sakin, doğal ve gerçekçi. Üstün Dökmen devam etsin:

Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selam ver.

Hatırın kalmasın el gün yanında
Bu dünyada sen de varsın!
Üleştir dostluğunu varlığınla,
Bir kısmı seni de sarsın.

(23 Haziran 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Adil Bir Ölüm Arzusu / Robin Hood’un Ölümü

Michael Sarnoski’nin yazıp yönettiği ‘Robin Hood’un Ölümü / The Death of Robin Hood’un geniş seyirci kitlesinin beklediği tarihsel bir macera filmi olmadığını baştan söyleyelim. Buna karşılık 13. yüzyıla damgasını vurmuş ‘Robin Hood’ efsanesini ters yüz eden, bir anlamda revizyonist bir denemenin tüm olumlu özelliklerini barındıran bir film var karşımızda.

Film, Kuzey İngiltere’nin sisli puslu dondurucu kışında açılıyor. Rüzgârın tehdit edici uğultusu altında dağlık arazide yolunu bulmaya çalışan küçük kız çocuğu uzaktan ateşini seçtiği Robin Hood’un (Hugh Jackman) yanına vardığında aç susuz perişandır. Artık yaşlanmış olan dağların kralı bitkin ziyaretçisini doyurur, ateşinde ısınmasını sağlar. Ancak işler göründüğü gibi değildir. Molanın ardından yoluna devam eden küçük kızın gecenin ilerleyen saatlerinde yaşlı adamı öldürme girişimi başarısız olur. Avına sinsice yaklaşan intikam peşindeki çocuk kurt Robin’i haklayabilmek için ya üzerine sinmiş kokudan arınması ya da rüzgârın yön değiştirmesini beklemesi gerektiğini hesaba katmaz ve bedelini canıyla öder. Bu yaşlı adamın ilk katli değildir. Şövalye olduğu, mazlumları koruduğu rivayeti, hepsi düzmecedir. Öldürdüklerinin, ocağına incir diktiği ailelerin sayısını hatırlamaz bile. O cani bir hayduttur. Kafa keser, kan davası gütmesinler diye hasımlarının çocuklarını, torunlarını ortadan kaldırmayı ihmal etmez.

Lady Marian ile aşk hikâyesi ya da kahramanlığı palavradır. Yarattığı efsanenin işaret ettiği gibi dindar filan da değildir. Karanlığa giderken sadece aptalların peşinden geldiğini ifade eden yorgun ve yaşlı adam, ormanın kuytusunda adil bir ölüm arzusunu kendi kendine terennüm ettiği sırada efsanenin ana karakterlerinden küçük John (Bill Skarsgård) çıkagelir. Öldürdüğü Edward’ın adının yanı sıra çiftliğine ve karısı Margaret’e de konmuş olan genç adam Viking kanı taşıyan köklü ailenin bireylerinden ucuz kurtulmuş ama karısı ve küçük kızı aile efradınca rehin alınmıştır. Küçücük bir çocukken Robin’e katılmış olan (adı da buradan gelir) John / Edward ailesini ve çiftliğini geri alabilmek için hamisinden yardım ister. Sonra da ustasına, dağların ardındaki yeni arazilerde yeni bir yaşam kurmasını önerir. Robin yeniden başlamak istemez ama elinde büyümüş çırağının arzusunu da kırmaz. Aile ile iki kafadarın hesaplaşması çok kanlı ve vahşidir. Margaret’in bir aile bireyi tarafından bıçakla delik deşik edildiği mahşeri dövüşte kafalar havada uçar. Robin de ağır hasar alır ama çiftlik evinden kaçmayı başaran küçük oğlan çocuğunu daha sonra intikam almak üzere karşısına çıkmasın diye başından okla vurmaktan çekinmez.

Yaşam üzerine derin felsefi dersler içeren ‘Domuz / Pig’ (2021) ile iddiasız görünümü altında hiç bitmeyen matem üzerine çok değerli bir çalışmaya imza attığı parlak ilk uzun metrajıyla gönüllere yerleşen Sarnoski, 2024‘de kendisine teslim edilen ‘Sessiz Bir Yer: Birinci Gün / A Quiet Place: Day One’ ile Hollywood yapımcılarının yüzünü kara çıkarmamış ve serinin IMAX formatındaki devam filmi hatırı sayılır bir gişe başarısına ulaşmıştı. Yönetmenin bağımsız sinemacı kökenini unutmadan çektiği yeni çalışması, Arthur Penn gibi öncü yönetmenlerin imzasını taşıyan ve 70’li yıllarda Amerikan Sineması’na taze kan aşılamış revizyonist westernlerin tadını taşıyor.

Sarnoski ilk 40 dakikalık bölümde, popüler kültürün yuvarlak masa şövalyeleri benzeri süslü hikâyelerle romantize ettiği Orta Çağ iklimine sert bir giriş yapıyor. Alevlerin önünde oluk oluk kanın aktığı çiftlik evindeki hesaplaşmayı bu denli seyri zor bir biçimde çekmesinin ana nedeni saptırılmış tarihi gerçeklerin asıl yüzünü gösterme arzusundan kaynaklanmış. Ağır yaralanan Robin Hood’un ya da kendini takdim ettiği yeni adıyla Randolph’un gözlerden ırak bir kuzey adasına konuşlanmış Aziz Clement Manastırı’nda baş rahibe Brigid (Jodie Comer) ile geçirdiği hayli uzun tutulmuş ikinci bölümde ise, yaşlı adamın pişmanlık ve nedamet sürecini izliyoruz. Orta Çağ’ın vahşet ve teröründen kaçmak için Tanrı inancına sığınmış küçük bir insan topluluğunun huzur veren dünyasında Randolph arınmaya, dış dünyanın sadece kanı umursadığı bir çağda huzuru doğanın dinginliğinde bulmaya çabalıyor. Lakin kanlı geçmişi ve sebep olduğu akıl almaz vahşetin izleri burada da peşini bırakmayacaktır.

‘Robin Hood’un Ölümü’ iyi yazılmış ve yönetilmiş bir film. Başta, saçından sakalından zor seçilen Jackman olmak üzere başarılı oyuncu kadrosu, ‘Domuz’da da birlikte çalıştığı Pat Scola’nın ada ülkesi kuzeyinin doğal mekânlarını mesken tutmuş özenli sinematografisi, ve de Sarnoski’nin keşfi genç folk müzisyeni Jim Ghedi’nin bizzat çalıp söylediği 19. yüzyıl İngiliz şairi John Clare’in dizelerinden beslenen leziz besteleri eşliğinde ilgiyle izleniyor.

Not: Oldukça karanlık, sisli puslu sahneleri olan filmin, ithalcisi ‘Bir Film’in işlettiği Caddebostan Kültür Merkezi (CKM) salonunun kusursuz projeksiyonunda deneyimlenmesini hararetle öneriyorum.

(18 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com