Kategori arşivi: Yazılar

Korkut Akın Yazıyor: Deadpool 2

Geçmişten gelen ama geleceği olmadığına inanan Deadpool, bu kez de bir taraftan güldürüyor, bir taraftan da hoşça vakit geçirtiyor. 2016’da ilkini izlediğimiz ve tadı damağımızda kalan Deadpool, aynı mizahi duygu, aynı vurdumduymazlık (bu açılıyor filmde, belirleyici olan da bu zaten), aynı aksiyonla yeniden karşımızda. Film boyunca, Deadpool’u takip ettiği apaçık belli olan izleyicinin göndermeleri anladığını, buna bağlı olarak da … Devamı… »

Cannes’da Altın Palmiyeler Sahiplerini Buldu

71. Cannes Film Festivali’nde ödüller açıklandı. Avustralya asıllı oyuncu Cate Blanchett’in başkanlığındaki ana jürinin kararı doğrultusunda Altın Palmiye en iyi film ödülü Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda imzalı ▲‘AİLE MESLEĞİ / Manbiki Kazoku’ filmine gitti. 1995 yapımı ilk uzun metrajı ‘Maborosi’den beri kariyerini hayranlıkla takip ettiğimiz sinemacının önceki filmleri ülkemizde vizyon şansı bulamamıştı. Usta sinemacı bir kez daha sıcacık aile öyküsüne soyunduğu bu son çalışmasında, soğukta sokağa bırakılmış küçük kız çocuğuna kol kanat geren yoksul ama sevecen ailenin hikâyesini anlatıyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden izler taşıyan ve bizde Arzu Film ekolünün örneklerini çağrıştıran bu güzel filmin sinemalarımıza gelmesini bekliyoruz.

Festivalin ikincilik ödülü sayılabilecek Büyük Jüri Ödülü ‘BLACKKKLANSMAN’► filmine verildi. Siyahi yönetmen Spike Lee’nin ‘Doğruyu seç / Do The Right Thing’den tam 29 yıl sonra Cannes’a dönüş yaptığı yapım, gerçek bir olaydan yola çıkmak suretiyle ABD’nin güneyinin kanayan yarasına, ırkçılık sorununa odaklanıyor. Filmi 2019 yılı Oscar favorileri arasında göreceğimizi şimdiden tahmin etmek zor değil. Üçüncülük ödülü olarak kabul edilen Jüri Ödülü bu yıl Lübnanlı kadın yönetmen Nadine Labaki’nin yeni çalışması ‘CAPHARNAÜM’e gitti. Lübnanlı sinemacı genel olarak fazla duygusal bulunan filminde çoğunlukla amatör oyuncular kullanıyor ve filme adını veren küçük balıkçı köyünde geçen mizah ve hümanizm yüklü öyküsünde yarı belgesel bir anlatıma başvurmuş.

En iyi yönetmen ödülü, Oscarlı ‘İda’nın yaratıcısı Pawel Pawlikowski’nin oldu. Polonyalı usta sinemacının tadına doyulmaz yeni siyah-beyaz çalışması ‘SOĞUK SAVAŞ / Zimna Wojna’► adını taşıyor ve 1950’lerde Polonya, Berlin, Yugoslavya ve Paris’te geçen birbirinden tamamen farklı karakterlere sahip bir kadın ve bir erkek arasındaki tutkulu ama imkansız bir aşkın öyküsü üzerinden ilerliyor. En iyi senaryo ödülü geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu sene de iki film arasında paylaştırıldı. Bunlardan ilki olan ‘MUTLU LAZZARO / Lazzaro Felice’, dört yıl önce ‘Mucizeler / Le Meraviglie’ ile büyük jüri ödülünü kazanan Alice Rohrwacher imzasını taşıyor. İtalyan yönetmen 50 yıllık bir zaman dilimi içinde bir yolculuğu anlattığı filminin bilim-kurgu olmadığının altını özellikle çizdiğini belirtmek gerekir. Senaryo dalında ikinci ödülü kazanan ‘ÜÇ YÜZ / 3 Rokh’ ülkesinden yurt dışına çıkış yasağı halen sürmekte olan Cafer Panahi’nin son çalışması. İranlı yönetmen, kariyerlerinin farklı dönemlerini yaşamakta olan üç aktrisin öykülerini anlatmış bu kez.

Cannes’ın gediklilerinden olan ve daha önce ‘Gomorra’ ve ‘Gerçeklik / Reality’ ile iki kez ikincilik ödülü almış olan İtalyan sinemasının çağdaş ustalarından Matteo Garrone imzalı ‘DOGMAN’►in pek tanınmamış oyuncusu MARCELLO FONTE en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Garrone’nin filmi, seksenli yılların sonunda Roma kırsalında yaşanmış bir cinayet ve intikam öyküsünden yola çıkan hayli sert bir yapım. En iyi kadın oyuncu ödülünü ‘Tulpan’ ile gönüllerimizi fethetmiş Kazakistan doğumlu Sergey Dvortsevoy, on yılın ardından çektiği ikinci uzun metrajı ‘AYKA’daki rolüyle büyük beğeni toplayan SAMAL YESLYAMOVA kazandı. Kanunsuz olarak Moskova’da çalışan ve doğum yaptıktan sonra hastanede bıraktığı bebeğini pişman olup geri almak için mücadele veren Kırgız kızındaki performansı övgüyle karşılandı.

Festivalin çeşitli bölümlerinde gösterilen ilk ya da ikinci filmlere takdim edilen Altın Kamera ödülü bu yıl ‘KIZ / GIRL’▼ filminin oldu. Eşcinsel Palmiye ile de ödüllendirilen bu ilginç yapım, kısa filmleriyle ödüllü Belçikalı Lucas Dhont’un ilk uzun metrajı. Balerin olmak için çırpınan transseksüel gencin hikâyesinde VICTOR POLSTER’in övgüyle karşılanan yorumu kendisine filmin yer aldığı ‘Belirli Bir Bakış’ seçkisinin en iyi performans ödülünü getirdi. İran asıllı sinemacı Ali Abbasi imzalı ‘SINIR / Grans’ şaşırtıcı öyküsü ve makyajla deforme edilmiş çehreleriyle rollerini yorumlayan iki baş oyuncusuyla festivalin en dikkate değer filmlerinden biriydi. Yine bu bölümde Ukraynalı tanınmış sinemacı SERGEY LOZNITSA, iç savaşın acılarını konu ettiği ‘DONBASS’ ile en iyi yönetmen, İranlı genç sinemacı MERYEM BENMÜBAREK ülkesindeki kadın sorununu irdelediği ‘SOFIA’ ile en iyi senaryo ödülüne layık görüldü. Festivalin prestijli yan bölümlerinden ‘Yönetmenlerin 15 Günü’nde gösterilen Gaspar Noé’nin son kışkırtıcı denemesi ‘DORUK NOKTASI / Climax’ CICAE’nin Sanat Sineması Ödülü’nü kazandı.

Ana yarışmada yer alan festival broşüründe ‘sadece sessizlik, yalnızca devrimci bir şarkı, bir elin beş parmağı gibi beş bölümlük bir öykü.’ ifadeleriyle tanıtılan son denemesi ‘İMGE KİTABI / Le Livre D’Image’ vasıtasıyla 87 yaşındaki efsanevi sinemacı Jean-Luc Godard özel bir Altın Palmiye uğurlandı festivalden. Yoğun diyalogları nedeniyle aynen bir önceki ‘Kış Öyküsü’ gibi bir nehir romana benzetilen son Nuri Bilge Ceylan filmi ‘AHLAT AĞACI’, tanınmış sinema yazarı Michel Ciment başkanlığındaki FIPRESCI Eleştirmenler jürisince en iyi film seçilen ve göz kamaştırıcı görselliğiyle festivalin en iyilerinden biri olarak kabul edilen Güney Koreli sinemacı Lee Chang-Dong imzalı ‘BURNING’ gibi ana seçki ödül listesine giremediler. 71. Cannes Film Festivali, Terry Gilliam’ın çekimlerini tam 20 yıldır türlü aksilikler yüzünden tamamlayamadığı olay filmi ‘DON KİŞOT’U ÖLDÜREN ADAM / The Man Who Killed Don Quixote’un gösterimiyle sona erdi.

(20 Mayıs 2018)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bana Onun Kellesini Getirin

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Seyir sırasında filmden sıkılıp salonu terk eden seyirciler sayesinde yeni bir hayranlık türü keşfettim. Çıkarken perde önünden geçmek zorunda kalan ve görüntüyü zedelememek için eğilerek ve lap lap lap yürüyerek çıkan tüm seyircilere hayran olduğumu belirtirim. Gerçi bu hayranlığım hareketin sadece kafa eğme bölümüne ama olsun hayranlık hayranlıktır. En azından gürültülü bir şekilde salonu terk etmenin ne kadar çirkin bir hareket olduğunu sadık izleyicilere göstermiş oluyorlar. Hayranlık uyandıran diğer bir seyirci türü de filmin sonrasında yapılan söyleşilerde olumsuz görüşlerini belirttikten hemen sonra salonu terk eden seyircilerdir. Halbuki söyleşinin sonunu bekleseler muhtemelen görüşlerini değiştirecek ve filmi anlayacaklardır. Tecrübeyle sabittir ki seyrettiğim ve sevemediğim onlarca filmin söyleşisini izledikten sonra zat-ı kendimin kanaati olumluya evrilmiştir. (22 Şubat 2018)

Tuhaf bir film değerlendirmesi: Neyse ki filmleri bedava seyrediyorum, yoksa gişeye gidip bilet parasını geri isteyecektim. Sanat ve sanatseverlik farklı bir yaratıcılık ve beğeni içeriyor. Sinema salonlarında karşılaştığımızda temizlikçi kardeşlerimize hiç dikkat etmeyiz ama filmde onları sanattır deye 10 – 15 dakika temizlik yaparken izleriz. Keza şehirlerarası yollarda seyahat ederken koyun sürüsünü görürüz de çobanları fark etmeyiz bile. Gelgelelim bir western filminde, bildiğin inek çobanını “Amerikan kovboyları Aslan Cinotri” diye kahraman niyetine hayran hayran izleriz. Hakeza yolda giderken arabadan üzerimize çamur sıçrasa yarım saat oramızı buramızı silkeleriz fakat filmde oyuncular baştan sona çamur içinde cenk ederler avucumuz patlayıncaya kadar alkışlarız. Demem o ki festivallere film seçen kişilerin adları da jüri üyeleri gibi açıklanmalı ki beğenilerimizi belirteceğimiz muhataplarımız olsun. Tuhaf bir şekilde başlayan bu paylaşımı tuhaf bir şekilde bitireyim: Film seyrederken önümdeki sırada cep telefonunu açan seyirciye ilk defa hak verdim. Sanıyorum filmden sıkıldı. (24 Şubat 2018)

Ne zaman açsak, şu küçüçük çerçevede sağ olsun Facebook “Ne düşünüyorsun Sadi?” diye hâl hatır soruyor. Emeklilikten sonra ikinci meslek olarak sinemacılık ve filmciliği seçtiğim için buradan çoğunlukla bu iki konuyla ilgili paylaşımlarda bulunuyorum. Olur da takipçilerimin bazıları hep aynı konuları dilime doladığımdan sıkılır diye bir öneride bulunmak isterim. Böyle durumlarda, “Sadi Bey yine saçmalamış” diye aklınıza gelirse ne olur, bir TV kanalını açıp 5 dakika futbol yorumcularını ve yıldız falcılarını dinleyiniz. Her türlü sıkıntınızın, ağrınızın, sızınızın, karamsarlığınızın, bunalımınızın, gelecek kaygınızın, geçmiş pişmanlığınızın sona ereceğine garanti veriyorum. (26 Şubat 2018)

1970’lerde devlette sendikalı işçi olarak çalışırken 2 gün sakal tıraşı olmadan işe gittiğimizde personel müdürümüz “Devlet ciddiyetine yakışmıyor.” diye ikaz ederdi. Ki dağda bayırda, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerdeki enerji nakil hatlarında çalışır, insan yüzü görmezdik. Şimdi maşallah bakan da bakmayan da sakallı. O nedenle biz, bıyıksız, sakalsız, saçı boyasız, naturel erkek milleti acilen korumaya alınmalı çünkü ülkemizdeki son örnekler olabiliriz. (01 Mart 2018)

Kendimizi, hayattan gelen her şeye olumlu bakmaya zorlamalıyız. Örneğin, unutulmak bile bir ayrıcalıktır. Hatırladığınız onbinlerce şey arasında beni unutmuşsanız bu bir özel durumdur; bundan dahi çok mutlu olmalıyım. (“Hasretinden yandı gönlüm” şarkısının müziğinin, kanun, ney ve piyano karışımından dinlediğim enstrümantal versiyonunun verdiği ilhamla.) (04 Mart 2018)

Telefondaki sanal Siri’ye “Merhaba hayatım.” dedim, “Selam tatlım.” diye cevap verdi; “Allah senin…” dedim, “Sana bu kadar yaptığım yardımdan sonra mı?” diye sordu. Bu sanal anekdotum sizlere de ders olsun. Sanal dahi olsa siz siz olun sözle bile tacizde bulunmayın. (06 Mart 2018)

Ekrandan “Bakın şimdi, doğa bize burasını hediye etmiş, doğaya zarar vermemeliyiz, olduğu gibi muhafaza etmeliyiz.” diye seslenince kafamı kaldırdım, ekranda doğayla ilgili faydalı tavsiyelerde bulunan BRC Seyirci Kalmayın Programı var. Kamera vadiyi öyle bir yerden gösteriyor ki, ekranın sağ tarafındaki sevimli sunucunun küpeli sol kulağını görmemek mümkün değil. Doğayı koruma öğüdü veriyor ama kulağını deldirdiği için sanıyorum doğaya zarar verdiğinin farkında değil. Neticede küpe de vücuda yapılmış bir HES sayılır. (07 Mart 2018)

Güftekâr yazmış, bestekâr bestelemiş: “Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi.” Doğrudur ama bir de Ada’nın gözünden bakarsak, acaba “Yine bu yıl sen, O’nsuz adanın içine sindin mi?” (11 Mart 2018)

“Martı” adlı yerli filmin “Martı”n 23’ünde gösterime girmesi de çok manidar. (21 Mart 2018)

Tesadüfün bu kadarı / Aynıyla vaki: Bu sabah Çağan Irmak’ın son filmi “Çocuklar Sana Emanet”in basın gösterimine giriyoruz, ev sahibi, filmin yapım şirketi Avşar Film’in Yapım Koordinatörü Murat Çiçek’le kapıda karşılaştık. Espri yapayım dedim, “Murat Şeker, hep filmin sonunda kanaatimizi sorarsınız, değişiklik olsun, girerken söyleyeyim, filminiz çok güzel olmuş.” dedim. O anda etraftaki bir-iki arkadaş gülümsedi. Murat da “Abi, bana bir de İzmit’teki sinemacı arkadaş hep yönetmen Murat Şeker’in adıyla hitap eder, gülüşürüz.” dedi. Sektörün iki şeker adamının adı Murat olunca insan mecburen böyle duruma düşebiliyor. Murat Çiçek’ten özür dilerken “Neyse Murat Şeker’le karşılaşınca O’na da Murat Çiçek derim.” diyerek şakamı sürdürdüm. Filmi seyrettik, çıktık, Erdoğan Mitrani’yle Kanyon’un yemek masaları işgalindeki koridorundan yürüyoruz, kim çıktı karşımıza dersiniz: Murat Şeker. Anlattım durumu Murat Çiçek’e, bir kez daha gülüştük. Murat Şeker de tam o saatte bir arkadaşıyla buluşmaya gelmiş Kanyon’a. Bir filmin senaryosuna böyle bir bölüm koysanız kimse inanmaz, neyse ki şahitlerim var. İnanabilirsiniz. (21 Mart 2018)

(16 Mayıs 2018)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Deadpool 2

Geçmişten gelen ama geleceği olmadığına inanan Deadpool, bu kez de bir taraftan güldürüyor, bir taraftan da hoşça vakit geçirtiyor.

2016’da ilkini izlediğimiz ve tadı damağımızda kalan Deadpool, aynı mizahi duygu, aynı vurdumduymazlık (bu açılıyor filmde, belirleyici olan da bu zaten), aynı aksiyonla yeniden karşımızda.

Devam filmlerinin sorunları

Film boyunca, Deadpool’u takip ettiği apaçık belli olan izleyicinin göndermeleri anladığını, buna bağlı olarak da kahkaha ve kıkırdamayla yanıtladığını hemen baştan belirteyim.

Ancak ilk filmdeki heyecanlılık, ilk filmdeki merak ve hareketlilik bu filmde yoktu, muhteşem bir açılışa rağmen.

Ryan Reynolds, başrolle yetinmemiş yapımcı olmasının yanında senaryoya da imza atmış. Doğal olarak kendine uygun diyaloglar yazmış ama ilk filmin yönetmeni de değişmiş, yani sinema dilinde de değişiklik var. Belki bana öyle geldi, izleyicisi çok sevebilir ama klasik devam filmi sendromu Deadpool 2’de de yaşanıyor.

Gelecekten gelen…

Cable, yani gelecekten gelen, Deadpool’un kız arkadaşı Vanessa’yı öldürünce, ölümsüz Deadpool da ölmek ister. Kolay değildir ölmek, orası Türkiye mi? Sahi, Aziz Nesin öyküsünde geçer, sizler de hatırlarsınız… Demiryoluna yatar, tren gelmez. Havagazını açar, ciğerleri bayram eder, çünkü temiz hava gelmektedir borulardan. Fare zehri içer, bir şey olmaz. Keyifle bir yemek yiyebilmek için lokantada zehirlenir… Zaten ölümsüzdür ve bir çocuğu kurtarması gerekir. Film o çocuğun kurtarılması öyküsü. Ödülü de ölüm hakkı alabilmek.

Alabilecek mi acaba? Onca heyecan, onca hareketlilik, onca düş ve duygu karşısında alıp alamadığına siz karar vereceksiniz.

Ramazanda, hem de bu sıcakta güzel vakit geçirmek için…

Sinemalarda…

(16 Mayıs 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hemşire

Her koyunun kendi bacağından asılacağı, dolayısıyla da kişinin kendi suçunun cezasını kendisinin çekeceği söylenir. Siz de karşılaşmışsınızdır, polisiye olması gerekmiyor illa ki, birçok cezayı en ilgisiz insanlar çekiyor. Timsah gözyaşlarıyla bir iki konuşuluyor, sonrası… yok. Gerçekten de bizi asıl ilgilendiren durumlara karşı bizim yapabileceğimiz pek bir şey yok.

Cumartesi Anneleri

Çocukları gözaltında kaybolan anneler, yıllardır yaz kış, soğuk sıcak, yağmur fırtına demeden Galatasaray’da toplanıyor, çocuklarını arıyorlar. Haklı olduklarını, Mısır’da sağır sultan bile duydu da, bizim yöneticilerimiz üzerlerine, gazlı coplu polisi salıyor. Onlar yılmıyorlar yine de. Çocuklarını arıyorlar, talepleri de zor değil: gözaltında kaybedilen çocuklarının mezarlarının bilinmesi.

Sinemanın durumu…

Yaşanan toplumsal olaylar, direnişler, gerilimler, hatta seçimler ve seçimler boyunca yaşananlar, sinemacıların ilgi alanındadır ve hemen filmini çekerler. Bizim ülkemizde bu, biraz geç oluyor. Biraz zor ve üstü kapalı yapılıyor, çünkü egemen erk izin vermiyor; bir başka deyişle baskısına ara vermediği için kimse böylesi bir girişimde bulunamıyor.

Sadece sinema için değil, diğer sanat alanları için de geçerli bu durum. Romanını yazmak da, resmini yapmak da, heykelini yontmak da, dansını düzenlemek de kolay değil.

Belgesel yönetmeni Dilek Çolak, büyük bir özveri, cesaret ve inançla Hemşire filminde yaşanan toplumsal travmanın bir kısmını sunuyor bizlere izlememiz için.

Hayattan bir kesit

Yaşadığı sıkıntılar bir yana, bir de şişmanlıkla boğuşan hemşire Leyla, F tipi hapishaneden açlık grevi yaptığı için hastanede bir odaya kapatılan Kerem ile içsel bir duygu paylaşımı yaşar. Bir kesittir anlattığı Çolak’ın… Martı, yeşillik ve uçsuz bucaksız gökyüzü… Sahi, bu iki kelimeyle pek bir şey anlaşılmıyor, filmi izlemek gerekir. İki zıt kutup gibi gözüken iki kişi, demir parmaklıkların arkasında kendilerince, kendilerine özgü bir dünya kurarlar. Gerisi size kalmış…

Sakin dili ve iyi görüntüsüyle, birleşen iyi oyunculuk filmin anlam düzeyine katkıda bulunuyor. Sadece küçük bir nokta… içimi acıttı. Kerem’i oynayan Sermet Yeşil de, yönetmen Dilek Çolak da, Taner Barlas’ın, Bach’tan uyarlanan “Martı”sındaki müthiş oyunculuğunu görmüş olsalardı keşke.

Hemşire, Yönetmen Dilek Çolak, Oyuncular Evren Duyal, Sermet Yesil, Aytaç Öztuna… 11 Mayıs’tan itibaren gösterimde…

(09 Mayıs 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Cannes Film Festivali 71 Yaşında

08 – 19 Mayıs 2018 tarihleri arasında düzenlenen Cannes Film Festivali bu yıl 71. yaşını kutluyor. Festivalin afişini Jean-Luc Godard imzalı 1965 yapımı ‘Pierrot Le Fou / Çılgın Pierrot’dan alınmış Jean-Paul Belmondo ile Anna Karina’nın ünlü öpüşme sahnesi süslüyor. Altın Palmiye ödüllü ana yarışmanın jüri başkanı ise Avustralyalı ünlü aktris Cate Blanchett. Çinli Chang Chen, Fransız Léa Seydoux ve Amerikale Kristen Stewart jürinin diğer oyuncu üyeleri. Geçtiğimiz yıl ‘Sevgisiz’ ile gönülleri fetheden Rus sinemacı Andrey Zvyagintsev, yeni sürüm ‘Blade Runner’ ile karşımıza gelen Kanadalı Denis Villeneuve, Ermeni asıllı Fransız sinemacı Robert Guégidian ve Amerikalı yazar yönetmen ve yapımcı Ava DuVernay jürinin yönetmenler kanadını oluştururken, Afrika kıtasını temsilen Brundili söz yazarı/besteci şarkıcı Khadja Nin ile ekip tamamlanıyor.

Tanınmış İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin İspanya’yı mekân almış son çalışması ‘TODOS LO SOBEN / Herkes Biliyor’ hem festivalin açılış filmi olarak seçilmiş, hem yarışmaya dahil edilmiş. Başrollerinde Javier Bardem / Penelope Cruz çiftinin yer aldığı yapımda, Buenos Aires’te yaşayan ve bir kutlama için baba ocağı İspanya köyüne dönen ailenin hayatı beklenmedik bir olayla altüst oluyor. Farhadi’nin hemşerisi Cafer Panahi’nin yeni filmi ‘ÜÇ YÜZ’ seçkinin İranlı yönetmenlerden gelen bir diğer yapımı. Ülkesinden yurt dışına çıkış yasağı halen sürmekte olan Panahi’nin filmi, kariyerlerinin farklı dönemlerini yaşamakta olan üç aktrisin öyküleri üzerine kurulmuş. Cannes Film Festivali’nden en çok ödül kazanmış yönetmenler arasında yer alan değerli sinemacımız Nuri Bilge Ceylan’ın son projesi ‘AHLAT AĞACI’ yarışmanın iddialı isimlerinden. Murat Cemcir, Bennu Yıldırımlar, Hazar Ergüçlü, Serkan Keskin ve Özay Fecht’in aralarında bulunduğu zengin bir oyuncu kadrosuna sahip, üç saati aşan süresiyle seçkinin en uzun filmi olan yapım, kapanıştan bir gün önce gösterilecek. Ceylan’a şimdiden sonsuz başarılar diliyoruz.

Festivalin Fransız sinemacılar ayağı her sene olduğu gibi ağırlığı oluşturuyor. Efsane sinemacı Jean-Luc Godard’ın 87 yaşında çektiği son denemesi ‘LE LIVRE D’IMAGE / İmge Kitabı’ festival broşüründe ‘sadece sessizlik, yalnızca devrimci bir şarkı, bir elin beş parmağı gibi beş bölümlük bir öykü.’ ifadeleriyle tanıtılmış. Stéphane Brizé, Cannes’dan ödüllü deneyimli oyuncusu Vincent London’a başrolü verdiği ‘EN GUERRE / Savaşta’ ile ‘İnsanın Değeri’nin ardından bir kez daha emekçilerin sözcülüğüne soyunuyor. Christophe Honoré, ‘PLAIRE, AIMER ET COURIR VITE / Hoşlanmak, Sevmek ve Hızlı Koşmak’ genç Arthur ile deneyimli yazar Jacques arasında gelişen eşcinsel aşk üzerine. Yarışmaya sonradan dahil olan Yann Gozalez imzalı ◄‘UN COUTEAU DANS LE COEUR / Kalpte bir Bıçak’ yönetmenin cüretkâr ilk filmi ‘Les Rencontres D’Après Minuit’ benzeri bir olay yaratacağa benzer festivalde. 70’li yılların sonunda porno filmler çeken bir kadın yapımcının bir seri katil ile mücadelesini anlatan filmde popüler Fransız aktris Vanessa Paradis başrolde. ‘LES FILLES DU SOLEIL / Güneşin Kızları’ ile Fransız sinemasından yeni bir yönetmeni tanıyacağız. Eva Husson imzalı yapım, Işid’e karşı savaşan Ezidi Kürt kadınların mücadelesini perdeye aktarıyor.

Netflix’in olaylı bir anlaşmazlık sonucu filmlerini geri çekmesinin de etkisiyle festivalde yer alan Amerikan filmlerinin sayısı, önceki yıllara göre daha az bu yıl. Ana yarışma seçkisine dahil olan ‘BLACKKKLANSMAN’ bunlardan biri. Siyahi yönetmen Spike Lee’nin ‘Do The Right Thing / Doğruyu Seç’ten tam 29 yıl sonra Cannes’a dönüş yaptığı yapım, gerçek bir olaydan yola çıkmak suretiyle ABD’nin güneyinin kanayan yarasına, ırkçılık sorununa odaklanıyor. ‘Peşimdeki Şeytan’ filmiyle tanıdığımız David Robert Mitchell imzalı ‘UNDER THE SILVER LAKE / Gümüşi Gölün Altında’▼ ise bir kayıp vakasının izinde gizemli bir serüven vadediyor.

Amerikalıların eksikliğini Uzak Doğu sinemasının tanınmış ustalarının filmleri ile dengeliyor festival. Festivalin gediklilerinden Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda yine sıcacık bir aile öyküsüyle karşımıza geliyor. ‘YANKESİCİLER’ soğukta sokağa bırakılmış küçük kız çocuğuna kol geren yoksul ama sevecen bir ailenin hikayesi üzerine. Daha az bilinen bir diğer Japon sinemacı olan Ryusuke Hamaguchi ‘ASAKO 1 & 2’ adlı yapıtında, birkaç yıl arayla fiziki olarak birbirine çok benzeyen zıt karakterli iki erkeğe aşık olan 21 yaşındaki Asako’nun tercihleri üzerinden ilerliyor. Cannes’dan ödüllü Çinli usta Jia Zhang-Ke’nin ‘SAF BEYAZ KÜL’ adlı son filmi, yüzyıl başından günümüze sert bir sevda öyküsünü ülkesinin kanunsuz yeraltı dünyası fonunda anlatıyor. Yine Cannes’dan ödüllü Koreli usta Lee Chang-Dong, sinemaseverleri büyülemiş ‘Şiir’den sekiz yıl sonra ‘YANAN’ ile Cannes’a dönüyor. Haruki Murakami’nin kısa hikayesinden yola çıkan yapım, iki erkek ve bir kadın arasında kundakçılık saplantısıyla yön değiştiren gerilimiyle festivalin öne çıkan filmlerinden biri olabilir.

Bu yıl festivalde iki İtalyan filmi yer alıyor. Dört yıl önce ‘Mucizeler’ ile büyük jüri ödülünü kazanan Alice Rohrwacher imzalı ‘LAZZARO FELICE / Mutlu Lazzaro’nun hikâyesi şimdilik sır gibi saklanıyor. Ancak bildiğimiz kadarıyla 50 yıllık bir zaman dilimi içinde zamanda yolculuk eden ama yönetmenin ifadesiyle bilim-kurgu olmayan bu yapımı merakla bekliyoruz. Daha önce ‘Gomorra’ ve ‘Gerçeklik’ ile iki kez ikincilik ödülü almış olan İtalyan sinemasının çağdaş ustalarından Matteo Garrone imzalı ▲‘DOGMAN’ ise, seksenli yılların sonunda Roma kırsalında yaşanmış korkunç bir cinayet ve intikam öyküsünden yola çıkan hayli sert bir yapım.

Yarışma seçkisinin son 5 filmi farklı ülke sinemalarından gelen iddialı filmler. Oscarlı ‘İda’nın yönetmeni Pawel Pawlikowski yine tadına doyulmaz bir siyah-beyaz çalışmayla Cannes’da. ‘ZIMNA WOJNA / Soğuk Savaş’ 1950’lerde Polonya, Berlin, Yugoslavya ve Paris’te geçen birbirinden tamamen farklı karakterlere sahip bir kadın ve bir erkek arasındaki tutkulu ama imkânsız bir aşkın öyküsü. ‘Öğrenci’ adlı ilk uzun metrajıyla radarımıza giren Rus sinemacı Kirill Serebrennikov ‘LETO’da,▼ Led Zeppelin ve David Bowie gibi rock yıldızlarından etkilenmiş bir grup Rus müzisyenin 1981 yazında yaşanmış aşk, dostluk ve rock tutkularının izini sürerken gerçek karakterlerden yola çıkmış. ‘Tulpan’ ile gönüllerimizi fethetmiş Kazakistan doğumlu Sergey Dvortsevoy, on yılın ardından çektiği ikinci uzun metrajı ‘AYKA’da kanunsuz olarak Moskova’da çalışan ve doğum yaptıktan sonra bebeğini hastanede bırakan Kırgız kızının pişman olup çocuğunu bulmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Lübnanlı kadın yönetmen Nadine Labaki yarışmaya seçilen yeni filmi ‘CAPERNAUM’da yine çoğunlukla amatör oyuncular kullanıyor ve filme adını veren küçük balıkçı köyünde geçen mizah ve hümanizm yüklü öyküsünde yarı belgesel bir anlatıma başvuruyor.

Festivalde bir ilk film de yer alıyor bu sene. Üç yıl öncesinde yine bir ilk film olarak yarışmış ‘Saul’un Oğlu’nun Oscar’a kadar giden dünya çapındaki başarısı düşünüldüğünde A. B. Shawky imzalı ‘YOMEDDINE’i ilgiyle beklediğimizi vurgulamak isterim. Cüzzamlı bir adam ile onun öksüz çırağının ailelerinden kalanları bulmak için yaşadıkları koloniden Mısır’ın merkezine yaptıkları zorlu yolculuğun hikayesini anlatıyor Mısırlı sinemacı. Festivalde yarışma dışı olarak gösterilecek olan Lars von Trier imzalı ‘THE HOUSE THAT JACK BUILT / Jack’in İnşa Ettiği Ev’▼ belki de yarışma filmlerinden daha heyecanla beklendiğini vurgulamak isterim. 2011 yapımı ‘Melancholia’nın basın toplantısı sırasında Nazi sanatına hayranlığını dile getirdiği olaylı konuşmasının ardından festival yönetimince aforoz edilen sinemanın haşarı çocuğu, başrolünde Matt Dillon’un yer aldığı bir seri katil öyküsüyle Cannes semalarına dönüşe hazırlanıyor. Festivalin kapanışı için Terry Gilliam’ın yönettiği ‘THE MAN WHO KILLED DON QUIXOTE / Don Kişot’u Öldüren Adam’ın yarışma dışı gösterilmesi planlanmış durumda, ancak gösterimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz bilinmiyor. Çekimleri tam 20 yıldır türlü aksilikler yüzünden tamamlanamayan bu olay filmin yapımcılarından Paolo Franco filmin Cannes gösterimini engellemek için mahkemeye başvurmuş durumda. Festival yönetimi Gilliam’ın yanında olduğunu açıkladı. Durum 07 Mayıs’taki duruşmada kesinlik kazanacak.

(06 Mayıs 2018)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kirli Bir Düzende Temiz Kalmak Mümkün mü

70. Cannes Film Festivali’nde ‘Belirli Bir Bakış / Un Certain Regard’ bölümünün büyük ödülünü kazanmış olan ‘İnatçı Bir Adam / Lerd’ sürpriz bir kararla vizyona girdi. Film yurt dışında ‘Dürüst Bir Adam’ adıyla gösterilmişti. Halen sinemalarımızda gösterilen kopyada çevirmen Engin Ertan da aynı adı kullanmış. İthalatçı film şirketinin son andaki karar değişikliği diyelim ve bu güzel film hakkında konuşmaya başlayalım.

Film, muhalif tutumu nedeniyle üniversiteden atılmasının ertesinde, karısı ve küçük oğlu ile şehirden uzakta bir köyde süs balığı yetiştiriciliği yaparak sakin bir hayat sürmeye çalışan Reza’nın hikâyesini anlatıyor. Reza her türlü yolsuzluğa karşı çıkmış idealist bir insandır. Borç faizinin düşürülmesi için banka yöneticilerine rüşvet vermek yerine karısının arabasını düşük fiyattan satmayı yeğleyecektir filmin ilk sahnelerinden birinde. Hedefi, yılbaşı öncesinde talebi artan kırmızı süs balıklarından kazandığıyla borcunu kapatabilmektir. Ancak çiftliğinin yanıbaşına konuşlanmış ve arazisinde gözü olan ‘şirket’ onu rahat bırakmaz. Şirketin bölge eşrafından adamı Abbas önce balık havuzunun yararlandığı nehir suyunun akışını engeller. Aralarında yaşanan arbede sonrasında sahte bir raporla üç gün gözaltında tutulur Reza. Bu süreçte balıkları zehirlenir, sermayesini yitirir. Doktorundan polisine, hakiminden belediye başkanına tüm idari erkanın rüşvet aldığı kirli çarkı dehşetle gözlemleyen genç adam, ahlaki yozlaşmanın had safhaya vardığı bu düzende dürüst kalabilecek midir.

İranlı sosyolog sinemacı Mohammad Rasoulof’un altıncı uzun metrajı ‘İnatçı Bir Adam’. Yönetmen aynen baş karakteri Reza gibi iflah olmaz bir muhalif. İran rejimini eleştirdiği, toplumsal yozlaşmayı her fırsatta dile getirdiği için yasaklı yönetmenler arasında. Bu nedenle devlet sansürünün hışmına uğrayan filmlerinden hiçbiri ülkesinde gösterilememiş. İran’daki devlet sansürü üzerine 2008 yılında bir belgesel bile çekmiş. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğumuz 2013 yapımı ‘Elyazmaları Yanmaz’dan sonra başı iyice derde girmiş. İran rejiminin 21 yazar ve gazeteciye suikast planladığı 1995 yılında yaşanan gerçek olaylardan yola çıkarak çekilen bu filmde yönetmen, hapishane anılarını gizlice kâğıda aktaran yazar Kasra’nın yaşadıklarından hareketle otoriter rejimin net bir resmini çizer. Cannes’dan FIPRESCI ödülüyle dönen film üzerine önce 6 yıl hapis cezası alan, daha sonra ceza süresi 1 yıla indirilen ve rejim tarafından ‘akıllı ol’ uyarılarına maruz kalan Resulof, yılmadan gerilla usulü filmlerini çekmeyi sürdürüyor.

‘İnatçı Bir Adam’ her açıdan gözüpek bir yapım. Bir karakterin ağzından döküldüğü üzere ‘ya zalim ya da mazlum’ olduğun bir düzene itirazını açık yüreklilikle sürdürüyor. Personelinin rüşvetle iş yaptığı bürokratik kurumların kirliliğine işaret ediyor. Bu yoz çark içinde değerlerini korumaya çalışan dürüst bir insanın çaresizliğini resmediyor. Olan biteni Andrey Zvyagintsev’in çarpıcı başyapıtı ‘Leviathan’da olduğu gibi bir sistem sorunu olarak ortaya koyuyor. Eyüp Peygamber’in ‘dürüst insanlar neden acı çeker’ sorusundan yola çıkarak Putin Rusya’sında ahlaki yozlaşmayı cesurca irdeleyen ve Kremlin ile polemiğe girmeyi göze alan Rus sinemacıya oranla çok daha korunaksız İranlı Resulof ama bir o kadar gözü kara bir tutumla hikâyesini İran rejiminin yozlaşmış kurumları üzerine çarpıcı bir tanıklığa dönüştürmeyi başarıyor.

Reza’nın bölgenin kız lisesinin müdiresi olan karısı, kocasının ve ailesinin selameti için çabalıyor. Gözünü karartıp işi, okuldaki nüfuzunu kullanarak Abbas’ın liseli kızının eğitim hayatını sekteye uğratma tehdidine kadar vardırıyor. Ancak aynı rejimin, aynı hükümetin memurudur genç öğretmen. Başka bir inanca mensup olduğu için yetkililer tarafından okulla ilişkisi kesilen genç bir kızın trajediyle sonuçlanacak durumuna duyarsız kalmayı seçecektir o da. Bu kirli düzende temiz kalmayı başarabilecek midir Reza. Filmdeki hamam sahnelerinin çokluğu genç adamın pislikten arınma arzusunu vurgular. Çamura bulaşmamak için çırpınır durur. Ormandaki gizli mağaranın içinden geçen şifalı suya huzur bulmaya koşar.

Yalnız haftanın değil, son dönemin en çarpıcı filmlerinden biri ‘İnatçı Bir Adam’. İran özelinden yola çıkarak ülkemizi de sarmış olan evrensel bürokratik çürümüşlüğü soğukkanlılıkla masaya yatırıyor. Final jeneriğine eşlik eden Peyman Yazdanian imzalı piyano ezgileri 45 yaşındaki İranlı muhalif sinemacının ağıdına dönüşüyor.

(05 Mayıs 2018)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İftarlık Gazoz

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Şimdi bendeniz, mesela, Müçteba Doğruyazar takma adını kullansaydım ve bugünkü ünlü halime ulaşmama beş kala tutup “Bu benim takma adımdı, gerçek adım Sadi Bey’dir” diye bir açıklama yapsaydım, muhtemelen birçok okurum gücenir ve “Bizlere neden samimiyetsiz davrandın” deye sitem edebilirdi. Takma isim kullanmaları belki kendilerince makûldür ancak onları seven bir sinemasever olarak ne zaman -bilhassa- bir sinema sanatçımızın gerçek adının farklı olduğunu öğrensem içimde bir sızıntı duyarım. Netekim geçtiğimiz Elâzığ Film Festivali’nde sanatçıların halkla buluştuğu AVM sohbetinde, yine bir sanatçımızın adının menşeini kendi ağzından dinledim. Soyadının nereden geldiğini belirtirken, ünlü bir pehlivanın torunu olduğunu belirtti. İtiraf edeyim daha önce bu oyuncumuzun ne cazibesi ne de gazozunun lezzeti pek ilgimi çekmiyordu. Bu açıklaması üzerinde gözümde birden yükseldi. Daha sonra hayranlarına gösterdiği samimiyetle bu yükselme daha da perçinlendi. Birçok ünlü, hayranlarıyla yapılan fotoğraf çekimlerinde lütfen görüntü veriyormuş gibi davranırken, bu arkadaşımız hiç üşenmeden ve kafasını sağa sola çevirmeden saniyelerce karşısındaki telefonun kamerasına bakarak poz veriyordu. “Aferim adama” diye takdir ediyordum. Gel gelelim, dün mü evvelsi gün mü, bir TV magazin programında kulağıma “ünlü sanatçıların gerçek isimleri” diye bir duyuru gelince, duyuru gelen kulağımı kabarttım. Keşke kabartmaz olaydım, meğer bahsettiğim oyuncumuzun gerçek adı ve soyadı başka imiş. Sohbetinde soyadının ünlü pehlivandan geldiğini o kadar ballandıra ballandıra anlatmıştı ki, gerçek soyadını öğrenince sükûtu hayale uğradım. Artık gazoz mazoz da içemem. (29 Ocak 2018)

Kafasının saçsız bölümünü yanlardan uzattığı saçlarla örten ve saçlarını boyayan beylerin söylediklerine bir türlü konsantre olamıyorum. Dinlemeye başlıyorum, tam inanacağım, gözüm saçlarına kayıyor, ne dediğini duymaz oluyorum. Yul Brynner, Telly Savalas, Dwayne Johnson ve Ahmet başımızın tacıdır. Birilerinin bu konuyu sosyal medya ortamına intikal ettirmesi lazımdı, ben ettirdim. (03 Şubat 2018)

Bendeniz, kazara dikkatimden kaçırsam ve “nihai netice” diye yazsam hemen topa tutarsınız; “Olmuyor ama Sadi Bey, ‘ful dolu’ der gibi yazılmaz” diye dalga geçersiniz ama beyefendi söyleyince özlü söz gibi duvara bile asarsınız. (05 Şubat 2018)

Sevgiliye “Taze söğüt dalısın” diye iltifatta mı bulunulur arkadaş? Bestesi başımızın tacı ama böyle güfte mi olur abiciğim? “Gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın” ne demek birader? (07 Şubat 2018)

Tam Türk Sineması söylemi, Türkiye Sineması söylemine dönüştürülürken sırası mıydı bunun? Sinemamızı nasıl anacağız şimdi? Anadolu Sineması desen olmaz, Trakya Sineması desen olmaz. İstanbul Sineması desen, Ege’nin ne günahı var? (08 Şubat 2018)

Mütevazı olun ve deyin ki: Güzelliğim on par’ etmez, şu sendeki aşk olmasa. (12 Şubat 2018)

Geçen gün girişinin fotosunu koymuştum. 12 Şubat 2018, saat 10:00 itibariyle Harbiye Konak Sineması’nın arka sokaktaki çıkış kapısı. Nişantaşı City’s Sineması’nda yapılan gösterimlere bu sokaktan yürüyerek giderim, geçerken arka kapıyı da anayım dedim. Küçük gibi göründüğüne bakmayın, kapıdan aşağı istikamette onlarca merdiven vardır. “Bu merdivenlere 2 tane Beyoğlu Sineması sığar.” diyeyim de anlayın ana salonun görkemini. (12 Şubat 2018)

TV 8.de gösterilmekte olan “Mavi Boncuk” filminin arasında “Kayhan” filminin reklamı yayınlandı. Gökbakar’ın Arzu Film ekolü filmlerden medet umması iyi bir şey. Hayırlara vesile olur inşallah. (12 Şubat 2018)

“Halkımız bizim kıymetimizi bilmedi. Senelerce fedakârca çalıştık. Dağlarda, tepelerde, dere boylarında, çeşitli imkansızlıklar içinde görev yaptık. Çoğumuz emekli olamadı, hayatlarının son günlerini sefalet içinde geçirdi. Bugünlerde bizi ne arayan var ne de soran. Oysa bu tecrübemizle her an görev yapabiliriz. Bizlere huzur evi yapılmalı, darda olanlarımıza iş adamları, devlet yardımda bulunmalı.” (Bunlar, emekli olmuş bir harita teknisyeninin kamuoyuna yönelttiği sitemlerdir. Yani mahrumiyet ve mağduriyet sadece tekstil sektöründe değildir. Akşam olunca takeometreler, hesap makineleri, rapidolar, jalonlar yavaş yavaş depolara çekilir; nirengi ve poligon noktaları sessizce uykuya dalar.) (16 Şubat 2018)

Geçenlerde bir film festivalinden davet aldım, “Abi, Türk Sinemasının Bugünkü Durumu başlıklı bir söyleşi planladık, konuşmacı olarak katılır mısınız?” dediler. Sinemamıza özel merakım olduğundan “Türk Sineması” denildiğinde nezdimde akan sular durur, kabul ettim tabi ki. Gelgelelim, “Söyleşimize Harita Teknisyeni Sadi Bey de katılacak” diye tuhaf bir duyuru yapmışlar. Sinema konusunda yapılacak söyleşiye Harita Teknisyeni’nin katılması kel âlâka gibi görünüyor ama duyuru doğru. Çünkü bendeniz sinemayla 30 yıllık iç içe yaşamım öncesinde ekmek paramı haritacılıktan kazandım, emekli olduktan sonra sinema hobimi meslek haline getirdim. Hemen açtım telefonu “Oğlum” dedim, “Bu nasıl duyuru, vatandaşı niye yanıltıyorsunuz? Ben söyleşiye Sinema Yazarı vasfımla katılıyorum, düzeltin şu duyurunuzu. Yanıltmayın vatandaşı. Yapmayın böyle. Ayıp ha.” Dedim. (18 Şubat 2018)

Bir gün her şey müzelik olacak. Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz her şey… Abartmayın o kadar. (20 Şubat 2018)

(04 Mayıs 2018)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

37. İstanbul Film Festivali’nden İzlenimler

Bir festivali daha geride bıraktık. Hızla geçen 11 gün içinde bir sinema salonundan diğerine koştuk. Kaçırdığımız bazı filmleri İKSV – Festivalscope işbirliği sayesinde online olarak festivali takip eden hafta içinde izleme fırsatı bulduk. Festival boyunca izlemiş olduğum filmlerden en çok etkilendiklerimden söz etmek istiyorum bu haftaki yazımda.

Yaz aylarında Başka Sinema programı dahilinde gösterime gireceği açıklanan Berlinale 2018’in ödüllü filmleri üzerine görüşlerimi vizyon haftalarına saklamak istedim. Kişisel ilgim nedeniyle İran ve Romanya filmlerini ilk ağızda izlemeye çalıştım. İran yapımlarından ‘Tarihsiz, İmzasız’ı talihsiz bir programlama yüzünden kaçırdım. İran sinemasından Ali Asgari imzalı ‘Kaybolma’ festivalin en iyi filmlerinden biriydi. Daha önce kısa filmleriyle Cannes, Venedik ve Sundance Film Festivalleri’nden ödüllerle dönen Asgari bu ilk uzun metrajında, uzun ve soğuk bir gece boyunca hastane hastane dolaşan çaresiz iki sevgilinin peşinde Tahran’ın dört bir yanından insan manzaralarını perdeye taşıyor, geleneksel bir toplumda kimlik arayışına çıkmış gencecik insanların mücadelesini çok etkileyici bir sinema diliyle anlatıyordu. Uluslararası Yarışma seçkisinde yer almış bir diğer İran yapımı olan ‘Ev’ hayranlık uyandırıcı bir yönetmenlik denemesiydi. Asghar Yousefinejad’ın bir ölü evinde gerçek zamanlı olarak çektiği ilk filmi, uzun planlar ve hareketli kamerayla psikolojik gerilimini hep ayakta tutuyor, tek mekânda insan denen varlığın tüm zaaflarını mizah duygusunu es geçmeden çarpıcı bir biçimde vermeyi başarıyordu.

Festivalin en yeni bölümü olan ‘Çiçek İstemez’, kahramanı güçlü kadınlar olan filmleri bir araya getirmişti. Bu bölümde, baskılara boyun eğmeyen, kendi yolunu çizen, kendi ayakları üzerinde duran muhteşem kadınların öykülerine tanıklık ettik. Locarno Film Festivali’nden en iyi ilk film ödülüyle dönen ‘Korkunç Anne’, her şeyi karşısına alıp yazma tutkusunun peşinden gitmeye karar veren ve bu sayede zincirlerini kırmayı hedefleyen elli yaşlarındaki Gürcü ev kadını Manana’nın izini takip ediyor, yönetmen Ana Urushzade imzalı yapım, absürd mizahi tonları ve özgürleşen kadın figürünü ele alışıyla seçkinin diğer yapımları arasında öne çıkıyordu. Aynı bölümde yer alan Arjantin filmi ‘Alanis’, Buenos Aires’te seks işçiliği yaparak geçimini sağlamaya çalışan çocuklu genç bir kadının mücadelesi üzerineydi. Yönetmen Anahi Berneri’nin duygusallıktan itinayla arınmış belgesele yaklaşan mesafeli gözleminden ve Alanis’i doğallıkla canlandıran Sofia Gala Castiglione’nin film boyunca gerçek oğluyla çizdiği müthiş performansından hayli etkilendik. Tunuslu deneyimli sinemacı Mehdi Ben Attia’nın son filmi ‘Erkeklere Bakmak / L’Amour Des Hommes’, erkeklerin erotik fotoğraflarını çekmeye kalkışan eğitimli bir genç kadının öyküsünden yola çıkarak ülkesindeki erkeklik, bağlılık, müstehcenlik gibi kavramlarla ince ince dalgasını geçen hoş bir filmdi. Aynı seçkide yer alan ‘Nigar’, İran sinemasında görmeye alışık olmadığımız gerilimini sonuna dek koruyan bir polisiye dram olarak dikkatimizi çekti. İran’ın tanınmış televizyon ve sinema oyuncularından Rambod Javan, varlıklı babası beklenmedik bir şekilde intihar eden Nigar’ın babasınının gizemli ölümünü araştırma öyküsünü rüyalarla gerçeğin içiçe geçtiği farklı bir sinema diliyle anlatmayı seçmişti bu üçüncü uzun metraj yönetmenlik denemesinde.

İsrail sinemasından gelen ‘İskele’ festivalin ilgiye filmlerinden bir diğeriydi. Yıllarca sorunlu çocuklara tarih ve edebiyat öğreten yönetmen Matan Yair’in, Aşer Lax isimli öğrencisinin hayatından bir kesiti, üstelik son derece yetenekli bu gence kendini oynatarak sinemaya aktardığı ilk uzun metrajlı filmi, eğitim, erkeklik ve aile kurumlarına dair keskin gözlemler içeriyordu. Aşer’in gerçek hayatta, hala babasıyla birlikte iskele kurduklarını buradan bir not olarak düşelim. Bir diğer kişisel gözde ülke sinemalarımdan Romanya Yeni Dalgası’ndan iki taze örneği daha izledik festivalde. Bunlardan ‘Charleston’, karısını talihsiz bir trafik kazasında kaybeden Alexandru’nun yas sürecini karısının aşığıyla birlikte atlatmaya çabalamasının hikayesi üzerine. Sinema yazarı ve kısa film yönetmeni olan Andrei Cretulescu’nun imzasını taşıyan film, aşk, hüzün, pişmanlık ve kader kavramlarını sıra dışı bir arkadaşlık üzerinden ele alan çok hoş bir filmdi. Heyecanla beklediğimiz ‘Pororoca’ ise son derece başarılı yönetmenlik çalışması ve kabus finali ile festivale damga vuran filmlerden biriydi. Adını Amazon nehrindeki dev gelgit dalgalarından alan film, beş buçuk yaşındaki kızlarının babasının gözü önünde kaybolmasıyla hayatları alt üst olan bir aileyi gözlemliyor. ‘Altın Çağdan Öyküler’ filmindeki epizodundan hatırladığımız yönetmen Constantin Popescu’nun üçüncü uzun metrajı, başlardaki kesintisiz 18 dakikalık park sekansı ve kesintisiz olarak yaklaşık 7 dakika süren final sekansıyla teknik kusursuzluğu yakalıyor, başroldeki Bogdan Dumitrache ise baştan sona müthiş bir fiziksel ve ruhsal değişim gösterdiği performansıyla San Sebastian Film Festivali’nde kazandığı en iyi erkek oyuncu ödülünü sonuna kadar hak ediyordu.

Festivalde gösterilen ülkemiz sineması örneklerine gelince. Ulusal Yarışma seçkisinde yer alan ve daha önce festivallere katılmış ve gösterime girmiş ‘Buğday’, ‘Körfez’ ve ‘Sofra Sırları’ filmleri hakkındaki olumlu görüşlerim daha önceki yazılarımda yer almıştı. İlk kez izlediklerimiz arasında gönlümüze yerleşen film ise ‘Halef’ oldu. Daha önce ‘Neden Tarkovski Olamıyorum’ adlı ilginç çalışmasıyla adını duyurmuş olan yönetmen Murat Düzgünoğlu’nun Melik Saraçoğlu ile ortaklaşa kaleme aldığı çok başarılı senaryo metninden yola çıkan üçüncü uzun metrajı, portakal hasadı için Adana’ya baba ocağına dönen matematik öğretmeni Mahir ile onun yıllar önce bir kaza sonucu ölen abisinin yeniden dünyaya gelmişi olduğunu iddia eden Halef’in karşılaşması üzerinden ilerliyor. Hayata rasyonel bakan Mahir’in mistisizme, mistik bakan diğerinin ise şüpheciliğe kaymasıyla rotalarını kaybeden iki kardeşin öyküsü, her şeyin başladığı yerde bitecektir. İki kardeşi canlandıran Muhammed Uzuner ile Baran Şükrü Babacan’ın etkileyici performanslarıyla yükselen bu başarılı filmden vizyona girdiğinde uzun uzun söz edeceğiz.

(25 Nisan 2018)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Taksim Hold’em

Bir şey yapacağı zaman ince eleyip sık dokumayı isteyenler vardır; ıcığını cıcığını çıkarırlar her şeyin ve çileden çıkarırlar yanındakileri. İkna etmek zordur onu veya onları, ya bıktığı ya da kızdığı için isteksizce / mecburen kabul ederler yanındakiler.

Dünya yansa içinde bir tutam otları yoktur bu türlerin. Her zaman kendilerini “temiz”e çıkaracak yolu bulurlar. Ne kadar kızarsanız kızın, ne kadar tepki gösterirseniz gösterin, bir şekilde hak verir pozisyonunda bulursunuz kendinizi. Karşı çıksanız bile içten içe bilirsiniz, sizi mutlaka ikna edecektir.

Masa bir bütündür…

Taksim yakınlarında, bir evde, sevgilisi dışarıda giderek yükselen protesto eylemlerine katılmak isteyen erkek, sadece arkadaşlarıyla oynayacağı pokeri düşünmektedir. Tüm karşı çıkışlar, itirazlar onun için anlamsızdır ve herkesi masaya oturtur. Tabii ki, kendi istekleriyle…

Dört arkadaş, poker oynamak amacıyla buluşmuşlardır ama dördü de ayrı duyguların ayrı nitelikli (niteliksiz mi demeliydim) insanlarıdır. Dördü de herkes kadar bilgili (evdeki kitaplık, kütüphaneyi andıracak denli büyük), herkes kadar fikir yürütebilen, yaşama değer veren, aile kuran ve geleceğe umutla bakan insanlardır. Biri işten atılmıştır, kaygılıdır, annesinin de ev kirası üzerine kalmıştır. Biri eşi hamile olduğu için bir sevgili edinmiştir; tabii ki “erkektir, ne yapsa hakkıdır”. Biri tam bir kışkırtıcı ajan… Bir söylediğiyle sonraki birbirini tutmadığı gibi zeytinyağı gibi üste çıkmayı her seferinde başarır. Ev sahibi olanın, yukarıda da dediğimiz gibi bir tutam otu yoktur dünya yansa, arasında.

Sinemanın gücü…

Bir salonda, dört kişi arasında Türkiye’yi tartıştırmak, bunu da ilgiyi kaybettirmeden, sıkmadan izlettirmek büyük başarıdır. Michael Önder bu zoru başarmış yüz akıyla. İyi oyuncular toplamış, mekânı iyi bulmuş ve iyi çözmüş işlediği konuyu… çok başarılı bir film yapmış. Siz de denk geleceksinizdir muhakkak, birçok yönetmenle kıyaslanacaktır ister istemez. Bana kalırsa o kıyaslamalardan sıyrılacak olan Michael Önder’dir.

Poker…

Poker oyununu bilmem, hele “hold’em” türünü hiç (ilk kez karşılaştım desem inanır mısınız). Şansa dayalı olsa da stratejik bir oyun olduğunu gerek oyunla (çok başarılı oyuncular) gerekse sözlerle (“ne yaptığın değil, nasıl yaptığın önemlidir”) anlıyoruz.

Filmin, daha baştan senaryosuyla felsefesi iyi kurulmuş. İzleyici olarak, siz de katılıyorsunuz oyuna / filme…

Dışarıda protesto eylemleri sürerken salonda oyun oynayanlar üzerinden tartışmak ve tarafları görmek (tanımak aslında) çok ilginç. Sahi, hepimiz bir evde / okulda / işte, bir arada yaşamıyor muyuz? Herkesle anlaşabiliyor musunuz? Muhakkak biri/leriyle daha iyidir iletişiminiz, kafa yapınıza daha uygun biri vardır çevrenizde…

Barış içinde…

Aynı çatı altında, aynı işi yapıyorsunuz (burada oyun oynuyorsunuz) ama aynı düşünceyi paylaşmıyorsunuz, kavga da etmiyorsunuz bu arada. Kavgaya varmıyor ayrılıklarınız. Umursamıyorsunuz veya çok ilginizi çekiyor ama işte o kadar.

Tam da bu günlerde hepimizi etkileyen erken / hızlı / baskın seçim gibi… Düşüncelerimiz farklı, inançlarımız farklı, çözüm önerilerimiz farklı (bu filmi beğenip beğenmemek bile farklı) ama aynı sokağı, aynı evi, aynı sıraları, aynı yaşamı paylaşıyoruz.

Barış içinde bir arada yaşamak bu değil mi?

Taksim Hold’em, yönetmen Michael Önder, oyuncular Kenan Ece, Damla Sönmez, Emre Yetim, Berk Hakman, Nezih Cihan Aksoy, Tansu Taşanlar… 27 Nisan’dan itibaren gösterimde…

(23 Nisan 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com