Kategori arşivi: Yazılar

Sanatın Amacı Üzerine Zihin Açıcı Bir Meditasyon

Mimarlık eğitimi almış Alman enstalasyon sanatçısı Julian Rosefeldt, çağımızın en önemli oyuncularından Cate Blanchett ile Berlin’de bir işinin sergilendiği müzede karşılaşıyor. Tanışmalarına vesile olan ortak dostları ise, geçtiğimiz yıllarda İKSV Tiyatro Festivalleri’nde ‘Hamlet’ ve Ibsen’den ‘Bir Halk Düşmanı’ yorumlarını büyülenerek izlediğimiz ‘Die Schaubühne Berlin’in efsanevi yönetmeni Thomas Ostermeier’den başkası değil.

Rosefeldt’in 20. yüzyıl sanat iklimine damgasını vurmuş manifestolar üzerine yoğunlaştığı yeni projesi Avustralyalı aktrisin de aklına yatınca, son yılların en çarpıcı işlerinden biri ortaya çıkmış. Alman sanatçının tiyatro, sinema ve edebiyatı harmanlayarak sanatın amacı üzerine yazılmış manifestolar üzerine hazırladığı çalışması, faaliyete geçtiği 2007 yılından beri New York kentinin gözde kültür merkezlerinden biri haline gelmiş ‘Park Avenue Armory’de sergilenmiş önce. Bu video art enstalasyonunda, bir tanesi haricinde geçtiğimiz yüzyıl sanat tarihine yön vermiş çeşitli manifestolardan yola çıkan kısa filmlerde yer alan ve tümü Blanchett tarafından seslendirilmiş metinler, eş zamanlı olarak 13 ayrı ekranda müze ziyaretçilerince izlenmiş. Cate Blanchett’in ünü ve cazibesinin katkısıyla bu çalışmayı bir filme dönüştürüyor yönetmen Rosefeldt daha sonra. Bu yılın başında bağımsızların kalesi ‘Sundance Film Festivali’nde gösterilen bu sıradışı yapım ‘Manifesto’ adını taşıyor, İstanbul Film Festivali’nde gördüğü büyük ilgi sonrasında sinemalardaki gösterimini sürdürüyor.

Toplumsal bir hareketin duyurulması ya da çeşitli konularda bireysel savların umuma duyurulduğu manifestolar serisinde 13 farklı karakteri canlandırıyor Blanchett. Evsiz bir adam, borsacı, temizlik işçisi, üst düzey yönetici, alt sınıftan bir rock şarkıcısı, bilim insanı, cenaze töreninde bir dul, kuklacı, koreograf, haber spikeri, zengin bir koleksiyoner, ev kadını ve ilkokul öğretmeninden oluşan karakterleri, farklı İngilizce aksanlarla seslendiriyor. Bunu yaparken her bir ayrı epizodda farklı bir manifestonun metninden bölümleri yorumluyor. Böylece esas olarak erkekler tarafından kaleme alınmış metinler bir kadın sesi aracılığıyla yeniden hayat bulmuş oluyor.

Yönetmenin tercihi doğrultusunda, metinler içerikleriyle bağdaşmayan ortamlarda dile getiriliyor. Bu da işin en hınzır tarafı. Örneğin, yaslı dul kadın cenaze töreni kürsüsünde Dada manifestosunu dile getiriyor. Birinci Dünya Savaşı’nın dehşetine tepki olarak bir insanın değil, bir düşüncenin, bir dünyanın ölümünü haykırıyor. İlkokul öğretmeni küçük öğrencilerine Jim Jarmusch’un ‘hiçbir şey orijinal değildir, herşeyi çalabilirsiniz’ cümlesiyle, Jean-Luc Godard’ın ‘neyi nereden aldığınız değil, nereye taşıdığınız önemli’ deyişini ve hemen ardından Lars von Trier ve Thomas Winterberg’in öncülerinden olduğu ‘Dogme 95’ akımının bunların tam zıddını savunan, ‘kameranın elde tutulması gereğinden, özel ışıklandırma, filtre kullanımı, tür filmlerinin reddi ya da yönetmenin isminin jenerikte yazılmaması’ yasaklarını getiren sıkı kurallarını sıralıyor.

Üç yaşlı kadının havai fişek ateşlemelerinin ardından eski dünyanın ölümü, kapitalizmin ve burjuva ahlâkının çöküşüyle yeni bir dünyanın doğumunu muştulayan, sanatçının toplumdaki rolünün ancak devrimci olabileceğini haykıran Marx ve Engels’in ünlü 1848 Komünist Manifesto’sundan bölümlerle başlangıç yapıyor film. Endüstriyel kalıntılar arasında gezinen derbeder evsiz daha sonra megafonuyla ‘Durumculuk’ (Situationism) akımının manifestosundan aktarımla kapitalizmin kriz içinde olduğunu ilan edecektir. Bu metinlerin yıllar sonra Donald Trump’lı bir dünyada hâlâ geçerliliğini koruyor olması işin en ilginç yanı kuşkusuz.

Mekânların özenle seçildiği ve önemli işlevlerinin olduğu filmde ‘Fütürist Manifesto’ devasa bir borsa işlem salonunda dillendiriliyor. ‘Acı çeken biri ancak acı çeken bir lamba kadar ilgilendiriyor bizi’ metni okunurken kamera hızla yükseliyor ve bu güzel sinemasal bölümde, tepeden kuş bakışı diğer objeler arasında kayboluyor aşağıdaki insanlar. Rosefeldt metinlerin coşkun ruhunu ve şiirselliğini, gündelik yaşamın mütevazılığına taşıyor. Olur olmaz yerlerde okunan metinler, hınzır ve komik tonu pekiştiriyor. Amerikalı heykeltraş Claes Oldenburg’un popüler sanat hakkında ‘ben politik-erotik-mistik bir sanattan yanayım’ deyişi ya da ‘sanat olduğunun farkında olmayan sanatın; patavatsız olanın; bir sigara gibi tüttürülen, bir ayakkabı gibi kokan sanatın tarafındayım’ sözleri, aile yemeğinde dua eden ev kadını tarafından dile getiriliyor. (Bu sahnede kadının yakınlarını Blanchett’in gerçek hayattaki kocası (Andrew Upton) ve çocuklarının canlandırdığını magazin bilgisi olarak ilave edelim). Keza filmin en güzel bölümlerinden birinde Fluxus hareketinin ‘hiyerarşik kültürü ve sanatçının bu kültür dahilinde yüceltilmesini kınayan’ metni, burnu havada Rus koreograf tarafından söze dökülüyor. Amerikalı kadın dansçı ve koreograf Yvonne Rainer’in ‘sihire, rol yapmaya, ihtişama, star imajına, bayağılığa HAYIR’ sözleri yine aynı karikatürize edilmiş Doğu Avrupalı koreograf üzerinden aktarılıyor.

Julian Rosefeldt’in usta işi uzun planlar ve mekân seçimiyle, Christoph Krauss’un etkileyici görüntüleri, Nils Frahm ile Ben Lukas Boysen’in çarpıcı müzik çalışmalarıyla kelimenin tam anlamıyla bir sanat filmi ‘Manifesto’. Kavramsal yapıda, konvansiyonel olmayan bir formda ve sanatseverlerin iştahına yönelik, zihin açıcı bir çalışma. Cate Blanchett işin içinde olmasaydı, müzeler ve galeriler dışında kolay kolay ticari dağıtıma çıkamayabilecek, dinamik bir seyir keyfi veren ve özellikle genç kuşaklara sanatın amacı üzerine olağandışı bir deneyim yaşatan çizgi dışı bir sanat ürünü. Kaçırmamaya çalışın.

(17 Ağustos 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Çakal

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Sinemamızda üçleme denildiğinde ilk akla gelen Lütfi Ömer Akad’ın “Gelin” – “Düğün” – “Diyet” üçlemesidir. Her biri farklı yönetmen tarafından çekilse de Mehmet Bahadır Er’in “Kara Köpekler Havlarken”, Aydın Bulut’un “Başka Semtin Çocukları” ve Erhan Kozan’ın “Çakal” adlı filmlerini de hep üçleme gibi algılarım. Talip Karamahmutoğlu’nun Osman Şahin’in bir hikâyesinden uyarladığı ve 04 Ağustos’ta vizyona gireceği uzun zamandır bilinen “Mezarcı”; Temmuz ayında çekimlerine başlanacağı açıklanan komedi filmi “Cenaze İşleri” ve 03 Kasım’da gösterime gireceği açıklanan “Mezarlık” isimli filmlerin adlarına bakınca sinemamız farklı bir üçlemeye daha kavuşuyor diyebiliriz. “Mezarcı”nın başrolünde sinema oyunculuğuna iyiden iyiye alışan ünlü pop şarkıcımız Emre Altuğ, “Mezarlık” filminin başrolünde ise Tolga Karaçelik’in “Sarmaşık” filminin efsane gölge adamı Seyithan Özdemir oynuyor. Bu arada Emre Altuğ da sinemamızın John Travolta’sı mı oluyor nedir? Onu da belirtmiş olayım. (29 Haziran 2017)

29 Aralık’ta gösterime girecek olan, “The Greatest Showman” orijinal adlı filmin “Muhteşem Showman” olarak belirlenen Türkçe adını okuyunca bir an film adıyla “Muhteşem Süleyman”a nazire mi yapmışlar diye düşünmeden edemedim. Şaka tabi. “Muhteşem Showman”in başrollerini Hugh Jackman, Michelle Williams, Zac Efron ve Zendaya paylaşıyor. (30 Haziran 2017)

Türk kahvesi içiminde yüzyılın yeniliği: Kahveyi bundan böyle sade, orta şekerli, şekerli değil, valla’lı içmeye başladım. Valla’lı kahvenin icat edilişinin hikâyesi şöyledir: Hanım, sağ olsun keyfi yerindeyse bendenize yemeklerden sonra orta şekerli kahve yapar. Az önce de yaptı, bir fırt çekince yüzümü buruşturdum. “Bunda hiç şeker yoook” diye şikâyet edince, hanım gayet mütevazı bir sakinlikle “Valla koydum.” dedi. Valla’lı kahvenin icat edilişinin hikâyesi budur, kurukahveciler kapmadan hemen patent hakkını alayım bari. (01 Temmuz 2017)

“Son bir-iki senedir neredeyse hemen her filmde karşımıza çıkan Fırat Tanış’ın yabancı versiyonu kimdir?” diye sorarsanız Michael Fassbender derim. Fırat Tanış’ı önümüzdeki günlerde “Bir Brüksel Hadisesi” olarak lanse edilen “Kiki ile Miki Alatura”da izleyeceğiz; Fassbender ise “300 Spartalı”da bile oynamış, daha yeni farkettim. (01 Temmuz 2017)

Bugün, hayvanlarla diyaloğumu biraz daha geliştirdiğimi fark ettim. Havuzda yüzerken kedinin birisi geldi, doğrudan bana bakarak “Meyavvv, meyavvv” demeye başladı. İnsanoğlunun başına ne gelirse meraktan geliyor ya, ben de meraklandım, “Ne var beyavvv” diye soruverdim. Açıklama “Çabuuuk çık, çabuuuk çık” diye ağaç dallarının arasındaki kumrudan geldi, havuzdan çıktım. Bu vesileyle kedilerin Trakya şivesine sempati duyduğu kanaatim de güçlendi. (02 Temmuz 2017)

Futbol Kardeşliği: 28. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü kazanan “Genco”nun yönetmeni Diyarbakır’lı sinemacı Ali Kemal Çınar ile ödül töreni gecesinin bir önceki gecesi verilen yemekte tesadüfen yan yana oturmuş ve sohbet etmiştik. Sohbetin başında “Adın bir zamanların ünlü Trabzonspor’lu futbolcusu Ali Kemal’i hatırlatıyor” demiş ve “Seninle her konuşan söze mutlaka benim dediğim gibi başlıyordur, çünkü o zamanlar Ali Kemal Türkiye’nin gözdesiydi çok sevilirdi” diye eklemiştim. Ali Kemal Çınar hemen beni doğruladı, sağındaki birkaç kişinin ötesinde, benimle aynı yaşlarda bir arkadaşı işaret ederek, “O beyefendi de aynı şeyleri söyledi az önce,” dedi ve memnuniyetini hissettiren bir yüz ifadesiyle ekledi: “Babam futbolu çok severdi. Ben doğduğum zaman Trabzonspor’lu Ali Kemal’e aşırı derecede hayranmış, o nedenle bana da Ali Kemal adını vermiş.” dedi. Bu bahsettiğim olay Eski Türkiye’nin 1975’li yıllarına rastlıyor. Oysa Yeni Türkiye’nin 2015 yılında, Diyarbakırspor takımın Amedspor ismini aldıktan sonra hedef gösterilmesi, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından verilen cezalar ve Amedspor üzerindeki baskılar “Yeşil Kırmızı” adlı bir belgesel filme konu olabiliyor. Nereden nereye? “Genco”, 07 Temmuz’da Başka Sinema dağıtımıyla vizyona giriyor. (03 Temmuz 2017)

Sinemaseverlerin Ali Kundilli olarak tanıdığı Cem Gelinoğlu’nun çekimleri “Şanssız Adam” olarak başlayan son filminin adı “Şansımı Seveyim” olarak değiştirilmiş. Filmin yeni adını sevmedim. (03 Temmuz 2017)

Bazen öyle tesadüfler oluyor. “Durak” adlı yerli filmle, “Çırak” adlı yabancı film aynı hafta, 14 Temmuz’da vizyona giriyor. Emre Konuk’un yönettiği yerli “Çırak” filminin ise vizyon tarihi henüz belirlenemedi. Diğer Emre, Emre Altuğ’un başrolünü oynadığı “Durak” filminin vizyona gireceğini duyuran basın bültenin hemen arkasından gelen ikinci basın bülteninde ise yine Emre Altuğ’un başrolünü oynadığı “Mezarcı” filminin ikinci klibinin de yayınlandığı duyuruluyordu. Hakikaten bazen böyle ilginç tesadüfler oluyor. Bodrum’da sahile yakın, ayaklarım yere basarak yüzmeye çalışıyorum. O sırada üç genç sahilden bota binip ilerideki tekneye doğru hareketleniyorlar. Yanımdan geçerlerken öylesine bakıyorum; teknedeki gençlerden birisi birden “Merhaba Sadi Bey” diyor. Dikkatlice bakınca genç ve başarılı yönetmenlerimizden biri olduğunu görüyorum. Daha sonraki bir gün sağlık ocağından ilâçlarımı alıyorum; o sıcakta çarşıya minibüsle değil de yürüyerek gideceğim tutuyor. Labirent gibi yan sokaklardan dalıp yokuş aşağı yürüyorum. Daha genişçe bir sokağa gelince sola, sahile doğru yönleniyorum. Bakıyorum küçük bir cafenin kapısının üzerinde bir ilan: “25 – 26 Haziran’da Selçuk Ural sizlerle.” Tam, “Vah vah, bir zamanların çok ünlü Selçuk Ural’ı bayramı Bodrum’da ara sokaktaki küçük bir cafede geçirmiş.” diye hayıflanırken -ki Selçuk Ural’ın oyuncu olarak rol aldığı 6 adet sinema filmi de vardır- cafenin yanındaki otelden bir başka yönetmen arkadaş çıkıyor. Alıcı gözüyle bakmasam geçip gideceğim. “Ooo” diyerek onunla da öpüşüp, bir müddet yürüyoruz. Tabi ki o müddette de ayak üstü sinemayı kurtarmaya çalışıyoruz. Yani karada, havada, denizde, her zaman ve her yerde faaliyetimiz sürüyor. Kurtaracağız inşallah. (Son rastlaştığım yönetmen arkadaşın 3-4 yıl önce çekimlerini bitirdiği filminin nihayet Cinemaximum Art House salonlarında gösterilebilme imkânı doğmuş. Birlikte sevindik.) (03 Temmuz 2017)

(14 Ağustos 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Yönetmenin Kafa Karışıklığı

Fransız sinemasının gözde yönetmenlerindendir Arnaud Desplechin. Cannes Film Festivali seçicileri pek sever kendisini. Mumyalanmış kesik bir başın gizemli öyküsü çerçevesinde gelişen 1992 yapımı ilk uzun metrajı ‘Nöbetçi / La Sentinelle’den başlayarak filmleri tam beş kez Cannes’ın yarışmalı bölümlerine seçildi. Bizde pek tanınmıyor. İlginç filmografisinden 2004’te Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapmış ‘Krallar ve Kraliçe / Rois et Reine’ ile 2008 yapımı ‘Bir Noel Masalı / Un Conte de Noël’i İKSV festivallerinden hatırlıyoruz. Fransız psikiyatrist ve antropolog Georges Devereux ile Kızılderili kökenli Jimmy Picard’ın doktor-hasta ilişkisiyle başlayıp dostluğa dönüşen gerçek psikoterapi deneyimi üzerine kurulmuş, İngilizce çektiği 2013 yapımı ‘Düş ve Gerçek / Jimmy P.’ ülkemizde daha önce vizyona girmiş tek filmi.

Fransızların anlı şanlı IDHEC (yeni adıyla La Fémis) sinema okulundan mezun sinemacı, ünlü oyuncu / yönetmen Mathieu Amalric’e alter egosu olarak yer verdiği yapıtlarında, yedinci sanatın ölümsüz yaratıcılarından aldığı esinlerle kaleme aldığı özyaşamsal öykülerinde yaşamın anlamını, aile ilişkilerini, ölüm meselesini sorgular. Geçtiğimiz Mayıs ayında 70. Cannes Film Festivali’nin açılışını yapmış ve bizde de gösterimini sürdüren son çalışması ‘İsmail’in Hayaletleri / Les Fantômes d’Ismaël’in ana karakteri, adını ‘Krallar ve Kraliçe’de canlandırdığı uyumsuz Ismaël Vuillard’dan ödünç almış ellili yaşlarına yaklaşan bir film yönetmeni. Bu dokuzuncu sinema filminde, Alain Resnais etkisinin baskın olduğundan söz ediyor Desplechin bir söyleşisinde. ‘Providence’ın amansız hastalığa mahkûm karısını yitirmiş yaşlı yazarının gerçeküstü kabuslarının yerini İsmail’in yaratım sancıları almış bu defa. John Gielgud misali yazlık evine kapanmış Amalric, Fransız bürokrasisi ve dış siyaseti ile ince ince dalgasını geçtiği bir casusluk öyküsü etrafında gezinen sinemaya dönüş filminin senaryosu ile boğuşmaktadır.

Bu sancılı süreç boyunca geçmişiyle hesaplaşıyor yönetmen İsmail. Yirmi küsur yıl önce kayıplara karışmasının ardından öldüğü kabul edilmiş eski eşi Carlotta’nın (Marion Cotillard), yeni aşkı Sylvia (Charlotte Gainsbourg) ile birlikte kaldığı sahil evinde ansızın belirivermesi işleri daha da karıştırıyor. Fransız sinemasının alamet-i farikası haline gelmiş bir aşk üçgeni fantezisiyle oyalanıyoruz bir süre. İki güçlü kadın oyuncunun performansları, Cotillard’ın ilerleyen yaşına rağmen diri güzelliği, hele Bob Dylan şarkısı ‘Baby, It Ain’t Me’ eşliğinde çekici dansına yoğunlaşıyor dikkatimiz.

Gerçek ile düş arasında gidip gelmeye alışmaya çalışırken, gizemli bir melodramdan, Tacikistan’dan Prag’a atlayan casusluk hikâyesine, oradan yönetmenin yaratıcılık krizine çark eden bir tür çorbası içinde buluyoruz kendimizi. Biraz Bergman, bolca Hitchcock esintileri devreye giriyor. ‘Vertigo’nun derin etkisi buram buram hissediliyor. Cotillard’ın duvarda asılı yirmili yaşlardaki portresinde ‘Rebecca’nın izlerini buluyoruz. Gregoire Hetzel’in tekinsiz tınıları (Hitchcock filmlerinin ses bandında imzası olan) Bernard Hermann ezgilerini anımsatıyor.

Geriye dönüşler ve çeşitli yan öyküler eşliğinde kendi geçmişiyle hesaplaşmak için yola çıkıyor Desplechin. Altı bataklık olduğu için suyun her daim pis aktığı, insanları kirli ve çirkin (yönetmenin sözleri bunlar) doğup büyüdüğü Kuzey Fransa’daki Roubaix kenti de bundan nasibini alıyor. Karmaşık projesini savunurken, ızdırap yüklü geçmişini sıkıştırılmış nesnelerden oluşan soyut resmine taşımış Amerikalı ressam Jackson Pollock’dan bile dem vuruyor filmin bir yerinde. Ama ana karakteri İsmail gibi yoğun kafa karışıklığından muzdarip Desplechin. Dolambaçlı anlatımını, mirasçısı olduğu Yeni Dalgacılar ya da ustası Resnais gibi toparlayamadığı için, düşünceler ve türler labirentinde kaybolmaktan kurtulamıyor.

(09 Ağustos 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Park Chan Wook Usulü Erotik Gerilim

Aşağıdaki yazı filmin vizyona girmesi üzerine, daha önce yazılan “Hizmetçi, İstanbul Modern’de Gösteriliyor” başlıklı yazının yeniden elden geçirilmiş versiyonudur.

Güney Kore sinemasının usta sinemacısı Park Chan Wook bir Hollywood arası verdikten sonra kendi topraklarına dönüş yaptığı ve geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali ana seçkisi dahilinde dünya prömiyerini yapmış son çalışması ‘Hizmetçi / Agassi’ sansür engelini aşarak bu haftadan itibaren bizde de gösterime giriyor. Bilindik estetize tavrıyla Hitchcock etkili korku gerilim türünün temel unsurlarını ustaca kaynaştıran ‘Lanetli Kan / Stoker’ ile yadellerde başarılı bir sınav vermiş olan Chan-wook, bu kez Galli yazar Sarah Waters’ın 2002’de yayımlanmış ‘Fingersmith’ romanını kaynak almış. Bizde Everest Yayınları’ndan ‘Ustaparmak’ adıyla çıkmış olan bu çok satan eser, şehvet, entrika, intikam ve cinsel gerilimle örülü göz alıcı bir hikâye sunuyor.

Kraliçe Viktorya döneminde geçen özgün metin, başta Dickens olmak üzere dönemin tanınmış yazarlarının yapıtlarından esintiler taşır. Waters’ın romanında ‘Oliver Twist’ geleneğinin izinde arka sokaklarda yaşayan yoksullar tekinsizdir, ancak sosyo-ekonomik düzeyi yüksek sınıf mensupları da kötücül duygulardan bir o kadar nasibini almıştır. Romanın olay örgüsüne, özellikle başlarda, hayli sadık kalarak yola çıkan Chan-wook, zaman ve mekânı 1930’lu yıllar Kore’sine naklederek işe başlıyor. Dönem Kore’nin Japonya işgali altında olduğu yıllardır. Öykünün ana karakterlerinden sokaklardan gelmiş Koreli Sookee, kendini çevresine Japon soylusu olarak yutturmuş dolandırıcı Kont Fujiwara’nın oyununun bir parçası olarak, görkemli bir malikanede eniştesinin koruyuculuğu altında hapis hayatı süren Lady Hideko’nun hizmetçisi olarak işe başlar. Öyle ki hizmetçi kız, sahte kontun zengin Japon hanımefendisinin gönlünü çalmasına yardımcı olacak, kendi payını aldıktan sonra ortadan kaybolacaktır. Lakin işler beklendiği gibi gitmez. Öykünün ilerleyen bölümlerinde entrika entrikaya karışır, karakterler arasında beklenmedik gönül ilişkileri doğar.

30’lu yıllar Kore için hayli karmaşık bir dönem. Keskin sınıf farklılıklarının ötesinde, ülke sömürge haline düşmüş durumda. Geleneksel yaşam tarzının yanısıra yeni yüzyıl ilerledikçe modernitenin benimsenmeye başladığı yıllar bunlar. Lady Hideko’nun yaşadığı malikanenin Batı ve Japon tarzlarını ustaca kaynaştıran eklektik mimarisi, dönemin özelliklerini yansıtmak açısından çok belirleyici bir örnek. Hideko’nun yatak odası Batı usulü döşenmişken, hemen yanıbaşındaki hizmetçi odası tipik Japon tarzını koruyor. Bir diğer örnek olarak evin kitaplığını gösterebiliriz. Dış cephe geleneksel Japon mimarisi özelliğini korurken, iç mekânda Batı tarzı devasa bir kütüphane yer alıyor. Aynı mekân ‘tatami’ adı verilen Japon minderleri ve Japon usulü minyatür bahçe süslemeleriyle bezenmiş. Böylece mekanın Viktoryen kasveti, ferahlatıcı Japon minyatürleriyle dengelenmiş. Bu noktada filmin ‘sanat yönetimi’ alanında Cannes’da kazanmış olduğu ödülü sonuna kadar hakettiğinin altını çizmemiz gerekiyor.

Mekândaki tezatlar metin örgüsünde de bol bol mevcut. Film de roman gibi üç ayrı bölümden oluşuyor. Her bölümü ayrı bir karakterin bakış açısıyla izliyoruz. Farklı perspektiflerden akan hikâyeyi yakın planlar ve çarpıcı kamera hareketleriyle aktarıyor yönetmen. Bu melez yapıyı müzik kullanımında da sürdürüyor. Jo Yeong-Wook’un özgün müziğini, Mozart ve Rameau’dan ödünç ezgilerle çeşitlendiriyor.Film beklenmedik sürprizlerle dolu bir seyir sunuyor izleyicisine. İşte bu seyir keyfini bozmamak için öykünün gidişatı ve dönüm noktaları hakkında fazlaca bilgi vermekten kaçınıyorum. Özetle söylemek gerekirse, 2,5 saatlik saatlik süresini ustaca kullanan, soluk soluğa izlenen bir yapım ‘Hizmetçi’. Erkek egemen bir toplumda iki genç kadın arasında filizlenen romans, eril evrene meydan okuyan başdöndürücü erotizmi ucuza kaçmadan parlak bir estetizm içinde aktaran Chan-Wook, mükemmel oyuncu performanslarından büyük destek alıyor, ‘Oldboy’ ile sinemasına gönül vermiş hayranlarını ise finaldeki sadistik intikam sekansıyla selamlıyor.

(09 Ağustos 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

The Butler: Başkanların Hizmetkârı

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Film festivallerinin yapılacağı tarihler genelde yumurta kapıya gelince açıklanır. Maşallah 14. Akbank Kısa Film Festivali bu konuda alışılmışın dışına çıktı ve 2018 yılında yapacağı festivalini 19 – 29 Mart 2018 tarihleri arasına yerleştirdi. İyi de yaptı. Her ne kadar bazı festivaller bilhassa tarihlerini çakıştırsa da festival tarihi önceden açıklanırsa aynı zaman aralığında benzer festival yapılmasının önüne geçilir. Böylece konuyla ilgilenen sanatçıları ve meraklı insanları oradan oraya koşuşturmamış olursunuz. Netekim Antalya Film Festivali’nin yapıldığı geleneksel Ekim ayına -buçukları saymazsak- 3 ay kaldı ancak içinde bulunduğumuz 2017 yılı festivalinin hangi tarihler arasında yapılacağı veya yapılmayacağı henüz açıklanmadı. (23 Haziran 2017)

Sabah sabah, 04:14’te Havabus’a bindim, şoför mahallinin hemen arkasındaki makamıma kuruldum. O sıra bir vatandaş kafasını kapıdan soktu, “Ne zaman kalkacak abi?” diye sordu. “Dolarsa hemen” diye cevap veren şoföre sabah soğukluğu niyetine “Sterlin’se ne zaman?” diye bu sefer ben sordum. Çok soğuk geldi herhalde ki şoför arkadaş hiç tepki vermedi. Belki de duymamıştır veya espri anlayışımız ayrı telden çalıyordur, ne bileyim. (22 Haziran 2017)

Bazı film festivalleri birkaç yıl yapıldıktan sonra yok olup gidiyor. Sessiz sedasız sahadan çekilmektense son yaptığınız festivalde bunun son olduğunu belirtin ki yarın öbür gün memleketin film festivalleri tarihi yazıldığında “Şu tarihte başladı, şu kadar yıl yapıldı, şu tarihte sonlandırıldı” diye not düşülsün. Festivalin bir daha yapılmayacağı açıklanmazsa önceki yıllarda yapılanların saygınlığı da zedeleniyor gibime geliyor. Nitekim dergicilik alanında Penguen Dergisi yayınına son vereceğini 4 sayı önce açıkladı ve hüzünle karışık takdir bile topladı. Yani netice olarak ünlü şairimiz Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”nde “Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten / Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten” dediği gibi izzet ü ikbal ile çekilin kenara. (23 Haziran 2017)

Gemileri karadan yürüten bir ırkın ahvadıydık, (*) denizlere kazık çakan bir ırkın ahfadına dönüştük maşallah. Üsküdar’a gider iken, denize bakan tarafından geçilmesini isteseydi, Kuşkonmaz Camii’ni daha geriye yapardı Mimar Sinan.
(*) Geç kaldın Çokyiğit Coşkun; tereddüt edince TDK Sözlüğü’ne baktım kelimenin doğrusu “ahfadıydık” imiş. (22 Haziran 2017)

Peşpeşe film festivallerinden bahsetmişken bu yıl kısa film festivallerinde bir ilki yaşadığımızı da belirtmekte fayda var. Merkezi Fransa’da olan ve 30 ülke, 90 şehirde aynı anda gerçekleşen 19 yıllık bir geçmişe sahip Uluslararası Çok Kısa Filmler Festivali’nin ülkemiz ayağı ilk kez geçen yıl Antalya Sinema Derneği tarafından yapılmıştı. Bu yıl yine aynı dernek, aynı festivali, kapsamını genişleterek 3 şehirde, Antalya, İstanbul ve Ankara’da organize etti. Festivalin İzmir ayağı ise Hezarfen Film Galeri tarafından gerçekleştirildi. Aynı isimli festivalin iki ayrı kuruluş tarafından düzenlenmesi ülkemizdeki kısa film festivalleri açısından bir ilkti. Keza ayrı kuruluşlarca 4 şehirde düzenlenen festivalin basına bütün olarak yansımasına da bir ilk gözüyle bakabiliriz. (23 Haziran 2017)

Beyoğlu Sineması’nın en önemli özelliklerinden başta geleni bendenizin gözünde, isim olarak bulunduğu ilçenin adını kullanmasıdır. Yabancı, bilhassa İngilizce isimli sinemaların olmadığı zamanlarda sinemalarımızın ne kadar güzel isimleri vardı. Beyoğlu Atlas’tan hareket edersek kapanan Emek, Lale, Saray Sinemaları’nın isimleri ne kadar güzeldir. Şöyle bir hafızalarımızı yoklasak memleketin dört bir yanında onlarca aynı isimli sinema hatırlayabiliriz. Örneğin Kırklareli Saray, Adapazarı Saray, Beyoğlu Lale, Büyükada Lale, Urfa Atlas, Van Emek, Küçükköy Emek, vs. vs. Sinemalara bulundukları semtin adının verilmesi önerimi zaman zaman tekrar ederim, bu vesileyle yine tekrar etmiş olayım. Beyoğlu Sineması’nın öncülü, Kadıköy Bahariye semtindeki Moda Sineması’dır. Daha önce Kafkas Sineması adıyla işletilen salonu, sinemaların iyiden iyiye yok olma sürecine girdiği 1980’lerin sonlarında bir grup -sinemasever işinsanları diyeyim- elden geçirdi ve Moda Sineması adıyla sanat filmleri göstererek hizmete sundu. Ondan sonra aynı grup Beyoğlu Sineması’nı faaliyete geçirdi ve Ankara Kavaklıdere Sineması ile birlikte aynı tür filmler gösterilmeye başlandı. Tam hatırlayamıyorum ama sanırım Kavaklıdere Sineması’nın mazisi daha önceki yıllara dayanıyor. Dikkat ederseniz 3 sinema da isimlerini bulundukları semtlerin adından alıyor. Belki de Moda Sineması adı konulurken Kavaklıdere Sineması’nın adından ilham alınmıştır. Bir ara denk geldiğimde Kavaklıdere’nin son işletmecisi İrfan Bey’e sorarım. Başa dönersek, sinemalara bulundukları semtin adının verilmesi en doğrusudur. Misalen memleketin her tarafı Maximum’larla dolu, bilen bilir daha önce bu sinemaların adı Bonus idi. Yarın ne olacağı belli değil, parayı bastıran sinemaların adını değiştiriyor. Sponsordur, reklâm geliridir onu ben bilemem. Misalen Cevahir AVM.deki sinemanın adı Mecidiyeköy Sineması, Trump Tower’daki sinemanın adı Gültepe Sineması, Kanyon AVM.deki sinemanın adı Levent Sineması olsa “incileri mi dökülür?” (Tırnak içindeki mini cümleyi Memduh Ün’ün unutulmaz “Üç Arkadaş”ından aldım. Şöhrete kavuşmuş Muhterem Nur, arka kapıdan gazinoya gelirken biriken kalabalığın içinden onu görmek isteyen Semih Sezerli öne geçmek isteyince birisi “Ne itekliyorsun” diye sitem eder. Sezerli durur, adama dönüp, “Ne oldu, incilerin mi döküldü?” der ve aradan hayran hayran Muhterem Nur’u seyreder.) (24 Haziran 2017)

Sadi Bey’in Benzettikleri: (görseli yukarıdadır) İlginç benzerlikler barındıran iki afiş: The Bye Bye Man, 07 Temmuz 2017’de vizyona girecek; The Butler, 30 Mayıs 2014’de vizyona girmiş. Her ikisinde de ana görsel sırttan görünen erkek silueti; yazılar siluetin sırtına yazılmış; 3 renk hakim; “The B…” orijinal adıyla aynı firma tarafından gösterime sunuluyor/sunulmuş. (26 Haziran 2017)

(04 Ağustos 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Sinemada Tipler – Karakterler

Daha önce yazdığım yazılarda Yeşilçam Sinemasında karakterler olmadığını, tipler bulunduğunu belirtmiş, karakterlerin batı sineması için söz konusu olduğunu söylemiştim. Konunun üzerinde yeniden durulması ve düşünülmesi gereğini duyuyorum. Yeşilçam’ın tiplere dayandığı durumunun tartışılması gereksiz. Olay çok açık ve net. Asıl sorun batı Avrupa ve Amerikan sinemasında. Buralardaki filmlerde karşımıza çıkan kişiler gerçekten karakter özellikleri mi taşımaktadırlar?

Genelinde, toplum yapısının özerk bireylerden oluşmaya başlamasıyla, bireyler arası ilişkiler, çatışmalar sanat alanına da yansıyarak buralarda dönüşümlere yol açmıştır. Çok sesli müziğin gelişmesi, roman türünün ortaya çıkması, resimde, heykelde portrelerin yapılması gibi, tiyatrolarda dramatik yapı ve karakter kişiler belirmiştir. Dramatik tiyatro karakterler üzerine kurulmuştur. Karakter bir bireyi temsil eder. Toplumsal yapı ve toplumsal algı bu yöndedir.

Batı sinemasında, filmlerdeki kişiler bu genel eğilime uyuyorlar mı? Otomatik olarak uyması beklenir, birleşik kaplar olayında olduğu gibi. Aynı toplumsal yapının aynı kültür ve sanat ortamının bir parçası olarak sinemada da dramatik yapı ve karakter kişilerin bulunması beklenir. Öyle midir gerçekten de? Kesin olarak öyledir demek kolay değil. Orada da tipler var, belki tiplemeler var demek daha doğru olur.

Bu konularda derinlemesine irdelemelerde bulunmak beni çok aşar. Konunun uzmanları olayı çok açık olarak ortaya koyup tartışabilirler. Ben kabaca bazı durumları görmeye, üzerinde düşünmeye çalışıyorum.

Yeşilçam sinemasını besleyen kültür halkımızın sözlü, geleneksel kültürü. Onun özelliklerini taşıyor. Bu kültür, bütünüyle Anadolu’ya özgü değil, köklerini Asyadan alıyor. Asya kültür çevresinin parçası. Ayrıca,burada da özel olarak Orta Asya Türk kültür çevresinin bir parçası ve devamı.

Yeşilçam, görünürde Türkiye’deki yaşamın soyut yansımalarını taşıyor. Tipler bizim yaşamımızın tipleri. Ama yaşamın içinde tipler yok, kimse ait olduğu tipin maskesiyle dolaşmıyor. Toplumda kişiler var, Ahmet, Mehmet, Ali, Özgür, Hakan gibi. Sinema gerçek yaşamın olduğu gibi gerçek bir yansıması değildir. Aynaya baktığımızda herkes orada kendini görür Ahmet’i, Mehmet’i… Aynada biz görmek istediğimizi değil aynada yansıyanı görürüz. Ayna optik olarak gelen ışığın görüntüsünü yansıtır, tarafsız bir yansıtıcıdır yalnızca. Sinema böyle bir ayna değildir. Sinema bir kurmacadır, kurmacayı yansıtır. Orada biz işte asıl görmek istediklerimizi görmek isteriz. Orasının biz görmek istediklerimizin aynası olmasını bekleriz ve bunu sağlarız. Sinema görmek istediklerimizi bize gösterir.

Ama sinema olayı bir organizasyondur. Erki elinde tutan organizasyonu da kendine göre yapar. Olay burada düğümlenmektedir.

Yeşilçam sinemasında erk seyircidedir. Çünkü para seyircidedir. Orada kültürel kimliğiyle kendini görmek ister ve görür. Tipler de yaşamındaki kültürel tiplerdir.

Batı sineması farklı bir toplumsal, kültürel yapının olayıdır. Orada asıl erk kapitalist sistemdir. Sistem neyin nasıl yansımasını istiyorsa sinema seyircilere onu yansıtır, sistemin yansıtıcısıdır, sistemin kültürünün, kimliğinin yansıtıcısıdır. Burada seyirci müşteridir, tüketicidir, manipüle edilendir.

Yeşilçam böyle bir sinema olmamıştır. Yeşilçam’ın demirbaş tipleri vardır. Oyuncular o tipleri oynarlar. Tipler genelinde oyunculardan bağımsız oluşumlardır. Oyuncular o tiplerle var olurlar.

Batı sinemasında da tipler vardır. Daha doğrusu tip anlayışı vardır. Burada oyuncular kendi tiplerini oluştururlar. Filmlerde kendi tipine uyan kişileri oynarlar. Yada, belki şöyle demek daha doğru olur, sistemin toplum için uygun bulduğu kişileri oyuncular kendi tipleriyle canlandırırlar.

Amerikan sinemasından, Fransız, İtalyan sinemasından oyuncuları gözümüzün önüne getirelim, Robert De Niro, Bruce Willis, Silvester Stolone, Alain Delon, Jean Paul Belmondo, Jean Gabin, Lino Ventura, Anna Magnani, Sophia Loren, Franco Nero ve diğerleri hep kendi tiplerini oynarlar. Yan roller içinde durum aynıdır. Klasik western filmlerinde oynayan oyuncular her filmde hep aynı kendi tipiyle ve giysileriyle perdede görünür.

Batı sinemasında oyuncular ait oldukları toplumun toplumsal kodlarına uyan tipleri canlandırırlar. Kendi ulusal (yerli) sinemasının parçasıdırlar, Fransızdırlar, İtalyandırlar, Amerikalıdırlar.

Seyirci genel bir seyircidir, toplumun bütün kesimleridir. Böyle olmak zorundadır. Sermaye herkese seyrettirebileceği ticaretini yapabileceği ürün için yatırım yapar. Bu ürünün (filmin) tasarımını sermaye, para yatıran yapımcı yapar. Senaryo yazarı, yönetmen, oyuncu bu tasarıma uyan katkılarda bulunur. Bu bir sistemdir, sanayileşmiş bir sinemadır. Filmler bu kapitalist sanayinin ürünleridir. Satılmak üzere, herkes seyretsin diye, bir kültürel tüketim nesnesi olarak yapılırlar.

Ama iş her zaman olduğu gibi salt ticaret değildir. Sistemin toplumsal, kültürel politikalarına da hizmet eder. Bu durumun bu şekilde netleşmesi soğuk savaş döneminin (1950 sonrasının) bir gelişmesidir. Oluşumları şöyle gruplayabiliriz: Sinemanın ilk yılları (1900 başları), birinci dünya savaşı sonları (1920-1930), ikinci dünya savaşı sonrası (1940-1950) ve soğuk savaş dönemi. Sıcak savaş dönemleri film üretiminin sekteye uğradığı yıllardır.

Daha öncede çok yazdım, sinema kapitalizmin kucağına doğmuştur ve onun elinde yetiştirilmiş, büyütülmüş, olgunlaştırılmış ve biçimlendirilmiştir. Kısaca kapitalizmin çocuğudur, ürünüdür, sinemasıdır, onun siyasetinin, ideolojisinin bir yansımasıdır, aynasıdır. Genel işleyiş böyledir. Ve bu yapıdaki bir sinema diğer ülke sinemaları için de bir model oluşturmuştur. Film üretimi pahalı bir uğraştır para gerektirir. Para sermayedarlardadır (kapitalizm). Sermaye işine gelen ürüne para yatırır öyle de olmuştur. Parayı veren düdüğünü çaldırmıştır.

1900’lerin başlarında sinemanın gücü sermaye tarafından hemen anlaşılmıştır. Halk sinemayı merak etmektedir ve filmlere ilgi büyüktür. Sinema yatırım yapılabilir yeni bir alandır.ama ne çekilecektir nasıl çekilecektir? Deneye deneye yol alınır. Sinema diye yeni bir şey yaratılacaktır. Yaratıcılık en öndedir. Yatırımcılar da, film çekenler de yaratıcı olmak zorundadırlar. Nasıl olsa hazır bir seyirci vardır, film istemektedir, yeterki perdede hareket eden görüntüler olsun her şey denenebilir. İlk yıllar böyle geçer. Zamanla olay netleşmeye başlar. Her ülke kendi koşulları içinde sinemaya biçim vermeye, başkalarının yaptıklarından öğrenmeye çalışır. Ulusal kodlara uyan filmler çekilir.

1920’ler sinemanın tecimsel boyutunun yanı sıra bir kültür ürünü de olduğu, hatta yeni bir sanat olabileceği özellikle Avrupalı düşünürler tarafından tartışılmaya başlandığı kuramlar üretildiği dönemdir.

2. savaş yılları Avrupa’da film çalışmalarını sekteye uğratır. ABD’de ise filmler yapılmaya devam eder. Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçilir. Sinemada yeni bir dönem başlar çok şey değişir.

Savaş sonrasında batı toplumları yeniden toplanırken sinema da toplumun aynası olacak filmler üretmeye başlar. Gerçekçilik temelinde İtalya’da yeni gerçekçilik, Fransa’da şiirsel gerçekçilik, psikolojik gerçekçilik, İngiltere’de belgesel sinema, Almanya’da gerçeküstücülük, Sovyetler Birliği’nde sosyalist gerçekçilik anlayışında filmler çekilmeye başlar. Her ülke kendi ulusal kültür yapısına uyan filmlerle kendi ulusal sinemasını oluşturmaya çalışır. Sinemanın sanat olduğu da artık onaylanmıştır, sinema üstüne eleştirel, kuramsal düşünceler gelişmektedir. Sinema yayınları, film eleştirileri, sinema dergileri, film üretimlerine koşut çoğalmaya başlar.

Bu dönemde film kişileri karakter özellikleri gösterirler. Gerçek yaşamın gerçek insanları, bireyleridir bunlar.

Soğuk savaş dönemiyle birlikte kabaca 1950’lerle Avrupa sineması nitelik değiştirir. Ülkelerdeki yönetimlerde ekonomik sisteme daha bir hizmet eder yapıya girerler. Ekonomik sistem siyasal anlayışıyla birlikte ideolojik olarak da belirleyiciliğini devreye sokar. Bunun izleri sinemada da kendini gösterir. Film üretiminde ağırlık tecimsel filmlere geçer. Tecimsellik belirleyici olur. Hemen savaş sonrasının gerçekçi, eleştirel, toplumsal filmleri yerlerini halkı oyalayacak, dertlerinden uzaklaştıracak yapımlara bırakır. Her ülke kendi tecimsel sinemasını yaratır.

Bu arada ABD’de Hollywood kesintiye uğramadan film üretimini sürdürmüş ve sistemini oturtmuştur. Tür filmleriyle kendi masal dünyasını kurmaktadır ve filmlerini bütün dünyaya pazarlamakta satmaktadır. Hollywood sineması bütün dünya için bir modeldir. Her ülkede filmleri gösterilmekte, seyircilerle buluşmaktadır. “Amerikan yaşam tarzı” anlayışı yayılmaktadır. Avrupa ülkelerinde bir yanda kendi sinema filmleri bir yanda da Hollywood filmleri başat olarak gösterilmektedir. Her ülkenin yapımcıları Hollywood filmlerine karşı kendi tecimsel filmlerini üretmeye çalışır. Tecimsel anlayış filmlerin çok seyirciye ulaşmasını amaçlar. Bunun için belli tecimsel film anlayışı, film yapısı, film standartları belirlemek gerekir. Her ülke bunu kendi toplumuna göre çözümler ama bu arada filmlerin başka ülkelere de satışları söz konusudur. O zaman bu tecimsellik anlayışı diğer ülkeler içinde geçerli olmalıdır. “Bileşik kaplar” sistemi işler. Ortak bir tecimsel film anlayışı ve standartları oluşur. Ortak yapımlarda bunu destekler, ortak anlayış, ortak oyuncular, ortak konular…

Avrupada sinema bir sanayi ürünüdür,sanayileşmiş bir sinemadır. Sanayi ürünlerinin standartları olur. Her şey ekonominin kurallarına göredir. Halk müşteridir, seyircidir ona filmler pazarlanır tüketmesi için. Oyuncular bu sistemin filmlerinin oyuncularıdır. Onlar da bir bakıma sanayinin ürünüdür, pazarlanırlar. Ayrıca film pazarlamanın lokomotifidirler. Oyuncunun filmi pazarlanır. Reklam ve tanıtım sektörü işin bir parçasıdır.oyuncunun ne oynadığından çok oyuncunun kendisi önemlidir seyirci için. Seyirci sevdiği oyuncunun filmlerine gider. Oyuncu yapımcı için bir yatırım alanıdır (nesnesidir). Seyirci sevdiği oyuncuda kendine dair özellikler bulur, oyuncudan hep aynı şeyleri bekler bu beklenti oyuncunun oynayacağı filmlerdeki durumunu da belirler. Seyircinin beklentilerinin dışına çıkamaz. Bu onun standart kişiliğidir artık. Dolayısıyla hep kendi karakter tipini oynar her filmde. Sanayi ürünü tecimsel popüler kültür içinde popüler sinema ve popüler oyuncular… Her şey sistem tarafından tasarıma uygun olarak üretilir ve pazarlanır.

Ayrıca bir de gene sistem içinde ama sistemin tecim anlayışının dışında “sanat sineması denen” sınırlı bir seyirciye ulaşan filmlerde yapılmaktadır bu ülkelerde. Bu, “sanat sineması” filmlerinin sistem içindeki konumu işlevi başka bir yazının konusu.

Ayrıca gene özellikle İtalya ve Fransa’da güçlü sol partiler ve sendikalar vardır, güçlü bir entelektüel çevre vardır, yayıncılık eleştiri kuramsal çalışmalar yapılmaktadır.

Cannes ve Venedik festivalleri sinemanın tecimsel boyutunun dışındaki oluşumların sergilendiği dünya sinema çevrelerine sunulduğu ortamlardır. Yani Avrupa’da sinema tamamıyla tecimsel sinemaya teslim olmamıştır. Yönetmenlerin isimleri oyuncular kadar önemsenmektedir. Gene de bütün bunlar seyirciler için yapılan tasarımlardır. Bunu ister kapitalist yapımcı yapsın, ister sanatçı, yaratıcı yönetmen yapsın olay seyirciler için yapılan tasarımlardır. Kuşkusuz seyircilerin eğilimleri, beklentileri dikkate alınarak yapılmaktadır filmler. Seyirciler asıl belirleyiciler değillerdir. Oysa Yeşilçam’da belirleyici olan seyircilerdir, asıl tasarımcı seyircilerdir. Dolayısıyla sinemada var olan tipler bu durumlara göre biçimlenmişlerdir. Yeşilçam’ın kahraman tipleri seyircilerin kültürünün derinliklerinden gelirler, batı sinemalarında böyle bir derinlik yoktur, zaten batı toplumlarının tarihsel geçmişleri de çok eskiye gitmez. Yeşilçam geleneksel sözlü kültür ürünüdür batı halkın sözlü kültürünü çoktan geride bırakmış yazılı kültürle yol almaktadır ve bu yazılı kültür toplumsal oluşumlara yön vermektedir. Batı sinemaları da kapitalizmle birlikte bu yazılı kültür insanları tarafından tasarlanmaktadır.

Sinema sanat kültür alanına girdiğinde diğer sanatların toplum yaşamında yüzlerce yıllık bir geçmişleri ve gelişim süreci vardır. Sanat ailesinin yeni doğan bir çocuğu olarak sinema bu sanat ortamından beslenmek yerine yatırımcının beklentileri doğrultusunda yol almaya çalışır. 1. savaş öncesi yıllarıdır Avrupa’da sanat ve düşünce ortamında köktenci oluşumlar çeşitli akımlar, dönüşümler yaşanmaktadır. Hatta sinema bunlara etkide eder ama kendisi pek etkilenmez. Diğer sanatların popüler bir kitlesi, yapısı yoktur. Geniş kitlelerin yaşamını kucaklama gibi bir beklenti içinde değildir. Sanat ve kültür çevrelerinin bir olayıdır. Uzun zaman içinde ancak geniş kitlelerin yaşamına girebilir. Bu yıllarda daha sinemanın sanat olabileceği kimsenin düşüncesinde yoktur. Eğlence eğlendirme aracıdır, çok ilgi çekmektedir, popülerdir. İşte sermaye böyle bir sinema algısına yatırım yapar. Her ülke kendi halkının kültüründen, tarihinden, günlük yaşamından beslenen öyküler anlatan filmler yapar. Genelde filmlerin sesi ve rengi yoktur ama geniş bir kitlesi vardır.

Savaş sonrasında Avrupa’da sinema sanat ve kültür çevrelerinin de ilgisini çeker tartışılmaya başlanır. Çünkü sinema eğlence kültürünün bir parçası olmuştur ve kendi kültürel yapısını oluşturmaktadır. Ayrıca yeni bir sanatın oluşumu söz konusudur. Böylece sinema yalnızca sermayenin değil kültür çevrelerinin de alanına girer. Bu çevreler sinemaya el atarlar sanat alanlarında o sıra var olan akımlara, düşüncelere, anlayışlara göre ona şekil vermeye çalışırlar.

Oyunculuk anlayışı da tiyatroda var olan “bir karakter yaratmak” düşüncesi üzerine kuruludur. Oyuncular “karakter” olmaya çalışırlar. Bir çoğu da zaten tiyatrodan gelmektedir başka bir model de yoktur.tip yaratmak tip olmak uzak doğu sanatlarının batıda tanınması sonucu batı tiyatrosunda düşünülmeye tasarlanmaya başlar. Fakat sinema oyuncularında tipleşme bunun sonucu ortaya çıkmaz. “Brecht’in denemeleri, Sovyetler Birliği’ndeki uygulamalar bu konuda yönlendirici olmamıştır.” Ve 1950’lerden sonrasının bir olayıdır ve de tecimselliğin sinemanın ana yapısı olmasının bir sonucudur. Sermaye tecimsel anlayışıyla ve siyasal ideolojik yaşam yapısıyla sinemayı şekillendirir. Sermaye için filmler tecimsel mallardır ve pazarlanırlar. Tecimsel malın pazarlanmak için belli standartları olmalıdır. İşte bu standart olma düşüncesi oyuncuların standart tiplere dönüşmesinin başlıca nedenidir. Tecimsel popüler filmlerin popüler oyuncuları artık tiptirler. Yatırımcının sinemasında durum ve ana akım budur.

Yeşilçam’daki tiplerin oluşumunun kaynağı seyircilerin kültürel yapısıdır. Oysa batıda tipler tecimsel sinemanın standardizasyonunun bir sonucudur.

Yeşilçam seyircileri “sinema aynasında” kendi kültürel kimliğinin yansıması tipleri görürken batı sineması seyircileri sistemin onlar için tasarladığı kimliği yansıtan tipleri görmekte onlarla bütünleşmektedir. Batı sineması sistemin uygun bulduğu bir toplum modelinin oluşturulması ve sürdürülmesinde görevini yerine getirir. Batı sinemasındaki oyuncular kendi tipleriyle bu oluşumda yer alırlar. Yeşilçam ise kendi kültürünün yansıtıcısı olarak bu kültürel toplumsal kimliğin yaşamasını sağlar. Yeşilçam seyircisi sinemada kendi yansımasını görür batı sineması seyircisi ise orada kapitalist sistemin anlayışının yansımalarını görür. Yeşilçam sinemasında halkın kültürel kimliği yansır, batı sinemasında kapitalizmin kültürel kimliği yansır. Tipler de bu durumun yansıtıcılarıdır.

(23 Temmuz 2017)

Engin Ayça

Dunkirk’de Yaşam Mücadelesi Üzerine Benzersiz Bir Deneyim

‘Dinamo Operasyonu’ olarak tarihe geçen ‘Dunkirk Tahliyesi’, İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştiren yakın tarihin dönüm noktalarından biridir. Belçika ve Fransa’ya giren Alman askerlerinden kaçarak Manş Denizi kıyısındaki Dunkirk sahiline konuşlanmış 400 bin kişilik İngiliz ordusu, 26 mil ötedeki evlerine ulaşabilme mücadelesi içindedir. Karadan Alman tanklarıyla sarılmış, hava ve denizaltı bombardımanlarıyla çoklu ateş altında kalmış askerler yok olmak ya da teslim olmak tercihiyle karşı karşıyadır.

1940 yılının 27 Mayıs’ından 4 Haziran’a kadar süren operasyon başarıyla sonuçlanmış ve 335 bin İngiliz askeri sağ salim vatanlarına dönebilmişlerdir. Dünyanın yeni düzenini yakından etkilemiş bu olaydan çok etkilendiğini, yaşamı boyunca duyduğu en insani ve en gerilimli vaka olduğunu belirtiyor Christopher Nolan. Buradan hareketle çektiği ‘Dunkirk’, dünya sinemalarıyla eşzamanlı olarak bizde de gösterime girdi ve ilgiyle izlenmeye devam ediyor.

İngiliz asıllı sinemacının en kişisel eseri olarak dikkat çeken ‘Dunkirk’, yaratıcısının da altını çizdiği gibi konvansiyonel bir savaş filmi değil. ‘Er Ryan’ı Kurtarmak / Saving Private Ryan’ın açılış sekansı benzeri kanlı savaş sahnelerine yer vermekten özellikle kaçınmış yönetmen. Kısıtlı bir süre içinde 72 kilometre uzunluktaki sahilde tutsak kalmış askerlerin hayatta kalma mücadelesi üzerine yoğunlaşıyor yapım. Askerler kumlar ve tahta mendirek üzerinde destroyerlerce alınmayı bekliyor. Gemiler ve tüm plaj Alman uçaklarınca bombalanıyor. Manş denizinin öte yakasından sivil tekneler mahsur kalmış askerleri kurtarmak için harekete geçiyor.

Nolan, farklı zaman dilimlerinde geçen olayları kurgu marifetiyle birleştiriyor. Bu tür zaman sıçramalarına yönetmenin önceki filmlerinden aşinayız gerçi. Bu kez, karada yaklaşık bir hafta, denizde azami bir gün, havada ise bir saatlik yakıt yüklemesi yapabilen uçakların ortak mücadelesini soluk soluğa bir ritimle harmanlanmayı başarıyor ve bu ölüm kalım deneyimini tüm görselliğiyle aktarıyor. Karakterlerin hikâyeleriyle, geçmişleriyle ya da gelecekte neler yapmayı plânladıklarıyla ilgilenmeyişi bu yüzden. Her şey şimdiki zamanda anlatılırken, izleyiciyi derinden etkileyen iki saate yakın deneysel bir seyir hedeflenmiş.

Filmin neredeyse % 90’lık bölümünde kullanılmış IMAX formatı tercihi de bu yüzden. Yönetmenin ‘Yıldızlararası / Interstellar’da da birlikte çalıştığı İsviçre doğumlu Hollanda-İsveç asıllı görüntü ustası Hoyte Van Hoytema’nın izleyiciyi olay anının tam ortasına sokan ve yaşananları orada bulunanların gözünden aktaran çalışması tam bir mühendislik şaheseri. Bu nedenle filmin IMAX formatında film gösteren salonlarda izlenmesi tavsiye olunur.

Sessiz filmlerin tutkunu olduğunu bildiğimiz Nolan, sinemanın bu has döneminden esinle filminde çok az diyalog kullanıyor. Sözgelimi, baştan sona yaşam mücadelesine tanıklık ettiğimiz genç asker (Fionn Whitehead) ilk 35 dakikada hiç konuşmuyor, devamında ise birkaç repliğin ötesinde sesini işitmiyoruz. Havada Tom Hardy, karada Kenneth Branagh, denizde Mark Rylance ve Cillian Murphy gibi tanınmış usta oyuncuların filmin önüne çıkmayan mütevazi katkıları var, ancak karakterler üzerine değil, hayatta kalma mücadelesinin deneyimlenmesinin hedeflendiği bir seçim söz konusu.

Sadece teknik bir gösteriden de ibaret değil ‘Dunkirk’. Havadan keklik gibi avlanan insanların dayanışmasını izlerken çok etkileyici duygusal anlara tanıklık ediyoruz. Gökten Almanların ‘teslim olun ve sağ kalın’ broşürleri düşerken yollarına devam eden genç askerlerin tedirginliği, doğal ihtiyacını gidermek üzere kumlara eğilmiş askerin toparlanarak ölü arkadaşını gömmeye çalışan bir diğerinin yardımına koşması, büyük oğlunu savaşta kaybetmiş sivil tekne sahibinin ‘savaşı benim yaşımdakiler çıkardı, çocukları ölümden kurtarmalıyız’ feryadı, istemeden genç bir sivili ağır yaralayan travma geçirmekte olan askerin pişmanlığı, hayatını kaybeden genç sivilin kurtuluş sonrasında son arzusunun yerine getirilmesi, karaya oturmuş tekneye doğru koşan genç İskoçların görüntüleri filmin unutulmaz kareleri olarak zihinlerde yer ediyor.

Ve bu görsel deneyim ve duygu fırtınasını bir sessiz sinema piyanisti edasıyla müzikleyen Hans Zimmer’in filme önemli katkısının hakkını vermeden de geçmeyelim. Üstadın, İngiliz besteci Edward Elgar’ın bir teması üzerine oluşturduğu müzik bandı kolay unutulacak cinsten değil. Cristopher Nolan’ın en kişisel filmi, şimdiden klasikleşmiş bir başyapıt ‘Dunkirk’. Ödül mevsiminde adını bol bol duyacağımızdan eminim.

(22 Temmuz 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Karaoğlan: Camoka’nın İntikamı

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Kelebek etkisi nedir, bilirsiniz. Dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpmasının dünyanın öteki ucundaki başka bir olaya etki edebildiğini öngören bir felsefedir. Sinemada “The Butterfly Effect” adıyla filmi de yapılmıştır ve “Kelebek Etkisi” adıyla 09 Nisan 2004 tarihinde sinemalarımızda gösterilmiştir. Geçen hafta Özen Film “Davud ve Calût: İnanç Savaşı” Türkçe ismini uygun gördüğü “David vs. Goliath: Battle of Faith” orijinal isimli filmi önümüzdeki aylarda vizyona çıkaracağını duyurdu. Filmin adındaki “Calût” kelimesini ilk defa duyduğumu itiraf ederim. Bu kelime görüldüğü gibi orijinal isimdeki “Goliath” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmış. 1960’lardaki Herkül ve Masist’li filmler furyasına yetişmiş sinemaseverler -tahminen- “Herkül Golyat’a Karşı”, “Masist ve Golyat” isimli onlarca film seyrettiğini hatırlar. Günümüzdeki filmlere Türkçe isim koyarken benzer filmlerde geçmişte nasıl isimlendirme yapıldığına bakmakta yarar vardır. Herkül’den misal verirsek son yıllarda sinemalarımıza “Hercules” olarak gelen filmlerin adlarını yadırgamışımdır. Lâfı dolandırıp kelebek etkisine getireceğim. 40 yıllık Golyat nasıl Calût olmuş diye düşünürken bir baktım Yeşilçam’ın unutulmaz oyuncusu Danyal Topatan’a gelmişim. Calûd-Golyat-Masist etkisini yukarıda açıkladım. Bahsettiğim olayda kelebek etkisi şöyle devam ediyor: Masist’li filmleri düşünürken o tür filmlerde oynayan ünlülerinden Steve Reeves ve Gordon Mitchell’i hatırladım. Steve Reeves’in günümüzün John Wick’i Keanu Reeves’in dedesi olmadığını daha önceki bir yazımda bahsetmiştim. Bilen bilir, bilmeyen internetten bakabilir, Gordon Mitchell yabancı sinema oyuncularının en yakışıklı çirkin adamıdır. Tuhaf bir ifade olduğunun farkındayım ama Yılmaz Güney’e Çirkin Kral lâkabını veren bir neslin sinemaseveri olduğumu düşünürsek bu ifademi mazur görebilirsiniz. Gordon Mitchell’den de Danyal Topatan’a geçtim. Karaoğlan filmlerindeki Camoka rolüyle başrole kadar tırmanan bu benzersiz oyuncumuz zamanında çok sevilirdi. Allah rahmet eylesin. (18 Haziran 2017)
Kelebek etkisini sürdüren diğer yorumlar:
Nizam Eren: Abi harika anlatmışsın… Hiç bişey anlamadım.
Sadi Çilingir: Başında yazıyor: Kelebek etkisi. Danyal Topatan – Karaoğlan – Cengiz Han – Orta Asya… Git gidebildiğin kadar. Sen yine de bir beğendi ifadesi tıkla.
Ali Sönmez: “Yabancı sinema oyuncularının en yakışıklı çirkin adamı” bence Charles Bronson’du.
Sadi Çilingir: Sen benden daha genç kuşak olduğun için makûldür. Bronson da gözdelerimdendir. Lemi Kovşın’ı da hatırlatırsın sen şimdi. Michael Constantine miydi? (Nizam gördüğün gibi kelebek etkisi sürüyor.)
Nizam Eren: Kelebek etkisi değil bu, huzurevi dayanışması.
Ali Sönmez: Eddie Constantine; bak ona yetiştim. Ama o yakışıklı filan değil, düpedüz çirkindi. At suratlı Fernandel’den biraz daha yakışıklı ancak.
Sadi Çilingir: Nizam, sen de huzurevini ziyarete gelen gençlerdensin sanırım.
Nizam Eren: Bu bayram el öpmeye geleceğim. Bana Feri Cansel, Melek Görgün’ü falan anlatırsınız.
Sadi Çilingir: Süheyl Eğriboz, Kudret Karadağ, Coşkun Göğen… Anlatacak çok şey var. Önder Somer… Kelebek etkisi devam ediyor.

(Fotoğraf: Steve Reeves – Herkül) Toplumumuz insanı tarif ederken nedense pek dengesiz davranmış. Kalem kaş, elma yanak, kiraz dudak, hokka burun, burma bıyık, top sakal, zeytin göz dediğimiz yüzümüzü seyre açık bırakmışız; sırma / lepiska saçlım diye methettiğimiz kafamızın tepesini ise şapka, bere, kep gibi malzemelerle muhasaraya almışız. Bendeniz her iki tarafımı da özgür bıraktım. Bıyık yok, şapka yok, sakal yok, bere yok. Maşallah her yönüm püfür püfür. (20 Haziran 2017)

“İyilikten maraz doğar” atasözümüze şu günlerde yürürlükte olan sinema ortamından bir misal vereyim. Arkadaşın birisi filminin DVD.sini yayınlamak için bir firmadan talep geldiğini belirttikten sonra bir an önce sinema salonlarında gösterilebilmesi için öneride bulunmamı istedi. Bilen bilir, filmler sinema salonlarında gösterilmişse DVD hakkı ücretleri artar. Sanat filmleri gösteren bir grup ile bağlantı sağladım. Bir süre bekledim, bir süre dediğime bakmayın, lafın gelişi öyle. Arkadaştan birkaç hafta çıt çıkmayınca grubu arayıp neticeyi sordum. Önümüzdeki Ekim ayında gösterimini planladıklarını söylediler. Tam bu aşamada filmin DVD.si pat diye piyasaya çıkarılıverdi. Muhtemelen grup DVD.si çıkan filmi Ekim ayında sinema salonlarında göstermekten vaz geçecek. Yazının başındaki atasözünün “iyilik” kısmını anmasak da olur, çünkü biz sinefiller hiçbir menfaat beklemeden tüm filmlerin sinema perdesinde izlenmesi için gayret sarf ederiz. Ancak bu durumda “doğan maraz” bendenizin şevkimin kırılması oluyor. Bu kırılma, benzer durumda bir müddet çekimser davranmama sebep olacak. Neticede hepimizi insanız, ne kadar prensipli davranmaya çalışsak da aciz olduğumuzdan prensiplerimizi askıya alabiliyoruz. Ama henüz korsandan sinema filmi izlememe prensibimi devam ettirdiğimi belirteyim. (22 Haziran 2017)

Son zamanlarda sade ifadeli yazıları daha çok sever oldum. Misal: Gökyüzü bulutlandı, yağmur yağabilir. Çok süslü, tuhaf ifadeli yazıları sevmiyorum. Misal: Sevgisizlik uçurtmanın kanadında umarsızlığın pişmanlığıyla dalgalanıyor. (20 Haziran 2017)

İrmik helvasında racon: Çam fıstığı ne kadar pahalı olursa olsun her porsiyonda yeteri kadar olacak. (21 Haziran 2017)

(21 Temmuz 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Busan Treni’nde Dehşet

2016’nın sürpriz filmlerinden Kore yapımı ‘Busan Treni / Train to Busan’, bu haftadan itibaren ‘Zombi Ekspresi’ adıyla bizde de gösterimine başlıyor. Yaratıcısı Yeon Sang-ho tanınmış bir canlandırma ustası. Kendisine ait Dadashow isimli yapım merkezinde üretmiş olduğu çizgi dışı animasyonlarından tanıyoruz sinemacıyı. Güney Kore toplumundaki çürüme ve şiddeti eksen alan yapıtlarının ilki olan 2011 yapımı ‘Domuzların Kralı’nda, çelimsiz öğrencilerin zorbalığa maruz kaldığı kendi lise yıllarının acımasız düzeninden yola çıkar yönetmen. 2013 yapımı ‘Sahtekar’da toplumu sömüren sahte din adamlarını eleştirir.

Yapımını 2015’te tamamladığı ‘Seul İstasyonu’ o yıllarda Güney Kore’yi kasıp kavurmuş solunum sistemini etkileyen Ortadoğu kökenli virüs salgınından esinlenir. Filme konu olan ölümcül virüs, boynundan ısırılmış yaşlı bir evsizin başkentin merkez istasyonunda zombiye dönüşmesinin ardından hızla yayılmaya başlar. Tek bir gece boyunca yaşanan dehşete tanık oluruz daha sonra. Fahişeliğe zorlanan evinden kaçmış genç kız, kızı pazarlamaya çalışanlar ve istasyonun evsizleri bu karanlık dramın baş kişileridir. Finalde tüm karakterlerin zombiye dönüştüğü çürümüş, merhametsiz bir dünya çizer sinemacı. Ekonomik eşitsizlik ve yolsuzluğun tavan yaptığı ülkesinde evsiz zombilerin saldırısını, toplumsal patlamanın metaforu olarak kullanır.

Yönetmenin animasyonlar sonrasında canlı karakterlerle çektiği ‘Zombi Ekspresi’, ‘Seul İstasyonu’nun devam filmi olma özelliğini taşıyor. Cannes Film Festivali’nde Geceyarısı Seansı’nda dünya prömiyerini yapan, ardından gösterime girdiği ülkesinde gişe rekorları kıran film, korku ve dehşetin pençesindeki bir tren dolusu yolcunun hikâyesini anlatıyor. İşkolik fon yöneticisi Seak-woo (Gong Yoo) ile ayrı yaşadığı annesini görmeye giden küçük kızının da aralarında bulunduğu hızlı trendeki yolcular, önüne geçilemeyen bir virüs salgını tüm Kore’yi sarmışken, başkent Seul’den ülkenin güneyine, zombilerin henüz ulaşamadığı düşünülen Busan’a varmaya çalışıyor.

Yeon Sang-ho dehşetengiz zombi kıyametini, ülkesindeki sınıf çatışmasını körükleyen ekonomik dengesizliğe isyanın metaforu olarak kullanmayı sürdürüyor. Vagonlar toplumun yukardaki ve aşağıdakileri arasındaki ateşten sınırlar olarak çiziliyor. Klostrofobik tren kompartmanlarında sıkışan yolcular arasındaki sınıf kutuplaşmaları ortadan kalkıyor, farklı sınıflardan insanlar ancak dayanışma ve işbirliği ile hayatta kalabileceklerini idrak ediyor. Bir yolcu tarafından toplumun ‘kan emicisi’ olarak suçlanan kibirli fon yöneticisi, ilk kez başkaları için kendi hayatını riske atmaktan çekinmiyor.

Kişisel olarak çok önemsediğim allegorik alt metninin dışında son derece iyi çekilmiş bir aksiyon/gerilim filmi; Koreli sinemacıların B-yapımlarını sanatsal nitelikli çabalara dönüştürmesinin güzel bir örneği; iki saatlik süresi boyunca temposu hiç aksamayan başarılı bir yönetmenlik denemesi ‘Zombi Ekspresi’.

Yang Jin-mo’nun soluk soluğa kurgusu, Jang Young-gyu’nun müzik çalışması ve Choi Tae-young’un ani şoklar yaratmaktan öte gerçek dehşet anlarını ustaca vurgulayan ses efektlerinin katkısıyla merakla izlenen yapım, sadece teknik bir gösteriden ibaret olmayan, kanlı canlı karakterleri ve dışardaki öfke patlaması karşısında onların birbirleriyle olan ilişkileri, uygarlık ve barbarlık arasındaki ince çizgi üzerinde değişimleri doğrultusunda yol alan bir hikâye. Karanlık animasyonlarındaki acımasız figürlerden farklı olarak, bu kez toplumun farklı kesimlerinden insancıl karakterlere ağırlık vermiş, trendeki kötü adamı orta yaşlı şirket CEO’sundan seçmiş yönetmen.

Geniş yığınlara hitap eden üstünyapım koşullarında Koreli sinemacının karamsar ve nihilistik bakış açısı, toplumsal başkaldırıları şiddet yoluyla bastırmaya çalışan polis ve asker eleştirisi biraz yumuşamış belki. Mutlaka izlemenizi önerdiğim önceki çalışmaları ve ‘Seul İstasyonu’nun hikâye zenginliğini arayanlar da olabilir ancak ‘Zombi Ekspresi’ni de son zamanların en başarılı aksiyon/gerilimi olarak ihmal etmemek gerekiyor.

(19 Temmuz 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Celladın Çırağı

Bu hafta gösterime giren ‘Çırak / Apprentice’, Uzakdoğu’nun incisi Singapur’dan gelen ilgiye değer bir yapım. Farklı kültürlerin ve ırkların birarada yaşadığı, farklı dillerin konuşulduğu Uzakdoğu’nun bu küçük adasından çıkmış filmin yönetmeni Çin asıllı Boo Junfeng. Cannes Film Festivali’nin ‘Eleştirmenler Haftası’ bölümünde gösterilmiş 2010 yapımı ilk uzun metrajı ‘Kumdan Kale / Sandcastle’ ile dikkatleri çekmiş olan 32 yaşındaki sinemacının ikinci filmi olan ‘Çırak’, ülkesinde yürürlükte olan idam cezası üzerinden farklı tartışmaları başlatacak bir biçimde başlıyor.

Ordudan ayrıldıktan gardiyan olarak çalışan 28 yaşındaki Aiman,yaşadığı bölgenin yüksek güvenlikli hapishanesine tayin olmuştur. İnsanların değişmesine yardımcı olmak, suça bulaşanların topluma kazandırılmasında yer almak istediğinden bu işi seçtiğini dile getirir mülakatında. Hapishanenin 60’lı yaşlardaki deneyimli celladı Rahim, genç adamın kişiliğinden ve iş disiplininden etkilenerek onu asistanı olarak yanına aldırır daha sonra. Ancak Rahim’in genç adamın babasını idam eden infazcının ta kendisi olduğunu öğrendiğimizde, bu karşılaşmanın tesadüfi olmadığını anlarız.

Bir intikam hikâyesi izleyeceğimizi düşürdürten ‘Çırak’ın meselesinin daha farklı olduğunu anlarız film ilerledikçe. Kanlı bir cinayet işleyen ve toplumun canavar addettiği babası için kefaret aramakta, babası gibi olmadığını ispatının peşindedir Aiman. İlk filmi ‘Kumdan Kale’nin babasının ve ailesinin geçmişinin izini süren yeni yetme delikanlısı gibi, babanın günahlarından ve suça bulanmış kendi geçmişinden sıyrılmak ve değişebilmek arzusundadır genç gardiyan.

Singapur benzeri refah düzeyi yüksek ülkelerde, idam cezasının adaletin tescil ettiği suça caydırıcı en etkin silah olduğunu belirtiyor Junfeng. İdam cezasının ülkesinde bu nedenle görmezden gelindiğinin altını çiziyor bir söyleşisinde. Yine de infaz eylemine ayrıntılarıyla yer verdiği filminde, izleyicinin yaşananları farklı bir gözle değerlendirmesi umudunu taşıdığını da ekliyor. Junfeng’in filmi idam eylemini, benzer çalışmaların tersine, infazcıların ve idam mahkumunun geride kalan yakınlarının bakış açısından değerlendirme yolunu seçiyor. Bu hedef doğrultusunda, doğru ile yanlış arasındaki ezeli çekişmeyi irdelerken ışık ve karanlık karşıtlığını ustalıkla kullanıyor. Sinemacının kendi açıklaması doğrultusunda, ‘Larangan hapishanesi genç gardiyanın akıl sağlığının, bulanık zihninin somutlaştırılmış temsili haline dönüşüyor’. Aiman babasının son günlerini geçirdiği loş koridorlarda dolaşırken, kendi kişiliğinin derin noktalarını, kendi karanlığı ve aydınlığını keşfe çıkıyor, dipsiz bir boşlukta çocukluk travmalarıyla yüzleşiyor.

İdam cezası alan katiller ve uyuşturucu satıcılarının genellikle toplumun suça bulaşmış yoksul sınıflarından geldiklerini vurguluyor Uzakdoğulu yönetmen. Baş cellat ile çırağının azınlık Malay halkı mensubu olmasını bu yüzden tercih etmiş. İşçi sınıfının yoğunlaştığı küçük banliyö evinde ablası ile mütevazi bir hayat süren Aiman ile amir Rahim’in baba oğul ilişkisini andıran ilişkilerinde bu kültürel birliğin rolü büyük. Filmin eksik kalan yanı ise, deneyimli baş celladın psikolojisine ve iç dünyasına yeteri kadar yer vermemesi. Buna karşılık, ‘Ilo Ilo’dan hatırladığımız Fransız Benoit Soler’in etkileyici görüntü çalışmasından ve de ilk filminde genç oyuncu Firdaus Rahman ile Malay asıllı karizmatik aktör Wan Hanafi Su’nun başarılı performanslarından büyük destek alan parlak bir yönetmenlik denemesi olarak ilgiyi hakediyor ‘Çırak’.

(14 Temmuz 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com