Kategori arşivi: Yazılar

Akademi Ödülleri’nin Kısa Tarihi – 2

Sistemi Yenilemek

30’ların perdesini açan Oscar’lı film, Lewis Milestone imzasını taşıyan All Quiet on the Western / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque’ın yayınlandığı dönemde yankılar uyandıran romanından uyarlanmıştı. Savaş felaketini son derece dramatik bir anlayışla gözler önüne seren yönetmenin, özellikle belgeselci bir yaklaşım yeğleyerek yer verdiği siper görüntüleri, sonraki dönemlerde savaş sineması adına örnek oluşturmuştu; ancak filme verilen ödülün Hollywood’un anti-militarist bakış açısına örnek teşkil edebileceği iddiası -en azından sonraki dönem göz önüne getirildiğinde- gerçekçi sayılamazdı.

1931, genel eğilimlerin belirginleşmesi adına kritik bir yıldı. Aday filmler arasında yer alan Public Enemy ve Little Caesar, gangster/suç sinemasının erken dönem klâsikleri arasında yar alıyordu. İki film de, 1930’ların başlarında, Amerika’da içki yasağı döneminde suç dünyasında yaşanan bir yükseliş ve düşüş öyküsüne odaklanmaktaydı. Gerçekçi gözlemlere dayanan ve dönem eleştirisi barındıran bu yapımlar, binlerce yerliyi yok etme pahasına uygarlığı yaratan öncülerin serüvenleri kadar renkli değildi kuşkusuz(!). Akademi, ABD Kongresinin 1889 yılında aldığı karar uyarınca Oklahoma topraklarını çiftçi ve göçmenlere bağışlaması üzerine harekete geçen göçmenlerin öyküsüne odaklanan Cimarron’u En İyi Film ödülüne değer bulmuştu!

Sonraki yıl gösterime giren bir başka suç serüveni Scarface: The Shame of a Nation / Yaralıyüz, Greta Garbo’nun varlığı dışında hiçbir anlam ifade etmeyen Grand Hotel’e kaybedecekti. Bu, sisteme güveni boşa çıkarma çabası taşıyan gerçekçi öykülerin ikinci sınıf melodramlar karşısında alacağı ilk yenilgi olmayacaktı!

Dönem; aşk (It Happened one Night / Bir Gecede Oldu – 1934, Gone with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti – 1939), iyimserlik (You Can’t Take it With You / Para Beraber Gitmez – 1938), macera (Mutinty on the Bounty / Gemide İsyan – 1935) gibi öyküler ve yeni çiftler aracılığıyla (Clark Gable & Claudette Colbert, Jean Arthur & James Stewart) bunalımı hafifletmenin yollarını ararken, özenle yaratılan vitrini bozmaya çalışan yaramaz çocuklara da rastlanmıyor değildi (Modern Times / Modern Zamanlar – 1936.); ancak Akademi’ye göre pek çok sinemaseverin adını hatırlamakta dahi güçlük çektiği The Great Ziegfeld, çok daha başarılı bir yapımdı ve o saçma “komünizm paranoyasını” kaşıyıp duran bu küçük adamı dikkate almak yersizdi!

30’lar, biraz da Frank Capra’nın içi doldurulamamış hümanizminin, aykırı sesleri boğduğu bir dönem olarak hafızalara kazınacaktı.

Kuşkudan Destana

Hitchcock imzası taşımasına karşın, sanatçının olgunluk dönemi göz önüne alındığında vasat bir film olan Rebecca’nın, The Grapes of Wrath / Gazap Üzümleri gibi eskimeyecek bir klasiğe yeğlenmesiyle açılan 40’lar, aslında sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden olan Orson Welles’in çıkışını müjdelemesi açısından kayda değerdi. Ne var ki yedinci sanatın anlatım olanaklarını yerle bir eden ve yeni bir çağın kapılarını aralayan 1941 yapımı Citizen Kane / Yurttaş Kane, biraz da filmin teşhir ettiği basın imparatoru Hearst’ün kampanyası sonucu göz ardı edilmişti. Akademi’nin 1942 tercihi daha da acıklıydı. Birçok eleştirmen tarafından “savaşa çağrı yapan, duyguları sömürücü basit bir propaganda filmi” olarak nitelendirilen Mrs. Miniver (Yönetmen: William Wyler), Aristokrat bir İngiliz ailenin, 2. Dünya Savaşı sırasında yok olmaya yüz tutan yaşamlarına odaklanıyordu. Ne var ki, kararlarını “Nazi tehdidine karşı kamuoyu baskısı oluşturmak” olarak açıklayan üyeler, bu kez de Lubitsch’in To be or Not to be / Olmak ya da Olmamak adlı başyapıtını ıskalamışlardı. Anti-militarist sinemaya armağan ettiği birçok sahne ile akılda kalan film, -The Great Dictator ile birlikte- Alman faşizmine en sıra dışı darbeleri savuran yapımlar arasında yer alırken, Miniver, nadiren hatırlanacaktı.

1944’ün gözde filmi Oscar’lara da damgasını vuran Leo McCarey’nin Going My Way / Yoluma Giderken, New York’taki bir Katolik kilisesine atanan genç papaz Chuck O’Malley’nin maceralarını anlatıyordu. Günümüzde, Bing Crosby’nin performansı sayılmazsa “sıradan” olarak nitelendirilebilecek film, Hollywood’un en başarılı dönemlerinden birinde şaşırtıcı olarak öne çıkarılmıştı. Bu kez, kara filmin doruk noktalarından olan Double Indemnity / Çifte Tazminat dışarıda bırakılmış, western tarihinde yeni bir sayfa açan The Ox-Bow Incident adaylığa dahi değer bulunmamıştı. (Öncülerin ülke yaratma çabaları veya yerlilerle olan mücadelelerini konu alan 40’ların westernlerinden kesin bir dille ayrılan bu film, uygar Batı’nın (!) linç yaklaşımına keskin bir bakış atmakta ve olasılıkla 2. Dünya Savaşı atmosferinin kahramanlık destanlarıyla uyuşmamaktaydı!)

Wyler’ın, Miniver’ın ardından savaş sonrasındaki toparlanış esnasında uyum sorunu yaşayan savaş gazilerini rehabilite çabaları The Best Years of Our Lives / Hayatımızın En Güzel Yılları – 1946 adlı filmde karşılığını bulacak; kuşkucu yaklaşımı ve karamsar yapısıyla topluma güvensizlik aşıladığından olsa gerek, Akademi’nin her daim burun kıvırdığı film noir, kendini yenilemeye devam edecekti (The Big Sleep / Birleşen Kalpler, The Postman Always Rings Twice / Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, Notorius / Aşktan da Üstün).

Soğuk Savaş Yıllarında

Joseph L. Mankiewicz sinemasının doruk noktalarından olan All About Eve / Perde Açılıyor, 50’lerin perdesini açmıştı açmasına; ama tiyatro dünyasında yaşanan bu hırslı mücadelenin, Sunset Boulevard’dan daha başarılı olduğunu iddia etmek olası değildi. Hollywood’u konu alan filmler içinde en alaycı ve en saldırgan filmlerden olan Sunset Bulvarı, sessiz sinemanın kraliçelerinden biriyken, sinemanın sese kavuşmasının ardından bir kenara fırlatılan Norma Desmond’un tuhaf öyküsünü perdeye taşıyordu. Oscar dağıtan seçkin üyeler, filmin gösterime girdiği dönemde ayyuka çıkan eleştirilerden etkilenmiş olmalılar; zira bir kez daha ‘yanlış ata’ oynamışlardı! Soğuk Savaş’ın miladı sayılabilecek bu dönem, Akademi Ödülleri’ni de etkileyecek ve 50’li yıllarda hatalı kararlar tavan yapacaktı.

1951 yapımı Vincente Minnelli müzikali An American in Paris / Paris’te Bir Amerikalı, Method Kuramı’nın en başarılı örneklerinden olan A Streetcar Named Desire / Arzu Tramvayı’nın önüne geçmişti (Üstelik o yılın bir başka dikkat çeken yapımı da George Stevens’ın Theodore Dreiser’ın ünlü An American Tragedy adlı eserinden uyarladığı A Place in the Sun / İnsanlık Suçu idi!). Bir yıl sonra, görkemli filmlerin babası Cecil B. DeMille’in, seyircinin gözünü boyamaktan öte bir anlam taşımayan filmi The Greatest Show on Earth, McCarthy dönemini ironik biçimde mahkûm eden High Noon / Kahraman Şerif’in gölgesinde kalmasına karşın ödüle uzanacaktı. Üyeler, bu kez de John Ford, Howard Hawks ve John Wayne’den oluşan derin Amerikan korosunun “Böyle western mi olur?” serzenişlerinden etkilenmişti.

İki savaş filminin öne çıktığı 1953 Oscar’larında yapılan tercihler, “Akademi’nin Eğilimleri” kavramının altının doldurulmasına olanak tanıyacaktı. Zinnemann’ın Pearl Harbor baskınını fon alan melodramatik öyküsü From Here to Eternity / İnsanlar Yaşadıkça, Billy Wilder’ın bir toplama kampında kurtuluş mücadelesi veren askerleri konu edinen Stalag 17’yi saf dışı bırakacaktı. (Wilder’ın filminde masum kişinin casus ilan edilmesi, yine McCarthy dönemine dair üstü kapalı bir gönderme niteliği taşımaktadır.) Benzer bir durum 1957’de de ortaya çıkacak; yine iki savaş filmi, The Bridge on the River / Kwai Köprüsü ve Paths of Glory / Zafer Yolları, Oscar’lar için yarışacak ve kazanan; kuşkusuz askerlik kavramını tartışmaya açan Kubrick olmayacaktı!

Gerçeklikten kaçışın sinemasal zeminde teorize edilmesinin diğer bir karşılığı olan müzikallerin büyük başarıya kavuştuğu 50’ler Gigi’de somutlaşırken, çemberin dışında kalan yapımlar arasında Rebel Without a Cause / Asi Gençlik – 1955, 12 Angry Men / 12 Kızgın Adam – 1957, Touch of Evil / Bitmeyen Balayı – 1958 bulunuyordu. Perde, dönemin din sosuna batırılmış süper kahramanı Ben Hur ile kapanıyordu.

Büyük Değişim

60’ların daha ilk adımında, önceki onyılın memnuniyetsiz kuşağının isyana evrilmesine az bir zaman kala, Oscar’ın geleneksel ruhuyla tezat oluşturan The Apartment / Garsonyer, içerdiği vahşi kapitalizm eleştirisiyle hak ettiği ödüle uzanıyordu. Hemen sonra gündeme gelen Robert Wise’ın West Side Story / Batı Yakasının Hikâyesi, sıradan bir müzikal olmanın ötesine geçerek, gençlik sorunları ve Yeni Dünya’daki göçmen algısını yansıtmaya çalışıyordu. Yine de umutlanmak için erkendi.

Bernard Shaw’ın Pygmalion adlı oyununun yeni uyarlaması anlamı taşıyan My Fair Lady’nin, Kubrick klasiği Dr. Strangelove’u gölgede bırakması, 1964 Oscar’ları hakkında derin şüphelerin oluşmasına yol açacaktı. Üç yıl sonra, Norman Jewison’un, tek özgün tarafı ana karakterlerden birinin siyahî bir oyuncu olması olan In the Heat of the Night / Gecenin Sıcağında adlı filmi, sistem ve ödül işbirliğini somutlaştırması bakımından önem taşıyordu. Oyunu beyazların kurallarına göre oynayan Sidney Poitier’nin Virgil Tibbs karakteri ile akılda kalan bu film, her ne kadar liberal bir bakış açısına sahip olup, Martin Luther King’in öldürülmesinin hemen ardından gösterime girse de devre dışı bıraktığı filmler kadar önem arzetmiyordu. Arthur Penn’in ana akım sinemanın geleceğine yön veren Bonnie ve Clyde’ının yanı sıra, Mike Nichols’ün The Graduate / Aşk Mevsimi de 1967 Oscar’larında ödüle değer bulunmamıştı.

Değişime direnmeye kararlı görünen Akademi, sinema tarihinin en başarılı bilim-kurgu filmlerinden olan 2001’i es geçmiş, Polanski imzalı Rosemary’s Baby’i dikkate almamış, Blake Edwards-Peter Sellers iş birliğinin en parlak örneği olan ve ikinci Sunset Boulevard vakası gibi duran The Party’i ise adaylığa dahi uygun görmemişti. Kazanan, Charles Dickens’ın klasik eserinden uyarlanan bir müzikaldi: Oliver!

1969 ise Oscar Tarihi’nin en anlamlı değerlendirmelerinden birinin gerçekleşmesi adına önem taşımaktaydı. 60’ların ortalarından itibaren ciddi biçimde kabuk değiştiren Hollywood; aykırı insan öykülerini muhalif bir tavırla ele alırken, bu atılımın doruk noktalarından birkaçı bu yıla rastlayacaktı: Peckinpah’ın bir süredir etrafında gezindiği temaları belli bir bütünlük içinde sunma olanağı bulduğu westerni The Wild Bunch / Vahşi Belde adaylar arasında yer alıyordu. Türde bir dönemin sonunu işaret eden bu yapımın yanı sıra, Easy Rider gibi 68 kuşağının manifesto filmlerinden biri, Bunalım Dönemi ve bir rüya eleştirisi olarak nitelendirilebilecek Sydney Pollack’ın They Shoot Horses, Don’t They / Son Gerçek: Atları da Vururlar, toplamın önemli parçalarıydı. Oscar’ın sahibi ise adeta dönemin isyancı ruhunun kısa bir süre sonra karanlığa gömüleceğini işaret eden Midnight Cowboy / Geceyarısı Kovboyu oldu. James Leo Herlihy’nin romanından uyarlanan eser, parlak cilasının ardında korkunç bir sefalet gizleyen New üzerine gerçek bir başyapıttı. İki usta oyuncunun (Dustin Hoffmann & Jon Voight) görkemli yorumları, doğaçlama diyaloglar, çürümeye yüz tutan kentin ‘arka’ sokakları ve Andy Warhol ile Paul Morrisey gibi aykırı figürleriyle film, 60’lar sinemasının özeti ve en önemli olaylarından biri anlamına geliyordu. (Akademi’nin X-Rated bir filmi cesur bir kararla ödüllendirmesinin ardında, Gregory Peck’le birlikte yaşanan değişimin bulunduğunun altını çizelim.)

İdeolojiler Çapışırken

Five Easy Pieces / Beş Kolay Parça ve M.A.S.H. / Cephede Eğlence gibi önceki dönemin izlerini takip eden filmler bir yana, 70’li yıllar biyografik bir filmle yola çıktı: Patton / General Patton. Filmin yarı militarist söylemi, usta oyuncu George C. Scott’ın varlığı ile bir parça törpülense de, 1971 adayları bu yönelimin bir tesadüf olmadığını kanıtlayacaktı. Başına buyruk, adaleti sağlama bahanesiyle kişisel yöntemlere başvuran faşizan polislerin temsilcisi The French Connection / Kanunun Kuvveti, Dirty Harry / Kirli Adam’la birlikte bu dönemin simge filmlerinden oldu. Akademi ise iki yıl önceki radikal kararından dolayı özür dilercesine, bu eğilimlerin anti tezini sunan A Clockwork Orange / Otomatik Portakal’ı göz ardı edecek, paranoya dalgasının habercilerinden Klute / Fahişe’yi ya da Altman’ın eski bir kiliseyi geneleve dönüştürmeye çalışan kahramanları McCabe and Mrs. Miller’ı yok sayacaktı. “Yaramazlık, bir yere kadardı!”

Aslında bütün bu olup bitenler, Kennedy’nin iktidara gelmesinin hemen ardından; Füze Krizi, Domuzlar Körfezi Çıkarması, Siyah Hareketi, Vietnam, Latinlerin Başkaldırısı, Suikastlar ve 68 Çığlıkları başlıklarıyla irdelenebilecek bir sürecin sonunda, sistemin kendini onarmaya başladığının somut göstergeleriydi. Biraz da bu yüzden, 70’ler, önceki on yılın başkaldırı hareketleri ile gelecek dönemin yeni sağ politikaları arasında bir çarpışma alanını oluşturacak, bundan en fazla etkilenen ise yedinci sanat olacaktı.

İki Godfather’ın (mafya ve meşruiyet ilişkisi göz ardı edilmeden) başarısı bir kenara bırakıldığında, 70’li yılların Oscar’a uzanan yapımları, ibrenin muhafazakarlara doğru kaydığının işaretleri arasında sayılabilir. Rocky, her ne kadar göçmenlerin sorunlarına ve sisteme tutunabilme çabalarına değiniyor gibi görünse de, çalışanın sınıf atlamayı başarabileceği gibi sığ bir metne sahipti. Annie Hall – 1977, Woody Allen’ın zekâsını en iyi yansıtan yapımların başında yer alıyordu; ancak burada da orta sınıf aydınlanmacı bireyin temsiliyeti, sosyalleşmeyi sağlayamamış, ilişkilerinde başarısız ve tek dostu psikologu olan Alvy’e terk ediliyordu. Kramer vs. Kramer / Kramer, Kramer’e Karşı – 1979, tıpkı bir yıl sonra gösterime girecek olan liberal Robert Redford’un Ordinary People / Sıradan İnsanlar gibi özgür kadına esaslı bir darbe indiriyor, kutsal ailenin çatısını örme görevini erkeğe havale ediyordu.

Gerçek kırılma ise Vietnam merkezli iki film arasında yaşandı. Olguya farklı cephelerden bakan iki filmden Coming Home / Eve Dönüş’ün hümanizmi, Akademi’ye yeterli gelmemişti. Savaşa soğuk baktığını iddia etmesine karşın, satır aralarında Vietnamlılara ırkçı bir yaklaşım barındıran Cimino’nun The Deer Hunter / Avcı’sı, 78 Oscar’larında En İyi Film seçildi. Bir süreç sona ermiş, sistem kendini emin ellere teslim etmişti. Bu dönem, Ronald Reagan’ın ortaya çıkışıyla bambaşka bir hüviyete bürünecek; yayılmacı ABD politikalarının en büyük destekçisi yine Hollywood olacaktı.

(16 Şubat 2017)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

Çok Kişilikli Bir Kevin

Doğaüstü olayları öne çıkartan Hintli yönetmen M. Night Shyamalan, gerçeklikte olan şizofreninin en derinine yerleşmiş çok kişilikli bir insanın kişiliklerinin mücadelesini gerilimli bir dille yansıtıyor.

Pensilvanya’nın Philadelphia şehrinde. Kevin Wendell Crumb, “Denis” karakteriyle Claire’in babasının yerini aldıktan sonra üç genç kızı bayıltarak Claire, Casey ve Marcia’yı bilinmeyen bir mahzene götürüyor. Her şeyi önceden ayarlamış. Claire ve Marcia bu cehennemden hemen kurtulmak isterken, Casey bu tuhaf adamın ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Belki de onun ruhundaki yangını hissediyordur. Geriye dönüşlerle çocukluk anları zihninden düşen Casey’nin de ruhunda ateşler yanıyor.

1970’te Hindistan’da doğan Hintli yönetmen M. Night Shyamalan, 1999’da Hollywood’da “The Sixth Sense-Altıncı His” gizem yüklü gerilimini çekti. Bruce Willis’le de yolları kesişti. 2000’de “Unbreakable-Ölümsüz”, 2002’de “Signs-İşaretler”, 2004’te “The Village-Köy”, 2006’da “Lady in the Water-Sudaki Kız”, 2008’de “The Happening-Mistik Olay”, 2010’da “The Last Airbender-Son Hava Bükücü”, 2013’te “After Earth/Dünya-Yeni Bir Başlangıç” ve 2015’te “The Visit-Ziyaret” filmleri buralara da uğramıştı. Shyamalan’ın 2017 yapımı sinemaskop “Split-Parçalanmış”, dissosiyatif kişiliği şaşırtıcı ve yaratıcı bir görsellikle beyazperdeye yansıtabiliyor.

Parçalanmış çoklu kişilikler gerçekten şaşırtıcı ve gerçek anlamda zihin karıştırıcı. Şizofreninin derinliğinde yer alıyorlar. Sinema tarihinde bu psikolojik bozuklukla ilgili filmler var. İçlerinden heyecan ve şaşırtan bir filmi fark ettik. Richard Fleicher’ın 1968 yapımı renkli sinemaskop “The Boston Strangler-Boston Canavarı” filmi hemen öne çıkıyor çoklu kişiliklerde. Bu yeni kara film tarzındaki yapıt, Gerold Frank’ın eserinden uyarlanmış. Filmde Tony Curtis (DeSalvio), Henry Fonda (Bottomly) ve George Kennedy (Dedektif DiNatale) gibi büyükler oynuyordu. 1960’ların başında 13 kadını öldüren Albert DeSalvio üzerine korkutucu bir filmdi bu. “İpek Çorap Cinayetleri” adı verilmiş bu cinayetlere. Polis, önceden farklı kişilerin cinayetleri işlediği sanmış. Sonradan dissosiyatif biri olduğu anlaşılan DeSalvio’nun işlediği anlaşılmış. İşte Shyamalan’ın Kevin karakteri de DeSalvio gibi birbirinden çok farklı kişilikleri bir bünyede toplamış.

Tedavisi sürerken…

Psikolog Dr. Karen Fletcher, Kevin’i tedavi ediyor. Kevin’in “Barry” karakterinden e-posta aldıktan sonra Kevin elinde dosyayla Karen’i ziyaret ediyor. Moda çizimleri yapan Kevin’in zihnindeki kişilikler de mücadele veriyor. En tehlikelisi olan “Denis”, “Patricia”yla diğer kişilikleri ele geçirmeye çalışıyorlar. Karen, hemen olmasa da “Denis”in baskın hale geldiğini fark ediyor. Kevin’in tam 23 kişiliği var. Adı anılanlar “Orwell”, “Hedwig”, “Jade” ve “Yaratık…” İçlerinde en uysal olan kişilik “Hedwig”di sanki Kevin’in. Ama en yok edici olanıysa “Yaratık”tı.

Beklenmedik ve şaşırtıcı…

Öncelikle filmin ikinci yarısıyla beraber merak duygusu ve gerilim yükseliyor. Aslında şizofren Kevin’in kişilikleri dışında çok az anda fark ediyorsunuz. Belki de fark edilemiyor. Zihinden “flaş” gibi dökülen anlarla Kevin’in korkusunu ve bu korkuyla sığındığı kişiliklere anlam verilebilir belki. İnsan psikolojisi derin, karmaşık ve şaşırtıcıydı. Kimi bilim insanları şizofreni, otizm, asosyallik ve çekirdek aile yakın kuzenlerimiz Neandertal insandan bize, yani “homo sapiens”e geçtiği söyleniyor. Neandertaller, yaklaşık 30 bin yıl önce soyları tükendi. Onlara “Avrupalılar” deniyor. Onlar da alet yapıp avlanıyorlardı. Mağara duvarlarına resimler çizdiler. Eti ateşte pişirdiler. Ama bizden farklılıkları sosyal olmamalarıydı. Çok az grup bir arada yaşıyorlardı. Avrupa’da buz çağı yaşandığı zamanlarda av hayvanları azalmıştı. Küçük hayvanları avlamıyorlardı. Açlık ve soğuk onların soyunu tüketti. Buz çağı öncesi bir dönem, onlarla karşılaştık, gen aktarımı oldu. Bizden onlara geçenler yararlı olamamış ki, yok olup gittiler. Ama onların geni bize aktarılmış. Psikolojik olanları günümüzde hayatın tam içindeydi. Ama bazı bilim insanları da asla neandertallerle karşılaşılmadı diyor. Neandertal insanın yaptığı ayakkabı gibi ayakkabı yapamadık, hâlâ. Onları küçümsememeli, saygı duyulmalı.

Shyamalan’ın bu filmindeki görsellik gerçekten heyecan verici. Özellikle Kevin’in sığınağı mahzen. İnsan gotik bir eserin içindeymiş gibi hissediyor bu anlarda. Mekânların soğukluğu da perdeden çıkıp geliyormuş gibi. Fonda duyulan yavaş tınıları Kevin’in öteki kişiliklerden bir anlık dinlendiği an gibi sanki. Filmdeki üç genç oyuncuya övgü gönderirken, elbette birçok kişiliğe bürünen James McAvoy’u da unutmamalı. Filmin bitiş anında küçük de bir sürprizi olduğunu hatırlatmalı. Son jeneriğin de yaratıcı olduğunu belirtmeli.

Parçalanmış (Split)
Yönetmen-Senaryo: M. Night Shyamalan
Müzik: West Dylan Thordson
Kurgu: Luke Franco Ciarrocchi
Görüntü: Mike Gioulakis
Oyuncular: James McAvoy (Kevin), Anya Taylor-Joy (Casey), Haley Lu Richardson (Clair), Betty Buckley (Dr. Karen), Jessica Sula (Marcia), Izzie Coffey (Çocuk Casey), Sebastian Arcelus (Casey’nin Babası), Brad William Henke (John Amca), Neal Huff (Claire’in Babası), Rosemary Howard (Kevin’in Annesi), M. Night Shyamalan (Jai), Bruce Willis (David)
Yapım: Universal (2017)

(16 Şubat 2017)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Akademi Ödülleri’nin Kısa Tarihi – 1

Giriş Yerine

1927 ve 1928 yılları, sessiz sinemanın son başyapıtlarının ardı ardına gösterime girdiği bir dönem olarak hatırlanıyordu. Sözgelimi Fransa’da Rene Clair’in İtalyan Hasır Şapkası (Un Chapeau de Patille d’Italie), bir dizi kaçıp kovalamacının ardında taşıdığı aristokrasi eleştirisiyle modern güldürünün eleştirel niteliğini gözler önüne seriyordu. Sovyet Devrimi’nin 10. yılı anısına çekilen Ekim (Oktiabre), Eisenstein’ın Potemkin’le ulaştığı biçimsel ustalığı bir adım daha ileriye taşıyordu. Abel Gance’ın Napoleon’u, sessiz sinemanın ulaştığı doruk noktalarından birini betimlemekteydi, tıpkı avangard cephede yer alan Bunuel’in Salvador Dali ile işbirliğinden doğan Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou) ve Dreyer’in unutulmaz Jeanne d’Arc’ı gibi… Halkaya eklenen Pabst imzalı Pandora’nın Kutusu (Die Büchse der Pandora) ve Devrim Sineması’nın bir başka büyük ustası Dovzhenko’nun Arsenal’i, dönemin canlılığını kanıtlar nitelikteydi. Olasılıkla benzerine yalnızca 60’lardaki Yeni Dalga ve Antonioni’lerin çıkışı ile tanık olabileceğimiz ölçüde, sinema ilk kez Hollywood’un etrafında dönmüyordu!

Elbette bu girizgâh, Edison’un Kinetoscope için çektiği, William Heise’nin The Kiss’inden itibaren sinemada bir dizi önemli devrimi gerçekleştiren Amerikan sinemasının küçümsenmesi gibi bir anlam taşımıyordu. Portföyünde Büyük Tren Soygunu gibi yedinci sanatı geniş kitlelerle buluşturan önemli filmler bulunduran bir sinemaydı bu. Griffith’in erken dönem klasikleri; Cecil B. De Mille’in Aldatış’ı; bütün bir komedi tarihinin üç büyükleri Chaplin, Keaton ve Lloyd’un gövde gösterileri, Hollywood’a Yaşlı Kıta’dan gelen yönetmenlerin belki de en tartışmalı olanı Stroheim’ın kalp atışları vs.

İşte bütün bu karmaşık, ama bir o kadar da renkli atmosferin ortasında bir yerlerde, Oscar’ın öyküsü de başlamış oldu.

Tartışmalı Bir Başlangıç

İlk Oscar’ın En İyi Film kategorisindeki öne çıkan adaylar arasında, Murnau’dan Şafak (Sunrise, 1927), Frank Borzage imzalı Yedinci Cennet (Seventh Heaven, 1927), Josef Von Sternberg’in Son Emir (The Last Command, 1928), William A. Wellman’ın Kanatlar (Wings, 1927) ve King Vidor’un Kalabalık (The Crowd, 1928) filmleri yer almaktaydı. Chaplin’in erken dönem klasiği Sirk (The Circus, 1928) ise adaylığa değer bulunmamıştı; buna karşın Akademi, yıllar sonra özür niyetine verilecek Onur Ödülü sayılmazsa, muhteşem ‘serseri’nin tek ödülü sayılabilecek özel bir Oscar’la durumu telafi edecekti.

H. Sudermann’ın bir öyküsünden uyarlanan Şafak (Sunrise, 1927) sinema tarihinin en büyük ustalarından birinin, adını geniş kitlelerin Nosferatu (1922) ve Faust (1926) gibi ekspresyonist / romantik dönem Alman klasiklerinden işittiği Friedrich Wilhelm Murnau’nun imzasını taşımaktaydı. Kırsalda yaşayan bir Amerikan ailesinin öyküsünün anlatıldığı film, kameranın bir ‘göz’ gibi kullanılması tekniğini Amerika’da ilk kez uygulaması ve çevreyi oyuncunun gözünden incelemesi açısından da büyük önem taşımaktaydı. Şafak, gösterimde kaldığı günlerde, dönemin sinemasal eğilimlerine sarsıcı ve ani bir darbe indirdiğinden olsa gerek, önemi tam olarak anlaşılmamış bir başyapıt olarak akılda kaldı.

Diğer adaylardan olan Yedinci Cennet, dönemin popüler melodramlarının başında yer alıyordu. Austin Strong’un oyunundan uyarlanan ve Paris’te geçen film, iki gencin tutkulu aşklarını konu almaktaydı. Umut ve hayal kırıklıkları arasında gidip gelen insanların aşk serüvenlerini perdeye taşıyan ve hemen her seferinde anti-militarist bakış açısını filmlerine yedirmeyi başaran Borzage, özellikle sevginin gerçeği yenebileceğini ima eden -ve pek çok melodrama ilham kaynağı olan- finaliyle izleyicisini etkilenmişti.

Zafer Şafağı adıyla da tanınan Son Emir, Ekim Devrimi’nin ardından Rusya’dan kaçıp Amerika’ya gelen ve bir süre Hollywood’da ufak tefek rollerde oynamak zorunda kalan devrik General Lodijensky’nin anılarından uyarlanmıştı. Toplumun bir kıyısında yoksulluğa terk edilmiş insanları ya da yeraltı dünyasının acımasız karakterlerini konu aldığı eserleriyle dikkat çeken Sternberg’in en kitlesel çalışmalarından sayılan film, dünyanın sinema merkezinde yaşanan ekmek ve var olma mücadelesine eğilen ilk yapımlardandı.

Şafak gibi sıradan insanın öyküsüne odaklanan Kalabalık, Amerikan Rüyası’na yapılan esaslı bir eleştiri sayılabilirdi. Film, New York’un yoksul kalabalıkları arasında yalnızlığı yaşayan alt/orta sınıf insanına çarpıcı ve (finali dışında) karamsar bir bakış atmıştı.

İlk Oscar’larda öne çıkan son film ise Kanatlar’dı. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da geçen yapım, çocukluktan bu yana arkadaş olan Jack Powell ve David Armstrong ’un savaş ve aşk serüvenlerine odaklanmaktaydı. Savaşta kendisi de pilotluk yapan yönetmen Wellman, 2 milyon dolar gibi dönemine göre oldukça yüksek bir bütçeyle çektiği filminde görüntü efektlerden aldığı güçle beğeni toplamıştı.

Bu listeye yakından bakıldığında, sisteme muhalifliği konusunda kimsenin tereddüdü olmadığı Charlie Chaplin gibi bir isim dışarı çıkarıldığında dahi eleştirel bir bakışa sahip filmlerin ilk Oscar’a damgasını vurduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerçekten de, çoğunlukla ezilen ya da tutunamayan kesimlerin öykülerini perdeye taşıyan yönetmenler, kimi zaman uzlaşmacı bir kimliğe bürünerek de olsa, büyük bir gerçeklik duygusuyla dönemin tasvirine soyunmuşlardı.

Bütün bunlara karşın Akademi’nin ilk üyeleri, ‘suya sabuna en az dokunan’ filmlerden olan Kanatlar’ı ödüllendirmeyi uygun buldular. Yani: Pilotların göklerdeki heyecanlı serüvenlerine zorlamayla yedirilen bir aşk üçgeni ve bolca da vatanseverlik sosu! Yine de hakkını yemeyelim. Sonradan icat edilmiş yeni bir ödül, ilk kez işiteni şaşkınlığa sürüklemesine rağmen Sunrise’ın oluyordu: En Başarılı Sanatsal Film! Aslında bu ayrım, özellikle günümüz sinema eleştirisinde de varlığını sürdüren “kitle filmi”, “üstün yapım”, “sanat filmi” vb. kavramların somut olarak ortaya çıkışını belgelemesi açısından büyük önem taşıyordu; ama Akademi’nin aldığı kararın, neredeyse yüzyıla yayılacak sanatsal bir tartışmanın fitilini ateşlemek gibi bir kaygısı yoktu. Bu, olsa olsa aldığı karardan tatmin olamayan ve olası bir yanlışı önlemek adına yeni bir ödül keşfeden bir topluluğun çözümü anlamına geliyordu. Süreç içinde “sanatsal ya da muhalif olanı göz ardı edemeyen” bu eğilim, yerini kitle beğenisine uygun düşen ya da tanıtım kampanyalarını başarıyla yürütmüş filmleri yeğleme anlayışına bırakacaktı.

Bunun ilk örneklerine rastlamak için çok değil, sadece bir yıl geçmesi gerekiyordu.

Herkes Dans Ederken!

Sesli sinemanın ortaya çıkmasının ardından en çok dikkat çeken tür haline gelen müzikallerin ilk örneklerinden olan The Broadway Melody, “Herkes konuşuyor, dans ediyor ve şarkı söylüyor!” sloganıyla 1928-29 Oscar’larının galibi olmuştu. Taşradan kente birlikte gelen ve Broadway sahnelerinde var olmaya çalışan Quennie ve Hank adlı iki arkadaşın öykülerinin anlatıldığı film, en çok “You are meant for me, Give me regards to Broadway, The wedding of the pointed doll” şarkısıyla hatırlanmaktaydı.

Büyük kentlerin eğlenceli gece dünyası ile bu hayata gıptayla bakan yoksul kesimler arasında (sistemi koruma ve kollama görevi adına!) bir bağ kurmak mümkündü elbette; ancak The Wind / Rüzgâr gibi bir klasiğin dışarıda bırakılması, ‘sakat doğan çocuğun’ katledilmesi gibi bir şeydi. Victor Sjöström’ün 1924 yılında başlayan Hollywood serüveni içinde en kayda değer çalışması olan Rüzgâr, Doroty Scarborough’un romanından uyarlanmıştı, Güneyli güzel Letty Mason’ın öyküsünü konu alan film, Teksas bozkırlarında uğultuyla esen rüzgârları ve merhametsiz kum fırtınalarını kusursuzlukla yansıtmıştı.

Oscar’ın efsanevi tarihindeki parlak başlangıcı irdelediğimiz bu bölümde (!), özetle Akademi’nin -hiç değilse ilk yıllarda- “uzlaşmacı” bir eğilim sergilediğinden, “sanatsal” olanla “kitleseli” bir potada eritme çabalarından söz ettik. Öncelikle sözü edilen zorunlu yönelimin zaman içinde Amerikan Rüyası’nı meşrulaştırma ve stüdyo sisteminin çıkarlarını savunma aracına dönüşmesi kaçınılmazdı ve bu kaçınılmaz sondan nasibini alan ilk yönetmenlerden biri de Victor Sjöström’dü.

Klasik dönem İsveç sinemasının en önemli temsilcilerinden olan ve ülkesinde sinemayı sanata dönüştüren Sjöström’ün başyapıtı Hayalet Araba (Körkarlen – 1921), sessiz sinemanın en önemli filmleri arasında yer alıyordu. Selma Lagerlöf’ün tanınmış eserinden uyarlanan filmde, bir din görevlisi ve yaptıklarının bedeli olarak Tanrı tarafından lanetlenip bir hayaletin sürdüğü arabayla ölülerin ruhunu toplamakla görevlendirildiğine inanan Holm adlı bir adamın öyküsü anlatılmaktaydı. Uluslararası sinema çevrelerinde büyük yankılar yaratan film, en çok Holm’un geçmişine dönülen sahnelerdeki teknik ustalığıyla dikkat çekmişti. Ele aldığı fantastik konuyu büyük bir ustalıkla işleyen yönetmenin yolu, filmin ardından -dönemin Avrupalı pek çok sinema adamı gibi- Amerika’ya düşmüştü.

Sjöström’ün (ya da ABD’deki adıyla Seaström) Yeni Dünya macerasında ilk önemli çalışma olan Tokat Yiyen (He Who Gets Slapped – 1924), Hollywood’un fantastik evreniyle, Kuzey’in psikolojik unsurlara önem veren sinema anlayışının kusursuz bir bileşkesiydi. Film, hayatı boyunca sürekli ‘tokat yiyen’ bir mucidin öyküsünü konu almaktaydı. Karısı tarafından aldatılan kahramanımızın hayatı, imza attığı önemli bir buluşun karısının aşığı tarafından çalınmasıyla tamamen değişecek ve bir sirkte noktalanacaktı. Leonid Andreyev’in romanından uyarlanan yapım, mekân seçimi ve ışığın kullanımıyla dikkat çekecek ve en çok ‘binbir surat’ Lon Chaney’nin yorumuyla hatırlanacaktı.

Yönetmenin 1924 yılında başlayan Hollywood serüveni içinde öne çıkan diğer çalışması olan Rüzgâr’ın ardından Hollywood’da yalnızca bir film daha çekebilen Sjöström, Amerika’da mutsuz olan yönetmenler kervanına katılarak İsveç’in yolunu tutacaktı. Onu; Hallelujah – 1929, Şehir Işıkları, Modern Zamanlar, Yurttaş Kane, Kahraman Şerif, Zafer Yolları gibi filmlere ya da Chaplin’den Welles’e, Arthur Penn’den Kubrick’e uzanan bir çizgide yarışın dışına itilen pek çok yönetmene bağlamak olasıydı.

(14 Şubat 2017)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

Toni Erdmann’dan Yaşam Dersleri

2016 yılının en büyük sürprizlerinden biriydi ‘Toni Erdmann’. İlk kez gösterildiği ’69. Cannes Film Festivali’nde eleştirmenlerin gözdesi oldu. Aralık ayı içinde açıklanan Avrupa Film Ödülleri’ne beş ana dalda damgasını vurdu. Şimdilerde En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ın favorisi.

Alışılmadık bir baba kız ilişkisini konu alan filmin bu denli sevilmesinin nedeni, paha biçilmez yaşam dersleri içermesinden kaynaklanıyor. Sakin Alman kasabasında yaşamını sürdüren emekli müzik öğretmeni ile çokuluslu petrol şirketinin Romanya bürosunda danışman olarak çalışan kızı, çok farklı iki kuşağın temsilcileri. Eve gelen kuryeye bile şaka yapmaktan kendini alamayan muzip Winfried, korkunç bir peruk ve takma dişlerle büründüğü Toni Erdmann karakteriyle kızının hummalı çalışma hayatına kendi bildiği şekilde müdahaleye başlıyor. Kâh serbest çalışan bir yaşam koçu, kâh Alman Büyükelçi olarak tanıtıyor kendini ve herkesin sürekli rol kestiği ortamlarda kolaylıkla kabûl görüyor. Maskeli yüzüyle kapitalist dünyanın yapaylığını göstermeye çalışıyor Ines’e. ‘Gerçekten insan mısın sen’ diye sorarken, hayatın güzelliklerini hatırlatmaya çalışıyor ona.

Yönetmen Maren Ade’nin üçüncü uzun metrajı bu. Alman sinemacıyı yıllar önce ‘If Bağımsız Filmler Festivali’nde izlediğimiz Berlinale Büyük Jüri Ödüllü bir önceki filmi 2009 yapımı Herkes Gibi (Alle Anderen)
ile tanımıştık. Çağdaş kadın erkek ilişkileri üzerine benzersiz gözlemler içeriyordu bu güzel yapım. ‘Toni Erdmann’ ile kapitalist dünyada ıssızlaşan insan ilişkilerinin çıkmazını baba/kız ilişkisi çerçevesinde işliyor bu kez. Unutulmaz komik anlar, absürd sahneler barındırıyor film. Bunu yaparken ana karakterin sebep olduğu tuhaflıkların sulu zırtlak bir güldürüye dönüşmesine izin vermiyor. Komik anların ardındaki gizli hüznü seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Yüzü belirsiz sarışın bir kadının (sonradan Kukeri olarak adlandırılan bir Bulgar miti olduğunu öğrendiğimiz) tüylü dev yaratığı kucakladığı alışılmadık afiş fotoğrafından başlayarak sürekli şaşırtıyor bizleri. Ines’in meydan okuması olarak okunabilecek ünlü ‘pötifur’ ya da ‘çıplak doğumgünü partisi’ sahnelerinin içerdiği kırılgan mizahla seyircisini sarsan sinemacı, Ines’den Whithey Houston klasiği ‘Greatest Love of All’ performansı ya da dev yaratık maskeli babayla kucaklaşma sahnesinde duygusal anlar yaşatıyor. Enfes bir finalle filmini noktalarken mizah/drama dengesini korumaya hep dikkat ediyor. Üç saate yaklaşan süresi içinde karakterlerini detaylı olarak tanıtıyor, zorlu aşamalardan sonra kabullendiriyor onları. Bunda, Avrupa ödüllerinde en iyi erkek ve kadın oyuncu seçilen Peter Simonischek ile Sandra Hüller’in mükemmel performanslarının önemli payı olduğunun da altını çizmek isterim.

Aylar önce festival koşturmacası içinde ilgiyle izlemiştim ‘Toni Erdmann’ı. Daha sakin bir ortamda ikinci izleyişte filmin kat kat açılan yapısının büyüsünü daha derinden hissettiğimi ifade etmeliyim. Bu eşi benzerine kolay rastlanılmayacak deneyimi tüm sinemaseverlere tavsiye ediyorum.

(12 Şubat 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Geçmişten Gelen

Sadi Bey’in Facebook Günlükleri:

Zaman zaman sinemacı ve filmcilere ve çalışanlarına sosyal medya ortamından olsun, sosyal medya ortamından olmasın sitem ederiz. Bu sitemlerin bazıları, teknolojinin hızının sağladığı gerekçeler öğrenildiğinde haksız oluyor. Varlığından yeni haberdar olduğum bir filme, geçenlerde bir Çarşamba günü basın gösterimi düzenlendi. Filmin alt yazılarını çeviren arkadaşa rastlayınca “Nereden çıktı bu film birden?” diye sordum. “Sorma abi, o kadar hızlı oldu ki, film Cuma günü geldi, haftasonu alt yazıları çevirdim, bugünkü basın gösterimine ucu ucuna yetiştirebildik.” dedi. Yani bizim yakadan şöyle görünen olay karşı yakadan böyle görünebiliyor. Gönül koyalım mı? Hayııır, gönül koymayalım, herkes haklı olabiliyor. (07 Şubat 2017)

“Karanlığın Ellibir Tonu” 2018 Şubatında sinemalarda. (-Müneccim miyim neyim ben? -Yok canım, ne âlâkası var; sadece “Karanlığın Elli Tonu”nun sondaki jeneriğini The End’e kadar izledim, hepsi bu.) (08 Şubat 2017)

Aşk ve seks ağırlıklı “Karanlığın Elli Tonu” filminin verdiği ilhamla: Aciz insanoğu hangi makamda, hangi yerde ve hangi zamanda olursa olsun yapacaklarının mutlaka bir sınırı vardır. Bu dünyada yaşamak bir sınırdır, bu şehirde yaşamak bir sınırdır, bu yediklerimiz bir sınırdır, bu içtiklerimiz bir sınırdır, bu gördüklerimiz bir sınırdır. Bu yazdıklarımın hiçbiri aklınıza yatmadıysa söyleyeyim: Ömür bir sınırdır. O nedenle ihtirasa kapılmayın, adaletsiz olmayın, yanlış yapmayın; sevecen olun, adil olun, doğru olun.
Yukarıda yazdıklarım da gösteriyor ki hiçbir filmi küçümsememeli, her filmden mutlaka alacağımız bir şeyler vardır. Filmin sonlarına doğru anne mealen şöyle diyor: “Çocuklarımız büyüdüğünde bizden uzaklaşır; mutlu bir hayat yaşıyorlarsa bunu sorun etmemeliyiz.” (08 Şubat 2017)

TRT Müzik 08 Şubat 2017, 20:38: “Kadifeden kesesi, havadan gelir sesi…”. (Daha önce bahçeden geliyordu, şimdi havadan geliyor yapmışlar.) (08 Şubat 2017)

Sinemacı tabiriyle söylersek, başka bir kamera açısından baktığımızda hayır demek mevcut duruma evet demek oluyor. Veya hayır dersem belki demek, belki dersem evet anla; evet dersem belki demek, belki dersem hayır anla. (09 Şubat 2017)

Atalarımız boşuna “İnsandır beşer, kuldur şaşar” dememiş. Geçen gün Franco Nero’dan bahsederken O’nu 1970’lerdeki Sartana adlı kovboy filmleri serisinden hatırladığımızı, ayrıca yanılabileceğimi bu filmlerde Anthony Steffen adlı başka bir oyuncunun oynamış olabileceğini yazmıştım. Bir kez yanılmakla kalmamış, iki kez yanılmışım. Az önce sinemaseverlerin kutsal kitabı IMDb’ye baktım, Sartana filmlerinde Gianni Garko ve William Berger oynuyor. Bu wesileyle William Berger’den kısaca bahsedeyim. Bu oyuncu, ünlü Alman oyuncu Klaus Kinski ve bizim Erol Taş’ımız gibi genelde kötü rollerde oynasa dahi sinemaseverler tarafından çok sevilirdi. Sartana’lara dönersek IMDb.de Türkçe adlı Sartana Affetmez (1968), Sartana’nın Oyunu (1969), Sartana Ölüm Vadisi (1970), Sartana Ölümle Öder Amigo (1970) adlı filmler var. Benim sinemalarda gösterildiğinde Türkçe afişlerinden aldığım notlarımda Sartana Ölümle Öder (IMDb.de “Amigo” eki konmuş) ve Sartana Ölüm Vadisinde (IMDb.de “nde” eki yok) adlı filmlerin 1972 Mayıs ayında, Sartana’nın Acı İntikamı adlı filmin ise 1972 Ağustos ayında ülkemiz sinemalarında gösterildiği yazıyor. IMDb.ye Türkiye’den bilgi giren arkadaşlar zaman zaman değişiyor, şu anda hangi arkadaşın ilgilendiğini bilmiyorum, o nedenle buradan yazayım: Sartana’nın Oyunu ve Sartana Ölümle Öder Amigo filmlerinde aynı orijinal afiş (yukarıda görülen) kullanılmış, sanırım birisinin kaldırılması gerek. (09 Şubat 2017)

TRT Müzik 09 Şubat 2017, 14:42: “Onbeş yaşında da Nazife de Hanıma doyum olur mu?”. (Restorasyona meraklıysan, bunu “Ellibeş yaşında da Nazife de Hanıma…” yapsana.) (09 Şubat 2017)

Asansör bozuldu. (Merdivenlerin ahı tuttu herhalde.) (09 Şubat 2017)

(11 Şubat 2017)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com