Kategori arşivi: Yazılar

Siz Nasıl Bilirsiniz Meryl Streep’i?

“Meryl Streep ne oynasa, izlerim,” demiş Olivia de Havilland, 2009’da “The Independent” gazetesinden John Lichfield ile yaptığı görüşmede. 1987’de yaptığı bir başka görüşmede de “Şu anda genç bir oyuncu olsam, sadece Streep’inki gibi bir sinema kariyerine ilgi duyardım,” diyor.

Katharine Hepburn az ve öz konuşmuş. “Klik, klik, klik” demiş ünlü biyografi yazarı A. Scott Berg’e, Meryl Streep’in kafasının içinde dönen çarkları kasterek. “Beyazperdede en sevmediği oyuncu Meryl Streep’ti” diye yazıyor A. Scott Berg “Katharine Hepburn’un Hatırladıkları” kitabında.

Buyrun. Birbirinin tam zıddı iki değerlendirme. Hem de uzun ömürlerinin neredeyse son demlerine kadar kamera ışıklarının önünden ayrılmamış, Hollywood’un “Altın Çağı”nın, unutulmaz iki duayen oyuncusundan. İkisi de sayısız prestijli ödül sahibi tecrübeli yıldızlar bunlar.

Siz nasıl bilirsiniz Meryl Streep’i?

Onu beyazperdede ilk gördüğümüzde yirmili yaşların sonunda gencecik bir kadındı. Unutulmaz filmlerin unutulmaz oyuncusu Meryl Streep de artık yetmiş bir yaşına geldi 2020’de, arkasında kırk üç yılda 90 film, dizi ve TV filmi, üç Oscar ödülü, yirmi bir Oscar adaylığı ve kırk iki yıldır süren bir evlilikle.*

Bu yıl da meslek hanesi bayağı kalabalık Streep’in. 11 Aralık’ta kısıtlı da olsa İngiltere ve ABD’de gösterime girmesi, Arjantin’den Singapur’a kadar da birçok ülkede internette gösterilmesi beklenen, Nicole Kidman’ın da yer aldığı, müzikal komedi “The Prom” merak uyandırıyor. Komedi-drama dalındaki Candice Bergen’li “Let Them All Talk” da öyle. On bölümlük “Heads Will Roll” adlı audio-komedi dizisi ile “Here We Are: Notes For Living on Planet Earth” adlı kısa animasyon film. İştah kabartıcı bir liste bence.

2021 için öngörülen, Meryl Streep’in Leonardo di Caprio, Jennifer Lawrence ve Cate Blanchett’le beraber oynayacağı, “Don’t Look Up” adlı komedinin ön çalışmaları başlamış bile.

22 Haziran 1989 günü, panik halinde, heykel sanatçısı eşi Don Gummer’a koşup “Kırk yaşına girdim ben bugün. Bundan sonra bana artık hiç doğru düzgün rol teklif edilmeyecek”* diye hayıflanan Meryl Streep’in önünü görüldüğü gibi, ne ilerleyen yaşı, ne de gezegenimizi sarsan coronavirüs kesebiliyor.

1976 ve 1977’de çektiği bir animasyon ve bir TV filmini bir yana bırakırsak, Meryl Streep sinemaya 1977 yılında “Julia,” ardından 1978 yılında “Avcı” filmleriyle geliyor. Bu iki filmin arasında da göz doldurup oyunculuğuyla dikkat çektiği, iki Altın Küre ödüllü “Holocaust-Soykırım” adlı mini dizi var. Sinemaya çok şanslı bir başlangıç diyebiliriz.

Hatırlanacağı üzere “Julia,” Fred Zinnemann’ın, kısmen ünlü oyun yazarı Lillian Helman’ın anılarına dayanan öyküsünden çektiği, Vanessa Redgrave, Jane Fonda, Maximilian Schell, Jason Robards gibi sinemanın ağır toplarının yer aldığı, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Nazi Almanyası’na karşı direnişi, Helman’ın yakın dostu Julia’nın öyküsü çerçevesinde konu alan etkileyici bir filmdi. Bu filmi görmek için heyecanla sinemaya koştuğumu hatırlıyorum.

Ama biz Türk sinemaseverler, adı sanı duyulmamış, aslında ilk bakışta pek de dikkat çekici olmayan, oldukça hanım hanımcık görünümlü Meryl Streep’le, “Julia”yla değil, ilk olarak “Avcı” filmiyle tanıştık, çünkü “Avcı” Türkiye’de 1979’da, Julia ise 1982’de gösterildi.

Dönem 1970’lerin sonu. 1975 yılında sona eren Vietnem savaşı ile Kamboçya ve Laos’ta girişilen askeri müdahalelerin etkilerinin Amerikan toplumunun her katmanında depremler yarattığı, dünyada da büyük tepki topladığı yıllar bunlar. Bu depremin etkileri sinemaya da yansıyor kaçınılmaz olarak. “Avcı” (1978) “Eve Dönüş” (1978) ve “Kıyamet” (1979) gibi üç unutulmaz filmle ilk meyvelerini veriyor.

Meryl Streep’in, uzun metraj bir film için ikinci kez kameraların karşısına geçtiği ve “yardımcı kadın oyuncu” dalında ilk Oscar adaylığını aldığı “Avcı”, aslında Streep’in canlandırdığı “Linda” karakterine – küçük kentli sıradan bir genç kadın – senaryoda ilk başta neredeyse hiç diyalog yazılmayan, Robert de Niro, Christopher Walken, John Savage ve John Cazale gibi güçlü oyuncuların başı çektiği, bir savaş ve erkek filmi.

Hafızalarımızı tazeleyecek olursak, Amerika’nın küçük sanayi kenti Pennsylvania’da, geyik avına çıkmaya meraklı çelik işçisi üç yakın arkadaşın çerçevesinden, Vietnam savaşının hayatları nasıl etkileyip perişan ettiğini anlatan, özellikle Rus ruleti sahneleriyle insanın tüylerini diken diken eden bir filmdi “Avcı”. Şimdilerde olağanlaştı ama o zamanlar bu kadar sert filmler izlemeye alışık değildik. “Avcı”, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve Christopher Walken’ın aldığı En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dahil, beş dalda Oscar ödülü kazandı.

Bu “Julia” ve “Avcı” filmlerinin ardından, Sinema hazretleri, başta “Kramer Kramer’e Karşı”, “Manhattan”, “Fransız Teğmeninin Kadını”, “Sophie’nin seçimi”, “Silkwood”, “Benim Afrikam”, “Yasak İlişki”, “Şeytan Marka Giyer”, “Demir Leydi” gibi filmlerle Meryl Streep’e “Yürü ya kulum” diyor.

Ama bu, tabii “tereyağından kıl çeker” gibi öyle kolay olmuyor. İşte burada, kafasında “klik klik klik” diye dönen çarklarla Meryl Streep devreye giriyor. Şu Katharine Hepburn’un sevmediği çarklar.

Streep, oyunculuğa klasik tiyatronun yani Shakespeare, Çehov gibi yazarların oyunlarıyla başlıyor. Yale Drama Okulu’ndan mezun zaten. Streep’i “Avcı” filminde “Linda” rolü için öneren Robert De Niro da, onu bir Shakespeare oyununda görüp beğenmiş.

Önemsiz bir rol oynadığı İlk filmi “Julia”dan sonra, “bir daha asla başka filmde oynamam” diyerek kameraların önünden ayrılan Streep -zannedersem çekim aralarında saatlerce beklemekten sıkılmış- ağır hasta olan sevgilisi John Cazale’nin yanında olabilmek için “Avcı” filminde oynamayı kabul ederek tekrar setlere dönüyor. Dönüş o dönüş ve ne dönüş!

Canlandırmaya karar verdiği karakterlerin içini doldurmak, onlara ruh ve can kazandırmak için “Avcı” ve “Kramer Kramer’e Karşı” filmlerinde yaptığı gibi kaleme kağıda sarılıyor, gerekirse yönetmen, gerekirse senaristlerle sonuna kadar tartışarak, kendisine diyaloglar yazıyor. Karakteri istediği kıvama getiriyor, öyle oynuyor.

“Sophie’nin Seçimi” (1982) ve “Benim Afrikam” (1985) başta olmak üzere, oynamayı istediği filmlerde rolü almak -kapmak belki daha doğru bir sözcük- için kıyasıya mücadeleye girişiyor. Hem de ne mücadele. İşte bir örnek. Onu hiç böyle görmediniz denir ya, işte öyle.

Streep, yönetmen Sydney Pollack’ın Danimarkalı yazar Karen Blixen’in “Benim Afrikam” adlı hatıratını filme çekeceğini duyunca, Blixen rolünü almak için neler yaptığını, kendi ağzından, büyük bir keyifle şöyle anlatıyordu drama okulu öğrencilerine, “Meryl Streep – Mystéres & Métamorphoses” adlı belgeselin, kısa bir bölümünü yayımladığı sorulu cevaplı bir sohbet programında:

“Ben yazar Isak Dinesen’e (Karen Blixen) 15 yaşındayken aşık oldum ve bütün kitaplarını okudum. Pollack’ın “Benim Afrikam”da Karen’i oynayacak oyuncu baktığını duyunca, hemen menajerimi araya koyup role talip oldum. Ama Pollack beni istememiş. ‘Seksi değil’ demiş. Bunu duyunca ‘İşte bu, olmaz, olamaz dedim.’ Tamam Marilyn Monroe’yu oynamak için seksi olmayabilirim. Ama Isak Dinesen, ha, bu mümkün değil. Hemen evimin yakınlarındaki kuaföre gittim. Saçlarımı kabarttırıp omuzlarıma döktürdüm. Mağazanın birinden ucuz bir tişört alıp yakasını kesip açtım, yakayı kollarımın üstüne düşürdüm. Bir de sütyen aldım, şu göğsü büyütüp, yukarı kaldıranlardan. Süslendim boyandım. Öyle Pollack’ın karşısına gittim.” “Ne oldu?” diye merakla sorunca öğrenciler, “Ee, rolü aldım,” dedi Streep muzaffer, müstehzi bir gülümsemeyle.

Şimdi gelelim ikinci örneğe. “Meryl Streep – The Reluctant Superstar” adlı biyografi kitabında gazeteci-yazar Diana Maychick’in anlattığına göre, Amerikalı yazar William Styron’un “Sophie’nin Seçimi” romanının filme çekileceği açıklanınca “Bu rolü mutlaka ben oynamalıyım” diyor Meryl Streep. Ve harekete geçiyor.

Streep, İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz ölüm kampında Nazi kamp komutanının canavarca, iki çocuğundan birini kurtarabilmek için, hangisinin öleceğine hangisinin yaşayacağına karar vermeye zorladığı Polonyalı Yahudi Sophie’nin trajik öyküsü anlatan romanı o kadar çok okumuş ki, neredeyse bazı bölümleri ezbere biliyor.

Filmi, yönetmen Alan J. Pakula çekecek. Yazar Styron, çok az da olsa otobiyografik öğeler taşıyan romanı yazarken, Auschwitz’den canlı kurtulmayı başardıktan sonra Amerika’ya göç eden Sophie karakteri için hep isveçli yıldız Ursula Andress’i hayal etmiş.

Önce ‘tanınmamış biri, bir Polonyalı olsun’ diyen yönetmen Pakula’nın aklındaki isim ise Norveçli yıldız Liv Ullmann. Ama filmin çekimi iki yıl ertelenince Ullmann devreden çıkıyor. Bu arada başta Barbara Streisand olmak üzere pek çok ünlü yıldız da, Meryl Streep gibi, Sophie rolünün peşinde.

“Rolü bana versin diye yönetmenin kapısında yatmaya hazırdım. ‘N‘olur rolü bana ver’ diye ona yalvardım” diyor Streep. Hem de defalarca o kapıya gitmiş gelmiş. Bazı kişilerin yardımıyla, “korsanvari” yöntemle el altından senaryoyu bile ele geçirmiş.

Pakula, hâlâ onu oynatmaya niyetli olmasa da, “bir deneme çekimi yap bakalım görelim,” deyince, artık iki yıl önce “Kramer Kramer’e karşı” filmiyle Oscar almış, iki de Altın Küre ödülü olan bir yıldız olmasına rağmen, Streep, kırılan gururunu cebine koyup, buna da “tamam” diyor. Ama deneme çekimi hiç gerçekleşmiyor.

Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda’nın araya girmesiyle, uzun tereddüt dönemlerinin sonunda Pakula rolü ona vermeye karar verince, Streep hemen Lehce ve Almanca öğrenmeye koyuluyor. Sophie’nin toplama kampındaki halini yansıtabilmek için bir ay neredeyse hiçbir şey yemiyor, bir deri bir kemik kalıyor. Ardından Sophie’nin Amerika günleri için kilo alıyor. Ama beş dalda Oscar’a aday olan filmin tek ödülünü de “En İyi Kadın Oyuncu” dalında o alıyor.

Bence, sadece sinemaya değil, hayata da şanslı başlamış biri Meryl Streep.

New Jersey’in sakin bir mahallesinde, çoluğuna çocuğuna, evine yuvasına düşkün, geliri kendilerine yeten, orta sınıf mutlu sevecen bir ailede doğup, bahçeli bir evde büyüyor. Baba bir ilaç firmasında çalışıyor, anne de evden reklam sektörüne iş yapıyor. Tıpkı, 50’li yılların “Amerikan Rüyası”nı anlatan renkli sinemaskop Hollywood filmleri gibi.

Meryl Streep’in kendisinden iki ve dört yaş küçük iki erkek kardeşi var. Üç kardeş, evde Meryl’in yönetiminde, anne babalarının giysilerinden oluşturdukları tuhaf tuhaf sahne kıyafetleriyle, dans edip gösteri yapıyorlar. Anne alkışlıyor, baba onları kameraya çekiyor. Meryl’in sahne ışıklarına doğru ilk adımları.*

Fark edilmeyi, fark yaratmayı ve yönetmeyi seviyor Meryl Streep, iddialı. Oldukça da sivri dilli.

Yedi sekiz yaşlarında durmadan konu komşuya lâf yetiştirirmiş. Kolayca hatırlanacağı gibi, 2017 yılında Altın Küre ödül töreni gecesinde de, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’a eleştiriler yönettiği konuşma sadece Amerika’da değil, günlerce çeşitli ülkelerde de konuşuldu.

Sesinin güzel olduğunu fark eden annesi okul yıllarında her hafta Manhattan’a götürerek, kızına özel müzik dersleri aldırıyor. Meryl şarkı söylemeyi seviyor ama yaşıtlarından hiç farkı yok. O sırada en büyük merak ve çabası, aranan popüler bir ponpon kız olmak. Okul gösterilerinde ve maçlarında tezahürat yapmak. Beğenilmek, dikkat çekmek.*

Daha o yıllarda donuk kahverengi saçlarını oksijenli suyla açıp, o günden sonra hep sarışın kalıyor. 60’lı yıllarda o yaşta büyük cesaret isterdi bu. Sabahları okula gitmek için bir türlü hazırlanıp banyodan çıkamadığı için bütün aile fertlerini banyo kapısının önünde sıraya diziyor.

Sözcükleri, edebiyat ve Fransızca derslerini seviyor, kulağı çok iyi ama matematik fizik kimyayla hiç arası yok. Okul takımının futbol yıldızıyla çıkıyor ama kenarda köşede bazı başka hayranlar da bekliyor. “Arkasında epey kırık kalp bıraktığı” iddia ediliyor okul arkadaşları tarafından. Mezuniyet balosunda “Okul Kraliçesi” seçilip taç giymeyi başarıyor. Lisede bir okul oyununda ayakta alkışlanmanın ilk tadını alıyor.

Ardından Meryl Streep’in New York Vassar Koleji dönemi başlıyor. “Washington Post Gazetesi” sahibesi Katherine Graham’dan, Amerika’nın eski First Lady’s Jacqueline Kennedy ve Jane Fonda’ya kadar birçok ünlü oyuncu, yazar, çizer, doktor, mühendis ve bilim kadınının öğrencisi olduğu bu prestijli okulda Meryl Streep’in “pembe rüyalar âlemi” yaşamı değişmeye başlıyor. Streep entellektüel dünyayla tanışıyor. Hayat yolunun “oyunculuk” olduğunu keşfediyor.

Yale Drama Okulu’ndan mezun olduktan sonra da yeni adresi ilk adımda kaçınılmaz olarak “tiyatro sahneleri” olarak belirleniyor. Ve New York’ta bir Shakespeare oyununda, yine kaçınılmaz olarak, hayatının ilk büyük aşkını tanıyor.

27 yaşındaki Meryl Streep ile ondan on dört yaş büyük, 41 yaşındaki John Cazale 1976 yılında ikisinin de rol aldığı “Kısasa Kısas – Measure for Measure” oyununda tanışıyorlar. Kısa süre içinde Streep, Cazale’nin evine taşınıyor. 1978 yılında John Cazale’nin ölümüne kadar, iki yıl boyunca arkadaşlarının ve çevrelerindeki herkesin imrenerek baktığı, gıpta ettiği çok güzel bir aşk ve ilişki yaşıyorlar. Cazale, Streep’in hem sevgilisi hem de yol göstericisi, hocası gibi.

1978 yılı. “Kader Kapıyı Çalıyor”mu? desem. Yoksa “Kader Ağlarını Örüyor”mu? Ya da “Meryl Streep Kaderi Zorluyor”mu? Ne desem, bilemedim. Ama 1978’in, Meryl Streep’in hem iş hem özel yaşamında dönüm noktası olan bir “Kader Yılı” olduğu açık.

12 Mart 1978 günü John Cazale vefat ediyor. Daha “Avcı” filminin çekimleri tamamlanmadan.

Streep, akciğer kanseri olan Cazale’ye haftalarca hasta bakıcı gibi gece gündüz ihtimamla bakıyor, son ana kadar başından ayrılmıyor. Cazale’nin ölümüyle hayatının ilk ciddi travmasıyla yüzyüze geliyor. Yoğun bir duygusal sarsıntı geçiriyor.

İki ay sonra, menajerinin önerisiyle, Avery Corman’ın romanından uyarlanacak “Kramer Kramer’e Karşı” filminde, Dustin Hoffman’ın, bunalım geçiren karısı “Joanna” rolü için deneme çekimine gittiği zaman, aslında Hoffman ve yönetmen Robert Benton’un gözü Streep’i tutmuyor. Yapımcı da “Hollywood’da tanınmıyor” diye onu istemiyor.*

Ancak görüşme sırasında, Streep Cazale’nin kaybından dolayı hâlâ öyle “perişan” görünümde ki, Hoffman ve Benton “Hiçbir şey yapmasına gerek yok, sadece bu halde kameraya baksın yeter,” diyerek “Joanna”yı Streep’in oynamasına karar veriyorlar.

Bu arada perişan merişan, Streep romanı okuyup gitmiş oraya ve daha bu ilk görüşmede, “Siz Joanna’yı bütünüyle yanlış ele almışsınız,” diyebiliyor Dustin Hoffmann’la Benton’a. Ve o yıllarda Amerika’da sürmekte olan, kadınların geleneksel olarak kendilerine biçilen “eş ve anne” kalıplarını kırıp, hayatta başka “rolleri, yolları” da olabileceğini topluma kabul ettirmek için verdikleri mücadelenin bir “öncü prototipi” olarak biçimlendiriyor “Joanna”yı.

Bu film, “Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında aldığı ilk Oscar ödülüyle Streep’in star olarak sinemada zirveye tırmanma yürüyüşünü başlatıyor.

1978 yılı kapanmadan, bir tayin edici gelişme daha yaşanıyor. Meryl Streep, 30 Eylül 1978 günü, erkek kardeşi Harry’nin arkadaşı, Yale Sanat Okulu’ndan mezun, modern sanatçı, heykeltraş, 32 yaşındaki Donald (Don) Gummer’la evlenerek dünya evine giriyor. John Cazale’nin ölümünden 6 ay 18 gün sonra.

Streep, ilke olarak bu olayla ve özel hayatıyla ilgili konuşmuyor ama yıllar boyunca John Cazale’nin anısının yaşatılması için düzenlenen etkinliklere katılmaktan, ya da bu tür etkinliklerin düzenlenmesine önayak olmaktan vazgeçmiyor.

“Oyunculuk kariyeri” çok önemli Streep için, ama “aile” de öyle. Her fırsatta “ailesini kariyerine feda etmeyeceğini” dile getiriyor. Zaten 1979 – 1991 yılları arasında, bir yandan “Fransız Teğmenin Kadını”, “Sophie’nin Seçimi”, “Silkwood”, “Benim Afrikam”, “Sonsuz Matem” gibi bayıla bayıla izlediğimiz filmleri çekerken, bir yandan da üç, dört yıl arayla, en büyüğü erkek, üçü kız, dört çocuk doğuruyor, o on iki yıl içinde.

Özellikle çocuklar küçükken, oynadığı filmlerin setlerinin, yaşadığı New York çevresinde olmasına itina gösteriyor. Çocuk sayısı artıp ev dar gelmeye başlayana kadar yıllarca oturdukları Little Italy’de, sette işi bitince, eve dönerken manavdan marketten alışverişini yapıp, ocağın başına geçip ailenin yemeğini kendi pişiriyor.

Modern çağımızın, şehir efsanesi, “çocuklarıyla kaliteli zaman geçiren” annelerden değil. Çocuğu hastalandığı zaman “ateşi yükselir mi” diye sabaha kadar başında bekleyen, çocuklarının arkadaşlarının adını bilen, “başkalarının annesi izin veriyor, sen neden şuraya gitmeme ya da arkadaşımda kalmama izin vermiyorsun” diye huysuzlanan kızlarına, “orada öyle olabilir, bizim burada böyle” diyen geleneksel bir anne Streep. Çünkü kendi annesi de ona öyle dermiş. “Hep annem gibi bir anne olmak istedim,” diyor her fırsatta.

Annesinden, hatta “çok akıllı, parlak ve hayatımda çok etkili bir kişiydi” dediği büyükannesinden çok değerli hayat dersleri aldığını vurguluyor. “Annem bana daima sana inanıyorum. Gerçekten istiyorsan ve çok çalışırsan, herşeyi yapabilirsin derdi” diye konuşuyor 19 Haziran 2019 tarihinde, 70 yaşına girerken, Sydney Morning Herald Gazetesi’yle yaptığı görüşmede.

Yetmişine geldiği halde oyuncu olarak hâlâ bu kadar aranıyor olması, yıllardır elbise değiştirir gibi bir karakterden diğerine kolaylıkla geçebilmesi, eski Başbakan Margaret Thatcher, Washington Post Gazetesi’nin sahibesi Katherine Graham, Amerikalı işçi sendikası aktivisti Karen Silkwood, İngiliz süfrajet Emmeline Pankhurst, korkunç sesiyle opera şarkıcısı olmayı hayal eden Florence Foster Jenkins, Fransız mutfağını Amerika’ya tanıtan efsane şef, yazar ve televizyon programcısı Julia Child, Danimarkalı yazar Karen Blixen gibi karmaşık ve taban tabana zıt gerçek karakterlerin altından büyük başarıyla kalkabilmesi, son dönemlerde, Streep’e duyulan ilgi ve merakı iyice arttırdı.

Tam adıyla, Mary Louise “Meryl” Streep’in “sırrı ne” diye soran, araştıranların sayısı hiç az değil. 1968 Paris doğumlu yönetmen Charles-Antoine de Rouvre da, 2020 tarihli, geçtiğimiz Ağustos ayında gösterilen belgesel filmine “Meryl Streep – Sırlar ve Metamorfozlar” adını vermiş.

Bitirirken, eksik kalmasın, şunu da yazayım. Meryl Streep 1999 yılında gösterime giren, bir müzik hocasını canlandırdığı “50 Cesur Kemancı” filmi için, sekiz hafta boyunca, her gün altı saat çalışarak keman çalmayı öğrenmiş. Sırrı belki de buradadır.

Bence, hiçbir şeyi “mış” gibi yapmıyor. Hiçbir şeyi şansa bırakmıyor. Hayatını ve oyunculuk kariyerini, doğrusu yanlışı, hatası sevabıyla kafasına koyduğu gibi yaşıyor. Fazla da “geride ne kalmış?” diye dönüp arkasına bakmıyor.

Onu beğenirsiniz beğenmezsiniz, orası size kalmış. Olivia de Havilland bayılır, Katherine Hepburn hiç sevmezmiş.

Ama görünen o ki, Meryl Streep nefes alıp verdiği sürece, oyunculuğu ve kafasına koyduğu gibi yaşamayı sürdürecek, biz de, “sırrı ne” diye onu merak etmeye, izleyip tartışmaya devam edeceğiz.

Benden bu kadar.

Peki, siz nasıl bilirsiniz Meryl Streep’i?

Kaynakça:

(21 Kasım 2020)

Çiğdem Kömürcüoğlu

Alman Banliyösünde Paranoya

Bir toplumda yabancı olmak kolay değil. Almanya’da tanınmış bir firmada saygın bir kimya mühendisi olarak çalışıyorsanız, doktora tezi ile uğraşan Alman bir eşe sahip olsanız bile. Daha önce İKSV Filmekimi Festivali seçkisinde yer almış 2015 yapımı ilk uzun metrajı ‘Babam / Babai’ ile tanıdığımız Visar Morina imzalı ‘Yabancı / Exil’, böylesine bir kimlik krizinin izini sürüyor. Refah bir banliyö semtinde (film Köln’de çekilmiş) üç çocuklu ailesiyle rahat bir yaşam sürdüren Kosova kökenli Cafer Kryeziu, tadını kaçıran olayların etnik kimliği ile ilintili olduğu düşüncesindedir.

İşi ile ilgili hayati önemdeki bilgi kendisinden saklanır. Firmanın e-posta listesinden haberi olmadan çıkartılır. İş arkadaşlarının kendisini anlamadığını, adıyla, aksanıyla alay edildiğini kurmaktadır. Laboratuvar atığı ölü farelerin önce oturduğu evin bahçe girişine, daha sonra çalışma odasının kapısına asılması, posta kutusunun fare cesetleri ile doldurulması sabrını taşıracak, şiddet eğilimini tetikleyecektir.

Baştan söyleyelim, göçmenlik olgusuna romantik açıdan yaklaşmayan bir film ‘Yabancı’. Filmin iyi bir sosyal statüye sahip beyaz yakalı ana karakterinin derdi, çağımız talihsiz göçmenlerinin sorunlarından çok farklı. Bir yurtsuzluk, kendini içinde yaşadığı topluma ait hissedememe duygusundan muzdarip Cafer. Filmin ilk yarısında Cafer’in bakış açısından izliyoruz olan biteni. Ekonomik ve sosyal refah içindeki gelişmiş Alman toplumunda soğuk ve duyarsız insan ilişkilerine tanık oluyoruz. Lakin, Cafer de sütten çıkmış ak kaşık değildir. Alman karısının da yüzüne çarptığı gibi, çalışma arkadaşları ile düzgün ilişkiler kuramayışının nedeni, kendi iticiliğinden kaynaklanmaktadır belki de. Filmin ikinci yarısında görüş açımız genişler. Gerçek olaylar ve Cafer’in paranoyaları iç içe geçerken, ana karakterin, çaresiz kurbandan öte tüm kusurları ile bir anti-kahraman’a dönüşmesi gecikmez.

Yönetmen Morina henüz 15 yaşındayken, Milosevic’in zulmünden kaçarak ailesiyle birlikte Kosova’dan Almanya’ya sığınmış. Cafer gibi uzun yıllar doğduğu topraklardan uzakta bambaşka bir kültürün içinde yoğrulmuş. Bu açıdan yurtsuzluk derdini en iyi anlatabilecek sinemacılardan. Ana karakterine yaklaşımı nesnel. İçinde yaşadığı refah toplumunun ruhsuzluğunu, robotvari insan ilişkilerini gözler önüne sererken, Cafer’in, Almanya’da (ya da benzer gelişmiş Batı ülkelerinde) süregelen yabancı düşmanlığı ve ırkçılıktan beslenen paranoyasına mesafeli yaklaşmasını bilmiş. Cafer’in ofis tuvaletlerinde gönül eğlendirdiği hemşerisi temizlikçi kadını, aralarındaki sınıf farkı nedeniyle aşağıladığını gözler önüne sermekten kaçınmamış.

Ağır ağır ilerleyen ve giderek harlanan paranoyayı sakin ve sabırlı bir dille anlatıyor yönetmen. Minimalist bir tutumla, Cafer’in rutinini zaman zaman izleyiciyi bıktıracak ölçüde yineliyor. Görüntü yönetmeni Matteo Cocco’nun kirli sarı, gri renklerdeki seçimleri etkileyici. Klostrofobik iç mekânlar, laboratuvardaki fare labirentlerini hatırlatan ofis koridorları, bitmek bilmeyen ofis kapıları, çözülmekte olan bir evliliğe eşlik eden ölü ışıklandırılmış ev içleri, yönetmenin huzursuz dünyasını kurmasını sağlamış. Benedikt Schiefer’in düzensiz aralarla yankılanan tiz perdeden tehditkar piyano tınıları, paranoya yükseldikçe tedirginliği artan Cafer’in ensesinde biriken tere karışmış.

Ağırlıklı olarak tek karaktere odaklanmış filmde yakın planlar çoklukla kullanılmış. Cafer rolünde Misel Maticevic kusursuz bir performans sunuyor. Alman eşi Nora rolünde ise eşsiz oyuncu Sandra Hüller her zamanki gibi parlak bir oyun veriyor. ‘Yabancı’, ilmek ilmek ördüğü paranoid yapısıyla izleyici içine çeken ancak gizeminin yanıtlarını kolay ele vermeyen çok iyi kotarılmış bir film. İKSV çevrimiçi gösterimlerinin ardından sinemalara uğruyor.

(05 Kasım 2020)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ve Gemi Hızla Su Alıyordu

‘Nasipse Adayız’ güzel kotarılmış bir düş sahnesiyle başlıyor. Bir geminin içindeyiz. Ana karakterimiz Dr. Kemal Güner, uzun bir masanın etrafında toplanmış imtiyaz sahiplerinden icazet almaya gelmiştir. Mehter marşı eşlik etmektedir bu tiyatrovari tuhaf sahneye. Ancak hızla su almakta olan gemi batmanın eşiğindedir.

Sinemamızın çok yönlü aktörlerinden Ercan Kesal’ın bu ilk uzun metraj kurmaca film yönetmenliği denemesi, sanatçının tam 18 yıl önce kendi yaşadıklarından yola çıkarak 2015 yılında yayımladığı aynı adlı kısa romanının sinema uyarlaması. Kesal’ın 2000’li yılların başlarında Beyoğlu Belediye Başkanlığı aday adayı olarak kişisel deneyiminden yola çıkarak kaleme aldığı metin, yönetmenin hem kendisi hem de ülkenin politik düzeni ile trajikomik bir hesaplaşma. Kesal, senaryo yazımına ortak olduğu ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ ve ‘Anons’ gibi bir günlük hikâyeye dönüştürmüş deneyimini. Başkan adayı olmak için çalışmalarını sürdüren doktorumuz, partinin ‘Bir Numara’sının gözüne girmek için düzenlediği gece için hazırlanmaktadır. Ayrıldığı eşi dahil herkes bu delice koşturmacanın tanığıdır. ‘Bir Numara’nın gözüne girmek ve aday olabilmek için her yolu deneyen Kemal, bu önemli gecede beklenmedik olaylarla karşılaşacaktır.

Doktor Kemal’inkine benzer bir yolculuk yaşadığı sırada ‘kendinle karşılaştığında çok şaşırdığını’ ifade ediyor Kesal. ‘Kendinden hicap duyduğunu, kendinden utandığını’ ilave ediyor. Yaşadıkları ile okuruna ve izleyicisine bir ayna tutuyor. Bu vesile ile, tüm ilişkilerde varolan iktidar mücadelesini masaya yatırıyor. Bir adayın gözünden siyasetin çirkin yüzünü, yapılan pazarlıkları, politik stratejileri ve nihayetinde insanın karanlık yüzünü gerçekçi bir üslûpla ele alıyor.

Kesal, hayranı olduğu ‘Bay Lazarescu’nun Ölümü’ filminden ilhamla, bir kez daha bir gece boyunca ülkenin içinden geçmeyi hedeflemiş. ‘Sieranevada’ ve ‘Bükreş’in Doğusu’ gibi seçkin Romanya yapımlarında görev almış görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu ile çalışmayı seçmesi bu yüzden. Romen sinemasından aşina olduğumuz dayanılmaz mizah ve bu ekolün alamet-i farikası haline gelmiş uzun plan sekanslar, Kesal’ın hikâyesine hizmet etmiş. Ali Aga’nın ustalıklı kurgu çalışması ve aksamayan oyunculuklarıyla teknik açıdan başarılı bir film ‘Nasipse Adayız’.

Final sekansı bizce filmin en başarılı bölümü. Kaçak işçilerin çalıştığı bir yeraltı tekstil atölyesinde, mangalda et pişerken itibarlı kişi ile ülke siyasetinin tartışıldığı bu bölüm çok iyi kotarılmış. Ancak, baştaki çarpıcı rüya sahnesi ile finaldeki tedirgin ülke tablosu arasındaki süreçte çok daha cesur çözümlemeler beklentisi içindeydik. Kısmetse bundan sonraki hikâyelere diyelim ve Ercan Kesal’a yönetmenlik koltuğunun yakıştığının altını çizelim.

(01 Kasım 2020)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

39. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma Seçkisi’nden İzlenimler

Salgın hayatımızda çok şeyi değiştirdi. İstanbul Film Festivali geçtiğimiz Nisan ayında gerçekleştirilemedi. Ancak sevgili festivalimiz 2020’yi atlamak istemedi. Ulusal Yarışma. Temmuz ayı içinde yapıldı. Uluslararası Yarışma ise Filmekimi tarihine denk düşen bugünlerde programa alındı.

Bu yıl 12 filmden oluşan uluslararası seçki çevrimiçi bir düzenle gerçekleştirildi. Film yapımının hayli kısıtlandığı bir dönemde ilgiye değer bir toplamı izledik ve değerlendirdik siz okurlar için. Seçkinin ilk gün gösterilen filmi ‘Atlantis’ bir Ukrayna yapımıydı. ‘Kabile / Plemya’nın görüntü yönetmenliğinden tanıdığımız Valentyn Vasyanovich’in geçtiğimiz yıl Venedik’te ödüllendirilmiş son filmi, yakın gelecekte savaş sona erdiğinde ülkesinin travmatik ruh hali üzerine. Kayıp ülke Atlantis metaforu bu yüzden anlamlı. Kasvetli bir diyarda umudun peşine düşmüş bir kadın ve erkeğin arayışları üzerinden ilerleyen film, daha çok sinematografik yetkinliği ve Romen Yeni Dalgası’nı andıran uzun plan sekanslarıyla göz dolduruyordu.

‘Luxor’, filme adını vermiş antik mısır kentinde geçmiş ile bağ kurmaya çalışan iki arkeolog, kentin hiyeroglifler ve anıt mezarlarla dolu tarihi yapısında bir mutluluk arayışının izini sürüyordu. 1940’ların Mısırlı tanınmış şarkıcısı Asmahan’ın (yoksa Esmahan mı demeli) büyülü yorumundan dinlediğimiz ‘Ya Habibi Taala Elhaani / Geri Dön Sevdiğim’ bu güzel filmin hoş sürprizlerinden biriydi.

‘Mickey ile Ayı / Mickey and the Bear’ seçkinin Amerikan bağımsız ayağını temsil ediyordu. 1993 doğumlu Annabelle Attanasio’nun ilk uzun metrajlı çalışması, Irak savaşından dönüşünün ardından eşini erken yaşta yitirmiş hayata tutunamamış baba ile kendini var etmeye çalışan genç kızı ilişkisi üzerinden ilerliyor ve başroldeki genç yetenek Camila Morrone ile tanışmamıza vesile oluyordu. Bir diğer büyüme hikâyesi Almanya kaynaklıydı. ‘Koza / Kokon’, Berlin’in Kreuzberg kentinde yaşayan üç genç kızın sıcak 2018 yazında, değişen çağın gerekleri, sosyal medya ve dört bir yandan dayatılan standard incelik ve güzellik baskısının ortasında kendi kozalarından çıkmaya çalışmalarının hikâyesiydi.

Seçkinin ağır topları üçüncü günden başlayarak karşımıza çıkmaya başladı. Brezilyalı yaman sinemacı Felipe Bragança’nın son filmi ‘Sarı Hayvan / Um Animal Amarelo’, sadece seçkinin değil son dönemin en yaratıcı çalışmalarından biri olarak beğenimizi kazandı. Kendi varoluşunu ve sinema yapma amacını yeniden tanımlamak isteyen 30’lu yaşlardaki yönetmen Fernando, kimliğini kaybetmiş ülkesinin acı dolu geçmişinde bir gezintiye çıkarken, sömürgeci mazinin hayaleti peşini bırakmıyordu.

Festival sayesinde filmografisini yakından takip etme şansı bulduğumuz Polonyalı tanınmış sinemacı Malgorzata Szumowska’nın İrlanda kırsalında çektiği ilk İngilizce filmi ‘Öteki Kuzu / The Other Lamb’, ataerkil bir düzende kadınların başkaldırışı üzerine çok başarılı bir filmdi. Müthiş sinematografisi ile dikkati çeken yapım, katı Hristiyan dogmalarını ve İsa peygamber motifini ters yüz ederek cesur bir denemeye girişmişti.

Uruguay’lı gencecik bir sinemacının ilk uzun metrajı, seçkinin öne çıkan filmlerinden bir diğeriydi. ‘Denizaltısı da Olsun İsteyen Cam Silici / Chico Ventana También Quisiera Tener Un Submarino’ upuzun isimli bu fantastik yapım, Alex Piperno imzasını taşıyordu. Patoganya açıklarında seyreden lüks yolcu gemisinde çalışan denizci çocuk, bir portal aracılığıyla Montevideo’da bir apartman dairesine geçiş yaparak genç bir kadınla tanışıyor; benzer bir portal ile gemi Filipinlerin ücra dağ köyünde aniden beliriveren gizemli bir beton kulübeye bağlanıyordu. Kendi dünyalarında kaybolmuş bireyler hakkında bu ilginç deneme, fantastik arayışlar üzerine kafan yoranlar için biçilmiş kaftan niteliği taşıyordu.

Mahnaz Mohammadi’nin ‘Oğul-Ana / Pesar-Medar’ında günümüz İran’ında geleneklerin boyunduruğunda neredeyse bir tragedya kahramanı gibi imkânsız seçimler yapmaya zorlanan karakterlerle karşılaştık. Anayı oğuldan ayıran koşullar çok sevdiğimiz Alexandr Zvyagintsev filminde olduğu gibi sevgisizlikten değil bu kez toplumsal baskıların zorlamasıyla ortaya çıkıyordu. Çocuk oyuncu Mahan Nasiri’nin çok dokunaklı performansıyla yürekleri dağlayan bir filmdi bu.

Kosovalı yönetmen Visar Morina’nın Almanya’da çektiği ‘Yabancı / Exil’, yabancı eşiyle yaşadığı Alman kentinde saygın bir firmada kimya mühendisi olarak çalışan Cafer’in yabancı kimliğinden ötürü maruz kaldığı dışlanmışlık ve zorbalıklar zinciri, gerçek ile hayal arasında paranoid bir kimlik krizini inşa ediyordu. Almanya’daki yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa dair gelişmeler üzerine odaklanan yapım, tekrara düştükçe ilginçliğini yitirmeye başlıyordu.

Yönetmen Rúnar Rúnarsson’ın ‘Yankılar / Bergmál’i, Noel döneminde 56 tablodan oluşan modern bir İzlanda portresi çiziyordu. Aklınıza hemen Roy Andersson geldi değil mi. Ancak Rúnarsson o denli derinlikli bir sinematografi ve mizah anlayışına sahip değil. Yine de renkli ve göz alıcı bir filmdi bu. Son gün izlediğimiz ‘Kuş Dili / Mowa Ptakóv’da efsanevi Polonyalı sinemacı Andrzej Zulawski’nin ölümü nedeniyle yarım kalan projesini oğlu Xawery hayata geçirmiş. Filmin delişmen kurgusu ve kadrajlarıyla Zulawski sinemasına bir güzelleme olduğu da söylenebilir. Benim için en büyük sürprizi ise, Andrzej Wajda’nın efsanevi oyuncusu Daniel Olbrychski uzun yıllar sonra bir filmde karşılaşmak oldu. Seçkinin son filmi ‘Sanctorum’, Meksika’daki uyuşturucu kartellerinin acımasızlığını ele alan bir yapımdı. Ancak bunu yaparken, bilinen klişelerin tersine büyülü gerçekçilik akımından besleniyor ve kendine özgü fantastik dünyasını kurma yoluna gidiyordu.

(18 Ekim 2020)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com