Kategori arşivi: Yazılar

Korkut Akın Yazıyor: Savaşın Aksiyonu ve Başka Bir Şey

Dünyanın bugüne dek gördüğü en gaddar savaş ve katliam İkinci Dünya Savaşı… Milyonlar ölmüş, öldürülmüş… Asker, sivil ayrımı yapmadan, kadın erkek ve/veya yaşlarını umursamadan hem de. O büyük acıyı, aradan geçen bunca yıl sonra da içinde duyuyor insan. Overlord Operasyonu, iki bölümlük bir film… Girişte, inanılmaz bir tanımlamayla yüz yüze geliyoruz. Savaşa giden acemilerle artık hayattan bir şey beklemeyecek … Devamı… »

Bir Yıldız Kaydı… Whitney

İnanılmaz bir ses, inanılmaz bir güzellik, inanılmaz bir gülüş… Benim için sesinin yanında o içten ve insanın içine mutluluk saçan gülüşü unutulmazdı Whitney Houston’un…

Tanrı vergisi diye belki de kendimizi kandırdığımız o güçlü ses, öğreniyoruz ki, bebeklikten başlayan bir çalışmanın ürünü. Çok çalışınca bir şeyler oluyor, bunu göz ardı etmemek gerekir. Muhakkak ki yeteneği de vardı ve sesi gerçekten çok güçlüydü… ama bir düşünün nice güçlü ses kimse bilmeden, duymadan silindi gitti yeryüzünden.

Bodygard…

Sıradan bir aileden dünyaya gelmemiş, anne şarkıcı baba siyasetçi ve belirleyici bir görevde… Whitney, başından beri annesinin desteğiyle müzik üzerine çalışıyor… Fiziği ile -fotomodellik yaparken, bir küçük hile (!!!) ile- kendini sahnede buluyor… Sonrası, sonrası bildiğiniz Whitney.

Bir de Amerikan Milli Marşını yorumlaması var ki, onu yeniden anımsamak gerekir… Marş aynı, sözler aynı, yorumlayan farklı. Bizde düşünülmesi bile mümkün olmayan bir şey, ama Whitney’i müzik listelerinin başına çıkartmaya yetti.

Whitney sinemada da başarılıydı… Kevin Costner ile ilk filmi Bodyguard’da onu sevmeyen, müziklerine -bir kez daha- hayran olmayan var mı?

Belgeselin gücü…

Son haftalarda müzik ve müzisyenler üzerine birkaç film izledik birbiri ardına… Müslüm’de Müslüm Gürses, Bohemian Rhapsody’de Fredie Mercury… Tutsak da var, ama o biraz daha farklı… Bu iki film de canlandırma, kurgu film. Başarılılıklarının ötesinde o kişi(lik)lerin belli bir yorumla canlandırılması… Oysa Whitney bir belgesel. Daha çok da yakın çevresinin tanıklığıyla tanıyoruz o güçlü sesi. Yıllar boyu, listelerin tepesinden inmeyen Whitney’in, gerek yapılan söyleşiler gerekse üzerine yazılanlardan sonra bilinmeyen nesi var diye sorabilirsiniz… Haklısınız.

Bilinçaltı… bambaşka bir dünya

İnsanlar bilinçaltına attıklarını unutabiliyorlar. Psikolojik terapi seanslarında, kendilerinin bile inanamadığı durumlar çıkıyor ortaya… Whitney de bilinçaltına atmış hayatına yön veren gerçeği. Neden tek eşli? Neden tüm sıkıntılarına rağmen evliliğini sürdürüyor? Neden illa bir çocuğu olsun istiyor? Yoğun turne ve konserlerde çocuğunu neden yanından ayırmıyor?

Şimdi bu yazıyı yazarken kulağım Whitney Houston şarkılarında… Aklımdaysa sorular, sorular… sorular.

Whitney, Yönetmen Kevin MacDonald, 16 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(10 Kasım 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Savaşın Aksiyonu ve Başka Bir Şey

Dünyanın bugüne dek gördüğü en gaddar savaş ve katliam İkinci Dünya Savaşı… Milyonlar ölmüş, öldürülmüş… Asker, sivil ayrımı yapmadan, kadın erkek ve/veya yaşlarını umursamadan hem de. O büyük acıyı, aradan geçen bunca yıl sonra da içinde duyuyor insan.

Overlord Operasyonu, iki bölümlük bir film… Girişte, inanılmaz bir tanımlamayla yüz yüze geliyoruz. Savaşa giden acemilerle artık hayattan bir şey beklemeyecek kadar ölüm görmüş, yakınlarını kaybetmiş uzmanlar…

İkinci Dünya Savaşının, cephede geçen en başarılı öykülerinden biri Overlord’un ilk yarısı… Birbirlerini tanımayan, tanısalar bile o gerginlikle kimin neyi, nasıl ve niye istediğini/yaptığını bilemeyecek kadar yoğun askerler… Bir görev almışlar: Nazi işgali altındaki kilisenin çatısına sığınmış (bu önemli bir trük, çünkü bütün milletlerde, tam da bizde olduğu gibi en kutsal yerdir dini binalar; kimse dokunmaz, dokunmaktan kaçınır) radyo vericisini yok edeceklerdir.

Yakın planların cazibesi

Normandiya çıkartması öncesinde görev alan küçük bir takımın yaşadıklarını aktarıyor film. Askerlerin korkuları, heyecanları, endişeleri, beklentileri bir tarafta, daha önce cephe görmüş olanların (deyim yerindeyse ‘kaşarlanmış’ların) karşı karşıya gelmeleri… Zaman kısıtlı, bir görevleri vardır ve başaramazlarsa savaş farklı bitecektir.

İnanılmaz güçlü bir kamera, olağanüstü oyunculuk (filmin ikinci yarısında da devam ediyor bu olağanüstülük) ve mizahla yoğurulmuş alabildiğine heyecan…

Köylü güzeli…

Barışçıl, hoşgörülü, sakin ve kararlı bir askerle okumuş, savaş karşıtı olduğu için (ve yaşananları da öğrenince hak vereceğimiz) askerlere diş bileyen, genç köylü kız… Aralarında adı konmamış ilginç bir çekim var, âşık olmuşlar mıdır acaba birbirlerine? Ama savaşın azgın yüzü onları da kendine benzetiyor, acımasız hatta iğrenç bir intikam duyabiliyorlar. Birbirlerini tanıma fırsatı bulamasalar da askerlerle köylü kız güvenmek zorundalar. Kimse o güvene ihanet etmiyor…

Üstün ırk hedefi…

Alman Nazilerinin en büyük hedefi, hepimizin bildiği gibi üstün ırk yaratmak… Milliyetçiliğin doruğu zaten bu üstün olma anlayışı… Oysa onlar da etten kemikten yapılma alelade insanlar, hepimiz gibi… Ya çalışmaları? Laboratuvarlarda, canlı denekler üzerinde yapılan tüm deneyler bu yönlü…

Üstün ve ölümsüz bir ırk nelere gebe! Savaşın aksiyonuna korku filminin canavarları karışıyor. Savaştan çok korku/gerilim filmine dönüşüyor film ikinci yarısında… İnsan duyarlılığı yine üst düzeyde. Önce çocuklar ve kadınlar denir ya…

Overlord Operasyonu, yönetmen Julius Avery. Oyuncular Jovan Adepo, Wyatt Russell, Pilou Asbæk, Mathilde Ollivier, John Magaro, ve Iain de Caestecker… 9 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(08 Kasım 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kimliğine, Kişiliğine Sahip Çık

Toplum kişileri kendine uydurmakta ustadır. Kimliğini, kişiliğini korumaya çalışanlara önce aile, sonra yakın çevre, en sonunda da toplum karşı çıkar. Bunu sormak, sorgulamak, bireyin beklentilerini öğrenmek gibi bir sorunları yoktur. Tek bildikleri ezmek, yok etmek, en azından kendine benzetmektir. O da gelişmenin engellenmesi demektir ki, yaşam dinamiği buna izin vermez. Bugünü, bu dinamiği yaşatanlara borçluyuz, her anlamda.

İzin verirsek…

“Ne hastalık ne günah, yaşasın eşcinsel aşk” pankartı açılmıştı bir etkinlikte… Toplumun öteden beri tartıştığı, ancak hâlâ karara varamadığı, ama hayatın bir gerçeği olarak karşımızda duran, dolayısıyla da yeni bir bakış, yeni bir tanımlama ile yenilenme zorunluluğu olan bir durumu anlatıyor “Cameron Post’a Ters Terapi”.

“Aşkın gözü kördür, ama bizim izin verdiğimiz ölçüde…” Buradaki “aşk” yaşam içerisindeki her şeyi kapsıyor… Tensel aşk için daha da geçerli, daha da sıkı sınırlar içerisinde. Peki, insanlar sizin sınırlarınızı kabul etmezlerse? Ne yapacaksınız yani, öldürecek misiniz? Ortaçağdan bu yana (yine şairin şiirce dizeleriyle yanıtlayalım) “Erken öten horozun başı kesilirmiş / Bitmez tükenmez ki başın kesile kesile” (F. Hüsnü Dağlarca)

Değişim: zorunlu gelişme

Dünyanın ilk oluşumundan bu yana geçen süre içerisinde, insanın tarihi çok kısa… ama insanlık tarihi çok uzun. Zamanla çeşitli kurallar konulmuş, değiş(tiril)miş, unutulmuş ve/veya kaybolup gitmiş. Kurumlar bazılarını engellemek üzere tutuculuklarını sürdürmeyi görev bilmişler ama… Bunların başında din ve devlet geliyor.

Şöyle düşünün: kadınların bırakın oy hakkını, söz hakkı bile yoktu daha düne kadar, okutulmuyordular bile… Bugün ise hayatın her anında, her alanında söz sahibiler, çok da başarılılar. Ay, nurdur gidilemez deniyordu, bırakın Ay’ı, Mars yolculukları için gün sayılıyor. Tanrının gazabı olarak bilinen ve salgınla milyonlarca insanın ölümüne yol açan hastalıklar, bugün unutuldular, tıp biliminin gelişimiyle…

Siz olsanız…

Güzel ve çekici bir genç kız olan Cameron, kız arkadaşına âşık olunca “dönüştürme terapisi” merkezine gönderilir. Genç kız ya toplumun kurallarına uyacaktır ya da kimliğine ve kişiliğine sahip çıkacaktır.

Sahi, siz olsanız ne yaparsınız? Cameron da öyle yapıyor…

Cameron Post’a Ters Terapi -The Miseducation of Cameron Post- yönetmen Desiree Akhavan, oyuncular Chloe Grace Moretz, Sasha Lane, John Gallagher Jr, Quinn Shephard… 9 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(07 Kasım 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Valslerle Fındıkkıranlar…

Müziğin hayatınıza etkisini göz ardı etmeyin… Kimi dramatik kimi komik kimi hüzünlü ama her haliyle sizi sizinle baş başa, bir yerlerden alıp bir yerlere götüren o büyülü tınılar…

Bir yılbaşı öyküsü, ama biraz erken giriyor gösterime… Belki biz izleyiciler hazırlıklı olalım diyedir, kim bilir.

Büyülü bir dünya ve bu dünyada aradığını bulmaya çalışan genç kız. Kolay mı? Değil tabii. Zor mu? Pek zor değilmiş. Yeter ki, kararlı ve güvenli olun, öz güvenli tabii.

Düş dünyası olunca insanlar kurşun asker, fareler de sevimli oluyor ister istemez. Korkunç insanlar da var, hayatta olduğu gibi, iyi niyetli olanlar da… Beceremeyenler kadar korkaklar da… Fırsatçıları unutmamak gerekir.

Yakın bir zamanda kaybettikleri annesinin armağanını alan üç kardeşin biri, akıllılığıyla da biliniyor. Zaten icatlarla, bilimsel deneylerle ilgileniyor. Bir çocuğun engellenmemesinin, hatta çabasının desteklenmesi gerektiğinin vurgulandığı sevimli deneyler bunlar…

Biz de birlikte katılıyoruz bu serüvene… Tam seyirlik, herkesin kendince alacağı bir mesajı bulabileceği keyifli bir film.

Fındıkkıran ve Dört Diyar, yönetmen Lasse Hallström, oyuncular Keira Knightley, Mackenzie Foy, Eugenio Derbez, Matthew Macfadyen… Helen Mirren, Morgan Freeman… 2 Kasım’dan itibaren gösterimde…

(01 Kasım 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Yaşam Sizin Elinizde… Ya Aşarsınız Ya Kalırsınız

Gösterime birbiri ardına giren filmler hep müzikle ilgili. İyi bir şey, çünkü hayatın tüm zorluklarını müzik gibi naif ve -aslına bakarsanız, çok da zor ama- güzel anlarla aşabiliriz.

Queen desem aklınıza ilk gelecek olan Freddie Mercury’dir, değil mi? Yanılıyor olamam… Hatta birçoğunuz şarkıları bile sıralamıştır birbiri ardına. Kimdir bu Queen grubunu oluşturan güç ve düşünce diye sorsam, şarkıların sözlerinden bir şeyler süzüp söyleyecekleriniz de olacaktır muhakkak. Queen grubunun oluşumuyla Freddie Mercury’nin büyümesinin öyküsü anlatılıyor Bohemian Rhapsody’de…

Dört arkadaş…

Göçmen bir ailenin, biraz da ötekileştirilen genç üyesi olan Farrokh Bulsara, ses aralığının geniş ve ilginç olmasıyla Queen grubuna girmiş, şarkı sözlerini yazmış ve dünyaca üne kavuşmuş, artık herkesin bildiği bir müzik efsanesi…

Filmde hayatını tanıyoruz. Neler yapmış, neler düşlemiş, neleri başarmış veya başaramamış…

Cinsel tercihleri nedeniyle, kısacık yaşamında gelgitli süreç belirleyici… Kız arkadaşıyla (ayrılsalar da, Mary’nin çocuğunun vaftiz babası olduğu bilinen bir gerçek) arasındaki duygusal bağ, her ne olursa olsun kopmuyor. Bu önemli…

Aile önemli…

Her ne kadar yalnız biri olsa da ailesiyle bağını hiç koparmamış Mercury, arkadaşlarıyla arası bozulmuş, gruptan kopmuş ama ailesi ve kız arkadaşıyla hep yakın ilişki içinde olmuş.

İşlediği kişi ve müzikle önemsenecek bir film olsa da Bohemian Rhapsody, izler bırakacak düzeyde değil. Büyük bir keyifle izleniyor, su gibi akıp gidiyor… sizinle sadece şarkılar kalıyor.

Müzik ve yaşam…

Biyografi filmleri bu yıl müzik ağırlıklı. Ezgileri ve tınılarıyla bildiğimiz o ünlü müzisyenleri ve sesleri filmde görmek, yaşamlarına şahit olmak önemli… Müslüm yerli ve başarılı bir yaşam öyküsüydü. Önümüzdeki günlerde izleyeceğimiz Whitney de, Bohemian Rhapsody gibi yakın geçmişimizin önemli figürü… Başka örnekler de var kuşkusuz… onları da siz ekleyin lütfen.

Bohemian Rhapsody, yönetmen Bryan Singer… oyuncular Rami Malek, Gwilym Lee, Ben Hardy, Joseph Mazzello. 2 Kasım’da vizyonda…

(01 Kasım 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Müze ya da Yaman Bir Yönetmenin Ayak Sesleri

Yeni Dalga tadındaki siyah/beyaz ilk uzun metrajı ‘Güeros’ (2014) ile izleme alanımıza giren Alonso Ruizpalacios, bu hafta bizde de gösterime giren Berlin Film Festivali’nden en iyi senaryo ödüllü son çalışması ‘Müze / Museo’ ile beklentilerimizi boşa çıkarmıyor.

Gerçek bir vak’adan esinlenmiş olan film, 1985 Noel’inde yaşanmış Mexico City’deki ünlü Tarih ve Arkeoloji Müzesi soygunundan yola çıkıyor. 30’lu yaşlarında hala veterinerlik eğitimini tamamlayamamış, aileleri ile birlikte yaşayan Juan ile Benjamin’in artık kendi başlarına bir şeyler yapma çabalarının tezahürüdür bu akıl almaz soygun girişimi. Aileleriyle birlikte yedikleri Noel yemeğinin ardından harekete geçen ikilinin planı kusursuz işler. Aralarında efsanevi Maya kralı Pakal’ın cenaze maskesinin de bulunduğu yükte hafif 140 parça antik eser ellerindedir artık. Ancak bu tarihi hazinenin elden çıkarılması o denli kolay olmayacaktır.

Hikâye gerçek bir olaydan yola çıkmasına karşın, sorulara yanıt aramaktan ziyade yeni sorular ortaya koyan bir senaryosu var filmin. Doktor babasının bir türlü akıl erdiremediği gibi, hayatta ne istediyse yapılan, Mexico City’nin 23 kilometre yakınındaki huzurlu banliyöde dilediği hayatı süren Juan’ın böylesine bir hırsızlık olayına girişmesi için gerçek neden nedir acaba. Genç adamın ifade ettiği gibi neyi neden yaptığını kişinin kendisi de tam olarak bilmiyordur belki. Ya da peşinde koşturan kankasına dediği gibi ‘güzel bir hikâyeyi gerçeklerle berbat etmeye ne gerek vardır’.

Kusursuzca yürüyen bir soygun olayından yola çıkan ‘Müze’ sürekli yeni sorular sorarak yoluna devam ediyor. Sinema tarihini çok iyi özümsemiş Meksikalı yönetmen türden türe atlayarak, farklı referanslarla izleyiciyi şaşırtmasını biliyor. Jules Dassin imzalı ‘Rififi’ (1955) ya da 1964 yapımı ‘Topkapı’daki değme hırsızlık planıyla aşık atan soygun bölümünü neredeyse sessiz çekiyor. Tomás Barreiro’nun Bernard Hermann esintili tınıları bu ustalıklı sahnelere başarıyla eşlik ediyor. Anlatı ikinci yarıda Damián García’nın mükemmel geniş ekran görüntüleri eşliğinde keyifli bir yol filmine dönüşüyor. Juan’ın Şehrazad olarak hitap ettiği gizemli erotik dansöz ile Acapulco kumsalındaki kaçamağı ise hınzır bir Fellini güzellemesi olarak (bkz. La Saraghina / 8,5) sinefillere göz kırpıyor.

Juan’ı Meksika sinemasının muhteşem ‘bücür’ü (filmde de ailesi böyle hitap ediyor genç adama) Gael García Bernal’in canlandırdığı, baba rolünde Pablo Larraín’in müthiş ‘Tony Maneiro’su olarak belleklerimize yerleşen deneyimli oyuncu Alfredo Castro’yu izlediğimiz ‘Müze’, ustalıkla anlatılmış bir soygun hikâyesinin ötesinde farklı meseleler üzerinden ilerliyor. Kâh varlıklı ailesinin himayesinde büyüyememiş erkeklerin yırtma çabasından dem vuruyor, kâh antik eserleri toprağından koparmak suretiyle kapalı mekânlarda sergileyen geleneksel müzecilik anlayışını eleştiriyor, kâh Meksika halkının tarih bilinci ile inceden dalgasını geçiyor. Yeni çalışmaları heyecanla izlemeye alınacak çağımızın genç yeteneklerinden biri Ruizpalacios. Bu başarılı filmin ardından, Hollywood’un cazibesine fazlasıyla çekilerek kendine has mizahını ve hınzır sinemacı kişiliğini yitirmez umarım.

(29 Ekim 2018)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

40 Yıl Sonra -Cadılar Bayramı-

“Kazan-kazan” mantığını öyle bir yerleştirdiler ki beynimize… her şeyden her zaman bir kazanç (çıkar mı demeliydim?) bekliyoruz. Sırf keyif için bir şey yapılamaz mı? Örneğin oltayı alıp deniz kıyısında saatlerce öyle durmak mutluluğu… Kimse, “Ver 10 lira al balığını, öldürme zamanını” demesin. Üzülmek doğru olabilir o akıp geçen zamana, ama kendinizle dertleşmenizin, hedefler belirlemenizin, kararlar almanızın kazancı başka nerede bulunabilir ki!

Kırk yıl geçince aradan…

Yaşar Kemal, “İnce Memed”in devamını ilkinin düzeyini düşüreceğinden çekinerek çok yıllar sonra yazmış… Belli bir iz bırakmış hemen her işte böyledir, tedirginlik, çekingenlik yaşar insan ister istemez. Cadılar Bayramı, ilkin 1978’de çevrilmiş… Bu onun devamı…

Korkudan çok gerilim var perdede… Önce “kim” diye soruyorsunuz? Sonra kime ve niye yönelecek diye merak içerisinde kalıyorsunuz. Her şeyden kuşkulanıyorsunuz, zaten kuşkulanmamanız için hiçbir sebep yok. Her şey bir anda fail ve/veya gerekçe olabilir. …olabilir mi?

Haluk Bilginer…

Bizim televizyon dizilerinde de yeni moda kan ve şiddet. Cadılar Bayramı’nda da aynı şeyler var… Bir an, bitecek diye umutlanıyorsunuz; bitmemesi için de bir neden yok… film boyunca tırnak kemirmeye devam!

Bir Hollywood filminde bir karakter canlandıran -belki de ilk oyuncumuz- Haluk Bilginer’den söz etmemek siyasi miyopluk olur. O kadar işine bağlı ve titiz çalışan bir doktor ki, sonunda o da deneyimlemeye kalkıyor canavar katil olmayı. Nedeni, niyesi yok. İnsan psikolojisi. Peki, öyle geçiştirebilir miyiz? Bilginer’in değil, senaryonun takıldığı bir nokta.

Cadılar Bayramı -Halloween- yönetmen David Gordon Green, oyuncular Jamie Lee Curtis, Judy Greer, Andi Meatichak, Haluk Bilginer, Rhian Rees… 26 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(25 Ekim 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Tesadüfler

Bir sinemaseverden çok kısa bir Şişli fotoromanı:

Nişantaşı deyip geçmeyin; Nişantaşı sinemayı sever. Ben öyle düşünüyorum. (Nişantaşı Cinemaximum Nişantaşı City’s Sineması’ndan çıkıp sağ kaldırımdan yürüyün Halaskârgazi Caddesi’ne yaklaşık 150 metre kala sağda. / Bilimkurgu türünün en önemli romanlarından biri olan Stanislaw Lem’in “Solaris” adlı eserini ilk olarak ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovsky 1972 yılında aynı isimle sinemaya uyarlamıştı. Bir diğer ünlü yönetmen Steven Soderbergh ise bu filmin yeniden çevrimini 2002 yılında gerçekleştirdi.)

Pangaltı deyip geçmeyin; Pangaltı sinemayı sever. Ben öyle düşünüyorum. (Şimdilerde kapanmış olan Şişli Site Sineması’nın bulunduğu kaldırımdan Harbiye’ye doğru yürüyün, yerine şimdilerde büyük bir market açılan eski Telekom binasının yanından sağa giren sokağın başında. / Hatırlayamayanlara hatırlatayım: Ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini, 20 Ocak 1920’de daha sonra filmlerinde sıkça kullanacağı Rimini’de doğmuş, çocukluğu ve gençliğinin büyük bir bölümü burada geçmiştir. “Satyricon”, “Roma”, “Amarcord”. Daha ne diyeyim.)

Harbiye deyip geçmeyin; Harbiye sinemayı sever. Dükkânın adını görüyorsunuz. (Bir şey söylememe gerek var: Her ne kadar dükkân, pencere önlerine çekilen perdelerin ticaretiyle iştigal ediyor olsa da neticede sinema filmleri beyazperdede gösteriliyor. Fotoromancı arkadaş konuyla bağlantıyı böyle kurabilmiş. / Ergenekon Caddesi’ndeki sinema birliklerinin bulunduğu binadan çıktınız, karşı kaldırıma geçip Halaskârgazi Caddesi’ne doğru yürüyün, caddeye kavuşunca sağa dönün. Şimdi orada yükselen büyük otelin yerinde çooook eskiden Pangaltı Tan Sineması vardı ve Sadi Bey orada Charlton Heston’lu “Hartum” (Khartoum) adlı filmi izlemişti. Taksim’e doğru sağ kaldırımdan yürümeye devam edin. 150 metre ileride sağda beyazperde.com’u göreceksiniz, pardon Beyaz Perde isimli dükkânı.)

(25 Ekim 2018)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Üç Boyutlu Dünyaya Cinema 4D Adımı

Dünyanın dönüş hızını duyduğunuzda dudaklarınız uçuklamadıysa, teknolojik gelişimin hızını anlayamazsınız. Bugün yapılan bir şey (artık ne derseniz adına, ister alet, ister yazılım, isterse trük) yarın -hatta yarına bile kalmadan- eskimiş oluyor. Dünyanın hemen her yerinde, birileri harıl harıl yeni şeyler üretiyor. Bizler de izliyoruz…

24 Ekim günü Levent Cinemaximum Kanyon Sineması salonlarında FGA Mimarlık’ın “Cinema 4D, Release 20” Türkiye tanıtımı vardı. Adında sinema olup da ilgimi çekmemesi mümkün değildi ve aralarına karıştım.

Kabul ediyorum, eskide kalmışım… Biz, “senaryonuzda, ‘gözleri ışıldadı’, ‘sevinçten havalara uçtu’ gibi hayatta olamayacak şeyleri yazmayın” öğretisiyle eğitilmiş insanlarız. Şimdi, bırakın gözlerin ışıldamasını, dünyayı bile takla attırmak mümkün artık. Öyle olsa da, “eski tüfek” olunca insan, gördüğünde çok seviniyor, hoşuna gidiyor, ama ne uygulamayı düşünüyor ne de yazmaya soyunuyor, kaldı ki çekmek… Dinozor olmak böyle bir şey besbelli…

Yeni bir yaşam serili önünüzde…

Gösterdiklerinin bizim ülkemizde, bizim arkadaşlarımız tarafından yapıldığını bilmek müthiş özgüven verdi. Kendi dilimle anlattığımda, bu alandaki yeni nesil genç arkadaşlarım gülecek hatta küçümseyecektir belki de… Çünkü onların birçoğu anlaşılabilir bir karşılığı olsa da yabancı dilce bir sözcük kullanmayı maharet sayıyor. O nedenle onların “lansman” dediği, benim kuşağımızsa “tanıtım” sözcüğüyle tanımladığı etkinlikte yapılan ve söylenenleri aktaramayacağım, bağışlanmamı diliyorum baştan.

Miladı 1990…

Orada edindiğim Cinema 4D kitabının girişinde, “Tebrikler! Siz bu kitabı alarak artık 3 boyutlu çalışmaların nasıl yapıldığını merak eden insanlar grubuna katıldınız (…) Elinizde tuttuğunuz bu kitap Cinema 4D programı için bir ansiklopedi niteliğindedir” dendikten sonra, “Hayal gücünüzü kullanmaktan çekinmeyin ve sakın yılmayın” cümleleri yer alıyor.

1990 yılında açılan bir yarışmayla başlayan süreç, Amiga ile ilk adımını atmış, ardından da bu güne gelmiş… Bundan bir önceki R15 sürümüyle “After Effeckts” için render gereksiz hale gelmiş… Ah ki, R20 sunumunu görseydiniz!

Okyanustan bir damla…

Abaküs Yayınları’ndan çıkan kitabı H. Deha Etabek yazmış. Kitap yazmanın zor olduğunu, ama bu kitabı kılavuz olma amacıyla yazdığını söylemiş. Buradaki rehberlikle kendi düşlerinizin yolundan gitmenizi öneriyor yazar… Hak veriyorum kendisine… Yıllar önceydi, Ulusal Video zamanı… İlk bilgisayarlar gelmişti, şimdi cep telefonunuzda bile yapabildiğiniz için küçümsenecek denli sade ve yavan gelen çalışmalar için saatler, günler harcıyorduk. Emre Dağdeviren en tepedeki isimdi, bizimle birlikte olan ise Larry Simmons… Her ikisi de hocamdı, ta Eskişehir’den… Stüdyo bize kaldığı zaman, “Oynayalım” derdi Larry, “Bu iş oynamadan öğrenilmez”. Elimizde kağıt kalem, her yaptığımızı not ediyorduk, epey bir kısmını unuttuktan sonra.

Neyse… artık bunlara gerek yok, bilgisayarların bellekleri var (belki o zaman da vardı, ama ek para istendiği için almamıştı patron). Aklınıza gelecek, gelmeyecek, küçük bir olasılıkla bile hiç karşılaşmayacağınız bütün soru(n)ların yer aldığını belirtmiş Etabek. İstediğiniz zaman ulaşmak da mümkün kendisine ve FGA Mimarlık’a…

(25 Ekim 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com