Kategori arşivi: Yazılar

Yas Vakti

İki hafta kadar önce yayınlanan ‘Nicolas Cage Hakkında Her Şey’ başlıklı yazımda usta aktörü derin bir karakter analizi içeren çok farklı bir kompozisyonda izleyeceğimizi müjdelemiştim. Yeni gösterime giren ve genç sinemacı Michael Sarnoski’nin ilk uzun metrajı olan ‘Domuz / Pig’ Oregon’un Kuzeybatı Pasifik ormanlarında münzevi bir yaşam süren Rob’un hikâyesini anlatıyor. Ormanlık alanda nadir görülen değerli trüf mantarlarını bizzat eğittiği domuzunun yardımıyla toplayıp satarak yaşamını sürdürür Rob. Perşembe günleri siparişi teslim almaya gelen Amir ile ilişkisi mesafelidir. Yalnızlığı kutsaldır, sarı Camaro’lu genç girişimcinin hayatını kolaylaştıracak kamp duşu yahut mobil telefon edinme önerilerini her defasında geri çevirir. Bir gece vakti ormandaki küçük kulübesi baskına uğrar ve can yoldaşı küçük domuzu kaçırılır. Onu bulmak için üstü başı kan revan içinde yola çıkan 60’lı yaşlardaki Rob, şehre (Portland) vardığında geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kısa özetten yola çıkarak filmin Cage filmografisi izleğinde kanlı bıçaklı bir intikam öyküsü anlattığı akla gelmesin. ‘Domuz’ ana karakterin geçmiş trajedisi üzerinden ilerleyen, felsefi dokunuşlarla zenginleşen, Budist bir sakinliğe sahip sıra dışı bir çalışma.

Yüzünde ve film boyunca hiç değişmeyen giysilerinde aldığı darbelerin kanlı izlerini taşıyan Rob büyük kentin karmaşası içinde can dostunu ararken geçmiş hayatı önümüze perde perde açılacaktır. Bu süreçte 50’lerde yıkılan eskinin ünlü Portland otelinin gizli bir bölme olarak korunmuş ikinci bodrum katındaki dövüş kulübünü, şehrin en lüks restoranını ve Rob’un eskiden yaşadığı evinin bahçesini, unutmaya çalıştığı geçmişini ziyaret ederiz. 15 yıl önce birdenbire sahneden çekilmiş ünlü bir mutfak şefidir Rob Feld. İsminin bir zamanlar çevresine çok şeyler ifade ettiği, ancak artık var olmadığı söylenir yüzüne. Onun hiç de umurunda değildir bu oysa. Şan şöhret paranın değersizliğini vurgular bir zamanlar yanında çıraklık yapmış şimdinin ünlü şefine. Yemek eleştirmenleri, zengin müşteriler gerçek değildir. Önemsenmesi gereken kişinin kendisidir. Zaten ömür dediğin nedir ki. Her 200 yılda büyük bir depremle sarsılan bu topraklarda yaşayanlar günün birinde 10 katlı bina yüksekliğinde dalgalarla okyanusun dibini boylamayacak mıdır. Bu arayış sürecinde sarı Camaro’lu genç Amir ile ortak bir travmatik geçmişi paylaşır Rob. Artık kaybı kabullenme zamanı, yas vaktidir. Filmin üç ayrı bölümüne başlık olmuş şef tabakları ile kayıplar yad edilir.

Yaşam üzerine derin felsefi dersler içeren ‘Domuz’ iddiasız görünümü altında hiç bitmeyen matem üzerine çok değerli bir çalışma. Nicolas Cage’in star personasından sıyrılma fırsatı bularak yeteneğini ve ustalığını konuşturduğu önemli bir film. Patrick Scola’nın pastel renk paleti ile bezediği, senaryoyu Vanessa Block ile ortaklaşa kaleme almış Michael Sarnoski için parlak bir başlangıç.

(20 Mayıs 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hayat Rüya İçinde Bir Rüyadır

Vorteks saat yönünün tersine kendi ekseni etrafında dönen ve kuvvetli fırtınalar oluşturan hava akımı olarak biliniyor. Gaspar Noé’nin bu meteorolojik tanım ile aynı ismi taşıyan son çalışması ‘Vortex’ mütevazı yuvalarında sakin düzenlerini sürdüren yaşlı bir çiftin hayatın beklenmeyen girdabında savrulmaları üzerinden ilerliyor. Adlarını bilmediğimiz çiftten ‘Kadın’ demans hastalığından muzdarip, beyninin içinde olan bitenden dolayı şaşkın. ‘Erkek’ seksenli yaşların güç kaybı ve kalbi ile cebelleşirken hafızası silinmekte olan eşinin bakımını üstlenmiş. Tek oğulları Stéphane ise ufak yaşlardaki kendi oğlu Kiki’yi sosyal hizmetlilerin gözetiminde yetiştirmeye çabalayan iyi niyetli ama kendi kendisini yok eden bir uyuşturucu müptelası.

90’ların sonu ve 2000’li yılların başlarında ortaya çıkmış Yeni Fransız Aşırılığı akımının önemli isimlerinden biri olan Noé, bu kez bir melodram çektiğini ve izleyenlerin ağlamasını istediğini belirtiyor. ‘Ölüm, uyuşturucular ve sinema’ üzerinde yoğunlaşan son yapıtı, daha önce fantezilerinin peşinden sürüklenen genç insanları mercek altına almış yönetmenin ilk kez hayatın son dönemecindeki yaşlı bir çiftin öyküsünü anlatıyor olması onun hızlı takipçisi olan genç izleyici kitlesi için bir yabancılaşma yaratabilir. İnsan ömrünün uzadığı çağımızda demans ya da Alzheimer hastalığı çok evrensel gerçi. Genç insanlar aile büyüklerinin bu büyük çaresizlik ile boğuşmasına tanık oluyor kuşkusuz ancak benim de aralarında bulunduğum 40’lı 50’li yaşların üzerindeki geniş kitlenin, bir zamanların güçlü kudretli ebeveynlerinin yaşlılık aczine sürüklenişine tanık olmasının büyük kederini benzer süreçleri kişisel olarak yoğun yaşamış biri olarak çok iyi anlayabiliyorum.

Noé ucu ucuna ölümden döndüğü bir beyin kanamasından sonra ardından bir de Covid’e yakalanmış. Ölümü yakından hissetme deneyiminin ardından nerdeyse tümü tek mekânda çekilmiş bu son projesine yönelmiş. Ana karakterlerinin dönülmez akşamın ufkuna varmak için acelelerinin olmadığı bir sahne ile açılıyor film. Çiftimiz Paris’teki apartman dairesinin mütevazı balkonunda içkilerini yudumlarken. Ancak bu sıcak hissiyatı dağıtan şiddetli bir kasırga ve onu bekleyen kâbus yüklü bir süreç kapıda beklemektedir. Bir zamanların kudretli psikiyatrı olan ‘Kadın’ içinde debelendiği boşlukta endişelidir. Daha önce kalbi alarm vermiş sinema yazarı ‘Adam’, kitaplar, resimler, film afişlerinin tıka basa doldurduğu çalışma odasında son kitabını tamamlama telaşı ile yaşama bağlanmaya çalışır. Eroin illetinden hayatı darmadağın olmuş 40’lı yaşlardaki oğulun, apartman dairesi olarak tasarlanmış bakımevi önerisine şiddetle karşı çıkar Baba. Geçmişini ve tüm anılarını geride bırakmak istemez.

Her filminde farklı ve yaratıcı bir anlatım tarzı üzerinde kafa yorduğunu bildiğimiz Noé filmini iki kamera ile baştan sona ‘bölünmüş perde tekniği’ ile çekmiş, bir kameranın ardında bizzat kendisi yer almış. Başlangıçta yorucu gelse de, ‘her yaşam formunun kendi tünelinde yaşadığını’ ifade eden sinemacı kimi bölümlerde bu tekniği son derece işlevsel olarak kullanmasını bilmiş. Daha yakın tarihli ses getirmiş filmlerinin (Love, Climax ya da Lux Aeterna gibi) canlı parlak renk paleti yerine, klostrofobik yapıdaki filmin kederli gidişatına uyumlu koyu pastel renkler tercih edilmiş. Benoit Debie’nin sinemaskop görüntüleri ortadan bölündüğünde karakterlerin yaşadıkları birbirinden ayrılıyor, kimi zaman da örtüşüyor.

Film tümüyle doğaçlama çekilmiş. Oyunculara belli bir diyalog metni verilmemiş. ‘Giallo’ ustası olarak bilinen İtalyan korku sinemasının kült yönetmeni Dario Argento, 70’ler Fransız sinemasının Jean Eustache imzalı kült filmi ‘Anne ile Fahişe – La Maman et la Putain’in gencecik oyuncusu olarak anılarımızda yer etmiş olan Françoise Lebrun ve oğul Stéphane’da ilk kez izlediğimiz Alex Lutz mükemmel bir birliktelik oluşturmuş. Lebrun için durum diğerlerinden daha çetrefilli kuşkusuz. Anılarını ve sözcüklerini hızla yitirmekte olan karaktere hayat veren oyuncudan gözleri ve bedeni ile oynamasını talep etmiş yönetmen.

‘Vortex’ yaşlı bir çiftin belirsizliğe doğru yol alan son dönemeçlerini kimi zaman bir belgesel kıvamında irdelerken derin bir endişe duygusu yaratıyor. 1975 yapımı Chantal Akerman başyapıtı ‘Jeanne Dielman’ benzeri tek mekânda rutin gündelik yaşamı perdeye taşırken, bu yokuş aşağı hızla yol alan kaotik süreci detaylı bir biçimde gözlemliyor. Kışkırtıcı denemelerin sinemacısı, tam da ondan beklenecek biçimde, benzer süreçleri yaşamış izleyiciler için dozu daha da yükselen hüznü en ince ayrıntısına kadar kanırta kanırta sergiliyor.

Gaspar Noé filmini ‘beynini kalbinden önce yitiren’ tüm insanlara ithaf etmiş. Dario Argento’nun ağzından ‘hayatın bir rüya, hatta rüya içinde kısacık bir rüya olduğunu’ aktarıyor. Jenerikte oyuncu adlarının altında doğum tarihleri yer alıyor. Ta filmin başında hemen jeneriğin ardından 1965 yılına ait görüntü kaydı ile perdeye düşen Françoise Hardy ve ünlü şarkısı ‘Mon Amie La Rose’da gülün kısacık ömrü üzerinden hayatın geçiciliğini, gençliğin güzelliğin çok kısa ömürlü olduğunu hatırlatıyor. Halen 78 yaşında olan Hardy’nin ileri safhada bir kanserle mücadele ettiği ve ötanazi talebinde bulunduğu bilindiğinde bu güzelim şarkıdan yayılan hüznün etkisi daha da büyüyor. Sinemaya ve hayata göndermeleri ile seyir sonrası uzunca bir müddet etkisinden çıkılmayan benzersiz bir film ‘Vortex’ ve de mutlaka sinema salonunun karanlığında izlenmesi gerekiyor. Dario Argento’nun repliğinde ilettiği üzere, her film gece gözlerimizi kapadığımızda gördüğümüz bir rüya değil midir.

(19 Mayıs 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Akrabanın Akrabaya Ettiğini…

…akrep etmez akrebe.

Nicolas Cage, kimilerine göre miadını doldurdu ve artık sadece düşük bütçeli küçük filmlerde görünüyor; kimilerine göre ise kendisini buldu ve oyunculuğunu sergileme fırsatını değerlendiriyor.

Pig (Domuz) düşük bütçeli, ama hedefi büyük bir ilk film. Senaryosunu da yazan Michael Sarnoski’nin çektiği, alabildiğine merak ettiren, izleyeni sorgulamaya götüren bir film Pig. Merak unsuru filmin ilk karesinden başlıyor. Karanlık ve kimler olduğunu bilemediğimiz birileri hem “pig”i kaçırıyor hem de sahibi Rob’u (Cage) öldüresiye dövüyor. Filmin daha başı olduğu için yeni bir avantür, yeni bir macera, yeni bir “kahraman” bekliyor izleyici… Evet, bir kahraman var, ama ilginçtir, sessiz ve alabildiğine sakin.

Film boyunca kendinizle bağdaştırıyorsunuz, ama önce doğanın yaşamın temeli olduğunu, beton yığınlarından oluşan kentlerde yaşamın ne denli zor olduğunu, insanlar arasındaki ilişkilerin sadece çıkar çerçevesinde yürütüldüğünü görüyorsunuz.

Film aslına bakarsanız bir hesaplaşma… Rob’un geçmişiyle yeni yaşamı arasındaki hesaplaşması. Her zaman, herkes için gerekliliği tartışılmaz geçmiş değerlendirmesinin. Bazen böylesi olaylar sebep olur bazen de başka toplumsal etkenler… İzleyicinin kendi içiyle barışık olup olmaması değerlendirmeyi de belirler kuşkusuz. Tabii ki, Rob gibi kentteki rahat ve teknolojik yaşamı bırakıp doğanın el değmemiş ücra köşelerine gitmek gerekmez. Evde de, işte de, okulda da, sokakta da yaşanan bu(ndan farksız).

Film çok şey söylüyor, almak isteyene… Başta da değindiğim gibi, birileri çok sever ve ödüle aday gösterirken, birileri de beklentilerini karşılamadığını söylüyor. Bu da gösteriyor ki, izlenmesi gereken ve satır aralarının okunması gereken bir film.

Domuz (Pig), dramatik, duygusal, Yönetmen ve Senaryo: Michael Sarnoski, Oyuncular: Nicolas Cage, Alex Wolff, Adam Arkin… 20 Mayıs 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(18 Mayıs 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Nicolas Cage Hakkında Her Şey

‘Yetenekli Bay Cage / The Unbearable Weight of Massive Talent’ özgün adının ifade ettiği üzere, çok yetenekli bir Hollywood yıldızının (yani Nicolas Cage’in) karşı konulmaz cazibesi üzerinden ilerleyen şirin mi şirin bir sinemasever filmi. İkinci uzun metrajını çeken Tom Gomican ile senaryoyu birlikte kaleme aldığı kankası Kevin Etten belli ki sıkı hayranlar. Ünlü aktörün sinema kariyeri ve özel hayatından yola çıkan projelerini yazarken onun olan bitenden haberi yokmuş. Bir söyleşilerinde ‘tek istediklerinin Cage ile aynı masada salata yemek olduğunu’ ifade eden genç sinemacılar, bitmiş senaryo yapımcı şirketlerin ilgisini çekince biraz da korka korka aktörün kapısını çalmış. Sonunda salatayı da yemişler, yıldız oyuncu projeyi onaylayarak yer almayı kabul etmiş.

Film ünlü oyuncunun şimdideki kariyer endişeleri üzerinden başlıyor ve onun göz kamaştıran performanslarına taş çıkartan bir deli maceraya doğru yol alıyor. 60’ına merdiven dayamış olan Nicky Cage gerek özel hayatında gerekse film kariyerinde sıkıntılı günler geçirmektedir. Bir yandan ayrılmış olduğu karısından olma kızının 16 yaş ergenlik problemleri, öte yandan önüne gelen her teklifi kabul ettiği gerekçesiyle aldığı eleştirilerle bunalmıştır. Şöyle bir arabasına kurulup nostaljik rock grubu ‘Creedance Clearwater Revival’dan ‘Down on the Corner’ ile dağıtmaya çalışırken yanı başında bitiveren genç replikası Nicky (oyuncunun bilgisayar marifetiyle yaratılmış, 1990 yapımı David Lynch filmi ‘Vahşi Duygular / Wild at Heart’tan fırlamış hali) görkemli bir film yıldızı gibi seçimler yapmadığı, çok film çektiği ve seyirciye kendini özletmesi gerektiği’ konusunda sert uyarılarını sürdürür. Ancak Los Angeles’ın lüks otellerinden birinde yaşayan Nick yüksek harcama alışkanlıkları nedeniyle biriken borçlarını kapatmak ve bunun için de sürekli çalışmak zorundadır.

Bu noktada menajerinden gelen cazip bir teklife önce burun kıvırır, daha sonra 1 milyon papel karşılığında Mayorka’da lüks bir malikanede düzenlenen doğum günü partisine katılmayı gönülsüzce de olsa kabul eder. Oyuncunun hayranı sinema sevdalısı davet sahibi Javi Gutierrez kendi yazdığı hikâyenin filme alınması için ünlü aktörü ikna etmeye çalışır bu arada, ancak işler göründüğü gibi değildir. İspanyol zenginin uluslararası bir silah kartelinin başı olduğu ve kaçırılan Katalan başkan adayının kızını tutsak ettiği bilgisinden hareketle malikaneyi gözetim altına alan CIA ajanları Nick ile irtibata geçecek ve tehlikeli macera başlayacaktır.

Filmin Cage’in kariyeri boyunca yer aldığı aksiyon filmlerinin izini süren bir yapısı olduğu doğru. Gönül çelici yanı, zekice yazılmış senaryo metninde onun kariyerinin ‘Con Air’, ‘Rock’, ‘Guarding Tess’ gibi önemli parçalarından bölümlere ve çeşitli anekdotlara yer verilmesi. Tanınmış aktörün kendisi ve özel hayatı ile ilgili makara yaptığı bölümler, 100 küsur yıllık Alman sessiz sinema klasiği ‘Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ne olan tutkusu, tek tek adlarını saydığı John Cassavetes, Alejandro G. Iñárritu ya da Lars von Trier gibi auteur yönetmenlerle çalışma arzusu, sinemasever keyfiyle izlenen filmin tuzu biberi olmuş. Nick’in gençlik replikası Nicky’nin Fransız öpücüğü ile kendine gelmesi ya da bedenine yanlışlıkla zerk ettiği zehirin etkisi ile yere düştüğü sırada ‘motor’ talimatıyla ayağa fırlaması onun tutkulu oyunculuğunu hicveden çok hoş sahneler olarak akılda yer ediyor. ‘Narcos’ dizisinde Pablo Escobar’ın Medellin kartelini araştıran Amerikalı narkotik büro ajanı olarak izlediğimiz Pedro Pascal, İspanyol kankada başarılı bir eşlikçi olarak dikkat çekiyor. Sondaki Demi Moore sürprizini ise izleyecek olanlara bırakalım.

Başta da söylediğim gibi Amerikan sinemasını sevenler ve Nicolas Cage hayranları için kaçmaz bir film bu. Yıldız oyuncuya gelince, o art arda film çevirmeyi sürdürüyor. Taze bir bağımsız sinemacının (Michael Sarnoski) imzasını taşıyan, 29 Mayıs’tan itibaren bizde de gösterime girecek olan ‘Domuz / Pig’de onu bambaşka bir kompozisyonda izleyeceğimizi şimdiden müjdeleyelim.

(06 Mayıs 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İşler Çığırından Çıktı

Martin Scorsese, Marvel izlencelerini bir eğlence parkında vakit geçirmeye benzetiyor. Auteur sinemacıya katılmamak mümkün değil. Ancak yaşadığımız yüzyılda dev Amerikan sinema endüstrisinin Marvel seri filmleri sayesinde çarkları döndürdüğü gerçeğini kabûl etmek gerekiyor. Nitekim pandemi nedeniyle izleyici kaybeden ülkemiz sinema salonları dijital teknolojideki baş döndürücü gelişmeyi takiben neredeyse seri imalata geçen Marvel stüdyo ürünlerini tüm dünyada olduğu gibi çoklu salonlarda programlama yoluna gidiyor. Ağırlıklı olarak 15 – 25 yaş aralığındaki genç izleyiciyi cezbeden bu yapımlar endüstrinin dünya çapında ayakta kalmasını sağlarken sinema evrenine ilginç sürprizler sunmuyor da değil. Sözgelimi, Amerikan popüler kültürünün gözde figürlerinden Batman’in Matt Reeves’in yönettiği son versiyonu (The Batman) bu tür aksiyon filmlerine mesafeli duranlar için başarılı bir kara film denemesi olarak beğenimizi kazanan örneklerden biriydi.

Keza, biraz da Benedict Cumberbatch ve Tilda Swinton gibi çağımızın iki eşsiz oyuncusu hatırına izlediğim 2016 yapımı ‘Doctor Strange’ felsefi dokunuşlarıyla biz eleştirmenlerden olumlu not almıştı. Marvel evreninin yan karakterlerinden biri olarak egosu tavan yapmış bu kibirli cerrah ölümcül bir kaza sonrası maharetli parmaklarını kullanamaz hale gelişinden sonra kapısını çaldığı ruhani ustası kadim büyücünün mistik eğitimi ile yepyeni güçler kazanıyor ve evrene bakışı değişiyordu. Her şeyin maddesel evrenden olmadığını içselleştiren doktorumuz daha sonra ‘Örümcek Adam’ serisinin son sürümüne (‘Örümcek Adam: Eve Dönüş Yok / Spider Man: No Way Home) konuk oluyor, ait olduğu evreni sonsuz çoklu evrenin sınırsız tehlikelerinden korumak için mücadelesini sürdürüyordu.

Yeni gösterime giren ‘Doktor Strange Çoklu Evren Çılgınlığında / Doctor Strange in the Multiverse of Madness’ adından payını almış, işlerin çığırından çıktığı bir devam filmi. Doktorumuzun taze versiyon Örümcek Adam’ın başını beladan kurtarmak isterken uyguladığı büyünün yoldan çıkması ile çoklu evrenin kapılarının açıldığını ve bunun başka evrenlerdeki karanlık güçlerin istilasına davet anlamına geldiğini seriyi takip edenler hatırlayacaktır. Bu süreçte, Tanrılar kadar güçlü Scarlet Witch çoklu evrende gezme kabiliyeti olan America Chavez’in gücünü ele geçirmek için Strange’in evrenine inince, eski doktor şimdinin yetenekli büyücüsü edinilmiş güçlerini devreye sokarak evrenler düzenini korumayı misyon ediniyor bir kez daha. Hikâye kısaca böyle ancak şeytan yelpaze misali açılan ayrıntılarda gizli yine. Seyir zevkini bozmamak için detaylara girmeden çılgın bir tempo ile akan bu gösterişli macerayı geniş perdede izlemeniz gerektiğini hatırlatalım.

İlk filmin yönetmeni Scott Dericksson bu yeni serüveni türün deneyimli ismi Sam Raimi’ye emanet etmiş. Filmin kızıl iblisi Scarlet’i ve onun farklı bir evrende yarattığı iki erkek çocuk annesi Wanda’yı son dönemin parlayan isimlerinden Elizabeth Olsen, özel güçlere sahip America’yı ise genç oyuncu Xochitl Gomez canlandırıyor. Bu arada, Marvel evrenine yeni ufuklar açan çoklu evren geçişleri sayesinde Avengers serisinin farklı süper kahramanlarının (adlarını vermeyelim, sürpriz olsun) öyküyü ziyaret etmesi unutulmamış. Lakin deli tempolu filmin tartışmasız baskın karakterinin CGI teknolojisi olduğunun altını çizmekte yarar var. Bu defa Uzak Doğu felsefesi kırıntılarına pek rastlayamayacaksınız ancak çoklu evrenin bilinçaltına açılan pencereleri olan rüyalarda gezerlik ya da biri animasyon olan farklı evren turları ile eğlenebilir, yönetmen Raimi’nin zanaatini konuşturduğu dehşet portföyünden taşıdığı tek gözlü canavar ahtapottan uzayda uçuşan iblis ruhlara, rüyalara musallat olan deforme bedenler ile envai çeşit karanlık yaratıkların üstünüze üstünüze geldiği korku tünellerinde gezinebilirsiniz. Marvel evreninde yeni bir perde açan bu ürkütücü aksiyon serinin hızlı takipçilerini memnun edecek mi, hep birlikte göreceğiz.

(07 Mayıs 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Çoklu Evren ve Düş Gücü…

Arttırılmış gerçeklikle sanal gerçeklik artık yaşamımızın bir parçası ve büyük olasılıkla bundan sonrakilerin vazgeçilmezi… Dünya hızla ilerliyor. Dün için elektriğin, buhar gücünün önemi neyse bugün de sanal gerçekliğin önemi de o. Birçok şeyi yaşamamıza fırsat tanıyacak.

Hemen her şeyde olduğu gibi sanat bu gelişmenin öncüsü ve yol göstereni… Bir düşünün, daha dün gibi, senaryoya “gözleri ışıldadı” yazmayın, çünkü gözler ışıldamaz diye öğretiliyordu sinema okullarında. Bugün bırakın ışıldamayı yepyeni dünyalar kuruluyor.

“Dr. Strange Çoklu Evren Çılgınlığında”, bize bu geleceği, tabii ki kendi bakış açısı ve alabildiğine fantastik, alabildiğine hareketli, alabildiğine kahramanlık olarak anlatıyor. Sinemanın kendine özgü abartılı yanını bir tarafa bırakırsanız, geleceğimizi izlediğinizi düşünebilirsiniz.

Derler ki, Cervantes’e, biri yazdığı bir romanı götürür, görüş almak için. Cervantes romanın temasını çok sever, ama hiç de iyi anlatılmamış, hiç de iyi kurgulanmamıştır. “Öyle yazılmaz, böyle yazılır” diye oturur yeniden yazar. İşte, hepimizin çok iyi bildiği Don Kişot böyle doğmuş. Şimdi, Dr. Strange’i izleyenler, “tam aradığımızı bulduk” diyecekler…

Tabii ki, bu(nlar) ilk adımlar, daha da gelişecek ve güçlenecek muhakkak. Şu bir gerçek ki, bundan sonra işin içine sanal gerçekliğin girmediği, gerçekliğin arttırılmadığı bir aşk, kahramanlık, toplumsal yaşam öyküsü izlemeyeceğiz. Çünkü…

Çünkü, inanılmaz geniş bir çerçeve açıyor önümüze bu olanak. Müthiş etkileşimler söz konusu. Dr. Strange’in, önceki filmleriyle doğru orantılı, bu fantastik öyküsünün gelişmesinden (haklısınız, öykü bitmiyor, jenerikten sonrasını da izleyin lütfen) söz etmiyorum; sanal dünyanın hepimize sanal bir dünya sunduğunu söylüyorum.

Bu arada, hepimizin duygusallıkla bir meselesi var kuşkusuz. İnsan, duygusal bir yaratık ve ister istemez eşine, çocuğuna, dostlarına, arkadaşlarına ve düşlerine bağlanıyor. Belki de yaşamını yönlendirmesine bile izin verebiliyor. Dr. Strange, bunca sanallığın içerisinde insani yanımızı da atlamıyor ve önemli bir düzeyde dokunuyor, tabii, onun sanal olup olmadığı size kalmış.

Pandemiyle birlikte sanal alışverişi öğrendik. Sanal eğitimler, sanal tatiller, sanal görüşmeler, sanal çalışmalar…dan sonra işin ucunun nerelere gideceğini düşünmenize fırsat sunuyor bu film. Tabii ki, isteyene… Gelişimi ve gidişatı doğru okumak gerekir.

Dr. Strange Çoklu Evren Çılgınlığında (Doctor Strange in the Multiverse of Madness), aksiyon, fantastik, Yönetmen: Sam Raimi, Senaryo: Michael Waldron, Oyuncular: Benedict Cumberbatch, Elizabeth Olsen, Chiwetel Ejiofor, Benedict Wong, Rachel McAdams, Xochiti Gomez, Michael Stuhlbarg… 06 Mayıs 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(05 Mayıs 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Her Şey Tekrar Ediyor

‘Tarih tekerrürden ibarettir’ deriz. Tayfun Pirselimoğlu eserlerinde aynı minvalde her şeyin tekrar ettiğinin altını çizer. Ressam-yazar-sinemacı kimlikleriyle disiplinlerarası mükemmel yaratılara imza atıyor olan değerli sanatçımızın uzun bir festival yolculuğunun ardından biraz gecikmeli de olsa İstanbullu sinemaseverler ile buluşan son filmi ‘Kerr’ ismini ‘mükerrer, tekrar, tekerrür’ kelimelerinin kökünden alıyor. Pirselimoğlu’nun bir önceki siyah-beyaz sinema çalışması ‘Yol Kenarı’ kıyametin eşiğinde bir ücra kasabada yaşayan insanların çıkışsızlığı üzerinden dünyanın cehennemi gidişatı karşısında dehşete düşmüş bir sanatçının çığlığını simgeliyordu. Bu çağdaş saçmalık hali, ‘Kerr’in hikâyesinin geçtiği mahalde yine karşımıza çıkıyor. Bu kez benzer bir sahil kasabasında sıkışmış insanların deliliği zorlayan öyküsünde, terzi babasının cenazesi için 12 yıl sonra baba ocağına geri dönmüş olan isimsiz genç adamın tren istasyonunda şahit olduğu cinayet nedeniyle bölgede bir süre daha kalmaya mecbur oluşuna tanıklık ediyoruz. Kuduz köpeklerin sebep olduğu salgın hastalık nedeniyle karantina ilan edildiğinde genç adamın kasabada mahsur kalma hali derinleşecektir.

‘Kerr’, Pirselimoğlu’nun 2004 yılında yayınlanmış aynı adlı romanından yola çıkmış. Birebir romanla örtüşmüyor. Sanatçının başka hikâyelerinden ödünç aldığı ögeler mevcut. Alegorik öyküde zaman ve mekân belli değil. Eski radyolar, afişler, telefonlar, daktilo ve fotoğraf makinaları ben diyeyim hatırlayabildiğim 60’lı yıllar, siz deyin daha önceki dönemlerden kalma. Meserret Terzihanesi, Yıldız Kıraathanesi ya da Sevinç Berberi gibi mekânlar nostaljik duygular uyandırıyor. Eski evler, harap binalar, metruk mahaller ya da içerde veya dışarda beliren derin çukurlar distopik bir dünyayı, cehennemi bir atmosferi işaret ediyor.

Geçmişte asılı kalmış bu saçma dünyaya düşen genç adam şaşkındır. Etrafını saran zorlayıcı otorite, bıyıklı bıyıksız erkekler topluluğu, her şey tuhaftır. Memleketin halini nasıl bulduğunu sorarlar ona. Olan biteni görüp görmediğini merak eder soruları, bakışları. Oysa olan biter nedir ki? Neler oluyordur bu şehirde? Anlayıp da ne yapacağı söylenir daha sonra.

Pirselimoğlu’nun bir delilik halinin yaşandığı ifade ettiği dünyamızı ve özelde memleketimizi alegorik olarak ifade edişidir ‘Kerr’. Polisiye olarak başlayan hikâye saçma bir karabasana dönüşür. Erkeklerin hükmettiği bu acımasız dünyada tek bir kadın karakter, önce genç adamın babasının bakıcısı olarak belirir. Gecikmiş tren ile Anayurt Oteli’ne gelen Şahika Tekand’ı andıran Jale Arıkan bu kara öykünün femme fatale’i olarak ilerleyen bölümde David Lynchvari kırmızı perdeli Cennet Pavyonu’nun Prenses Şehrazat’ı olarak karşımıza çıkacaktır.

Pirselimoğlu’nun önceki filmlerinde olduğu gibi finalde her şey başa döner. Her şey tekrarlanmaktadır, hayat böyle bir şeydir çünkü. Ancak bir söyleşisinde ‘her yeni başlangıcın, daha mutlu ve huzurlu bir geleceği vaad etme ihtimali olduğundan’ dem vurur, umutsuz bir bakış açısına sahip olmadığının altını çizer. Karabasan iklimini hınzır bir kara mizah ile süsleyen sinemacı bir kez daha karakterlerine cuk oturmuş iyi oyuncularla çalışmış. Tiyatro sahnesindeki başarılarıyla tanıdığımız Erdem Şenocak, enfes bir makyaj ile çehresi yenilenmiş Rıza Akın, sinemamızın en karakteristik yüzlerinden Jale Arıkan, beklenmedik bir kompozisyonda Gafur Uzuner ve diğerleri dört dörtlük oyuncu kadrosunu oluşturuyor. Pirselimoğlu’nun ‘Yol Kenarı’ndan sonra bir kez daha birlikte çalıştığı Theo Angelopoulos’un emektar çalışma arkadaşı Andreas Sinanos’un enfes kadrajları, Ali Aga’nın kurgu çalışması, Natali Yeres’in zengin mekân ve aksesuar trafiğini ustaca düzenlemiş sanat yönetimi, Nikos Kypourgos’un filmin tekinsizliğini şaha kaldıran müzik çalışması olsun hepsi, hepsi birinci sınıf. Özellikle başta ve finalde tekrarı işitilen caz tınılarına saksafonuyla eşlik eden müzisyenin adının David Lynch olmasının filme çok yakışan bir şaka ya da lâkap olduğunun altını çizmek isterim.

Festival koşuşturmacasından sonra sakin bir salonda biraz geç izledim filmi. Gezi Davası kararının açıklanmasından bir gün sonra idi. Erdem Şenocak’ın manşete taşıdığımız yüzündeki şaşkınlığı ve endişeyi taşıdığımı fark ettim. Ülkemizde ve dünyada tekrar eden haksız ve adaletsiz gelişmelere ve büyümekte olan delilik haline toplum ve insanlar olarak duyarsız kalışımızı ve etliye sütlüye karışmama halimizi simgeliyordu bu fotoğraf karesi. Tepkisizliğimizden ve etrafımızda olup bitenlere müdahil olmak istememe halimizden dolayı önce kendimden sonra insanlıktan utandım. Bizleri kendi vicdanımızla yüzleştirmek için çektiği bu güzel filmler için usta Pirselimoğlu’na bir kez daha minnettarlık duydum.

(29 Nisan 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sinemada Oyuncunun Hali Pürmelali

Sinemanın zorlu ve aynı oranda da sorunlu bir alan olduğunu; senaristin ayrı, oyuncunun ayrı, yönetmenin ayrı, set çalışanlarının, montaj çalışmalarının, hatta gösterimlerin de sorunlarının olduğunu biliyoruz. Diğer sanat dallarından endüstriyel oluşuyla da ayrılan sinema, bir o kadar da ekonomiyle sıkı sıkıya bağlı.

Yetenekli Bay Cage, Nicolas Cage’in üzerine kurulu bir film olduğu için ağırlıklı olarak oyuncu sorununu işliyor. Kimi zaman komik, ama bencileyin kamera arkasından gelen biri için iç çektiren hüzünlü bir film “Yetenekli Bay Cage”. Dünya çapında ünlü olan, ama artık aranmayan ve istediklerini yapamadığı için, ayrıca parasal sıkıntı içinde, borçlu bir oyuncunun ruhsal durumu ve çözüm arayışının aktarıldığı film, tam Nicolas Cage için biçilmiş kaftan.

1 milyon dolarlık bir iş gelir Cage’e, bir milyarderin doğum günü partisine katılacaktır… Sonradan öğrenir ki, adam uyuşturucu baronudur. Müthiş hızlı, alabildiğine merak yüklü ve araya serpiştirilen oyuncu (dublör mü oynadı şu filmdeki rolünü) anekdotlarıyla keyifli bir film.

Filmin en ilgi çekici yanı, Nicolas Cage oyun mu yapıyor yoksa oyunculuğunu mu konuşturuyor acaba sorusunun hiç atlanmaması… Bazen bir oyuncu böyle durmaz kamera karşısında (yönetmen izin vermez en azından) diyorum, bazen de bu film içinde yer alan oyuncunun hareketleri, insan yaşamda da rol yapmaz ya diye geçiriyorum aklımdan.

“Artizlik yapma” veya “dublaj sesiyle konuşma” denir ya, duymuşsunuzdur… Acaba Nicolas Cage rol mü yapıyor? İyi anlatılmış, keyifli bir film.

Yetenekli Bay Cage (The Unbearable Weight of Massive Talent), aksiyon, komedi, Yönetmen: Tom Gormican, Senaryo: Tom Gormican, Kevin Etten, Oyuncular: Nicolas Cage, Pedro Pascal, Tiffany Haddish… 29 Nisan 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(28 Nisan 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ne Farkı Var Ülkelerin?

“Sinema öyle büyük bir keşiftir ki, bir gün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir” sözü Atatürk’ün, daha o yıllardan önemini vurguluyor. Ardından, “Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır” diyor.

Olga’yı izlerken bu cümleler dolanıp durdu aklımda. Devamındaki cümleyi de aktarmama izin verin lütfen, “Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir.” Şimdi söyler misiniz, ne farkı var yaklaşık 15 yıl önceki Ukrayna ile bugün savaşan Ukrayna’nın arasında? Daha da ileri götüreyim: Türkiye’nin sosyal, siyasal, hukuki ve ekonomik sorunları filmdeki Ukrayna sanki kopya gibi birbirinin aynısı. Demek ki, “Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz”.

Gezi ile Turuncu Devrim

Olga, olimpiyatlara katılmak isteyen, ama muhalif gazeteci annesi nedeniyle hayatı da tehdit altındaki başarılı bir sporcudur. İsviçre’ye gider, sporculara verilen “çifte vatandaşlık” hakkından yararlanarak çalışmalarını sürdürür. Burada, ötekileştirildiğini, bunun da (çocuk denebilecek yaştaki) genç kızı alabildiğine etkilediğini görüyoruz. Türkiye’deki mültecilere bakışı getirin aklınıza…

Süreç aynı zamana denk düşüyor, orada Turuncu Devrim, burada Gezi Direnişi… Aradan geçen yıllarla, orada savaş, burada mahkeme salonları. “Ay ışığı ile eşeğin kuyruğu arasında diyalektik bir bağ var” ise ipuçlarını takip ederek kendi sonuçlarımızı çıkarabiliriz.

Film, alabildiğine sakin ve yalın… Yönetmeninin belgeselci olmasının da etkisiyle, hiçbir atraksiyona başvurmuyor, kamera oyunlarına girişmiyor, efektlere yönelmiyor, sadece kameranın 360 derece dönüp yolun uzunluğunu ve meşakkatini hissettirmesi bile yeterli görüntülerin gücünü aktarmaya…

Olga’nın yüzündeki tedirginlik, ne olacağını bilememe çaresizliği, başaramazsa neler olacağı düşüncesinin sıkıntısı filme damgasını vurmuş. Filmin yapım yılından yola çıkarak, pandeminin yönetmeni zorlamış olabileceğini düşünüyorum. Hep uzak durdu kamera, oyunculara da, yaşananlara da… O zorlu koşulların iyi değerlendirildiğini kabul etmek gerek.

Madem bizimle bağlantı kurduk: Sakin ve yalın olmak küçümsenecek veya eleştirilecek bir şey değil… Aksine başarının anahtarı belki de. Ne aksiyona gerek var (kuşkusuz olay örgüsü ve senaryo kurgusu belirleyici) ne de dijital efektlere…

Olga, dram, yaşam, Yönetmen: Elie Grappe, Senaryo: Elie Grappe Raphaëlle Desplechin, Oyuncular: Nastya Budiashkina, Sabrina Rubtsova, Caterine Barloggio… 29 Nisan 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(27 Nisan 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

41. İstanbul Film Festivali’nden Son Filmler: Yang’dan Sonra ve Masumlar

41 kere maşallah, ülkemizin en başarılı ve belki de en sevilen film festivali bir kez daha güzel filmler, mutlu anılar, hak edilmiş ödüllerle sona erdi. Uluslararası Yarışma’da, ülkemize söyleşi için sürpriz biçimde gelerek herkesi şaşırtan, sevilen yönetmen Gaspar Noe imzalı “Vortex”, ulusal yarışmada ise Büyükada’dan yönetmen komşum Marna Er Gorbach imzalı Klondike filmi, “Altın Lale En İyi Film” ödülünü aldı. İki filmin de ödüllerini hak ettiğine inanıyorum, tebrikler.

Kişisel olarak festivali kapadığım iki film ise Kadıköy Sineması’nda peşpeşe izlediğim Yang’dan Sonra ve Masumlar oldu.

Yang’dan Sonra (After Yang, 2021) filminin bir gün içinde seyrettiğim tek film olmasını çok isterdim. Tüm zamanlar içinde en favori filmlerimden biri oldu kendisi. Üzerine sayfalarca yazılır ama kısa tutmaya çalışacağım. Film ülkemizde Temmuz’da vizyona girecek, 27 Nisan’da ise Başka Çarşamba salonlarında gösterimi var, kaçırmayın diyerek başlayayım. Yazı filmle ilgili pek çok sürprizbozan içeriyor, bunu da önceden söyleyelim.

Son yılların dikkat çeken sinemacılarından Güney Koreli yönetmen Kogonada’nın, Alexander Weinstein’ın “Saying Goodbye to Yang” isimli kısa öyküsünden esinlenerek yazıp yönettiği Yang’dan Sonra, ilk olarak 74. Cannes Film Festivali’nde gösterilip Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard Award) bölümünde yarışmış, sonra Sundance’in Spotlight bölümünde de yer alıp ödül almıştı. Şahsen Çin ve Doğu felsefesine, Yin & Yang meselesine ve meditasyona düşkünlüğümden ilgilenmiştim bu filmle, ilk olarak ismini ve yönetmenini duyduğumda. Hakkında fazla bir şey okumadan aldım biletimi, iyi ki de ilgimi çekmiş, peşindeyim artık Kogonada!

Başrollerinde Colin Farrell, Jodie Turner-Smith, Justin H. Min, Malea Emma Tjandrawidjaja ve Haley Lu Richardson’ın yer aldığı yapım, yönetmenin ikinci uzun metrajı imiş. İlki Columbus (2017)’u ilk fırsatta seyretmek istiyorum.

Filmin hikâyesi gelecek bir zamana inşa edilmiş. Bu zamanda sadece küçük bir gözlük vasıtasıyla film izleyebiliyor, sürücüsüz ve sessiz arabalarla seyahat edebiliyorsunuz. Tekno-sapien’ler satın alabiliyorsunuz. Nedir bu tekno-sapienler?

Yapay Zeka (A. I, 2001) filmini hatırlayın. Spielberg’in ta yirmi yıl önce çekmiş olduğu o muhteşem filmde de “Mecha” adında robotlar vardı. Bu robotlar bir icattı en nihayetinde ve bu icadın amacı insanlığın sorunlarına çözümler üretmekti. David isimli robot, bir aile tarafından evlat edinilmişti. Kendi çocuklarının öleceğini düşünen aile, acılarını dindirmek için almıştı David’i ancak çocuk iyileşince robot evlatlarının pek de bir önemi kalmamıştı.

Yang’dan Sonra filminde de Çinli bir kız çocuk (Malea Emma Tjandrawidjaja) evlat edinmiş olan beyaz baba (Colin Farrel) ve siyah anne (Jodie Turner-Smith), kızlarına kendi kültürünü öğretebilmek adına Çinli olarak üretilmiş ikinci el bir tekno-sapien (Justin H. Min) alıyorlar. Yang isimli bu tekno-sapien, Çinli kız Mika’nın ağabeyi oluyor ve birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar. Aile de Yang’ı oğulları olarak bağırlarına basıyorlar.

Nefis bir elektronik müzik ve dans şöleni (Welcome to Family of 4 – Aska Matsumiya) olan bir sahnenin sonunda Yang dans etmeyi durduramıyor. Çünkü Yang, ikinci el bir android olarak, “bozuluyor.” Baba, Yang’ı “iyileştirmek” için elinden gelen her şeyi yapıyor, onu götürüp bulabildiği tüm teknik servis birimlerine gösteriyor ama sonuç maalesef olumsuz. Bu esnada Yang’ın içinden bir hafıza kartı çıkartıyorlar. Tekno-sapien’ler aslında bir korsan yazılım olan bu kartın içine kendileri adına önemli buldukları anları 5’er saniyelik görüntüler şeklinde kaydedebiliyorlar. Baba bu karttaki anları, anıları izliyor ve Yang’ın gözünden önemli kareleri onunla birlikte izlemeye başlıyoruz, adeta film içinde film izler gibi.

Tekno sapien’lerle ilgilenen bir müze, Yang’ın bedenini muhafaza etmek ve üzerinde araştırmalar yapmak istiyor, bunun yanı sıra müzedeki görevli, aileye, eğer isterlerse Yang’ın 5 saniyelik anılarını salonlarında video klipler olarak sergileyebileceklerini söylüyor ancak aile, bedeni verseler de anılarının herkes tarafından izlenmesini doğru bulmuyorlar.

Film, sakin, telaşsız bir şekilde o kadar çok konuya birden temas ediyor ve derinleşiyor ki, hangi şiirsel derinliğe dalsam bu yazıda, bilemedim. Örneğin bu beş saniyelik “anı” karelerin sergilenebilecek olması beni epey düşündürdü. Düşünün ki, günümüzde sanatçıların eserleri sergilenir. Bu eserler neler olabilir; fotoğraf, resim, video art, heykel, el sanatları… Bu eserlerin hiçbiri doğada kendiliğinden varolan ürünler değildir. Ben ormanda bu elmayı gördüm, çok güzel görünüyordu diyerek o elmayı olduğu gibi sergi alanına koymazsınız. (Gerçi son dönemde duvara bantlanmış muzun sergilendiği bir çalışma hatırlıyorum ama bu başka bir yazının konusu) Bir sergide bir sanatçının bir şeylere şekil verdiğini ve kendince yorumladığını görmeyi bekleriz genelde. Yang’ın önemli olarak gördüğü ve hafızasına kaydettiği anlar aslında doğal olanın mekanik gözdeki görünüşünden ve beyindeki yansımasından başka bir şey değil. Ancak örneğin fotoğraf sanatını ve video-art’ı ele alacak olursak, fotoğraf sanatçısı da doğada kendiliğinden var olan bir anı seçmek durumunda, o anı yakalayabilmek, bizlerle paylaşabilmek, belki sergileyebilmek için kendi gözünün yanısıra bir makineye ihtiyacı var, örneğin bir fotoğraf makinesine, ya da bir video kameraya. İnsan bir makine değil ve hafızasındaki görüntüleri kendi içinde bir yere aktaramıyor ancak filmde Yang bir makine aslında ve hafıza kartındaki görüntüler bir ürüne dönüşüyor, sergilenebilecek bir nesne haline geliyor yakaladığı anlar ve o anlar aslında doğalın, olanın, anın ta kendisinden başka bir şey değil. Yorumsuz, photoshopsuz, yalın. Gelecekte neler olacak, kendi anılarımızı dijital olarak kaydedebilecek miyiz gibi binlerce soru geliyor insanın aklına…

Yang’ın “babası” Jake ile bir sohbetinden beş saniye var mesela anılarda, devamını Jake hatırlıyor, biz de o sayede şahit oluyoruz bu mükemmel sohbete. Hafızamda binlerce bilgi var diyor Yang, senin belki çok bilmek isteyeceğin bilgiler, Çin’le ilgili, Çin’deki çaylarla ilgili. Ancak bu bilgilerin hiçbirine dair bir anım, gerçek bir hatıram yok, oraları görmedim, bir deneyimim olmadı. Senin ise çaylarla geçirdiğin süreler boyunca hissettiklerin, yaşadıkların var. Sizler gibi anılarım, hatıralarım olsun çok isterdim, diyor. “Annesi” Kyra ile olan müthiş şairane sohbette de Lao Tzu cümlesi çıkıyor Yang’ın ağzından: Tırtılın ölüm dediğine dünya kelebek der. Yang’ın bedeni ölse de, anılarını başka bedenlerde izlemeye devam edebiliyoruz. Filmin kendisi de yapısal olarak bu düzleme oturtmuş anlatım şeklini. Yang makine olarak, beden olarak yok ama biz onun anılarında gezdiğimiz bir filmde Yang’dan hiç kopamıyoruz, adeta içinde gezip duruyoruz.

Yang’dan Sonra, sayfalarca anlatsam da yetmeyeceğini düşündüğüm kadar bana hitap eden, derinliğini bana geçirebilen bir film oldu. Ruh nedir? Varlık nedir? İnsani değerler ne denli önemlidir? Makine bilinç kazanırsa seçimleri olur mu, bu seçimler duygu içerir mi gibi bitmek bilmez varoluşçu sorular… Kaçırmayın.

Gelelim Yang’dan Sonra’yı izledikten yarım saat sonra başlayan Masumlar (De uskyldige, 2021) adlı Norveç yapımı filme. Cannes Film Festivali’nin Un Certain Regard seçkisinde prömiyerini yapan film gerilim türünde. Süper güçlere sahip dört çocuk ve onların yaşadığı macerayı konu alan yapım, arka planda toplumsal gerçekçi bir atmosfer de oluşturabilmeyi başarıyor doğrusu. Yani süper güçler dediğimiz hikâyeye inanmamız ve filmle özdeşleşebilmemiz benzerlerine nazaran daha kolay oluyor böylelikle. Aslında çocukların dünyasının içine giriyoruz. Ailenin yaptığı hataların ya da onlardan yeterince ilgi, sevgi alamamalarının, içlerine doğdukları ortamın onlara nasıl etki ettiğini ve aslında çocuk dünyasının masumiyetten ne kadar uzak olabileceğini başarılı bir şekilde iletiyor bize film, süper güçler sadece filmi baharatı haline geliyor.

Esas karakterimiz, 9 yaşlarındaki Ida (Rakel Lenora Fløttum). Mükemmel bir performans sergilemiş. Çocuğun gözlerindeki donuklukta, merak dolu ama ifadesiz bakışlarda, aslında, çocuk olmanın da bir nevi robotik hallerini görüyoruz. Henüz hayatı algılama, öğrenme aşamasındalar, kendi bedenlerine, kendi güçlerine, kendi duygularına, düşüncelerine yeterince hakim değiller. Vicdanları henüz yüklenme aşamasında adeta. İyilik/kötülük kavramları çok havada. Dolayısıyla aileleriyle olan ilişkileri, çevreleriyle olan ilişkileri, zihinlerini nelerle besledikleri çok önemli.

Ida yaşından olgun olmak zorunda kalmış bir küçük kız, çünkü otistik bir ablası var: Anna (Alva Brynsmo Ramstad). Bu iki kızın ailesi yeni bir mahalleye taşınıyorlar ve yeni arkadaşları oluyor: Aisha (Mina Yasmin Bremseth Asheim) ve Ben (Sam Ashraf). Bu dört çocuk, bir şekilde birbirleriyle bağlılar zaten. Oynarlarken birbirlerinin yeteneklerini ortaya çıkarmaları söz konusu oluyor. Çocuklardan bir tanesi süper güçlerini fark ettikçe, sınırları genişliyor ve bu alışılmadık halin etkisiyle çocuk geri dönülemez bir yola giriyor, tüm çevresine zarar veriyor. Kontrolsüz güç, güç değildir cümlesinin bedenlenmiş hali adeta bu çocuk. Bir çocuk olduğunu ve aslında bu gücü kötüye kullanırken, bir yandan da elinde olmadığını, istemeden, bilinçsizce yaptığını minik oyuncu da yönetmen de seyirciye geçirmekte çok başarılı olmuş.

Norveç’te, güneşli yaz günlerinde çekilmiş olan filmin yönetmeni ve senaristi Eskil Vogt, çoğu gerilim dolu sekanslarda korku sineması estetiğini verebilmekte çok başarılı olmuş. Türü sevenler için oldukça başarılı bir film. Şahsen bu iki filmi ayrı günlerde izlemek isterdim, tek günde üst üste izlemek yerine. Farklı tatlarda iki yemeği peşpeşe yiyip lezzetlerine doyamadığım iki yemek gibi oldu benim için açıkçası. Masumlar ülkemizde Haziran’da vizyonda, belki yine erken bir Başka Çarşamba gösterimi de olur, türün meraklıları kaçırmasın. İyi seyirler.

(25 Nisan 2022)

Melis Zararsız

blossomel@gmail.com

Saf İlkelliğin Has Sineması

Dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime giren ‘Kuzeyli / The Northman’ kaynağını Nors ya da İskandinavya mitolojisinden alıyor. Anlatıya göre, babası ‘savaş kuzgunu’ lâkaplı kral Aurvadil gözleri önünde amcası tarafından öldürüldüğünde henüz 10 yaşında olan prens Amleth, bir yolunu bulup izini kaybettiriyor. Rus steplerinde yetişen ve güçlenen genç savaşçının hayattaki tek arzusu ülkesi İzlanda’ya geri dönerek babasının intikamını almak ve annesini evlendiği amcasının elinden kurtarmaktır. Bu ‘Hamlet’in hikâyesi değil miydi dediğinizi duyar gibiyim. Yanılmadınız, Shakespeare’in ölümsüz tragedyası da aynı metinden yola çıkmıştır. Ancak genç Amleth’in hikâyesinde 16. yüzyıl Elizabeth döneminin melankolisine yer yoktur. Onun Hamlet misali ‘olmak ya da olmamak’ benzeri varoluşa dair bir derdi de yoktur. Ayı gibi dayanıklıdır, kurt kadar güvenilmezdir. Dişleriyle hasmının boğazını parçalayacak kadar güçlüdür. Günümüzden 1000 küsur yıl öncesinin Viking aleminde tereddütsüz hedefine doğru yol alırken kana bulanmış bir şiddetin izini sürecektir.

Yönetmen Robert Eggers’i bizde İKSV festivallerinde gösterilen küçük bütçeli filmleriyle tanıdık ve çok sevdik. Kariyerinin hemen başında iki filmi ile sinema dünyasında alkış toplayan Amerikalı yazar/yönetmenin 17. yüzyıl başlarında New England’da geçen 2015 yapımı ilk uzun metrajı ‘Cadı / The Witch’ özenli tarihsel folklorik unsurlarıyla dikkat çeker. Willem Defoe ile Robert Pattinson’ı ustalıkla yönettiği 2019 yapımı siyah-beyaz ‘Deniz Feneri / The Lighthouse’ bir küçücük kayalıkta varoluş sorunları yaşayan deliliğin eşiğindeki iki fener bekçisinin klostrofobik öyküsüdür. Eggers’in geniş bütçeli bir stüdyo filminde çalışacağını ilk duyduğumda şaşırdığımı hatırlıyorum. Öyle ya onun gibi auteur kumaşına sahip bir sanatçı Hollywood’un acımasız düzeni ile başa çıkabilecek midir. 38 yaşındaki sinemacı Covid kısıtlamaları da devreye girince zorlu kış şartlarında çekimlerin kendisini çok zorladığını ama deneyimli ekibi ve Alexander Skarsgård, Anya Taylor-Joy, Nicole Kidman, Ethan Hawke, Claes Bang ve Willem Defoe gibi mükemmel oyuncuları ile bu yorucu süreci tamamladığını belirtiyor.

Kişisel olarak korktuğumun gerçekleşmediğini ve sonuçtan gayet memnun olduğumu ifade etmeliyim. Eggers çağdaş aksiyon filmlerinin doğrultusunda bir öykü anlatırken, türün alternatifi olma özellikleri taşıyan çizgi dışı bir deneyimin altından başarıyla kalkmış. Bu da genç sinemacının kılı kırk yaran Kubrickyen mükemmeliyetçiliğinden kaynaklanıyor. Yönetmen senaryoyu Sjón olarak bilinen İzlandalı şair ve roman yazarı Sigurjón Birgir Sigurðsson ile ortaklaşa yazmış. Büyük bütçeli bir stüdyo yapımı olduğu için film İngilizce dilinde çekilmiş. Bu süreçte İngiliz edebiyatının manzum halk destanı ‘Beowolf’dan yararlanma yoluna gidilmiş. Ancak ayin ve tören sahnelerinde ve şarkılarda özgün dil kullanılmış. İskandinavyalı dilbilim uzmanları, tarihçiler ve arkeologlarla titiz bir ön çalışma yürütülmüş. Viking köyü en ince ayrıntısına kadar inşa edilmiş, döneme ait kostümler el yapımı olarak hazırlanmış.

Film yönetmenin bir önceki çalışması ‘Deniz Feneri’nin sisli puslu deniz görüntüsü ile açılıyor. Eggers’in değişmez görüntü yönetmeni Jarin Blaschke kuzeyin tekinsiz gri ruhunu, ayin ve ritüellerin gizemli karanlığını nefis kadrajlara dönüştürmüş. Gerçekliğe yakınlık ve hikâyeye odaklanma hususunda obsesyona varan titizliği ile bilinen Eggers’in önceki filmlerinde olduğu gibi çekimlerde tek kamera kullanılmış. Çağdaş aksiyon ve serüven filmlerinin vazgeçilmezi olan CGI teknolojisine makul ölçüde yer verilmiş. Ulu ağaca asılmış ölmüş ataların bedenlerinin sarktığı öngörü sahnesinde, kanatlı bakire Valkyrie’nin kutsal Valhalla’ya uçuşunda ya da yanan göldeki yarı çıplak düello bölümünde özel efektler göz kamaştırıyor. Robin Carolan ile Sebastian Gainsborough imzalı müzik çalışması filmin mükemmel görselliğini şahlandırıyor.

Eggers baş karakterini Marvel karakterlerinden farklı olarak bir kahraman olarak konumlandırmıyor. İlkel pagan dönemde Slav köylerini yağmalayarak hayatta kalmış, intikamının peşine düşmüştür Amleth. Tanrıların onun için çizmiş olduğu kaderin izini sürer. Genç sinemacı şiddeti yüceltmeme konusunda da son derece temkinli. Kana bulanmış vahşeti çağın gerçeği olarak sunuyor. Erkek egemen hikâyesini kadınların zekâsı ile dengeliyor. Demirden bir kalp taşıyan yüzü gülmez Amleth’in annesinden sonra bağlanacağı kişidir Slav kızı Olga. ‘Senin gücün onların bileğini büker, ben ise onların akıllarını alırım’ diyor ormanın kızı. Küçücük bir rolle izleyiciye sürpriz yapan efsanevi Björk’ün canlandırdığı kör kahin Amleth’in geleceğini okuyor.

Kuzey’in kasvet ve kıyametini yüksek sanata dönüştüren, saf ilkelliği has sinemayla buluşturan yılın en önemli sinema deneyimlerinden biri ‘Kuzeyli’. Kubrick’in mirasçısı Robert Eggers’in henüz mükemmel bulmadığı sinemasının gelecek ürünlerini merakla bekliyoruz.

(21 Nisan 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Mitolojinin Işığında Viking İntikamı

İnsanların hayatı tanıması, olasılıkları gözetebilmesi, önceden kestirip de ona göre önlem alabilmesi ya da yolunu belirlemesi ancak anlatımlarla mümkün. Bu anlatımlara, biz, mitoloji diyoruz ve mitolojik öyküler, ülkeden ülkeye çeşitlilik gösterse de (Doğu Mitolojisi, Yunan Mitolojisi, İskandinav Mitolojisi, Latin Amerika Mitolojisi, vb.) öykülerin temelinde bir benzerlik hep bulunuyor. “Aaa, ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum” deseniz bile öykünün akışı sizi sarıp sarmalıyor, heyecan, merak ve beklentiyle sonunu getirmeden bırakamıyorsunuz.

Yönetmen Eggers, Gesta Danorum romanına dayalı Kuzeyli’nin senaryosunu Sjón ile birlikte yazmış… Birbirinden güçlü oyuncularla ve görüldüğü kadarıyla zor şartlarda çekmiş. Tam bir seyirlik film çıkarmış ortaya…

Kuzeyli (The Northman) de, uzun olmasına rağmen izleyiciyi hiç sıkmadan, hatta saatine bile baktırmadan aksiyonuyla, mesajıyla taşıyor. Devlet yönetimlerinde bir entrika, bir suikast olagelmiştir tarih boyunca. Osmanlı devleti ki, bizim tarihimiz, kardeşlerini, oğullarını boğduran padişahlarla dolu. Bizde olan diğerlerinde neden olmasın? Demokrasinin hayata geçmediği, yönetimin babadan oğula sürdürüldüğü eski dönemlerde (ki, bu filmde Hristiyanlık varsa da, insanlar hâlâ Odin’e inanıyor) kimin yönetimi ele geçireceği ancak bile gücüyle belirleniyor.

İlk sürpriz…

Erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz. 1000’li yıllarda da erkek egemen yaşam belirleyiciydi, film de bu egemenlik üzerinden yürüyor zaten. Kralı, kardeşi öldürüp yerine tahta geçiyor. Doğu mitolojilerinde küçük çocuk ya kurt tarafından büyütülür ya da kendisini bulan bir aile tarafından; ama içindeki intikam ateşi asla sönmez. Genç prens Amleth, amcasının kendisinin öldürülme emrini verince kaçar… Bir amacı vardır, annesini kurtarmak, babasının intikamını almak ve kral olmak.

Aradan yıllar geçer… Unuttuklarını, bazen bir rüya bazen bir kâhin bazen de karşılıklı konuşmalar hatırlatır. Ancak gözleriyle gördüğünün ve tabii, kayıtsız koşulsuz inandıklarının yanlış olduğunu öğrenir.

Biz, aslında bu öyküyü kendi mitolojik kahramanlarımızın aktarıldığı Yeşilçam filmlerinden biliyoruz. Bir de, tabii, onca ok yemesine, onca kılıç darbesine rağmen düşmeyen (amacını gerçekleştirmeyi başaran) kahramandan…

Sevgili ve dayanışma

Aradan yıllar geçmiş, kraliyet görkemini yitirmiş, hatta amca bile artık sıradan bir “soylu” olarak yaşamını sürdürmektedir. İntikam almak için yaşayan genç prens, artık güçlü bir askerdir (gladyatör savaşçı) ve amcasının bulunduğu yere köle olarak kendisini kabul ettirir. Bir de güzel kız vardır, tabii o da köle olmalı, mitolojik öykü gereği…

İntikamını alacaktır ya, o öğrendikleri karşısında eli ayağı birbirine dolaşır. Devreye yine rüya, yine kâhin girer. Yol göstericisinin, babasının da lâkabı olan kuzgun olduğunu söyleyeyim, köle kızın yardımını da göz ardı etmeden…

Uzun bir film dedim, gerçekten uzun, ama sıkıcı değil. İyi tasarlanmış, iyi kotarılmış, iyi çekilmiş, iyi oynanmış bir film Kuzeyli. Gerçekten de başarılı…

Kuzeyli (The Northman), macera, dram, aksiyon, mitoloji, Yönetmen: Robert Eggers, Senaryo: Robert Eggers, Sjón, Oyuncular: Alexander Skarsgård, Nicole Kidman, Claes Bang, Anya Taylor-Joy, Ethan Hawke, Willem Dafoe, Björk… 22 Nisan 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(20 Nisan 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

41. İstanbul Film Festivali’nden Değerli Taşlar

2 yıl aradan sonra yaygın bir biçimde sinema salonlarına dönüş yapan ülkemizin en önemli film şenliğine ilişkin bu yazımda izleme şansı bulduklarım arasından en çok etkilendiğim 3 filmden söz etmek istiyorum. Geleneksel öneri listemin en başında bulunan ‘Alcarràs’ Berlin Film Festivali’den kazandığı Altın Ayı ödülünü sonuna kadar hak eden bir yapım. Yönetmeni Carla Simón’u 2017 yılında İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alan sonrasında ticari gösterime de giren ’93 Yazı / Estiu 1993′ adlı ilk uzun metrajı ile tanıyıp sevmiştik. Annesini babasını çok küçük yaşta Aids’ten kaybetmiş genç sinemacının yoğun otobiyografik öğelerle yüklü bu ilk filmi, annesinin ölümünden sonra taşradaki dayısının eşi ve küçük kızıyla sürdürdüğü sakin çiftlik hayatına alışmaya çalışan 6 yaşındaki Frida’nın yalnızlığını ve duygusal karmaşasını incelikli bir dille aktarır. Yönetmenin yine Katalonya’nın bereketli yemyeşil kırsalını fon alan ikinci filmi bu kez kuşaklar boyu toprakla uğraşmış çiftçi Solé ailesini merkeze alıyor. Tamamen amatör oyuncuların yer aldığı film, kalabalık bir ailenin dedesiyle torunuyla, erkeğiyle kadınıyla toprağa can verdiği ve topraktan can aldığı şiirsel bir emek evrenini başarıyla yansıtıyor. Bu yaz döneminin onların son hasat mevsimi olması tehlikesi vardır. Zira ailenin büyüğü İspanya İç Savaşı sırasında koruyup sakladığı toprak ağasından hediye araziyi üzerine geçirmemiştir. Para peşindeki varisler de arazideki şeftali ağaçlarının kesilip güneş panellerinin kurulmasını ve Sole ailesi bireylerinin bu karlı yatırımın çalışanları olmasını ister. İspanyol sinemacı bir üçlemenin ikinci parçası olarak tasarladığı filmini aynen 93 Yazı’nda olduğu gibi 90’lı yıllarda çekilmiş bir tür ‘aile videosu’ biçeminde kurgulamış. Kamerası yaşayan ve nefes alan bir gözlemci gibi aile bireylerini gündelik rutin içinde izlerken hikaye ile kırsal atmosfer arasındaki denge başarı ile kuruluyor.

Hüzünlü sona doğru adım adım ilerlerken genç ve yaşlı kuşak arasındaki çatışmalara tanıklık ediyoruz. Kapitalist arzuların aile bireylerinin arasını açmasına, çevre köylülerinin her şeye rağmen direnişlerine, emek savaşımlarına şapka çıkarıyor, ülkemizdeki tarım arazilerinin betonlaşmaya kurban edilişi ile benzer bir talanın bugün dünyanın dört bir yanında sahnelenmekte oluşuna isyan ediyoruz. Ülkemizdeki zeytin ağaçlarının yok edilme tehlikesi ile Alcarràs’ın canım şeftali ağaçlarının sökülmesi benzer bir hazin tablo olarak yüreğimizi dağlıyor.

Natalia López Gallardo imzalı ‘Değerli Taşlar / Manto de Gemas’ sert bir öykü zinciri ile Meksika kırsalının kaotik ortamına davet ediyor bizleri. Lisandro Alonso, Amat Escalante ve partneri Carlos Reygadas’ın hayranlık uyandırıcı baş yapıtlarına kurgucu olarak imza atmış olan yönetmenin birikimini ortaya koyduğu ilk uzun metrajı sözünü ettiğim auteur sinemacıların biçemlerinden izler taşıyan son derece sağlam bir filmdi. 2022 Berlin Film Festivali’nden jüri ödülü ile dönen yapım, Meksika taşrasında üç kadının kesişen kaderleri üzerinden vahşi ve karanlık ülke portresi çiziyor. Boşanma arifesinde büyükanneden kalma kır evine taşınan orta sınıftan Isabel, kız kardeşi kaybolan hizmetkâr Maria ve suça bulaşan ergen oğlu ile başa çıkmaya çalışan komiser Roberta, sosyal konumları fark etmeksizin toplumu kemiren şiddet ve dehşet karşısında boyun eğmek zorunda kalıyor. Meksikalı kadın sinemacı, işlerin farklı şekilde yürüdüğü bu diyarda içiçe geçen öyküleri konvansiyonel anlatıma yüz vermeyen, ustalarından feyz aldığı bulmacalı girift bir biçemle aktarıyor.

Festivalin son günlerinde gösterilen ‘Yüzbaşı Volkonogov Kaçtı / Kapitan Volkonogov Bezhal’, isim benzerliği ile ilk anda Robert Bresson’un ünlü başyapıtını (Bir İdam Mahkumu Kaçtı) akla getiriyor. Film boyunca süren takiple Victor Hugo klasiği ‘Sefiller’i ve ünlü romandan esinlenmiş ‘Kaçak / The Fugitive’ uyarlamasını hatırlatıyor. Karı koca Rus yönetmenler Natasha Merkulova ile Aleksey Chupov imzasını taşıyan yapım, 1938 yılında Stalin’in korku imparatorluğu döneminden trajik manzaralar sunuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde her kesimden yurttaşların ‘devlet düşmanı’ suçlaması ile gözaltına alındığı ve gizlice yok edildiği kaotik süreçte, bizzat infaz timinde görev almış kibirli istihbarat yüzbaşısı Fyodor Volkonogov aniden şüpheli konumuna düşünce St. Petersburg’un kenar mahallerinde saklanmak zorunda kalıyor. Ancak daha önce festivalde ‘Herkesi Şaşırtan Adam’ filmi ile tanımış olduğumuz Rus sinemacılar öykünün elverişli aksiyon alt yapısına yüz vermeden filmlerini Sovyetler diktatörlüğü ile hesaplaşma ve ana karakterle aynı adı taşıyan Dostoyevski misali bir kefaret ve bağışlanma öyküsüne doğru yol alıyor. Film ‘ellerine kan bulaşmış biri bağışlanma şansına erişebilir mi?’ sorusuna yanıt arıyor. Katledilmiş silah arkadaşının hayaletinden gelen mesaj yüzbaşıya ebedi azap için yerinin ayrıldığını, kaderini değiştirmek için tek bir şansı olduğunu bildiriyor: yuvasına ölüm getirdiği insanlardan en az biri tarafından bağışlanmalıdır. Özenli sinematografisinin yanı sıra yıl içinde ‘6 Numaralı Kompartıman’ filmindeki yorumuyla hatırladığımız yükselen Rus aktör Yuriy Borisov’un Volkogonov yorumu ile dikkat çeken yapım, çağdaş Rusya’nın Sovyetler özlemli tehlikeli hevesleri üzerine tarihsel bir uyarıyı gündeme taşıyor.

(18 Nisan 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sihirle Karışık… Dünyayı Kurtarmaya Hazır Canavarlar

Küçükken bizlere “icat çıkarma” derlerdi ya, hatırlarsınız… Hayal dünyamız kısıtlanırdı da ne yapacağımızı bilemez halde, sadece bilinen oyunlara dalardık. Oysa “icat çıkarmamız” engellenmese, belki de bambaşka düşlerle çok farklı dünyayalar yelken açardık.

J. K. Rowling, besbelli “icat çıkarma” konusunu, düşleriyle aşmış… Harry Potter’dan başlayarak aklına gelen hemen her türlü “fantastik” ögeyi dilediğince eşleştirerek, dilediğince yoğurarak yazıyor. Hem de görsel bir tatla yazıyor ki, hemen her bir romanı filme uyarlanıyor. Gerçekten de görsel bir dünyası var Rowling’in, romanlarını okurken sizler de canlandırabiliyorsunuz o hayal(et) fantastik ögeleri. Bunlar kimi zaman ağaççık olarak göğüs iğnesi gibi kimi zaman çubuk ucundaki kudretli ışık olarak kimi zaman de çiçeğe, kuşa ve/veya o an neye gerekiyorsa ona dönüşme olanağı olabiliyor.

Her birinin kendince bir yararı, gerekliliği ve/veya desteği gerekiyor yaşam içerisinde…

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları, kısıtlanmamış, düşleri sınırlanmamışlar tarafından daha bir anlaşılır, daha bir beğenilir bir film. Ancak belli bir yere gelmiş (yani, belki de ununu eleyip eleğini asmış) olanlar bol bol esneyecektir.

Filmin de (büyük olasılıkla yazarın doğrudan yazdığı senaryodan uyarlandığı için kendisinin yazdıklarının da) vermek istediği çok farklı, çok absürt şeyler değil; yeter ki gönül gözünüzü açın. Sizin de düşleriniz sizi istediğiniz yerlere götürür. İnanın.

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları, serinin üçüncüsü, öncekileri ve olası sonrakileri izlediğinizde, “ah ki, bizim de düşlerimiz vardı Rowling, en az seninki kadar güçlü, güzel” diyecek… Kendi düşlerinizin peşine düşeceksiniz. Bir küçük uyarı: Sanmayın ki düşler kötüdür. Asıl sorun düş gör(e)memektir.

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları (Fantastic Beasts: The Secrets of Dumbledore), fantastik macera, Yönetmen: David Yates, Senaryo: J. K. Rowling, Steve Kloves, Oyuncular: Eddie Redmayne, Jude Law, Ezra Miller, Dan Fogler, Alison Sudol, William Nadylam, Callum Turner, Jessica Williams, Victoria Yeates, Poppy Corby-Tuech, Fiona Glascott, Katherine Waterston, Maria Fernanda… 15 Nisan 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(15 Nisan 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Festival’den İki Film: Rabiye Kurnaz George W. Bush’a Karşı / Rabiye Kurnaz Gegen George W. Bush ve Medusa

Bu sene kişisel sebeplerle İstanbul Film Festivali’ni çok yakından takip edemiyorum. Açılış gecesinde bulunduğum için açılış filmini izleme şansım oldu, onun dışında 3 adet festival filmine bilet aldım, biraz Beyoğlu, biraz Kadıköy havası bana iyi gelmekte.

Açılış Filmi “Rabiye Kurnaz George W. Bush’a Karşı / Rabiye Kurnaz gegen George W. Bush” idi. Ekip de oradaydı, sahnede kısaca onları da görmüş ve tanımış olduk. Film gerçekten yaşanmış bir hikâyeyi kurmaca türünde anlatmayı seçmiş. Berlinale’den iki ödülle dönen filmin yönetmeni Andreas Dresen, senaristi ise Laila Stieler. Başrollerde Meltem Kaptan ve Alexander Scheer isimleri var. Oğlu Murat’ın din eğitimi için Pakistan’a gidip, orada köktendinci militan olduğu haksız iddiasıyla yok yere tutuklanması ve insan haklarını hiçe sayan bir askerî üsse, Küba’daki Guantanamo Kampı’na hapsedilmesi sonrası hak mücadelesine başlayan Rabiye Kurnaz’ın gerçek hikâyesi. Almanya’nın Bremen kentinde yaşayan Rabiye Kurnaz 3 Ekim 2001 sabahı uyandığında, oğlu Murat’ın evde olmadığını görüyor ve gerçekleri öğrendikten sonra mücadelesi tam beş yıl sürüyor. Sonunda oğlunu kurtarıyor. Bu hikâyeyi öğrenen ve Rabiye hanımla tanışan yönetmen, Rabiye hanımın esprili, güçlü kişiliğinden çok etkilenerek bu hikâyeyi filmleştirmeye karar veriyor. Ödüllü oyuncu Meltem Kaptan’ın performansı şapka çıkarmalık. Yönetmenin bu dramatik hikâyeyi mizahi bir şekilde ele alma kararını da sevdim. Ancak sinematografik olarak filmden çok fazla bir beklentiniz olmasın derim. Filmin şahsen kulağıma gelmemiş olan böylesi önemli bir konuyu bilgi anlamında bana sunması adına, yani bir belgesel olmasa da filmin ‘belge’sel kısmına ve Meltem Kaptan’ın performansı adına bu filmi izlediğime pişman değilim. Ancak keşke sinemasal anlamda da özenilseymiş tadından yenmezmiş demeden geçemiyor insan.

Gelelim festival filmi olarak bilet alıp gittiğim ilk film olan Medusa (2021)’ya. Yönetmenliğini ve senaristliğini Anita Rocha da Silveira’nın yaptığı film günümüz Brezilya’sında geçiyor ve hayatını İsa’nın yoluna adamış Hıristiyan gençlere, genel anlamda gençliğe, toplumdaki seksist yaklaşıma ve bu ayrışmaların yarattığı sorunlara odaklanan fantastik gerilim türünde bir yapım diyebiliriz.

Filmde gençlerin beyinleri yıkanıyor adeta. Özellikle genç kızlara, içlerindeki her türlü dürtüyü bastırmaları, Tanrı’nın yolu için bunun gerekli olduğu anlatılıyor. Genç kızlar bunu sorgulamıyorlar, hayatlarıyla ve seçimleriyle barışıklar. Yönetmen bu noktada günümüzün sosyal medya denen ortamının gençleri etkileyişine de değinmek istediğinden bu iki konuyu birleştiriyor ve örneğin genç kızlardan biri bir sosyal medya fenomeni olsa, videolarında makyaj tanıtsa bile bunu Hıristiyanlık adı altında, yine o kurallara uygun bir şekilde yapıyor.

Filmde özellikle cinselliğin büyük bir tabu oluşu konu ediliyor. Bir genç kız, hava karardıktan sonra tek başına yürüyemez, cinselliğini yaşayamaz, eğlenemez, dans edemez. Bu kuralları çiğneyenler bu bir grup genç kızın gazabına uğruyorlar. Bir süre sonra genç kızlar içlerindeki dürtüleri fark ediyorlar ve mutsuz olmaya başlıyorlar. İçlerinden geldiği gibi hareket edebilmek istiyorlar, erkeklerle görüşebilmek, dans edebilmek, eğlenebilmek… Ancak suçluluk duygusu içlerini yiyor. İçlerine şeytan girdiğini düşünmeye, adeta akıllarını yitirecek inançlar beslemeye başlıyorlar.

Tüm bu sözde “Tanrı’nın yolu”ndaki insanların aslında son derece yüzeysel ve ötekileştirici olduğunu fark eden Mariana adlı karakterimiz yavaş yavaş çevresinden kopmaya başlıyor. Diğer kızların yaptıklarının aynısını yapmamaya başlıyor, doğuştan kıvır kıvır olan saçlarını diğerleri gibi düzleştirmek yerine serbest bırakıyor, bir erkek arkadaşı oluyor. Mariana’daki değişimi en yakın arkadaşı Michelle de fark ediyor ve ondan etkileniyor. Böyle böyle genç kızların içlerindeki bastırılmışlık git gide büyüyerek tüm grubu etkisi altına alıyor ve akabinde daha büyük bir özgürleşmeye doğru gidiyor. Filmde cinsiyet, politika ve din öğeleriyle harmanlanmış, gerçekten çarpıcı bir hikâyeyi izliyoruz aslında.

Yönetmen bir söyleşisinde Brezilya’da 2015 yıllarında sosyal medyada genç kadınların “erkeklere boyun eğmeliyiz, her istediğimizi yapamayız” minvalinde videolar çektiklerini ve gerçekten de “sokaklarda erkek arkadaşımı elimden almak istiyor, sosyal medyada en çok like o alıyor, kendini fazla gösteriyor” gibi sebeplerle kızların başka kızları ciddi ciddi dövdüklerini, bu olayların aklına Medusa efsanesini getirdiğini söylüyor yönetmen. Bildiğiniz gibi mitolojiye göre Medusa, çok güzel bir kızmış hatta öyle güzelmiş ki tüm kadınlar Medusa’yı kıskanırmış. Poseidon, karısı Athena’nın tapınağında bulunan Medusa’nın güzelliğine âşık olmuş, aşkına yeni düşmüş ve Medusa’ya Athena’nın tapınağında tecavüz etmiş. Medusa bu olaydan sonra tapınakta kalmaya devam etmiş. Daha sonra Athena bu olayı öğrenmiş ve kıskançlık krizine girerek Medusa’yı cezalandırmak istemiş. Ona verebileceği en kötü cezayı vererek ondan güzelliğini almış. Medusa ve diğer kız kardeşlerini Gorgon adı ile bilinen korkunç dişi canavarlar haline getirmiş. Medusa’nın tüm saçlarını yılana çevirmiş. Korkunç gözleri olmuş, dişleri sivrileşmiş ve yüzüne bakılmayacak hale gelmiş. Medusa masum bir kız olarak sadece güzelliğinin bedelini ödemiş. Medusa’nın bu hikâyesi her zaman cinsiyet sorununa karşı bir başkaldırı olarak anılıyor, bu filme de adını veriyor.

Sinematografik açıdan yönetmenin renk, kadraj, kamera hareketleri seçimleriyle Medusa, oldukça renkli, yenilikçi, cesur bir film. Ancak filmle ilgili iki derdim var, birincisi tür konusundaki sarhoşluk. Filmin türü “korku/fantastik” olarak geçiyor ancak filmin ilk yarısından da çoğu en fazla dram/gerilim türü diyebileceğimiz, sonlara doğru sağlam fantastik/korku öğeleri içeren, aralardaki pop stiller, müzikalimsi hâttâ komedivari hallerin de katılmayışla sonuçta çok kafası karışık bir yapım havası yaratıyor ve seyirciyi de oldukça yoruyor. İkincisi ise hikâye anlatımındaki yoruculuk. Filmin son yirmi-yirmi beş dakikası adeta eziyete dönüşüyor, sonu çok tahmin edilir olmasa da çözülme yaşanıyor aslında ve film üç saatlik bir filmmiş hissiyatı veriyor izleyiciye, yani tür karmaşasının yanı sıra anlatım diliyle de yoruyor Medusa.

Medusa bazı sahneleriyle bana Netflix’te izleyebileceğiniz Uysallar dizisini hatırlattı. Uysallar’da insanları tektipleştiren din kavramı yerine kapitalizm ve insanlar yine bir yerde kendilerini ve arzularını keşfediyorlar. Uysallar’da da kadınlar erkek mağduru. Ve Uysallar’daki karakterler de sosyal medyada çok düzgünken geceleri içlerindeki “canavar” ortaya çıkıyor.

Son kertede, evrensel bir bastırılmışlık çığlığı diyebiliriz Medusa’ya da ve seyir deneyimi olarak çok “keyifli” olmasa da, kıymetli buluyorum bu noktada böyle bir denemeyi. 37 yaşındaki yönetmenin ikinci uzun metraj denemesi ve aynı zamanda kısaları da var. Başka neler gelecek diye merak edip takibe alınabilir.

Haftaya Yang’dan Sonra ve Masumlar adlı filmleri izleyeceğim festivalden. Yeni film yorumlarında buluşmak üzere diyelim. İyi seyirler, keyifli festivaller.

(15 Nisan 2022)

Melis Zararsız

blossomel@gmail.com