Kategori arşivi: Yazılar

Beni Dünyadaki Her Şeyden Daha Çok Sevsin / Saplantı

‘Saplantı / Obsession’ 04 – 11 Eylül 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen 50. Toronto Film Festivali’nin (TIFF) kült korkular, sınırları zorlayan absürt güldürüler ya da yüksek tempolu aksiyonlara ev sahipliği yapan ‘Geceyarısı Çılgınlığı / Midnight Madness’ seçkisinin gözdelerinden biriydi. Film, bir müzik mağazasında çalışan utangaç Bear’in (Michael Johnston) aynı iş yerinde çalışan alımlı Nikki’ye (Inde Navarette) olan ilgisini bir türlü dile getiremeyişinin sancılarıyla açılıyor. İlk sahnelerde, kendisini çok çaresiz hissettiğini söyleyen genç adamın mağazadan yakın arkadaşlarına içini döküşünü izliyoruz. Sürekli Nikki’yi düşünmektedir, dinlediği her şarkıda ondan izler vardır. Ninesini kaybettiğinde elini bırakmamış olan genç kıza olan beğenisini dile getirirken gardını tamamen indirmiş durumdadır.

Yakın arkadaşları Ian (Cooper Tomlinson) ile içten içe Bear’e ilgi duyan Sarah’nın (Megan Lawless) herşeyi doğru zamana bırakması öğüdünden hareket etmeye karar veren Bear, sevdiği kıza hediye almak için girdiği gizemli eşyalar satan dükkândan ‘One Wish Willow’ adlı 60’lı yılların klasiği bir dilek kutusu satın alır. İnanışa göre, ambalajı açıldığında bir müzik tınısıyla ortaya çıkan söğüt dalı görünümlü objeyi ikiye ayırdığında kişi dileğine kavuşacaktır.

Genç adam dükkân çalışanının ‘kullan ama dikkatli ol, şikâyet edenler oluyor’ uyarısına ‘yoksa hayatları mı mahvoluyor’ şeklinde gülerek karşılık vermiştir. Nikki’yi evine bıraktığı gece kızın samimi sorusu karşısında ona olan duygularını hislerini bir kez daha açığa vuramayınca yeni bir hayal kırıklığına sürüklenir ve ağzından ‘Nikki beni herkesten daha çok sevsin’ sözcükleri dökülür. İsteğin yerine gelmesi o denli çabucak gerçekleşir ki, filmin belki de en ürkütücü planında Nikki evinden geri çıkar ve genç adamı delicesine arzuladığını haykırır. Dileği gerçekleşen Bear bu baş döndürücü gelişme karşısında şaşkın ve heyecanlıdır. Ancak işler umduğu yolda gitmeyecek, bir bireyden diğerine atlayan ‘saplantı fırtınası’, Nikki’nin sürekli değişen ruh durumları ve ölümcül sahiplenişi bir dizi trajik gelişmeyi beraberinde getirecektir.

‘Saplantı’ bolca şiddet ve kan içeren psikopat mekanizmalarından farklı olarak, sıradan kişilerin psikolojik değişimleri üzerinden ilerleyen karakter bazlı bir film izlenimiyle açılıyor. Bu da izleyicide, arkadaşlıkla başlayan ve romantik bir birlikteliğe uzanan yolda reddedilme, ya da ‘Me Too’ sonrası karşı cinsi taciz etme endişesiyle tereddüde düşen çağdaş genç erkeğin korkuları üzerine bir açılım ümidi taşıyor. Sosyal medyada yayınladığı komik videolarıyla ünlenen Curry Barker ise, aynı yoldan geçmiş zamane sinemacıları gibi ürpertici bir korku – gerilim sinemasının dar kalıbı içinde kalmayı seçmiş. Karakter ve mesele bazlı açılım yerine, hikâye o meşum dileğin etkisiyle sarsılan, aniden değişen, tuhaflaşan Nikki’nin ünlü ‘Öldüren Cazibe / Fatal Attraction’ filminde olduğu gibi rayından çıkan ve trajik bir sona doğru hızla ilerleyen ‘ölümcül bir sahiplenme’ ve ‘şeytani bir güç tarafından esir alınma’ kâbusuna evriliyor.

Oysa başta ‘Şeytan / Exorcist’ olmak üzere korku – gerilim sineması ve klasiklerini iyi etüt etmiş bir sinemacı var karşımızda. Barker’ın sinemasal tercihleri ilgi uyandırıyor. Bizzat kurguladığı filmi, görüntü yönetmeni Taylor Clemens ile birlikte inşa ettiği görsel üslûbu ile sıradan korku filmlerinin arasından sıyrılıyor. Özel efektlere yüz vermeyen tavrı, uzun tutulmuş planlarla ilerleyen kamera hareketleri, hayli dar bir kadraj içinde hayli düşük bir ışık tercihi, ışık – gölge kontrastının mükemmelliği, iki baş oyuncusunun, özellikle yeni tanıdığımız Inde Navarette’in ürkütücü yorumu, genç Zach ‘Rock’ Burwell’ın tekinsiz müziğiyle biçimsel olarak şaşırtıcı bir başarıya imza atıyor.

Düşük bütçeli filmin ABD’de şaşırtıcı bir gişe başarısına ulaşmış olmasının genç sinemacıya sektörün kapılarını sonuna kadar açtığını, bundan sonraki filmlerinde çok daha büyük imkânlarla çalışacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeter ki bu beklenmedik başarı ve genç kuşağın korkularını dile getiren bu tarz korku filmlerini baş tacı eden genç izleyici kitlesinin desteği Barker’ı şımartmasın ve daha sağlam hikâyelerle yolunda ilerlemeyi sürdürsün.

(28 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@farhanbarancom

Yaşasın Sinema, Yaşasın Farklılıklar, Yaşasın İnsanlık / Altın Palmiyeler Sahiplerini Buldu

79. Cannes Film Festivali’nde ödüller açıklandı. Fransız oyuncu ve yönetmen Eye Haïdara’nın sunduğu kapanış gecesinde, muhteşem Tilda Swinton’ın ağzından dökülen başlıkta yer alan kelimeler, sinemanın bu en saygın festivalinde dünya prömiyerini yapan filmlerin ortak mesajını iletiyordu.

Güney Koreli auteur sinemacı Park Chan-Wook başkanlığındaki ana jürinin kararı doğrultusunda Altın Palmiye En İyi Film Ödülü Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu’nun ‘Fiyort / Fjord’ filmine verildi. Böylece Mungiu 2007 yılının Altın Palmiyeli ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ adlı başyapıtın ardından bu değerli ödülü ikinci kez kazanan yönetmenler listesine adını yazdırmış oldu. Usta sinemacının yeni filmi, Kuzey’in fiyortları arasındaki ücra köyde yeni bir hayat kurmak isteyen Romen Mihai (Sebastian Stan) ile Norveçli Lisbet’in (Renate Reinsve) yaşadıkları toplumla fikir ve inanç ayrılığına düşmeleri üzerinden Avrupa’nın farklı kültürler mozaiğinde tolerans ve özgürlüğün sınırları gibi kavramları tartışmaya açıyordu.

Swinton’ın sözleri doğrultusunda cinsel özgürlük haklarını savunan iki değerli film 79. edisyonun ödül listesinde yerini aldı. Belçikalı Lukas Dhont’un Cannes’da boy gösteren üçüncü uzun metrajı ‘Korkak / Coward’ Birinci Dünya Savaşı’nda çarpışırken siper gerisinde aşkın ve sanatın büyüsünü keşfeden Pierre (Emmanuel Macchia) ile Francis’in (Valentin Campagne) romantik öyküsünü anlatırken, kahramanlık ve korkaklık kavramlarını eşeliyordu. Festivalin bu yılki afişini süsleyen ‘Thelma ve Louise’in efsanevi oyuncularından Geene Davis’in elinden ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü paylaşan filmin gencecik iki oyuncusu coşkudan kalıplarına sığamazken; yazıp yönettikleri ‘Kara Liste / La Bola Negra’ ile Fransız sinemasının yaramaz çocuğu Xavier Dolan’ın elinden ‘En İyi Mizansen’ Ödülü’ne kavuşan aktörlükten gelme İspanyol Javier Calvo ile Javier Ambrossi ikilisi aynı heyecanı yaşadılar. Film, 1932, 1937 ve 2017 yıllarında geçen öyküler aracılığıyla, cinsellik, arzu ve acı temaları üzerinden farklı dönemlerde eşcinselliği yaşamanın bedelini araştırıyordu.

En İyi Mizansen Ödülü bu yıl iki filmin üç yönetmeni arasında paylaştırıldı. Uzunca bir aradan sonra Cannes’a dönen Polonyalı usta Pawel Pawlikovski, Altın Palmiye beklentisinden olsa gerek, aldığı ödül için pek de hoşnut gözükmezken, ‘Venedik’te Ölüm’ün Nobel ödüllü yazarı Thomas Mann (Hans Zischler) ile kızı Erika’nın (Sandra Hüller) 1949 yılının yıkıntılar içindeki Almanya’sına dönüş yolculuğunun izini süren ‘Ata Yurdu’ / Fatherland’ festivalin en fazla alkış alan filmlerinden bir tanesiydi.

Festivalin ikincilik ödülü anlamına gelen ‘Jüri Büyük Ödülü’nü yine yakından tanıdığımız Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in adını Yunan mitolojisinden alan ‘Minotor / Minotaur’ isimli filmi kazandı. Pandemi döneminde ölümden dönen auteur yönetmen, Amerikalı yükselen oyuncu Zoë Saldaña’nın elinden aldığı ödüle konu olan ve Claude Chabrol’ün 1969 yapımı ‘Vefasız Kadın / La Femme Infidèle’inden yola çıkan filminde, karısının ihanetini yakalayan bir şirket patronunun düzeni bozulduğunda şiddete kayışını, yolsuzluğun ayyuka çıktığı ülkesindeki güç sarhoşluğu ve savaş bayraktarlığının kıyasıya eleştirisiyle harmanlamış.

Lübnanlı oyuncu yönetmen Nadine Labaki’nin takdim ettiği En İyi Senaryo Ödülü Fransız sinemasının bizde pek tanınmayan yönetmenlerinden Emmanuel Marre’ın ‘Notre Salut’ isimli filmine verildi. Film 1940 Eylül’ü Vichy hükümeti döneminde hayatta kalma savaşımı veren politik strateji uzmanı Henri Marre’ın (Swann Arlaud) hikâyesi üzerinden ilerliyor. Ana yarışmanın ‘Jüri Ödülü’ ise İspanyol aktör Gael Garcia Bernal’ın elinden Alman sinemacı Valeska Grisebach’ın yönettiği ‘Hayalimdeki Macera / Das geträumte Abenteuer’e gitti. 2017 yapımı ‘Western’in yaratıcısı kadın yönetmenin bu son çalışması, Bulgaristan’ın Yunanistan ve Türkiye sınırındaki Svilengard bölgesinde geçiyor. Yolunun kesiştiği eski bir tanıdığa yardım etmeye söz veren Vesna (Yana Radeva) kendisini beklenmedik tehlikeli bir maceranın içinde buluyor, bölgenin yerel mafyası ve karanlıklar ağı içine çekildiğinde kendi bastırılmış geçmişi ve arzularıyla yüzleşmek durumunda kalıyor.

Bu yıl ‘En İyi Kadın Oyuncu’ Ödülü de aynı filmin iki aktrisi arasında paylaştırıldı. ‘Drive My Car’ın usta yaratıcısı Ryûsuke Hamaguchi’nin yönettiği ‘Aniden / Soudain’, tiyatro yönetmeni Mari (Tao Okamoto) ile Paris banliyösünde bir yaşlı bakım evinin yöneticiliğini üstlenen Marie-Lou’nun (Virginie Efira) karşılıklı paylaşım süreci ve hayata tutunma azimleri üzerinden ilerleyen zarif bir film olarak alkış topladı.

Festivalin yarışmalı bölümlerinde yer alan ilk filmlerden birine verilen ‘Altın Kamera / Camera d’Or’ Ödülü Ruandalı Marie-Clémentine Dusabejambo’nun yönettiği ‘Ben’Imana’ya giderken, sağlık sorunları nedeniyle Cannes’a gelemeyen Barbra Streisand’a verilen ‘Altın Palmiye Onur Ödülü / Palme d’Or d’Honneur’ efsanevi şarkıcı, besteci, oyuncu ve yönetmenin talebiyle, çok güzel hazırlanmış bir konuşma ve Streisand’ın dokunaklı video mesajının ardından Fransız sinemasının dev aktrislerinden Isabelle Huppert’e teslim edildi.

(24 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kalabalık İçinde Kaybolmak: Türkiye’de Sessizce Artan Uzaklaşma Hâli

Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, son dönemde Türkiye’de büyüyen “sessizleşme”, “geri çekilme” ve “hayatı sadeleştirme” eğilimini Mükemmel Günler (Perfect Days) filmi üzerinden değerlendirdi: “Bu film minimalizmi değil, hayatta dağılmadan insanın kendini nasıl taşıdığını anlattı.”

Türkiye’de dijital yorgunluk, ekran maruziyeti ve sosyal tükenmişlik hissinin giderek büyüdüğü bir dönemde; sosyal medyada yeniden konuşulmaya başlayan Perfect Days, bu kez yalnızca bir sanat filmi olarak değil, modern insanın ruh haline dair güçlü bir psikolojik anlatı olarak yorumlandı.

Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, “Ruhun Kadrajları” programında Alman yönetmen Wim Wenders imzalı filmi, “Sinema ve Ekran Psikolojisi” perspektifinden değerlendirdi. Keltek’e göre film, son yıllarda özellikle büyük şehirlerde görünür hale gelen “hayatı küçültme” arzusunu çarpıcı biçimde görünür kıldı. “Bugün insanlar artık büyümeyi değil, psikolojik olarak kaygıdan uzak yaşamayı ve dağılmamayı konuşuyor. Perfect Days tam da bu ruh halinin filmi oldu.” dedi.

Zihinsel Gürültü Çağında, Sessizce Hayatta Kalmak

Keltek’e göre filmdeki Hirayama karakteri yalnızca sade yaşayan bir adam değildi; ilişkilerin, beklentilerin ve sürekli performans göstermenin yükünden çekilmiş bir karakterdi. “Türkiye’de de son yıllarda insanlar daha az insanla görüşmek, daha küçük evlerde yaşamak, daha az eşya almak ve daha sessiz bir hayat kurmak istemeye başladı. Bu sadece ekonomik değil; psikolojik bir geri çekilme biçimi.” Keltek, Hirayama’nın analog kasetten müzik dinlemesini, ağaç fotoğraflamasını, kitap okumasını ve rutinlerini bir “kendini taşıma yöntemi” olarak değerlendirdi. “Bu karakter mutluluğu aramadı. Dağılmadan kalmaya çalıştı.”

Minimalizm Moda Değil, Yorgunluk Tepkisi Haline Geldi

Hatice Keltek’e göre filmin bugün yeniden konuşulmasının nedeni, modern insanın artık “fazlalıklarla” baş etmekte zorlanması oldu. “Bir dönem minimalizm estetik bir tercihti. Şimdi ise zihinsel bir savunma mekanizmasına dönüştü.” Keltek, Hirayama’nın yaşam biçimini “özgürleşme” değil, “kontrollü sadeleşme” olarak yorumladı: “Hirayama hayatını büyüterek değil, eksilterek yönetilebilir hale getirdi.”

Neden Tuvalet Temizliği?

Filmin en çok tartışılan detaylarından biri de buydu. William Faulkner okuyan, entelektüel bir karakter neden hayatını tuvalet temizleyerek sürdürmeyi seçmişti? Keltek bu tercihin psikolojik tarafına dikkat çekti: “Tuvaletler spontane alanlardı. Kimse oraya rol yaparak girmedi. Hirayama burada görünmez olabildi. İnsan ilişkilerinin yükü yoktu. Kontrol yine ondaydı. Bu sessiz bir kefaret ödeme biçimiydi” Keltek’e göre karakterin temizlik işini seçmesi tesadüf değildi: “Bu seçim biraz da modern insanın statü, güç ve görünürlükten vazgeçip görünmezliğe sığınmasını anlattı.”

Ekran Çağında Rutinler Neden Bu Kadar Önemli Hale Geldi?

Keltek’e göre filmdeki tekrar eden rutinler, günümüz insanının kaygıyla baş etme biçimini de gösterdi. Aynı kahve, aynı müzik, aynı sokak, aynı saatler. “Bugün insanlar ekran kaosu içinde zihinsel sabit alanlar oluşturmaya çalışıyor. Çünkü belirsizlik arttıkça rutin ihtiyacı da büyüyor.” Keltek, özellikle sosyal medya çağında insanların sürekli uyaran altında kaldığını belirtti: “Rutinler insanı toparladı ama fazla rutin canlılığı azalttı. Film tam olarak bu ikilemi anlattı.”

Hirayama İnsanlardan Kaçmadı, Kendini Korudu

Keltek’e göre filmde en önemli psikolojik başlıklardan biri “sınır koyma” meselesi oldu. “Hirayama insanlardan nefret etmedi. Sadece sürekli müdahale edilen bir dünyadan kendisini korumaya çalıştı.” Keltek, sağlıklı sınır kavramının filmde güçlü biçimde işlendiğini söyledi: “Sınır, duvar değildi. Hücre zarı gibiydi. Sana iyi geleni içeri alırsın, zarar vereni dışarıda bırakırsın.”

Final Sahnesi Neden Bu Kadar Konuşuldu?

Filmin finalinde Hirayama araba kullanırken fonda “Feeling Good” çaldı. Hatice Keltek’e göre sahne, günümüz insanının ruh halini tek bir yüzde topladı: “Orada aynı anda hüzün, dinginlik, yalnızlık ve kabul vardı. İnsanlar bu yüzden o sahneyi unutamadı. Çünkü bugün pek çok kişi tam olarak böyle hissediyor.” Keltek’e göre yönetmen filmin sonunda “yeni hayat” vaadi vermedi: “Film bize büyük dönüşümler sunmadı. Sadece insanın kırıldıktan sonra da hayatın içinde nasıl kalabileceğini gösterdi.”

(18 Mayıs 2026)

Hatice Keltek

Demir Leydi’nin Dönüşü / Şeytan Marka Giyer 2

Hollywood sıkıştıkça eski defterleri karıştırmayı sürdürüyor. Meryl Streep’in bilmem kaçıncı kez Oscar adayı olduğu ikonik ‘Şeytan Marka Giyer / The Devil Wears Prada’nın tam 20 yıl sonra temelde aynı kadroyla bir ikincisinin çekilmesi pek beklenen bir şey değildi. 2016 tarihli Stephen Frears yapımı ‘Florence’ın ardından dişe dokunur bir sinema filmi çekmemiş olan Streep’in bu devam filmine ikna edilmesinin film başına aldığı ücretin iki katına çıkarılmış olduğu yazıldı çizildi. Her ne olduysa, bizler de özgün yapıtla ilgili eski anıları tazeleme ve yıllardır hayranı olduğumuz büyük sanatçıyı yeniden beyazperdede izleme fırsatı olarak değerlendirmek üzere sinema salonunun yolunu tuttuk.

David Frankel’in yeniden yönetmenlik koltuğunda oturduğu ‘Şeytan Marka Giyer 2 / The Devil Wears Prada 2’ çağımızda gazeteciliğin ve dergi yayıncılığının içine düştüğü krizden yola çıkarak hikâyesine başlıyor. 20 yıl öncesinde gazeteci olma hayalleriyle yanıp tutuşan Andrea ‘Andy’ Sachs (Anne Hathaway) ‘Altın Klavye’ ödülünü kazandığı gecenin hemen ertesinde, çalışma arkadaşlarıyla birlikte işten çıkarılıyor. Sebep çalıştıkları yayın organı ‘Vanguard’ın hisse değerinin düşmüş olmasıdır. Öyle ya, gazetecilik altın çağını çoktan geride bırakmış, kitabevleri ve tüm yayıncılık sektöründe küçülmeler ve birleşmeler devri başlamıştır.

Bir dönemin moda dünyasına yön veren ünlü dergisi ‘Runway’ için de durum farklı değildir. Efsanevi Miranda Priestly’nin (Meryl Streep) başında olduğu popüler yayın yıllar önce dergi formatını terk etmiş dijital olarak yayınını sürdürmektedir. Çalışma şartları kötü ‘SpeedFash’ markasını öven bir makale yayınladığında dergide büyük bir çalkantı yaşanır. Reklam verenler dergiye desteğini çekerse zor bela ayakta kalmaya çalışan bu pahalı yayını kim finanse edecektir.

Bu gelişmeler sonrasında Andy, Miranda’nın kadim dostu, iş arkadaşı Nigel Kipling’in (Stanley Tucci) çıtlatması ve derginin büyük patronu Irv Ravitz’in (Tibor Feldman) talimatıyla, derginin gol yiyen itibarını geri kazandıracak makalelere imza atmak üzere ‘konular editörü’ olarak ‘Runway’de işe başlar. Geçmişteki toy çalışanının aniden çıka gelmesi Miranda’nın hoşuna gitmemiştir ama kabûl etmekten başka çaresi yoktur. Yaşlı kurt eski ‘Emily’sinin başarısız olacağından emindir, tek yapması gerekenin biraz beklemek olduğunu düşünür. Aynı kibirli tafralarla Andy’yi görmezden gelmeye çalışır ama onun kaleme aldığı özür makalesi medya eleştirmenlerince olumlu karşılanır. Genç gazetecinin, milyarder Benji Barnes (Justin Theroux) ile boşanmasının ardından dünyanın en zengin kadınlarından biri olan Sasha Barnes’ı (Lucy Liu) basına çıkmadığı üç yılın ardından lüks villasında bir röportaja ikna etmesi dergideki prestijini yükseltir.

Ancak, büyük patron Irv’ün 75. doğum günü partisindeki ani ölümü firma içi dengeleri baştan sona değiştirir. Yaklaşan ‘Milano Moda Haftası’ öncesinde, bir yandan yeni bir yönetim anlayışını uygulamaya kararlı patronun oğlu Jay (B. J. Novak), öte yandan dergiyi ele geçirmeye çalışan Andy’nin eski hasmı yeni ‘Dior’ çalışanı Emily Charlton (Emily Blunt) ile mücadele etmek üzere Andy ile Miranda omuz omuza mücadeleye girişmek zorunda kalırlar.

İlk filmin formülünü tekrar eden yapım, pek de karakter incelemesine girişmeden, yayıncılık ile moda dünyasının kesiştiği renkli dünyayı beyazperdeye taşımak, aralarında Marc Jacobs, Donatella Versace, Stefano Gabbana, Domenico Dolce gibi moda dünyasından ünlülerin boy gösterdiği sürprizleri ile bu sahte dünyanın ışıltısı içinde kafa dağıtan bir iki saat geçirmeyi hedeflemiş. Miranda’nın kendinden genç yeni sevgilisi Stuart’da Kenneth Branagh şöyle bir görünüp kaybolmuş. Çok başarılı ‘Runway’ yorumunda ise, sesi ve şovuyla Lady Gaga filmin önemli sürprizlerinden birine imza atmış.

(17 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Herşeyi Konuşmak Mümkün / Karım Ağlıyor

Angela Schalenec’in yönettiği ‘Karım Ağlıyor / Meine Frau Weint’ bir, hatta birkaç evlilik hikâyesi anlatıyor. 20 yıla yayılmış parlak kariyerine tanıklık etmiş olanlar, Alman auteur sinemacının duruşunu hiç değiştirmediğini, daha huzursuz, yaşanası çok daha zorlaşmış bir dünyada, uzun planları ve statik çerçeveleriyle insanoğlunun ezeli ebedi dertlerini soğukkanlı bir meydan okumayla neşter altına yatırmaya özen gösterdiğini çok iyi bilir. Buradan yola çıkarak kendisinden konvansiyonel bir anlatı beklentisine girmiyoruz.

Film, 40’lı yaşlardaki mavi yakalı Thomas’ın (Sırplı oyuncu yönetmen Vlamidir Vulevic) karısı Carla’dan (yönetmenin Berlinale’den en iyi senaryo ödüllü 2023 yapımı bir önceki uzun metrajı ‘Music’den hatırladığımız Fransız oyuncu Agathe Bonitzer) gün boyunca haber alamamıştır. Vinç operatörü olarak çalıştığı inşaatın ofisindeki kadın görevlilerle dertleşirken endişelidir. Yaklaşık 8 dakika sürecek olan ilk plan-sekansda demir bir sandalye üstüne oturmuş tedirgin Thomas’ı izleriz. Genç adam karısının kaza geçirdiğini öğrendiğinde hastaneye koşar. Bahçedeki bankın üzerinde kocasının omzuna yaslanarak ağlayan genç kadın kocasına beraberliklerinin gidişatını sorgulayacak gerçekleri ifşa edecektir.

Başta kocasıyla birlikte katıldığı dans dersleri Carla’nın hayatında yeni bir coşku sayfası açmıştır. Kocasını sever, hatta üzerine titrer, ama onun bu kadarı yeter deyip ileri sınıfa devam etmemesine üzülmüştür. Monoton dünyasını renklendiren dans derslerine tek başına devam etme kararı almıştır. Thomas’sız ilk derste kurs hocası ile dansetmek tatsız gelmiştir belki ama sonrasında tanıştığı öğrenci genç O’na yepyeni duygular tattırmıştır. Thomas karısına kiminle dans ettiğini sormamıştır bile. Okulunu bitirdikten sonra taşrada yaşamaya karar veren genç adam bir kır evine bakmaya giderken Carla ile birliktedir. Genç kadın belki de yeni bir hayata başlamanın eşiğindedir. Otoyoldaki lanet kazada arabaları bir tırın altında kaldığında Carla bir mucize eseri yara almadan kurtulmuş ancak genç çocuk hayatını kaybetmiştir.

Carla gözyaşları içinde bunları kocasına anlatır. Ne genç oğlanla yaşananları, ne de kazayı bizlere göstermez Chanelec, çünkü herşeyi ortaya döken konuşma eylemi önemlidir. Carla vasıtasıyla yönetmen bize dilin boşluğu doldurduğuna ikna eder. Alman sinemacı merkeze aldığı çift haricinde, onların iş arkadaşları arasına dalar, çocuklu çocuksuz evli ya da boşanmış ama arkadaş kalmış çiftlerin öykülerini, diyaloglar aracılığıyla izleyiciyle paylaşır, çağdaş birlikteliklerin kırılganlığını, farklı çiftlerin ifadeye zorlandıkları mesafeler boyunca çırpınışlarını dile getirir. Karşılıklı itiraflara bir ağaç gölgeliği, bir otobüs durağı, bir deniz kıyısında top oynayanların coşkusu, yeşilliğin ortasında çalmaya başlayan bando takımı ve aniden bastıran yağmur eşlik eder.

Çiftler bir yaz evinde bir araya geldiğinde, adeta toplu bir terapi seansı yaşanır. Carla artık katlanamadığını, Thomas karısına yardım edemediğini dile getirirken, bir başkası ‘seninle evlendiğimde hayatı net görmüştüm, eğer beni sevmeyi bırakırsan eskiden senin olduğun yeri doldurabilecek biri gerekir’ itirafını dile getirir. Coşkulu bir sahnede Leonard Cohen’in 1973 Yom Kippur savaşı sırasında insan ile Tanrı arasındaki diyalog anlaşmazlığından yola çıkarak, çarpışmalarda karşı karşıya gelen Mısırlı ve İsrailli askerlere ithaf ettiği ünlü ‘Lover, Lover, Lover’ şarkısının hızlı ritmiyle ördek dansı yaparak rahatlamaya çalışır yalnız kalpler. Lakin hayat devam etmektedir. Carla’nın arzulu arayışı sürecektir.

Dünya prömiyerini Şubat ayında Berlinale’de yapan ‘Karım Ağlıyor’ ülkemizde ilk kez İstanbul Goethe Enstitüsü’nün Kadıköy Sinematek / Sinema Evi’nde düzenlediği ‘Kino 2026 – Alman Filmleri Türkiye’de’ etkinliğinde seyirci ile buluştu. Schanelec sevenler ve de farklı bir sinema deneyimi yaşamak isteyenler buldukları yerde kaçırmasın.

(16 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Cannes Film Festivali 79 Yaşında

12 – 23 Mayıs 2026 tarihleri arasında düzenlenen Cannes Film Festivali bu yıl 79. yaşını kutluyor. Afişinde 1991 yapımı kült Ridley Scott filmi ‘Thelma & Louise’den Susan Sarandon ile Geena Davis’in fotoğrafının yer aldığı şenliğin Altın Palmiye ödüllü ana yarışmasının büyük jürisine bu sene Güney Koreli auteur sinemacı Park Chan-Wook başkanlık ediyor. Jürinin diğer üyeleri, ‘Hamnet’ ile gönül telimizi titreten Çin asıllı Amerikalı yönetmen Chloé Zhao, geçtiğimiz mevsimin ödüllere boğulan filmi ‘Manevi Değer / Sentimental Value’nun baş aktörü İsveçli oyuncu Stellan Skarsgård, Ken Loach külliyatının efsanevi senaryo yazarı Paul Laverty, Belçikalı yazar yönetmen Laura Wandel, Şilili yönetmen Diego Céspedes, Etyopya asıllı İrlandalı aktris Ruth Nega ve Amerikalı tanınmış aktris Demi Moore’dan oluşuyor.

Festival, Fransız yönetmen Pierre Salvadori’nin yarışma dışı gösterilecek olan ’La Vénus Eléctrique’ filmiyle açılıyor. Altın Palmiye seçkisi kapsamında dünya prömiyerini yapacak olan ’Nagi Notları’, Cannes 2016’dan ‘Harmonium’ ile anımsadığımız Japon sinemacı Koji Fukada imzasını taşıyor. Bu yıl seçkiye ağırlığını koyan Japon sineması ayrıca unutulmaz ‘Drive My Car’ (2021) yönetmeni Ryusuke Hamaguchi’den gelen ’Aniden / Soudain’ ve festivalin gediklilerinden Hirokazu Kore-eda’nın kaybettikleri oğullarını ona tıpatıp benzeyen bir robot çocula ikame eden çiftin öyküsünü anlattığı ’Sheep in the Box’ ile temsil ediliyor. Bu Uzakdoğu rüzgârına ürkütücü ‘Kara Büyü / The Wailing’in (2016) yaratıcısı Hong-Jin Na’nın yeni doğa üstü denemesi ’Umut / Hope’u da ilave edebiliriz.

Festivalin kıdemli ağır toplarının çalışmaları bu yıl da merakla bekleniyor. Pedro Almodovar imzalı ’Buruk Noel / Amarga Navided’ yaratıcılık krizindeki yönetmen Raúl (Leonardo Sbaraglia) ile annesinin kaybının ardından partneri tarafından terkedilen Elsa’nın (Barbara Lennie) kesişen öyküleri üzerinden ilerliyor. Unutulmaz ‘Soğuk Savaş / Cold War’un yönetmeni Pawel Pawlikoski uzunca bir aradan sonra Cannes’a dönüş yapıyor. Nobel ödüllü yazar Thomas Mann (Hanns Zischler) ile kızı Erika’nın (muhteşem Sandra Hüller) 1949 yılında yıkıntılar içindeki Almanya’ya dönüş yolculuğunu anlatan ’Anavatan / Fatherland’ sabırsızlıkla beklenenler arasında yer alıyor. Asghar Farhadi’nin Fransa’da çektiği son filmi ’Paralel Öyküler / Histoires Parallèles’ yeni romanına ilham arama sürecinde genç bir aracı vasıtasıyla komşu çiftin özel hayatına sızmaya çalışan Sylvie’nin (Isabelle Huppert) gerçeklik ve hayal gücünün çapraz ateşi altında yoldan çıkması üzerine. Filmin müziklerini erken yaşta yitirdiğimiz efsanevi Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin değişmez bestecisi Zbigniew Preisner bestelemiş.

Yine Cannes’ın eski galiplerinden Andrey Zvyagintsev’in adını Yunan mitolojisinden alan ’Minotor’u yoğun iş stresinin üzerine bir de karısının ihanetini yakalayan üst düzey yöneticinin düzeni paramparça olduğunda şiddete kayışını anlatıyor. Romanyalı usta Cristian Mungiu ’Fiyort’ adlı son çalışmasıyla bir kez daha davet edildiği Cannes’da, Romen Mihai (Sebastian Stan) ile Norveçli Lisbet’in (muhteşem Renate Reinsve) Kuzey’in ücra köyünde komşuları ile fikir ayrılığına düşmeleri üzerinden tolerans ve özgürlüğün sınırları gibi kavramları tartışmaya açıyor. 2015 yılında ‘Saul’un Oğlu’ ile Cannes seyircisini allak bullak eden bir Holokost dramını imzalamış olan Macar sinemacı László Nemes’in festivalde yeniden boy göstereceği ’Moulin’ İkinci Dünya Savaşı sırasında De Gaulle’ün komutuyla paraşütle indiği Fransız topraklarında direnişi örgütleyen Jean Moulin’in (Gilles Lellouche) gerçek hikâyesinden yola çıkmış. Gözü pek pilotu esir alıp türlü işkenceyle konuşturmaya çalışan Nazi komutanı Klaus Barbie’ye ülkemizi bir çok kez ziyaret eden Schaubühne Berlin topluluğunun efsanevi baş aktörü Lars Eidinger hayat vermiş.

2022 yapımı ‘Yakın / Close’ ile Cannes’dan ödülle dönmüş olan Belçikalı Lucas Dhont bu yıl üçüncü uzun metrajı ’Korkak / Coward’ ile Cannes ana seçkisine dahil olmuş. Genç Pierre’in Birinci Dünya Savaşı’nda çarpışırken siper gerisinde aşkı ve sanatı keşfini anlatan yapım kahramanlık ve korkaklık kavramlarını neşter altına yatırıyor. Amerikalı yönetmen Ira Sachs ’Sevdiğim Adam / The Man I Love’ da 1980’ler NewYork’unda tiyatro dünyasının ikonik sanatçısı Jimmy George’un (Rami Malek) ölüm karşısında çok güçlü yaşama ve yaratma, belki de son bir defa sevme ve sevilme arzusu üzerinden ilerliyor. Festival programında ilk kez adlarına rastladığımız İspanyol Javier Calvo ile Javier Ambrossi ikilisinin yönetmen koltuğunda oturduğu ’Kara Liste / La Bola Negra’ ise 1932, 1937 ve 2017 yıllarında geçen öyküler aracılığıyla, cinsellik, arzu ve acı temaları üzerinden farklı dönemlerde eşcinselliği yaşamanın bedelini araştırıyor.

Festival programcılarının favorisi Amerikalı yazar yönetmen James Gray yine uzunca bir aradan sonra ’Kâğıttan Kaplan / Paper Tiger’ ile Cannes iklimine dönüş yapıyor. Film 80’li yıllarda New York, Queens’te Amerikan Rüyası’nın peşine düşmüş iki kardeşin (Adam Driver ile Miles Teller) aile bağlarını tehdit eden Rus Mafyası ile savaşımı üzerine. Cannes’da yarışma dışı gösterilmiş 2022 yapımı ‘Canavarlar /As Bestas’ ile radarımıza girmiş bulunan İspanyol yönetmen Rodrigo Sorogoyen bu yıl başrolde Javier Bardem’i izleyeceğimiz ‘Sevgili / El Ser Querido’ ile Altın Palmiye yarışına ortak oluyor. 2017 yılından unutamadığımız Western’in yönetmeni Valeska Grisebach yeni çalışması ’Hayallerdeki Macera / Das Geträumte Abenteuer’ ile Altın Palmiye serüvenine iştirak ediyor. Üç yıl öncesinin Altın Palmiyeli ‘Bir Düşüşün Anatomisi / L’Anatomie d’Une Chute’ün Oscarlı senaryo yazarı Arthur Harari ise ’Bilinmeyen / L’Inconnue’ adlı yeni filminin Kafkavari hikâye örgüsüyle sinema dünyasını şaşırtmaya hazırlanıyor. Film, çılgın bir partide tanıştığı meçhul kadının (Léa Seydoux) bedeninde uyanan fotoğrafçı David Zimmerman’ın (Niels Schneider) çıkmazı üzerine. ’Korsaj / Corsage’ın Avusturyalı yönetmeni Marie Kreutzer imzalı ’Kibar Canavar / Gentle Monster’ ise saygın piyanist kocası hakkında tüyler ürpertici bir gerçeğe uyanan Lucy Weiss’ın (bir kez daha Léa Saydoux) dramını perdeye taşıyor.

Altın Palmiye seçkisi Fransız sineması kontenjanından 4 filmle tamamlanıyor. Emmanuel Marre imzalı ‘Notre Salut’ 1940 Eylül’ü Vichy hükümeti döneminde hayatta kalma savaşımı veren politik strateji uzmanının hikâyesi üzerinden ilerliyor. MUBI’den izlenebilen şaşırtıcı ‘Beş Şeytan / Les Cinques Diables’ın yaratıcısı Léa Mysius bu kez ‘Gece Öyküleri / Histoires de la Nuit’ ile gönülleri fethetmeye hazırlanıyor. Jeanne Herry’nin ’Garance’ı filmle aynı adı taşıyan alkolik bir aktrisin çıkmazı üzerine kurulmuş. 2021 yapımı ‘Anaïs’in Aşkları / Les Amours d’Anaïs’ ile tanıdığımız Charline Bourgeois – Tacquet, ’Bir Kadının Yaşamı / La Vie d’Une Femme’da 50 yaşındaki kadın cerrahın hayatını sorguluyor.

(11 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Zamanda Asılı Kalmak / Pompei: Bulutların Altında

Jean Cocteau ‘dünyanın tüm bulutlarını Vezüv üretiyor’ diye buyurmuş. Belgesel üstadı Gianfranco Rosi’nin Venedik’ten ödüllü son filmi ‘Sotto Le Nuvole’ işte bu deyişle açılıyor. Daha sonra Romalı yazar genç Plinius’un tarihçi Tacitus’a yolladığı mektuptan MS 74’te yaşanan büyük felâketi anımsıyoruz. O meşum günde önce Vezüv yanardağından yükselen, parlaklığı ya da koyu alacalığı toprak mı ya da kül mü kaldırdığına göre değişen bulutlar başıboş süzüldüğünden kendi ağırlığına dayanamayarak dağılıp gitmiş, Herculaneum, Pompeii ve Stebiae dahil kimi Campania kentlerini yok etmiş.

Aradan geçen 2000 yılda Vezüv aktif belirtiler vermiş ama bu denli büyük bir felâket bir daha yaşanmamış olsa da, bugün Napoli civarına konuşlanmış bölgelerde yaşayan halk ezeli ebedi bir tedirginliği üzerinden atamamış. Öyle ya, göbeğindeki çatlaklardan volkanik dumanın eksik olmadığı bir yerdir Pompei. Ancak Rosi’nin geleneksel röportajlardan uzak duran sineması bir patlama öyküsü içermiyor, aksine kentin bugününde usulca dolaşıyor, çağdaş sakinlerinin yaşamlarından farklı kesitleri detaylı bir biçimde aktarıyor.

Bugün bölgenin itfaiye amirliğine hayli iş düşmektedir. Kentin dört bucağından insanlar olağan kavgalar ve kazalarla ilgili olarak polisten önce itfaiye teşkilâtına başvuruyor. Bir tehlike yaratmayacak en küçük yer sarsıntısında telefonlar susmuyor. Kadınlı erkekli itfaiye çalışanları ilgi ve sabırla bu geleneksel endişeyi gidermek üzere canla başla destek vermeyi sürdürüyor.

Belgeselin koşut kurguyla yol alan bir diğer bölümünde Tokyo Üniversitesi’nden arkeologlar, 7 – 8 metre toprak ve küllerin altında kalmış kentin en güzel mekânlarından Villa Augustea’nın Yunan ve Roma medeniyetlerinin izlerini taşıyan mirasını gün ışığına çıkarıp insanlığa armağan etmek için uğraş veriyor. Bölgenin tarihi mirası yıllar boyu mezar soyguncularının talanına uğramış, nadide freskler hoyratça yerlerinden koparılmış olsa da, Napoli’nin arkeolojik kazılarla deşilmesi artık var olmayan tarihi ortaya çıkarmış. Arkeoloji müzesi sergilenen eserlerle dolu ama Rosi bizleri daha çok müzenin bodrum katında yukarı çıkmayı bekleyen tarih yığınına götürüyor. Büstler, başı bir yerde gövdesi başka yerde heykeller, bağlamından koparılmış taştan asker ordusu gibi görünüyorlar. Tarihlerin iç içe geçtiği bu müze deposunda zamanda asılı kalıveriyoruz.

Raylı ulaşım sistemi sakin kenti turlarken, ihtiyar Titti tarihi fotoğraf ve tabloları sergilediği mütevazı sahaf dükkanında Z kuşağından okul öğrencilerine bir çalışma alanı açmış. Onların ödevlerine yardımcı oluyor, Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ini merak eden bir yeni yetmeye 1700 sonları Fransız Devrimi’nden 1800 başları Paris Komünü’ne Paris’teki alt sınıfın hayatta kalma mücadelesini aktarmaya çalışıyor.

Bir diğer paragrafta Ukrayna’dan gelen tahıl gemisinde çalışan Suriyeli işçilerin zorlu yaşam koşullarına ve mütevazı özlemlerine tanıklık ediyoruz. İnsanların ikiye ayrıldığını düşünüyor bir tanesi. Almanya ya da Amerika’da yaşayan gençlerden çok farklıdır onun düşlediği. Savaş ve bombalarla geçen yaşamında ‘bir dağ evinde sabahları Fairuz’un şarkısı eşliğinde bir fincan kahve yudumlayabilmek’ gibi sade bir hayali vardır onun.

Rosi akşam inerken sahilde at arabalarının yol aldığı bulutlar altındaki kentten bir şiir yaratıyor, zamanda asılı kaldığımız ve huzur bulduğumuz bir serüvene görüntü yönetmeni olarak da ağırlığını koyuyor. Fabrizio Federico’nun titiz kurgusu, Daniel Blumberg’in bulutlar arasından süzülen hipnotik müzik çalışmasıyla yükselen belgesele, Roberto Rossellini’nin 1954 yapımı ünlü klasiği ‘İtalya’da Bir Yolculuk / Viaggio In Italia’ ile sessiz dönemden bugüne kalmış ve restore edilen harika kaydından izlenebilen Eleuterio Rodolfi imzalı 1913 yapımı ‘Pompei’nin Son Günleri / Gli Ultimi Giorni Di Pompei’nin nostaljik bir sinema salonundan alınmış görüntüleri eşlik ediyor. Rosi’yi bizzat ağırladığımız ‘45. İstanbul Film Festivali’ seçkisinin bu nadide yapımı halen MUBI’de gösteriliyor. Kaçırmayın.

(10 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hayatın İçinden: Fünye

Hepimizin yaşadığı bir şeydir; kafamızda müphemlikler belirir, hemen her şeyde. Ya anlatıldığı gibi değilse… Birileri bizi kandırıyor ya da aklımızı çeliyor olabilir. En son, İspanya Başbakanının uçağı Ankara’ya acil durumla indi. Birçoğumuz, “büyük olasılıkla sabotaj” diye düşündü. Gazeteler de öyle yazdı, televizyoncular da öyle söyledi. Gülistan Doku cinayetinde, altı yıldır ailenin “kızımız öldürüldü” diyerek sorduğu “Gülistan Doku’yu kim öldürdü?” sorusunun zanlıları arasında İçişleri Bakanından Valiye, Emniyet Müdürüne kadar birçok ilgili, yetkili var. Suçludurlar ya da değildirler, orası da bir başka soru işareti…

“Fuze” (Fünye), İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ilginç bir film. Yukarıda anlattıklarım ölçüsünde, insanın aklına, “sadece bizim ülkemizde değil, gelişmiş ülkelerde de böyle şeyler yaşanıyor” geliyor.

“Kentsel dönüşüm” (rantsal mı demeliyim) bizde olduğu gibi İngiltere’de de gündemde. Bir inşaatta temel kazısı sırasında İkinci Dünya Savaşından kalma patlamamış bir bomba olduğu görülüyor. Tabii, ilgili bütün birimler alarma geçi(rili)yor. İnsanların can güvenliği sağlanıyor öncelikle, bizden farklı olarak (yolda filme gelirken kaldırıma park etmiş bir araç vardı ve ister istemez yola inmek zorunda kalıyordum. Aracın sürücüsüne sordum. “Abi, yola mı park edeyim, trafiği engellerim” dedi. Yayanın canı can sayılmadığı için onun ölmesinde bir beis yok. Atasözü, “Mal canın yongasıdır” dese de “Mal canın kendisi” olmuş). Elektrikler kesilir, emniyet görevlileri binaları tek tek dolaşıp insanları dışarı çağırır.

Tam aynı anda, bir grup banka soyguncusu, kasaya girip elmasları çalmak için çalışmaya başlar. İyi bir paralel kurguyla yaşanan gerilim ve artan heyecan izleyiciye yaşatılır. Kim kazanacaktır acaba? Polisler, ellerindeki teknik olanaklar, kentin neredeyse tümünü gören kameralarla ve dronlarla uçan kuşu bile takip etmektedir. Soyguncular da aynı titizlik ve gizlilikle işlerini (!) yapıyorlardır. Siz olsanız hangisinin kazanmasını istersiniz?

…Evet, haklısınız, filmin heyecanından ne senaristine ne yönetmenine ne de oyuncularına değindim. Ama o kadar heyecan içerisinde zaten siz(ler) de onu görmeyeceksiniz bile… Filmde dikkat çeken bir “etnisite” durumu var; bomba imha ekibi de soyguncular da onlara yardım edenler de “yerli” değil. Hepsi “göçmen”. Hepsi yabancı. Hepsi İngilizler karşısında “suçlu”.

Kimmiş, kim yazmış, kim çekmiş hiç önemli değil. Ritmiyle, müziğiyle, çekim ölçekleriyle, oyuncuların başarılarıyla pürdikkat beyazperdeye odaklanacak; soluk soluğa bir soygun ve bomba imha ekibinin çalışmasını izleyeceksiniz. Hani, Anton Çehov’un, “Dekorda bir tüfek varsa, sahnenin sonunda patlamalıdır” dediği gibi bomba patlıyor. Sonrası size kalmış.

08 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(06 Mayıs 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Demokrasinin Çalınan Zaferi / Babamın Gölgesi*

Uzun yıllar İngiltere’nin sömürgesi olduktan sonra 1960 yılında sözde bağımsızlığını ilan eden Nijerya’nın sömürge yılları sonrası dönemi, darbelerle gelen demokrasi ihlalleriyle doludur. 24 Haziran 1993 tarihi ise ülkede demokrasinin ağır bir yara aldığı gün olarak bilinir. Sosyal Demokrat Parti’nin adayı, Batı Afrika’nın önde gelen etnik gruplarından Yorubalı iş adamı M. K. O. Abiola’nın 12 Haziran seçimlerinde kazandığı zafer, işte o gün seçime hile karıştırıldığı bahanesiyle askeri yönetimce iptal edilmiş, çıkan ayaklanma kanlı bir biçimde bastırılmıştır.

Dünya prömiyerini Cannes’da yapan, geçtiğimiz Filmekimi’nde ilk kez ülkemizde gösterilen son dönemin en ilgiye değer yapımlarından ‘Babamın Gölgesi / My Faher’s Shadow’ bu meşum gün boyunca, başkent Lagos’ta küçük bir firmada ekmek parası peşinde koştuğu için ailesinden aylarca uzak kalmış baba Folarin (Ṣọpẹ́ Dìrísù) ile oğulları 8 yaşındaki Akinola (Godwin Egbo) ve 11 yaşındaki Olaremi’nin (Chibuike Marvellous Egbo) kırsaldaki köy evinden büyük kente yolculuğunu anlatıyor.

Kırsalın sükûnetinden sonra büyük kentin keşmekeşiyle tanışan çocuklar Lagos’un yoksul ama rengarenk dünyasına hayretle tanıklık ederken, ilk kez tattıkları sokak dondurmasının tadından, lunaparkın ışıltılı eğlencesinden, ayrı büyümek zorunda kaldıkları babalarıyla yaptıkları deniz sefasından mutludurlar. Baba Folarin ise çalıştığı atölyenin müdürünü yakalayıp 6 aydır alamadığı maaşını tahsil etme derdindedir.

Hayatınızdan hep bir şeyleri feda etmek zorunda kaldığınız zor bir ülkedir Nijerya. Genç adam çocukları büyürken yanlarında olamamıştır. Şimdi de fedakârlığının bedelini ne pahasına olursa olsun alma niyetindedir. Demokrasinin bir kez daha askıya alındığı böyle talihsiz bir günde herkes tehlike altındadır. Abiola’yı devlet başkanı seçmiş halk, ‘tek adamın aynı maçta hem hakem hem antrenör hem de oyuncu olduğu’ ve güvenlik nedeniyle seçimi iptâl ettiği ülkede isyanını sokaklara dökmüştür. Folarin ‘bizim geleceğimizi çaldılar, çocuklarımızınkini çalamayacaklar’ diye feryat etse de tarih zalimlerin zaferini yazmaya hazırlanmaktadır. Yine de güzel başlayan gün, iki küçük yeni yetmenin hüzünlü geçmişlerinde nefes aldıkları, mutlu oldukları büyülü bir yolculuk olarak yer almayı sürdürecek, babalarıyla rüyalarda buluşmayı sürdüreceklerdir.

Cannes ana seçkisinde yer alan ilk Nijerya filmi olarak tarihe geçen yapım, global diasporanın bir temsilcisi olduğunu ifade eden video sanatçısı, yazar ve yönetmen Akinola Davies Jr.’ın ilk uzun metrajı olması özelliğini taşıyor. Sinemacı bu filmiyle BAFTA ve Britanya Bağımsız Film Ödülleri’nde (BIFA) en iyi yönetmen ödüllerini kazanmış. Film Cannes’da ‘Altın Kamera’ Mansiyon Ödülü’ne layık görülmüş. ‘Gangs of London’ dizisiyle bilinen Londra doğumlu Nijeryalı aktör Ṣọpẹ́ Dìrísù’nun performansı da Gotham Gecesi’nden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ile dönmüş.

Filmin yapımcıları olarak BBC Film ve Britanya Film Akademisi’ni (BFI) fark ettiğinizde ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ diye itiraz edebilir, ya da Birleşik Krallığın yıllarca sömürdüğü Afrika ülkesinde yaptıkları için, yapımcı kuruluşlar eliyle günah çıkardığı hissiyatına kapılabilirsiniz. Ama tüm bunlar filmin değerinin önüne geçmiyor. Başkanlık seçimleri sonrasında yaşanan kaosun ortasında tek bir günü merkez alarak tarihsel ve kişisel olayların kesiştiği benzersiz bir yolculuk sunan film, 16 mm tercihinin getirdiği özgün görsellikle Lagos’un sıcak, canlı ve kaotik dokusunu beyazperdeye taşımakla kalmıyor, askeri veya sivil dikta rejimlerinin baskısı altında demokrasi, adalet ve insan hakları için mücadele veren tüm mazlum ülkelere uyarı niteliğinde önemli hatırlatmalarda bulunuyor.

*Halen MUBI’de gösterimde olan filmin sinemalardaki özel gösterimleri sabırsızlıkla bekleniyor.

(03 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tünelin Ucundaki Işık / Ağzımdan Kaçtı

‘Tourette Sendromu’ hakkında ne ölçüde bilgi sahibisiniz? Kendi adıma, Bafta ödüllerinde gecenin yıldızlarından ‘I Swear’ filmini izlemeden önce bu başa bela sinir rahatsızlığından pek haberdar değildim. Mütevazı filmleriyle bilinen İngiliz yönetmen Kirk Jones imzasını taşıyan ve hafta sonu ‘Ağzımdan Kaçtı’ adıyla gösterime girecek olan yapım, öncelikle yarattığı farkındalık açısından önem taşıyor.

Film gerçek bir kişinin, bu katlanılması kolay olmayan rahatsızlıktan muzdarip yazar – aktivist John Davidson’ın hayat hikâyesi üzerine kurulmuş. İskoçya’nın Edinburgh’a bağlı sınır kasabası Galashiels’de yaşayan John’ın (Scott Ellis Watson) henüz 14’ünde başarılı bir kaleci olarak umut verdiği dönemde ortaya çıkan tikleri yetenekli gencin dünyasını karartmaya başlıyor. Boynuyla ve gözleriyle yaptığı istemsiz hareketler giderek artarken, zıplama, titreme, ulu orta bağırma, tükürme ve nihayetinde ağzından dökülen küfürler onun okul ve aile çevresinde dışlanmasına neden oluyor. Beyninde bir dürtü onu bir şeyler yapmaya ya da söylememesi gereken sözleri sarfetmesine neden olmaktadır. Bu durum aile düzenini de bozuyor, babası evi terk ediyor. Annesi (Shirley Henderson) bir umutla doktorlara başvurmaktan yanadır, ancak bu tıbbi durumun tedavisi olmadığını idrak ettiklerinde umutlar tükeniveriyor.

Halbuki tünelin ucunda her zaman bir ışık vardır. 26 yaşındaki John’ın (Robert Aramayo) 6 ay ömür biçilmiş kanser hastası Dottie (Maxine Peake) ve bölgedeki ‘Toplum Merkezi’ Community Center’ın yöneticisi (Peter Mullan) ile yollarının kesişmesi, onun kabûl edildiği ve anlaşıldığı bir ortamda toplum hayatına katılabileceğini keşfetmesini sağlar. Genç adam bundan böyle eğitmen olarak kendisi gibi bu rahatsızlığın kurbanı olan insanların yanında olacak, yalnızca o çaresiz genç insanları değil, tüm toplumu bu sinir rahatsızlığı hakkında eğitmek üzere kolları sıvayacaktır.

Yönetmen Jones bu sıcak ve duygulu yaşam öyküsünü konvansiyonel bir biyografi olarak beyazperdeye taşımış. Bafta töreninde ‘Yükselen Yıldız – Rising Star’ ödülüne, güçlü rakiplerinden sıyrılarak en başarılı erkek oyuncu ödülünü de ekleyerek gecenin ilgi odağı haline gelen Aramayo etkileyici John Davidson yorumuyla kalpleri fethederken, anne Heather’da Henderson, Davidson’a kucak açan Dottie’de Peake ve de Cannes’da ödüle layık görüldüğü ‘Benim Adım Joe / My Name Is Joe’nun (1998) unutulmaz aktörü Mullan birinci sınıf yorumlarıyla seyir keyfi yaşatıyor.

Tüm engellere rağmen ‘normal’ bir hayat kurma mücadelesini güçlü bir dille anlatan filmi izledikten sonra ‘Tourette Sendromu’nun çaresizliğine tutsak olmuş bireylere çok daha sevecen bakacağınızı ve onlarla aranızdaki engelleri kaldıracağınızı umuyorum. Onlar dünyaya ve olan bitene dürüstçe tepki veriyorlar çünkü. Bu denli ürkütücü karşılanmaları, bizlerin toplum önünde kısıtladığımız davranışları, bastırdığımız duygu ve düşünceleri açık yüreklilikle dile getirmelerinden kaynaklanıyordur belki de. Ne dersiniz?

(29 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hayaller ve Sınırlar / İlişki

Michel Franco’nun dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Berlin’de yapmış olan son çalışması ‘İlişki / Dreams – Sueños’ Meksika’nın Texas Amerikan sınırında tali yola parkedilmiş tırın görüntüsüyle açılır. Karanlık çöktüğünde, terkedilmiş gibi duran aracın arka bölümünden insan homurtuları duymaya başlarız. Dorsenin içine tıka basa doldurulmuş göçmenlerin çığlıklarıdır kulağımıza gelen. Aracın kapısı açılıp içindekiler gecenin kör karanlığında dört bir yana dağılırken Fernando (Isaac Hernández) otostop yaparak San Fransisco’ya gitme derdine düşer.

Yetenekli bir balet olan genç adam 10 küsur yıl önce sınır dışı edildiği rüyalar ülkesine, belki de ölümü göze almak suretiyle bir kez daha sızmıştır. Fernando için ‘güneşte bir yer’dir San Fransisco. Zengin evlerinin olduğu mahallenin yokuşunu tırmanır ve bir süredir tutkulu bir gizli beraberliği sürdürdüğü, kendisine destek vereceğini vadetmiş aşığı, ülkenin mega zengin ailesi McCarthy’lerin kızı Jennifer’in (Jessica Chastain) lüks rezidansına ulaşır. Varlıklı ailenin sanat etkinliklerinden sorumlu hayırsever kız, Mexico City’deki kültür faaliyetleri sırasında tanıştığı ve tutkulu bir cinsellikle bağlandığı genç oğlanın aniden çıkagelmesinden endişelidir. Özenle inşa ettiği ayrıcalıklı düzeninin altüst olma tehlikesiyle duralar ama ayyuka çıkan arzularını da dizginleyemez.

‘San Francisco Ballet’ yöneticisinin dikkatini çeken kabiliyetli genç adam yasal olarak topluluğun üyesi olamasa da, göz kamaştıran yeteneği sayesinde kısa sürede başrollere kadar tırmanmayı başarır ama yetkililer tarafından yakalanarak bir kez daha sınır dışı edilince, uluslararası alanda tanınarak fırsatlar ülkesinde yeni bir hayata başlama hayalleri yıkılır. Bu gelişme genç aşığıyla yabancı bir ülkede güvenli birlikteliğini sürdürmek isteyen Jennifer’in işine gelmiştir gerçi, ancak oğlan kendisini kimin ihbar ettiğini öğrendiğinde olaylar yön değiştirecek, trajik final tetiklenecektir.

Gerçekçiliğin ve politik sinemanın sözcülerinden biri olarak bilinen Franco’yu, çağdaş Meksika’da cinsellik, şiddet, sosyal eşitsizlik ve bunun ortaya çıkardığı kaçınılmaz başkaldırı üzerine çarpıcı filmleriyle tanımıştık. Latin Amerika porno mafyasının kurbanı olan varlıklı ailenin bireylerinin açmazı üzerine 2009 yapımı ikinci uzun metrajı ‘Daniel ile Ana’; varlıklı sınıf arkadaşları tarafından aşağılanan ve cinsel tacize uğrayan Lucia’nın öfkeli babasının kendi adaletini uygulamaya soktuğu beklenmedik finaliyle izleyicisini altüst eden 2012 yapımı ‘Lucia’dan Sonra / Después de Lucia’yı, Venedik Film Festivali’den ödülle dönen 2019 yapımı ‘Yeni Düzen / Nuevo Orden’ takip eder. Varlık dağılımındaki büyük eşitsizliğe itirazını bir kez daha büyük perdeden haykıran sinemacı, değişmez görüntü yönetmeni Yves Cape’in huzursuz kamerası aracılığıyla ırkçılığın ve ayrımcılığın bir hastalık gibi dört bir yanı kuşattığı çağımızda, refah dağılımındaki eşitsizliğinin ciddi boyutlara ulaştığı Mexico City özelinden yola çıkarak evrenseli yakalamayı hedeflemiştir.

Franco bu defa vaatler ülkesinde yükselmeyi hedefleyen Meksikalı göçmenle varlıklı Amerikalı kadının yaşadıklarını hem bir tutku sarmalı hem de güç dinamiklerinin acımasız bir egzersizi olarak perdeye taşıyor. Daha önce 2024 yapımı ‘Hatır / Memory’de birlikte çalıştığı cazibeli Chastain ile ‘Amerikan Bale Tiyatrosu’ çıkışlı Hernández’in yoğun cinsel kimyasından yararlanmak suretiyle ana karakterlerin karanlık taraflarını eşeliyor. Sinemacı, Rainer Werner Fassbinder ile Pier Paolo Pasolini’yi örnek aldığını ifade ediyor. Filmin yapım şirketinin Pasolini’nin ünlü klasiğinden esinle ‘Teorema Film’ adını taşıması bu açıdan anlamlı. İnsan davranışının en hassas ögesi olarak gördüğü cinselliğin, tıpkı politik davranışlarımız gibi bize kim olduğumuzun ipuçlarını verdiğinin altını özenle çizmek isteyen Franco’nun koreografisi özenle kurgulanmış cinsellik içeren sahneleri teşhircilik içermiyor, öykünün ve karakterlerin gelişimine hizmet ediyor.

Meksikalı yönetmen Jennifer’i kötü bir karakter olarak çizmiyor. Ancak ‘iyiliğin’ yolunda gitmeyen bir şeyler yaşandığında sınandığına inanıyor. Konfor ve güç dengesi sarsıldığında insanın nasıl davranacağını araştırıyor. Genç kadın rahat ve varlıklı bir hayat sürmektedir. Giriştiği sosyal ve kültürel faaliyetler O’na ailesi ve yakın çevresinde korunaklı, saygın bir konum sağlamıştır. Alt sınıftan göçmen aşığını sanat çevresine bağışlarıyla tanınan babası (Marshall Bell) ve acımasız erkek kardeşinden (Rupert Friend) gizlemek için elinden geleni yapmaktadır. Fernando’ya delicesine tutkun olmasına rağmen, toplum önündeki itibarının önceliğinin gayet iyi farkındadır. Yaşlı kurt baba göçmenlere yardım meselesinin itibarına katkısını iyi hesaplamıştır ancak bir sahnede kızını uyardığı gibi ‘her şeyin bir sınırı olmalıdır’.

Sosyal eşitsizlik, ekonomik adaletsizlik konularında her zaman hassasiyet göstermiş olan Franco, Meksika’da yetişmiş bir sinemacı olarak bu noktada ‘sınırları aşma’ kavramını hem fiziksel hem de duygusal anlamda neşter altına yatırıyor. Daha iyi bir hayat için sınırları aşan ve Amerikan ekonomisi ve kültürel yaşamına katkılar sunan göçmenlerin suça meyilli parazitler olarak karşılanmasını bir kez daha tartışmaya açıyor. Film Donald Trump’ın son seçim kampanyası öncesi çekilmiş gerçi, ancak sinemacı söyleşilerinde, yabancıların sınır dışı edilmesi, ırksal ayrımcılık ve sistematik sömürünün Trump öncesi dönemlerde de kanayan bir yara olduğunu vurgulamayı sürdürüyor. Hayırsever, sanatçı dostu imajı veren McCarthy’lerin liberallerden seçilmesi bu açıdan anlam taşıyor.

Franco’nun mutlu sonları sevmediğini biliyoruz. Gerçekleri yüzümüze bir tokat gibi çarparken dürüstlüğünü yakından tanıyoruz. ‘İlişki’ şok edici açılış sahnesinden çok daha karanlık bir finale evrilirken, güçlülerin güçsüzlere yaşam hakkı tanımadığı çağdaş dünyamıza bizler de bir ağıt yakmaktan kendimizi alamıyoruz.

(28 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ağzımdan Kaçtı, Bu Bir Film Yazısı Değildir

“Erken öten horozun başı kesilirmiş,
Bitmez tükenmez ki başın kesile kesile”

Cumhurbaşkanlığı Kabine toplantısı bu hafta, -bizim için değil, kendileri için- her şeyi bir kenara bıraksın ve “Ağzımdan Kaçtı” filmini izlesin. Bakanları bir araya getirmek zor, hepsinin çok işi ve sorumluluğu var. Zaten o nedenle de pek sinemaya gidemiyorlardır, bu hem bir fırsat olur hem de konu üzerinde konuşurlar. İki okula baskın yapıldı, birinde 8 öğrenci ile bir öğretmen öldürüldü. Sonra birkaç ilde daha benzer sıkıntılar baş gösterdiyse de engellendi. Bütün yetkililer hep bir ağızdan “güvenlik” sorunu diye zaten demir kapıların ardına gizlenen okulların iyiden iyiye “büyük gözaltı”na alınmasını istedi. Okulların kapısına polis yığıldı; üniversitelerin kapısında vardı, bir de ortaokulların kapısını tutmaları istendi. Her kapıya, her koridora, her dersliğe kamera konulması için görüşler ileri sürüldü. Devletin, sanki (hatırlayanlar vardır muhakkak, zamanın İçişleri Bakanı Faruk Sükan, “Nefes alışlarınızı izliyoruz” demişti yıllar önce -o günden bugüne) izlediği yetmiyormuş gibi daha da zapturapt altına alınmamız konusunda herkes hemfikir.

Filme gelince… “Ağzımdan Kaçtı”, İskoçya’da, Tourette sendromu nedeniyle “deli” olarak nitelendirilip; önce evde anne babasının, sonra da okulda müdürün eziyet ve dayaklarına maruz kalan John Davidson’un yaşamını anlatıyor. Sokaklarda denk gelmişsinizdir; Tourette, birden bağırıp çağıran, belki şiddet gösteren kişilerde görülen bir sağlık sorunu. Akran zorbalığının nasıl bir baskı olduğunu da bilirsiniz. İşte, Davidson, tiklerinin yanı sıra aklına geleni olduğu gibi söyleyen (çoğunlukla seksist küfürlerle) bir öğrenciyken toplum dışına itiliyor. Genç Davidson, büyüdükçe bu sorun iyiden iyiye çekilmez hal alıyor. Neden sonra, arkadaşının kanser teşhisi konmuş annesi çocuğa anlayışla yaklaşıyor ve onu sağaltıyor.

Film, gerçekten çok başarılı. Oyunculuklar harika. Gerilim ve mizah dozu tam kıvamında. Hem değil mi ki, “güleriz ağlanacak halimize”. Kimi zaman kendinizi Davidson’un yerine koyuyorsunuz ve ne(ler) yapılabileceğini düşünüyorsunuz. Kimi zaman da izleyici olduğunuzun farkına varıp, kahkahalar atıyorsunuz. Onların yaşadıklarını ta yüreğinizde hissedip paramparça olmanız da işten bile değil. Kirk Jones tarafından yazılıp yönetilen “Ağzımdan Kaçtı” (I Swear), duygulu, etkili ve içten bir film.

Gelelim bizdeki soruna… Polis babasının silahlarını alan (burada ilk soru: Babanın neden o kadar çok silahı var?) öğrenci neden psikoloji muayenesine götürülmemiş ya da psikiyatr tedavisi uygulanmamış. Okullarımızda rehberlik yeterli değil, rehber öğretmenlere hiç önem verilmiyor. Haklısınız, öğrenciye önem verilmiyor ki, öğretmene verilsin diyorsunuz… Böylesi katliama varan olaylar çıkınca da bildiğimiz tek şey var: Ya (cennetten çıkma) dayak ya da polisiye tedbirler. Filmde polisin Davidson tarafından nasıl eğitildiği de gösteriliyor.

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirini başa koymamın nedeni, çocuğu suçlamanın gereksiz ve yersiz olduğunu vurgulamak, başka bir şey değil. Suçlular anne babalar ve yetkililer ile yeterince eğitilmemiş toplum. Şair, şiirce şöyle bitiriyor:

“Öt ki kara dağlar allana,
Aç eller tok tarlalara çullana.”

1 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(27 Nisan 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bir Platform Festivali Olarak 45. İstanbul Film Festivali

İstanbul Film Festivali Türkiye’nin en köklü sinema etkinliklerinden biri olarak gösterim, üretim, tartışma ve dolaşım alanları üzerinden sinema kültürünün şekillendiği önemli bir platform olmayı sürdürüyor. Festivalin nasıl geçtiğini değerlendirmek yalnızca filmlere değil; salon atmosferine, seyirci ilgisine, seçki yapısına, jürilerin konumlandırılmasına, filmlerin sunum biçimlerine ve sektör ayağına birlikte bakmayı zorunlu kılıyor.

Sinema salonu seyircisinin belirgin biçimde azaldığı bir dönemde festivalin hâlâ bir izleyici hareketi yaratabilmesi önemli. Özellikle hafta sonu seanslarında ve yönetmen katılımlı gösterimlerdeki doluluklar, festivalin kent ölçeğinde bir sinema ritüeli üretmeye devam ettiğini gösteriyor. Şehrin iki yakasına yayılan gösterimler erişimi artırırken aynı zamanda İstanbul’da geçici bir sinema haritası oluşturuyor. Bu da festivalin “şehir festivali” niteliğini güçlendiriyor.

Festival 127 uzun metraj ve 13 kısa film gibi geniş bir programı, Altın Lale, Yeni Bakışlar, Kısa Film Yarışması, belgesel seçkisi, retrospektifler, galalar ve özel bölümlerle birlikte, farklı türleri, üretim ölçeklerini ve gösterim amaçlarını aynı çatı altında buluşturan çok katmanlı bir yapı üzerinden bu yıl da ilerliyor. Yarışma bölümleri, keşif alanları, arşiv odaklı seçkiler ve endüstri odaklı gösterimler aynı program akışı içinde yan yana. Bu nedenle festival, tek bir sinema yönelimine ya da belirgin bir küratoryal hatta yaslanan bir yapıdan ziyade, farklı izleme biçimlerini aynı zeminde bir araya getiren çok katmanlı bir platform niteliğini devam ettiriyor.

Basın gösterimleri kapsamında izlediğim filmler ile moderasyonunu yaptığım gösterimlerde, farklı estetik yönelimlere sahip yapımların ortak bir duygusal ve tematik hatta kesiştiği fark ediliyor. Bireysel kırılganlık, yalnızlık ve toplumsal çözülme duygusu, tekrar eden bir arka plan olarak öne çıkıyor. Filmler biçimsel olarak birbirinden ayrışsa da, belirli bir ruh hali hissediliyor. Bu durum, bir yandan zamanın ruhunun sinema üretimini bu temalar etrafında şekillendirdiğini düşündürürken, diğer yandan çevre, yalnızlık, dijitalleşme, kadın, kimlik arayışları, göç ve kişisel portreler gibi temaların etkinliğini koruduğunu gösteriyor.

Her festivalde olduğu gibi bazı filmler ödüllerle görünürlük kazanırken doğal olarak bazıları bu çerçevenin dışında kaldı. Filmlerin seyirciyle buluşabilmesi festivallerin en temel kazanımlarındandır. Hangi filmlerin ödüllendirildiği bilgisine festival ve çeşitli platformlar üzerinden ulaşılabilir.

Ödüller demişken, bu ödülleri veren jüriler ve bu jürilerin festivalin resmi sunumunda nasıl konumlandırıldığı dikkat çekici. Son dönemde jüri meselesi üzerine düşünürken, yalnızca sonuçlara değil, jürinin kimlerden oluştuğuna, neyi temsil ettiğine ve izleyiciye nasıl sunulduğuna bakmanın en az sonuçlar kadar belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Bu çerçevede festivalin web sitesinde yer alan jüri yapılanmasına bakıldığında, özellikle “bağımsız jüriler” başlığı dikkat çekiyor. Bu kullanım uluslararası festival terminolojisine yakın görünse de Türkiye bağlamında kavramsal bir belirsizlik yaratabiliyor. Burada söz konusu olan jüriler bizzat festival tarafından seçilmeyen, belirli meslek örgütlerini temsil eden ve bu kurumlar tarafından belirlenen jüriler. Dolayısıyla “bağımsızlık” vurgusu teknik olarak doğru olsa da izleyici açısından farklı bir algı üretebiliyor. Bu yapının “özel ödül jürileri” ya da “meslek birliği jürileri” gibi daha açıklayıcı kavramlarla ifade edilmesi daha yerinde olacaktır. Bu tür bir kullanım hiyerarşiyi doğru kurar, ana jüri ile ilişkisini netleştirir, yanıltıcı bağımsızlık iddiasını ortadan kaldırır.

Bununla bağlantılı olarak, bu jürilerin festivalin dijital yüzünde temsil biçimi de dikkat çekici. Ana yarışma jürisi fotoğraflar ve kısa biyografilerle sunulurken, aynı görünürlük “bağımsız” jüriler için sağlanmıyor. Oysa bu jüriler de ödül veren ve film dolaşımına doğrudan etki eden aktörler. Kim olduklarının ve hangi kurumsal çerçeveyi temsil ettiklerinin açık biçimde sunulması yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir gereklilik. Bu tür bir şeffaflık, festivalin yalnızca sonuçlarını değil, o sonuçları üreten süreci de görünür kılar.

Programının çeşitliliği, şehirle kurduğu ilişki ve Köprüde Buluşmalar gibi endüstri ayağıyla birlikte düşünüldüğünde, çok katmanlı yapısıyla öne çıkan İstanbul Film Festivali, bu yıl da sinemanın farklı damarlarını bir araya getiren bir karşılaşma platformu olmayı sürdürüyor.

(Bu yazı ilk olarak 21 Nisan 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(26 Nisan 2026)

Semra Güzel Korver

Güneşe Uzanmak İsteyen Kadınlar / Düşüşün Tınısı

Dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nde yapan ve şenlikten Jüri Ödülü ile dönen ‘Düşüşün Tınısı / Sound of Falling – In die Sonne Schauen’ geçtiğimiz mevsimin en yaratıcı çalışmalarından biri olarak geleneksel ‘en iyiler’ listemde yer almıştı. Bizde ilk kez geçen yılın ‘Filmekimi’ seçkisinde izlenmiş, şimdiden klasikleşmeye aday bu çarpıcı yapım MUBI’de görücüye çıkıyor, sinema salonlarındaki özel gösterimleri ise sinefiller tarafından sabırsızlıkla bekleniyor.

Almanya doğumlu Mascha Schilinski’nin mezuniyet projesi 2017 yapımı ilk uzun metrajı ‘Die Tochter’in ardından dünya sinemasına armağanı olan yapım, geçtiğimiz yüzyıl boyunca gençlik yılları II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’yı ikiye bölmüş Elbe nehri kıyısındaki aynı çiflikte yaşamış dört kızın öykülerinden yola çıkmış. Berlin ve Hamburg arasında kalan Altmark bölgesindeki çiftlik evi bir asır boyunca değişir, dönüşürken duvarlarında, gölgeliklerinde, koridorlarında geçmişin yankıları varlığını sürdürüyor. Aynı mekânda zamanın genişlediğine, uzadığına, neredeyse eriyip gittiğine tanıklık ediyoruz. Schilinski’nin ‘bilinç akışı’ tarzı anlatımıyla dört ana karakterin öyküsü iç içe geçiyor, kızlar birbirinden zamanla ayrılmış olsalar da, hayatları birbirini yansıtmaya başlıyor.

Almanca özgün adının dilimizdeki karşılığından yola çıkarak ‘güneşe uzanmak isteyen’ kadınların serüveni, 1914 yılında Alma’nın (Hanna Heckt) hikâyesine dek uzanıyor. Alma, askere alınmaması için ‘iş kazası’ süsü altında topal bırakılan ağabeyi Fritz (Filip Schnak) ile hamile kalmaması için bir operasyonla kısırlaştırılan hizmetçi Trudi’nin (Lucia Oppermann) trajedisine tanıklık ediyor. Ürkek ve mülayim bir kabullenişle ailenin tuhaf geleneklerine iştirak eden küçük kız, salondaki büfe üzerine dizilmiş ölmüşlerin fotoğraflarına bakarken, kanepe üzerinde uyurmuş gibi yana eğilmiş ölmüş kardeşlerinden birinin tıpatıp kendisine benzediğini fark ediyor.

30 yıl sonra aynı evde Erika (Lea Drinda), bir bacağı kesik Fritz amcası (Martin Rother) ile erotik düşlere dalıyor. 1980’lerin Angelika’sı (Lena Urzendowsky) Doğu Almanya’nın boğucu ortamında aynı çiflikte amcası Uwe’nin (Konstantin Lindhorst) hoyrat tacizi ile amcaoğlu Rainer’in (Florian Geisselmann) çekingen arzuları arasında bocalıyor ve bir Polaroid aile fotoğrafı çekiminde Alma’nın hayaletlerini anımsatan bir deneyim yaşıyor. Günümüzün Birleşik Almanya’sında ise ergenliğe adım atmış Lenka (Laeni Geiseler) başıboş yaz günlerinde annesini yeni kaybetmiş komşu kızı Kaya’ya (Ninel Geiger) duyduğu hislerin anlamını arar gibidir.

Tekinsiz bir folk anlatıyı çağrıştıran film, genç yaşın gizem ve çelişkilerinden, geçmişin travmalarından, kolektif bellek ve beden deneyimlerinden, politik ve sosyal baskının metaforu olarak devreye giren ‘hayalet acılar’dan ilham alıyor. Özellikle Alma ve Erika’nın öykülerinde öne çıkan ataerkil aile ilişkileri çekincesiz bir dille ele alınmış. Anlatısını imgeler ve atmosfer üzerinden kuran Schilinski’nin eserinde geçmişin hayaletleri Almanca ‘Tondichtung’ kelimesinin karşılığı olan bir ‘senfonik şiir’ ya da ‘ton şiiri’nin beyazperdedeki karşılığına dönüşüyor. Yönetmenin kafasındakiler aynı zamanda hayat arkadaşı olan Fabian Gamper’in sisli puslu, titrek, gizemli görüntüleriyle perdeye yansıyor. Gamper’in kamerası adeta bir hayalet gibi yüzyıl boyunca çiflik binalarının içine girip çıkıyor.

Schilinski’nin Louise Peter ile birlikte kaleme aldığı hikâyesi tamamiyle kurgusal. Herşey Altmark bölgesinde Elbe nehri kıyısında geçen bir yaz tatilinde başlamış. İki kadın 50 yıldır kimselerin oturmadığı ve zamanın durmuş olduğu izlenimi veren eski çiftlik evinde 1920’lerden kalma bir polaroid kare buluyor ve fotoğraftaki üç kadının, o yıllar için pek alışık olmadık bir şekilde doğrudan kameraya baktığına tanıklık ediyor. Gözlerini dikmiş kendilerine bakan kadınların hikâyelerini ve bu çiftlikte yıllar boyu neler yaşandığının peşine düşme kararı işte o an verilmiş. Acılarıyla, coşkularıyla, kendi duygu ve bedenlerini keşif serüvenlerinde birbirlerinin hayatlarına ayna tutan kadınların psikolojik, fiziksel ve ruhani öyküleri kaleme alınmış, kuşaklararası travmanın güncesini tutan ana iskelet inşa edilmiş.

Kameranın kapı aralıklarından girip çıktığı, dar koridorlarda hayalet gibi dolaştığı görselliği, estetik tercihleri, Anna von Hausswolff’un gotik ile klasiği harmanlayan ve filmin karanlık atmosferine hizmet eden etkileyici ses tasarımıyle büyüleyen; kuşaklararası çıkış arayışıyla kameraya gözünü diken, yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini ele alarak izleyiciyi sarsan bu çizgi dışı deneyimi kaçırmayın.

(23 Nisan 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yolunu Işığınla Aydınlat: Michael

Sanatın her alanı, her yönü insanı duygulandırır muhakkak. Bir öykü, bir resim, bir film, bir şarkı ile kendinize bir yol çizersiniz. Kimi hayatınızı belirler, kimi ise bir süre sonra unutulur. Unutulmaz olanlar da vardır muhakkak; belleğinizin bir köşesine saklanır en küçük bir fırsatta karşınıza çıkar hatırlatır kendini.

Michael Jackson, unutulmazlardan. Bin(lerce) yıl sonra da hatırlanacak; şarkıları dinlenecek, klipleri hayranlıkla izlenecek. Onun doğaya erken dönmesi muhakkak ki üzücü. Şimdi biyografik bir filmi çekildi; ancak bununla kalmayacak, herkes kendi Michael’ini çekecektir.

Şarkıcı, dansçı, söz yazarı, oyuncu Michael, dünyaya damgasını, babasının çocuklarından oluşturduğu Jackson Beşlisi ile tanındı. Babasının “ya başarırsınız ya kaybolursunuz” diyerek çoğunlukla zorla çalıştırdığı kardeşler arasından sıyrılan Michael’ın, annesinin manevi desteğiyle hayatını nasıl düzenlediğini, kendi ışığıyla yeni bir dünya yarattığını biliyoruz. 1958 doğumlu, 2009’da, çok genç yaşta kaybettiğimiz bu şöhretli ve aslında daha çok iyi niyetli, hedefini bilen ve o yolda gözü kara yürüyen Michael’ın ne şarkıları ne de dansları unutulmuştu. Biyografik film, ağırlıklı olarak babasının baskısıyla kendisinin o baskıdan nasıl kurtulduğunun ve başarıya ulaştığının öyküsü.

Otoriter bir baba, ses çıkaramayan ve onun direktiflerinden başka bir şey düşünemeyen çocuklar… Baba, onları çok çalıştırıyor. Başaramadıklarında kemerle dövüyor, ama kimse de ses çıkarmıyor. Siz olsanız çıkarmaz mısınız?

Michael, başarıya ulaşan o dik yokuşu tırmandıkça hem itiraz ediyor hem de kendi yolunda yürüyor. Hayatının ilk kırk yılını anlatan filmin devamı yani son on yılı çok önemli… yakın bir gelecekte izleyeceğimiz inancındayım.

Antoine Fuqua’nın çektiği filmin senaryosunu John Logan yazmış. Her şey bir tarafa, çok başarılı bir film çıkmış ortaya. Bir kere müzik(ler) müthiş; zaten hepimizin belleğinde izleri hâlâ duruyor. Oyuncular da başarılı… Çocukluğunu Juliano Valdi oynarken, yeğeni de olan -söz yazarı, dansçı, şarkıcı- Jaafar Jackson, beyazperdede hiç itirazsız, Michael olmuş. Sesi de benziyor lâf aramızda. Filmin ritmi hiç düşmüyor, iyi kurgulanmış ve montajlanmış izleyiciyi bırakmıyor. Mekânlar da başarılı. Film ödül alır mı, bilemem ama gişede başarılı solacağına eminim. Uzun yıllar da gösterimde kalır, platformlarda defalarca izlenir.

Geçen hafta yaşanan okul baskınlarını anımsadım filmi izlerken. Aslında Milli Eğitim Bakanı, Adalet Bakanı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanının da izlemesini, kendilerince neyi ne kadar yanlış yaptıklarını görmelerini isterim. Başlarını kaşıyacak zamanları olmadığı(!) için izlemeyeceklerdir… Ancak baskı ve zorlamayla eğitim vermeyi sürdüreceklerdir. Babası dövse de düş(ünce)lerinden taviz vermeyen Michael’ın çizdiği yol, sadece onların değil tüm ebeveynlerin kulağına küpe olmalı.

23 Nisan Çocuk Bayramı’nda gösterime giren bu film ailecek izlenmeli, sonrasında da ellerinizi başınızın arasına alıp “ne olacak bu memleketin hali” diye düşünmeli.

(21 Nisan 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com