Kategori arşivi: Yazılar

Kilise’nin Sessizliği

Fransız sinemasının önemli ismi François Ozon, Şubat ayı içinde Berlinale Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmış son filmi ‘Yüzleşme’de hemen konuya giriyor. 40 yaşındaki bankacı Alexandre (Melvil Poupaud) çocukluk yıllarını geçirdiği Lyon’da cinsel tacizine uğradığı rahip Preynat’nın (Bernard Verley) yeniden aynı yöreye çocukların arasına döndüğünü öğrendiğinde hiç beklemeden harekete geçiyor. 9 – 12 yaşları arasında kilisenin kuytu yerlerinde ve din adamları gözetiminde gidilen izci kamplarında yaşadıkları gözlerinin önünde canlanıyor. Korkularıyla ve bastırdıklarıyla yüzleşme zamanı gelmiştir artık.

Ozon’un 2 saat 15 dakika uzunluğundaki filminin ilk yarısı, evli ve 5 çocuk sahibi olan genç adamın kilise yetkilileriyle mektuplaşmaları üzerinden gelişiyor. Bu gerilimli iz sürüşü sonucunda yörenin en üst düzey kişisi kardinal Barbarin’e (François Marthouret) ulaşıyor. Bir kilise evinde, görevli psikolog nezaretinde tacizcisi ile yüzleşme fırsatını yakalıyor.

Beklenin aksine yaptıklarını inkâr etmiyor yaşlı rahip. Çocukları hep çekici bulduğunu ve bu hastalığından ötürü acı duyduğunu açıkça itiraf ediyor. Kadın psikoloğun Alexandre ve tacizcisi ile birlikte elele tutuşarak Tanrı’ya dua etmeleri ve af dilemeleriyle sonlanıyor bu tuhaf buluşma. Kilise görevlisi psikolog, ‘yaralar orda duracak, Tanrı onları iyileştirecektir, biz daha fazla deşmeyelim’ kabilinden ifadelerle olanların üstünü örtmek niyetindedir. Dindar bir adam olan Alexandre şaşkınlık ve öfke içindedir. Travmalı geçmişini önce ailesiyle, ergen yaşlarındaki oğullarıyla, daha sonra polis ve basınla paylaşacak ve suçun cezasız kalmaması için sessiz kalmış öteki kurbanların peşine düşecektir.

Alexandre’ın başına gelenler 20 yıllık zaman aşımı süresinden önce yaşandığı için dava açabilmek için bu süreyi henüz doldurmamış kurban adaylarının ifadelerine ihtiyaç vardır. Böylece filmin ikinci bölümünde Preynat’nın tacizine uğramış ateist François (Denis Ménochet) ile yüksek IQ uyumsuzluğundan mustarip Emmanuel’in (Swann Arlaud) hikâyeleri üzerine yoğunlaşır Ozon. Grup kalabalıklaştıkça, polis ve basın destekli soruşturma genişledikçe durumun vahameti ortaya çıkar. Rahip Preynat’nın kendisinin de kabûl ettiği durumu, artık hayatta olmayan eski kardinal, ve arkadaşı olan yenisi tarafından bilinmesine rağmen kurumu korumak uğruna susulmuş, olanlar görmezden gelinmiş, ufak tefek şikâyetler kulak ardı edilmiştir. Ancak, Kilise’nin sessizliği ile mücadele etmenin zamanı gelmiştir artık.

Soruşturma sürerken kardinal Barbarin’in dili sürçüyor, Preynat durumunu bizlere anlattığında ‘Allaha Şükür olan biten zaman aşımına uğramıştı’ deyiveriyor. Filmin dilimizde ‘Allaha Şükür’ anlamına gelen özgün adı ‘Grâce à Dieu’ işte bu kazara sarf edilen cümleden kaynaklanıyor. Auteur sinemacı François Ozon kendisinden pek de beklemediğimiz bu belgesel ile doküdrama arasında gidip gelen filminde çağdaş toplumların kanayan yarası pedofili ile yüzleşiyor. Bol tekrardan, uzun diyaloglardan kaçınmıyor. Tüm bunlar, özellikle ikinci yarıda, sinema anlamında bir tatminsizlik yaratıyor belki, ancak bu tavrıyla, ikiyüzlü ahlak anlayışını yerden yere vurduğu Katolik Kilisesi’nden yola çıkarak, ülkemiz de dahil dünyanın her köşesinde hizmet veren eğitim ve din kurumlarındaki yozlaşma ile çocuk sömürüsüne yaman bir eleştiri getiriyor Fransız sinemacı.

(02 Ağustos 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bıkmadan, Usanmadan, Yılmadan… Yüzleşme

Toplumların en büyük sorunlarından biri, belki de en önemlisi taciz ve tecavüz… Çocuğunuzu okula, ibadethaneye, kursa, kampa gönderiyorsunuz, en güvendiğiniz kişi, din adamı sarkıntılık ediyor. İnsanların inandığı, güvendiği birini suçlamak kolay değil… Hemen itirazlar yükseliyor. Ya sinmeyecek, mücadeleyi sürdüreceksiniz ya da diğerleri gibi çekileceksiniz kabuğunuza.

“Yüzleşme”, bu anlamda, evrensel bir sorunu işliyor. Kampta çocukları taciz eden rahibi -başta din kurumu olmak üzere- korumak amaçlı, yaşananları herkes hasır altı etmeye çabalarken, sadece kendisinin kabûl etmesi bile taciz edilmiş çocukları suskunluğun yükünden kurtarabiliyor. Rahibin bulduğu çözüm, kendince en güvenlisi, çünkü yukarıdakiler suçlamaları gizlemekte, kapatmakta, engellemekte kendisinden daha başarılı.

Deyim oldu artık…

Son yıllarda, kolay anlaşılır bir anlatım için “Bilâl’e anlatır gibi” deniyor ya… Gerçekten sakin, yalın ve amacından hiç sapmaksızın sorunu dile getiriyor “Yüzleşme”de yönetmen François Ozon.

Üç arkadaş, kendilerini taciz eden rahibin hâlâ çocuklarla çalıştığını öğrendiklerinde suskunluklarından sıyrılmaya da karar veriyor. Kolay değil kuşkusuz… Hem kendileri için hem de toplumdaki yerleri için…

İçiniz nasıl?

Buradaki en önemli nokta: huzur. Ya o ağırlığı ve suskunluğun yükünü taşıyacaksınız ya da o yükü sırtınızdan atıp, sizden sonrakileri olsun kurtaracak ve insanlara rehber olacaksınız. Muhakkak ki o travmayı yeniden yine yaşayacaksınız içinizde. Çocuklarınız da öğrenecek yıllardır içinizi kemiren o çözümsüzlüğün acısını… Birileri sizi sessiz kalmaya, geçmişi deşmemeye çağıracaktır… hiç değilse çevredekilerin bakışını, suçlayıcı tavırlarını önlemiş olacağınızı engelleyeceğinizi söyleyecektir. Yıllar geçmiştir üzerinden, kazanımı ne olacaktır ki zaten, olan olmuştur…

Susma, sustukça sıra sana gelecek!

İşte tam da o noktada herkesin, büyük küçük, kadın erkek, öğrenci çalışan herkesin bu taciz ve tecavüze karşı çıkması gerekir. Siz ses çıkarma cesareti göstermezseniz pedofili sürecek, insanlar yaşadıkları travmalarla boğulacaktır.

François Ozon’un, Berlin’de festival ana yarışmasında ilk gösterimini yapan filmi gerçek bir olaydan yola çıkıyor. Toplumsal, hatta bana kalırsa evrensel bir sorunu gündeme getiriyor. Katolik dünyada yaşananlar sanki başka ülkelerde başka dini kurumlarda yaşanmıyor mu? Sizin aklınıza gelen, bizim ülkemizde hemen herkesin bildiği bir durum… İster istemez onunla filmde yaşananları karşılaştırıyorsunuz. Sizin din adamınız, bizim din adamımız sorunu değil bu… Bu gerçeklerin ve taciz tecavüzün yok edilmesi… Çocukların travma yaşamaması, taciz ve tecavüz yükünü taşımaması…

Çocuk susar, sen susma!

Rahip, çok başarılı bir performans sergiliyor. Bir yandan yaptığının bilincinde, ikrar ediyor bir yandan da “yukarısı beni nasıl olsa kurtarır, ben yine yapacağımı yaparım” havasında. Her ülkede, her toplumda, her dinde mi böyle acaba? Bizim ülkemizde böylesi durumlarda, filmdeki gibi kabûl etmiş görünüp sümen altı etmek yerine, yöneticiler, Bakan düzeyinde olanlar bile, itiraz ediyor.

Bu toplumsal bir sorun, mücadele etmek gerekir, hem de toplumun tüm katmanlarının katılımıyla.

(01 Ağustos 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bir Küba Hikâyesi

San Sebastian Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapmış olan ve ülkemizdeki gösterimi halen devam eden ‘Yuli’, dans aleminin efsanelerinden siyahi balet Carlos Acosta’nın yaşamı üzerine kurulmuş. Ancak klasik biyografilerden farklı olarak, sanatçının bizzat kendisi filmde rol alıyor ve hayatından kesitleri özgün dans koreografileriyle aktarmayı deniyor.

Carlos, Küba’nın yoksul bir mahallesinde dünyaya gelmiş. Kamyon şöförü baba siyahi, annesi ise beyaz. Kadın tarafının bu birlikteliği başından beri onaylamadıkları pek belli. Küçük Carlos mahalle arasında dönemin (80’li yılların ilk yarısı) dans ikonu Michael Jackson’dan esinlenmiş figürleriyle becerisini sergilerken babası daha büyük hayallerin peşindedir. ‘Billy Elliot’ın ebeveyninin aksine oğlunun yeteneği sayesinde bu çukurdan çıkabileceğine inanmıştır.

Savaş Tanrısı Ogun’un oğlu Yuli’nin adıyla çağırdığı evladının elinden tutarak onu zorla bir dans okuluna götürür. Pele gibi futbol oynamak, normal bir insan gibi hayatını sürdürmek isteyen küçük çocuğun, yine Billy Elliot’un tersine dansçı olmaya hiç niyeti yoktur. Ama yoksulluğun ve köle geçmişinin ağırlığı altında ezilmiş yorgun babanın kararı kesindir: ‘Bir siyah derili eline bir kez geçecek böyle bir fırsatı değerlendirmelidir, Yuli yıldızını takip edecektir’.

Film, Acosta’nın anı kitabı ‘No Way Home’dan yola çıkarak tasarlanmış. İspanyol kadın yönetmen Icíar Bollain ile Ken Loach filmlerinin değişmez senaristi olan eşi Paul Laverty’nin biraraya gelişiyle proje gerçekleşmiş. Halen 45 yaşında olan Carlos Acosta bu serüvene oyuncu olarak katılmayı kabûl etmiş. Film üç farklı zaman diliminde ve farklı biçimlerde ilerliyor. Dansçı Acosta halen Küba’da faaliyette olan ‘Acosta Danza’ adlı grubuyla yaşamının belli kesitlerini çarpıcı koreografilerle sunuyor. Bu dans gösterilerinin arasına giren geriye dönüşlerde 10 yaşındaki Yuli ve ailesinin yaşam mücadelesinden başlayarak, Acosta’nın Londra Kraliyet Balesi dansçılığına dek yükselen baş döndürücü performansının hikâyesi anlatılıyor. Küresel bale efsanesinin en parlak döneminden arşiv çekimler bu iki anlatı arasında yerini alıyor zaman zaman. Film bu haliyle gerçek ile kurgu arasındaki geçişleri muğlaklaştırıyor. Aynı kıvam her zaman tutturulamıyor gerçi ama ünlü baletin kendi hikâyesini dans adımlarıyla aktardığı bölümler filmin en ilgiye değer bölümleri haline geliyor.

İngiliz Ulusal Balesi’nin ilk siyahi Romeo’su olarak anılan Acosta’nın azim ve başarısı üzerinden ilerleyen ‘Yuli’ başlıkta da yer aldığı üzere bir Küba hikâyesi anlatıyor esasen. Bir yandan, ekonomik ve ırksal eşitsizliğin hüküm sürdüğü Küba portresi çiziyor. Öte yandan, yetenekli yoksul çocuklara kol kanat geren Castro Küba’sının özgür eğitim sistemini öne çıkarıyor. Acosta imzalı özgün bir dans koreografisi (Raped Central America for Wall Street) üzerinden, Amerikalı general Smedly D.Butler’ın kişiliğinde Küba’yı ve Orta Amerika’yı sömüren küresel emperyalizmi gözler önüne seriyor.

Oyunculukların üst düzeyde olduğu bir yapım ‘Yuli’. Carlos Acosta’nın karizmatik duruşuna, çocukluğunu oynayan 10 yaşındaki Edlison Manuel Olbera Núñez’in, babayı canlandıran Kübalı usta koreograf Santiago Alfonso’nun parlak yorumları ekleniyor. Alberto Iglesias’ın etkileyici müzik çalışması bu farklı biyografi filmini sarıp sarmalıyor.

(01 Ağustos 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İhsan Taş ile Sinema Tadında Söyleşi

Daha önce Kaçış 1950, Temel ile Dursun İstanbul’da ve Parayı Bulduk isimli sinema filmlerini hayata geçiren ve şu sıralar yeni projesinin ön hazırlıklarını sürdüren ödüllü yapımcı ve yönetmen İhsan Taş ile çok güzel ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik… Yeşilçam’dan, çektiği filmlere, 5 yıl aradan sonra Bulgaristan’dan aldığı ödülü ve yeni projeleri üzerine uzun uzun konuştuk…

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben İhsan Taş… 15 Nisan 1980’de, Batman‘da dünyaya geldim. 1996’dan beri İstanbul’da yaşıyorum.

Sinemaya nasıl başladınız?

Ben tam bir sinema aşığıyım… Çocukluğumdan beri hep hayalini kurduğum bir şeydi sinema… Ama nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyordum… Bir gün arkadaşlarla kendi aramızda konuşurken bana bir senaryo sunuldu… Konusu beni o kadar etkiledi ki “Bunu kesinlikle çekmeliyim.” dedim. Böylece ilk filmimi çekmeye karar verdim.

Sizi film yapmaya iten sebepler neler?

Bana göre dünyanın en güzel mesleğidir sinema… Sinemanın dini, dili, ırkı olmaz, sinema evrenseldir çünkü… Sinema gelecek kuşaklara bırakılacak en güzel canlı mektuplardır bence… Düşünebiliyor musunuz, siz bir eseri hayata geçiriyorsunuz ve hiç tanımadığınız, yüzünü dahi göremediğiniz, dünyanın diğer ucundaki başka birileri yaptığınız eseri izleyebiliyor… Düşüncelerinizi ve yapmak istediklerinizi anlayabiliyor… Her insan sevdiği, huzur bulduğu mesleği yapmalı diyerek 2012 yılında kendi şirketim Taş Film’i kurdum ve sevdiğim mesleği yapmaya başladım… Şu an düşünüyorum da, iyi ki de bu mesleği seçmişim diyorum içimden…

“Kaçış 1950” filmi sizin ilk filminiz. Hangi insanların, nasıl yaşanmışlıkların öyküsünü anlattınız?

Filmimiz Bulgaristan’dan, Türkiye’ye göç eden Türklerin hayat hikâyesini konu alıyor… Senaryo gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmıştı. Senaryoyu ilk okuduğumda orada yaşayan insanların çektikleri acılar beni çok etkiledi… Bana göre filmler aynı zamanda yaşanmışlıkları da anlatmalı, bilinmeyenleri de öğretmeli ve topluma faydalı mesajlar vermeli diye düşünüyorum…

Ardından hangi yapımlara imza attınız?

“Kaçış 1950” filmimiz 10 Nisan 2015’te vizyona girdi. Hemen ardından “Temel ile Dursun İstanbul’da” filmini çektik, 05 Şubat 2016’da vizyona girdi. Onunda hemen peşinden “Parayı Bulduk” filmini çektik, o da 29 Aralık 2017’de vizyona girdi. Yani arka arkaya 3 yılda, 3 film çekip vizyona koyduk…

Hikâyelerinizi oluştururken beslenme kaynaklarınız nelerdir? Hikâyenin geliştirilmesi sürecinde nelere özellikle dikkat edersiniz?

Hikâyelerimi oluştururken, hikâyenin temelinin sağlam olmasına özen gösteriyorum… Nasıl ki temeli sağlam olmayan bir bina çökmeye mahkumsa, sinemada da iyi bir projenin ilk adımı sağlam hikâyedir… Ardından iyi oyuncular, iyi dağıtım ve iyi reklâm… Bu taşları sağlam yerine oturtursanız başarı kendiliğinden gelir zaten. (Bunları söylerken çektiğim 3 filmde edindiğim tecrübelere dayanarak söylüyorum.)

Oyuncu seçimlerinden bahsedebilir misiniz? Bilinen oyuncularla daha evvel hiç bir arada görmediğimiz oyuncuların, bir arada olduğu filmler çektiniz. Neye göre seçtiniz oyuncularınızı?

Hangi işi yaparsanız yapın, her şeyden önce iyi bir insan olmak lazım bence… İyi bir insan olduğunuzda, mesleğiniz her ne olursa olsun, başarılı olursunuz zaten… Onun için bende oyuncu seçimlerine başlarken, seçtiğim kişilerin her şeyden önce insani değerleri yüksek olan kişiler ve profesyonel olmalarına dikkat ederim. Bütün projelerimde hem yeni yüzlere şans vererek destek oldum, hem günümüzün popüler isimlerini oynattım, hemde Yeşilçamın emektar oyuncularına da yer vererek üç kuşağı bir araya getirmeye çalıştım… Her yapımcı çektiği projelerde bir tane bile Yeşilçam emektarlarına yer verse, hem o sokaklarda ölen sanatçılarımızın acı haberlerini almayız, hemde mutluca sevdikleri işi yapmış olmalarını sağlarlar diye düşünüyorum.

“Temel ile Dursun İstanbul’da” filminizde Wilma Elles ile çalıştınız. Kendisiyle çalışmaya nasıl karar verdiniz?

“Temel ile Dursun İstanbul’da filmimiz isminden de anlaşılacağı gibi Karadenizli Temel’in İstanbul’da başından geçenleri konu alıyor. Daha önceden tanıştığım ve oyunculuğunu çok beğendiğim Wilma Elles’e senaryoyu okuması için yolladım… O da senaryoyu beğendiğini söyleyip fikirlerini paylaşınca birlikte çalışmaya başladık… Hem o, hemde biz sette çok eğlendik ve çok keyifli bir set ortamı paylaştık beraber…

Artık günümüzde çok fazla film çekiliyor, film çekmek için imkânların çoğalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu an teknolojide gelinen noktaya bakıldığında, bana göre Türk Sineması hak ettiği yerde değil… Bir toplumun kültür seviyesinin artmasında sanatın, özellikle de sinemanın önemi çok büyüktür… Sanattan uzak ve gişeye odaklı filmler yapılıyor daha çok maalesef… Argo kelimeler ve bel altı şakalarla iş yapabileceklerini düşünerek kaliteyi iyice düşürüyorlar. Hayatımın hiç bir döneminde para denilen kâğıt parçalarına, önemli bir yer vermedim. Onun için yaptığım filmin gişesi olacak veya olmayacak diye her hangi bir kaygım olmadı hiç bir zaman… Şu ana kadar 3 tane film çektim ve her yaptığım film bir öncekinden daha iyi oldu çok şükür… Hem gişe anlamında, hemde reyting olarak… Bu da yaptığımız işte doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Daha başarılı projelere doğru emin adımlarla ilerliyoruz.

Sizce Türkiye’de film eleştirisi yapılmıyor mu? Filmlerinize olumlu ya da olumsuz nasıl eleştiriler geldi?

Eleştiriler eskiden daha kaliteli yapılıyordu bana göre… Bir filme eleştiri yapan kişi, o konuda bilgi sahibi ve işinin ehli kişilerdi eskiden… Köşe yazarları, sinema eleştirmenleri, bu işi mesleği olduğu için yapıyor ve haklı olduğunda eleştirisini yapıyordu… O filmlerin ne zahmetlerle çekildiğini biliyorlardı çünkü… Oysaki şimdi herkesin elinde bir cep telefonu ve herkes bir sinema eleştirmeni gibi, bir köşe yazarı gibi, film hakkında olumsuz yorumlar yapılabiliyorlar maalesef… O filmler ne emeklerle hayata geçiyor, insanlar o filmi hayata geçirene kadar ne emekler vermişler, hiç umursamadan. Başkasının izlerken çok beğendiği bir filmi, siz beğenmeyebilirsiniz… Ya da sizin beğendiğiniz bir filmi başkası beğenmeyebilir… Bu gayet normal… Eleştiriler seviyeli olduğu sürece bir sorun yok… Hakaret boyutuna ulaşmayacak şekildeki tüm eleştirilere açığım tabi… Eleştirilere kulağımızı tıkarsak doğruyu bulamayız ki… Oyuncu, Senarist, Yönetmen, Ressam, Müzisyen, kısacası sanatla uğraşan tüm insanlar çok hassas ve naif insan olurlar genelde… Bir sanatkârın en mutlu olduğu şey yaptığı işin takdir görmesi… Alkışlanması veya ödüllendirilmesi. Bunlar bir sanatçı için paradan çok daha değerlidir… Onun için sert ve yıpratıcı eleştirilerden kaçınılmalı ve onları sevdikleri mesleğe küstürtmemek lâzım diye düşünüyorum…

Yurt içi ve yurt dışındaki festivallerle ilgili hayal ettiğiniz bir şey var mı?

Daha önce bir kaç tane plaket almıştım… Elazığ Çayda Çıra Film Festivali, Bal-Göç (Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği) ve Frankfurt Türk Filmleri Festivali’nde, filmimiz festivalin açılış filmi olarak gösterilmişti… 5 yıl aradan sonra, Bulgaristan’dan Ardino Belediye Başkanı Sayın Resmi Murat Bey bize anlamlı bir plaket yollayarak, bizi onore ettiler… Göstermiş oldukları bu ince davranışlarından dolayı bende, şahsım ve tüm ekibim adına kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum… Tabi ki hedefimiz ileride daha da kaliteli projeler hayata geçirerek, ekip olarak kırmızı halıda ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek… Umarım o günlerimiz de olur…

Peki, etkilendiğiniz yönetmen veya yönetmenler var mı?

Türk Sinemasında Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz ve Şerif Gören keyifle filmlerini izlediğim yönetmenler… Yaptıkları filmleri onca imkânsızlığa rağmen o kadar güzel çekmişler ki, hâlâ büyük bir keyifle izliyorum…

Yakın zamanda karşımıza çıkacak yeni projeleriniz var mı? Bize biraz tüyo verebilir misiniz?

Tabi ki… İki tane projem var… Biri komed, bir yol hikâyesi, diğeri ise “Dedemin Gözyaşları” isimli bir dram filmi… Bir Dede ile lösemi hastası torununun hikâyesini konu alan duygusal bir proje… İnsanları hem ağlatacağız, hemde ağlatırken tebessüm ettireceğiz sanırım bu projeyle… Erken teşhisin önemine de vurgu yapan çok güzel bir sosyal sorumluluk projesi… Bu projede o hastalığa yakalanıp, hastalığı yenen kişilerde var, gerçek Doktor ve hemşirelerde var… Hepsi de projeye katkı sağlamak amacıyla gönüllü yer alacaklarını söylediler… Bu projenin aynı zamanda kitabını da çıkartacağız, yazım aşaması bitti, son ufak tefek rötuşlar kaldı… Hem kitabın tüm gelirlerini, hemde filmin gişe gelirlerinin bir kısmını lösemili çocukların tedavisi bağışlayacağız… Bu benim gurur projem olacak, onun için ona çok özen gösteriyorum… Bu projeyle gerek yurt içi, gerekse de yurt dışında ülkemizi gururla temsil edeceğimize inanıyorum… Benim sinematografimde de çok özel bir yeri olacağına inandığım bir proje olacak…

Yönetmen Zeki Demirkubuz bir röportajında yönetmenlerin röportaj vermemelerini, çünkü yaptıkları filmin gizemini üç beş kelime ile öldürüyorlar demiş. Siz bu sözlere katılıyor musunuz?

Bunu neye istinaden demiş bilemem ama bana göre yönetmen projesi hakkında pek tabi konuşabilir, gerek duyuluyorsa tabi. Hem konuya daha hâkim, hemde projesini en iyi ifade edecek kişi kendisidir. Bende mecbur kalmadıkça videolu röportaj vermiyorum ama benimki yapımdan dolayı… Kameraları ne zaman görsem heyecanlanıyorum, elim ayağıma dolanıyor. Sanki ilk defa âşık olmuşum da, sevgilimle buluşmaya gidiyormuşum gibi oluyorum her defasında… Yani öyle enteresan ve büyük bir aşk var kamera ile benim aramda. Benim de videolu röportaj vermeme sebebim budur mesela… (gülüyor)

İhsan Taş nasıl biri, hayalci mi, yoksa çok ciddi biri mi?

Hayatın gerçekleri tartışılmaz hiç şüphesiz ki ama hayal kurmak da güzeldir. Hayal kurmadan yaşayamaz ki insan… Hayal kuran insanlardan zarar gelmez bence… Hayal kuran insanlar, güzel insanlardır… Keşke herkes hayal kurabilse ve o hayalinin peşinden giderek onu gerçekleştirebilse… İnsanın sevdiği mesleği yapması kadar güzel bir şey olabilir mi?

Son olarak, sette ekiple bağınız nasıl, mesafeli mi duruyorsunuz yoksa samimi mi?

Sette tabi ki bir disiplin oluyor, olmalı da zaten, herkesin güvenliği ve huzuru için. Sette yüzlerce kişi yer alıyor ve hepsinden sorumlusunuz… Tabi ki bir iş disiplini olacak… Disiplin olmadan başarı da olmaz… Sete başlarken yola çıktığımız tüm ekibi ailem gibi görürüm… Bireysel mutluluğu kesinlikle red eden bir yapım vardır. Yanımdaki insanlar mutsuzsa benim mutlu olmamın hiçbir önemi yok, bende mutlu olamıyorum o zaman… İnanılmaz sahiplenici bir yapım vardır… Türkiye’nin en zengin insanlarından biriyim bana göre… Zengin olmak ve öarlıklı olmak çok farklı şeyler… Çok varlıklısınızdır belki ama etrafınızda sevinci ve kederi paylaşabileceğiniz samimi kişiler yoksa bana göre dünyanın en fakirisinizdir. Ben belki çok varlıklı değilim ama çok zengin olduğumu düşünüyorum… Çünkü başkalarının parayla çözemeyeceği şeylerin çok daha fazlasını hatırla çözebiliyorum çok şükür… Çevreme faydalı olabiliyorum… Etrafındakilere faydası dokunmadıktan sonra neye yarar ki insan… Etrafına faydası olmayan insanlar, meyve vermeyen kuru bir ağaç gibidirler bana göre… İmkânlarım doğrultusunda yapabileceğim şeylerde dostlarımı asla kırmam ve elimdeki tüm imkânlarla yardımcı olmaya çalışırım…

Çok teşekkür ederim hoş bir röportaj oldu… Bol ödüllü çalışmalar diliyoruz…

Ben teşekkür ederim… Size ve tüm ekibinize “sinema tadında” güzel ve keyifli günler diliyorum…

(31 Temmuz 2019)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Yerdeniz Öyküleri

2019’un Temmuz ayı sinema sektörümüz için oldukça üzücü geçti, onlarca sevdiğimizi elimizden aldı. Yusuf Atıcı (Yönetmen, Senarist), Küçük İskender (Şair, Yazar, Oyuncu), Nejat Toksoy (Müzisyen, Oyuncu), Ayşe Çakar (Oyuncu), Parkan Özturan (Oyuncu), Zafer Özden (Sinema Profesörü, Yazar, Çevirmen), Yurdaer Altıntaş (Grafik ve Afiş Tasarımcısı), Ahmet Doğa Kaygısız (Storyboard Emekçisi), Yalçın Gülhan (Oyuncu) ve Gökhan Pamukçu (Makinist, Sinema Makineleri Uzmanı). Hepsine Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun. Son kaybımız Gökhan Pamukçu, İstanbul Film Festivali ve Filmekimi’nin düzenlediği film gösterimlerinde 35 mm.lik sinema makinelerinin bakım ve tamirlerini yapmaktaydı. Gökhan, İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü’nden emekli olduktan sonra, çeşitli Belediyelerle ve özel kuruluşlarla Açık Havada Sinema Gösterimleri organizasyonları yapmıştı. Sinemayı benden çok sevdiğini biliyorum. Memlekette sinema salonlarının yok olmaması, salon ve film şirketi sahiplerinden çok, Gökhan ve benzeri makinist ve diğer emekçi kardeşlerimiz sayesindedir. Sinemacılığın gerçek sahipleridirler. Buna canı gönülden inanırım.

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

Kime ne yararı veya zararı olur bilemiyorum ama gün itibariyle sinemacılık ve filmcilik sektörünün tanıtım bölümüyle ilgili müthiş bir fikrimi uygulamaya geçireceğim. Malûm yeni sinema kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte memleketimizin en büyük sinema zinciri her türlü indirimli bilet satışlarını ve promosyon uygulamalarını kaldırdı. Basın gösterimi yapılmayan filmleri, biz yaşı kemale ermişler, kıt-kanaat emekli bütçemizden ayırdığımız bedellerle 65 yaş üstü indirimli bilet uygulamasından faydalanarak izlemekteydik. Doğal olarak Temmuz başından beri, her türlü “indirimi kaldıran” (!) bu büyük sinema zincirinden faydalanamaz olduk. Bendeniz de karar aldım, 3 filmin tanıtımına katkı sunduğum haftalık dergide film seçerken bundan böyle 65 yaş üstü uygulaması yapacağım. Pek karışık bir ifade oldu ama şöyle açıklayayım. Tanıtacağım filmleri öncelikle basın gösteriminde izlediklerimden, sonralıkla da sadece bu büyük zincir sinemalar dışındaki sinemalarda gösterilen filmlerden seçeceğim. Bazı filmlerdeki kurgu uygulamasına özenerek paylaşımı-mı-mın başına dönersek, “Kime ne yararı veya zararı olur bilemiyorum ama gün itibariyle sinemacılık ve filmcilik sektörünün tanıtım bölümüyle ilgili müthiş bir fikrimi uygulamaya geçirece-ce-ğim.” (13 Temmuz 2019)

Sinema Yazarı arkadaşımız sevgili Coşkun Çokyiğit sosyal medyaya AFM Sinemaları’nın yandaki kartını koymuş ve altına “Hatırlayan var mı?” diye yazmış. “Var” dedim ve yazılı diyaloğumuz karşılıklı aldı, yürüdü:
Coşkun Çokyiğit: Anlat!
Sadi Çilingir: Neyi?
Coşkun Çokyiğit: Hatırladıklarını!!!
Sadi Çilingir: AFM Sinemaları, Beyoğlu Fitaş Sineması’ndan türedi. Ülkemizin ilk zincir sinemalarıdır. Sonra Cinemaximum’lara satıldı. Fitaş, her ne kadar bir ara, adı Cinemaximum olsa da yine AFM’lerin sahibi Adnan Akdemir’de kaldı. Adnan’ın sinemacılığı dededen gelme. Dedeler de İpekçiler olarak anılıyordu. Hatta İhsan Koza (İpekçi) ilk “Senede Bir Gün” filmini kendi eserinden perdeye aktarmıştır. Biliyorsun bu filmi daha sonra Ertem Eğilmez, önce Kartal Tibet – Selda Alkor’la, sonra Kartal Tibet – Hülya Koçyiğit’le (Çokyiğit’le karıştırırlar hep) sinemaya uyarladı. Fitaş Sineması’nda Richard Harris’li “Vahşi Kahraman”ı (A Man Called Horse) hatırlarım 1970’lerden. Fitaş’ın altındaki Dünya Sineması’sında ise “Ivan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün”ü hatırlarım. Fitaş’ta Ersen ve Dadaşlar’ın bir konserine gittiğimi biliyorum. Atlas Sineması’nın eski müdürlerinden Suphi Oktay orada çalışırken Dünya Sineması’nın makine dairesinin yanındaki müdüriyet odasında, tükenmez kalemle defterlere yazdığı anılarını göstermiş ve “Bunları yayınlayacağım ve yer yerinden oynayacak.” demişti, kısmet olmadı. Suphi abiyle bir festivalde Emek’te bir kovboy filmi izliyoruz, “Abi bu Woody Strode değil mi?” diye sordum. “Aaa, hakikaten o.” demişti. Those were the days. … Daha yazayım mı?
Coşkun Çokyiğit: Tamer’i, Adile’yi (Adalet?) unutmuşsun! Bir de Jean Paul Belmando’dan, Le Professionnel’den, Ennio Morricone’den bahsedeydin…
Sadi Çilingir: “Kaçak” (The Chase), Marlon Brando, Robert Redford. Arthur Penn filmi. Robert Redford’la tanıştığım ilk film. O gün, bu gündür çok severim kendisini. “Poseydon Macerası”nı da Fitaş’ta izlemiştim.
Coşkun Çokyiğit: Bir de Dünya Sineması’nı Amerikanvari cep sinemalarına dönüştürülme sürecinde eski halinde kalması için tek destek verenin Tercüman Gazetesi’nin sinema yazarı olduğunu da ilave edebilirsin meselâ…
Sadi Çilingir: Bir de Dünya Sineması’nı Amerikanvari cep sinemalarına dönüştürülme sürecinde eski halinde kalması için tek destek veren Tercüman Gazetesi’nin sinema yazarıdır.
Coşkun Çokyiğit burada gözünden yaş gelerek gülen bir emoji ile diyaloğu sonlandırıyor ve sevimli gazeteci arkadaşımız İlker Alpkaya Sadi Bey’i teşvik ediyor:
İlker Alpkaya: Gerçekten güzel bir paylaşım, eline sağlık Sadi abi. Bunları yaz Sadi abi. Son derece değerli hatıralar.
Ve işte görüldüğü gibi yazdım.

(30 Temmuz 2019)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Günışığında Dehşet

Marvel uyarlamalarının aşkın teknolojisinden yorulmuş Hollywood, tür sinemasının izinde taze yaratıcılarını ararken genç sinemacı Ari Aster’e can simidi gibi sarılmışa benziyor. Geçtiğimiz yaz başında gösterime giren yönetmenin ilk uzun metrajı ABD’de olduğu gibi bizde de ilgiyle karşılandı. ‘Rosemary’nin Bebeği’ ya da ‘Şeytan / The Exorcist’ benzeri klasiklerin etkisi altında Hollywood korku sineması geleneğinin izini süren ‘Ayin / Hereditary’yi, öncülerinin yanına pek de yaklaşamayan sıradan senaryosu ve hantallığı nedeniyle pek de sevememiştim açıkça söylemek gerekirse.

33 yaşındaki New York’lu sinemacı, kişisel travmalarından yola çıkmak suretiyle aile üzerine filmler yapmayı seviyor. ‘Ayin’ feci bir kazanın ardından ailenin parçalanması ve yeni yetme oğulun şeytansı güçlere tapan bir tarikatın bünyesinde yeni bir aileye kavuşmasının hikâyesidir. Aster, ilkinin hemen ardından çektiği ve sıcağı sıcağına bizde de gösterime giren yeni filmi ‘Ritüel / Midsommar’ ile aile sorunsalını tekrar gündeme getiriyor. Topluca intihar eden aile bireylerinin ardından yapayalnız kalan Dani, dört yıldır birlikte olduğu ancak aralarındaki sevgi bağlarının yıprandığı erkek arkadaşına sığınmaktan başka yol bulamıyor önceleri. Yalnız kalmamak için, Christian ve arkadaşlarının İsveç gezilerine zorla ortak oluyor. Kendi ayrılma hikâyesi sebebiyle Aster’in özdeşlik kurduğu Dani, yeni ailesini ve kaybolmuş kahkahasını ülkesinden kilometrelerce uzağında saklı bir diyarda bulacaktır.

Karlı Utah atmosferinden yaz ortası İsveç kırsalına düşüyor gençlerimiz. Varış noktası, ünlü Ingmar Bergman filmi ‘Bir Yaz Gülüşleri / Sommarnottens Leende’den anımsayacağınız geceleri güneşin batmadığı cennetten bir belde. Burada yaşayan pagan-komünal topluluğun 90 yılda bir gerçekleşen geleneksel bahar ayinleri için bir festival düzenlenmiştir. Gruptaki İsveçli arkadaş Pelle’nin önerisiyle, kimi akademik araştırma, kimi cinsel maceralar yaşamak için Avrupa’nın bu gizli köyüne gelen gençler, huzurlu görünümlü doğada yapılan kutlamaların göründüğü kadar masum olmadığını anlayacaklardır.

Bir aile travmasının ardından eli kulağında bir ayrılık hikâyesine yol alan film, Aster’in gösterişli teknik numaralarıyla 70’lerden miras ‘teen slasher’ türüne ya da daha yakın tarihli ‘Hostel’ serisine göz kırpmaya başlıyor. İsveç kırsalında -maddi koşullar nedeniyle çekimler Macaristan’da yapılmış- karşımıza çıkan manzara bizlere ‘Lanetli Ada / The Vicker Man’ filmini hatırlatıyor daha sonra. Ve filmin varacağı noktayı sezinlemeye başlıyoruz. Ancak yönetmenin de bir söyleşisinde belirttiği üzere, bol kanlı infaz sahneleri beklemeyin bu filmden. Gerilimin giderek doruğa tırmandığı bir ‘folk korku’ türü örneği beklemeye başlıyoruz bizler de.

‘Ayin’de izleyiciyi bir evin içine hapseden, karanlık ve gölge oyunlarıyla dehşeti aktarma yoluna giden Aster, bu defa parlak günışığı altında çekilmiş bir korku denemesine soyunuyor. Bu yaratıcı tercihi takdire şayan. Mekân, kostüm tercihleri ve Polonyalı görüntü yönetmeni Pawel Pogorzelski ile ekibinin görsel başarısına diyecek yok. ‘Narayama Türküsü’nü izleyenlerin çok iyi hatırlayacağı türden yaşlı insanların intihar ritüeli ve cehennemi final sekansları da korku sineması antolojisine geçecek denli iyi. Lakin, aynı ‘Ayin’de olduğu gibi hikâye akmıyor. Gerilim başta beklediğimiz gibi adım adım tırmanamıyor. Senaryonun hantallığı, kurgudaki aksamalar ve de kötü oyunculuklar yüzünden filmin uzunluğu (yaklaşık 2.5 saat) daha fazla göze batmaya başlıyor.

Biz ‘Ritüel’i özellikle iki bölümü için türü sevenlerin izlemesine bırakalım. Ve bundan yıllar önce fantastik korku türüne yeni bir soluk getiren ve düzenli olarak taklit edilen ‘Yaratık / Alien’ın 40. yaşını ve yaratıcısı Ridley Scott’ı kutlayalım.

(27 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Mahalle Baskısına Karşı Yeteneğin Gücü Ya Da Putları Yıkan Yetenek

İnsanın yaşamı aile içinde başlar… ilk baskılar da aileden gelir, arkasından sokaktaki, çevredeki baskılar, artık toplumsal baskıya dönüşür. Dünyanın en büyük -ama aynı zamanda da en masum gibi görünen- en zalim baskısıdır mahalle baskısı. Giderek tabuya dönüşür bu baskı, “put”ları kırmak en zorudur.

Hepimiz yaşamışızdır… Saçını uzatmak istersin, aşağılarlar hemen. Kırmızı giymek istersin yaftalarlar anında. Şu işe soyunursun (biraz da kıskançlık vardır muhakkak altında) kötülerler. Size bakışlar değişir, imalı lâflar atılır, iğnelerler olur olmaz her yerde her an… İster istemez çekinir, korkar, vazgeçersiniz. Yeteneğinizin farkına bile varamazsınız. İçinizde ukde kalır bir süre sonra…

Babanın dirayeti

Küba’da, babasının yeteneğini fark ettiği Yuli, mahalle baskısından da kaynaklanan isteksizlikle bale yapmaktan kaçar. Ancak o kadar yeteneklidir ki, eğitmenleri başta olmak üzere herkes onu çalışmaya iter. Sonunda, bütün baskılara galip gelir mahalle baskısı kırılır, tabular yıkılır ve Yuli Londra Kraliyet Balesi’nde bile başrole çıkan ilk siyahi olur.

Eğitim de yetenek odaklı olmalı

Filmin, bizim için bir diğer özelliği de -tam da bugünlerde okul sınavları, tercihler yapılırken- çocuğun yeteneğine göre eğitilmesidir. Bizim hiç bilmediğimiz, ama aslında en öncelikli olarak yaşamımıza sokulması gereken bir olgudur bu. Liseler, üniversiteler hatta meslek liseleri bile ya puan üzerinden -ki, puanı tutmuyor diye yıllarca eğitimini aldığı alanda ilerleyememiş insanlar var, üzgün ve kayıp- ya da sadece parası çok diye hiç yapamayacağı alanda eğitim almaya zorlanan gençleri çağırıyor.

Bizim için de…

Bu yanlıştan kaçamadığımız sürece (üretimi günden güne eriyen ülkemizde) hem işsizlik artacak hem beyin göçü sürecek hem de kaliteli bir yaşam olmayacak. Yuli, tek başına bir hayat hikâyesi değil, bir rehber bana kalırsa, anne babalar için, eğitimle ilgili tüm yetkililer için… Ülkemizin geleceğinde söz sahibi olan herkes bu filmi izlemeli ve ders almalı.

(25 Temmuz 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Tek İstediğim Bana Acımanız

Yunan sinemacı Babis Makridis imzalı ‘Oiktos’ (Acıma) bizde ‘Zavallı’ adıyla gösterime girdi. (Tuhaf) Yunan Dalgası olarak adlandırılan akımın izini süren bu ikinci uzun metrajını, uzun yıllar Yorgos Lanthimos ile çalışmış senaryo yazarı Efthymis Filippou ile birlikte kaleme almış.

Film, açılan garaj kapısından perdeyi kaplayan uçsuz bucaksız masmavi bir gökyüzü ve deniz manzarasıyla başlıyor. Denize karşı lüks apartman dairesinin yatak odasına dönüyoruz daha sonra. Ana karakterimiz yatağın ucuna çökmüş hüngür hüngür ağlamaktadır. Adını bilmediğimiz orta yaşlı adam ergenlik çağındaki oğluyla birlikte yaşamaktadır. Evin annesi, ayrıntıları açıklanmayan ölümcül bir kaza sonucu komaya girmiştir. Adam dertlidir, kederlidir. Sabahları portakallı kek yaparak acılarına ortak olma çalışan komşu kadın, eşiyle birlikte karısının iyileşmesi için dua ettiklerini dile getiren kuru temizlemeci ya da annesinden kalan haçlı kolyeyi patronuna armağan eden sadık sekreteri, adamı teselli etmek için didinir durur. ‘O olmadan hiçbir şeyle başa çıkamam’ diyen adamın eşine derinden bağlılığını bizler de hissederiz. Başkaları tarafından acınma duygusunun adamın bağımlılığı haline geldiğini fark ederiz daha sonra.

Yaşadığı kâbusun kendisine kazandırdığı başkalarının merhamet duygusundan mutludur adam. Ta ki, karısı sürpriz bir biçimde komadan çıkıp hayata dönene kadar. Evde herşey normale dönmüş gibidir. Piyanist genç çocuk Mozart sonatının uçarı allegro bölümünü dilediği gibi çalabilecektir artık. Lakin, insanların ona acımayı bırakmalarıyla birlikte, adam için mutsuz günler başlamıştır. Büyük bir haz aldığı başkalarının merhamet duygusunu geri ister. İnsanların ona acımamasının sorumluluğunu kendinde arar. ‘Daha trajik bir şey dikkatlerini çekmiş olmalı’ diye düşünür. Oğlunun başarılı adımlarından rahatsız olur. Piyanonun tellerini tahrip etmek yetmeyecektir. Gelecek tüm mutlu zamanların önünü kesmek için pes etmeden daha kökten kararlar alma zamanı gelmiştir.

Yönetmen Makridis’i 31. İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş 2012 yapımı ilk uzun metrajı ‘L’ ile tanımıştık. Bu ilk film, 40’lı yaşlarda sıradan bir sürücünün, hayatını vakfettiği işinden olması ve bunun getirdiği hayal kırıklığı ve kimlik arayışı doğrultusunda şiddet yanlısı bir motorcu çeteye dahil olmasını deneysel ve gerçeküstücü bir üslup ile ele alır. ‘Zavallı’nın aynı yaşlardaki avukatı, orta üst sınıftan, yetenekli oğlu, (filmin önemli figürlerinden biri olan) sevimli köpeği ile imrenilecek bir villa dairede yaşayan, babadan zengin hali vakti yerinde bir karakter. Bir de onu içten içe kemiren doyurulmamış ‘hüzün’ duygusu olmasa.

Makridis karakterin dünyasına zıt bir atmosfer yaratmış. Gökyüzünün güneşli, çarşaf gibi denizde yelkenlilerin sakince süzüldüğü huzurlu dünya, orta yaşlı adamın ruhuyla tezat teşkil ediyor. Başroldeki Yannis Drakopoulos’tan, çoğunlukla statik bir kamera önünde sessiz, Keatonvari tarzda donuk bir oyun istenmiş. Bu sükunet içinde beliren kara bulutlar ise, anlatıya eşlik eden klasik korallerin fırtınalı kreşendolarıyla dile geliyor. Beethoven 9. Senfoni ve Mozart Requiem’den ‘Dies Irae’ bölümleri ana karakterin iç dünyasını simgeleyen ezgiler. Yas bölümlerine ise Mozart’ın ölüm döşeğinde tamamlamadan bıraktığı ünlü ‘Lacrymosa’sı ve Arvo Pärt ezgileri eşlik ediyor.

Ana karakterin, sakin yelkenlilerin sessizce süzüldüğü güneşli okyanus manzaralı devasa tabloyu asılı olduğu yerden indirip, yerine kara kalem, fırtınalı denizde alabora olmakta olan geminin resmini asması, ana karakterin içindeki çatışmayı ilan ettiğini ve isyanını gözler önüne serişini ifade eden güzel bir sahne olarak özellikle dikkat çekiyor.

Bir söyleşisinde Makridis’in de ifade ettiği gibi ‘dünyada herkes mutlu olmak istiyor’. Başlarına ne gelirse gelsin, sonunda iyi birşeyler olacağına inanmak istiyor her insan. Farklı duygular karmaşası içinde yol alan filmini de hepimizi rahatlatacak bir sonla bitiriyor. İzleyince sizler de mutlu ayrılacaksınız salondan.

(22 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gloria’nın Eski Tadı Yok

Şilili yönetmen Sebastián Lelio 2013 yapımı ‘Gloria’ ile benzersiz bir kadın portresi armağan etmişti sinema dünyasına. Aynı yıl Berlin Film Şenliği’nden üç ödülle dönmüş film, kadın özgürlüğü ve onun da ötesinde bireysel özgürlüğün manifestosu olarak ışıl ışıl parıldayan bir çalışma, yönetmenin kendi ifadesiyle ‘izleyicinin doğrudan bedeninde hissedeceği’ bir filmdir.

Ülkesinin önde gelen tiyatro oyuncularından Paulina Garcia’nın Berlinale en iyi kadın oyuncu ödüllü performansı sinemaseverlerin belleğinde yer etmiştir. Amerikalı tanınmış oyuncu Julianne Moore, hikayeden ve resmettiği kadın karakterden fazlasıyla etkilenmiş olacak ki, daha aradan sadece 5 yıl geçmişken, Lelio’ya filmin Amerikan yeniden çevirimini teklif etmiş. Genç yönetmen de Hollywood ilişkilerini gözeterek bu teklifi kabul etmiş. Sonucu bu hafta sinemalarda izliyoruz.

‘Gloria Bell’ adını almış olan yeniden çevirim özgün yapımın sahne sahne Amerikan yaşam tarzına uyarlanmış hali. Orta sınıfa mensup, ellisini devirmiş kadına bu defa Moore can veriyor. Onun da yetişkin oğlu yeni doğmuş oğluna annesi uzaklardayken bakmakla meşgul. İsveçli sörfçü sevgilisinden hamile kızı, adamın yanına taşınma hazırlıkları içinde. Eski kocası da genç bir kadınla evlenmiş. Sosyal bir kadın Gloria. Eğlenmeyi, dans etmeyi seven, ilerlemiş yaşına ve yalnızlığına rağmen köşesine çekilmeye hiç niyetli olmayan hayat dolu bir kadın. İkinci bahar özlemi içindeki orta yaşlı denizci ile tanışıyor bir dans kulübünde. Ancak adamın sona ermiş mutsuz evliliğinin gölgesi ve hala baba eline bakan iki yetişin kızın sorumluluğu, çiftin birlikteliğini engelleyecektir.

Kağıt üzerinde iyi çalışan bu hikaye, Amerikan versiyonunda filmin lehine işlemiyor ne yazık ki. Moore bildik hantal rollerinin bir tekrarıyla Garcia’nın yaşam arsızlığını, bitmez tükenmez enerjisini aktaramıyor izleyiciye. Keza, Claudio Bertoni’nin ‘İntihar Düşüncesindeki Genç Kadın Hakkında’ dizelerini özgün filmden farklı olarak İngilizce çevirisiyle dillendiren John Turturro’nun eski denizci, yeni eğlence parkı işletmecisi Arnold’u, Şilili kıdemli aktör Sergio Hernández’in kırılgan Rodolfo yorumunun yanına yaklaşamamış. Dolayısıyla, yetmişler sonunda Umberto Tozzi’nin meşhur ettiği, daha sonra Laura Brannigan’dan İngilizce sözlerle dinlediğimiz filmin ilham şarkısı ‘Gloria’, seksenler kuşağının anılarını tazeleyen coşkulu melodik yapısı ve isyankar sözleriyle bu defa etkileyici değil.

Sözün kısası, ‘Gloria Bell’, köklerinden ve politik altyapısından koparılmış, enerjisi alınmış gereksiz bir yeniden çevirim. Özgün filmi izlemeyenler ve Julianne Moore sevenler filmden belli ölçüde bir tat alabilir belki ama Paulina Garcia’nın yorumunu izlemiş olanlar için kocaman bir can sıkıntısı ‘Gloria Bell’.

(21 Temmuz 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hindistan Eşkıyaları

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

20. Eskişehir Uluslararası Film Festivali’nde yaşlılığın güzel bir özelliğini daha keşfettim. Belirli bir yaştan sonra görünmez oluyorsunuz. Film festivalinde, Üniversite kampüsü içindeki konuk evinde misafir edildik. Filmlerin bazılarını da kampüs içindeki Anadolu Sineması’nda izliyoruz. Konukevine yürüyerek 10 dakika mesafedeki sinemaya yüzlerce gencin arasından geçerek gidiliyor. Gençler kendi aralarında şakalaştıklarından, bakıştıklarından aralarından geçip giden yaşlıların farkında bile değiller. Görmüyorlar ve bir an için göz göze bile gelmiyorlar. 65’ten sonra görünmez adam da oldum ya helâl olsun bana. (19 Kasım 2018)

Hızlı trendeki ikaz anonslarına bizzat şahit olduğum TCDD’yi çok takdir ettim; memleketin ahvâl ve şeraitini çok güzel özetliyor. “Ayakkabılarınızı çıkarmayınız.” (demek ki çıkarıyorlar), “Sigara içmeyiniz. (demek ki içiyorlar), “Konuşmalarınızı düşük tonda yapınız.” (demek ki yüksek tonda yapıyorlar), “Diğer yolcuları rahatsız etmeyiniz.” (demek ki ediyorlar) / Öyledir bizim insanımız, yarın öbür gün -inşallah yapılmaz ama yapılırsa- Kanal İstanbul’da balık tutmaya kalkanlar bile olabilir. (20 Kasım 2018)

Eskişehir’den kalkarken hızlı trende “Sayın yolcularımız…” diye anons yapıldı. Gebze’ye geldik, 255.867 oldu, hâlâ sayıyorum. Dikkatim dağılmaya başladı, “Saymayın yolcularımız…” anonsunu yapsalar da durup dinlensem. Dilim, damağım kurudu. (20 Kasım 2018)

Geçen yıl başlattığım bir geleneği bu yıl da, 8. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde yerine getirdim. Festivalin verdiği basın sponsorluğu plaketini, sinemalarda film seyrederken cep telefonlarını kapatanlara armağan ettim. Bu vesileyle iki çeşit basın sponsorluğu olduğunu belirteyim: Birincisi festivallerin basına yaptıkları sponsorluk teklifi, ikincisi basının festivallere yaptığı sponsorluk teklifi. Sosyal medyada zaman zaman rastlanan “filanca yere olduk, falanca yere olamadık” mealindeki duyuruları bendeniz hep o şekilde değerlendiririm. (21 Kasım 2018)

Gaziantep Zeugma Müzesi’ndeki Çingene Kızı mozayiğinin yurt dışındaki parçalarının yerine dönüşü de sevinçle karşılanıyor, Hasankeyf’teki binlerce yıllık tarihi eserlerin yerlerinden edilişi de sevinçle karşılanıyor. Ya ikisi de doğru, ya ikisi de yanlış. En İyi Film Ödülü’nün 2 filme birden verilmesi gibi. Kelâlâka ama tuhaf. (22 Kasım 2018)

Türkü veya şarkıların sözlerini değiştirerek reklâmlarına alet eden firmaların mallarını bundan böyle kesinlikle almayacağımı duyururum. Siz de almayın. Misalen “Sırma saçlı yarimin can bahşederken işvesi” olarak hafızamıza nakşolmuş şarkının sözleri “Falanca şampuanla yıkanmış saçlı yarimin can bahşederken işvesi” diye değiştirilir mi arkadaş? Ayıptır, yapmayın. (22 Kasım 2018)

Bir adet kalem pile ihtiyacım var, 50 yere sordum, yok; illa ikili almaya zorluyorlar. Bu nedenle pil üreticisi ve satıcısı tüm esnafı kınıyorum, Antalya 100. Yıl Bulvarı’ndaki kırtasiyeci hariç. “Hiçbir yerde tekli satılmıyor.” dediğimde “8’li kutuyu açıp tek tek satıyorum abi.” diye cevap vermişti. Fiyatını unuttum ama isterse 2’liden pahalı olsun, verdiğim parayı helâl ettim o esnafa. En azından birini kullanıp ötekisini çekmeceye atıp unutmuyorsunuz. (25 Kasım 2018)

Yeniden çevrilen filmlerin en büyük zaafı ilk çevrilen orijinalleriyle mukayese edilmesi. Yerli filmlerimizden ilk akla geleni “Fatih’in Fedaisi: Kara Murat” filmi oluyor. Bu filmi seyrettikten sonra keşke Cüneyt Arkın’ın oynadığı herhangi bir “Kara Murat” filminin restore edilmiş kopyası yeniden vizyona çıkarılsaydı diye düşünmüştüm. Keza beklenen ticari başarıyı sağlayamayan son “Karaoğlan”da da öyle olmuş ve Kartal Tibet’li siyah beyaz Karaoğlan filmleri özlemle hatırlanmıştı. Ne yalan söyleyeyim, vizyondaki son tarihi film için de aynı arzuyu duydum. 40 yıl önceki Tarık Akan, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Münir Özkul ve Adile Naşit’li “Hababam Sınıfı” da yeniden filme alınıyor. İlk film gibi yeni film de işe oyuncularını gazete ilanı ile arayarak başladı. Umarız yeni “Hababam Sınıfı” filminde de aynı sükut-u hayal yaşanmaz. Takip eden sinemaseverler bilir, eski Hababam filmleri oyuncuları hâlâ memleketin her yerinde ilgi ile karşılanıyorlar; en son Antalya Kepez Belediyesi tarafından ağırlandılar. Yeni Hababam sonrasında o oyuncular da ülke çapında dolaşıma çıkarlarsa, Öz Hababam – Yeni Hababam gibi hoş ve tuhaf bir rekabet başlayacak sanırım. (30 Kasım 2018)

Sosyal medyada yazan oldu mu bilmiyorum ama “Hindistan Eşkıyaları”ndaki Aamir Khan sanki “Karayip Korsanları”ndaki Johnny Depp’i andırıyor. (30 Kasım 2018)

Mevzu şu kadar basit: Sen ne dersen o. (01 Aralık 2018)

Yaşar Kemal’in “O iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler” cümlesiyle anıldığı gibi, mekânı cennet olsun, geçen hafta kaybettiğimiz Refik Durbaş da hemen herkes tarafından “Sevda ne yana düşer usta” cümlesiyle uğurlandı. En sevdiğim yazarların başında gelen Sait Faik Abasıyanık’ı 1954 yılının 11 Mayıs gününde kaybettik. Bakın şimdiden, kendimi de “çok bilen adamlar” kategorisine yerleştirerek o gün için şimdiden yazıyorum: Seni minnetle anıyoruz büyük usta; “bir insanı sevmekle başlar her şey”. (Yeni cümleler yazın şu ortama. Yeni. Orijinal. İlk. Duyulmamış.) (03 Aralık 2018)

Atalarımız sınırı çok iyi tespit etmişler; 70’e kadar “Dürriye’min güğümleri kalaylı”, 70’ten sonra “Benim sadık yarim kara topraktır.” (13 Aralık 2018)

Bir an kendimi “kiremit kaplı çatı” sandım, “Yenikapı’da aktarma yaptırmak…” anonsunu duyunca. Bu günlerin politik ortamının (Paris’in sarı yeleklileri) yaptıracağı çağrışımla, ister misiniz “Peronlardaki sarı çizgi…” anonsunu da değiştirsinler. “Peronlardaki yeşil çizgi…” (14 Aralık 2018)

(18 Temmuz 2019)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com