Kategori arşivi: Yazılar

Hayatımı Geri İstiyorum / Clayface

‘DC Comics’ kökenli serilerin sinema dünyasındaki tahtı sarsılmaya başladı derken, ikonik süper kahramanların yerini hikâyelerin yan karakterleri almaya başladı. Dünya sinemalarıyla birlikte bizde de vizyona giren ‘Clayface’ bu akımın son örneği. Televizyonun ünlü ‘Black Mirror’ serisinde çalışmış, korku – gerilim türünün uzmanlarından James Watkins’in yönettiği film, ‘Batman’ çizgi serisinin ‘Feat of Clay’ bölümünden ilham almış.

Öykünün merkezinde yer alan Gotham City’nin yükselen yıldızı Matt Hagen’ın (Tom Rhys Harries) hayatı, bir gecelik ilişki yaşadığı güzeller güzeli Mia Torrez’in (Joana Riberio) sahibi Macar asıllı mafyozo iş insanı Markos Szabo’nun (David Dencik) saldırısıyla kararır. Suç patronunun sustalı bıçak darbeleriyle bebeksi yüzü ağır bir şekilde deforme olan ve tanınmaz hale gelen genç adam, eski haline dönebilme umuduyla, rejeneratif yapılanma üzerine tıbbi deneyler yapan Dr. Caitlyn Corr’un (Naomi Ackie) kapısını çalar. Yapay zekâ ile yönlendirilen nanohücrelerin hasarlı dokuları yenileriyle değiştirdiği

mucizevi müdahale sonucunda cildi düzelen ve kaybettiği hayatına geri dönmeye hazırlanan Hagen’ın mutluluğu çok uzun sürmez ve yüzü beklenmedik bir biçimde eski haline dönüşmeye başlar. Umutsuzluğa kapılan genç adam, doktorunun tüm itirazına rağmen hücreleri yenileyen aşırı doz serumu bedenine enjekte eder. Cildi ve tüm bedeni başkalarının şeklini alabilen geri dönülemez bir yoldadır artık. Kil benzeri bir yapıya dönüşmüş yeni bedeni ile birlikte ruhsal durumu da alt üst olan Hagen, kendisini bu hale getiren mafya üyelerinden ve ihanetlerine tanık olduğu yakın bildiği dostlarından acımasızca intikam alırken, yavaş yavaş insanlığını ve kendi kimliğini kaybederek bir canavara dönüşecektir.

‘Clayface’ bir DC karakteri olmasına karşın, Todd Philips’in ‘Joker’i gibi bağımsız bir havada ilerliyor. Korku evreninin üstadlarından Matt Flanagan’ın senaryo ortağı olduğu yapım, süper kahraman evrenine ‘body horror’ dokunuşu taşırken, Hagen -Caitlyn yakınlaşmasına gotik romantizm ögeleri barındırıyor. Watkins ve ‘Zavallılar / Poor Things’ ile Oscar almış harika yapım tasarımcısı James Price, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllardan taradıkları New York fotoğraflarından yola çıkarak yeni Gotham’ı inşa etmişler. Bu da klasik Amerikan sinemasına dair hoş bir nostalji rüzgârı estiriyor. Hagen’ın başkalarının kimliğini ödünç aldığı finale yakın hesaplaşma sahnesinde ise gerilim doruğa tırmanıyor.

Bazı yabancı yazarlar David Cronenberg imzalı ünlü ‘Sinek / The Fly’daki (1986) bedensel dönüşümden ya da Sam Raimi’nin yönettiği ‘Karanlık Adam / Darkman’ (1990) esinlerinden söz etmişler. Bunlara katılıyorum. Kişisel olarak daha da eskilere giderek, 70’li yılların başında Saray Sineması’nda izlediğim 1968 yapımı küçük bütçeli İngiliz yapımı ‘Dehşet Kasırgası / Corruption’ı anımsıyorum. Karısının yanıklar içindeki yüzünü eski haline getirebilmek için canlı doku peşine düşen ve sokak fahişelerini katleden bir seri katile dönüşen, efsanevi Peter Cushing’in canlandırdığı saygın cerrahın hikâyesi geliyor gözlerimin önüne.

DC evreniyle pek aram yoktur ama ‘Clayface’i sevdim. Farklı insanların yerine geçebilme yetisinin bir aktör için ne denli cazip olabileceği fikrine bayıldım. ‘En iyi intikam, hayatını güzel yaşamaktır’ düşüncesini savunan Dr. Corr ile ‘hayatım boyunca rüyalar içinde yaşamışım, kendimi kandırmak için duygularımı bastırmışım, ama senin için herkes olurum’ sözlerini sarf eden Hagen’ın tezat aşkları Frankenstein kıvamında yeni bir çizgide yol alacak gibi duruyor. Galler’den gelen yetenekli Rhys Harries’in, Hagen’ın trajik olaylar öncesinde rol aldığı filmden ‘hepinizin peşine düşeceğim, cehennem de benimle birlikte geliyor’ repliği bir devam filmini müjdeliyor.

(23 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Herkes Av Peşinde / Primetime

Geçtiğimiz ay düzenlenen 83. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan Lance Oppenheim imzalı ‘Primetime’, cinsel tacizcilerin kamera önünde suçüstü yakalanarak adalete teslim edildiği efsanevi ‘To Catch A Predator’ adlı ‘reality show’ programını hazırlayıp sunan muhabir Chris Hansen’ın hikâyesini anlatıyor. 2000’li yılların ortalarında ‘Dateline NBC’de yayınlanan programı, yalnızca sert içeriğiyle değil, tuzak evlere yerleştirilmiş gizli kameralar vasıtasıyla pedofillere tavizsiz yaklaşan tutumuyla büyük ses getirmiş, gazeteciliğin etik kuralları ve suç – ceza – adalet kavramları ile şov dünyası arasındaki sınırların muğlaklaştığı gri alanda tartışmaları tetiklemiştir.

Robert Pattinson’ın ustalıkla hayat verdiği Hansen, 1996’da Güney Hindistan’da kayıp çocuklar hakkında yaptığı belgesel ile ödüller almış ancak hiçbir zaman göz önünde bir şöhret olamamıştır. Hırslı gazeteci, ‘Seinfeld’ ve ‘Friends’ fırtınalarının dindiği televizyon arenasında öne çıkacak bir projenin peşindedir. Hansen’ın ‘Network’ten Faye Dunaway esini taşıyan yapımcı Andie Bender (Merritt Wever) ve yirmili yaşlarında olduğu halde çocuksu haliyle 13 yaşın fiziğine bürünebilen tuzak oyuncu (decoy) Dan Plum (Skyler Gisondo) ile birlikte çalışmaya başlar. İnternet üzerinden çocuk yaştakilerle cinsel içerikli mesajlar paylaşan ve onlarla tuzak evlerde buluşmaya giden yetişkinleri gizli kameralar ve polis işbirliğiyle suçüstü yakaladığı program kısa sürede çok izlenen sansasyonel bir olay haline gelmiştir.

Tuzak evin gizli odasından çıkarak yetişkin avları ile yüzleşen Hansen, kazanmış olduğu popülarite ile sarhoş bir halde dozu artan bir gösteri saplantısına sürüklenir ve giderek ‘Hithcock’un ünlü ‘To Catch A Thief’inden esinle ‘avcıyı yakalamak üzere tuzaklar kuran bir avcı’ya dönüşür. Başlangıçta telaffuz edilen ‘ahlâki haçlı seferi’ hareketi ve toplumu koruma misyonu gibi sunulan süreç, ağır reyting baskısı ve rakip kanalın gözdesi ünlü ‘Lost’u haklayabilme kaygısı ile karanlık bir medya sömürüsüne evrilmekte gecikmez. Çok daha ses getirecek bir tacizciyi bulma, hırslı sunucunun deyimiyle ‘balinayı’ avlama tutkusu ise, ekibi muhafazakâr Texas’ın bölge savcısı Bill Conradt’ın (Alex Winter) lüks malikânesine kadar taşıyacaktır.

Filmin Ajon Singh imzalı senaryosu esinini, araştırmacı gazeteci yazar Luke Dittrich’in 2007 yılında ‘Esquire’ dergisinde yayınlanan ‘Bu Gece Dateline’da Bir Adam Ölecek / Tonight on Dateline This Man Will Die’ isimli meşhur makalesinden almış. Belgesel sinemadan gelen Oppenheim bu ilk uzun metraj kurmacasında klasik bir biyografi filmi çekmek yerine, televizyon dünyasının reyting ihtirasını, kameralar önünde insanların hayatını karartmanın getirdiği ‘gösteri’ gücünü ve bir medya operasyonunun etik olarak nasıl raydan çıktığını belgeselvari bir psikolojik bir gerilim olarak beyazperdeye taşıyor. Hansen’ın pek de yolunda gitmeyen evliliği, ihmal ettiği oğulları, ‘The National Inquirer’ın peşinde olduğu Fort Myers’taki gizli ilişkisi ve özel hayatındaki sanrılara şöyle bir uğruyor. Daha çok, Hansen’ın gözü dönmüş hırsı, ayna önündeki güç provaları, Özel Tim’in (SWAT) tüfeklerine kamera taktırmaya kadar gidecek gözü dönmüşlüğüne odaklanıyor.

Oppenheim ve belgesellerinde de iş birliği yaptığı görüntü yönetmeni David Bolken izleyiciye temiz ve estetik bir görsellik sunmak yerine, televizyon aleminin manipülatif, kışkırtıcı, sansasyonel yapısını hissettirmek üzere, bilerek bozuma uğratılmış ‘retro televizyon’ renk paletini kullanıyor. 20 yıl önceki televizyonculuğun sansasyonel ve çiğ dünyasını yansıtan grenli pikselli doku, rahatsız edici yeşiller, yoğun kırmızılar ve tekinsiz maviler yalnızca tuzak evlerdeki çekimlerde değil, karakterlerin gündelik hayatlarını anlatan bölümlere de yayılıyor. Öykünün tekinsiz atmosferini güçlendiren bu tercihler doğrultusunda, ‘zoom’lar derinlerdeki karanlığın izini sürer gibi sağlıksız, soluk suratlarda patlıyor, karakterlerin ahlaki yozlaşması sorgulanıyor.

(22 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ölümsüz Klasiğe Modern Bir Yorum / Aşk ve Yaşam

Jane Austen’ın 1811 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Sense and Sensibility’ yıllar önce dilimize ‘Aşk ve Yaşam’ adıyla tercüme edilmiş. Babalarının ölümünün ardından kadın oldukları için miras hakkından mahrum olan evlenme çağındaki iki kız kardeşten, duygularını her zaman kontrol altında tutan, hislerini bastıran bir yaradılışa sahip Elinor ile romantik, coşkulu, tutkulu ve duygularını dışa vuran Marianne’ın hikâyeleri üzerinden gelişen anlatının, özgün adından hareketle, ‘Akıl ve Tutku’ ya da ‘Sağduyu ve Duyarlık’ olarak çevrilmesi kuşkusuz çok daha yerindedir.

Romanın ilk bölümü, aile serveti üvey erkek kardeşlerine geçen genç kızların, anneleri ve en küçük kız kardeşleriyle Norland Park’taki malikanelerinden ayrılıp taşrada çok daha mütevazı bir kır evine taşınmasını anlatır. Bundan sonrası 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların evlilik yoluyla ekonomik güvence aramak zorunda olduğu katı sosyal yapıyı ve bu düzende iki genç kızın umutları, hayal kırıklıkları ve aşkla imtihanları üzerinedir.

İngiliz edebiyatının bu ünlü klasiği, BBC kaynaklı başarılı televizyon dizilerinin ardından, 1995 yılında Ang Lee’nin imzasıyla sinemaya uyarlanmıştır. Oscarlı senaryosunu, filmde Elinor rolünü de üstlenmiş olan Emma Thompson’ın kaleme aldığı bu ikonik başyapıt, Austen hayranlarınca göklere çıkarılan romantizmi, sıcak renkleri, mizahı ve klasik dönem estetiğini ön plana çıkaran mizansen ve prodüksiyon tasarımıyla çok izlenmiş ve sevilmiştir.

Dünya sinemalarıyla birlikte ülkemizde de gösterime giren eserin yeni uyarlaması Georgia Oakley imzasını taşıyor. Kendisini, AIDS kaygısının zirvede olduğu 1988 yılı Thatcher İngiltere’sinde, yakın arkadaşlarına ve ailesine açılsa da, yasa karşısında cinsel eğilimini saklamak zorunda kalan beden eğitimi öğretmeninin kapana kısılmışlığını konu alan ve 42. İstanbul Film Festivali’nde beğenimizi kazanan ‘Blue Jean’ adlı ikinci uzun metrajından tanıyoruz. Oakley’nin böyle bir projenin ardından dilimizdeki adıyla ‘Aşk ve Yaşam’ın klasik bir yorumuna meyletmesi şaşırtıcıydı kuşkusuz.

Tam burada Oakley devreye giriyor ve aradan geçen 200 yılın ardından kadınların yaşamları çok büyük ölçüde değişmiş olsa da, toplumda genç bir kadın olmanın temel sıkıntılarının geçmişten günümüze sürmekte olduğunun altını çiziyor. Bu noktadan hareketle Austen’ın eserini günümüze taşımak istemediğini belirten İngiliz sinemacı, romanın romantik yapısını, daha önce 2012 yapımı ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’da Andrea Arnold’ın denediği gibi daha natüralist, daha gerçekçi ve karanlık bir tonla beyazperdeye aktarmayı tercih ediyor.

1995 versiyonu Regency döneminin ihtişamını, zengin evlerini ve döneme dair klasik gösterişli hayatı sıcak renklerle çizerken, Oakley versiyonunda kamera daha ilk sahneden başlayarak, kırlıkta bir geyik gibi seken Marianne’ın (Esmé Creed-Miles) doğadaki devinimini yakalıyor. Yönetmen Lee’nin aksine oldukça soluk, toprak tonlarında bir görsel dil kurmuş. Dashwood ailesinin Barton Cottage’daki evleri hayli yoksul ve bakımsız olarak tasarlanmış. İç mekânlar gündüz vakti kasvetli göğün altında güneşin soluk ışığını alırken, Oakley’nin gecelerini, ‘Barry Lyndon’ evreninin mum ışıkları aydınlatıyor.

Ang Lee’nin kusursuz başyapıtı, Austen romantizmi ile mizahı arasında bir denge kurmuşken, Oakley daha çok iki genç kızın ‘kardeşlik’ ilişkisini vurguluyor. Romana uygun olarak daha küçük yaşlarda olan genç kızların ekonomik çaresizlik ve aile baskısı altındaki çaresizliklerine eğiliyor. Hayal kırıklıkları karşısısında gözyaşlarını içine akıtan ve metanetini koruyan Elinor (Daisy Edgar-Jones) ile daha dağınık, hayli modern, isyankâr ve Oakland’ın ifadesiyle ‘kuir’ Marianne’ın hayatla yüzleşmelerinde iki kız kardeşin varoluşsal arayışları, aristokratik şıklıklardan çok daha öne geçiyor.

Bu noktadan hareketle film Elinor ile romantik bir aşkla yolunu gözlediği Edward Ferrars (George MacKay) birlikteliğinden; Marianne’ın beş parasız olduğu için kendisini terk eden hovarda Willoughby (Frank Dillane) ile ilişkisinden; ya da 1995 yapımında Alan Rickman’ın unutulmaz yorumuyla efsaneleşen albay Brandon’ın (Herbert Nordrum) Marianne’a olan büyük tutkusundan ziyade erkek egemen bir düzende ayakta kalmaya çabalayan kadınların onurlu dayanışmasını ön plana çıkarıyor.

İngiliz sinemacının altını çizdiği gibi kadın hakları için mücadele çağımızda da sürüyor. Hele bizim gibi eril despotluğun hüküm sürdüğü ve kadın cinayetlerinin gündemden düşmediği ülkeleri düşündüğümde Oakley’nin tercihlerini çok önemsiyor, Ang Lee’nin zarif uyarlamasını benim gibi çok sevmiş olanların bu yenilikçi taze uyarlamayı atlamamalarını öneriyorum.

(18 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kurşun Her İki Tarafı da Deler Geçer / Kefaret

Geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan ‘Kefaret / Atonement’ yazar – yönetmen Rick Van Dyk imzasını taşıyor. Film, başrollerini Keira Knightley ile James McAvoy’un paylaştığı, Joe Wright’ın 2007 yapımı ikonik yapıtı ile aynı ismi taşıyor olsa da, iki yapım birbirinden tamamen bağımsız hikâyeler anlatıyor. Ancak öykülerini bambaşka olay örgüleri ile farklı dönemlerde kurmuş olsalar da her iki filmin odağında yer alan suçluluk duygusu ve vicdan azabını dindirme dürtüsü ortak temaları ile benzeşiyorlar.

Ian McEvan’ın kült romanından uyarlanmış olan ilk yapım, II. Dünya Savaş’nın dehşet ikliminde, çocukça bir iftira sonucu mahvolan iki hayatın öyküsüdür. Trajedinin müsebbibi olan Briony Tallis vicdani sorumluluğunu ve kendini affettirme çabasını, yıllar sonra ölüme çok yakın olduğu bir dönemde kaleme aldığı ve tüm gerçeği ifşa ettiği otobiyografik romanında dile getirir. Van Dyk ise Dexter Filkins’in 2012 yılında yayına giren ve gerçek bir olayı anlatan makalesinden yola çıkmış, senaryoyu New York Times yazarı gazeteci ile birlikte kaleme almışlar.

2026 yapımı ‘Kefaret’ bir ilkbahar sabahı Bağdat’ta açılıyor. Hristiyan – Ermeni Khachaturian ailesinin üç kuşaktan bireyleri, ABD’nin nükleer silah ürettiği gerekçesiyle Irak’ı işgal ettiği günlerde, şehir merkezindeki evlerini güvencesiz buldukları için kırsaldaki akraba meskenine yerleşmiştir. Lanet bir bomba evin bahçesine düştüğünde, kimsenin herhangi bir yara almadığına şükreden aile, 8 Nisan 2003 günü üç arabalık bir konvoyla Baladiyat’taki evlerine doğru yola çıkar. Silahlı ABD birliklerinin kol gezdiği merkezde sessiz bir tedirginlik hakimdir, lakin Iraklı milislerin saldırı ateşiyle ortalık bir anda savaş alanına dönüverir. Bu kargaşa anında çatışma alanına giren ailenin konvoyu, savunma hattına giren her araç için ‘vur emri’ almış ABD askerlerinin yaylım ateşi altında kalır. Toz duman dağılmadan yaşanan büyük trajediye tanık oluruz: anne Mariam’ın (Hiram Abbass) iki oğlu ve kocası olay yerinde delik deşik edilmiş, kızı Nora (Gheed) omzundan ağır yaralı olarak kurtulmuştur.

Bu dehşet yüklü giriş bölümünün ardından 10 yıl sonrasına, çatıdan yaylım ateşine katılan askerlerden Lou D’Alessandro’nun (Boyd Holbrook) hikâyesine odaklanırız. Liseyi bitirdiği günlerde orduya yazılan ve 8 yıllık süreçte savaşın korkunç yüzüne tanıklık etmiş ola genç adam Baladiyat’ta sivilleri katletmenin vicdan azabıyla yönünü kaybetmiş haldedir. Hayatını düzene koyamamış, sevişme anında bile elleri titreyen Lou’nun çareyi toplu terapi seanslarında bulmaya çalışması da boşunadır. Birlikte savaştığı

asker arkadaşlarının durumu da ondan farklı değildir. Kimi huzurlu bir aile hayatı kuramamış, içlerinden hayatına son verenler olmuştur. Lou, savaş mahallerini gezmiş, röportajlar yapmış, makaleler yazmış Michael Reid (Kenneth Branagh) ile irtibat kurarak California’da bir kasabaya yerleşmiş olan Ermeni ailenin hayattaki fertleriyle temasa geçmeyi dener. Ancak kapanmamış yaraların yeniden deşileceği böyle bir süreçte, Khachaturian ailesinden geriye kalanlar onu affedebilecek midir.

Lou’nun sevgilisi Anna’nın sözleriyle ‘kurşun her iki tarafı da delip geçmiştir’. Bu yorumun izini süren Van Dyk, alt üst edici hikâyesini duygusal tuzaklara düşmeden anlatmış. Hikâyenin dönüm noktasında, bir oturma odasının sessiz sakinliğine müthiş bir gerilim katmayı becermiş. Filistinli usta oyuncu Abbass ile genç Holbrook’tan melodrama meyletmeyen incelikli ve etkileyici performanslar almış. Savaşın yarattığı yıkımı ve vicdan muhasebesini sembolik bir metaforla verdiği finaldeki anahtar sahne ile son vuruşunu yapmış.

(16 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Git Git Bitmiyor(r): Sonsuz

Ne başı var hayatın ne de sonu… Aslında var da, hiçbirimiz bilmiyoruz, yani yaşamadığımız için teorik bir cümle kurma hevesi (bilim insanlarını dışında tutmak gerekir). Dört arkadaş, mezuniyetlerinin ardından son kez bir arada olmak, günün keyfini çıkarmak isterler.

Büyük öyküler küçük anlardan başlar. Ne var ki, diyebilirsiniz… Hepimizin yaptığı, değil mi? Öyle olmadığını sizler de biliyorsunuz. Okul bitti, şimdi ne olacak. Sorumluluklar azaldı mı, öyle ya ders çalışmak bitti yoksa daha mı arttı, iş bulmak gerek. Kafa(lar)da binlerce kasap çengeli örneği soru işareti… hele de bizim ülkemizde.

Alexander Ultom yazıp yönettiği filmi yalın bir dille kurmuş, müthiş bir gerilim yüklemiş… Korku filmi denilmesi belki abartıya kaçar (yok muydu, vardı, başlarda sadece), ama gerilim her geçen dakika daha da artıyor. İzleyici olarak kendinizle bağını buluyorsunuz ve beyazperdede ne olursa onun sizin yaşamınıza yansımasını kuruyorsunuz.

Okullarda silahlı saldırıların birbiri ardına geldiği bugünlerde öğrencilerin gelecek kaygısına bir de öl(dürül)me kaygısı eklendi; her ne kadar Bakan ve bürokratları “okul dışında” diyorsa da, gelin bunu öğrencilere anlatın. İşsizliğin, ekonomik darboğazın, hayat pahalılığının, barınma, sağlık ve beslenme sorunlarının üstüne gelecek kaygısı gelince belki de dışa vuran bir durum anlatılıyor filmde.

Ne yapmalısınız, ne yapabilirsiniz? Bir aracın içine tıkılmışsınız ve yol hiç bitmiyor… Acıkmıyorsunuz, uykunuz gelmiyor, tuvalete gitmek aklınızdan bile geçmiyor… Bir de kim olduğunu bilmediğiniz, aniden yanınıza gelen insanların saldırısını (!) yaşıyorsunuz. Kim onlar ve niye saldırıyorlar, hem de öldüresiye…

James, Day, Fisher ve Tyler eğlenmek isterlerken hayatlarının dersini alacaklar. Dar mekânda olmalarına ve kısıtlı hareket olanakları bulunmasına karşın oyuncular başarılı… ve olgunlar. Yaşları çok genç olmasına karşın durumlarının farkındalar ve bir şeyler yapmak için hevesliler. Ortaklaşa beyin fırtınası yaratıyorlar, kararlara olabildiğince uyuyorlar. Asıl önemlisi de birbirlerini seviyorlar. Hayat onları kendi başlarına bırakacak mı dersiniz?

Her ne kadar 89 dakika olsa da bana biraz uzun geldi film, ama gençlerin sıkıntısını anlamak için gerekliydi.

(07 Ekim 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hepimiz Suçluyuz / Digger

Alejandro Gonzalez Iñárritu’nun merakla beklenen son filmi ‘Digger’da perde Amerikalı petrol baronu Digger Rockwell’in (Tom Cruise) görkemli odasına açılıyor. Dünyayı parmağında oynatan dolar milyarderi 30 küsur yıldır birlikte uyuduğu, ölmekte olan kedisi Maggie’nin derdine çare aramaktadır, lakin Grönland’dan gelen haberler hiç de iç açıcı değildir. Patron buzuldaki çatlak ve metan sızıntısı konusunda defalarca uyarılmıştır gerçi, ancak her zamanki kibriyle uyarıları görmezden gelmiştir. Tehlike kapıya dayandığında beklenen gerçekleşir ve sondaj platformu büyük bir patlamayla alevler içinde kalır. Çevredekiler kaza kurbanlarını kurtarma derdine düşmüşken aklı yatırımında olan vahşi kapitalizmin ağa babasının, atalarının bir asır önce 10 sentlik kürekle Texas çölünde 40 gün 40 gece acı içinde kazarak çıkardıkları siyah altın mirasını; politikacılara, bürokratlara, Eskimolara para yedirerek kurmuş olduğu, günde 6

milyon varil petrolün üretildiği Kuzey Buz Denizi imparatorluğunu sonlandırmaya hiç niyeti yoktur. Patlama sonucu anakaradan kopan Washington D.C.’nin 5 katı büyüklüğünde bir parçanın üç gün içinde Norveç kıyılarına vurduğunda büyük bir tsunami felâketine neden olacağı gerçeği ile yüz yüze geldiğinde ise, saldığı felâketten insanlığın kurtarıcısı olarak sıyrılabilme planları kurmaya başlar. Digger, önce ABD Başkanı ve adamları ile Oval Ofis’te düzenlenen toplantıda, daha sonra Avrupa Parlamento’sunda sazı eline alacaktır.

Meksikalı usta yönetmen eleştirmenleri ikiye bölen son yapıtında kendi ‘Dr. Strangelove’ını yapmak üzere yola çıkmış. Stanley Kubrick’in 1964 yapımı ünlü başyapıtı, soğuk savaş yıllarında paranoyak Amerikan generali Jack Ripper’ın Sovyetler Birliği’ni hedef alan bir nükleer saldırı emri vermesi ve Rusların karşı atağı neticesinde global bir nükleer felâketin eşiğine gelinmesi üzerinedir. Film savaş, siyaset, ordu bürokrasisi ve insanlığın yok olma riski gibi ciddi konuları muazzam bir alaycılıkla ele almasıyla ‘Soğuk Savaş’ paranoyasının göbeğinde çekilmiş, gerçek hayattaki figürleri acımasızca tiye alan bir tarihsel ayna, sinemadaki kara mizah ve politik hicvin doruk noktalarından biridir.

60’lı yılların nükleer savaş tehdidinin yerini çağımızın küresel iklim felâketine bıraktığı filminde, ‘Ripper’ ile ‘Digger’ isimlerinin benzerliğinden yola çıkan Iñárritu, Kubrick’in ünlü ‘Savaş Odası’ tasarımını Başkan’ın adamları ve ordu mürettebatının toplandığı ünlü ofisine taşımış. Fakat asıl fırtına, Cruise’un Avrupalı müttefiklerin karşısına çıktığı 11 dakika uzunluğundaki tek kişilik şovu sırasında kopuyor. ‘Panik iyidir, yanan evden kaçarken kimse fırını kimin açık bıraktığını düşünmez’ söyleminden hareketle ‘Digger’ın hikâyeyi şekillendirmekte üstüne yoktur. Hükümetlere ve medyaya rüşvet vermek suretiyle Grönland’ın milli parkında sondaj yapan firmasının yol açmış olduğu felâketin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmaz. Tepeden baktığı Avrupalılara ‘kurban’ değil, ABD yardımı gerektiği mesajını küçümseyici bir üslûpla verirken, teknolojinin nimetlerini bağrına basan tüketim toplumlarıyla yüzleşir. Dünyanın ana sütü dediği ‘petrol’ için gezegenin dibini delmeye devam etmesine onay veren onlar değil midir. Vahşi kapitalizmin kurallarına göre ‘bu, iş yapmanın bedelidir, kayıplar olacak ama kervan yoluna devam edecektir’.

Avrupa Parlamentosu üyeleri Fellini’nin ünlü ‘Orkestra Provası’nın finalini andırır bir biçimde birbirlerine girerken, Digger galaksinin koruyucusu tavrıyla suçun hepimizde olduğunu pervasızca haykırır. Küresel ısınma sürecinde adı çokça telaffuz edilen karbon salınımı treni çoktan kaçmıştır. Alınan çevreci önlemler, dalgalardan korunmak için yapılan kumdan kalelerden ibarettir. Bu ve benzeri şirketlerin gezegenimizin tahrip edilmesi üzerinden yükseldiği ise tek gerçektir. Ölümün eşiğindeki Maggie ya da anal kanserle mücadele eden ABD başkanı can çekişmekte olan dünyamızın metaforu olarak kullanır Meksikalı sinemacı. Konu çok ciddidir belki, ancak Kubrick ustanın başyapıtına benzer bir biçimde olan biteni ve de olacak olanları acı bir mizahla sunmaktan kedini alamaz. Bizler de, hiciv, fars, drama, trajedi farketmeksizin dönüşü olmayan otobanda umarsızca yol alan gezegenimizin hali pür melalini şaşkınlıkla, kahkahalara karışan hüzünle izler, finaldeki tiyatro seyircileri misali katarsisi yaşadıktan sonra kaldığımız yerden tatlı hayatımıza dönüş yaparız. Ama nereye kadar?

Batılı bazı eleştirmenlerin aksine, Iñárritu’nun 35mm VistaVision formatında çektiği filminin yarınlara kalacak önemli bir film olduğunu düşünenlerdenim. Üstadı kendi dahil 4 kalemin imzası bulunan çok katmanlı girift senaryosu için kutluyorum. ‘Birdman’ ve ‘The Revenant’da birlikte çalıştığı 3 Oscar’lı görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile renk uzmanı Peter Doyle, sıradışı bir görsel estetiğe sahip, soluklaştırılmış ve grileştirilmiş renk paletiyle, kurumsal açgözlülüğün ve çevre felâketinin yarattığı buz gibi duygusuz dünyayı perdeye taşımış. Yönetmen filmin müzikleri için ana akım bir Hollywood bestecisi yerine, doğadaki saha kayıtlarını ritme dönüştürmesiyle tanınan İngiliz asıllı avangard müzisyen Cosmo Sheldrake ile çalışmış. Müzikal altyapıda geleneksel enstrüman kullanılmamış, distopik geleceğin absürd ve ürkütücü ritmlerinin tamamı nesli tükenmekte olan kuş seslerinin dijital olarak bükülmesiyle elde edilmiş.

Bir Broadway oyuncusu edasıyla döktüren Cruise, muhtemelen Oscar adayı olacak olan dinamik performansıyla filmi sürüklüyor. Diğer oyuncular da birinci sınıf aktör ve aktrislerden oluşuyor, ancak Cruise üzerinden yürüyen hikâyede, Sandra Hüller, Riz Ahmed ya da Michael Stuhlbarg gibi değerler kısa rollerinde pek varlık gösteremiyor. ‘Barton Fink‘ten beri en parlak yorumunda izlediğimiz John Goodman ise ağır hasta megaloman ABD başkanı kompozisyonunda birkaç sahnede de olsa Cruise’dan rol çalmayı başarıyor.

Filmi henüz görmeyen ve hiç spoiler almak istemeyenlerin okumayı burada kesmeleri için uyarımı yaparak, Iñárritu’nun asıl sürprizini sona saklamak istedim. Yönetmen ‘Birdman’de kurduğu ‘Meta-Tiyatro’ ya da ‘oyun içinde oyun’ anlatı yapısını burada da kullanıyor. ‘Birdman’de film boyunca, Raymond Carver’ın öyküsünü Broadway’e dönerek sanat çevresinde kaybolmaya yüz tutmuş itibarını yeniden kazanmaya çalışan aktör Riggan Thomson’un (Michael Keaton) sahneye koyduğu ve başrolünü oynadığı oyunun provalarını, sahne arkasını ve prömiyerini izlemiştik. Iñárritu bu defa ilk 20 dakikasının bitiminde provaları yapılmakta olan bir oyunun içinde olduğumuzu ifşa ediyor. ‘Fossil Fools’ adlı avangard temsilde petrol baronunu canlandıran Curtis Markson (Tom Cruise) ile Thomson’un oyun kişilikleri ile gerçek hayatları arasındaki kişisel kriz eşzamanlı olarak devreye girerken, kaotik tempolu iki film arasında bir kardeşlik bağı kuruluyor.

(05 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Lowen ile James’in Çok Farklı Hayatları: İki Film Birden

Adana’da Altın Koza sürerken basın gösterimlerine pek bir rağbet yok. Ancak ilginç, ilginç olduğu kadar güzel, güzel olduğu kadar duygulu, duygulu olduğu kadar da heyecanlı filmler izledik. Ekim’in ilk haftasında gösterime girecek iki filmi bir arada aktarmanın hüznü içerisindeyim… nedenini okuyunuz.

“Verity: Gerçeğin Diğer Kıyısı”, hiç göze gelmeyen, ama aslında bilinen, bilinmezden gelinen bir konuyu işliyor: “Gölge Yazarlık”. Birilerinin yerine daha iyi, daha güçlü, daha yazınsal anlatan birinin -imzasını kullanmadan ve hiçbir zaman için belirtemeden- kitap yazması. Dünyaca ünlü yazar Verity Crawford (Anne Hathaway) bir nedenle yarım kalan kitabını, maddi sorunlar yaşayan, bir türlü öne çıkamayan yazar Lowen Ashleigh’in (Dakota Johnson) tamamlamasını ister.

Colleen Hoover’ın satış rekorları kıran aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan baştan çıkarıcı psikolojik gerilimi Nick Antosca senaryoya uyarlamış ve Michael Showalter çekmiş. Kitap Yeşim Öksüzoğlu’nin çevirisiyle “Epsilon Yayınları”ndan çıkmış ve 17 baskıya ulaşmış. Yani, Türkçede de okurun ilgisini çekmiş bir gerilim…

Lowen, hazırlık çalışmaları sırasında Verity’nin notları arasında ilginç bilgilerle karşılaşır. Verity’nin kocası Jeremy (Josh Hartnett) hakkındaki rahatsız edici ve karanlık itiraflardan şüphelenir. Bir süre sonra kurmaca ile gerçek(lik) birbirine karışır. Lowen ile Jeremy arasında zaman içerisinde gelişen cinsel çekim de acaba yeni bir sorunun başlangıcı mıdır?

İkinci film: Vahşinin Kalbi

Savaş gazisi (hangi savaş olduğunu sormayın, çünkü ABD her yıl dünyanın bir başka bölgesinde muhakkak bir savaş çıkarıyor ve hepsinde de haklı olduğunu kanıtlama peşinde…) James Belmort (Brad Pitt), kendi kullandığı uçağında “emeklilik” yaşıyor. Bilirsiniz, hiçbir kahraman yalnız olmaz, James’in yanında da Odin adlı yine savaş gazisi bir köpek var.

Biz, bu ikilinin zorlu doğa koşullarındaki mücadelelerini izliyoruz. Kimsenin gitmediği, insan ayağı değmemiş bölgelerde sessiz, sakin ve huzurlu günler geçiriyorlar. Kuş veya balık avlayıp karınlarını doyuruyorlar, akıllarına estiğindeyse uçak kendilerinin zaten, başka yerlere gidiyorlar; kar kış, yağmur, güneş, gölge umurlarında bile değil. Ancak her güzelliğin bir sonu var(dır).

Bir yerden bir yere giderken, kalp krizi geçiren James, kontrolünü kaybedince uçak düşer. Pusula ve harita yardımıyla yönlerini ve yollarını bulmaya çalışırlar. Odin’i oynayan köpek, Brad Pitt kadar hatta ondan yer yer daha başarılı… Derelerden geçiyorlar, sulara kapılıyorlar, yiyeceklerini kemirgenler tüketiyor ve zaman içerisinde sadece bir bıçakları kalıyor silah olarak yanlarında.

Günümüz dünyasında doğa tahrip ve tağyir (eski zamanları hatırlayın, “tebdil, tağyir ve ilga” geçerdi mahkeme kayıtlarında; şimdi devlet-ler yapıyor bunları ama kimse yargılamıyor onları) edildiğinden şehirlerde küresel ısıtma nedeniyle kuraklık ve sellerle boğuşurken ne orman kaldı ne de doğal yaşam… Yaşamın güzelliklerini (dereden su içme özgürlüğünü örneğin) beyazperdede de olsa görmek için izlenebilir…

Küçük bir not: Filmin başındaki sahne, hepimizi “bir umut” heyecanlandırdıysa da… sonuna kadar merak, heyecan ve umutla izleniyor,zaten çok da uzun değil, diğer örneklere bakarak.

(02 Ekim 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

O Artık Aynı Kadın Değil / Kraliçe Zor Durumda

76. Berlin Film Festivali’nde ayakta alkışlanan Lance Hammer imzalı ‘Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea’* aile, akıl sağlığı ve cinsel rıza gibi meseleler üzerine kafa yoran, yürek parçalayıcı bir dram. Filmin ana karakterleri Martin (Tom Courtenay) ile Leslie’yi (Anna Calder-Marshall) kasvetli bir Londra sonbaharında, sırtları bize dönük, taş merdivenleri tırmanırken görüyoruz. Ahir ömürlerinde birbirlerine destek olan yaşlı çiftin iki katlı evlerinde sakin ve huzurlu bir düzenleri vardır. Bedenen sağlıklıdırlar gerçi, lakin Leslie’nin bunama sorunu ilişkilerini daha kırılgan hale getirmiştir.

18 yıllık bir geçmişi olan çiftimiz, ilk eşlerinin kaybının ardından geç yaşlarında bir klasik müzik konserinde tanışarak yollarını birleştirmiş, ikinci baharlarında buldukları güvenli birlikteliği, büyük ölçüde Martin’in enerjisi ve evi çekip çevirmesi sayesinde bugüne kadar ayakta tutabilmişlerdir. Rutin düzen bir sabah Leslie’nin Fransız asıllı ilk eşinden olma akademisyen kızının, annesi ile üvey babasını yatak odalarında seks yaparken yakalamasıyla bozulur. Amanda (Juliette Binoche) iyice ilerlemiş demans hastası olan annesinin kendi kararlarını alabilmek için gerekli zihinsel yetkinliğe sahip olmadığını, bu durumda yaşlı annesinin cinsel rıza ehliyeti olmadığını düşünmektedir. Eşinden ayrılmış, Newcastle’daki düzenini askıya alarak, biraz da annesine daha yakın olabilmek için bir süreliğine Londra’ya taşınmış, ergenlik sorunlarıyla boğuşan kızı Sarah (Florence Hunt) ile birlikte yaşayan Amanda, ilişki esnasında annesinin şaşkın bakışlarına tanık olduğunda, Martin’in teşebbüsünü bir ‘tecavüz’ olarak değerlendirir. Üvey babasının annesini çok sevdiğini kabul eder, ama daha önce de uyarmış olduğu gibi bu cinsel ilişki meselesi artık bitmelidir.

Amanda’nın durumu güvenlik kuvvetlerine bildirmesi biraz olsun Martin’i korkutmak içindir, ancak adli tıp muayenesinin ardından sosyal hizmet görevlilerinin devreye girmesiyle iş büyür. Martin ile Leslie’nin aynı yatak odasını paylaşmaları yasaklanır önce. Ardından, kocasının ileri yaşı da göz önünde bulundurularak yaşlı kadının bir bakım evine yerleştirilmesine karar verilir. Ancak, seçimler ve kararlar zorlaştıkça sonuçlar bir o kadar tatsızlaşacaktır. Kızının söylemi doğrultusunda Leslie’nin ‘artık aynı kadın olmadığı’ teşhisi doğrudur. Lakin hayatının bu döneminde ‘açlık, uyku ve seks’ gibi ilkel duyguları yaşayan Leslie ne istediğini ne istemediğini çok iyi bilir. Cinsel ilişkiyi çoğunlukla başlatan da O’dur. Amanda’nın ‘ben o yaşta bu arzular biter sanıyordum’ demesine karşılık Martin bunun aşk olduğunu ve cinsel ilişkileri sayesinde yaşlı kadının yaşama bağlandığını ve beynini kemiren ’korku’ya direndiğini savunur. Üvey kızının hayatlarını mahvetmesine, Leslie’nin bir bakım evinde tüm gün sallanarak tedirginlik içinde yaşamasına mani olmaya yaşlı adamın gücü yetecek midir?

Bekâr bir siyahi anne ile yeni yetme oğlunun Mississipipi Delta’sındaki ücra kasabada var olma mücadelesine odaklanan 2008 yapımı ilk uzun metrajı ‘Ballast’ ile radarımıza girmiş olan Amerikan bağımsızlarından Hammer, Sundance’te en iyi yönetmen olarak ödüllendirilişinin ardından girdiği uzun suskunluğunu böylesine yaman bir meseleyi beyazperdeye taşıyarak bozuyor. Yaşlı ebeveynlerimizin karşı karşıya olduğu demans ve Alzheimer trajedisine parmak basan yapım, hastalığın pençesindeki çaresiz birey adına hayatı kararları vermekten kimin sorumlu olacağını bu konuda eş, çocuklar yoksa bir sosyal kurumun mu söz sahibi olacağını tartışıyor. Bu konuda hassasiyetler toplumdan topluma farklılık arzediyor kuşkusuz. Amerikalı sinemacı insanı perişan edecek kadar üzücü bir durumu, duygusallığı büyük ölçüde dengeleyerek ele almış.

Kendi sorunlarıyla kolay başa çıkamayan depresif Amanda’da Binoche kariyerinin belki de en mesafeli, katı ancak bir o kadar etkileyici yorumunda parlıyor. Berlinale’den çifte ödülle dönen çiftimize gelince; 89 yaşında dinçliğini muhafaza eden, yine Berlinale’den ödüllü ’45 Yıl / 45 Years’den tam 11 sene sonra yine unutulmaz bir karaktere hayat veren Courtenay ile seksenine merdiven dayamış tiyatro kökenli Calder-Marshall’ın içimizi acıtan muazzam performanslarına şapka çıkarıyoruz.

Geçtiğimiz sezonun en iyi yapımlarından ‘Tren Düşleri’ndeki çalışmasıyla Oscar adayı olmuş Brezilya asıllı görüntü yönetmeni Adolpho Veloso’nun imzasını taşıyan puslu gri Londra’nın soluk ışığına, Bach, Beethoven, Schubert ve Brahms’ın incelikli piyano sonatları eşlik ediyor. Çağdaş İngiliz besteci Gavin Bryars’ın iki keman ve yaylılar dörtlüsü için yazmış olduğu ‘The Last Days’den tınılar ise Martin ile Leslie’nin bu limandan demir alacağı günün yaklaştığını haberliyor.

*02 Ekim’den itibaren sinemalarda gösterime girecektir.

(27 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Taciz, Tecavüz ve Polis. Peki Çözüm Ne? Kraliçe Zor Durumda

Amanda (Juliette Binoche), ziyareti sonrasında, annesi Leslie’yi (Anna Calder Marshall) kocası Martin’le (Tom Courtenay) sevişirken görür. Polise, annesinin demans hastası olduğunu belirterek sevişmeye onayının alınmadığından şikayet eder. Üvey babası ne kadar diretse de polis kendi kural ve yöntemiyle sorunun taciz – tecavüz olduğu gerçeğinden hareketle işlem yapar.

Orijinal adı Queen At Sea olan (büyük olasılıkla deyim bu ad, ancak Türkçeye Kraliçe Zor Durumda diye çevrilmiş ve anlam kaybı yaşanmamış bu filmin öyküsü bu kadar. Bir buzdağı, suyun altında kalan kısmı çok daha büyük ve çok daha derinlikli. İlk bakışta rızası alınmamış (hasta olduğu için de alınamaz) kadının cinsel ilişkisi, kocasıyla bile olsa taciz diye kabûl edilebilir. Her ne kadar Leslie kadar değilse de Martin de yaşlıdır. İki yaşlı insan birbirlerinden başka kimseleri olmadığı ve kimsenin de etlisine sütlüsüne karışmadıkları için sorunsuz yaşamaktadır, ta ki Amanda’ya yakalanana kadar.

İki yaşlı öyle sıkı bir ilişki içindeler ki, öyle uyumlular ki, öyle birbirlerini seviyorlar ki, şairin şiirce söylediği gibi “kelimesiz anlaşıyorlar”. Polisin ne kadar yumuşak da olsa resmi tavrı, Martin’i evden uzaklaştırması, Leslie’yi bakımevine taşımaları var olan o muhteşem uyumu bozuyor. Kendinizi koyun o insanların yerine… Sevgiyle, dayanışma içerisinde (Martin, Leslie’nin her şeyiyle ilgileniyor, yediriyor, içiriyor, giydiriyor, gezdiriyor…) yaşarken ayrıldıktan sonra ikisi de boşluğa düşüyor. Ne olmasını bekliyordunuz? Bir “yuva”yı bozmak, daha mı ahlâklı, rıza almaktan?

Juliette Binoche çok başarılı… Anna Calder Marshall müthiş oynuyor, harika… Tom Courtenay döktürüyor. Yönetmen, uzun yıllar sonra çektiği filminde bir de sinemacıların baş boşluğu dediği boşluğu neredeyse ekranın beşte dördü kadar büyük tutarak toplumsal baskının insanı ne denli ezdiğini vurguluyor. Amanda’nın kızı Sarah (Florence Hunt) genç ve güzel… Doğal olarak arkadaşı da var. Annesi, kendi annesine göstermediği esnekliği kızına gösterip, bir erkek arkadaşı olduğunu öğrenir öğrenmez korunması için yardımcı oluyor. Kendi annesine göstermediği o esnekliği kızından esirgememesinin bir anlamı olmalı. Sizce ne olabilir?

Herkes, hepimiz bir gün yaşlanacağız, aile büyüklerimiz benzer durumdalar belki de… Yasaklarla olmayacağını (okullara polis doldurdular, yine silahla saldırı yaşandı ve Bakan, “okulda olmadı” savunusuyla kendisini bile şoke etti) öğrenmemiz için daha ne olmalı? Film harika. Bu konuda anlaşalım. Muhakkak izlenmeli, sonra da üzerinde düşünülmeli ve tartışılmalı. Cinsellik insanın doğasında var ve engellenmesi yaşamın güzelliğini soldurur.

(26 Eylül 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Senle de Olmuyor Sensiz de: Charlie & Harper

Hatırlar mısınız, çok yıllar önce şirin mi şirin bir şarkı vardı Güzin ile Baha’nın söylediği: “Olamam ki olamam ben senle de sensiz de…” Genç âş(ı)kların uzlaşmaz çelişkisini dillendiriyordu… Tom Dean’ın Mac Eldridge ile çektiği Nick Robinson (Charlie) ve Emilia Jones’in (Harper) aralarındaki lise yıllarından başlayan ve süreç içerisinde birkaç kez denenen aşklarını anlatan duygusal ve bir o kadar da merak uyandıran filmi “Her Şeye Rağmen”. (Filmin adının çevirisine de değinmek gerekir… Bizde Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi örnekleri var böylesi “büyük” aşkların… Peki neden farklı bir ad koymayı tercih etmiş dağıtımcı?) duygusal ve güçlü bir görsellikle, başarılı oyunculuklar filmi taşıyan temel unsurlar. Bir de müzik kuşkusuz; izlerken anlayacaksınız.

Film, “nostaljik kişilik misiniz” sorusuyla başlıyor. Bir an fırtınalar kopuyor kafanızda… Ne anlamda diye soruyorsunuz kendinize. Film akıyor ama siz hâlâ o sorunun yanıtı peşindesiniz. Sözcüğün anlamını tartıyorsunuz (filmi anlamak amacıyla), geçmişe özlem, hüzün, güzellikler, tutku, geri dönüşler geliyor aklınıza. Haydi hayırlısı…

Kafa, kavga ve gönül birlikteliğinin sonucunda mutluluk doğar (ya da bana öyle geliyor). Filmde uyumlu iki kişi var, tutkulu oldukları da belirgin ama bir türlü yürümüyor. Birinin beklentisiyle diğerinin itirazı çelişkinin temeli aslında. Okulu bitirince şef (aşçıbaşı) olmak isteyen Harper ile ne yapmak istediğini bilemeyen, daha doğrusu karar veremeyen Charlie’nin arasında gelişen aşk, ne yaparsanız yapın büyü(ye)mez geliş(e)mez. Birinin önerisi diğerine baskı gibi gelecektir… Ayrılık istenmese de kesindir. Ta ki, ikinci bir buluşmaya kadar. Bir güzel yanı var… ikisi de bıraktıkları yerden başlıyorlar, ne kırgınlıkları kalmış ne beklentileri ne de özlemleri… Ama ikisi de genç, ikisi de kendi başına buyruk olma sevdasında ve ister istemez “kavga” (?) yeniden başlıyor. Sonunun hayal kırıklığı yaratmasına rağmen, film dokunaklı, etkileyici ve duygusal bir eser. Sadece hikâyenin içeriği değil, olay örgüsünün yapısı da ‘nostalji’yi, kaçınılmaz olarak cevapsız kalan bir özlemi iletiyor.

Bunuel, “Bir filmde bir şey iki kez görülürse başka bir anlam taşır” diyor(du). Nostaljik kişilik sorusu yinelenince yeni soru işaretleri büyüyor kafanızda. Sahi, Harper ile Charlie arasındaki aşktan başka bir şey mi? Sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel sorunlarla barınma, beslenme, sağlık gibi temel hakları bile elde edemeyen gençlerin başka bir anlam yükleyecektir ister istemez.

“Hele bir başlayalım, günü gelince çözüm bulunur” diye başlayan ilişkiler, yürümediği gibi romantizmini de yitiriyor zamanla. Evliliklerin vazgeçilmezi olan “kavga” (şiddetten söz etmiyoruz kuşkusuz) giderek çekilmez oluyor ve ilişkiyi yaralıyor, hem de derinden. Birbiriyle uyumlu gidemeyen ilişkiler biterler, ama asıl amaçlanan geriye dönüp bakıldığında karşılıklı sevgiyi de saygıyı da yitiriyor. Muhakkak ki, içerilerde bir yerde bir boşluk, bir güzellik, bir heyecan, bir umut kalıyor.

(22 Eylül 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Balyoz ve Özgürlük / Tavuk

György Pálfi’nin kategorilere sığmayan sıra dışı son denemesi ‘Tavuk / Kóta’yı izlerken ve yazarken gençlik yıllarımızda rol modelim olmuş rahmetli Onat Kutlar’ı anmadan edemedim. Yazının başlığı da onun 15 Ocak 1983’te kaleme aldığı ve daha sonra ‘Yeter ki Kararmasın’ adlı kitabında yer verdiği makalesinden alınmadır. Kutlar sözlerine, 70’li yılların devrimci gençlerinin ortalıktan çekilmesi ya da işkenceler altında trajik yok oluşunun ardından bir soruyla başlar ve bu soru eski Yugoslavya vatandaşı yönetmen Aleksader Ilić’in 1977 yapımı kısa başyapıtı ‘Balyoz / Malj’ ile buluşur.

Kutlar şöyle devam eder: “‘Balyoz’ bize çağdaş (!) yöntemlerle her gün çok sayıda civciv üreten bir işletmeyi gösterir. Üzerinden binlerce civcivin geçtiği geniş bir bandın iki yanında ‘kapo’ları andıran seçici kadınlar durur ve sağlam (!) civcivleri ayırırlar. Bozuk, sakat veya ölü olanlar bantta bırakılır ve az ilerde yumurta kabuklarıyla karışık olarak bir varile dökülürler. Bantın üzerinde sapsarı, birer küçük ışık yumağı gibi yavrular, yaşamak için seçilmeyi beklerken, birden bir kara civciv görünür aralarında. Sapasağlamdır ama kurala uygun değildir. Acımasız bir el iterek bant üzerinde bırakır onu. Yürüyen bant üzerinde uçuruma doğru sürüklenen yavru kurtulmak için geriye doğru hızla koşar. Eller yeniden iter onu. Bu umutsuz çaba küçük civciv yumurta kabukları ile birlikte varile düşene kadar sürer. Sonra üzerine, varilde çok yer kaplamasın diye, düzenli aralıklarla işleyen bir balyoz iner. Ancak filmin sonu umutsuz değildir: avluda, arabalara yüklenmek için bekletilen varillerden birinde kimsenin farketmediği bir kıpırtı görülür. Kara civciv, yumurta kabuklarının arasından başını çıkarır ve özgürlüğüne doğru hızla yol almaya başlar.”

Festival anılarımızda özel bir yeri olan ‘Hıçkırık / Hukkle’ (2012) ve ‘Taxidermia’ (2006) ile gönüllerimize girmiş olan Macar sinemacı, halen otokrat bir idareyle yönetilen Macaristan’da değil de, Almanya ve Fransa ile birlikte yapımı fonlayan Yunanistan’da, Yunan oyuncularla ve Yunanca çektiği yeni filminde, eski Yugovlavya’nın artık hayatta olmayan usta sinemacısından devraldığı bu kısa ancak benzersiz mirasın izinde hikâyenin sonrasını anlatıyor. Öykünün ana karakteri olan kara civciv yumurtadan çıktığında, bu defa nasıl olduysa gözden kaçıyor. Ancak nakliye tırında sürücünün ‘bizim patron bunu almaz’ diyerek, cin bakışlı kara tavuğu lezzetli bir çorba yapılmak üzere karısına götürmeye karar veriyor. Bir mola anında çöplükte yiyecek arayan

kuşların izini sürerken firar eden kahramanımız, önce üretim tesisindeki hapislikten, sonrasında kesilmekten kurtulmuştur belki ama dışarısı binbir tehlikeyle doludur. Onu marketin içine kadar kovalayan aç tilkiden son anda kurtulur ve gün doğduğunda ilk kez ayak bastığı uçsuz bucaksız yollarda dünya ahvali ile yüz yüze gelir. Bir gösteri yürüyüşü sırasında öfkeli protestoculara, copları ve kalkanları ile engel olmaya çalışan polisler arasında kalır. Mısır yüklü bir kamyonun kasasında karnını doyurur. Kırlık alanda solucanların peşinde tarla faresi ve tepedeki alıcı kuşla rekabete girer. Ve nihayetinde, siyah bir bekçi köpeğinin ağzında epeyce bir hırpalandığında sahile nazır mekânın sahibi yaşlı adamın (Yannis Kokiasmenos) koruması altına girer.

Kara tavuk burada yeni bir düzen içindedir. Hayati tehlikelerden uzaktır belki ama büyücek bir kümesin içine tıkılı kalmış durumdadır. Kümes sakinlerinin zorbalığına maruz kalır önce. Yumurtaları her sabah düzenli olarak toplandığından üreme arzusunu da ertelemesi gerekecektir. Lakin gözü hep dışarda, bir kez tatmış olduğu özgür hayattadır. Kümesten kaçma yolunu bulduğunda yine yakalanıp dört duvar arasına girmek zorunda kalır. Şaşkın bakışlarıyla mekanda yaşayanların kavgasına gürültüsüne; yaşlı adamın kızının (Maria Diyakopanayotou) işi beyaz eşya kaçakçılığından insan kaçaklığına döndürmüş olan sevgilisi (Argyris Pandazaras) ve ortaklarının kirli oyunlarına tanıklık eder. Sahilden botla alınan göçmenler ile kara tavuğun benzer kaderi arasındaki paralelliğe ise bizler şahit oluruz. Kara tavuğumuzun herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı bu acımasız dünyada bir yudum mutlu olma şansı olacak mıdır, orasını da filmi izleyecek olanlara bırakalım.

Aradan geçen 20 küsur yıllık zaman içinde, özgürlük ateşinin sönmediği genç sinemasını hep korumuş olan, her eserinde daha iyi bir dünya özlemini dile getiren Pálfi, kategorilere sığmayan bu çizgi dışı denemesinde Hollywood’daki benzerlerinin aksine ‘robot modeller’, bilgisayar ya da yapay zekâ destekli bir müdahale olmaksızın gerçek tavukları oynatmış. Özel eğitmenleriyle çalışan ve son jenerikte adlarına da yer verilen 8 ayrı tavuğun performansı, usta görüntü yönetmeni Giorgos Karvelas’ın yakın planları, Ozu usulü öznenin göz hizasından çekimleriyle son derece gerçekçi kılınmış. Pálfi’nin müzik kullanımı da hayli çeşitli ve sürükleyici. Macar besteci Szabolcs Szöke’nin tınıları, mekân ile özdeşleşen Yunan popüler müziğinden ezgilere karışıyor. ‘Nilüfer’den ‘Ta Uzak Yollardan’ sözleriyle dinlediğimiz şarkının aslı olan ve özgün bestecisi Manolis Agelopoulos tarafından yorumlanan ‘Tu Mavra Matia Sou’ ya da Maurice Ravel’in ünlü ‘Bolero’sunun The Swingle Singers yorumu, tavukların ve tüm ezilen canlıların trajikomik hallerine eşlik ediyor.

(21 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Video Oyunu ile Sinemanın Parlak Evliliği / Resident Evil

Video oyunlarının sinema uyarlamaları ve bitmez tükenmez devam filmlerine pek sıcak bakmadığım bilinir. 20 küsur yıllık tarihi olan ‘Resident Evil’in yeni sürüm beyazperde uyarlamasını ilk duyduğumda burun kıvırdığımı da hatırlıyorum. Ancak yönetmenlik koltuğunda Zach Cregger adını görünce filme kayıtsız kalmam mümkün olmadı. Zira, 1981 doğumlu oyuncu ve yazar / yönetmenin sinema dünyasında ilgiyle karşılanan 2022 yapımı çalışması ‘Barbarian’ın, Hitchcock’un ‘Sapık / Psycho’sundan esinli ilk bir saatlik bölümünün usul usul yükselen gerilim duygusunu çok sevmiştim. Cregger, geçtiğimiz yıl adaylık listelerinde yıldızı parlayan ve Amy Madigan’ın parlak yorumuyla Oscar heykelciğine uzanan ‘Silâhlar / Weapons’ ile başarısının tesadüfi olmadığını da kanıtladı. Grimm kardeşlerin ürkütücü masallarının izini süren karmaşık yapıyı çoklu karakterlerin farklı bakış açılarından aktarma yolunu seçen ‘Weapons’, gecenin bir yarısında evlerinden çıkarak karanlığa karışan tam 17 çocuğun hikâyesinde, şeytani bir gücün elinde en masumların dahi öldürücü silâhlara dönüşebildiğini anlatıyordu.

Cregger bu defa markalaşmış bir video oyununun küllerinden yepyeni ve yaratıcı bir evren yaratmaya soyunmuş. Oyunda temel öykü, hükümetle işbirliği halindeki tekinsiz Umbrella Corporation eliyle tehlikeli virüsler ve biyolojik silâh deneyleri yapılan Raccoon City’de beklenmedik bir biçimde ortaya çıkan zombi salgınları ve buna karşı verilen yaşam mücadelesini anlatır. Cregger serinin önceki bölümlerinde yer almış karakterleri bir kenara bırakmış ve yepyeni, özgün bir hikâye kurmuş.

Buz gibi bir gece yarısı St. George hastanesine gelen medikal kuryeye bölge dışındaki Raccoon City’ye acilen götürülmek üzere yeni bir sipariş öneriliyor. Gecenin geç saatinde sıcak evine dönmek varken karlı buzlu yollarda bir teslimat daha almaya gönlü olmayan ama iki misli ücret teklif edilince işi kabûl eden Bryan (Austin Abrams) giderek bastıran tipinin izinde yol alırken, kız arkadaşı ile mesajlaşmalarından derdinin büyük olduğunu anlıyoruz. Film boyunca yüzünü hiç görmeyeceğimiz Michelle hamiledir ve bebeği dünyaya getirip getirmemek konusunda ısrarla Bryan’ın fikrini öğrenmek ister. Bir yandan yolla cebelleşirken öte yandan hayati bir mesele karşısında çaresiz ve ürkek kalan genç adam gecenin ıssızında aniden yola çıkan bir kadına çarpar. Kaza sonrası olay yerinden uzaklaşmayarak karın üzerindeki kan izlerini takip eder ve yaralı kadını arabasına koyarak hastaneye götürmek için harekete geçer. Hiç konuşmayan yaralının bakışları ve davranışları bir tuhaftır. Derken devriye polis olaya el koyar. Bryan olayı anlatır, memuru ikna eder, ancak ikisinin de bilmedikleri, değişim geçirmekte olan yaralı kadının kurban değil çevresindekileri yok etmeye hazırlanan bir yaratık olduğudur. Bundan sonrası Bryan’ın tek başına hayatta kalma mücadelesi üzerinedir, ancak her ne olursa olsun kendisine teslim edilen yüksek öncelikli teslimatı adrese ulaştırmalıdır.

Zamanında ‘Resident Evil’ müptelâsı olduğunu ifade eden yönetmen Cregger, video oyununu kendi arzu ettiği biçimde oynamak istemiş. Buradan yola çıkarak Bryan karakterini, konsolun başına geçen şahsının oyun esnasında vermiş olduğu reaksiyonlar üzerinden geliştirmiş, serinin askeri donanımlı güçlü kuvvetli karakterleri yerine, ufak tefek, çelimsiz, kendi halinde vatandaş tiplemesini yaratmış. Üstelik, değişmekten, olgunlaşmaktan korku duyan genç adamın çocuk sahibi olma konusunda endişelerinin bir ölçüde kendi kişisel kaygılarıyla da örtüştüğünü itiraf etmekten de çekinmiyor. Daha öncesinde eline doğru dürüst silâh almamış genç kurye öylesine akıl almaz tuzaklara göğüs germek, öylesine ürkünç oluşumlarla mücadeleye etmek zorunda kalıyor ki, bir an şöyle bir dönüp olan bitenin gerçek mi ya da düş mü olduğu konusunda tereddüt etmekten kendini alamıyor.

Ve Cregger bu atmofer içinde, serinin kadim hayranlarının tepkisini de göze alarak, kendi olağanüstü evrenini kuruyor. Film bir an bile hız kesmiyor. Genç sinemacı tek gecede tam zamanlı geçen hikâyesinde, sadece 90 dakikalık bir süre içinde izleyiciyi bir hız trenine bindiriyor ve finale kadar indirmiyor. Fazla kan revandan rahatsız olanları uyarmak isterim ancak Cregger’in sinema duygusu sinmiş pırıl pırıl yaratıcılık içeren sahne düzenlemelerine, tıpkı ustası Hitchcock misali hınzır mizah unsurlarını başarıyla eklemlediğini belirtmek isterim. Radikal bir biçimde beyazperdeye yeniden aktarılan, korku – gerilim sinemasının son dönemdeki zirvelerinden biri olan ‘Resident Evil’, karla kaplı Prag sokaklarının kan gölüne dönüştüğü ya da Raccoon hastanesinin doğum koğuşundaki mahşeri sekanslarda ustalığını kanıtlayan Darius Wolski’nin CGI destekli dehşetengiz set tasarımları, Hays ve Ryan Holladay biraderlerin gerilimi tetikleyen tekinsiz müzik çalışmalarıyla sivriliyor.

Bitirirken, ‘Silâhlar’da polisten kaçan uyuşturucu müptelâsı rolünde tanıdığımız Abrams, ana karakter Bryan’ın insani ölçekteki tüm şaşkınlığını başarıyla veren harika bir oyun çıkardığını es geçmeyelim. Bir Dustin Hoffman ışığı gördüğüm genç oyuncuyu, Ekim ayı içinde gösterime girecek olan ‘Balina Düşüşü / Whalefall’da babasının cenazesini okyanustan çıkarmak için dalış yaptığı sırada devasa bir balina tarafından yutulan, memeli deniz hayvanının karnında kısıtlı bir oksijenle yeni bir hayatta kalma mücadelesi veren dalgıç Jay Gardiner olarak izleyeceğimizi müjdeleyelim.

(18 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bu Bir Film: Resident Evil

Genç kuşak, “Resident Evil”in bir oyun, hem de çok sevilen, neredeyse tüm seviyelerinin oynandığını biliyor. Benim kuşağım ise sinema üzerinden tanıyor. Gerek izlerken gerekse yazmaya başlamadan yaptığım kısa bir gezinti sonrasında hemen herkes “oyun” üzerinden yorumlamış.

Zach Cregger, tarzını tümüyle yansıtmış ve ortaya film gibi film çıkmış. Gerek kamera hareketleri, gerek ışıklandırma, gerek mekân kullanımı, gerek sessizliğin ürkütücü sesi, gerekse de oyuncu (gencecik Austin Abrams taşıyor filmi başından sonuna) çok başarılı. Hepsini bir araya getirince izlediğiniz, bildiğiniz “oyun”dan çıkıp bir beyazperde şölenine dönüşüyor: Hızlı, korkutucu, yalın ve bir o kadar sakin…

Gregger, filmi, gerçekten sürükleyici, merak ettiren, izleyiciyi bir an bile boş bırakmayan bir düzeye çıkartmış. Oyuncuların başarısı “sus”ları iyi oynayıp oynamadığıyla ölçülür, burada film sessizliğiyle gerçekten bir “sus”lar cenneti. Yetinmeyen bir yönetmen olduğunu (daha önce çektiği korku filmlerini hatırlarsanız) bilirsiniz. Titizliğini de katınca tam bir seyirlik film olmuş. Sahi, ben korku filmlerini sevmem, hele de böyle iğrenç yaratıklı olanları hiç, ama inanır mısınız, filmi büyük bir heyecan içinde (tamam, tırnaklarımı kemirmedim, bir iki kez koltuktan da sıçradım) izledim.

Bryan’ın (Austin Abrams) tıbbi kurye olarak uzak bir kente giderken, yolu aydınlatan far ışığında eşiyle yaptığı telefon konuşmasında yalnızlığın insanın içine saplanması çok etkiledi beni. Gerçekten telefonda eşiyle konuşuyor ama kafasında onlarca soru işareti geçiyor; onun yalnızlığı seyirciye geçiyor. Sonrasında zaten siz de filmdesiniz zaten.

(18 Eylül 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Derin Devletin Kanlı Oyunları / Saldırı

Adam Wingard imzalı ‘Saldırı / Onslaught’ bir western atmosferinde açılıyor. Issız çölün ortasındaki ilk sahnede, eski ordu mensubu keskin nişancı Celeste’i (Adria Arjona) içi boşaltılarak korkunç ve gülen yüzler şeklinde oyulmuş Halloween bal kabaklarına atış talimi yaparken izliyoruz. Derken tepede beliren askeri helikopterin silah seslerine karışan gürültüsü genç kadını Ortadoğu’da savaştığı dehşet anlarına götürüveriyor.

Celeste başlangıçta iki aylığına geldiği ‘Windy Oasis Karavan Parkı’nı yine eski bir asker olan Josiah (Reginald Vel Johnson) ile birlikte idare etmektedir. Ayrıldığı eşi o sabah bir süreliğine göz kulak olması için ortak kızlarını kendisine bıraktığında, oturduğu mekânın dört bir yanına dağılmış ağır silahlarını ve içki şişelerini ortadan kaldırarak yeni bir geçici düzen kuran genç kadın, ücra karavan alanının yersiz yurtsuz bir avuç sakini gibi yaklaşmakta olan tehlikeden habersizdir.

Daha sonra paralel bir öyküde Dr. Hans Kammler (Dan Stevens) ve dominant karısı Hanna (Rebecca Hall) ile tanışırız. Nazi bilim adamı, ABD’nin Orta Doğu tatbikatlarında görev almış, defalarca vurulmuş, onlarca sivili öldürmüş tehlikeli askerlerin, genetiği değiştirilmiş süper güçler ve de acımasız kıyım makinaları olarak tasarlandığı çalışmalarını tamamlamış, bu askerlerden üç tanesinin ‘terminatör’ misali sahaya çıkma vakti gelmiştir. Pentagon’dan kiralanan, çöldeki eski Amerikan üssünde konuşlanmış ve özel bir askeri taşeron firma tarafından çalıştırılan araştırma tesisinde, ideal savaşçı olarak tasarlanmış bu ölümcül robot askerlerin sivil halk üzerinde denenmesine gelmiştir sıra.

Yönetmen Wingard’ı, Sundance’deki gösterimi sonrasında sinema aleminin radarına girmesine vesile olmuş olan 2014 yapımı ünlü ‘The Guest’ ile tanımıştık. Yine bir ‘Cadılar Bayramı’ öncesinin bal kabaklı motifleri arasında gelişen bu ilgi çekici gerilim – aksiyonda, hikâyeye adını veren ‘misafir’ savaşta ölen oğullarının arkadaşı olduğunu söyleyen David’in (Dan Stevens) Peterson ailesinin konutuna yerleşmesi ve kendi halindeki Moriarty kasabasında peş peşe gizemli ve şiddet dolu olayların hızla tırmanması üzerine kuruludur. Kibar görünümlü genç asker gerçekte askeri bir tıbbi deneyin deneği, yenilmez savaşçılar yetiştirmek üzere hazırlanmış bir programın firarisidir. Masmavi gözlerinden taşan öfkesi nezaketinin önüne geçtiğinde genç adam tam anlamıyla bir ölüm makinasına dönüşecektir.

Arada Hollywood için çektiği Godzilla filmlerinin ardından ‘Saldırı’ ile yeniden esas meselesine dönüş yapan Wingard, ABD’nin Trump döneminde iyice şaha kalkan saldırgan tutumunu ve bunun ülke içinde uzanabileceği şiddet ve vahşet zihniyetini sorgulamayı sürdürüyor. Ön jenerikte günümüzden geriye doğru sararak ABD’nin İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına kadar uzanan emperyalist kalkışmalarını, denizaşırı ülkelerde, Orta Doğu’da giriştiği darbeler ve askeri çatışmaları siyah – beyaz bir kolaj halinde perdeye taşıdığı bu bölümde meselesini daha net bir biçimde ortaya koyuyor. Derin devletin karanlık operasyonları, Nazi kalıntısı bilim adamları ile işbirliğinin sonuçları ve insanlık dışı deneylerin sivil halk üzerinde uygulanışına kadar bir dizi karanlık girişim konu ediliyor. Gerilimin adım adım tırmandığı ilk bir saatin ardından ise korku – aksiyon sinemasından karma esintiler eşliğinde ortalık kan gölüne dönüşüyor.

Wingard‘ın bir kez daha 80’ler gerilim – aksiyon sinemasının, John Carpenter imzalı zamanında çok sevilmiş yapımların izini sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Örneğin, Arjona’nın yaralanmış tek gözü kapalı cengaverliğinde, ‘Escape from New York’dan (1981) Snake Plissken’ı akla getirmemek mümkün değil. Bir yabancı eleştirmenin çok haklı saptamasıyla eski bir video kulübün tozlu VHS’leri arasından gün ışığına çıkmışa benzeyen ‘Saldırı’yı izlediğinde Quentin Tarantino’nun bayılacağına eminim. Film 80’lerin ses bandını özenle kullanıyor. Haklı meselesini bir yana bırakarak son virajda hararetli bir askeri ‘slasher’ sineması’na, ‘The Texas Chainsaw Massacre’ dünyasının kan havuzuna dümen kırıveriyor.

(11 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bilinmeyen / İçimdeki Yabancı

Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan Arthur Harari imzalı ‘İçimdeki Yabancı / L’Inconnue’ fantastik sinemanın gözde ‘beden değiştirme’ teması üzerine inşa edilmiş. Film, 40’lı yaşlardaki fotoğrafçı David Zimmerman’ın (Niels Schneider) Paris sokaklarının dünü ve bugününü karşılaştıran antolojik çekimleriyle açılıyor. Aynı gece ressam arkadaşının maskeli balo partisi eşlikli resim sergisine katılan David’in, eğlencenin doruğunda peşinden sürüklendiği ve bodrum katının ıssızında ateşli bir cinsel deneyim yaşadığı esrarengiz kadının (Léa Seydoux) bedeninde uyanmasıyla başlıyor her şey. Olay öncesi bir evlenme yıldönümünde çektiği fotoğrafların karelerine de yansımış olan Eva’nın izini sürmek üzere Almanya’ya giden David, burada ruhu kendi eski erkek bedenine hapsolmuş henüz 20 yaşındaki Malia (Lilith Grasmug) ile karşılaştığında büyük bir şok yaşıyor.

Bu kısa giriş hayli karışık geldiyse haklısınız, çünkü özellikle bir noktadan sonra dikkatli izlenmediğinde elinizden kolayca uçup gidecek bir hikâye var karşınızda. Psikolojik bir dram üzerinden ilerlemeyi seçen Harari’nin filminden öncelikle son dönemde yeniden gündeme oturan ‘Cevher / The Sustance’ benzeri bir ‘beden – korku’ (body horror) çeşitlemesi beklemeyin. Beden değişimi sorumlusunun bilinmeyen bir varlık olduğunu şöyle bir çıtlatarak ve nedeni, nasılı ile ilgilenmeyen filmdeki müsebbibin yine de özgün adından yola çıkarak dişi bir varlık olduğu ileri sürülebilir. Eva’nın bedeninde sıkışmış olsa da olan biteni David’in eril bakışı üzerinden anlatan Harari bir söyleşisinde fotoğraf karelerini paylaştığı mobil telefona çizilmiş diagramlarla kimin ruhu kimin bedeninde bilmecesi oynamayı sevmiş belli ki.

Harari’nin kardeşi Lucas ve en iyi senaryo dalında César ödülü alan bir önceki filmi ‘Onoda, Balta Girmemiş Ormanda 10.000 Gece’de (2022) de birlikte çalıştığı Vincent Poymiro ile birlikte kaleme aldığı ‘İçimdeki Yabancı’, yönetmen ile biraderinin ortaklaşa ürünü ‘Le Cas de David Zimmerman’ adlı çizgi romandan beyazperdeye uyarlanmış. Filmin gerilimi ustaca kurulmuş ilk bir saati ilgiyle izleniyor. Hitchcock tutkunu Harari’nin ‘Vertigo’nun izini süren, bu kez kimlik ötesinde ruhun bir bedenden diğerine geçişinin kâbus yüklü ruhsal açılımlarını işleyen hikâye, Malia vakası ve çok da gerekli olmayan yan öykücüklerle uzamaya ve giderek irtifa kaybetmeye başlıyor.

Séydoux’nun gerçek bir doğumdan hemen sonrası gözle görülür beden değişimi hikâyenin yararına işlemiş gibi duruyor. Schneider’in fiziği de bu film için bir hayli değişime uğramış. Andrea Poggio’nun David Lynch filmlerini anımsatan özgün tınıları da filmin artıları arasında. Lakin dallanıp budaklanan hikâyesini neredeyse bizim yerli diziler gibi uzattıkça uzatan ve finali nasıl getireceğini pek de iyi kestiremeyen Harari’nin özgün çıkışlı filmi yarı yolda nefesini tüketmekten kurtulamamış.

(12 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com