Kategori arşivi: Yazılar

Derin Devletin Kanlı Oyunları / Saldırı

Adam Wingard imzalı ‘Saldırı / Onslaught’ bir western atmosferinde açılıyor. Issız çölün ortasındaki ilk sahnede, eski ordu mensubu keskin nişancı Celeste’i (Adria Arjona) içi boşaltılarak korkunç ve gülen yüzler şeklinde oyulmuş Halloween bal kabaklarına atış talimi yaparken izliyoruz. Derken tepede beliren askeri helikopterin silah seslerine karışan gürültüsü genç kadını Ortadoğu’da savaştığı dehşet anlarına götürüveriyor.

Celeste başlangıçta iki aylığına geldiği ‘Windy Oasis Karavan Parkı’nı yine eski bir asker olan Josiah (Reginald Vel Johnson) ile birlikte idare etmektedir. Ayrıldığı eşi o sabah bir süreliğine göz kulak olması için ortak kızlarını kendisine bıraktığında, oturduğu mekânın dört bir yanına dağılmış ağır silahlarını ve içki şişelerini ortadan kaldırarak yeni bir geçici düzen kuran genç kadın, ücra karavan alanının yersiz yurtsuz bir avuç sakini gibi yaklaşmakta olan tehlikeden habersizdir.

Daha sonra paralel bir öyküde Dr. Hans Kammler (Dan Stevens) ve dominant karısı Hanna (Rebecca Hall) ile tanışırız. Nazi bilim adamı, ABD’nin Orta Doğu tatbikatlarında görev almış, defalarca vurulmuş, onlarca sivili öldürmüş tehlikeli askerlerin, genetiği değiştirilmiş süper güçler ve de acımasız kıyım makinaları olarak tasarlandığı çalışmalarını tamamlamış, bu askerlerden üç tanesinin ‘terminatör’ misali sahaya çıkma vakti gelmiştir. Pentagon’dan kiralanan, çöldeki eski Amerikan üssünde konuşlanmış ve özel bir askeri taşeron firma tarafından çalıştırılan araştırma tesisinde, ideal savaşçı olarak tasarlanmış bu ölümcül robot askerlerin sivil halk üzerinde denenmesine gelmiştir sıra.

Yönetmen Wingard’ı, Sundance’deki gösterimi sonrasında sinema aleminin radarına girmesine vesile olmuş olan 2014 yapımı ünlü ‘The Guest’ ile tanımıştık. Yine bir ‘Cadılar Bayramı’ öncesinin bal kabaklı motifleri arasında gelişen bu ilgi çekici gerilim – aksiyonda, hikâyeye adını veren ‘misafir’ savaşta ölen oğullarının arkadaşı olduğunu söyleyen David’in (Dan Stevens) Peterson ailesinin konutuna yerleşmesi ve kendi halindeki Moriarty kasabasında peş peşe gizemli ve şiddet dolu olayların hızla tırmanması üzerine kuruludur. Kibar görünümlü genç asker gerçekte askeri bir tıbbi deneyin deneği, yenilmez savaşçılar yetiştirmek üzere hazırlanmış bir programın firarisidir. Masmavi gözlerinden taşan öfkesi nezaketinin önüne geçtiğinde genç adam tam anlamıyla bir ölüm makinasına dönüşecektir.

Arada Hollywood için çektiği Godzilla filmlerinin ardından ‘Saldırı’ ile yeniden esas meselesine dönüş yapan Wingard, ABD’nin Trump döneminde iyice şaha kalkan saldırgan tutumunu ve bunun ülke içinde uzanabileceği şiddet ve vahşet zihniyetini sorgulamayı sürdürüyor. Ön jenerikte günümüzden geriye doğru sararak ABD’nin İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına kadar uzanan emperyalist kalkışmalarını, denizaşırı ülkelerde, Orta Doğu’da giriştiği darbeler ve askeri çatışmaları siyah – beyaz bir kolaj halinde perdeye taşıdığı bu bölümde meselesini daha net bir biçimde ortaya koyuyor. Derin devletin karanlık operasyonları, Nazi kalıntısı bilim adamları ile işbirliğinin sonuçları ve insanlık dışı deneylerin sivil halk üzerinde uygulanışına kadar bir dizi karanlık girişim konu ediliyor. Gerilimin adım adım tırmandığı ilk bir saatin ardından ise korku – aksiyon sinemasından karma esintiler eşliğinde ortalık kan gölüne dönüşüyor.

Wingard‘ın bir kez daha 80’ler gerilim – aksiyon sinemasının, John Carpenter imzalı zamanında çok sevilmiş yapımların izini sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Örneğin, Arjona’nın yaralanmış tek gözü kapalı cengaverliğinde, ‘Escape from New York’dan (1981) Snake Plissken’ı akla getirmemek mümkün değil. Bir yabancı eleştirmenin çok haklı saptamasıyla eski bir video kulübün tozlu VHS’leri arasından gün ışığına çıkmışa benzeyen ‘Saldırı’yı izlediğinde Quentin Tarantino’nun bayılacağına eminim. Film 80’lerin ses bandını özenle kullanıyor. Haklı meselesini bir yana bırakarak son virajda hararetli bir askeri ‘slasher’ sineması’na, ‘The Texas Chainsaw Massacre’ dünyasının kan havuzuna dümen kırıveriyor.

(11 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bilinmeyen / İçimdeki Yabancı

Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan Arthur Harari imzalı ‘İçimdeki Yabancı / L’Inconnue’ fantastik sinemanın gözde ‘beden değiştirme’ teması üzerine inşa edilmiş. Film, 40’lı yaşlardaki fotoğrafçı David Zimmerman’ın (Niels Schneider) Paris sokaklarının dünü ve bugününü karşılaştıran antolojik çekimleriyle açılıyor. Aynı gece ressam arkadaşının maskeli balo partisi eşlikli resim sergisine katılan David’in, eğlencenin doruğunda peşinden sürüklendiği ve bodrum katının ıssızında ateşli bir cinsel deneyim yaşadığı esrarengiz kadının (Léa Seydoux) bedeninde uyanmasıyla başlıyor her şey. Olay öncesi bir evlenme yıldönümünde çektiği fotoğrafların karelerine de yansımış olan Eva’nın izini sürmek üzere Almanya’ya giden David, burada ruhu kendi eski erkek bedenine hapsolmuş henüz 20 yaşındaki Malia (Lilith Grasmug) ile karşılaştığında büyük bir şok yaşıyor.

Bu kısa giriş hayli karışık geldiyse haklısınız, çünkü özellikle bir noktadan sonra dikkatli izlenmediğinde elinizden kolayca uçup gidecek bir hikâye var karşınızda. Psikolojik bir dram üzerinden ilerlemeyi seçen Harari’nin filminden öncelikle son dönemde yeniden gündeme oturan ‘Cevher / The Sustance’ benzeri bir ‘beden – korku’ (body horror) çeşitlemesi beklemeyin. Beden değişimi sorumlusunun bilinmeyen bir varlık olduğunu şöyle bir çıtlatarak ve nedeni, nasılı ile ilgilenmeyen filmdeki müsebbibin yine de özgün adından yola çıkarak dişi bir varlık olduğu ileri sürülebilir. Eva’nın bedeninde sıkışmış olsa da olan biteni David’in eril bakışı üzerinden anlatan Harari bir söyleşisinde fotoğraf karelerini paylaştığı mobil telefona çizilmiş diagramlarla kimin ruhu kimin bedeninde bilmecesi oynamayı sevmiş belli ki.

Harari’nin kardeşi Lucas ve en iyi senaryo dalında César ödülü alan bir önceki filmi ‘Onoda, Balta Girmemiş Ormanda 10.000 Gece’de (2022) de birlikte çalıştığı Vincent Poymiro ile birlikte kaleme aldığı ‘İçimdeki Yabancı’, yönetmen ile biraderinin ortaklaşa ürünü ‘Le Cas de David Zimmerman’ adlı çizgi romandan beyazperdeye uyarlanmış. Filmin gerilimi ustaca kurulmuş ilk bir saati ilgiyle izleniyor. Hitchcock tutkunu Harari’nin ‘Vertigo’nun izini süren, bu kez kimlik ötesinde ruhun bir bedenden diğerine geçişinin kâbus yüklü ruhsal açılımlarını işleyen hikâye, Malia vakası ve çok da gerekli olmayan yan öykücüklerle uzamaya ve giderek irtifa kaybetmeye başlıyor.

Séydoux’nun gerçek bir doğumdan hemen sonrası gözle görülür beden değişimi hikâyenin yararına işlemiş gibi duruyor. Schneider’in fiziği de bu film için bir hayli değişime uğramış. Andrea Poggio’nun David Lynch filmlerini anımsatan özgün tınıları da filmin artıları arasında. Lakin dallanıp budaklanan hikâyesini neredeyse bizim yerli diziler gibi uzattıkça uzatan ve finali nasıl getireceğini pek de iyi kestiremeyen Harari’nin özgün çıkışlı filmi yarı yolda nefesini tüketmekten kurtulamamış.

(12 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Apokaliptik Bir Gelecekte / Köpek ve Yıldızlar

Peter Heller’ın bizde de yayımlanan romanı ‘Köpek ve Yıldızlar / The Dog Stars’ Amerikan nüfusunun önemli bir bölümünü yok etmiş bir pandemi sonrasında yaşananları anlatır. New York’lu yazarın 2012 yılında piyasaya çıkmış olan kitabı tüm dünyanın tam sekiz yıl sonra Corona virüsüyle yüzleşmesinin bir ön işareti gibidir. Neyse ki bizler bu salgını büyük zayiat vermeden atlattık, ancak Heller’in apokaliptik evreninde hayatta kalma savaşı verenler o kadar şanslı değiller.

Hollywood sinemasının baba yönetmenlerinden Ridley Scott’ın aynı adla çektiği, hayli yakın bir gelecekte (tam olarak 2035 yılında) geçen öyküde, karısını bir salgında yitiren Hig (Jacob Elordi) keşif uçaklarından oluşan hangarın bitişiğinde can dostu köpeği Jasper ve asker eskisi Bangley (Josh Brolin) ile birlikte hayata tutunma mücadelesi vermektedir. Her an tetikte ve nöbettedirler çünkü hayatta kalanlar yiyecek, su ve barınma ihtiyaçları için yakındaki ormanlık araziden süzülmek suretiyle her daim tehlike oluşturabilmektedir.

Dünyada güvenilecek hiç kimse kalmamıştır. Hig günlerini keşif uçağına binip etrafı kolaçan ederek geçirir. Şehre inerek ıssız mekanlardan yiyecek, içecek, ilâç, benzin temin eder. Sessiz kırsalın görece güvenli bir köşesine sığınmış Mennonitlere yardım eder. Dağ göllerinde balık avlar, Jasper ile birlikte yitirdiği sevdiklerinin anısına adlandırdığı yıldızlara içini döker.

Özgün roman olay örgüsünden ziyade Hig’in iç dünyasına, düşüncelerine ve duygularına odaklanan parçalı anlatımıyla bir anı defteri gibidir. Mücadeleci ruhlu ama aynı zamanda hayalperest olan ana karakterin ağzından aktarılan akıcı, lirik ve doğa tasvirleriyle zenginleştirilmiş bir üslûba sahiptir. Bizde gösterime girmeyen David Fincher filmi ‘Mank’ (2020) ile bir Oscar’ı da bulunan Erik Messerschmidt’in kamerası filmin ilk bölümünde bu minvalde büyüleyici bir görsel sunuyor ve kıyamet ertesi uçsuz bucaksız kırsala sığınmış bir avuç insanın huzuru doğada bulmalarının resmini başarıyla çekiyor. Bizler de doksanlı yaşlarına merdiven dayamış kurt sinemacının aksiyondan uzak bir gelecek evreninde huzur bulduğunu düşünür gibi oluyoruz. Ancak bu bir Hollywood yapımıdır. Dışardan gelecek kötülük ve vahşet Hig ve dostlarının izole dünyasını işgale niyetlendiğinde kızılca kıyamet kopar, genç adamın hala var olduğuna inandığı umudu ve insanlığı bulmak uğruna bilinmeyene doğru doğru çıktığı yolculukta başına gelmeyen kalmaz. Bu keşif gezisinin tek kazancı salgında kocasını yitirmiş Cima (Margaret Qualley) ile pederi Pops (hayli yaşlanmış Guy Pearce) olacaktır.

‘Köpek ve Yıldızlar’ temel aldığı özgün romanın izinde halüsinatif bir kıyamet ertesinin huzurlu dinginliğinde başlıyor, ancak çok geçmeden siz deyin ‘Mad Max’, ben diyeyim ‘Walking Dead’, ‘Last of Us’ serileri ya da daha da öncesini eşelersek John Wayne’li kovboy filmlerinin dünyasına uzanan bir aksiyon sinemasından nasibini alıyor. Neonazi görünümlü saldırganların at üzerinde okla, silahla, kızılderili narasını andırır çığlıklarla hücum ettiği sahnelerde ise bilinçli ya da bilinçsiz Amerikan Westernlerinin ayrımcı kalıpları akla düşüyor.

Hataları ve sevaplarıyla Ridley Scott ustanın ahir ömründe kotardığı, müziğinden görüntülerine geniş perdede sinema keyfi veren bu şimdilik son filmi, Gregory Peck ile yarışan gösterişli fiziğiyle başrolde boy gösteren yeni kovboy Elordi’nin yükselişine de tanıklık etmek için rahatlıkla izlenebilir.

(30 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Oğlan Kıza Rastlar / Sadece Bir Gece

Romantik güldürülerin yeni siması Will Gluck’un imzasını taşıyan ‘Sadece Bir Gece / Only One Night’ türün tutkunlarını şaşırtacak hikâyesiyle son haftaların belki de en eğlenceli yapımı olarak dikkat çekiyor. Trump sonrası yakın geleceğin baskıcı polis devletinde evlilik öncesi cinsel ilişki kurulması kanun yoluyla yasaklanmıştır. Her bireyin bileğine takılı biyomedikal çipler vasıtasıyla kural ihlâlinde bulunan bekâr çiftlerin tutuklandığı bu sistemde yılın 12 saatle sınırlı tek bir gününde sınırsız seks özgürlüğü bahşedilmiştir.

‘Arınma Gecesi / The Purge’ serisinin adını anıyorsanız tam üstüne bastınız. Bir gece boyunca öldürme iç güdüsünü sınır tanımadan tatmin etme imkânı veren ve kişisel olarak haz duymadığım kanın oluk gibi aktığı bir vahşet gösterisine dönüşen bu seriden ilham almışa benzeyen bu cin fikir, bu defa bir diğer temel iç güdü üzerinden yol alıyor. Gluck ve senaryo yazarı Travis Braun’un bugün dünyanın farklı coğrafyalarını tehdit eden faşist devlet olgusunu eleştirmek gibi bir niyeti olmadığı, hınzır ikilinin matrak bir ütopyaya imza atmak istedileri besbelli. İngiliz asıllı kız arkadaşının o kutsal gecenin tadını başka bir erkekle çıkarmak için terkettiği pizza dükkânı sahibi Owen (Callum Turner) ile boşta olan ve o gece için partner arayışına çıkan Allie’nin (Monica Barbaro) ‘Harry ile Sally’ misali karşılaşıp romantik bir ilişkiye adım atmalarını baştan beri bekliyorsunuz. Günümüz Amerikan sinemasının bu iki yetenekli oyuncusunun görünürde kimyaları da tutmuş görünüyor. Amma velâkin türlü terslikler fil kulaklı Owen ile cazip Allie’nin birlikte olmalarını uzunca bir süre engelliyor.

Kısıtlı saatler içinde gelişen olaylar, yılın romantizmden en uzak gecesinde romantik bir ilişki bulmanın zorluğunu daha da zorlaştırıyor. Gluck bir ‘romantik komedi’ çektiği fikrine hayli uzun bir süre direniyor. Ve böylece, lisanslı yapay zekâ seks odalarının tasarlandığı gecede hınzır bir seks komedisinin tüm pervasızlığına dalıveriyoruz. Evlilik dışı cinsel birliktelikte korunmanın ana şart olması nedeniyle ‘prezervatif’ altın misali kıymete biniyor örneğin. Kimileri rahatsız olmuş belki ama şahsım adına, New York caddelerinde prezervatif arayışının sürdüğü bu sekansın kültleşeceğine inananlardanım.

Sözün kısası, bahsi geçen vahim baskının toplumsal boyutu ile ilgilenmemeyi yalnızca eğlendirmeyi seçmiş olan Gluck’un filmi, James Bond adayları arasında adı geçen karizmatik Turner ile ‘Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez / A Complete Unkown’daki Joan Baez yorumuyla Oscar adayı olmuş billur sesli Barbaro’nun tutmuş cinsel kimyalarıyla gayet hoşça vakit geçirten bir seyirlik olmuş. Bu kadarı bana yeter diyorsanız.

(29 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Şehirlere Bombalar Yağarken / Kuşatma Kayıtları

‘İsrail’in Gazze’de yapmış olduğu soykırımın sizler de ortağısınız. Bu gerçeği idrak edecek kadar aklınız olduğunu umuyorum’. Şubat ayında düzenlenen 76. Berlin Film Festivali’nin ‘Perspektifler’ seçkisinde gösterilen ‘Kuşatma Kayıtları / Chronicles from the Siege’ ile en başarılı ilk film ödülünü kazanan filmin yönetmeni Abdullah El-Katip tarafından Alman hükümetine karşı sarfedilmişti bu cümleler. Filistin – Suriye kökenli sinemacının bu sözleri üzerine orada bulunan Alman Çevre Bakanı Carsten Schneider’in salonu terk ettiğini biliyoruz. İşte bu olaylı yapım yeni mevsimin ilk güzel sürprizi olarak Bir Film dağıtımıyla ülkemiz sinemalarında gösterime giriyor.

El-Katip 2021 yılında çektiği ‘Küçük Filistin: Bir Kuşatmanın Günlüğü’ adlı belgesel ve iki kısa filminin ardından bu ilk uzun metrajıyla, kuşatma altındaki insanların hayatına kurban ya da kahraman olarak değil, tüm çelişkileriyle herkes gibi sıradan insanlar olarak odaklanmış. Yermük’teki Filistin mülteci kampında bizzat yaşadıklarından yola çıkarak, şehirlere roketler yağarken kargaşanın göbeğindeki gündelik hayatın peşine düşmüş.

‘Kuşatma maddi olarak bedenleri kıstırırken, manevi olarak ruhları esir alır. Saatleri susturan, zamanı durduran kuşatmanın hedefi bedenden önce ruhtur. İnsanı hemen öldürmez, hafızayı parçalara bölününceye kadar çarpıtır ve kişiyi koruyacak anıları olmadan çıldırmanın eşiğine getirir’. Bu dizeler yaşlı Arafat’a (Nadeem Rimawi) aittir. Filmi oluşturan beş kısa hikâyenin ilkinde, meydanda dağıtılan ekmeğini çaldırdığı için aç bilâç yıkık dökük evine dönen ihtiyarın bir damla su, bir kırıntı yiyecek arayışından yorgun düşüşüne tanıklık ederiz. Yardım amaçlı bile olsa, kapısını çalan herkesi düşman addedecek kadar şuurunu yitirmiştir.

İkinci öyküde, kısa bir ateşkes arasında gecenin buz gibi soğuğundan korunmak için yakacak bir şeyler peşine düşmüş Leyla (Saja Kilani), Yusuf (Samer Bisharat), Muhammed (Ahmad Kontar) ve Firaz’ın (Ahmed Zitouni) bitişikteki marangozhane yerine yanlışlıkla Arafat’ın video dükkanına dalar. Sinema aşığı yaşlı adamın arşivini bin bir emekle oluşturduğu bir zamanların anlı şanlı mekânı, tozlu rafları kasetler, yıkık duvarları kült filmlerin afişleriyle donanmış olan ‘Doğu Videotek’ direnişte görevli dört arkadaşın anılarını canlandırmıştır. Bir sigara bulup ortaklaşa fırt çekerken, dükkânın kayıt defterinde kiraladıkları kasetlerin izini sürerler. Erkekler ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’ kod adıyla porno kaset kiraladıkları geçmiş güzel günlerin hınzır hatırasıyla keyiflenmiştir.

Üçüncü ve en kısa bölümde televizyon, buzdolabı benzeri çoğu kırık dökük eşyayı bir adet sigara karşılığında satmak üzere meydanda toplanmış insanlar arasındayızdır. Kaçakçı Salih’in (Idir Benaibouche) aldıkları karşılığında herkesin bir fırt çekmesi için verdiği tek cigara yönetmen El-Katip’in canlandırdığı açıkgöz hırsız tarafından kapıp kaçırılacaktır.

Kuşatma her şeyin kıymetini değiştirmiş, medeniyetin değerleri komik hale gelmiştir. Yine kuşatma altında eskiden daha az önemsenen şeyler kıymete binmiş, savaşın getirdiği yoksunluk yeni değerler yaratmıştır. İnsanlar açlık ve yetersiz sağlık hizmetleriyle mücadele ederken umarsızca aşkı, dostluğu, küçücük bir mutluluğu aramayı sürdürmektedir. Dördüncü öykü bu anlamda hem hazin hem de komiktir. Birleşmiş Milletler yardım ekipleriyle çalışan Fares (Emad Azmi) roket yememiş, göreceli olarak birçok imkâna sahip dairesinde Huda (Maria Zreik) ile buluşmaya hazırlanmaktadır. Bir lokma irmik helvası yiyebilmek ve kısa da olsa bir erkekle hoşça vakit geçirmek için tehlikeli bir yol katetmiş olan genç kadın ile Fares’in hevesi, civardaki patlamaların, kapının sürekli çalmasının ve de geciktirici spreyin beklenmedik azizliğine uğrayacaktır.

Bu trajikomik hikâyenin ardından tüm epizodların ana karakterlerinin toplanacağı hastanede ise bir can pazarı yaşanmaktadır. Ölen bir arkadaşın kanı yeni doğmuş bebeğin annesine verilirken zaman durmuş, kelimeler kifayetsiz kalmıştır.

‘Kuşatma Kayıtları’ Hollywood’un çok sevdiği apokaliptik bir geleceği anlatan bilim kurgu yapımlarının karanlık atmosferinden çok da farklılaşmadan, bugünkü dünyamızda Orta Doğu’da ya da başka iklimlerde yaşanan acı gerçekleri bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Almanya’da yaşayan mülteci sinemacı, değerlerin altüst olduğu bir savaş ve yoksunluk ortamında en büyük direnişin zor da olsa ‘insan kalabilmek’ olduğunun altını ustalıkla çiziyor.

(27 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Peşimizdeki Yaratıklar / Oak Caddesinin Sonu

Sıcak bir yaz günü gözlerinizi kapatıp 1982 yazına ışınlanmak ister misiniz? David Robert Mitchell’in yönettiği ‘Oak Caddesi’nin Sonu / The End of Oak Street’ sıkı sinefillere bu olanağı sunuyor. Hele bu yaman filmi bir de çocukluk ya da ilk gençlik anılarınızı saklayan Kadıköy Sineması gibi bir mekânda izleme şansı bulmuşsanız.

‘Peşimizdeki Şeytan / It Follows’da (2014) korku – gerilim, ‘Gölün Altında / Under the Silver Lake’de (2018) David Lynchvari bir kara film illüzyonunun yapıtaşları ile oynamış ve bizleri mest etmiş olan Amerikalı sinemacı, pandemi döneminin ardından çektiği bu ilk filminde doğaüstü ile haşır neşir olmayı sürdürüyor. Üstadın memleketi Detroit’in küçük bir kasabasında yaşayan Platt ailesi banliyönün dışardan bakıldığında huzurlu ve sakin ortamında aile içi sorunlarla cebelleşmektedir. Gelir adaletsizliğini arttıran Reagan ekonomisinin hüküm sürdüğü dönemde Chrysler’deki işini kaybetmiş olan ailenin babası Greg Platt (Ewan McGregor) işsiz kaldığını gizleyerek ek gelir bahanesiyle geceleri pizza dağıtıcılığı yapmaktadır. Karısı Denise (Anne Hathaway) geceleri bodrumda yazdığı romanıyla yaşadığı rutinden çıkma gayretindedir. Kasabanın geleneksel şenlik faaliyetlerinden arta kalan zamanda aile huzursuzdur. Denise kocasının içki sorununun nüksetmesinden rahatsız, 13 yaşındaki Brian (Christian Convery) ile ablası Audrey (Maisy Stella) sürekli tartışan anne ve babalarının olası bir ayrılma kararı almasından endişe duymaktadır. Platt evindeki huzursuzluk bir gece aniden beliren ve evlerin içine sızan parlak ışık, perdeleri deli gibi sallayan rüzgârla bambaşka bir boyut kazanmak üzeredir.

Komşu bahçede bir gecede biten ve soyu 200 milyon yıl önce tükenmiş olan kırmızı çiçekli bitki (Pleuromeia) sadece ailenin değil tüm kasabanın başına gelecek olanların ilk habercisidir. Suyun, elektriğin ve tüm iletişim araçlarının stop ettiği o meşum sabah vakti bahçede önce gölgesi sonra kuyruğu beliren tarih öncesi dev yaratıklarla burun buruna gelen Platt ailesi için artık gündelik yaşamın sıkıntıları geride kalmış, amansız bir hayatta kalma süreci başlamıştır.

Ünlü gök bilimci ve astrobiyolog Carl Sagan’ın kitaplarıyla büyüyen bir kuşağın yıllarıdır 80’ler. Steven Spielberg’in 1977’de çektiği ‘Close Encounters of the Third Kind’ ve de ele aldığımız 1982 yazında sinema alemini sallamış ‘E.T.’ uzaylılarla olan ilişkileri 1950’li yılların aksine hümanist bir iyimserlikle ele almıştı. Dinozorların yeni dünya ile tanıştığı ‘Jurassic Park’ için ise 1993 yılını beklemek gerekecekti. Mitchell ustası Spielberg’in sakin ve huzurlu taşra atmosferini başlangıç fonu olarak filmine taşırken, daha eskilere gidiyor ve ‘Twilight Zone’ serisinin gizemli kara deliklerine uzanarak 1982’nin ahalisini milyonlarca yıl öncesine ışınlıyor.

Oak Caddesi dinozorların yaşam alanıdır artık. Yeni konuklar dev yaratıklar için kafası bacağı koparılıp tüketilecek besinlerdir yalnızca. Film bu noktada Spielberg sinemasının naif ve büyülü dünyasından son hızla bir kıyamet ortamına evriliyor. Lakin tehlikenin göbeğinde Mitchell kendine özgü mizahını eksik etmiyor. Etobur yaratıklar çitin ardındayken arabalarına binen bir ailenin küçük kızı huşu içinde ‘Taş Devri / The Flinstones’ dizisinin ana temasını mırıldanıyor; çiftleşen iki dev yaratığı farkeden Greg, bu dayanılmaz manzara önünde polaroid fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyor.

Evin içine sinsice dalan dev yılanın yarattığı gerilimin adım adım yükseldiği bölümde ya da tarih öncesi uçan yaratıkların saldırısında Hitchcock esini taşıyan tercihleri ve uzun planlarıyla iyi bir iş çıkarıyor Mitchell. ‘Alacakaranlık Kuşağı’nı andıran sürpriz finalinde, bir nevi J. K. Rowling mucizesiyle ‘Amerikan Rüyası’na katkıda bulunmayı da ihmal etmiyor.

(26 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ahlâk: Kime Göre, Neye Göre?: Kuşatma Kayıtları

Kuşatma altında bir kent; keskin nişancılara hedef olmamak için perdeler ve çarşaflarla görüntü verilmesi engellenmiş sokaklar; yaşanması mümkün olmayacak kadar yıkılmış evler… Açlıktan, yoksunluktan ve soğuktan bitap düşmüş insanlar. Bir belgesel niteliğindeki “Kuşatma Kayıtları”nı özetlemek için yeterli bu kadarı.

Âşık İhsani’nin bir dizesini anımsıyorum: ”Açlığa ne ise ya soğuğa dayanamadık. Bir tabut götürüp yakacağım. Allah afetsin”. Hırsızlık ve sanat ürünlerini yakmak kimseye ahlâki gelmez; ancak açlığa karşı hırsızlık (dağıtılan ekmek torbalarını birbirinin elinden alıp kaçanlar), tarihi ve kültürü var eden sanatsal ürünleri soğuktan kurtulmak için yakanlar için yaşamsaldır. Abdullah El-Hatib’in yazıp yönettiği ve Berlinale’de ödül kazanan filmi “Kuşatma Kayıtları” çarpıcı gerçekliğiyle izleyenleri “kime göre, neye göre” sorusunu sorduruyor…

Arafat (bir gönderme olduğu kesin), kentin tek videocusu… Savaşla, daha doğru deyişle kuşatmayla birlikte varını yoğunu kaybetmiş, evsiz, işsiz kalmış, giderek meczup düşmüş biridir. Alabildiğine sakin, sessiz ve itiraz etmeyen biridir (önceleri öyle değilmiş), açtır, susuzdur ama onurludur.

Leyla (Saja Kilani), kentin hastanesinde çalışan bir hemşire ve arkadaşlarının arasında aklı başında tek kişidir. Muhammed (Ahmet Kontar), Yusuf (Samet Bisharat) Leyla’nın arkadaşlarıdır; gizlice girdikleri yer, yakacak bulacakları bir marangoz değil Arafat’ın video dükkanı, bir anlamda arşividir.

“İnsan aç kalmayagörsün inançlarını bile yer”

Onların yiyecek, yakacak, hatta yatacak yer araması ahlak dışı değil kuşkusuz, çalmaları, birtakım değerleri yok etmeleri ahlâk dışı sayılabilir… iyi de kime göre? Yaşamını sürdürmek isteyen için çok da doğru bir davranış muhakkak ki. Âşık İhsani’nin “Mektup”unda dediği gibi yapabilecekleri olmadığından zorunluluk olarak da kabûl edilmeli.

Vasıf Öngören, “Ayak Bacak Fabrikası”nda doğru söylüyor. İşte o zaman ne ahlâk kalır ne gelenek… Kuşatma altında yaşam bir şekilde sürüyor. Biri, eski eşyalar karşılığında bir “fırt” sigara veriyor. Sigara içenler bilir, yemekten bile önce gelir nikotin yoksunluğu… Kocası savaşta ölen genç kadının bir tabak irmik helvası için yaptıklarını da hangi ahlâk yargılayabilir?

Abdullah El-Hatib’in belgesel havasındaki bu ilk uzun metrajlı (Berlin’den ödülle dönen) filmi, (yer yer amatör etkisi veren) hareketli kamerasıyla, maddi ve insani yıkımı temel alan, evrensel bir yapıt olarak görüyorum. Afganistan’daki, Irak’ta, Suriye’de, Cezayir veya Libya’da yaşananlarla Saraybosna’daki savaşın ağırlığını tümüyle yansıtıyor.

(25 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Evlilik Zor Zanaat / Davet

Olivia Wilde’ın yönettiği ‘Davet / The Invite’ Oscar Wilde’ın veciz cümlesi ile açılıyor: ‘İnsan her zaman aşık kalmalı, bu sebeple de hiçbir vakit evlenmemeli’. Aktris sinemacının ünlü yazarla bir akrabalığı bulunmuyor. ‘Cockburn’ olan soyadını İrlandalı yazara olan hayranlığı nedeniyle lise yıllarında sahne adı olarak seçtiğini de biliyoruz. Filmin temel meselesini bir çırpıda özetleyen bu epigrafla açılış yapmasının da yerinde olduğunu belirtelim. Bu minvalde ilk sahnede müzik dersleri verdiği orta halli konservatuvarda sahnedeki küçük öğrenci orkestrasını dinlemeyen, gözlerini kapatmış ve kendi gençlik hayallerine dalmış Joe (Seth Rogen) ile tanışıyoruz. Orta yaşlı adamın ‘Onslaught’ adını verdiği grubuyla yapmak istedikleri artık çok geride kalmıştır. Şükür ki ailesinden kalma başını sokacak güzel bir San Fransisco dairesine sahiptir ama bu onun kendisini bir başarısızlık timsali olarak görmesini daha da derinleştirmektedir.

Angela (Olivia Wilde bizzat kendisi oynuyor) ile 15 yıllık evlidirler. Film boyunca hiç karşımıza çıkmayacak olan 12 yaşındaki kızları Maggie babasına tapmaktadır ama bu da Joe için bir teselli kaynağı olmaktan uzaktır. Evlilikleri yorulmuştur. Bir senedir seks yapmamış, konuşmayı asgariye indirmiş, aynı evin içinde iki yabancı haline gelmişlerdir. Joe o sıradan mesai günü bitiminde eve döndüğünde karısının üst kattaki eksantrik komşu çifti yemeğe davet ettiğini öğrenir. Yorgundur, misafir çekecek hali yoktur. Üstelik gecenin geç saatlerine kadar seks yapan komşu çiftin inleme ve çığlıklarından hayli muzdariptir. Karısı tam tersini düşünür. Boşluğunu eve yeni eşyalar almak ve daireyi yeniden düzenlemekle doldurmaya çalışan Angela, hummalı onarım çalışmaları esnasında onların komşularına rahatsızlık verdiğini ve bu davetin bir tür özür mahiyetinde olduğunu ileri sürer.

Karı kocanın sesli tartışmaları sürerken kapı çalınır, Hawk (Edward Norton) ile Piña (Penélope Cruz) ellerinde krem karamele benzeyen ev yapımı İspanyol usulü ‘flan’ ile çıka gelir. Üst kat komşularının bir mezar sessizliğindeki daireye farklı bir enerji getirdiklerini anında hissederiz. Howard adını ‘Hawk’ olarak değiştirmiş olan çekici adam itfaiyecilik mesleğini geride bırakmış, halen iyileştirici bir masaj tekniği olan ‘rolfing’e merak sarmıştır. Bir psikolojist ve seksolojist olan Piña ile danışanıyken tanıştığını ve iki yıldır beraber olduklarını öğreniriz.

Joe üst kattan gelen erotik inleme seanslarından söz açmaya fırsat bulamadan Piña ile Hawk konuya girer ve kendi dairelerinde yakın arkadaşlarıyla birlikte oldukları toplu seks partilerinde aşağıya verdikleri rahatsızlık için özürlerini sunarlar. Joe ile Angela tüm açık fikirliliklerine karşın şaşkındır. Ateşli çift, alt kattaki Platt ailesinin kapıda, pencerede, asansörde kendilerini gizli bir hayranlıkla süzdüğünü farkettiklerini ima ettiğinde iyice bocalarlar. Hawk ile Piña ‘seks tercihleri doğrultusunda’ dörtlü olarak birlikte olmalarını teklif ettiğinde yeni bir dönemecin eşiğine gelmişlerdir bile.

Filme konu olan metin İspanyol yazar Cesc Gay’ın ‘Els veïns da dalt’ adlı oyununa ait. Gay kendi oyununu 2020 yılında ‘Sentimental’ ya da İngilizce bilinen ismi ‘The People Upstairs’ olarak filme almış. Metnin Ha Jung-woo’nun yönettiği 2025 yapımı bir Kore versiyonu da mevcut. ‘Dert Etme Sevgilim / Don’t Worry Darling’ ile ilk yönetmenlik denemesinden alnının akıyla çıkmış olan Amerikalı Wilde, San Fransisco iklimine taşıdığı ekibe, çağımızın Sophia Loren’i olarak adlandırılmayı hak eden Cruz’u da eklemek suretiyle özgün metnin İspanyol kıvamını korumuş. Dar alandaki diyalog yüklü paslaşmalar, görüntü yönetmeni Adam Newport-Berra’nın katkısıyla dinamik bir lunapark hız treni ritmine kavuşmuş. Filmin dört oyuncusu da harika performanslar sunuyor.

Wilde’ın aynalar kullanımı ve dairenin her bir odasının yitip gitmekte olan bir evliliğin izlerini taşıyan incelikli tasarımı mükemmel. Wilde giderek bir ‘evlilik terapisi’ne dönüşen filmine son bir hamleyle, özgün filmde olmayan bir açılım da ekliyor. Özlemi çekilen bir birlikteliğin ve coşkulu cinselliğin ete kemiğe bürünmüş hali olan Norton – Cruz çiftinin ziyaretinin gerçek mi yoksa bilinçaltı hayallerin ürünü olup olmadığı noktasını izleyiciye bırakmayı tercih ediyor. Zekice kurgulanmış bu tek mekân filmi son haftaların en heyecan verici yapımlarından. Varsa uzun süreli birlikteliğinizi sorgulamak ve şöyle bir silkinmek için iyi bir fırsat.

(21 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Özgürlük mü, Kaçış mı? Karavan Hayatının Psikolojisi

Oscar ödüllü Nomadland (2020), eşini ve yaşadığı kasabayı kaybettikten sonra karavanıyla yollara düşen Fern’in hikâyesini anlatıyor. Film, bir insanın evini kaybettiğinde geride ne bıraktığını, yanında ne taşıdığını ve yasın insanı nereye götürdüğünü soruyor. Belki de Nomadland, gitmenin her zaman özgürleşmek, kalmanın da her zaman vazgeçmek olmadığını hatırlattığı için önemli. Çünkü insan nereye giderse gitsin, içinde taşıdığı hikâyeden uzaklaşamıyor. Bu yazı, yolun ve yasın izinde sizinle ilk buluşmam. Bundan böyle yazılarımda yalnızca filmlerin anlattığı hikâyelere değil, o hikâyelerin insan ruhunda açtığı yerlere de birlikte bakmaya, psikolojinin dilinden duymaya çalışacağız.

Bir süredir dünyanın birçok yerinde aynı hayal büyüyor. İnsanlar bir karavan satın alıp yollara düşmek, büyük şehirden uzaklaşıp daha sade bir hayat kurmak istiyor. İnsanların sık sık “Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum!” düşüncesini dile getirmesi aslında aynı duygu durumunu yaşayan insanların ifadelerinin farklı biçimleri: “Şu an yaşadığım hayatın içinde sıkıştım ve kendime yer bulamıyorum.”

Bu nedenle son yıllarda milyonlarca kez izlenen karavan videoları aslında tesadüf değil. Daha az eşya ile yaşamak, doğaya yaklaşmak ve daha özgür hissetmek birçok insanın ortak hayaline dönüştü. Peki gerçekten aradığımız şey yeni yollar mı, yoksa içimizde ağırlaşan hayatı biraz olsun hafifletebilmek mi?

Karavanlara bu kadar ilgi duyulmasının bir nedeni de hareket ederken hayata başka bir yerden bakabilme ihtimalidir. Mesele yeni bir yere gitmekten çok, içimizde ağırlaşan hayatla başka türlü yaşayabilmenin yolunu aramaktır.

Karavan hayatına uzaktan bakıldığında tekerlekler, yollar ve manzaralar görülür. Nomadland özelinde biraz daha yakından bakıldığında ise başka üç kavram belirir: ev, yas ve yol. Nomaland tam da bu üç kavramın etrafında dolaşır. Film, karavan hayatını bir özgürlük yaşantısı yerine; kaybın ardından insanın kendine yaşayabileceği yeni bir alan açma çabası olarak anlatır. Fern’in çıktığı yolculuk, yeni bir hayat kurmaktan ziyade, kaybettiği hayatın ardından yaşamaya devam etmenin mümkün olup olmadığını anlamaya çalıştığı bir yas yolculuğudur.

Filmin başında Fern’in yaşadığı kasabanın ekonomik olarak çöküşü, yalnızca işlerin kaybedilmesi değildir. Kasaba kapanır; iş, ev ve alışılmış hayat da onunla birlikte ortadan kalkar. Fern’in yola çıkışında bu koşulların elbette ki payı vardır; ancak onu yolda tutan yalnızca mecburiyet değildir. Filmi, “evini kaybetmiş bir kadının yollara düşmesi” olarak okumak asıl soruyu ıskalamak olur. Çünkü Fern’in gidecek bir yeri yok değildir. Yeniden bir düzen kurabileceği insanlar vardır. Fern’in meselesi, kalabileceği yeri varken onu gitmeye iten nedenlerdir.

Fern için karavan, yakınlığın dozunu kendi belirleyebildiği bir mesafeden ilişkilerini yaşayabildiği, sınırlı, sonlu ve kontrollü bağ kurabildiği bir hayata imkân tanır. İsterse bir topluluğa katılır, isterse kontağı çevirip uzaklaşır. Birine yaklaşır, sonra istediğinde yeniden yollara çıkar. Fern’in sürekli hareket halinde olması bu yüzden özgürlük kadar yasla da ilgilidir. İnsan acısına tanıklık eden mekândan uzaklaşarak acısından da kurtulacağını sanır; oysa nereye giderse gitsin, zihninde ve gönlünde hayatının izleri onunla birlikte yol alır. Çünkü yasın doğası sadece mekâna bağlı değil; kaybedilen kişiyle, hayatında maruz kaldığı değişikliklerle ve insanın içinde açılan boşlukla ilgilidir. Yol uzadıkça acının kendiliğinden geride kalacağını düşünmek mümkün. Oysa yasın bir zamanı, bir ritmi var. Yasın demini alması gerekiyor. Acının içinden geçerek, onu bastırmadan, hızlandırmadan, kendi doğasına ve ritmine izin vererek yaşanması gerekiyor. Çünkü yas, insanın hayatından çıkıp gitmesi gereken bir duygu değil; kaybın ardından hayatın içinde kendine yeni bir yer bulma süreci. Fern’in sürekli yolda oluşu da bu açıdan anlam kazanıyor. Karavan hareket ediyor, şehirler değişiyor, işler değişiyor, insanlar gelip geçiyor; Fern’in içinde taşıdığı kayıp duygusu ise bütün bu hareketin içinde onunla birlikte kalıyor.

Ev Kaybolunca İnsan Nereye Ait Olur?

Psikolojik açıdan bakıldığında ise Fern’in yaşadığı şey çifte yastır. Sadece eşini değil; evini, komşularını, rutinlerini, aidiyet duygusunu da kaybeder. Fern’in karavanda yaşama tercihini sadece ekonomik bir nedene bağlayamayız. Onun eski hayatından küçük eşyaları sakladığı karavanı yasını taşımasına ve dağılmamasına imkân tanıyan bir yaşam biçimidir. Travma yaşayanlar ilk olarak iki şeye ihtiyaç duyar. Birincisi güvenlik, ikincisi kontrol. Karavan Fern’in hayatında kontrol edebildiği tek yer olmuş. Filmin sonunda Empire’a geri dönmesi, geçmişiyle vedalaşıp yoluna devam edebilmesi ise travmaları için gerekli olan yüzleşme ihtiyacını göstermiştir.

Filmde karavancıların bir araya geldikleri bir kampta Fern, Dave ile tanışır. Beraber keyifli vakit geçirirler; Dave hasta olduğunda Fern onun karavanına gider ve hastalığıyla ilgilenir. Filmin sonlarına doğru Dave ailesinin olduğu yere dönme kararı alır ve Fern’i kendi evine davet eder. Bir sürenin ardından Fern, Dave’in evine gider. Dave’in evi düzenli ve konforludur. Fern o evde uyuyamaz. Çünkü travma yaşayan insanlar için güvenlik, konforla aynı şey değildir. Fern’in güvenli hissettiği yer karavanıdır. Kapısını kendisi kapattığı karavanında yorganını ağzına kadar çeker, çocukların kendilerini battaniyeye sararak sakinleştirmesine benzer bir halle kendini teselli etmeye çalışır. Dave’in hayatın kalanını birlikte tamamlama teklifi ve onun kalıcı düzeninde olma hissi Fern’in hiç de hazır olmadığı ve ona iyi gelmeyen bir durum olmuştur. Bu yeni hali benimsemek istemez ve yollara yani eski düzenine döner.

Nomadland’da karavancıların kamp alanında insanlar sosyalleşirler. Filmin bu kısmı insanların sınırlı da olsa birbiriyle iletişimde olmadan yapamadığının bir göstergesi olarak okunabilir. İnsan insana muhtaçtır. Kamp alanında bir araya gelen bu karavancılar birbirlerine geçmişlerini anlatırlar. Adeta bir yas topluluğu gibilerdir. Ortak noktaları, hayatın bir yerinde derin bir kayıp yaşamış olmalarıdır: Bir adam oğlunu kaybetmiş, bir kadın geçirdiği kanserden söz ediyor. Bir başkası eşini, bir diğeri işini kaybetmiş. Bob Wells’in anlattıkları ise bütün bu hikâyeleri aynı yerde buluşturuyor.

Karavan hayatı ya da “uzakta bir hayat” fikri, yalnızca doğada kendinle olma arzusu değildir. Bu filmde Fern’de de olduğu gibi insan kendisini yeniden duyabileceği bir sessizlik arayışı içinde, buradaki asıl konu sessizliğin her zaman huzur getirmediğidir. Bu yüzden Nomadland, karavan hayatını ne yüceltir ne küçümser. Onu olduğu gibi gösterir: Hem bir nefes alanı hem de bir kırılganlık alanı olarak.

İnsan Her Şeyi Geride Bırakabilir mi?

Kız kardeşiyle olduğu sahnelerde, Fern’in “normal” hayata geri dönme ihtimali üzerinde durulur. Bir ev, bir aile sofrası, daha düzenli bir yaşam… Fakat Fern bu çağrıya yakınlık göstermez. Çünkü onun için eşinin kaybından sonra eski hayata dönmek, sadece eve dönmek değil; artık var olmayan bir benliğe dönmekle eş değer olmuştur.

Fern eşini, işini, gençliğini, alışkanlıklarını ya da kendisine ait o bitmemiş hikâyeyi; yeni bir ilişki yeni bir ev teklif edilse bile içine alamadığından orada dondurur. Fern’in yolda kalışı, bu nedenle inatçı bir özgürlük arzusundan çok, yasın kendine özgü dili gibidir.

Bugünün insanı da sık sık “hayatımı değiştirmek istiyorum” derken aslında şunu söylemeye çalışır: “Eski hayatımın içinde kendimi bulamıyorum.” Ancak hayatı değiştirmekle iç dünyayı dönüştürmek aynı şey değildir. Karavanın yönünü değiştirmek mümkündür; ama insanın içindeki boşluğun yönü her zaman kolayca değişmez.

Birlikte Olmak ve Yalnız Kalmak Arasındaki İnce Çizgi

Filmde Fern’in karşılaştığı göçebe toplulukla, yalnızlığın bütünüyle terk edilmediği ama dayanışmanın da mümkün olduğu sınırlı bir dünya kurar. İnsanlar birbirlerinin hayatına sahip çıkmaz; birbirlerine alan açarlar. Kimse kimseyi kurtarmaya çalışmaz. Ama biri zorlandığında yanında olur.

Belki de modern insanın özlediği şey tam olarak budur: Müdahale etmeyen ama kaybolduğunda el uzatan bir yakınlık. Şehir hayatında insanlar çoğu zaman ya birbirinin hayatına fazla girer ya da birbirine hiç değmez. Oysa sağlıklı bağ hem yakınlığı hem sınırı taşıyabilen bağdır.

Yol Her Zaman Kaçış Değildir ve Her Yol İyileştirmez

Fern’in filmin sonunda yeniden yola çıkması, izleyiciye kesin bir cevap vermez. Onun seçimi hem güçlü hem hüzünlüdür. Film, hayattaki her sorunun bir cevabı, her acının bir çözümü olmadığını bize hatırlatır. Hayatta her şey çözülmüyor; insan onları hayatının içinde taşımayı öğreniyor

Bugün “her şeyi bırakıp gitmek” isteyen insan için de mesele yalnızca gitmek değil, gittiğimiz yerde kendimizle nasıl bir ilişki kuracağız? Sorusudur. Doğaya, yola, sessizliğe ya da yalnızlığa sığınırken iç sesimizi dinlemeye hazır mıyız?

Bugün birçok insan karavanlara bakarken özgürlüğü görüyor. Nomadland ise aynı karavana biraz daha yakından bakmamızı istiyor. O küçük aracın içinde yalnızca bir yatak, birkaç tabak ve katlanır sandalyeler yok. Orada kaybedilmiş bir eş, kapanmış bir kasaba, geride bırakılmış bir hayat ve taşınmaya devam eden bir yas var. Fern’in yolculuğu ise acıyı geride bırakmak değil; onu hayatın içine yerleştirip yine de yollara devam edebilmektir. Yol, yolda olmak aslında pozitif bir duygudur, ama eğer dönecek bir evin varsa.

(20 Ağustos 2026)

Hatice Keltek

Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?: Davet.

“Akıllı insan evlenmez, birlikte yaşar” için Oscar Wilde’in, “İnsan her zaman âşık olmalıdır. İşte bu yüzden asla evlenmemelidir” sözünün günümüze uyarlanmış hali diyebiliriz. Evlendiğiniz, uzun yıllar her şeyinizi paylaştığınız insanla ne kadar anlaşabilirsiniz? Denemeden söylemek zor; filmde de “boşanın” önerisine “ama çocuğumuz var” yanıtı ne kadar tanıdık değil mi? Sahi, evlilik için boşuna “tarihin marangoz hatası” denmiyor.

Çok bilinen, tiyatrodan dansa, sinemadan radyoya kadar birçok kez uyarlanan öyküyü Olivia Wilde çekmiş… Uzun süredir evli olan San Fransiskolu bir çift Joe (Seth Rogen) ve Angela (Olivia Wilde), üst kat komşuları Piña (Penélope Cruz) ve Hawk’u (Edward Norton) akşam yemeğine davet etmeleriyle tek mekânda geçen bir film izliyoruz. Tek mekân ama alabildiğine merak, heyecan ve soru işaretleriyle dolu.

Aytekin Çakmakçı, “bir filmde kamera hareketlerini, resmi görmüyorsanız, kameraman başarılı demektir” diye anlatırdı, kendi mesleği olmasına karşın. Muhakkak ki, bazı kamera hareketleri, görüntü ölçekleri yakalıyorsunuz, ama “Davet.” tam anlamıyla sizi içine alıyor; dahası kendi içinize doğru çekiyor ve önce kendinizi, sonra da partnerinizi (eşinizi, sevgilinizi) sorguluyorsunuz.

“İçiniz nasıl” sorusuna yanıt vermeniz gerekmiyor, kendi yanıtınızı kendinize verin ve sadece kendinizi kandırdığınızı kabûl edin. Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak yalan söyleyenler en çok da eşler galiba; hele uzun bir süre geçmişse birliktelikle… Her şey bitmiş, her şey bir kenara itilmiş, ne beklenti kalmış ne saygı ne de sevgi. Peki, niye sürdürülür o ilişki; işkence olsun diye mi?

İkilinin misafirleri bunu vuruyor yüzlerine. Sahi, belki de gelmemişlerdir. Belki de kendi duygularını kendileri deşmişlerdir karı koca, bunca yıl sonra. Duygudan düşünceye, sevgiden cinselliği tabunun ne denli yanlış olduğunun kanıtı bu film; sadece itiraf edemediğiniz…

Kendinize, duygularınıza, düş(ünce)lerize, bedeninize cimri olmayın.

21 Ağustos’ta gösterimde…

(14 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hava Durumundan Asla Emin Olamazsın / Fırtınadan Önce

Nisan 1944’te İngiltere’nin güneybatısındaki Slapton Sands sahillerinde yapılan, Normandiya Çıkarması’nın (D-Day) gizli genel provası niteliğindeki Tiger Harekatı (Exercise Tiger) koordinasyon hataları ve Alman botlarının saldırısı sonucu 750’den fazla Amerikan askerinin kaybıyla sonuçlanmıştır. Anthony Maras’ın yönettiği ‘Fırtınadan Önce / Pessure’ işte bu talihsiz girişimin sahili kana bulayan görüntüsüyle açılıyor. Müttefik kuvvetleri baş komutanı general Dwight ‘Ike’ Eisenhower’ın (Brendan Fraser) kedisine lanet okuduğu bu başarısızlık hikayesi bir kez daha tekrarlanmamalıdır.

Soutwick House’a konuşlanmış müttefik komutanlar ‘Operation Overlord’ kod adıyla bilinen ve tüm hazırlıkları tamamlanmış ünlü çıkarmanın tarihini belirlemek üzere toplanmıştır. Hazır bekleyen 7 bin donanma gemisi, 130 bin kara askeri, 15 hastane gemisi, 8 bin doktor ve 3 destek hava birliğinden oluşan, tarihin deniz yoluyla en büyük istila kuvvetinin hazır beklediği Normandiya kıyılarına çıkışın 6 Haziran pazartesi sabahı yapılması planlanmıştır. Savaşın kaderi buna bağlıdır. Fransa’nın işgaline 61 saat kala yapbozun tüm parçaları yerli yerindedir. Geriye bir tek kolay ölçülemez hava tahmini kalmıştır. Lakin burası Kuzey Avrupa’dır ve burada meteorolojik olarak konuşursak, 24 saati aşan her tahmin uzun vadeli sayılmaktadır.

Eisenhover’ın kesinliğe ihtiyacı vardır. İngiliz müttefiki Churchill’in tavsiye ettiği İskoçyalı Dr. James Stagg’ı (Andrew Scott) huzuruna çağırması bundandır. Ada devletinin en iyi meteoroloğu olarak bilinen ağırbaşlı ve ciddi bilim adamı, harekatın Alman cephesinde duyulmadan ivedilikle başlaması için, filme özgün adını veren, yoğun ‘baskı’ karşısında acele karar alma niyetinde değildir. Ike’ın baş meteoroloğu albay Irving Krick’in (Chris Messina) ivedi çözümlerine ya da geçmiş yıllardan toplanmış verilere yüz vermez. Atlantik boyunca Newfoundland’den Normandiya’ya kadar uzanan iki agresif fırtınayla birlikte halen günlük güneşlik olan havanın saatler ilerledikçe aniden bozabileceğini ve bunun sonucunda yükselecek olan dalga boyuyla deniz taşıtlarının bozguna uğrayabileceğini, yoğun bulutlanmanın hava desteğine engel olacağını açık sözlülükle dile getirir. Düşman savunmasını daha da güçlendirmeden ve müttefiklerin taktiklerini çakmadan harekete geçmeyi ateşli bir biçimde savunan İngiliz general Bernard ‘Monty’ Montgomery’nin (Damian Lewis) itirazına karşı son söz Eisenhower’ın iki dudağı arasındadır.

Normandiya çıkarması, John Wayne’den Richard Burton’a geniş kadrolu sinemaskop ‘En Uzun Gün / The Longest Day’den (1962) Steven Spielberg’in Omaha plajında tam 24 dakika süren nefes kesici açılışın yer aldığı ünlü başyapıtı ‘Er Ryan’ı Kurtarmak / Saving Private Ryan’a (1998) kadar bir dolu Anglo-Amerikan yapıtına konu olmuştur. Maras’ın filmi aynı tarihi dönemece savaş alanından değil, harekat kararının verildiği ordu karargahından bakıyor. İlk kez 2014 yılında sahnelenen aynı adlı oyundan beyazperdeye uyarlanan yapımın senaryosu Avustralyalı yönetmen ile oyun yazarı David Haig tarafından ortaklaşa kaleme alınmış.

Baştan sona bir ‘mahkeme draması’ tarzında gelişen hikâye son bölüm haricinde bir savaş filmi bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir belki. Ancak savaşın kazanılması için bir ölüm kalım mücadelesi için kararın tartışıldığı 61 saatin öyküsü hiç de yabana atılmayacak denli heyecan içeriyor. 2018 yapımı ‘Hotel Mumbai’de yaşanmış bir olaydan yola çıkarak, lüks bir konaklama merkezinde gerçekleşen terörist saldırının dehşetini beyazperdeye taşımış olan Maras, bu kez de gerilimi diri tutmayı başarıyor. Filmin başarılı oyuncu kadrosu bu hararetli tarihsel tartışmanın yeniden canlandırılmasına büyük katkı sağlamış. Fraser, Messina, Lewis hepsi iyiler ama İrlanda asıllı Scott, taviz vermez Dr. Stagg kompozisyonuyla çağımızın en iyi aktörlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

(14 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gecenin Çocuğu / Karanlıktan Gelen

‘Annelik kutsallık mıdır?’.

Kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını sorgularken geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, manifesto niteliğindeki ‘ezber bozan’ Mary Bronstein filmi ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ hakkındaki yazımın başlığında bu soruya ‘hayır’ cevabını vermiştim. 4 yıl önce Sundance’de hayranlıkla karşılanan ‘Kuluçka / Pahanhautoja – Hatching’in yönetmeni Hannah Bergholm benzer şeyleri düşünüyormuş ki, bu yıl Berlinale’nin Altın Ayı ödüllü ana yarışmasına seçilmiş ve halen sinemalarımızda gösterimi süren ikinci uzun metrajı ‘Karanlıktan Gelen / Yön Lapsi – Nightborn’da, toplumun inanç ve değerleri üzerinden annelik algısıyla bir hesaplaşmaya girişmeyi deniyor.

Hikâye, genç bir çiftin Finlandiya kırsalındaki yolculuğu ile açılıyor. Huzurlu viyolonsel ezgisi eşliğinde ormanın derinliklerine doğru yol alan Saga (Seidi Haarla) ve Jon (Harry Potter serisinin büyümüş Ron Weasley’si Rupert Grint) gülücükler saçarken, genç kadının büyükannesinden kalma orman evinde kurmayı düşündükleri yuvanın hayalini kurmaktadır. Ormandaki ateşli sevişmeleri sırasında ‘beni anne yap’ diye haykırır Saga. Yıkık dökük evi hale koyamadan bebek erkenden gelir. Doğum zor olmuştur. Neyse ki, onlarca dikiş ve kan kaybının ardından dünyaya gelen hayli kıllı bir bedene sahip oğlan sağlıklıdır.

Hasar görmüş bedeniyle zor günler geçiren Saga, bebeği doğanın koynunda büyüyeceği için ağrısına sızısına pek aldırmaz. Lakin, yolunda gitmeyen çok şey verdır. Ormandan gelen tuhaf seslere aldırış etmezler belki ama bebeğin süt emerken annesinin memesine parçalarcasına saldırması tahammül edilir gibi değildir. Lohusa evini ziyarete gelenlerin küçük çocukları bebeğe dehşet içinde bakakalır. Küçük oğlan da kendisine dokunulduğunda ya da kıyafetleri üzerindeyken canı yanmakta, güneş ışığına hassasiyet göstermektedir.

Geceleri uyumayan, hiç gülmeyen küçük varlığın yüzünü izleyiciden kaçıran Bergholm, gerilim ve dehşet duygusunu uyanık tutmaya kararlıdır. Londralı kocanın kayıtsızlığına karşılık, Saga endişe içindedir. Büyükannesi ona küçükken ormanda tehlikeli yaratıklar, namı diğer troller olduğundan bolca söz etmiş ve onların eve yaklaşmaması için demir hurdaları bahçe sınırında tutmaya özen göstermiştir. Saga’nın kaygıları büyürken orman sınır tanımazcasına eve nüfuz etmeye başlar. Tahta zemininin altından filiz veren ağaç fidanı, pencereyi saran dallar, bebeğin çığlıklarına karşılık veren sesiyle orman, çekirdek ailenin yaşam alanını istilâ etmeyi sürdürür.

Bergholm filmin öyküsünü tasarlarken vatanı Finlandiya’nın kadim folklorundan yararlanmış. Fin folklorunda yeri olan troller bizim sosyal medyaya dadanmışlar kadar olmasa bile tehlikeli yaratıklar. Bunların ortaya çıkışı ve filmin özgün adıyla da bağlantılı olarak ‘gecenin çocuğu’na sahip çıkışları genç anneyi serseme çevirir başta, ancak sonrasında orman alemine dalmış ve ağaçlarla iletişime geçmiş kendi çocukluğunu hatırlayınca dünyaya getirdiği varlığı anlamaya ve kabullenmeye başlayacaktır.

Filmin, kadın yönetmenin ilk çocuğunu dünyaya getirdikten sonra şekillendiğini hatırlatmak isterim. Hamilelik sonrası depresyonu neşter altına yatıran Bergholm, başta sözü geçen Bronstein gibi anneliğin bir kadını gerek fiziken gerekse ruhen dönüştüren, olumlu olduğu kadar olumsuz etkileyen, kadının alanını sınırlayan bir olgu olduğunun altını ısrarla çiziyor. Geleneneksel toplumun çizdiği daima mutlu ve gururlu annelik resminin arka yüzünü tartışmaya açıyor. Bronstein’ın annesi Linda (Oscar adayı muhteşem Rose Byrne) tavanda açılmış metaforik kara delikten çıkışa çabalarken, Saga çocuk odasının zemininde oluşan çukurun içinde özüne dönmenin huzurunu arıyor.

Aykırı bebeğin yüzünü seyirciden kaçıran yönetmen, Gustav Hoegen ustanın mekanik kuklalarının yardımıyla hareket eden çocuğu canlı kılmayı bilmiş. Hikâyenin tekinsiz müziğini Finli metal dörtlüsü Apocalyptica’nın kurucusu çellist Eicca Toppinen’e emanet etmekle de iyi etmiş. Bir diğer kuzeyli sinemacı Juho Kuosmanen’in imzasını taşıyan, bizde de gösterilmiş ‘6 Numaralı Kompartıman’da keşfettiği muhteşem Seidi Haarla’nın yıpranmış ve hayli kilo almış bedeninden, endişesi gözlerinden taşan etkileyici yorumundan aldığı destek ayrıca önemli.

Ormanın ve orman yaratıklarının önemli bir karaktere dönüştüğü filmiyle annelik olgusunu tartışmaya açan, doğum sonrası depresyonu Grimm kardeşlervari bir beden-korku gerilimine dönüştürürken hayli etkileyici bir çalışmaya imza atan Bergholm’un yeni filmleri beklenmeye değer.

(13 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ruhların Dönüşü Bir Protestodur / İşe Yarar Bir Hayalet

Dünya prömiyerini yaptığı 79. Cannes Film Festivali’nin en şaşırtıcı filmlerinden biri olan ‘İşe Yarar Bir Hayalet / Pee Chai Dai Ka – A Useful Ghost’, İKSV festivalindeki gösterimlerinin ardından MUBI’de izleyici karşısına çıkıyor.

Bangkok doğumlu Ratchapoom Boonbunchachoke’nin yönettiği ve Tayland’ın Oscar adayı olan yapım, görüp göreceğiniz en komik, absürd, politik ve dokunaklı hayalet filmlerinden biri, ancak Batı’dan gelen örneklere hiç benzemiyor. Thai kültürünü şekillendirmiş doğa üstü olayların ve yıllanmış efsane geleneğinin izlerini taşıyan film, sinefillerin gönlünde yeri olan Apichatpong Weerasethakul ustanın, benzer temaları işleyen, lakin bir tefekkürü andıran ruhani yapıtları ile de benzeşmiyor.

Soğuk Savaş döneminde geçen bir kuir casusluk hikâyesini anlattığı 2020 yapımı kısa filmi ‘Red Aninsri: Or, Tiptoeing on the Still Trembling Berlin Wall’ ile Locarno Film Festivali’ne keşfedilen 39 yaşındaki sinemacı, Cannes’ın ‘Eleştirmenler Haftası’ seçkisinden büyük ödülle dönen ilk uzun metrajında, toz kirliliğinin sebep olduğu solunum hastalığı sonucu hayatını kaybeden Nat (Davika Hoorne) ile bir aile şirketinin veliahtı March’ın (Wisarut Himmarat) özlem yüklü öyküsüyle konuya giriyor. Yaslı genç adam, bebeğini düşürdükten sonra yaşama veda eden karısının ruhunun bir elektrikli süpürgenin içine girerek geri döndüğünü anlıyor. Beklenenin aksine, eşler arasındaki bağ güçlenmiş, cinsel çekim ateşlenmiştir. March’ın başta hükümran annesi Suman (Apasiri Nitibhon) olmak üzere varlıklı ailesi bu sıradışı birlikteliği reddediyor. Kurulu düzene yararlı bir hamleyle eski gelin aileye yeniden kabul edilecek midir?

Thai sinemacı bu temel hikâyeyi, ülkenin kaybolmakta olan kültürel değerleri üzerine incelemeler yapan, kendisine Ladybird adını vermiş gay araştırmacı (Wisarut Homhuan) üzerinden anlatıyor. Genç adam yeni satın aldığı elekrik süpürgesi daha ilk geceden toz ve kirleri dışarı püskürttüğü için servisi çağırıyor. Telefonu kapatır kapatmaz çıkagelen gizemli Krong (Wanlop Rungkumjad) aletin içine bir hayalet girmiş olduğundan başlayarak, bunların üretildiği fabrikada türeyen bir hayaletin ortalığı karıştırdığını anlatmaya koyuluyor. Fabrikanın işçilerinden Tok (Krittin Thongmai) çalıştığı ortamdaki toz kirliliği nedeniyle fenalaşmış ve hayatını kaybetmiştir. Ruhu çalıştığı yere geri dönen Tok intikam peşindedir. Denetim sırasında yaşanan kaos sonucunda fabrika kapatılır. Bakalım aile hayaletlerden nasıl kurtulacaktır?

Ölmüşlerin ruhları ancak hatırlandıkları zaman geri dönme imkanı bulmaktadır. Böylece, hayatta olan sevdiklerinin anıları elekroşokla silinerek hayaletlerin gerçek dünyaya dönüşü engellenebilecektir. Nat’dan beklenen, yaşayanların düşlerine girerek anılarını röntgenlemesidir. Bunun için bir ‘rüya denetim laboratuvarı’ hazırlanır. Nat kendi için hayal ettiği yuvayı hayata geçirebilmek için, kapital sahibi egemen ailenin şartlarını kabul ederek ‘işe yarar’ bir hayalet olmayı kabullenir. Ancak, on yıllar boyunca ezilmiş, yok edilmiş ruhların unutulmaya hiç niyeti yoktur. Ekim 1976’da Thammasat Üniversitesi’nde gerçekleşen kanlı devlet ve milis saldırısı, ya da Mayıs 2010’da başkent Bangkok’da yaşanan askeri operasyonlarda hayatını kaybedenler karanlık geçmişi hafızalarda taze tutmaya and içmişlerdir.

Asya kültürlerinde yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırın çok bulanık, çok geçirgen bir çizgide olduğunu biliyoruz. Boonbunchachoke, yazarken bile başımı döndüren serüvende bu temel noktadan yola çıkarak türleri hınzırca ve zarif bir biçimde harmanlamış. Rüyaların trajik anların görüntüleri mi, yoksa gerçekleştirilmemiş arzuların tezahürü olduğu hususunda yaman denemelere girişmiş. Bir dizi hayalet öyküsüne aşkın gücünü, dayanılmaz romantizmi, mizahı, dehşeti, siyaseti, sosyal ve kuir yorumları eklemlemiş. Politik keskinliğini duygusal zekâ ve mizahla ustaca birleştirirken, kapitalist düzenin işe yarayanları nasıl ödüllendirdiğini sergilemiş. Ayrımcılıkla bir kenara itilenlere, ister hayalet, ister LGBT bireyi olsun, sisteme hizmet ettikleri sürece ilişilmediğinin altını çizmiş. 70 küsur yıllık tarihe bakıldığında benzer travmaları yaşamış ülkemizde de benzer biçimde yaşanmış zulümlerin hiçbir zaman unutulmamasını dilerken, bu sıra dışı filmi deneyimlemenizi hararetle öneririm.

(08 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Belgesel(ciler)in Zorlu Sınavı

Bugünlerde gösterimde olan Hayvan Çiftliği (https://sadibey.com/2026/07/30/bir-cocuk-filmi-hayvan-ciftligi-buyukler-icin-de/) nedeniyle gündemde olan George Orwell, yaşam için iki temel konuyu vurguluyor. Gazeteciliğinden kaynaklı haber ağırlıklı düşünülürse de basın ve medya mecraları için, hatta tüm sanat alanları için de geçerli bu vurgu…

Birincisi:

“Gazetecilik, birilerinin yayınlanmasını istemediği haberleri yazmaktır; gerisi halkla ilişkilerdir” diyor. Bu, iktidar ve güç odaklarının gizlemeye çalıştıklarını gözler önüne sermek, aynı zamanda yasaklama, sansür ve manipülasyonlara karşı sağlam ve kararlı bir duruş sergilemekten başka bir şey değil…

“Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselinin yapımcısı ve yönetmeni Bingöl Elmas, filminin Kültür Bakanlığı tarafından kabul edilmemesine karşı onurlu bir duruş sergiliyor. Bakanlık, destek adı altında verdiği parayı geri istemiş, Elmas da hemen ödemiş, hem de faiziyle birlikte (Sahi, Bakanlık yardım ve desteklerini filmin tesliminden sonra yapıyor, geçen zamanda enflasyonun erittiklerini hiç mi hiç düşünmüyor; “nas” da olsa, keser hep kendine yontuyor).

Kapadokya’da, Rumlarla Türkler (hatta Ermenilerle Yahudiler de iç içe yaşarken, Cumhuriyet öncesi ve hemen sonrasında her şey değişmiş. Şair, ressam Kostas Meliadis kendi evini şiir buluşmalarına açmış. İnsanlar ona şiir yazdırıp duvara resmettiriyorlarmış. Gerçekten de tablo niteliğinde, estetik değeri yüksek şiirler ve tablolar var. Mübadeleyle (on binlerce insan Yunanistan’a, oradan da Türkiye’ye gönderilmiş) eski mekânlar kendi kaderine terk edilmiş. Yerel rehber hem çevre atkivisti, gazeteci Mükremin Toprak, bu evlerin, yaşam hafızaları olduğu bilinciyle tek tek fotoğraflamış ve korunması için canla başla çalışmış.

Bingöl Elmas, bir tarihi değerin göz göre göre yok edilmemesi için hem Mükremin Toprak’ın anlatımıyla bu şiirli odayı tarihi ve doğal güzelliğiyle belgelemek istemiş. Kültür Bakanlığı, “Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselini onaylamış ve destek vermiş. Uzun ve meşakkatli (film çekimi gerçekten zaman ve zemin gerektirir, sosyal ve ekonomik olarak her türlü zorlar insanı.

İyi de Kültür Bakanlığı, neden verdiği desteği hem de faiziyle geri almış? Bingöl Elmas, “Ben herkesin, hatta kendilerinin de bildiği gerçekleri anlattım” diyor. Filmin ilk montajlanmış halini izledim, ne teknik eksiklik ne de politik bir sataşma var; alabildiğine başarılı bir çalışma… Madem teknik bir eksiklik yok, Bakanlık verdiği kararı neden çiğnemiş? Çünkü o güzelim Kapadokya’da yol yapımı için buldozerler, ekskavatörler, büyük tonajlı kamyonlar vızır vızır çalışıyor. Görmemek için siyasi kör olmak gerekiyor ya; böyle söylenemediği için “titiz ve ince bir çalışma” yaptıklarını söyleyen yetkililerin kendilerini korumak amacıyla böyle davrandıklarını anlıyoruz.

Oysa adı üstünde Kültür ve Kültür Bakanlığı, diğer ilgili bakanlıkları da yanına alıp yeni yapılaşmaları ve yol yapımıyla birlikte yıkılmaya doğru hızla ilerleyen peribacalarını korumak için Bingöl Elmas’a teşekkür etmeli. Sanıyorum, Orwell’in kendisiyle özdeşleşen o sözünü bilmiyorlar.

Kurmaca film ile belgeseli ayırt eden belirteç; filmin duyguya ve düş(ünce)lere dayalı bir anlatımı varken… Belgesel, var olanı ortaya koyar ve “haber” verir. Bu çerçevede, Bingöl Elmas’a, bakanlık yetkilileri telefonda (yazılı verebilirler mi, istesek), “Senaryonuzda sapma var” demişler… Bu ne demek? Sadece ve sadece gerçekleri anlatan belgeselin yasaklanması ve/veya sansürlenmesi için bir fırsat demek.

Onlarcası var da, …haydi kendimden örnek vereyim: “Gelincik” filmimde (docudrama) bir topal çekirgeye rastladık. O topal çekirge filmin akışını etkiledi, çünkü aklımıza gelmemiş (çekirge bulabilir miydik, hele topalını hiç) bir anlam yarattı. Geleneksel deyişle filmi kurtardı.

İkincisi…

George Orwell, birlik olmanın, birlikte çalışmanın ve başarmanın çok daha kolay ve güçlü olduğunu anlatıyor (o çok bilinen “1984”te de, “Hayvan Çiftliği”nde de “Selam Olsun Katalanya’ya”da da…)

Bizde “birlik” var da yok… Hiçbir sektörde olmadığı kadar “Meslek Birliği”miz, iki sendikamız, bir federasyonumuz var, ancak hemen hiçbiri (Sine-Sen dışında) konuyla ilgili parmaklarını bile kıpırdatmadı. Gözlerini kapayınca bir şey olmamış olmuyor; bugün ona, yarın sana gelecek, ama o zaman yanında kimseyi bulamayacaksın demek gerekir, bu sinemayı geliştirmeyi sözde hedefleyen meslek birliklerine… Sadece onlara mı, üniversitelere, güzel sanatlar fakültelerine, akademisyenlere hatta kanaat önderlerine kadar herkese.

Gün dayanışma günüdür

Bingöl Elmas’ın yanında olmalı, kamuoyunu bilgilendirerek bu tür yasaklama, sansür ve ekonomik engellemelere karşı durmalıyız. Sinemacı olarak da, bu alanda yer alan biri olarak da, hatta sıradan bir insan olarak da bu itirazı yükseltmezsek yarın çok daha kötülerini sürecekler önümüze.

Belgeselcilerin yanındayız.
Bingöl Elmas’ın yanındayız.
“Şiirli Oda’nın İzinde” gerçekten başarılı bir belgeseldir, desteklenmesini istiyoruz.

(07 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bir Çocuk Filmi: Hayvan Çiftliği… Büyükler İçin de

“1984”te ve “Selam Olsun Katalonya’ya”da totaliter rejimlerin ve tek adamların çorak dünyasını edebi bir dille yazan George Orwell, vicdanın, entelektüel ve siyası düşüncesini şekillendirdiği bir öykü anlatıyor “Hayvan Çiftliği”nde.

Hayvan Çiftliği (Animal Farm), bir politik hiciv. 1945 tarihli olmasına karşın, bugün için de geçerli ve sanki birebir aynısı yaşanıyor. Yönetmen Andy Serkis, Nicholas Stoller’ın senaryosundan animasyon formatında yorumlanan filmde, eserin temelindeki politik eleştiri korunurken, canlı görsel dili ve dinamik karakter tasarımlarıyla her yaştan izleyiciyi kucaklayan bir sinema deneyimi sunuluyor.

Kitabı oku(ya)mamış olanlar vardır; ancak el altında tutulması gereken bir roman “Hayvan Çiftliği”. Sadece belli bir ülkenin, belli bir siyasal iktidarın değil, bütün egemen erkin neyi, niye ve ne kadar yapabileceğini seriyor gözler önüne…

Orwell, hepimizin bildiği gibi “metafor” kullanmayı seven, ayrıntılara dikkat eden, en ince ayrıntısına kadar her şeyi titizlikle okura aktaran bir yazar. “Hayvan Çiftliği”nde, başlatıp da engellerle karşılaştıkları, başarıp başar(a)madıkları okura kalmış eşitlik ve özgürlük taleplerini(n ne kadar gerçekçi olduğunu) anlatıyor. Çiftlik sahibi baskıcı insan yönetimine karşı eşitlik ve özgürlük talebiyle çiftlik hayvanlarının daha adil bir dünya kurma umuduyla başlattığı bu isyan, gücün tek bir grupta toplanmasıyla zamanla kendi otoriter rejimini yaratır.

Günümüzün en gözde sloganlarından “Kurtuluş yok tek başına / Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!” hayvanların da dilinde… (Günümüzdeki iktidarlarla ne kadar da benzeşiyor değil mi? Ukrayna – Rusya, Filistin – İsrail, İran – ABD savaşı, borsa ve emtialar üzerinden sürdürülen kâr amaçlı satış gerçekleştirme, petrol taşınmasını engelleyemeye çalışan modern korsanlık…cBuna bir de ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel sorunların her geçen gün daha bir artmasıyla yoksullaşan halkların barınma, beslenme, eğitim, sağlık gibi temel haklarından bile yoksun kalmaları da eklenmeli…)

“Hayvan Çiftliği”, bir animasyon, buna bağlı olarak da çocukların seveceği bir tarz; büyüklerin de izlemesi, onların hayata (özellikle ırkçı, milliyetçi ve göçmen karşıtı) bakışını değiştirebilir. Filmin merkezinde giderek yozlaşan gücünü baskı ve hileyle korumaya çalışan iktidar ve sistem eleştirisi yer alıyor.

(06 Ağustos 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com