Kategori arşivi: Yazılar

Yeni Bir Gezegene Doğru

2063 yılındayız. Dünya ısınmayı, yıkıcı kuraklıklar ve açlık insan nüfusunu tehdit etmeyi sürdürürken bilim dünyası gelecekte yaşanabilecek yeni bir gezegen arayışı içindedir. İnsanoğluna yeni bir yuva bulunur, keşif ve kolonileştirme görevine çıkılır. Sinemalarda gösterime giren ‘Gezginler / Voyagers’ 86 yıl sürecek uzun bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor. Yapay döllenme yoluyla üretilmiş 30 seçkin mürettebat yolculuk için tasarlanmış uzay gemisinde yine yapay yöntemlerle çoğalacak ve bu neslin torunları bakir gezegene ulaşacaktır.

Dünya nimetlerini özlememeleri için kapalı ortamda yetiştirilmiş çocuklar, onları bu serüvende gözetecek eğitmenleriyle birlikte uzay boşluğuna gönderilir. Aradan 10 yıl geçmiş, türün varlığını devam ettirme misyonunu üstlenmiş genç kız ve erkek kobaylar yolculuklarını sürdürmektedir. Robot misali yaşam süren gençlerden bazıları aldıkları besinlerden şüphelendiklerinde ve yemek sonrası içmeleri gereken mavi şurubun onların saldırgan dürtülerini ve cinsel arzularını köreltici ve böylece itaatkar bireyler olmalarını sağlayacak kimyasalla yüklü olduğunu keşfettiklerinde varoluşlarını sorgulamaya başlar. Sistemdeki arızayı onarmaya çalışan deneyimli eğitimcilerinin kaza süsünde bir saldırı sonucu ölümünün ardından geminin yönetimi genç ekibe kalacak ve kaos başlayacaktır.

‘Gezginler’ çağımızın hayli ilgi gören genç yetişkin aksiyon filmlerinin yeni bir örneği. Daha önce ‘Uyumsuz / Divergent’ serisinin 2014 yapımı başlangıç filmiyle türe giriş yapmış olan yönetmen Neil Burger bir kez daha son dönemin çıkış yapan genç oyuncularıyla çalışmış. ‘X-Men’ serisi ve Steven Spielberg imzalı ‘Başlat / Ready Player One’ ile tanıdığımız Tye Sheridan, Christopher Nolan filmi ‘Dunkirk’ ile çıkış yapan İngiliz oyuncu Fionn Whitehead ve Johnny Depp ile Vanessa Paradis’nin kızları Lily-Rose Depp’in başı çektiği genç kadroya kısa rolüyle deneyimli oyuncu Colin Farrell eşlik etmiş.

Amerikalı yapımcı/yönetmen Romanya’nın geniş Buftea Stüdyoları’nda hayata geçirmiş filmini. Bilim kurgu geleneğinden beslenen klostrofobik hikâyesi ilginç. Türe korku gerilim ögesini kazımış ünlü ‘Yaratık / Alien’ etkisi seziliyor ama üzerine gidilmiyor. Buna karşılık William Golding’in ölümsüz klasiği ‘Sineklerin Tanrısı / Lord of the Flies’ yansımalarını bir konuşmasında Burger’ın kendisi de itiraf ediyor. Ancak ilginç çıkış noktası ve esinlerine karşın ‘Gezginler’, referanslarının ve sağlam oyuncu kadrosunun hakkını verememiş, yamalı bohça görünümüyle vasat bir çalışma olmuş. Bu sıcak yaz günlerinde sinema salonunda film izlemeyi özlemiş genç seyirciyi hedefleyebilir.

(21 Temmuz 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sessiz Ol, Hayatta Kal

Küçük bütçeli bir B-filmi görünümündeki ‘Sessiz Bir Yer / A Quiet Place’, pandemi öncesinde beklenmedik bir gişe başarısı sağlayınca devam filmlerinin gelmesi kaçınılmaz olmuştu. Dünya çapında sinema salonlarının açılması ile birlikte serinin gösterime giren ilk devam filmi ‘Sessiz Bir Yer 2 / A Quiet Place Part 2’ beklentiler doğrultusunda ABD açılış haftasında en çok izlenen film unvanını kolaylıkla kazanmayı bildi.

Bizde de sıcağı sıcağına vizyona giren bu seri, oyuncu yönetmen John Krasinski’nin aralarında bulunduğu ekibin düş gücüyle ortaya çıkmış. Krasinski’nin gerçek hayattaki oyuncu eşi Emily Blunt ile aile büyüklerini canlandırdığı, bilim-kurgu özellikleri taşıyan bu korku-gerilim sineması örneği, esinini büyük ölçüde 80’li yılların kült serisi ‘Yaratık / Alien’dan alıyor. Spielberg damgalı ‘Jurassic Park’ bir diğer ilham kaynağı olarak dikkat çekiyor. İlk filmde meşum hikâyeye ortasından dalmış, insanlığın ve filmdeki çekirdek ailenin 48. gününden başlayarak dehşet yüklü maceralarını izlemeye başlamıştık. Daha sonra birden 474. güne atlamış, ailenin bugününe tanıklık etmiştik.

Uzaydan geldiği düşünülen yırtıcı yaratıkların sırrı neydi? Bu sırrın ikinci filmde de aralanmadığını baştan söyleyebiliriz. Bu nedenle serinin devamının geleceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İkinci bölüme 1. günden başlangıç yapan devam filminde, sakin Amerikan kasabasının mutlu mesut sakinleri ile tanışıyoruz önce. Çocuklar ligi beyzbol maçını izlerken göklerden gelen dehşetle tanışma paniğine; anne, baba ve üç çocuktan oluşan Abbott ailesinin kaçış serüvenine şahit oluyoruz daha sonra. Ailenin 48. günde en küçük erkek çocuklarını kurban verdiklerini ve ilk filmin sonunda baba Abbott’ın çocuklarının selameti için kendini feda ettiğini biliyoruz.

İlk filmi izlemeyenler için biraz bilgi verelim. Bu devasa yaratıkların gözleri görmüyor ancak ses konusunda hassaslar. Aile bireyleri sessiz kaldıkları sürece güvence altındadır. Ancak bu sessiz ortamı her zaman sağlamak, hiç konuşmadan yaşam sürdürmek hiç de kolay olmayacaktır. İlk film bu süreçte bireylere işaret dilini kullandırmak yoluyla ilginç bir çözüm bulmuştu. Gerçek hayatta sağır olan yetenekli küçük oyuncu Millicent Simmonds’un varlığı bu açıdan önemli bir fırsattı. ABD’de bir bölümü alt yazı ile gösterilmesine karşın büyük ilgi toplayan ilk film görsel tasarımı ve iki adet Oscar adaylığı bulunan besteci Marco Beltrami’nin Spielberg gerilimlerinden esini almış müzik çalışması ile parlıyordu. İkinci bölüm bu kozların her birini yeniden kullanmayı sürdürüyor. Her serinin devam filminde olduğu üzere, ilk bölümün tedirgin sessizliği daha hareketli bir aksiyon kalıbına evrilmiş. Krasinski’nin ilk filmde koşut kurgu kullandığı, farklı dehşet anlarını iç içe aktaran başarılı denemeleri bu bölümde de gerilimin doruğa çıktığı başarılı sekanslar olarak dikkat çekiyor.

Çekirdek aileye bir bebek ekleniyor yeni filmde. Ancak daha korunaklı bir yaşam alanı buldukları için, kısıtlı da olsa fısıltı halinde konuşmalarına izin çıkmış bu defa. Canavar ile karşılaşmanın ilk gününden 474. güne atlıyor ve öykü bıraktığımız yerden devam ediyor. Babasını kaybetmiş çekirdek aile, İrlanda asıllı tanınmış oyuncu Cillian Murphy’nin canlandırdığı komşu Emmett karakteriyle yeni bir birey kazanırken, Abbott’lar çevrelerindeki uğursuz yabancılar ile karşılaşmaya başlıyor, tehlikeden uzak yeni bir yaşam vahası bulma çabaları sürüyor. Erken büyümek zorunda kalmış çocukların daha etkin roller almasına tanıklık ediyoruz bu bölümde. Bizde sinemalara gelmeyen ilginç Todd Haynes filmi ‘Kutup Yıldızı / Wonderstruck’ ile sinemaya başlayan Simmonds ve ‘Suburbicon’da Matt Damon’un oğlu olarak izlediğimiz Noah Jupe büyüklerinden rol çalmayı sürdürüyor.

(15 Temmuz 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Oyun Bitti

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

“Azizler” Taylan Kardeşler ve “9 Kere Leyla” Ezel Akay’dan sonra, “Sevmeye Devam Ettiğim Ancak Beni Gücendiren Yönetmenler” listeme “Seni Buldum ya” Reha Erdem’i de ekledim. İstemsiz bir şekilde kafamda “sinemanın çöküşüne ilk tuğlaları koyanlar” gibi bir zan oluşuyor, durduramıyorum. (14 Mart 2021)

Yürüdüğüm kaldırımın yol tarafında durmuş telefonla konuşan genç, yaklaştığımda tam önümden, sıyırarak öbür yana geçti, “Öğrenci evinde kalıyoruz, yemek yiyecek paramız kalmadı; İstanbul’da başka tanıdığımız yok.” dediğini duydum. Birkaç adım attım, tam “Şuna bir – iki yüz lira vereyim” diye düşünürken aynı ses sol yanımdan yaklaştı, genç bana paralel yürümeye başladı. Uyandım, yeni bir tür dolandırıcılıkla karşılaştığımı anladım, para vermekten vazgeçtim. Yürüdüm, yoluma devam ettim. (18 Mart 2021)

Telefonlarda dikey görüntü niye var? Kim yaptıysa görüntü sanatına ihanet etmiş. Tüm telefon ekranları, klasik altın oran 3/4 ebadında olmalı ve görüntü döndürme özelliği iptal edilmeli. (20 Mart 2021)

Tüm dünyaya “Bizim sözümüze güvenmeyin, her şeyde, her an 200 grad* dönebiliriz” demek gibi bir şey.
* Derece karşılığı 180 oluyor. Biz haritacılar koordinat hesabında birim olarak Grad kullanırız. Derece sisteminde dairenin 360’ta 1’ine Derece, Grad sisteminde dairenin 400’de 1’ine Grad denir. Ayrıca Derece’yle sıcaklık ölçülür, diğer sıcaklık ölçüsü Fahrenayt’tır. Fahrenayt’ı Derece’ye çevirmek için söylenen Fahrenayt rakamından 30 çıkarıp 2’ye böleceksin. Örneğin, meselâ, misalen bulunduğun yerdeki ısı 70 Fahrenayt’sa -30/2 eşittir, orada sıcaklık 20 Derece’ye tebakül** etmektedir. Bu kadar açıklama yapma sebebim, ne kadar derin bilgilere vakıf olduğumu belgelemektir. Ben çok bilirim, hâttâ herşeyi bilirim, bilmediğim şey yoktur demeye getiriyorum.
** Aslında “tekabül”. Benim gibi, okuduğu yazıda hata bulma meraklısı arkadaşlara fırsat yarattım ama ses çıkmadı, açıklayayım da karizmam daha fazla çizilmesin.

İyi tarafından bakarsak ayakkabının delik olması güzel bir şey. Bugünkü gibi parçalı ıslak kaldırımlarda yürürken sürekli kuru yerlere basmaya dikkat ediyorsunuz. Bu işlem giderek dikkat etme melekenizi geliştiriyor. Dinlenme molasında gözünüzün gördüğü herşeye daha dikkatle bakmaya başlıyorsunuz. Gerçekten. (25 Mart 2021)

Görüntü sanatı dijitalleştiğine göre artık ortada “film” de kalmadı. Sinemalarda gösterilen ortalama 90 dakikalık görüntüler bütününe başka bir isim bulmak gerekmiyor mu? (25 Mart 2021)

Bazen öyle olurum. Dün canım peynir helvası istedi, hiç üşenmedim Falan Bozacısı’nın karşısındaki dükkâna gidip alayım dedim. Büfe görünümlü bölümünden alışverişimi yaparken bir iki lâf edeyim derken arkama da üç beş kişi sıralandı. O sırada nasıl yeri geldiyse esnaf “Az müşteriyi daha çok severim, kalabalıktan hoşlanmam.” dedi. Üzeri irmik helvası ile kaplı kâğıt bardakta dondurmamı da aldım, ödeme için kartımı uzattım, esnaf “Nakit çalışıyoruz.” dedikten sonra “Yandaki kuruyemişçiye çektirebilirsiniz kartı.” dedi. Kuruyemişçiye gittim, iki bayanın alışverişini bitirmesini bekledikten sonra ödemeyi yaptım. Kuruyemişçi, fişi helvacıya vermemi söyledi. Götürdüm verdim. Daha önce de aynı helvacıya normal günlük mesai içinde birkaç kez uğramıştım, kapalıydı. Taa Şişli’den gidip, eli boş dönmeyeyim diye bir keresinde de Falan Bozacısı’na telefon ettim; karşısındaki helvacının açık olup olmadığını sorduktan sonra gideyim dedim. Boza kasasındaki eleman herhalde çok yoğundu ki kafasını uzatıp helvacıya bakamadı ve telefonu yüzüme kapadı. Bu kadar şeyi niye anlattım, şundan: Bu günlerde pandemi nedeniyle müşteri ve satış azlığından şikayet eden esnaf milleti bilsin ki böyle esnaflar da var. Şikayet etmesinler ve örnek alsınlar. Bakınız kalabalıktan ve beklemekten bunalan müşterilerini düşünüp az müşteri gelmesini seviyorlar. Keza, illa nakit ödemede ısrar edip moral bozmuyorlar, kart ödemesini komşu dükkana yaptırıyorlar ve mesai saatlerinde ara sıra ve rastgele dükkânlarını kapalı tutuyorlar, ki gelen müşteriler geri gitsin, tekrar gelsin ve spor yapmış olsunlar diye düşünüyorlar. Herhalde. (28 Mart 2021)

Vah, Bekir Ünlüataer de modaya uymuş; Eski Türkiye’nin “Fikrimin İnce Gülü” şarkısının “Ateşli dudakların, gamzeli yanakların…” kısmını “Ateşli bakışların, gamzeli yanakların…” şeklinde söylüyor. Nerede olacak, tabi ki TRT Müzik‘de. (29 Mart 2021)

Kaderin garip cilvesi dedikleri bu olsa gerek, Kronoloji adlı film, isminin çağrıştırdığı Korona virüs salgını nedeniyle sinemalarda vizyona girememiş Blu TV.de gösterime sunulmuştu. Filmin kadın başrol oyuncusu Cemre Ebüzziya, filmdeki rolü ile 53. SİYAD – Sinema Yazarları Ödülleri’nde 2020 yılı En İyi Kadın Oyuncu Performansı Ödülü kazanmakla bu talihsizliği nispeten telafi etmiş oldu. (29 Mart 2021)

Olaya bir de şöyle bakabiliriz: Maharet, kötü, çirkin, karamsar, soğuk, arsız, sahtekârdadır. Onlar olmasaydı, iyi, güzel, iyimser, sıcak, namuslu, doğru ortaya çıkamazdı. Bütün kadınlar Türkan Şoray’a benzeseydi, Türkan Şoray’ın güzelliğini zirveye taşıyamazdık. (06 Nisan 2021)

Bugünü yaşamaya bak; “Eski günlerimi hayal ediyorum, özlüyorum” demekle bugününü gücendirmiyor musun? (06 Nisan 2021)

Sinemada kullandığım takma adımla doğru şeyler yazsam da, “Takipçilerim dediklerimi doğru bulmayabilirler” diye bir tereddüt yaşadığımı söylesem ne dersiniz? (06 Nisan 2021)

“Olmaz olmaz deme olmaz olmaz” bir fikir: Müzikte 7 nota, alfabede 29 harf var. Her nota aralığındaki sesi 4 kademeye bölersek 28 nota eder. Alfabedeki ğ harfini kullanmazsak her harfe 1/4 nota denk geliyor. Bu sesleri f klavyeye bağlayıp herhangi bir metin yazdığımızda ortaya çıkan müziğe “harflerin senfonisi” diyebiliriz. (06 Nisan 2021)

Bizim eski Yeşilçam yıldızları, Türkan Şoray, Zerrin Egeliler, Tarık Akan, Behçet Nacar, yılda 10 – 15 film çevirdiklerinde bazıları onları küçümser ve “Yüzlerini eskitiyorlar, işin suyunu çıkarıyorlar” derlerdi. Eee, şimdilerde dizi adı altında 90 dakikalık, yılda 52 tane film çekmiş oluyorlar, ayrıca araya, reklam filmi, sinema filmi sıkıştırıyorlar. Bırak yüzlerini eskitmeyi, yüzleri yalama oluyor; işin de bırak suyunu, suyunun suyunun suyunu çıkarmış olmuyorlar mı? (08 Nisan 2021)

(11 Temmuz 2021)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Beni Terk Edersen Seni Öldürmem Gerekir

“Beni terk edersen seni öldürmem gerekir, bunu biliyorsun değil mi?” Bu replik Germen mitolojisinde Undine tarafından zikredilir. Efsanevi tatlı su perisi her ne kadar insana benzese de, insan ruhuna sahip değildir. Ölümlü olmak için bir insanla evlenmesi gerekir. Ancak aşık olduğu erkek ona sadakatsizlikte bulunursa, Undine tarafından öldürülecektir. Alman sinemasının auteur yönetmenlerinden Christian Petzold’un, geçen yıl Berlinale’de prömiyerini yapmış, antik efsaneye çağcıl yorum getiren çizgi dışı son filmi ‘Undine’ yıl içi çevrimiçi gösterimlerde birkaç karşımıza çıkmıştı. Pandemi sürecinin nefes aldığı ve sinemaların uzun bir aradan sonra yeniden açıldığı Temmuz ayında bu güzel filmi beyazperdede izleyebilme fırsatının doğduğunu müjdelemek isterim.

Avrupa’nın yakın geçmişindeki travmatik gelişmeleri çok başarılı bir kurgu çalışmasıyla gündeme taşıdığı ‘Transit’ten 2 yıl sonra çektiği son çalışmasıyla Alman yönetmen bizleri yapıtına hayran bırakmaya devam ediyor. ‘Undine’ çok katmanlı bir hikâye. Kadın karakterin rehber olarak çalıştığı müzede sürdürdüğü ve filmde hayli geniş yer verilen, Berlin’in doğusu ve batısıyla yeniden inşası seminerleri üzerinden kadın erkek ilişkilerinin çıkmazlarını incelemeyi, karşıtlıklarını uzlaştırma çabasını sürdürüyor. Mitos ile gerçeği şiirsel bir potada ustalıkla eritmeyi başarıyor. Su ile bağlantılı çok sayıda metafor ile karşılaşıyoruz filmde. Undine ile Cristoph’un ilk kez karşılaştığı kafedeki dev akvaryum aralarındaki çekimin büyüsüyle patlayacaktır. Suyun dibinde bir barajın türbinlerini onaran dalgıç Cristoph’a dev bir yayın balığı sevdanın yolunu gösterecektir.

Denizaltı çekimlerinin ustaca kotarıldığı yapımda ‘Transit’in muhteşem ikilisine bir kez daha başrolleri vermiş Petzold. Berlinale 2020’den en iyi kadın oyuncu ile dönen Paula Beer, duygusal olduğu denli mesafeli donuk Undine yorumunda harikalar yaratıyor. Alman sinemasının yükselen yıldızlarından Franz Rogowski mükemmel bir eşlik sunuyor. Düş ile gerçeğin bu benzersiz biçimde kaynaştığı bu büyüleyici aşk hikâyesine, fonda kuzeyli virtüoz Vikingur Olaffson’un nefis yorumuyla J. S. Bach’ın re minör klavsen konçertosunun ünlü 2. adagio’su eşlik ediyor.

(11 Temmuz 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

40. İstanbul Film Festivali’nden İzlenimler 4: Uluslararası Yarışma ve Diğer Bölümlerden

40. İstanbul Film Festivali Haziran ayı içinde sinemalarda ve çevrimiçi gösterimlerle izleyicilerine ulaştı. Pandemi nedeniyle toplu film izleme rutinime henüz dönmemiş bir yazar olarak, Haziran ayında çevrimiçi sunulan filmleri izlemeyi sürdürdüm. Bu yazı, çevrimiçi seçki dahilinde yer almış filmler üzerinedir.

Uluslararası Yarışma seçkisi Bulgar yapımı ‘Şubat / Février’ ile başladı. Kamen Kalev imzasını taşıyan film, yönetmenin büyük babasının yaşamından esinlenmiş. Ana karakterin sırasıyla 8, 18 ve 82 yaşlarını ele alan üç ayrı bölümden oluşan yapım, insan-doğa ilişkisinin kutsallığı ve yalnızlığı üzerineydi. 8 yaşındaki Petar, dedesi ile birlikte köyden uzakta çobanlık yaparken rutin hayatından kaçmak ve kendi dünyasını kurmak arzusundadır. 18 yaşına geldiğinde evlendirilir ve ertesi gün askere uğurlanır. Karşısına çıkan martılar onun için özgürlük sembolüdür, ancak çocukluk hayallerini büyük ölçüde yitirmiş ve onun için çizilmiş hayatı kabullenmiştir artık. Filme adını veren Şubat ayı yaşlılığı, kara kış günlerini temsil etmektedir. Vahşi doğanın ortasında yapayalnızdır bu döneminde. Cannes 2020 etiketini taşıyan film 16 mm çekilmiş. Diyaloglar son derece sınırlı. Buna karşılık güçlü görselliğiyle hipnotize edici bir deneme bu. Bulgaristan’ın en yetkin sinemacılarından biri olan Kalev’in yeni çalışmaları merakla beklenmeye değer.

Yarışma filmlerinden ‘Kod Adı: Nagazaki / Kodenavn: Nagasaki’, dünyanın bir ucundaki hayatta olup olmadığını bilmediği biyolojik annesini bulmaya çalışan bir genç adamın hikâyesini olabilecek en oyuncaklı biçimde anlatan sıra dışı bir belgesel çalışmaydı. 27 yıl önce kendisini terk edip Norveç’ten ülkesi Japonya’ya dönen annenin peşine düşen Marius Lunde, çocukluk arkadaşı yönetmen Fredrik S. Hana ile birlikte bu yolculuğu benzersiz bir film fırsatına dönüştürüyor ve bu maceranın her adımını farklı film türlerinden esinlerle belgeliyor. Gerçek ile kurmacayı ustaca bir potada eritmeyi başaran yapım, samuray filminden kara filme, korku sinemasından canlandırma sinemasına alışılmadık bir sörf denemesi, temelinde hüzünlü bir arayış öyküsü anlatıyor.

Yarışma seçkisinde yer almış olan bir diğer film, İngiliz yapımı ‘Sansür / Censor’, 80’li yıllara damgasını vurmuş kanlı kesme biçmelerden oluşan (slasher) video filmlerin görsel atmosferi üzerinden ilerliyordu. Sansür kurulundan Enid, piyasayı sarmış ve büyük ilgi gören bu tür kanlı video filmleri piyasaya sunulmadan önce denetlemekle görevli bir kurgucudur. Genç kadın dağıtım onayı verdiği filmlerden birindeki yöntemle işlenmiş bir dizi cinayetle sarsılır önce. Ama asıl şoku, izlediği filmlerden birinde kendi geçmişiyle ilişkilendirdiği şiddet sahneleri gördüğünde yaşayacaktır. David Lynch, Harmony Korine ve Quentin Tarantino hayranı genç yönetmen Prano Bailey-Bond’un bu ilk uzun metrajı, gerçeküstücü ve hipnotik atmosferiyle hem çarpıcı hem de dış basında söz edildiği gibi ‘tuhaf bir biçimde rahatsız edici’ bir yapım.

Yarışma filmlerinden ‘İnsan Faktörü / Human Factors’ çekirdek aileyi didikliyordu. Film, işleri yüzünden bunalan ve araları bozulan Jan ile Nina’nın hafta sonunu çocuklarıyla birlikte aileden kalma yazlıkta geçirmeleriyle başlıyor. Eve birilerinin girdiğinin anlaşılmasıyla uzak aile fertleri önce birbirlerine kenetleniyor, ama sonrasında anlattıklarının birbirini tutmadığı anlaşılıyor. Yönetmen Ronny Trocker ‘toplumun güncel medya çağından nasıl etkilendiğini ve bunun aile denen mikro-evrene etkisinin ne olduğunu yansıtmak istediğini’ belirtmiş bir söyleşisinde. Yer yer Haneke’nin aileye bakış açısını anımsatan bu huzursuz dram, geriye dönüşleri ustaca kullanan kurgusuyla dikkat çekiyor.

Haziran seçkisinin en iyi filmlerinden, geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nden Büyük Jüri Ödülü ile dönmüş olan ‘Çarkıfelek / Guzen To Sozo’, Türkçe yakıştırılmış adından yola çıkarak sihirli tesadüfler üzerine naif bir romantik dramdı. Daha önce İKSV festivallerinde gösterilmiş ‘Happy Hour’ ve Cannes’da ana seçkide yer almış ‘Asako I & II’ filmlerinden tanıyıp sevdiğimiz yazar yönetmen Ryūsuke Hamaguchi, kendine ait üç kısa öyküyü biraraya getirdiği filminde, rastlantıların ve seçimlerin farklı kadınların hayatlarında bıraktığı derin izlerden yola çıkarak, yine çok sevdiğimiz meslektaşı Hong Sang-soo’dan esinler taşıyan hoş bir filme imza atmış.

Bu yıl Morhipo destekli ‘Galalar’ bölümünde yer alan ‘Doğal Işık / Természetes Fény’ İkinci Dünya Savaşı sırasında Macar birliklerinin işgali altındaki Sovyetler Birliği topraklarında yaşanan insanlık suçları üzerineydi. Elem Klimov’un ‘Gel ve Gör’ filmi ile hafızamıza kazınmış benzer bir toplu katliamı engelleyemeyen asteğmen Istvan’ın ahlaki çıkmazı, suçluluk ve vicdan muhasebesiyle karanlığa gömülmüş öyküsü Pal Zavada’nın aynı adlı romanından esinlenmiş, Berlinale 2021’den en iyi yönetmen ödülüyle dönen Dénes Nagy tarafından yönetilmiş. ‘Dünyayı doğru değerlendirdiğimizi, hayattaki ödevimizi bildiğimizi sanırız. Bu algının nasıl da zayıf kaldığını göstermek istedim’ diyor Macar sinemacı.

Festivalin ‘Çiçek İstemez’ temalı bölümünde yer alan ‘Pilotun Karısı / Die Welt Wird Eine Andere Sein’ gerçek bir öyküden yola çıkan ve 5 yıl süren zorlu bir birliktelik üzerine. Türkiye kökenli tıp öğrencisi Aslı ile Lübnanlı göçmen Said türlü zorluklara karşın aşklarını korumaya özen gösteriyor. Said’in kimseye haber vermeden ortadan kaybolmasına kadar. Filmi izlemeyi düşünenler bundan sonrasını okumasın lütfen. Almanca özgün isminin karşılığı olarak ‘karısına bambaşka bir dünya bırakma ülküsüyle’ dünyayı sarsan ve değiştiren 11 Eylül faciasının aktörlerinden biri olmaya kadar gidecektir Said. Yönetmen Anne Zohra Berrached’in üçüncü uzun metrajı yakıcı içeriğine karşın, konvansiyonel sinema kalıplarının dışına çıkamamış orta halli bir yapım.

Galalar bölümünde gösterilen bir diğer Alman yapımı D‘Fabian veya Bok Yoluna Gitmek / Fabian Oder der Gang vor die Hunde’ Erich Kästner’in dilimize de çevrilmiş aynı adlı kült romanından yola çıkmış. Yayımlandığı 1931 yılında sansürlenen, Nazi döneminde ‘yoz edebiyat örneği’ olarak nitelendirilerek yakılan kitaplar arasında yer almış olan eser, büyük ekonomik buhran sonrasında ahlaki çöküşün dibini yaşayan Almanya’nın çarpıcı bir portresini çiziyor. Arşiv görüntüleriyle anlatısını güçlendiren dram tanınmış Alman sinemacı Dominik Graf’ın usta ellerine teslim edilmiş.

Festivalin açık havada gösterilen Ulusal Yarışma filmlerini izleme fırsatımız olmadı. Ancak Ulusal Kısa Film Yarışması ödülünü bileğinin hakkıyla alan ‘Suçlular’ sinemamız adına gurur verici bir çalışmaydı. 2021 Sundance Bağımsız Filmler Festivali’nde senaryo dalında Jüri Özel Ödülü kazanmış olan yapım, ‘Görülmüştür’ adlı ilk uzun metrajıyla beğenimizi kazanan Serhat Karaaslan’ın imzasını taşıyor. Bir Anadolu kentinde birlikte romantik bir gece geçirmek için otel arayan ancak evlilik cüzdanları olmadığı için şehirdeki otellerden geri çevrilen üniversite öğrencisi genç çiftin başına gelenleri konu ediyor film. Karaaslan daha ilk dakikadan itibaren gerilimi adım adım tırmandırmaya başlıyor. Sonunda bir Anadolu otelinde kâbus halini alan gece, ülkemizde gençlerin karşı karşıya kaldıkları sistematik baskının kanlı canlı temsili haline dönüşüyor. Zekice düşünülmüş küçük ayrıntılarla türler arasında ustaca sörf yapan 24 dakikalık bu denemeyi bir yerlerde bulup izlemenizi öneririm.

Kısa film demişken, bu yıl festivalin bir güzel sürprizi olarak, filmografisi tamamen kısa filmlerden oluşan Yunan sinemacı Konstantina Kotzamani’nin ‘Yunan Tuhaf Dalgası’ndan nasibini almış irili ufaklı 6 filmini peşpeşe izleme fırsatı bulduk. Bunlardan 2012 yapımı ‘Arundel’in mektuplar aracılığıyla üç karakteri birbirine bağlayan düşsel anlatımından, esinini Hristiyan mitolojisinden alan 2016 yapımı ‘Araf / Limbo’nun görsel mükemmelliğinden etkilendik.

(10 Temmuz 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

40. İstanbul Film Festivali’nden İzlenimler 3: Çiçek İstemez ve Antidepresan Bölümlerinden

Festivalin kadın hakları ve kadın dayanışması temalarını öne çıkaran gözde seçkilerinden ‘Çiçek İstemez’ bölümünde 4 film izledik. Polonya sinemasının gündemde olan yetenekli isimlerinden oyuncu, yazar yönetmen Piotr Domalewski’nin ikinci uzun metrajı ‘Asla Ağlamam / I Never Cry’, 40. İstanbul Film Festivali’nin güzel keşiflerinden biriydi. Polonya’nın bir taşra kasabasından, henüz 18’ini bile doldurmamış gencecik Ola’nın, gurbette inşaat işçisi olarak çalışan babasının naaşını almak üzere İrlanda’ya yaptığı yolculuğu sırasında hayata bakışının değişimi üzerine film. Benzer büyüme öykülerinden kolaylıkla sıyrılan, ustaca kaleme alınmış senaryosu ve ilk başrolünde gencecik Zofia Stafiej’in performansıyla dikkati çeken yapım, geçmişin Demir Perde ülkelerinden ekmek parası için gelişmiş AB ülkelerine çalışmaya giden işçilerin yaşamları üzerine ilginç anekdotlar aktarıyor.

Baştan söylemeliyim, aynı seçkide yer alan İran yapımı ‘180 Derece Kuralı / Khate Farzi’, son derece kederli bir film. Daha önce kısa filmleriyle övgüler kazanmış kadın yönetmen Farnoosh Samadi’nin filmin ilk 30 dakikalık bölümünde karakterlerini ve yaşadıkları çevreyi inşası gayet başarılı. Toplumda saygın bir yeri olan ancak şehir dışına bir yolculuk için kocasının rızasına mahkum Sara’nın özelinde, ataerkil bir toplumda kadınların durumu ve yaşamlarını sürdürebilmek için sırlar ve yalanlara başvurmalarına tanıklık ediyoruz. Sara’nın kocasının izni olmadan, küçük kızını da yanına alarak, teyze kızının düğününe kaçması ve ardından yaşanan beklenmedik felaket Sara kadar izleyiciye de büyük bir şok yaşatıyor. Çok başarılı müzik bandının da desteğiyle, psikolojik ve toplumsal gerilimi tıkır tıkır işleyen film, yaşanan trajedi sonrasında, Sara’nın çaresiz derin sessizliği eşliğinde koyu bir melodrama doğru hızla yol almaktan ne yazık ki kurtulamıyor. Samadi bu ilk uzun metrajının ardından, yalanlar, sırlar ve bunların yol açtıkları hakkında tasarladığı üçlemesine devam edeceğini söylüyor. Bundan sonraki çalışmalarında melodram klişelerine saplanmadan yoluna devam etmesini temenni ediyorum.

İlk gösterimini yaptığı Sundance’de ilgiyle karşılanmış ‘Ateşle Yazmak / Writing with Fire’, yoğun olarak Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradeş bölgesinde yaşayan ve kast sisteminin dışında bırakılmış en alt sınıftan Dalit kadınlar üzerineydi. Katı hiyerarşik sistemin vahşetine doğrudan maruz kalan bu kadınlardan bir grup, 2002 yılında bölgenin kadınlar tarafından idare edilen tek haber ajansı olan Khabar Lahariya’yı kuruyor ve erkeklerin ağırlıkta olduğu habercilik dünyasında, şiddet ve hoşgörüsüzlüğe karşı hukuk mücadelesine girişiyor. Belgesel, dijital çağda haberciliğin nasıl şekillenmesi gerektiği üzerine kafa yoran bu yılmaz savaşçıların serüvenini aktarırken, onların Covid salgınından önce yapılmış 2019 genel seçimlerindeki çalışmalarına da tanıklık ediyoruz. Bilindiği üzere başbakan Modi ve partisi ezici bir çoğunlukla bu seçimin galibi olmuştu. Ancak, ajans ekibinin seslerini duyuramayanların sesi olan youtube kanalı bugün 150 milyon takipçiyi aşmış durumda. Başkan Modi, küresel güç olmaya ilişkin boş vaadlerini tekrarlaya dursun, Tanrı Rama ve inek sembolizmini, eğitimsizlik, işsizlik ve yoksulluğun paravanı olarak kullanan hükümet güçlerine karşı Dalit kadınların mücadelesi kararlı bir şekilde sürmekte olduğunu öğreniyoruz.

Geçtiğimiz Şubat ayında kaybettiğimiz Tunuslu öncü sinemacı Moufida Tlatli’nin 1995 yılında 17. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü kazanmış ilk uzun metrajı ‘Sarayın Sessizliği / Les Silences du Palais’, sinemacının anısına yine bu seçki içerisinde gösterime sunuldu. Annesinin yaşamından esinlenen Tlatli’nin, senaryosunu Nouri Bouzid’le birlikte yazdığı, müziklerini Anouar Brahem’in bestelediği bu ‘feminist sürprizli evrensel büyüme hikayesi’, ataerkilliğin, sömürgeciliğin, sefaletin getirdiği şiddeti şiirsel görüntülerle güç ilişkileri bağlamında ele alıyordu.

Bu kadar hüznün ardından biraz neşelendiğimiz filmlere yer veren ‘antidepresan’ kuşağında iyi filmler izledik bu yıl. Cannes 2020 seçkisinde yer almış, Fransız oyuncu, yazar yönetmen Emmanuel Mouret imzalı, dilimize ‘Söylediğimiz Şeyler, Yaptığımız Şeyler’ şeklinde çevirebileceğimiz ‘Les Choses Qu’on Dit, Les Choses Qu’on Fait’, İngilizce (Love Affairs) karşılığı olarak ‘Gönül İşleri’ adıyla festivalin programında yer almıştı. Fransız filmlerini değerlendiren ‘Lumières Akademisi’nin yılın en iyi filmi seçtiği yapım, insan denen gizemli varlığın duygusal dünyası, aşk kavramı ve arzunun o değişken nesnesi üzerine hınzır bir deneme. Sekiz karakterin iç içe geçen duygusal yakınlaşmalarını geriye dönüşlerle izlerken, Sandra’nın dediği gibi’ iyi anlaşan iki bedenin birbirinden zevk almasında ne kötülük var’ diye düşünebilirsiniz. Daphne’nin bakış açısıyla ‘benim için aşk ciddi bir şey, zevk ise bambaşka bir mesele’ diyebilirsiniz. Ya da filmin içindeki belgeselde konuşan filozof gibi ‘aşk yüzünden intikam almayız, öldürmeyiz, gerçek aşk diğerinin iyiliğini düşünmektir, sahip olma kaygısı yoktur’ fikrinin yanında durabilirsiniz. Mouret aşkta kural nedir diye soruyor. Arzulamak ve sevmek arasında kararsız kalan karakterlerinin uykusuz gecelerine ortak ediyor bizleri. Birbiri içine örülmüş sevda ilişkilerinde birbirinden yetenekli oyuncular izliyoruz. Bruno Dumont’un ‘Rosetta’sı Emile Dequenne 20 yıl sonra, Cesar ile ödüllendirilmiş, olgun Louise performansıyla karşımıza çıkıyor. Acı tatlı öykülere Chopin’den Schubert’e, Debussy’ye, Puccini’ye klasik repertuvarın çok bilinen anıtsal yapıtları eşlik ediyor.

Yine Fransız sinemasından hoş bir örnek olan ‘Le Bonheur des Uns… / Birilerinin Mutluluğu…’ (festival ‘Arkadaşlar Arasında’ ismini uygun görmüş), yönetmen Daniel Cohen’in çok tutmuş oyunu ‘L’île Flottante / Yüzen Ada’dan uyarlamış. Léa, Marc, Karine ve Francis birbirilerini pek seven iki çift, dört iyi arkadaştır. En kalenderleri Léa’nın kaleme aldığı ilk romanıyla büyük bir üne sahip olması, bu uyumlu yakınlığı zedeleyecektir. Cohen küçük burjuvaların haset ve kıskançlık duygularını, bazı bölümlerde abartmış olsa da, iyi gözlemlemiş. Vincent Cassel, Bérénice Béjo, harika Florence Foresti ile François Damiens bu şirin güldürünün başarılı oyuncuları.

Her festivalin badem şekerlerine ihtiyacı vardır. Cesc Gay imzalı ‘Üst Kattakiler / Sentimental’ işte böylesine eğlenceli filmlerden. Katalan yönetmenin sinemaya uyarladığı kendi oyunu, aslında daha önce ‘Kim Korkar Hain Kurttan? / Who’s Afraid of Virginia Wolf?’ ya da yakın bir örnek olarak, bizde ‘Vahşet Tanrısı’ adıyla sahnelenmiş ‘Carnage’ benzeri, iki aykırı çiftin bir ev ziyaretinde buluşması, sonrasında bastırılmış duyguların, üzeri örtülmüş şeylerin açığa çıkması üzerinden ilerliyor. Ancak bu kez, konuk çiftin sebeb-i ziyareti daha alışılmadık, daha kışkırtıcı. 15 yıllık evlilikleri tatsız ve heyecansız bir birlikteliğe dönüşmüş Julio ve Ana çifti, onlardan biraz daha genç, daha hareketli (!), daha sıcak komşuları Salva ile Laura’nın şaşırtıcı grup seks teklifi üzerine, ilişkilerini sorgulamaya başlayacaktır. Bu diyalogları iyi yazılmış oyunun ilk saatinde çok eğleneceğinizi garanti ederim. Nitekim yönetmen de bir söyleşisinde ‘gülmenin herkes için en iyi iyileşme aracı olduğundan’ dem vuruyor. 80 dakikalık oyun/filmin finalinin ise benim için tatmin edici olmadığını söylemeliyim. Ancak, çok başarılı oyuncularıyla, tek mekanda ve dört kişi arasında geçen, gerçek zamanlı filmi, şen kahkahalar atmak istiyorsanız kaçırmayın.

(26 Haziran 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com