Kategori arşivi: Yazılar

Atillâ Dorsay’dan 50 Unutulmaz Film Daha

“Eski filmlerin iflah olmayan bir tutkunu…” olarak tanımlıyor kendisini Atillâ Dorsay, 2017’de yayımlanan bu çalışmanın ilk kitabında. Hepimiz için eski filmler bir başkadır, daha bir güzeldir, daha bir anlamlıdır. Çocukluğumuzun buğulu geçmişinde kalan, anımsayabildiklerimizle bile bize sinemayı sevdirmeyi başaran belki dağarcığımıza dolan ilk anlamlar olduğu belki de ilk göz ağrıları oldukları için unutmayız, unutamayız o filmleri.

Muhakkak ki, dönemin en yaygın eğlence -kimine göre eğitici yanı da vardı ve asla atlanmamalıdır- aracı olması nedeniyle, adını “büyülü fener” koydukları o karanlık salonda perdeye yansıyan ışık huzmesi yaşamımıza da yön verir. Birçoğumuz, televizyonlarda ve/veya video, CD, DVD, internet üzerinden izleme olanağı sunan platformlar üzerinden o eski, ama eskimeyen filmleri yeniden izleriz, izliyoruz. Evde rahat koltuklara yayılarak izleme olanağı yakaladığınızda, bir bakın kendinize… kesinlikle o filme göz atarsınız; bir de bakmışsınız sarmış sizi, sonuna dek izlemişsiniz. Aradan geçen yıllarla birlikte yaşanan değişimlerin (kültür dağarcığınızın dolmasını da atlamamak gerekir) katkısı da olacak ve bambaşka duygular yakalayacaksınız.

50 de yetmez… artmalı!

Atillâ Dorsay, sinema üzerine yazanların hepsinin hocası… Burak Göral arkadaşımız, edebiyattan el alarak, “Hepimiz Atillâ Dorsay’ın paltosundan çıktık” demişti bir konuşmasında… Titizliği, en ince ayrıntısına kadar araştırması, yönetmeninden oyuncusuna, senaristinden yapımcısına, nerede ve ne kadar sürede çekildiğine kadar hemen tüm bilgileri veren bir eleştirmen. Okura olduğu kadar sinemacıya, birçoğunun rakip olarak gördüğü meslektaşlarına kadar herkese yardımcı olan bir yazar. Çalışkan da… Boyu uzun olduğu için belki ulaşmamıştır, ama 54 kitap yazmış, dergi ve gazete sayfalarında kalan yazılarının dışında. Hepsi de başucu, başvuru kitabı. Her ne kadar 50 film diyorsa da hep fazlası yer alıyor kitaplarında, kıyamadığını söylüyor. Haksız da sayılmaz. Filmi izlemiş olabilirsiniz, beğenmemiş de olabilirsiniz, ama Atillâ Dorsay’ın incelikli anlatımını okumadan geçmek pek mümkün olmuyor. Bu demektir ki, bu dizinin üçüncü kitabı da gelecektir. Gelmelidir bence de.

Sinema sevdalıları duyarlıdırlar…

Atillâ Dorsay, sinema sevgisinden bağımsız olarak diyemeyeceğimiz denli sinemacıları da seven, saygı duyan birisi. Bu dizinin ilk kitabını, “50 Unutulmaz Film”i, kitabın yayınlanmasından kısa bir süre önce yaşamı bizlere bırakan iki sinemacıya, Giovanni Scognamillo ile Mithat Alam’a adarken, bu ikincisini, “50 Unutulmaz Film Daha”yı, elim bir kaza sonucu aramızdan ayrılan, film eleştirmeni, kültür insanı Cüneyt Cebenoyan ile “sinemamızın muhtarı” lakaplı, kalbi iki kez durmasına karşın Azrail’e direnerek yaşamı aynı heyecan ve sinema tutkusuyla sürdüren Sadi Çilingir’e adamış.

Bu duyarlılığı gösteren Atilla Dorsay’a teşekkür ediyorum.

Yeniden yazılmış…

Atilla Bey, geçmişte kendisini ve izleyiciyi etkilemiş filmleri yeniden izleyip -belki eski yazıların da ışığında- yeniden yazmış. Günümüze uyarlamış, bugünün gözüyle yeniden yorumlamış; “70 küsur yıl sonra izlendiğinde aynı keyfi vermesi bunun kanıtı olsa gerektir” diye yazmış bir filme… Her film yazısının altında o filmin izlenebilmesi için bulunabileceği adresleri vermiş.

Kendisinin de çok sevdiği gerilim filmlerinden birinde, “Yanlış Numara”da, oyuncu için, “Barbara Stanwyck, yönetmenle anlaşarak tüm yatak sahnelerini kronolojik biçimde ve 15 gün içinde çekip bitirmişti: sinema tarihine geçen bir ayrıntı. Filmin tümüyse üç ayda bitmişti. Hollywood ölçülerine göre kısa bir süre…” diye yazmış. Sinemayla ilgilenenler bilir, filmler (bazı sahneler gerektirmezse) sırasız çekilir ve sonradan montajla yerli yerine konur. Bir de bizim ülkemiz dışında uzun zaman alır çekimler (gerçi bizde de artık özenli olunduğu için uzun sürüyor çekimler). Arkasından, Stanwyck’in dört kez Oscar adayı olduğunu ama kazanamaması sonrasında hırs yaptığını anlatıyor. İlginç bir notu daha var: restore edilmiş veya onarılmış filmin bulunacağı adres.

Filmi izlemek isteyenler için olduğu kadar izle(ye)meyenler için de alabildiğine ilginç ayrıntılar bunlar. Heveslendiriyor.

Telefon bu, olmazsa olmaz…

Benim için şunlar çok belirleyici: “…telefon denen ve o günlerde (1948 yılı) insanların hayatında bugünkünden de çok rol oynayan (bu ilginç değil mi, telefonun olmazsa olmazlığının çok yeni olduğunu düşünürdüm) o garip, büyüleyici ve bol imkân sunan 20. yüzyıl icadı. Cep telefonları henüz yoktu (Atillâ Bey de alışmış artık telefonun mütemmim cüz oluşuna) ve birisini aramak, bir yerleşik telefon bulmaktan santral memuresi denen kişilerin süzgecinden geçmeye, çeşitli zorluklar içeriyordu. Ama yine de öylesine önemli, hatta yaşamsal cihazdı ki bu…” Bu cümleleri okuyunca, yazının sonunda verilen internet adresini aramak farz oldu… Umarım kısa zamanda gelir de merakımı giderebilirim, her ne kadar santralli telefonlara yetişmiş olsam da.

Üvey evlat…

“Zafer Abidesi” filminin zamanında pek tutulmadığını, ama yazmak amacıyla bir kez daha izlediğinde yeni bir gözle bakmanın gerekliliğini belirtiyor. “Üvey evlat” muamelesi gören filmin ilginçlikleri olduğunu anlatıyor yazı boyunca.

Bir diğer filme “sınıfsal çatışma soslu politik öykü” nitelemesi yapıyor, “… ama sınıfına ihanet edip zenginin yanında yer almak insanlık tarihinde öyle sık olmuştur ki…” Bu “tür” filmler hâlâ çekiliyor ve büyük de sükse yapıyor aslını sorarsanız. Mucizeler birbirini kovalayacaktır tabii.

50 Unutulmaz Film Daha
Atillâ Dorsay
Sinemanın Hazineleri
Remzi Kitabevi
Ekim 2019, 224 s.

(07 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kendi Çözümünü Kendisi Bulan… Onun Adı Petrunya

Bu kez Kuzey Makedonya’dan, yine hepimizi etkileyen, ama daha da önemlisi ilgilendiren bir konu… “Onun Adı Petrunya”, yönetmen Teona Strugar Mitevska’nın evrensel bir konuyu, alabildiğine yalın ve bir o kadar da görsel anlatımı.

Gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazla, ama bütün dünyanın insana, insan yaşamına ve toplumsal yaşama bakışını din belirliyor; muhakkak ki, hep erkek egemen çerçevede. Bütün dinler için geçerli olan erkek yapar, erkek yapmalı düşüncesi, bu kez bir işsizlikle buluşuyor ve belirleyici bir noktayı öne çıkarıyor.

Tek başına…

Bütün ayrıntılardan sıyrılıp tek kadına odaklanan film başarısı bu yoğunlaşmaya bağlı olarak elde ediyor. Perdede, üniversite mezunu olsa da iş bulamamış, dolayısıyla da erkek arkadaş edinememiş yani evlenememiş Petrunya’yı izliyoruz. Muhakkak ki iş bulmak istiyor, erkek arkadaşıyla mutluluk yaşamak istiyor. Anne baba baskısı da cabası.

Noel öncesi, Teofanya Bayramı sırasında, ırmağa atılan haçı çıkaranın her dileği gerçekleşecek düşüncesiyle, başarısız hatta küçük düşüren bir iş görüşmesi sonrasında Petrunya, ırmağın soğuk sularına atlıyor ve haçı çıkarıyor. Zaten olanlar da ondan sonra oluyor.

Erkek egemen din

Bütün coğrafyalarda olduğu gibi küçük kasabada da din insanların en önemli gücü elindeki. Bütün dinlerde olduğu gibi orada da yetkililer de dahil dini, erkek egemen kurallar çerçevesinde benimsiyor.

Bir kadının, bırakın bir haçı sudan çıkarmasını, o bayrama katılması bile yasakken Petrunya yeni bir pencere açıyor.

İki temelli film

Bizim ülkemizde de (resmi rakamlarla yüzde 27’yi aşan) işsizlik herkesin sorunu. İş arayan bir kadınsa, doğal olarak cinselliği öne çıkarılıyor. Buna da bağlı olarak taciz söz konusu. Yani Kuzey Makedonya’da yaşananla bizim ülkemizde yaşanan tam da bu anlamda birbirinin tıpatıp aynısı. Çözüm ise kolay değil. Petrunya’nın çözümü yeterli mi, filmi izleyince görebileceksiniz. Tabii, bir nokta daha var: Din ve dinin yaşama bakıştaki belirleyiciliği. Bu da mahalle baskısını getiriyor beraberinde… Tanıyan tanımayan, ilgili ilgisiz, hak ve hukuka dayalı olup olmamasına bakmaksızın başkasının dediğinden dışarı çıkmıyor. Haçı suya atan papaz en büyük örneği…

Güldünya, Özgecan Aslan, Emine Bulut ve daha onlarca kadın cinayetinin altında yatan fundamental düşünceden ne farkı var Kuzey Makedonya’da yaşananın?

Onun Adı Petrunya
Yönetmen Teona Strugar Mitevska,
Oyuncular Zorica Nusheva, Labina Mitevska, Stefan Vujisic
08 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(03 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Almodovar Hatırlıyor

Bir zamanların usta sinemacısı Salvador Mallo yaşlanmıştır artık. Astım, tansiyon, sırt ağrıları, migren benzeri rahatsızlıklarla boğuşurken, senaryo yazıp film çekmeden nasıl hayatta kalacağını düşünür. Yoğun depresyonunu bastırmak için kullandığı uyuşturucular da kafi gelmez. Çareyi geçmişin hayaletleriyle hesaplaşmakta bulur. Boydan boya ameliyat iziyle kaplı bedeniyle suyun altında kaybolduğunda, önce çocukluğu belirir gözlerinin önünde.

İspanyol sinemacı Pedro Almodóvar’ın, prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapmış olan son filmi ‘Acı ve Zafer / Dolor y Gloria’ kendi yaşam öyküsünden derin izler taşıyor. Kurgu bir karakter yarattığını söylese de, bizzat kendi evinde şahsi giysilerini kuşanmış Antonio Banderas ile çektiği film, sanatçının itiraf metni niteliğinde.

Çocukluğunu sürdüğü 60’lı yılları, daha iyi bir yaşam uğruna La Mancha’daki evlerinden ayrılıp Valencia’ya göç edişlerini; bir çıkmaz sokak, bir mayın tarlası olarak betimlediği 80’li yılların Madrid’inde kalbinin hızla çarpmasına neden olan ilk aşkını, sinema ile tanışmasını ve ardından gelen şan şöhret yıllarını hatırlıyor tek tek. Annesiyle olan özel bağını hasretle yad ediyor.

Peki her şey tükenmiş midir. Yolun sonuna mı gelmiştir artık. Çocukluğunun yasemin kokan yaz sinemalarında, sinemanın büyüsü onu hayata karşı güçlü kılmıştır hep. Yorgun ve yalnız adamı sinema bir kez daha kurtaracak mıdır. Dile getiremediği ilk arzusunu sinemanın sihriyle yeniden yaratma fırsatı bulabilecek midir.

‘Acı ve Zafer’ Almodóvar usulü bir yaşam güzellemesi. Kederiyle sevinciyle, acısıyla mizahıyla hayatla hesaplaşmanın hikâyesi. İspanyol sinemacı, başarılarını yenilgilerini, neşesini hüznünü, final sekansına damgasını vuran ilk cinsel heyecanını; Hollywood’dan yuvaya dönüş yapmış, sinemacının ilk döneminin fetiş oyuncusu, alteregosu Banderas’ın mükemmel yorumuyla aşklarını, hayal kırıklıklarını perdeye taşımış. Her zamanki çok renkli, coşkulu sinemasıyla. Alberto Iglesias’ın Cannes’dan ödüllü zarif müziğiyle sarmalanmış bir vasiyet film bu belki de. Görmeye çalışın.

(17 Ekim 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tek Bilete İki -Karakomik- Film Birden

Çocukluğumuzun o coşkulu güzelliği yeniden geliyor.

Bayramlarda üç film birden izlerdik, ama çoğunlukla gündüz seanslarında iki film birden oynardı. Yıllar geçti, koşullar değişti, sinema yapmak sanat oluşunu sürdürüyor, ama salon işletmeciliği ticaret oldu iyiden iyiye. Son günlerde Filmekimi ile gündeme gelen bu sorunu, Cem Yılmaz aşmanın yolunu bulmuş. Orta ölçekli iki filmi bir araya getirince hem seanslara uymanın hem de izleyicinin gönlünü almanın yolunu bulmuş. Cem Yılmaz, kişi olmaktan çoktan çıkıp tek kişilik ordu haline gelmişti zaten.

İleri görüşlülük

“Ordu” deyince, son milli maçlarla gündeme gelen “asker selamı” bu filmde de var; bu da her ne kadar savaş çıkacağını bilmese de tıpkı Temel’in dediği gibi “her ihtimale karşı” elde tutulmuş. Bir de unutmadan hemen söylemeliyim, izlerken çok güldüm çünkü: ABD’li subay uzay aracına demokrasi getirmek üzere operasyon yapmayı planlıyordu…

“İki Arada” ve “Kaçamak” adıyla bir araya gelen “Karakomik Filmler” serisinin ilkinde çok uzun yıllar öncesinde projelendirilmesine karşın ancak yapılabilmiş (bu arada, yapım aşamasının da uzun sürdüğünü, sizler de göreceksiniz). Bunun türlü nedenleri olabilir…

İki Arada…

Hatırlayanlarınız vardır muhakkak, “Aşk Gemisi” dizisinin ünlü karakteri “Ayzek” adını kendine alan Metin (Cem Yılmaz), aşk gemisi olmasa da arabalı vapurun barında değil ama büfesinde çalışmaktadır. Günümüze uyarlanan bu gemideki çalışma, özelleştirmeyi unutmamış… İşin içine özelleştirme girince çekememezlik başta olmak üzere birbirini gammazlama, küçük düşürme gibi insani durumlar gündeme geliyor. Tabii, aşk olmazsa olur mu? Hem de karşılıksız… (pek karşılıksız gibi de durmuyor aslında) doğal bir aşk var can ile canan arasında. Aşk girince işin içine bu kez kıskançlık ve sevgiliyi koruma gibi aşkla iç içe hususlar çiviliyor izleyiciyi beyaz perdenin önüne.

Kaçamak…

Eşlerinden deli gibi korkan dört arkadaş, bir hafta sonu kaçamağı yapmaya karar verirler. Birinin eşi, evdeki köpeği de kitlemiştir yanlarına. Her birinin beklentisi farklıdır, her birinin istekleri de… Bu dört kafadara bir de otel müdürü eklenince birbiri ardına karakomik olaylar gelişir.

Bir yanıyla durum komedisi ama diğer taraftan bakınca bilimkurgu, öte yandan ülkeler arası çatışmaların temeli ama kimsenin de umursamadığı, hepsinden öte her şeyi televizyonlardan öğrenme durumu. Savaşları da “canlı” izliyoruz artık.

Beğenirseniz, Karakomik filmlerin ikinci serisi “Deli” ve “Emanet” Ocak’ta gösterime girecek. Devamı da gelecek gibi duruyor…

Karakomik Filmler “Kaçamak”, “2 Arada”
Yönetmen Cem Yılmaz
Oyuncular Cem Yılmaz, Zafer Algöz, Ozan Güven, Cemre Ebuzziya, Umut Kurt, Cem Davran… Özkan Uğur, Necip memili, Nilperi Şahinkaya, Can Yılmaz…
18 Ekim’den başlayarak sinemalarda

(15 Ekim 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Karakomik Filmler: 2 Arada – Kaçamak

Çilingir Sofrası (Sadi Bey’in Facebook Günlükleri):

“Karakomik Filmler: 2 Arada – Kaçamak” filminin basın gösterimine gidiyoruz, tam metro merdivenlerinden çıkarken ilham geldi, Cem Yılmaz’a espri yapmaya karar verdim. Sinemanın fuayesinde filmin başlamasını beklerken yanından geçip laf atmayı planladım. O kadar beklemeye gerek kalmadı; asansörden çıktık Kanyon’un restoranlarının bulunduğu koridordan yürürken bir ara arkama dönüp baktım, Cem Yılmaz ve arkadaşı arkamızdan geliyor. Tam bizi sollarlarken hanıma doğru -tabi ki Yılmaz’a duyurarak-: “Arkadaş ne kadar da Cem Yılmaz’a benziyor.” dedim. Güldüler, “Günaydın” diyerek sollamayı tamamlayıp önümüze geçtiler ve Cinemaximum girişine doğru yürümeye devam ettiler.

Atalarımız boşuna “Her işte bir hayır vardır.” dememiş. Geçirdiğim rahatsızlık şöhretimi mi arttırdı nedir, sağ olsun Cem Yılmaz, gösterim öncesindeki sunum konuşmasında ve gösterim sonrasındaki TV kameraları karşısında yaptığı konuşmada “Sadi Bey size anlatacak sonra. Sadi Bey'i aramıza görmekten çok mutlu olduk” mealinde onore edici sözler söyledi. Yılmaz’ın sinema sevgisinin filmlerine yansıdığını biliyorduk. Bugün anladık ki, çekip, gösterime sunduktan sonra da filmlerini takip etmeye devam ediyor. Seyirciden olsun, sinema yazarlarından olsun, aldığı müspet ve menfi tepkileri de dikkatle okuyor ve inceliyor, yoksa fanatik sinemasever Sadi Bey’in hayata yeniden dönüşünden nasıl haberdar olacak.

“Karakomik Filmler” önceleri basına “Tek biletle iki film seyredilecek” şeklinde yansımıştı. Sonradan öğrendik ki ilk 2 filmin süresi yaklaşık 2 saat kadar, ki bu süre genelde tek film ediyor. Hatta geçenlerde izlediğimiz tek bir yabancı filmin (O: Bölüm 2 – It: Chapter 2) süresi 169 dakikaydı. Bu süreyi “Karakomik Filmler”in ilk tanıtımlarına uygularsak tek seansta 3 film izlemiş gibi oluyoruz . Cem Yılmaz, filminde ilk yarıda ve 2. yarıda farklı iki hikâye anlatıyor. Buradan hareketle bu yazıyı olgunlaştırma aşamasında sinema literatürümüze yeni bir ifade daha hediye edeceğim sevincini yaşamaya başlamıştım. Gelgelelim Cem Yılmaz basın gösterimi öncesinde elindeki 4 farklı hikâyenin sürelerinin ne kısa, ne de uzun filme uygun olmayacağından bahisle 2’şer “orta metraj” filmi tek film olarak çektiklerini belirtti. Böylece bendenizimin hevesim kursağımda kaldı ve “orta metraj film” ifadesini sinema literatürümüze Cem Yılmaz kazandırmış oldu, ayrıca “Karakomik Filmler 2”yi de Ocak 2020’de izleyeceğimiz müjdesini verdi. (15 Ekim 2019)

Soğanda ithal vergisi sıfırlanınca yerli üreticiden yapılan talepler zınk diye kesilmiş. Hem yardan, hem serden vazgeçemeyen soğan üreticilerine önerimdir: Hemen bugün çekin gidin Sudan’a, orada arazi kiralayın, soğan ekin, soğanlarınız büyüyünce sıfır gümrük vergisi ile memlekete oradan ihraç, buradan ithal edersiniz. Hani hem yardan, hem serden vaz geçememiştiniz ya, böylece ne şiş yanar, ne kebap. (17 Ocak 2019)

40 yıllık türküyü günümüze uyarladım, şöyle oldu: Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi. Oturmuş beştaş oynar ciğerimin köşesi. (19 Ocak 2019)

Çiçeği koparmayacaksın, sulayacaksın; işte bütün mesele bu. (28 Ocak 2019)

Kahvaltımızı bitiririz, genelde klasik kazak bir Türk erkeği gibi davranıp hemen “Tiz orta kahvem getirile” deye ferman çıkarmam; yaklaşık yarım saat veya 45 dakika sessizce kahve beklentisine girerim ki hanım kendi istediği zamanda yapsın ve mutluluğumuz çifte katlansın. Beklentimin sonlarına yaklaşınca hanım canım, “Birer orta kahve yapayım da içelim” dedi. Hiç oralı olmadım, üstüne bir de “Aaa hiç de aklımın köşesinden bile geçmemişti” diye kışkırttım. Tam yüzü asılırken top çevirdim: “Köşesinden geçmedi, çünkü 45 dakikadır aklımın ortasında duruyor.” Sonra güldü. Yaptı. (30 Ocak 2019)

Ergenekon Caddesindeki yıllanmış pastahane, vitrinine bir kağıt asmış, mealen “Marketten yapacağınız alışverişte kullanmak için ücretsiz poşet istememenizi rica ederiz” yazıyor. Beka sorunu olup olmadığını bilemem ama pastahanemizi bu duyuruyu asmaya mecbur eden bir ortam oluştuğuna göre memlekette hakikaten zeka sorunu var. (30 Ocak 2019)

Sanıyorum Fatih Kısaparmak doğru söylemiyor. Nereden baksan 30 yıldır, “Bu adam benim baaa-bam, kara gün geçer baaa-bam” deyip duruyor. Kara gün bir türlü geçmiyor. Var bu işte bir tuhaflık. (02 Şubat 2019)

Filmin adının içine, dab6e / Hep Y3k / Yar1m / Scre4m şeklinde rakam yerleştirilen afişleri sevmiyorum. (03 Şubat 2019)

(15 Ekim 2019)

Sadi Çilingir

Sadicilingir@gmail.com

İnançlarla Yaşamın Çatışması -Oray-

İnsan sığınacağı güvenli bir liman arar sürekli. Bu, kimi zaman ailesi, kimi zaman işi, kimi zaman idealleri, kimi zaman da inançları olur. Önemli olan kararlı ve güvenli duruşudur, bir diğer deyişle dik durması gerekir.

Almanya, bir kuşağın iş ve ekmek uğruna katlandığı “acı vatan”ken ikinci kuşakla birlikte farklı bir zemine dönüştü. Almanya’ya, iş amaçlarının dışında kimi 12 Eylül’den sonra kaçtı kimi postmodern darbe sonrası… Her ne olursa olsun Almanya kurtuluş umuduydu, hâlâ da öyle ya.

Getto da yaşam

Oray, hırsızlık yaparken yakalanıp da hapse düşünce, besbelli orada edindiği çevreyle fundamentalist diyebileceğimiz kadar tutucu, bir o kadar da gerici ve dik durmayı beceremeyen biridir. Zaten film, onun hayatının bir parçasını izletiyor bize… hem de gözümüze sokmadan, alabildiğine zarif ve anlaşılır biçimde…

Oray’ın hiç Türkçe konuşmaması önemli bir ayrıntı. Eşiyle de Almanca konuşuyor, arkadaşlarıyla da… Onların Türkçe sorularına da Almanca yanıt veriyor. İnsanların dinine ve kurallarına uygun yaşamasına yardımcı olmaya vakfetmiş kendisini.

Aşk ideal dinlemiyor

Eşi Burcu’yu çok sevdiğini anlıyoruz, Burcu’nun da onu sevdiği aşikâr. Arada, her birliktelikte olduğu gibi atışmalarla, gerginliklerle geçen günlerin birinde Oray, hırsına yenilip “boş ol” der karısına, hem de üç kez. Dini bütün Oray için ölümden beter bir durumdur bu içinde oldukları. Çözümsüzlük girdabında erir, yiter…

Ne arkadaşları ne de görüşlerine değer verdiği insanlar çare olabilir Oray’ın kayıp gidişine. Çevresine verdiği vaazların tam tersini yapmaya başlar.

Gruplarında da var…

Dini grup olmaları, camiden çıkmamaları, sürekli ve düzenli dua etmeleri bu genç insanların hayatın diğer yanlarından etkilenmelerini yine de engelleyemiyor. Ellerinden geldiğince “doğru yol”a çekmeye çalışsalar da, kendileri de etkileniyor ve bulaşıyorlar.

Film, her ne kadar Almanya’da geçiyorsa da, Türkiye’de de herhangi bir kentte de geçebilir. Batılı, demokratik, seküler bir ülkede Müslüman ve din yoluyla kendini ifade etmek istemenin ne demek olduğunu anlatan yönetmen, bu hayata tutunma çabasındaki insanları gerçekçi bir dille aktarıyor beyazperdeye…

Oray
Yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay
Oyuncular Zejhun Demirov, Deniz Orta, Cem Göktaş, Faris Yüzbaşıoğlu, Mikael Bajrami, Fırat Barış Ar, Kais Setti, Ferhat Keskin, Şahin Eryılmaz, Ramon Machtolf…
18 Ekim’den başlayarak sinemalarda

(12 Ekim 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Sisteme Çomak Sokanlar / Oyunbozan ve Joker

Sinemaseverlere müjde! Sonbahar mevsimi birbirinden iyi filmlerle başladı. İkinci haftasında sessiz sedasız gösterimi sürdüren ‘Oyunbozan / Systemsprenger’ geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nin en iyi filmlerinden biriydi ve şenlikten Alfred Bauer adına verilen Gümüş Ayı ödülü ile ayrılmıştı.

9 yaşındaki Benni’nin tedirgin serüveni, benzerlerine çevremizde rastlayabileceğimiz kurgu bir hikâye, ancak bu zorlu süreci bir belgesel titizliğiyle aktarıyor sinemacı. Babasını hiç tanımamış ve pasif annesinin baş edemediği küçük kız, koruyucu ailelerden çocuk bakımevlerine dolaşıp duruyor. Ancak ele avuca sığmıyor, zaptedilemiyor. Daha önce ergen erkek çocuklarla çalışmış eğitmen Micha ile ormanda bir kulübede geçen süreçte umut ışığı görünür gibi oluyor. Lakin, iki küçük kardeşinin varlığına tahammül edemez halde olan Benni ana kucağına şiddetle ihtiyaç duymaktadır. ‘400 Darbe / Les 400 Coups’nun 60 yıl önceki küçük Antoine Doinel örneğine benzer bir şekilde, sistemi ve tüm kurumlarını karşısına alarak, sevgi açlığının izinde umutsuz arayışını sürdürmeye kararlıdır küçük kız.

Alman sinemasının parlak yeteneklerinden genç sinemacı Nora Fingscheidt’ın ilk uzun metrajı ‘Oyunbozan’. Benni’nin kaotik enerjisinin ardına gizlenmiş hüznü izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bunda filmi sırtlayan keşif oyuncu Helena Zengel’in büyük katkısı olduğunun altını çizmeden geçmeyelim. Tüm sinemaseverlere, çocuk psikolojisi ili ilgilenenlere özellikle tavsiye ediyorum.

Dünya sinemaları ile eşzamanlı olarak bizde de gösterime giren ‘Joker’ izleyicinin çok daha fazla bağrına bastığı, haftanın ilgiye değer bir diğer filmi. Ardında yatan Batman efsanesi ve serinin kötücül karakterinin tanınmışlığı bunda etkili kuşkusuz. Lakin yönetmen Todd Philipps keyifli bir ters köşe yapıyor sinemaseverlere. Klasik bir Batman filmi beklemeyin, çok daha ötesine, benzersiz bir karakter yaratma sürecine şahit olmaya hazırlanın diyorum öncelikle.

Çocukluk travmaları, sevgi açlığı ‘Oyunbozan’ ile ‘Joker’i, küçük Benni ile o da babasız büyümüş Arthur Fleck’i aynı yazıda buluşturuyor. Nam-ı diğer Joker’in kendi gibileri çöp olarak nitelendiren sistemle hesaplaşması çok daha şiddetli. Phillips’in küçük adam Arthur’un isyanını örgütlü bir devrim hareketine dönüştürme çabası ilgiye değer. Lakin, sinemacıya bu özgürlüğü tanıyanın yine sistem, yani devasa Amerikan Sinema Endüstrisi olduğu da gözden kaçırılmamalı.

Sonuç her açıdan olumlu. Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ile dönen ‘Joker’ hem eleştirmenlerin hem de sinema salonlarını dolduran izleyicilerin gözdesi oluverdi. Bu sanatsal ve ticari başarının, aynı ‘70’lerde olduğu gibi Amerikan Sinemasına farklı bir yön çizeceğini düşünüyorum. Bir süredir sinemaları işgal eden uçan kaçan çizgi film uyarlamalarının yerini toplumsal meseleleri olan hikâyelere bırakmasından, genç sinemacılara yaratı alanları açmasından mutluluk duyacağımı belirtmek isterim.

Bir tarihsel dönüşümün eşiğinde ‘Joker’i çok iyi bir film olarak değerlendiriyorum. Delilik üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olarak nitelendirdiğim film, Chaplin’in dehasına, ‘Taksi Şöförü’ özelinde ‘70’ler bağımsız sinemasına, ‘Guguk Kuşu’ndan, sessiz sinemanın ünlü klasiği ‘Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ne güçlü referanslar barındırıyor.

Ve ‘Joker’, ‘The Master’ filminden beri hayranı olduğum eşsiz oyuncu Joaquin Phoenix’in sınırları zorlayan olağanüstü yorumuyla devleşiyor. ‘Joker’in en iyi film ve yönetmen kategorileri dışında bir çok dalda Oscar adayı olacaktır. Phoenix’in çoktan hak ettiği akademi ödülünü bu defa almasına ise mutlak gözüyle bakıyorum.

Bu iki güzel film ses bantlarıyla da ilgi çekiyor. Benni’nin kavgası, Nina Simone klasiği ‘Ain’t Got No (Home, Mother,Love etc..), I Got Life’da karşılığını bulurken, küçük adam Alfred’in isyanına tanınmış İzlandalı besteci Hildur Guðnadóttir‘in hüzün yüklü çığlıkları eşlik ediyor.

(08 Ekim 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

2 Türkiye, Bir Gerçek…

12 Eylül, Türkiye’yi belirleyen dönüm noktasıdır. Akla kara, geceyle gündüz gibi bir katalizör, turnusol kâğıdıdır 12 Eylül. 12 Eylül öncesinde edebiyatta da sinemada da birçok kez örneğini gördüğümüz gibi asker hep mazlumdan yanadır, halkın yanındadır, bir güvencedir. Kurtuluş Savaşı sürecinden başlayarak da imam, din adamı hep halkın karşısında durur. Tartışma konusu bu değil kuşkusuz… 12 Eylül ile birlikte askerin kötü gösterildiği, din adamlarının, imamların görüş ve düşüncesinin kabul gördüğü filmler izliyor, romanlar okuyoruz. Bu 2 Türkiye… Gerçek ise idam insanlık suçudur. Asla kabul edilemez, bırakın yeniden getirilmesini, düşünülmesi bile büyük hatalara yol açar.

Suçlular da insandır

“7. Koğuştaki Mucize”, adı üstünde bir cezaevi koğuşunda oluşan mucizeyi anlatıyor. Memo’nun kızıyla yaşı birdir. Babaannesi ve kızıyla birlikte birkaç koyunu vardır. Sinirli, bir o kadar da gaddar sıkıyönetim komutanı, Memo’yu, kızının ölümünün sorumlusu olarak idama mahkûm edilmesini ister. Kızın mücadelesiyle koğuştaki “suçlu” arkadaşlarının çabası babayı kurtarabilecek midir?

Masumiyet uğruna mücadele…

Hükmü sıkıyönetim komutanı vermiş, gerekli düzenlemeleri de yaparak Memo’yu idama mahkûm ettirmeyi başarmıştır. Bu, olmayacak bir şey değil… Yine komutanın asker kaçağını yargısız infazla, iddiasını çürütebileceği için öldürmesi de yaşanan gerçeklerden. Bunun da birçok örneğini sayabilirsiniz, benim hatırlatmama gerek var mı? Eski Türkiye’den kalan devlet memuru, daha düşük rütbeli asker ve öğretmenin hak ve adalet mücadelesini de göz ardı etmemek gerekir.

Yeni Türkiye’de öne çıkan din adamı veya dini görüşle hak yolunu bulma mesajı, bu filmin ana damarı… Adli mahkûm Hafız’ın sözleri, atılan iftiraya inanıp kızının canına kıyan bir diğer mahkumu etkiler. Bu kelebek etkisi doğurur ve sonuca ulaşılır.

Başarılı film, başarılı oyuncular

Güney Kore yapımı, ‘Miracle in Cell No. 7’den başarıyla uyarlanan “7. Koğuştaki Mucize”nin yönetmeni Mehmet Ada Öztekin, yakın planlardaki başarısı, mimikleri yakalamaktaki duyarlılığıyla öne çıkıyor. Buna da bağlı olarak duyguyu öne çıkarıyor. Film boyunca birkaç kez gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz, boğazınıza bir yumru gelip oturuyor.

Başta Aras Bulut İynemli ve çocuk oyuncu Nisa Sofiya Aksongur inanılmaz güçlü bir performans sergiliyor, filmi başarıyla taşıyorlar. Daha önce rol aldığı dizilerde oyunculuğunu kanıtlamış olan Aras Bulut İynemli burada doruğa çıkıyor. Nisa Sofiya Aksongur da -daha önce bazı dizilerde rol almış- gelecek vaat eden, elinden tutulması ve gelişmesi için desteklenmesi gereken bir çocuk. İlker Aksum’dan, Mesut Akusta’ya, Yıldıray Şahinler’den, Yurdaer Okur’a, Sarp Akkaya, Deniz Baysal, Deniz Celiloğlu ve Celile Toyon da gerçekten rollerinin hakkını veriyor, hiç de aksamıyorlar.

Filmin müziğine değinmezsem eksik kalır… Yerinde, dozunda ve insanın yüreğine işliyor.

İdam insanlık suçudur!

Bugünlerde yeniden yeniden önümüze sürülen ve siyasetçilerin oy uğruna getir getirme düşüncesinde oldukları idam cezasının geri dönülemez ve telafisi mümkün olmayan ne denli yanlış, ne denli insanlık suçu bir infaz olduğunu da vurgulayan filmi; 600 milletvekili başta olmak üzere, idamın yeniden yasal olmasını isteyenlere izletmek gerekir. En başta da egemen erki yönetenlere ve kanaat önderlerine…

7. Koğuştaki Mucize (Miracle in Cell No. 7)
Yönetmen Mehmet Ada Öztekin
Oyuncular Aras Bulut İynemli, Nisa Sofiya Aksongur, İlker Aksum, Mesut Akusta, Yıldıray Şahinler, Yurdaer Okur, Sarp Akkaya, Deniz Baysal, Deniz Celiloğlu ve Celile Toyon
11 Ekim’den başlayarak sinemalarda

(08 Ekim 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Sidik Kokusu, Yasemin ve Bahar Esintisi…

Ünlü İspanyol yönetmen Luis Buñuel, “Bir filmde aynı şey iki defa gösteriliyorsa farklı bir anlamı vardır.” der… Peki, bir filmde aynı cümle iki kez geçiyorsa?

Usta yönetmen Pedro Almodóvar, çocukluğunu anlatırken sinemayı iki kez aynı sözcüklerle nitelendirdi. Yönetmenin özyaşam öyküsü olduğu su götürmez olan “Acı ve Zafer” (Dolor y gloria), sadece yönetmenin öyküsü değil, bir çocuğun büyümesiyle birlikte değişimini de anlatıyor aslında.

Hayaller ve gerçek…

Film su altında başlıyor. Tedirgin edici gibi gözükse de merak ağır basıyor. Bir dönem çok popüler olmuş, başarılı bir yönetmenin artık istenilen düzeyde film yapamamasının acısını, suyun altından çıkışıyla da “yeniden doğuşunu” anlatıyor, yani zaferi.

Hayatın göçe zorladığı yoksul bir ailenin kendi ayakları üstünde ‘dimdik’ durması ancak çocuğun yani Almodóvar’ın (filmdeki adıyla Salvador’un) başarılı olsa da papaz okuluna zorunlu gönderilmesiyle mümkün olacaktır.

Aradan geçen 30 yıldan sonra, en başarılı filminin (zaten sadece gala gösteriminde izlemiştir) restorasyonu ardında yeniden gösterime sokulacak ve kendisinin de o gösterim sırasında görüş ve duygularını anlatacaktır. Bu cümle bile filmi merak ettiriyor. Yönetmenin oyuncusuyla bu geçen süre içerisinde hiç konuşmamış olması da bir diğer nokta.

İlhan Berk, çok sevdiğim şiirinde “neler çekmiş halkım türküler şahit” derken, “Acı ve Zafer” bir yönetmenin çektiği acıların, kazandığı zaferlerin tanığı. Kolay değil, uzun yıllar sonra da insanı etkileyecek, kapalı gişe oynanacak bir film çekmek. Dahası, Salvador’un, yani Almodóvar’ın yazdığı tekst de kapalı gişe oynuyor tiyatro olarak.

Her ne kadar “acı” yönetmenin çektiği hastalıklardan dolayı gibi gözüküyorsa da asıl acı onun yalnızlığı, üretici yanının körelmesi, bir daha film çekemiyor olması… Buna da bağlı olarak “zafer” ise yazdıklarının kabulü (olsa gerek)…

Ahde vefa

Çocukken, kilise korosuna seçilmesi, annesinin isteği üzerine evlerini boyayan ‘isimsiz’ ressama okuma yazma öğretmesi, modellik yaparken başına güneş geçmesi, okulu bitirdikten sonra yaşadığı aşk ilişkisi (uzun yıllar sonra kendisini bulması ve buruk duyarlılık), uyuşturucu karşıtlığından vazgeçecek noktaya varması dünyanın birçok ülkesinde birçok insanın yaşadıklarından farksız bu açıdan bakınca. Bir yönetmenin kendisini var eden gerçekler olarak görülmesi gerekir. Nostalji diye abartmamak doğru olacaktır bence.

Madem Buñuel ile başladık, onunla bitireyim yazımı…

Gençseniz yaşlı tanıdıklarınıza sorun, değilseniz zaten anımsayacaksınızdır muhakkak: Çoraplar yumurta ile yamanırdı. Salvador’a, yani Almodóvar’a annesinden kalan miras, önemsenmezse olmazdı.

Acı ve Zafer (Pain and Glory)
Yönetmen Pedro Almodóvar
Oyuncular Antonio Banderas, Penelope Cruz, Asier Etxeandia, Leonardo Sbaraglia, Nora Navas, Julieta Serrano
Önce “FilmEkimi”nde… 11 Ekim’den başlayarak sinemalarda

(03 Ekim 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Toplumun Yarattığı Joker

Bulunduğunuz yer, aldığınız eğitim, dışlanmışlık ve/veya kabul görme insanın yaşamını belirler. Ya yolunuz açılır, koşa koşa çıkarsınız merdivenleri nefesiniz daralmadan ya da düz ovada şaşırırsınız yolunuzu (Ahmet Haşim’in ünlü “ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” şiirini anımsayın). Joker nam Arthur, eteklerinde bir avuç yaprak olmaksızın çıkmaya yeltenince o merdivenlerden işler karışıyor.

Annesiyle yalnız yaşayan, başarısız bir palyaçodur Arthur. Hayatın sillesini daha baştan yemiş, kapaklanmıştır yere… Ünlü kahkahalarının başka bir gerekçesi de olamaz zaten.

“Gündüz insan gece kurt” diyebileceğimiz Arthur’un düşleriyle yaşamı iç içe geçtikçe, biz beyazperde önünde, ona destek olmayı geçiriyoruz içimizden.

Gothamlı olmasının, Batman filminde önemli bir yer edinmesinin bu filme etkisi, izleyicinin beklentisi dışında hiçbir katkısı yok. Ancak daha gösterime bile girmeden Venedik Film Festivali‘nde “Altın Aslan” alması filmin ne denli güçlü olduğunun da kanıtı. Joaquin Phoenix müthiş bir oyun çıkarıyor… Diğerleri de ondan geri kalmıyorsa da Phoenix performansının doruğunda. Özellikle aklını yitirdiği ya da “gece kurt” olduğu zamanlarda veya ünlü kahkahasıyla ortalığı çınlattığında… Ya evde, banyoda, merdivenlerde dans ederken… sokaklar boyunca koşar, çocuklardan öldüresiye dayak yerken… az mı güçlü? Joker Joaquin Phoenix, Oscar’ın da en güçlü adayı…

Yönetmen Todd Phillips, senaryo yazımına da katkı sunduğu filmi gerçekten duyarak çekmiş. Her karesi etkili, etkileyici… Oyuncusunu ve canlandırdığı karakteri iyi analiz etmiş, iyi yönlendirmiş. Bu anlamda da Batman’ı filmin başında unutturuyor ve bu, gerçekten de çok önemli.

Annesinin Arthur’a “mutlu” demesi, Türkçesi “mutlucu” olarak çevrilebilecek palyaço için bir başka öykücüğün açılması demek. Aynı zamanda bir maske tabii palyaçoluk (ki, maskeyle izlenmesinin yasaklandığı haberi bizde de gündeme gelmişti), kimin içinde ne olduğunu kim bilebilir ki! Ya da parayla imanın kimde olduğu belli olmaz. Belli olansa, bu filmin devamı gelmez, gelirse başka bir palyaço, başka bir Joker, başka bir film olur…

Joker
Yönetmen Todd Phillips
Oyuncular Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Zazie Beetz, Shea Whigham
4 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(01 Ekim 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com