Kategori arşivi: Yazılar

Kocaman Bir Soru İşareti: Niye? – Vincent Ölmeli

Sıradan bir çalışanken, bir stajyer saldırır, bilgisayarla kafasını yarar, ardından muhasebeci kalemle kolunu yaralar. Bunlardan sonra korku gözlerinde büyür Vincent’in, birkaç küçük çaplı ölümüne saldırıyı atlatırsa da, belli olmuştur artık. Göz teması kurduğu kim olursa olsun hemen saldırır, hatta çocuklar bile…

Niye sorusu kasap çengeli örneği gelip oturuyor karşınıza. Neden saldırırlar Vincent’e? Kimdirler? Acaba o da saldıracak mıdır, daha önceki filmlerde görüldüğü gibi; bulaşıcı bir durum mudur? Merak, heyecan ve gerilim giderek yükselir.

Siz olsanız ne yaparsınız bu durum karşısında. Bilinmeyen bir güçle öldürmek için saldıranlardan kaçmaktan başka yapabilecek bir şey yoktur. Aslında filmi izlemek gerekir, özünde vermek istediklerini anlamak için çünkü sizin bakışınızla benim, benim bakışımla bir başkasınınki farklı olacaktır.

Kara mizahı, gizemi ve yoğun şiddeti benzersiz bir dille aktarıyor yönetmen. Mathieu Naert’in yazdığı, Stephan Castang’ın yönettiği filmde Karim Leklou, Vimala Pons, François Chattot rol alıyor. Baktığınız açıyla doğru orantılı olarak prodüksiyonu ucuz bir film; üç oyuncuyla, üç mekânla bütün filmi tamamlamışlar. Ama film dediğiniz prodüksiyon mudur sadece?

Yaşamın belirleyiciliği, toplumsal kaygı, nefret ve bilemediğimiz etkilerin varlığıyla bir bütün. Yanınızdaki insanın sorunlarını, sorunlarının çözümlerini, sorularını, sorularının yanıtlarını bilemeyebilirsiniz; herkese aynı davranırsanız, -bu filmde vurgulandığı üzere- baltayı taşa vurduğunuzun resmidir.

Vincent, bir kızla tanışır, zaten herkesten uzak, özellikle inzivaya çekilmiş olarak yaşamaktadır, çünkü göz göze geldiği herkes saldırır. Margaux, ona saldırmaz, ama inanmaz da… Bir deneme yapar Vincent durumunu anlatmak için onlarca insan kovalar, kız da anlar olanı biteni. Aşk gibi bir güzelliği bile yaşayamamak gerçekten de can yakıcıdır. Ama ah ki, bu saldırılar olmasa.

Stephan Castang’ın bu ilk uzun metrajlı denemesi gerçekten ilginç ve sarsıcı. Soru işaretini çözebilecek gibi görünmüyor hiçbir şey. İçinde yaşadığımız toplumsal, siyasal, ekonomik ve ekolojik bunalımdan kurtulamadığımız için Castang bizi uyarıyor. Ya kurtuluruz ya da… sonrasını siz(ler) ekleyin.

12 Nisan’dan başlayarak gösterimde…

(03 Nisan 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Tam Aziz Nesinlik: Mucize Aynalar

Aziz Nesin, yaşamın içinden, yaşama rağmen öyküler yazıp bizi bize anlatan çok (çoktan da çok) önemli bir yazar. Olmaz ki… diyeceğiniz olayların olduğunu gören, bilen, yaşayan ve bunları yazarak bizleri de şaşırtan, kara kara güldüren (aslında güleriz ağlanacak halimize) biri. Edebiyatçılar arasında Aziz Bey olarak anılan, dışarıdan bakınca çok da kendini göstermeyen, ama boyunca kitabıyla sadece öykülere değil yaşamın her yanına, her anına dokunan önemli bir sanat insanı. Tiyatro oyunları, senaryoları, öyküleri, dergileri, gazete yazıları yazan, (bir çoğumuza örnek olsun) dakikası boş geçmeyen, toplumsal dayanışmayı da öncelleyen Aziz Nesin’i tanımayan yoktur sanırım, öykülerini okumayan da, en azından duymayan…

“Tam Aziz Nesinlik” dediğimiz hemen her şaşırtan, hayrete düşürten, olayı rahat ve akıcı diliyle anlatan, buna da bağlı olarak hepimizin anılarında yaşayan birinin öykülerini sinemaya gönül düşüren herkes çekmek ister. Kısa hikâyecikler halinde yapıldığında çarpıcılığıyla öne çıkacak öyküler, filmi uzatmaya kalkıştığınızda tadını yitirir sanki. Her genç sinemacı gibi ben de bir dönem senaryolaştırmaya kalkışmış ama başaramamıştım. Hatta kendisiyle yaptığımız bir röportaj sırasında “Nasıl oluyor da, oluyor?” diye sormuştum. Özünü kaybettiğiniz zaman Aziz Bey’in verdiği heyecan, tattırdığı güzellik sönüyor.

Nesin Vakfı desteğiyle…

“Mucize Aynalar”, Nesin Vakfı’nın desteğiyle Tolga Örnek tarafından yazılmış ve çekilmiş. Tolga Örnek, başarılı bir yönetmen, bu filmde de çok başarılı… Aziz Bey’in öykülerini tek olarak aldığınızda uzaması pek olumlu sonuç vermeyeceğinden, altı öyküsünü birleştirmiş ve kurgulamış senaryosunu. Düşlerini gerçekleştirmek için koşturmaktan hayatlarını yaşamaya fırsat bulamayanların öyküsü, anlatılan. Dışarıdan baktığınızda hepimizin içinde olduğu sosyal, kültürel, politik ortam da öyle… ancak burada anlatılan geçmişi saklayan ve bir zaman sonra dışarı kusan (!!!) mucize bir aynayı icat eden Şahap Cenabettin’in öyküsü. Adına takılmayın, ünlü bir yazarın adıyla soyadını (ilkokul öğrencilerinin hep yaptığı) yer değiştirince gülümsetiyor kuşkusuz… Eee, adı üstünde zaten.

Şahap Bey, doğru yerde, doğru zamanda, doğru tutumları alsa dünyaca ünlü ve zengin olabilecekten iflâsın eşiğine gelmiş bir mucittir. Eşi, kaynanası, kuzeni el birliğiyle onu kurtarmak için çabalarlar ve zaten olaylar da öyle başlar. Film, gerçekten çok çarpıcı başlıyor, içine alıyor izleyiciyi, ancak gerek çerçevelerin boşluğu (kadrajların sanki yeterince düşünülmemesi) ile dönem dönem temposu düşüyor. O düşüşler arttıkça da izleyici sıkılıyor. Kim bilir, belki kısa filmler halinde, bölümler olarak düşünülse daha bir iyi mi olurdu diye düşünüyor insan.

Belli bir düzeyin üstündeki filmi, gelirinin Nesin Vakfı’na aktarılacağını da bilirse izleyici de sahiplenir.

05 Nisan’dan başlayarak gösterimde…

(28 Mart 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Rekabetçi Düzenin Laneti

Profesyonel Amerikan güreşi dövüş ve güreş ögeleri içeren resmi ve gerçek bir rekabet sporudur. Bildiğimiz Türk usulü güreş stillerinden çok farklı olarak sakatlayıcı darbelere müsamaha gösterilen hayli sert bir gösteri formudur. Amerikan bağımsızlarından Sean Durkin’in gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkan son filmi ‘Demir Pençe / The Iron Claw’ ’70 sonlarından 90’lı yıllara uzanan süreçte Amerikan güreş tarihine damgasını vurmuş bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Baba Jack Adkisson 5 yaşındaki ilk oğlunu talihsiz bir kaza sonucu kaybetmiş, ailenin üzerine çöreklendiğine inandığı lanetten kurtulmak için Nazi esinli Fritz von Erich adını alarak rakiplerine korku salıp en büyük olmanın peşine düşmüştür. 50’li yılların sonlarında ringlerde fırtına gibi esmeye başlamış, ancak sağ avucu ve parmaklarıyla rakibin alnına baskı uygulayarak pes ettirmeyi amaçlayan kendine özgü ‘demir pençe’ hareketi ile Texas fatihi olmasına karşın dünya şampiyonluğu altın kemerine ulaşamamıştır. Ağzından düşürmediği ‘dünyanın en güçlüsü olursak kimse bize zarar veremez’ mottosundan hareketle ve karşı konulmaz baba baskısıyla dövüş mirasını boy boy dört von Erich’e devredecek, ancak ringde yaşanan kazalar ve beklenmedik talihsizlikler aile bireylerini bir trajedi yumağının içine sürükleyecektir.

Dönem neoliberal rüzgârların estiği yıllardır. Cannes’da dünya prömiyerini yaparak ödülle dönen 2011 yapımı ilk uzun metrajı ‘Martha Marcy May Marlene’ ile sinema evrenine giren Durkin, pandemi etkisiyle çok izlenemeyen 2020 yapımı ‘Yuva / The Nest’de hırslı bir borsacının ailesini sürüklediği yıkımı 80’li yıllar Thatcher İngiltere’si fonunda anlatmıştı. Bu kez ‘derin Amerika’da geçen hikâye rekabetçi düzenin gözünü kör ettiği babanın neden olduğu yıkıma eğilirken toplumsal eleştiriden ziyade yoğun bir aile dramına odaklanıyor. Yabancı bir eleştirmenin hınzır deyişiyle ‘yılın ağır sıklet melodramı’nda profesyonel sporların en zahmetlisinden sert sahneler izliyoruz. Yaşanan kayıplar ardından anne Doris Tanrı’ya ve kiliseye sığınmayı sürdürürken, ölüme meydan okumaya kararlı baba yumruk gücünden, toksik erkeklikten medet umuyor. Olan boy boy çocuklara oluyor. Anne tarafından özenle korunan, babanın güçlü olmaları için gece gündüz antrenmana koştuğu oğlanlar hayat karşısında donanımsız büyüyememiş yetişkinlere dönüşüyor. Amerikan kapitalizminin baş tacı ettiği ataerkil aile düzeni böylece yaşanan kâbusun tetikçisi haline geliyor.

(24 Mart 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yarışmak Değil Koşmak İstiyorum

Adını Helen dilinde ‘genç adamın yurdu’ anlamına gelen Kaz dağları yakınındaki aynı adlı antik kentten alır ‘Neandria’. Yeni yetmelerin dünyasına duyarlılıkla eğilmiş, onların sıkışmışlıklarını aşarak özgürlüğe yelken açmalarının şiirini yazmış olan Reha Erdem’in özlenen sinemasının bu son örneği, mekân olarak Çanakkale’nin Ezine ilçesine bağlı Kayacık köyüne götürür bizleri. Antik kent kalıntılarının eteğinde bulunan yoksul köyün civarında dağ bayır koşan gencecik Suna ile tanışırız önce. Babanın çekip gittiği köy evinde annesi ile birlikte yaşayan geç kız atletizm yarışmalarına hazırlanmaktadır. Annesi onun yarışlarda başarılı olmasını içinde debelendikleri yoksulluk çukurundan çıkabilmek için fırsat olarak görse de o ‘yarışmak’ değil yalnızca ‘koşmak’ ister.

Köyün genç çocuklarından Mako ayyaş babaya ve üstüne üstüne gelen dünyaya isyanını rap şarkılarıyla dile getirir. Wes Anderson filmlerinden fırlamışa benzeyen daha küçük Filiz ise youtube kanalına köyden haberler ekleme derdindedir. Ama buralarda kayda değer bir şeyler olmuyordur ki! Televizyon ekranından iklim felâketleri izlenir ancak gerek ekolojik gerekse insan ilişkileri anlamında dünyanın dört bir tarafında ne yaşanıyorsa bu köyde de aynı şeyler yaşanmaktadır. Erdem’in ‘Kosmos’undan kopup gelmişe benzeyen sahte imamın gözyaşlarına karışan müdahalesi de pek fayda vermez. Köy arazisine yapılacak olan taş ocağı doğayı tahrip edecek, suyu kirletecektir. İnşaat izni bile alınmadan ortaya çıkan dozerlerin patırtısı çocukların şen şarkılarını bastırmaya başlamıştır bile.

Tarih okumak isteyen Suna’nın ve genç kuşakların işi zordur ancak açmazlarını, sıkışmışlıklarını kendi çabaları ile aşmak için koşuyu sürdürmek zorundadırlar. Reha Erdem’in erdemli sineması en başından beri bu umudun peşinde, aşkın bulunmadığı yerde aşkın izini süren o genç insanların yanındadır. Hayat’ın İstanbul varoşlarındaki karşı duruşundan Jîn’in ülkenin uzak doğusundaki dağlarından yankılanan isyanına, ‘Koca Dünya’nın kimsesiz çocuklarının dayanışma çabalarına Çanakkale’nin köyünden Suna’nın, Mako’nun, Filiz’in umut dolu itirazları eklenir.

Erdem’in genç oyuncuları yönetmekteki becerisine bir kez daha şapka çıkarır, Suna’ya hayat veren Deniz İlhan’a, Mako’da ‘Aşk Yok’, ‘Hiç’, ‘Yıkamadım’ gibi gibi kendi yazdığı sözleri yorumlayan rapçi Izzy’ye alkış tutarız. Yönetmenin değişmez çalışma arkadaşı Florent Herry’nin görüntüleri yine birinci sınıftır. Alican Çamcı’nın çağdaş müzik çalışması çok etkileyicidir. Kurguyu bir kez daha üstlenmiş olan Erdem, Japon usta Ryûsuke Hamaguchi’nin ‘Kötülük Diye Bir Şey Yok’ta yaptığı gibi Godard’vari kesmelerle müziği aniden susturur, duygusallığın tuzağına düşmeden yerleşim bölgesini bekleyen tehlikeyi her daim hatırlatır.

Ön jeneriğin başında ‘ekolojik anlamda sürdürülebilir koşullar sağlanarak çekilmiştir’ ibaresine uygun bir çalışma ile her anlamda ekolojik dengeyi gözeterek kotarılmış olan ‘Neandria’ başarılı bir Reha Erdem filmi olmanın yanı sıra ülkemizin ilk ‘yeşil filmi’ olarak izlenmeyi hak ediyor.

(22 Mart 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

43. İstanbul Film Festivali’nde Berlinale Rüzgârları

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 17 – 28 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan 43. İstanbul Film Festivali’nin hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor. Festival her yıl olduğu gibi bu yıl da Berlinale resmi seçkisinde yer alan filmlere yer veriyor. Şubat ayında gerçekleştirilen 74. Berlin Film Festivali’nden kimi ödüllü öne çıkan sekiz yapım ülkemizde ilk kez izleyici karşısına çıkıyor.

Bunlardan Gümüş ayı ödülünü kazanan ‘Bir Gezginin İhtiyaçları / A Traveler’s Needs – Yeohaengjaui Pilyo’ festivalde tüm filmlerini sıcağı sıcağına izleme fırsatını yakaladığımız Güney Koreli auteur yönetmen Hong Sang-soo imzasını taşıyor. Sinemacının üçüncü kez çalıştığı Fransız sinemasının ikonlarından Isabelle Huppert’in yer aldığı filmde nereden geldiğini ve niçin Uzakdoğu’da olduğunu bilmediğimiz orta yaşlarda yabancı bir kadının günlük rutinini, geçimini sağlamak üzere Koreli öğrencilerine kendi usulünce Fransızca öğretme çabasını izliyoruz.

Festivalden en iyi yönetmen ödülü ile dönen Nelson Carlos De Los Santos Arias imzalı ‘Pepe’nin aydınlanmalar ve hüzünler arasında yoğun bir kapitalizm eleştirisi içeren öyküsü ile öngörülemez bir dünyaya ışınlanıyoruz. Sıra dışı bu filmin anlatıcısı Kolombiya ormanlarında katledilen Pepe adındaki bir su aygırının hayaleti. Filmin uzun isimli yönetmenini 38. İKSV festivalinde Jüri Özel Ödülü’nü kazandığı ‘Cocote’ filminden anımsıyoruz.

Berlin’de Jüri Ödülü’nün sahibi ‘İmparatorluk / L’Empire’ yine festivalden aşina olduğumuz, ‘İsa’nın Yaşamı / La Vie de Jésus’ (1997), ‘İnsanlık /L’Humanité’ (1999), ‘Flandres’ (2006) gibi ilk dönem filmleri ile bağrımıza bastığımız Bruno Dumont’un son çalışması. Fransız yönetmen TV dizisi olarak çektiği 2014 yapımı ‘Küçük Serseri / P’tit Quinquin’den beri hiç taviz vermeden sürdürdüğü kendine özgü mizahının son örneği. Bu kez Fransa’da doğan bebeğin gezegenler arası bir savaşa yol açış öyküsünü Hollywood uzay destanlarını tiye alarak anlatıyor.

Festivallerin ardından TRT 2’de birkaç kez yayına giren 2020 yapımı ‘Beyaz İneğin Türküsü’ ile tanıdığımız İranlı yönetmenler Maryam Moghaddam ile Behtash Sanaeeha ülkelerinde ev hapsinde oldukları için Berlin’deki dünya prömiyerine katılamadılar. Festivalden FIPRESCI ve Ekümenik Jüri Ödülü ile dönen ‘En Sevdiğim Pasta / Keyke Mahboobe Man – My Favourite Cake’ biri eşini kaybetmiş diğeri eşinden ayrılmış 70’li yaşlardaki emekli hemşire ve taksi şoförünün mutluluk öyküsü üzerine. Bu sıcacık ikinci bahar macerası festivalin en ilginç filmlerinden biri olmaya aday gözüküyor.

Fransız sinemasının tanınmış yönetmenlerinden Olivier Assayas’ın son filmi ‘Zamanın Dışında / Hors du Temps’ Berlin’den sonra sıcağı sıcağına ülkemizde gösterilecek olan bir diğer yapım. Pandemi sürecinde evlere kapandığımız dönemde sokağa çıkma yasağını aynı evde geçirmeyi tercih eden evli iki çifti izleyen film yönetmenin Fransa kırsalında geçirdiği karantina dönemi deneyimlerinden yola çıkarken çatışma ve tartışmalardan doğan mizah ile dramı ustalıkla bir araya getiriyor.

Moritanyalı yönetmen Abderrahmane Sissako Berlin’de ilgiyle karşılanan son filminde bir kadın öyküsüne soyunmuş. Sinemacının on yıl aradan sonra çektiği gözleme dayalı duygusal filmi ‘Siyah Çay / Black Tea’ düğün gününde ‘hayır’ı bastıktan sonra Fildişi Sahili’nden Guangzhou / Çin’e uzanan yeni hayatında yeni bir aşkın izini sürecek olan Aya’nın çizgi dışı öyküsünü anlatıyor.

Berlinale filmleri paketinde festivalde gösterilen yapımlardan ‘Gloria!’ bir müzikal tarihi yeni baştan hayal ederek 18. yüzyıl İtalya’sında manastırda pop müziği icra eden bir grup genç kadın müzisyenin öyküsünü anlatıyor. İtalyan yönetmen Margherita Vicario’nun imzasını taşıyan film İstanbul izleyicisine eğlenceli dakikalar vadediyor.

Kanadalı auteur yönetmen festival programına dahil olan son filmi ‘Yedi Tüller / Seven Veils’ de Richard Strauss’un ünlü operasının yeniden sahneleniş sürecini Jeanine adında bir tiyatro yönetmeninin gözünden aktarıyor. Egoyan filmine 1996’da sahneye koymuş olduğu kişisel ‘Salome’ serüveninden yola çıkarak kendi deneyimlerini kurmaca bir öyküyle beyazperdeye taşıdığı filminde Jeanine’i üçüncü kez birlikte çalıştığı Amanda Seyfried canlandırıyor.

(21 Mart 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Şike Ama Terfi Ettiriyor: Demir Pençe

Bazen denk geliyor, birbirini içerik veya tür olarak takip eden filmler izliyoruz art arda. Yine bir despot baba, arada kalmış anne ve kendini bulamamış çocuklar. Geçen hafta izlediğimiz Eflatun (Yönetmen Cüneyt Karakuş) da aynı olmasa da ailenin çocuğun yaşamını belirlemesini benzer bir bakış açısıyla ele alıyordu. Bu kez, bir biyografi. 70’li yılların belleklerde bıraktığı kalıcı izlerin aradan geçen bunca yıl sonra yeniden ele alınması.

Baba Fritz Von Erich (Holt McCallany), yaşamını adadığı şiddetin her türlüsünün mübah olduğu “güreş”te (Amerikan boksu) altın madalyaya (dünya şampiyonluğuna) ulaşamayınca çocuklarını o uğurda yetiştirmiş ve hepsini birer birer eğitmiş. Oğulları Kevin (Zac Efron) ve David (Harrison Dicksinson) dünya şampiyonluğu şansı için çalışacaklar, Kerry (Jeremy Allen White) farklı bir dalda olimpiyat zaferi için ve son olarak -müzikle uğraşan, duygusal- Mike (Stanley Simons), baba baskısına, daha doğru deyişle tacizine boyun eğmek zorunda kalır. Anne (Maura Tierney) inançlı ve eşi kadar hırslı olmamasına rağmen eşine söz geçiremez. Tam bir erkek egemen aile… Pam (Lily James), Kevin’e âşık olur, hızlıca evlenirler. Buraya kadar bir şey yok. Ama sorun ailenin “lanetli” olarak kabul edilmesinde… Babanın kazanma hırsa karşısında “direnemeyen” çocuklar birbiri andına ölür, bu sadece babanın hırsını biler, yapabilecek bir şey yoktur.

Tam bir aile faciası yaşanır. Gençler ne istediklerini yapabilir ne de umutlarını yeşertebilir. Gerek oyunculuklarıyla gerekse makyajla filmin o dramatik etkisini arttıran film, sadece spor filmi olmaktan çıkıp bir aile filmine dönüşüyor.

Baba Fritz’in o hiç vazgeçmediği hırsını tüm dünyayı etkileyen siyasal olaylar da destekliyor. Disk atmada ulusal takıma seçilen Kerry, Başkan Jimmy Carter’in Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali nedeniyle boykot ettiği Moskova 1980 olimpiyatlarına katılamayınca mecburen babanın boyunduruğu altına girer. O da katılınca küçük oğul Mike da ister istemez müziği bırakır. Duygusal ve yoğun bir film Demir Pençe. Hem oğulların (gerçek yaşamda, üç oğul intihar etmiş) duygu yoğunlukları hem de çözümsüzlükleri bize birer mesaj veriyor.

Göz ardı edilmemesi gereken, ebeveynlerin çocuklarının yaşamına haddinden fazla karışmasıyla ortaya çıkan trajedinin sadece kendilerini değil, bağlantılı olarak toplumu da etkilemesi.

Evet, başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu “güreş” aslında, önceden görüşen ringe çıkan sporcularca yapılıyor. Yönetmen Sean Durkin, bir yerde, bir cümleyle (bir de atıf var) belirtiyor. Duygusal bir aile filmi izleyenler de bol aksiyonlu bir spor filmi izleyenler de beğenecektir.

22 Mart’tan başlayarak gösterimde…

(20 Mart 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Renkler, Sesler Yoksa Hayalde mi Yok?: Eflatun

Sinemanın gizemli dünyası kendisini odaklandığınızda açıyor. Evde televizyon ekranında veya telefon gibi küçük ekranda izleseniz her ne olursa olsun odaklanmakta zorlanıyorsunuz. Oysa sinema salonunda, karanlıkla birlikte ses seda kesilince beyazperdeye odaklanabiliyorsunuz. Keyif o zaman başlıyor işte…

Karanlık deyince, sinemadaki ışıkların karartılmasıyla beyazperdeye yansıyan görüntülerin ışığının etkisinin dışında, göz gözü görmeyen bir karanlık da var.

Helen Keller 1880 – 1968 yılları arasında yaşamış bir pedagog; gözleri görmediği gibi kulakları da duymuyor, tabii doğal olarak konuşamıyor da… Helen Keller’in yaşam öyküsü “Her Şey Su ile Başladı” (Kuraldışı Yayınları) küçüklüğünde sadece suyu tanıyan bir kızın yaşam mücadelesinde kazandıklarını ve kazandırdıklarını anlatıyor. Cüneyt Karakuş’un yazıp yönettiği “Eflatun”, gözleri görmeyen ama sesleri çok iyi ayırt edebilen genç bir kadını anlatıyor. İrem Helvacıoğlu’nun başarıyla canlandırdığı Eflatun karakterinin karşısına bir gün Oflaz (Kerem Bürsin) çıkar. Eflatun, görmemesine karşın sesleri çok iyi tanıdığından, babasının mesleğini, saat tamirciliği yapmaktadır. Bir gün evdeki antika saati tamire getiren Oflaz ile aralarında bir çekim olur.

Filmin açılışı ilginç, meraklandırıyor izleyiciyi; çok başarılı bir girişi var. Zaman içerisinde sinemanın o kendine özgü “tesadüfün iğne deliği” veya “soğukkanlı geçiş” yaşansa da ilgi çekiciliğini sonuna kadar sürdürüyor; biraz uzun olduğunu (yönetmenler onca emek vererek çektikleri filmleri kolayca kesip atamazlar, hak vermek gerekir) söyleyebiliriz.

Yönetmen Cüneyt Karakuş, “yorgan altında” projesiyle engelli bireylerin sorunlarına yönelik çalışmalarıyla tanınan biri; bu filmde de görme engelli bireyin iç dünyasını açıyor bizlere…

Bir çocuğun yaşamını belirleyen anne babaysa (mahalle, okul, arkadaşlar da kuşkusuz), onların bakış açısı çocuğun geleceğinin yolunu da çizer. Anne gerçekçi, baba hayalci ise çocuk arada kalacaktır; annenin “icat çıkarma başımıza” eğitimiyle büyüdüğü, babanın ise “uç uçabildiğince” coşkusuyla düş(ünce) dünyasına önem verdiği apaçık ortadadır. Böyle olunca da çocuğun tek başına direngen, kararlı, özgüvenli olmasını beklemek de pek kolay olmasa gerektir. Eflatun, belki de kendisini o sorunsaldan sıyırmasını bilen bir gençtir.

Ailesiyle, çevresiyle, işiyle sorun yaşayanların bir “gönül gözü” açıktır her zaman, bilmesini, bulmasını bilene… Eflatun ile Oflaz’ın (adların ilginç bir öyküsü var, izleyenlerin unutamayacağı) onca sorun içerisinde birbirlerine açılmaları en tam da o “gönül gözü” ile anlatılabilir. Engellilik bir metafor, ama başka metaforlar da var. Tek karede birçok mevsimi (yaşam göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamandır, bize uzun gelse de, dünya için esamisi bile okunmaz) görselleştirmesi çok, çoktan da çok çarpıcı. Oflaz değilse de Eflatun’un oyunculuğu muhteşem; ah ki yönetmen arada bir de olsa yönlendirebilseydi…

22 Mart’tan başlayarak gösterimde…

(19 Mart 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

İktidar Çürütür

Amerikalı yazar Frank Herbert’in ilki 1965 yılında yayınlanan ‘Dune’ romanlar serisi zengin hayal gücüyle başta ‘Yıldız Savaşları / Star Wars’ serisi olmak üzere yedinci sanatın bilimkurgu şaheserlerine ilham kaynağı olagelmiştir. Metnin sinemaya uyarlanmasının çileli bir serüveni olmuş, 70’li yıllarda Alejandro Jodorowsky’nin ele almış olduğu proje, üzerinde yaklaşık üç yıl kadar çalışıldıktan sonra giderek büyüyen bütçe nedeniyle iptal edilmişti. David Lynch’in 1984 tarihli çevirimi de auteur yönetmenin en başarısız çalışması olarak kabul edilir. ‘Blade Runner 2049’ ile bilimkurgu alemine parlak bir imza koyan Kanadalı Denis Villeneuve, emrine sunulmuş geniş bütçe ile bu deli işine soyunmuş ve 2021 yılında dünya prömiyerini yapan ‘Dune: Çöl Gezegeni’ pandemi döneminin olumsuz koşullarına rağmen büyük ilgi ile karşılanmıştı.

Kanadalı sinemacının Hollywood senaryo yazarlarının tarihi grevine toslayarak gösterime girmesi 2024’e ertelenen devam filmi ‘Dune: Part Two / Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki’ Herbert’in ikinci kitabından yola çıkıyor. Galaksinin farklı noktalardaki rakip feodal aileler tarafından yönetildiği 10.000’li yıllarda, çağımızın petrolüne eşdeğer ‘baharat’ adı verilen çok kıymetli bir kaynağın üretildiği çöl gezegeni Arrakis’in kontrolünü elinde bulunduran Caladan’lı Atreidesler’in rakip hanedan Harkonnen’ler tarafından pusuya düşürülerek yok edildiğini, sonrasında veliaht Paul Atreides’in annesi Lady Jessica ile birlikte çölün derinliklerinde yaşam savaşı veren bölgenin yerlileri Fremenler’e sığındığını ilk filmden biliyoruz. İkinci bölümde, bizzat galaksi imparatorunun ihanetine uğrayan soyunun intikamını alma mücadelesi verecek olan Paul Atreides, kumlar altında yaşamaya mahkum edilmiş yeni dostlarına vaad ettiği cennet hayali için ilk adımları attığı baş döndürücü mücadelesine tanıklık ediyoruz.

Herbert’in 12 milyondan fazla satmış zamansız roman serisini William Shakespeare’in ölümsüz metinlerinin takipçisi olarak görmüşümdür hep. Veliaht Paul yazın dünyasının en kompleks karakterlerinden ‘Hamlet’ten izler’ taşıdığını düşünürüm. Timothée Chalamet’nin kırılgan zarifliğinde ete kemiğe bürünmüş olan genç adamın küstah zıpır delikanlıdan korkulan bir savaşçıya, Fremenlerin gelecekten haber veren liderine dönüşmesi ikinci filmin hikâyesidir. Onun duygusallığı ve tutkulu idealizmi kirli politik taht oyunlarının gölgesinde ihanetlere, bağnaz dümenlere ve muhtemelen üçüncü bölümde tanık olacağımız kanlı din savaşlarına doğru savrulacaktır.

Evet kokuşmuş bir şeyler vardır Galaksi İmparatorluğu’nda. Baharat üzerindeki güce sahip olanın mutlak iktidarın sahibi olduğunu herkes bilir. Paul onu ‘mehdi’ ilan etmeye hazır Fremenlere, güneyden gelen dinsel coşkuya ya da ‘seçilmiş kişi’ olduğu inancını yaymaya çalışan Bene Gesserit tarikatından ruhani güçlere haiz annesinin tüm kışkırtmalarına karşın iktidar olma fikrine sıcak bakmaz önceleri. ‘Korku aklın katilidir’ diyerek aklını çelmeye çalışır annesi. O hâlâ çöle ilk düştüklerinde ölümüne sebep olduğu Fremenlinin hayaleti ile vicdan muhasebesi içindedir oysa. İktidar tutkusunun evreni çürüttüğünü görür, lakin borçlu olduğu halka ve de gönlünü çelen Chani’ye kumların eteğinde hayaline düşen engin denizi, suyu yağmuru, Caladan’ın yeşil cennetini getirebilmek için imparatoru dize getirmek zorundadır. Binlerce kişinin öleceğini gördüğü korkunç gelecek onu dehşetle titretirken Ophelia’sını geride bırakarak kendini gücün kollarına teslim edecektir.

Bir kült klasiğinin beyazperdeye uyarlandığında, düşünsel zenginliğini korurken görselliğini mükemmel bir biçimde ortaya çıkarması kolay rastlanır şey değildir. Villeneuve, son olarak ‘The Batman’de nefesleri kesen Avustralyalı büyücü görüntü ustası Greg Fraser ile işbirliğinde muazzam bir evren inşa ediyor, sarı-beyaz çölün pusu, gölgesi, aydınlığı ve karanlığını olağanüstü bir sinematografi ile dengeliyor. Hakkonenlerin Roma ile Nazi Almanya’sını buluşturan acımasız gaddarlığını anlattığı baş döndürücü sekansta siyah-beyazın enfes karşıtlığını kullanıyor. Film üç saate yaklaşan süresi içinde Hollywood’un geniş imkânlarından yararlanmış bir süper prodüksiyonun özellikle genç izleyiciden büyük talep gören olmazsa olmaz görkemli savaş sahnelerini de içeriyor elbette. Ancak bu bölümlerin de dozunda ve son derece estetik çekildiğinin altını çizmekte yarar var. Özenle seçilmiş oyuncu kadrosunun başarısını da es geçmeyelim. En büyük sürpriz ise geçtiğimiz yıl ‘Elvis’ ile Oscar adayı olmuş yetenekli yeni yüzlerden Austin Butler’dan geliyor. Kendisini Baron Harkonnen’in saçları sıfıra vurulmuş psikopat yeğeni Feyd-Rautha’da zor tanıyacağınıza bahse girerim. Herbert serisinin fanları zaten kaçırmayacaktır ama onlardan değilseniz de incelikli senaryosu ile muazzam görselliğini ustaca kaynaştıran bu yaratıcı sinema şölenini ihmal etmeyin derim.

(16 Mart 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Diyetini Ödesen de Kurtulamazsın: Adaletin Eli

Dünyanın hemen tüm toplumlarında tanrı, aile ve intikam yaşamın belirleyici unsurlarındandır; her ne kadar doğru olmasa da, hemen herkes kendi hükmünü kendisi verir ve infaz eder. Tabii, ne demokrasi ne hukuk ne de yasalar buna izin verir. Vermemelidir de… Önemli olan ceza vermek değil suçun hayata geçirilmesini önleyici olmaktır.

İnsanlık tarihi boyunca savaşlar hep yaşanmış, barış ise (gerçekten barıştan söz ediyorum) birkaç yılla sınırlı kalmış. Buna karşın insanlar barış, huzur, demokrasi inancından, beklentisinden hiç geri durmamış. Barış bir gün gerçekten tüm dünyada oluşturulduğunda, muhakkak suç işlenmeyecek, kimse kimseyi öldürmeyecek, birbirini sömürmeyecek.

Adaletin Eli (Red Right Hand) filmi, bu hedefi, arzu edilmemesine rağmen herkesin kendi hukukunu uygulayarak elde edebileceğini gösteriyor. O zaman öyküyü özetleyerek başlamalıyız: Cash (Orlando Bloom), Büyük Kedi’nin (Andie MacDowel) çetesinde suç işleyen elemanlardandır, ama kurtulmak için diyet ödemiş, cezasını çekmiş ve sakin bir yaşama başlamıştır. Cash’in kızkardeşi ölünce, eşi Finney (Scott Haze) bunalıma girer, kurtuluşu alkolde bulur. Kızı Savannah’a (Chapel Oaks) ve Cash’e haber vermeden tefecilikle birlikte uyuşturucu kaçakçılığı da yapan, gaddarlığıyla bilinen Büyük Kedi’den para alır, işleri düzeltmek için. Büyük Kedi, Finney’in arazisine konmak için bu vade filan beklemeden harekete geçer. Tabii, Cash önlerine çıkar. Anlaşmalarına rağmen Büyük Kedi, sözünde durmayacaktır.

Adaletin Eli, iki saate yakın, hiç sıkmadan, alabildiğine akıcı, tipik bir aksiyon filmi. Başından ne olacağını biliyorsunuz, ama neyin hangi zamanda, hangi koşulla, nasıl içinden sıyrılabileceklerinin merakı sizi hiç bırakmıyor.

Yönetmen Ian Nelms, Eshom Nelms kardeşlerin dini inancın insanın moral desteği olduğunu vurgulayan filmi, aile (birliktelik) üzerine kurulmuş, buna bağlı olarak da intikam amaçlı yaşanması gerektiğinin altını çiziyor… Bulundukları kasabanın kolluk gücüne ve Şerif’e alttan alta bir güven duysalar da bu güvenin boşa çıktığını izliyoruz. Sahi, bizde farklı mı?

15 Mart’tan başlayarak gösterimde…

(12 Mart 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ayazda Üç Yürek

Amerikan bağımsızları içinde favori sinemacılarımdandır Alexander Payne. 90’lı yıllarda başlayan kariyeri boyunca çektiği sinema filmleri iki elin parmakları kadar bile değildir. 6 yıl aradan sonra çektiği ve Kasım ayında Amerika’da gösterime giren son filmi ‘Geride Kalanlar / The Holdovers’ 5 dalda aday olduğu Oscar ödüllerinin hatırına bu haftadan itibaren bizde de sinema izleyicisi ile buluşuyor. Noel haftasından yılbaşı ertesine üç yalnız ve yaralı ruhun birbirlerine iyi gelme sürecini öyküleyen yapım geleneksel Noel anlatılarından çok daha fazlasını içeren sıcak ve duygusal bir yapım. Bunda Payne ile alter-egom dediği eşsiz aktör Paul Giamatti’nin 2004 yapımı ‘Sideways’den tam 20 yıl sonra bir araya gelişinin payı ve keyfi de var kuşkusuz.

Marcel Pagnol imzalı 1935 yapımı ‘Meurisse’den ilham alarak yola çıkan yapım 1970 yılını ‘71’e bağlayan Noel arifesinde başlıyor. Hafif çizik plaktan çıkan eski usul pikap iğnesinin o dönemi yaşamış kuşaklara ninni gibi gelen hışırtısı, 35 mm ile kaydedilmiş görüntüler, ön jenerik tasarımından başlayarak yetmişli yıllarda çekilmiş izlenimi veren numaralar çağdaş sinemanın izlerini silmek istercesine nostaljik tatlar içeriyor. Kurgusal Barton Academy’nin 60’lı yaşlardaki kıdemli tarih öğretmenidir Paul Hunham. Mezun olduğu prestijli okulun lojmanında yaşayan yalnız adam ‘Sideways’in kırklı yaşlardaki şarap uzmanı Miles Raymond gibi güvensizlik duygusunu sıkı bir disiplinle bağlandığı uğraşları ile maskelemeye çalışır. Her ikisi de bir türlü yazamadıkları ya da yayımlatamadıkları kitaplarından, suya düşmüş hayallerinden bahseder dururlar. Çok bilmişliğe ve huysuz nüktedanlığına hep bir şeyleri gizlemek için başvuran Paul, savaş hatırası cam gözü, trimetilamini parçalayamayan organizmasının etrafa yaydığı kokmuş balık kokusu ile şaha kalkan özgüven eksikliğini çok da saklayamadığı alkolizmi ile dengelemeye çalışır. Demokritos’tan alıntı ‘dünyanın çürüme, hayatın algı’ olduğunu tartışırken yalnızca temel akademik disiplini uygulama derdinde olduğunu, hoşgörünün liseli öğrencilerinin en son ihtiyaç duyacağı şey olduğunu savunur.Ta ki Noel tatilini ailesinin yanında değil de okulda geçirmek zorunda kalan Angus Tully (Dominic Sessa) ile birlikte 15 günlük zoraki birlikteliği söz konusu oluncaya kadar. Babasını kaybettiğini söyleyen, annesi yeni evlendiği kocası ile balayı tatiline çıkmış genç çocuk üç kez farklı okullardan kovulmuş olmasına ve bir kez daha kovulursa askeri liseye oradan da Vietnam’a postalanacağını gayet iyi bilmesine rağmen okulun katı kuralları ile inatlaşır. Vietnam kâbusunun toz dumanı içinde ülkenin oradan oraya savrulduğu bir dönemde savaşın faturasını 19 yaşındaki oğlunu uzak diyarlarda ölüme yollayarak ödemiş olan okulun baş aşçısı Mary Lamb’in (Da’Vine Joy Randolph) ikiliye katılımıyla beklenmedik bir Noel ailesi oluşacaktır.

Oğlu iyi bir eğitim alsın diye prestijli kolejde çalışmaya başlayan ancak üniversiteye gönderecek parası olmadığından Curtis’i Vietnam’a kurban veren Mary yaşadığı trajedinin ardından okulda kalmıştır, çünkü orası hem biricik evladını son kez kucakladığı yerdir hem de kız kardeşinin yeni doğacak çocuğuna iyi bir gelecek hazırlamak için yaşam çabasını sürdürmeye kararlıdır. Cicero’nun ‘dünyaya sadece kendimiz için gelmedik’ (non nobis solum nati sumus) deyişini şiar edinmiş Paul’e gelince, yaşlı ve huysuz adam hayatın genç insanları çok hızlı bir şekilde kapana kıstırdığının idrakı içinde bazı şeyleri tersine çevirmek için elini taşın altına sokması gerektiğini fark ettiğinde ıssız dünyası anlam kazanacaktır.

‘Geride Kalanlar’ sinematografisinden (Eigil Bryld) sanat yönetimine (Ryan Warren), kostüm tasarımına (Wendy Chuck) dönemi başarıyla yansıtan harika bir film. Oyuncuları birinci sınıf. Bir kez daha Oscar adayı olan Giamatti’nin ‘Oppenheimer’ın Cillian Murphy’si ile amansız bir yarış içinde olduğu biliniyor, ancak görkemli performansıyla gönül yarası ile umudu kaynaştıran Joy Randolph’un en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Akademi heykelciğini kucaklayacağına kesin gözüyle bakılıyor. Deerfield Academy’de çekimlere hazırlanırken keşfedilen gencecik Sessa ise ilk oyunculuk deneyiminde gayet başarılı. Alexander Payne’in duygusal olduğu denli belgeselci yaklaşımından da feyz alan, ayazda üç yüreğin bu sımsıcak umut dolu serüvenini kaçırmayın derim.

(07 Mart 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bellek Yanıltır mı?

Bellek her zaman gerçeği ifşa eder mi, yoksa inkâr etmek istediklerimizi unutmaya mı meyillidir. Michel Franco’nun dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ ile dönen son çalışması ‘Hatır / Memory’ bu soruya yanıt ararken, soluk bir New York sonbaharında mevsim kadar hüzün yüklü iki ana karakterin tedirgin hayatlarının izini sürüyor.

Yetişkin bakım merkezinde sosyal hizmetli olarak çalışan Sylvia (Jessica Chastain) ile Saul (Peter Sarsgaard) mezunlar toplantısında karşılaşıyor. Herkes eğlenirken bir köşede yalnız başına oturan genç kadın yanı başında biten sakallı adamdan irkilerek uzaklaşırken Saul onu metroya kadar takip etmeyi sürdürüyor. Bu da yetmiyor, genç kadının 13 yaşındaki kızı ile birlikte yaşadığı Queens’in tekinsiz mahallesinde kapısına kilit üstüne kilit vurulmuş evin kapısında yağmur altında sabahlıyor. Sylvia genç yaşta demans hastalığından muzdarip adamın 12 yaşındayken tacize uğradığı liseliler takımından biri olduğunu düşünüyor, geçmişin korku ve dehşet yüklü anıları ile sarsılıyor. Meksikalı sinemacının kurbanın yıllar sonra tecavüzcüsü ile karşılaştığı Liliana Cavani başyapıtı ‘Gece Bekçisi / Il Portiere di Notte’ (1974) benzeri gerilim yüklü bir yüzleşme hikâyesi anlatmaya niyetli olmadığını anlamamız uzun sürmüyor. Bellek, Saul vakasında olduğu üzere bütün bütün terk-i diyar eylemiş, bazen de Sylvia örneğinde olduğu gibi unutulmak isteneni kuytu köşelerde gizleme yolunu seçmiştir. Senaryo yaralı iki ruhun, örselenmiş iki bedenin birbirlerine sığınma hikâyesine evrilirken, çiftin yakınları bu beraberliği onaylamayarak onları ayırmaya çalışacak ancak Franco hikâyeyi ucu açık bırakmayı tercih edecektir.

2015 yapımı ‘Kronik / Chronic’de ürpertici ölüm meselesinin hayatın bir parçası olduğunu olabilecek en saf biçimde anlatırken gücünü dürüstlüğünden alan farklı ve ilgiye değer bir denemeye imza atmıştı Meksikalı sinemacı. New York sonbaharının mat renk paleti ve soluk ışıklandırması altında belleği neşter altına yatırdığı son filminde belgeselcileri hatırlatan soğukkanlı üslubunu koruyor. Alamet-i farikası plan – sekanslarını izlemek bir kez daha keyif veriyor. Antonioni esintileri taşıyan bir önceki çalışması ‘Gün Batımı / Sundown’ın ardından bu kez Bergman estetiğine göz kırptığını görüyoruz. İncelikli yorumları ile filme büyük katkı sağlayan Chastain – Sarsgaard çiftinin özellikle yatak odası sahnesinde İsveçli ustanın imzasını taşıyan ‘Bir Evlilikten Sahneler / Scenes From A Marriage’ın efsanevi ikilisi Liv Ullmann ile Erland Josephson’a fiziksel olarak da ne kadar benzediğini fark ediyoruz*.

*Jessica Chastain’in Oscar Isaac ile birlikte Bergman filminin 2021 Amerikan yapımı televizyon dizisi uyarlamasında oynamış olduğunu ayrıca not etmiş olalım.

(06 Mart 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bilmediklerinizi Kendinizde Bulursunuz: Memory

Bir an aklınıza bir şey gelir, ona takılırsınız ve hep aynı konu etrafında dolaşırken bulursunuz kendinizi. Bu, olmuş veya olmamışlıktan öte sizin zihninizde yarattığınız bir dünyanın izdüşümüdür. Ya o sanal duygulara inanırsınız ve hep öyle anarsınız ya da “saçma” olduğunu düşünerek unutmayı tercih edersiniz. Ta ki, hiç beklenmedik bir zamanda yeniden aklınıza takılana kadar… O zaman da olanla düşlenen birbirine karışmıştır artık; hangisi veya nereye kadarı gerçek nereden öncesi veya sonrası düş üzerine düşseniz de bulamazsınız.

Sylvia (Jessica Chastain), aynı okuldan mezun olduğu, ama aslında kendisini taciz ettiğini düşündüğü Paul (Peter Sarsgaard) ile yıllar sonra karşılaşır. Paul demans hastasıdır ve birçok şeyi hatırlamamaktadır (aslında belki de en güzeli, ne sorumluluk duyarsınız ne de yükümlülüğünüz vardır ama neylersiniz ki, mümkün olmaz her zaman). O tacizci genç olmadığını öğrendiğinde bir yakınlık doğar aralarında. Kızıyla birlikte yaşayan Sylvia, kaygılanmadan Paul’ü eve alır.

Şefkatli iyimserlik…

Yönetmenin asıl amacı ne gerilim yaratmak ne de soru işaretleri oluşturmaktır; sadece bir gerçekliğe parmak basmakta yalın ve sakince olayı anlatmaktadır. Seyirci kendi içinde alıp verir; kendisiyle bağ kurar, aynı şeyler kendi başına gelse ne yapacaktır acaba çelişkisini yaşar. Bu durumda sorulması gereken soru: “içiniz nasıl”dır? İyiyseniz, huzurluysanız, kaygılanacak bir şeyiniz yoksa tepkiniz de normal olacaktır. Ama -tabii, sadece siz bilebilirsiniz onu- içinizde geçmişten gelen bir eksiklik, aksaklık (bu sevgi de olabilir, ekonomik sorunlardan kaynaklı sıkıntılar da; abartırsak mutluluk bile…) varsa huzursuz olacağınız da kesindir. Michel Franco’nun, kendi yazıp yönettiği filmin iki ana kahramanı da belli ki yaşamın sillesini yemişlerdir ve her ikisi de birilerinin (Sylvia kızının ve kız kardeşinin, Paul ise kız kardeşi ve eniştesinin) desteğine ihtiyacı vardır. Muhakkak ki, her ikisi de bu desteği istememişlerdir, ama onlarsız da yapamazlar.

Başınıza kötü bir şey gelmiş olması gerekmiyor empati duymak için… Bir düşünün, aynı duyguları yaşıyorsunuz ister istemez. Kafanızda oluşan soru işaretlerinin yanıtını bulamayacaksınız, ama önünüze kocaman bir ufuk açılacak, muhakkak.

08 Mart’tan başlayarak gösterimde…

(05 Mart 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

1990 Yılı Film Festivalleri Değerlendirmesi

Bu araştırma sinema alanında araştırmalar yapan Hayri Çölaşan tarafından 2009 yılından beridir düzenli yapılan ve kameraarkasi.org web sitesinde yer alan veri tabanı çalışmasından çıkan sonuçtur.

Türkiye’nin yurtiçi ve yurtdışında düzenlediği, yabancı ülkelerin de Türkiye’de düzenlediği film festivalleri, yarışmalar ve gösterimler çerçevesinde, her türden filmin, projelerin, senaryoların sayısı, istatistikleri, aldığı ödüller, görev yapan jüri üyelerinin istatistikleri, özel ödülü verilen kişiler, destek alan projelerin yer aldığı gelişmiş bir festival yıllığı. Sinema yazarlarına, araştırmacılarına, akademisyenlere, sinema öğrencilerine, film yönetmenlerine, festival yöneticilerine, festival danışmanlarına ve sosyolojik çalışmalara çok yönlü bir kaynak oluşturmaktadır.

Yabancı ülkelerde bile yapılmayan bu kaynak birçok şekilde kullanılabilir. Birisi size “Bu yıl en iyi belgesel, kurmaca, deneysel, animasyon filmleri hangileri” diye sorarsa, deneysel film çekmek isteyen bir kısa filmci, ülkemizde çekilen ödüllü deneysel filmleri öğrenmek ve seyretmek isterse, bir öğretim üyesi dersinde güncel ve ödüllü filmleri örnek vermek isterse, bir televizyon kanalı veya kısa film programı ödüllü filmlerden bir seçki göstermek veya bir sinema programında kullanmak isterse. Bugüne kadar hiçbir kamu kurumu, dernek veya kuruluşun hazırlayamadığı işte bu liste size referans olacaktır. İlk defa film çekecekler için örnek olarak gösterebileceğiniz bir film listesi. Festivallerin veya sinema kulüplerinin gösterim seçkileri için iyi bir referans. Okuldaki veya kişisel film arşiviniz için seçki listesi. Televizyon programlarına konuk olacak yönetmen ve film tercihlerinde yardımcı olabilecek bir araştırma.

Jüri üyeleri için acaba seçimimde ne kadar başarılıyım, yılın en iyi filmlerine ben ne oy vermişim sorusunun cevabı. Festival yöneticileri için jüri üyeleri ne kadar başarılıydı sorusunun cevabı. En fazla jüri üyeliği yapan tecrübeli jüri üyelerinin listesi. Festival yöneticileri yılın en iyi filmlerini göstermeliyiz ama hangileri sorusunun cevabı.

Kısacası ülkemiz sineması için dönüp arkamıza bakabilecek verilerin olduğu, bu yıl biz ne yaptık sorusuna cevap olabilecek bir kaynak.

2009 yılından bugüne yazılan kitaplar aşağıdaki linklerden takip edilebilir:

1990 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2010 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2011 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2012 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2013 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2014 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2015 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2016 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2017 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2018 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2019 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2020 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2021 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2022 Film Festivalleri Değerlendirmesi
2023 Film Festivalleri Değerlendirmesi

(02 Mart 2024)

Sinema Yazarı, Araştımacı,
Festival Danışmanı
http://www.hayricolasan.com
hayri.colasan@gmail.com
0535 566 7340

Gelecek Bugünde Gizlidir: Dune -Part 2-

İlginç geliyor, değil mi; 100. yüzyılın başındayız… Günümüz, 21. yüzyıl olduğuna göre, torunlarımızın torunlarının da göremeyeceği bir dönemde geçen bir film: Dune. Dune’un ilk bölümü 2021 yılında, Pandemi döneminde çekilmiş ve epey ilgi çekmişti. Her ne kadar istenen gişe başarısını yakalayamadığı söylense de sinefiller, ikinci kısmını merak, heyecan ve umutla bekliyordu. Yanılmadılar, muhteşem bir görselliğin içerisinde, müthiş bir film izleyecekler.

Bilindiği üzere, Frank Herbert’in bu çok sevilen, çok okunan kitabı, sinemacıların da çekmek istediği öyküler arasında ilk sıralarda yer alıyordu. Her ne kadar daha önce birkaç kez çekilmişse de istenen (edebiyatın yarattığı imajı bir filmin yaratması pek mümkün değildir, yönetmenin imajı belirleyicidir çünkü) etkiyi, doğuramadı. “Ben daha iyi çekerim” diyen gelsindi… İşte geldi de: Yönetmen koltuğunda Denis Villeneuve’ün oturduğu, “Dune: Çöl Gezegeni”nin ardından “Dune: Part 2” de gösterime giriyor. Türkçede 6 cilt olarak İthaki Yayınları arasından çıkan kitabın yine Dost Körpe çevirisiyle yeniden yayımlandığını görüyoruz. (2021 yılında 14. baskı, 2024 yılında 1. baskı… Yayınevi neden yeni baskısına birinci baskı demiş, bilemiyorum.)

Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni, evrende baharat adı verilen bir yanıyla uyuşturucu, diğer bir yanıyla da enerji kaynağı maddenin çıkarıldığı tek gezegen. Bir çöl gezegeni olan Dune’u, Harkonnen Hanedanı yerine Atreides Hanedanının yönetmeye başlayacak olmasıyla bir şeyler değişmeye başlar. Genç varis Paul Atreides, belki bir Mesih, belki de bir yol göstericidir. Adını kendisi alır: Muad’Dib.

Çölde yaşam

Aradan geçen onca bin yıla karşın değişen bir şey yok yaşamda. Su en büyük sorun. Günümüzde öyle değil mi? İktidar mücadelesi iki hanedan arasında kıyasıya, ölümcül bir savaşa yol açıyor. Bugün farklı mı? Bir aydan daha az zaman kaldı yerel yönetim seçimleri bile inanılmaz polemiklerle sürüyor, haksız mıyım?

Kitaptan bir alıntıyla başlamam gerekirse… “Ortodoks bir dine siyasetin karışması kaçınılmazdır. Bu iktidar mücadelesi Ortodoks cemaatinin eğitimini ve disiplinini etkiler. (…) Liderliklerini korumak için tamamen oportünist mi olmalı, yoksa Ortodoks etiği adına kendilerini feda mı etmelidirler?” Çölde yaşayanların biraz mistik, biraz geleneksel, biraz da kendi güçlerini inançlarıyla korumaya çalıştığı kumulu, akılcı bir önder düze çıkarabilir. İşte, o zaman Paul, çölün bir parçası olmaya karar verir.

Yakın planın muhteşem duygusu…

Yönetmen Denis Villeneuve ve Greig Fraser’in başarılı görüntüleri ile Hans Zimmer’in etkileyici müzikleriyle tam bir görsel şölen izliyoruz. Yakın planın muhteşem duygusu içinizi sarıyor. Belki bilinen bir hikâye, aşina olduğumuz konu ve olaylar ama işlenişiyle, yaratıcılığıyla, etkileyiciliğiyle “tam da bu” dedirtiyor. Gençler, madem para veriyoruz, hak ettiğimiz zamanı kaplasın diyormuş ve filmler bu beklenti doğrultusunda uzamış. Ancak bana biraz (biraz mı) uzun geldi.

Uçsuz bucaksız çölde kimi zaman kızgın güneşin altında birer siluet olan oyuncuların görünüşü de alabildiğine estetik. Çatışma ya da gerçek adıyla savaş sahneleri de çok etkileyici. Romanı okuyanlar, yaşama bakışı, biraz da siyasi, toplumsal ve ekolojik bir bakışı da yakalayacaklar muhakkak. Sinema, eğlendiriciliği nedeniyle olsa gerek bunca derinlemesine bakmıyor. Önce filmi izleyenler, yönetmenin imajına gerçekten kendi imajlarını katarak yepyeni bir ruh oluşturacaklardır daha baştan.

01 Mart’tan başlayarak gösterimde…

(28 Şubat 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ne Kadar da Bize Benziyorlar

Hannah Arendt, totalitarizmin vardığı son noktada saf kötülüğün ortaya çıktığını yazar. Paris’te Fransızların yönetimindeki toplama kampından ABD’ye kaçarak Nazilerin elinden kurtulmuş olan Almanya doğumlu Yahudi kökenli felsefecinin yaşamı, bir kitabına da ad olan ‘kötülüğün sıradanlığı’ konusunda tartışmalara adanmıştır. Hitler ve Nazi yönetiminin ölüm saçan uygulamaları, Yahudi ırkının toplama kamplarının gaz odalarında yok edildiği toplu soykırım vahşeti sayısız kitap ve filmde ele alındı bugüne kadar. Yahudi kökenli İngiliz yönetmen Jonathan Glazer geçtiğimiz yüzyılın bu en büyük insanlık suçunun özellikle genç kuşaklara yeniden yeniden anlatılmasının önemi üzerinde dururken, meseleyi farklı bir gözle, kurbanlar değil failler cephesinden beyazperdeye taşıyor.

Oxford doğumlu Martin Amis’in 2014 yılında yayımlanmış aynı adlı romanından uyarlanan film, 2 dakika kadar süren koyu karanlık ile açılırken, deneysel çalışmaları ile bilinen besteci Mica Levi’nin izleyeni aklın alamadığı bir gerçekliğe hazırlayan tekinsiz müziği kapkara statik perdeyi doldurmaya başlıyor. Yakından bildiğimiz saf kötülüğün ayak sesleridir bunlar. Müzik kaybolurken kuş cıvıltıları işitilmeye başlanır. Auschwitz ölüm kampının komutanı yarbay Höss ve 5 çocuklu ailesi ormanlık alanın nehre ulaştığı noktada dostları ile birlikte güneşli bir günün keyfini çıkarmaktadır. Yüzme partisi sona erdiğinde ferah konutlarına dönen ailenin rutin hayatını gözlemlemeye başlarız. El ayak çekildikten sonra komutan baba kapıları kilitler, ışıkları söndürür.

Kampın hemen bitişiğindeki evde hizmetkarlarıyla rüya gibi bir hayat kurmuştur Höss ailesi. İşkolik Rudi (Christian Friedel) kampı denetlerken karısı Hedwig (Sandra Hüller) ev düzeni ve yoktan var ettiği bahçesi ile ilgilenir. Aile cenneti yudumlarken bahçe duvarı ve üzerindeki dikenli tellerin ötesindeki cehennemde tarihin en korkunç katliamı gerçekleşmektedir. Bahçeye sızan kokuyu duymayız ama hissederiz. Ölüm fabrikasının bacalarından yükselen dumanları uzaktan görür dehşete düşeriz. Kamera film boyunca kampın içine girmez ama makinelerin homurtusunu, aralıklı silah seslerini, gaz odalarından yükselen acı çığlıkları Johnnie Burn imzalı allak bullak edici ses tasarımı yoluyla işitirken kanımız donar.

Aile iki adım ötelerindeki dehşete ilgisiz olarak gündelik yaşamını sürdürmektedir oysa. Doğum günleri kutlanır, dostlarla havuz başı partisinde eğlenilir, nehir kıyısı gezmeleri yapılır, karı koca gece ayrı yataklarda refah gelecek düşleri kurar. Bayan Höss bir mahkûma ait kürk manto ile aynanın karşısına geçer. Bir başka mahkûmun rujunu keyifle dener. Bir diğerinin diş macununa gizlediği mücevheri eline geçirdiği için mutludur. Alt gelir gruplarından gelmiş, mutlak diktatöre biat etmek suretiyle düşledikleri burjuva hayatına kavuşmanın hazzı ile sarhoş Höss’ler tüm insani değerlerini kaybetmiş gibidir. Totaliter düzenin ulaştığı bu son noktada vicdan ve ahlaki yetilerini yitirmiş bir toplumun mercek altına alınmış bireyleridir onlar. Bu ultra natüralist deneyimin son derece dehşete düşürücü olması ve izleyeni derinden etkilemesi işte bu ‘ne kadar da bize benziyorlar’ duygusundan ileri gelir. Evet onlar canavar değil sıradan insanlardır. Ve Glazer’in altını çizdiği gibi bu hikâye yalnızca geçmişe değil günümüze de aittir. Filmin dünyada yaygın gösterimini sürdürdüğü son dönemde İsrail yönetiminin Gazze’de uyguladığı mezalim tarihten hiç ders almayan insanoğlunun genetik gaddarlığının son tezahürü değil de nedir!

Müzik ve ses tasarımının da desteğiyle deneysel mükemmelliğinin doruğuna ulaşan filmde Glazer deneklerini bir bilim insanı titizliği ile misroskop altında incelemeyi sürdürür. Çiftin kimi senaryoda yazılı kimi doğaçlama sahnelerinin önemli bölümü eve ve bahçeye yerleştirilmiş küçük gizli kameralarla çekilmiş, görüntü yönetmeni Łukasz Żal’den donuk, mekanik bir renk paleti kullanması istenmiş, uzak planlar, en fazla omuz çekimleri kullanılmıştır. İngiliz sinemacı bu denli karanlığın içinde küçük bir direniş ışığı, bir ümit kapısı aralamayı da ihmal etmez. Evin büyük kızının gece karanlığına sızarak açlıktan ölmek üzere olan mahkumlar için çalışma alanlarına elmalar bıraktığı hayalet izlenimi veren sahnelerde termal kamerayla kullanılır. Bu bölümün savaş yıllarında Polonya direnişinde kavga vermiş, çekimler sırasında Höss ailesinin tam 4 yıl yaşamış olduğu evde ikamet eden 90 yaşındaki Alexandria’nın kendi anılarından senaryoya dahil edildiğini ayrıca not düşelim.

Mutluluk ve dehşetin bu denli bitişik resmedildiği yapım iki bambaşka dünyayı betimleyen iki ayrı filmden oluşuyor gibidir. Failler dünyasını perdede izleriz. Küçük görsel detaylar öteki dünyaya dair ipuçları sunmaktadır. Sözgelimi Polonyalı mahkûm işçi Rudi’nin çizmelerini temizlerken su kırmızı akar; bahçıvan kamptan gelen külleri gül bahçesinin toprağına serper; büyük oğlan küçüğü bahçe odasına kilitlediğinde dışardan gaz tıslaması taklidi yapar ya da aynı oğlanlar altın dişleri üzerinde çene kemiği iskeletleri ile oyun icat ederler. Güllerin alının perdeyi kaplayarak kıpkırmızı bir kan gölüne dönüşüvermesi birikmiş isyanımızın görsel bir dışavurumudur sanki. Bu görsel detaylar dışında kulağın işittiği dehşet çok daha şiddetlidir. ‘Saul’un Oğlu’nda aynı ölüm kampında bir mahkûmun gözünden şahit olduklarımız bu defa işitsel olarak tüm hücrelerimize sirayet eder. Boğazımızda bir yumruk, sersemlemiş olarak ayrılırız sinema salonundan.

(22 Şubat 2024)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com