Kategori arşivi: Yazılar

Oğlan Kıza Rastlar

Halen sinemalarımızda gösterimi süren ‘Licorice Pizza’ Paul Thomas Anderson’ın en şeker, en umut verici çalışması. 1973 Kaliforniya yazının pırıl pırıl güneşi altında kendinden 10 yaş büyük Alana’ya ilk görüşte çarpılan onbeşlik Gary kolay pes eden tiplerden değildir. Çocuk oyuncu olarak ses getiren işlerde rol almış yeni yetme delikanlı pek de yürek hoplatmayan dış görünüşüne rağmen, nefes nefese ilgisi ve tutkulu ısrarı ile koca burunlu Yahudi kızın ilgi alanına girmeyi başarır. San Fernando Vadisi’nin gençleri toz pembe hayatın dik yokuşlarında birlikte büyürken, birbirlerine olan bağlılıkları çeşitli sınavlardan geçecektir.

Benzerlerini sıkça izlediğimiz büyüme öykülerinin bildik klişelerine yüz vermeden keyifli bir çağdan nostaljik meltemler estiren film, Amerikalı auteur sinemacının doğup büyüdüğü iklime, Hollywood alemine ve Melekler Şehri’ne bir aşk mektubu niteliğinde. Annesinin ufak çaplı halkla ilişkiler firmasında çalışıp oyunculuğunu sürdürmek için ajansların kapısını aşındıran Gary engellenemez girişimci ruhuyla genç yaşında önce su yatağı pazarlamacılığına girişecek, ardından yasal engellerin kaldırılmasını fırsat bilerek Pinball imparatorluğunu kurmak üzere kolları sıvıyor. Kendi deyimiyle doğuştan bir şov insanıdır o. Genç girişimciye desteğini sürdürecek olan Alana büyümenin sarp yollarında hayatını toparlamak üzere bir politik kampanyaya gönüllü olarak katılmayı seçiyor. Petrol üreten ülkelerin tüm dünyayı etkileyen ambargo günlerinde parıltılı kentin çok da tekin olmayan vitrin yüzleri ile karşılaşan iki kafadar, başları derde girmeden kendi yollarını çizmeyi sürdürecekler midir?

‘Licorice Pizza’ yönetmenin ailesi ve şov aleminden yakın dostlarının rol aldığı bir hatıralar albümü. Ana karakter Gary Valentine yapımcı Gary Goetzmann’ın Hollywood anılarından ilham alarak yaratılmış. Yönetmenin bu rol için seçtiği Cooper Hoffman daha önce ‘Magnolia’ ve ‘The Master’da çalıştığı çok erken kaybettiğimiz usta oyuncu Philip Seymour Hoffman’ın küçük oğlu. Haim grubunun müzik videolarını çekerken tanıdığı Alana Haim ise grubun diğer üyeleri olan kız kardeşleri ve de anne babası ile birlikte filmde yer alıyor. Gary’nin seçmelerindeki kasting direktörü Anderson’ın eşi Maya Rudolph’tan başkası değil.

Geleneksel ile yeni sinemanın karşılıklı mücadele içinde olduğu 70’lerin parlak ama tekinsiz Hollywood’dan düşmüş ilginç portreler yönetmenin dağarcığından çıkmış. Sean Penn’in canlandırdığı yaşlanmaya yüz tutmuş Jack Holden, Hollywood star sisteminin ünlü ismi William Holden’dan esinlenmiş. Şöhret sarhoşu pervasız Hollywood yıldızını artık prensesliğin keyfini süren Grace Kelly ile birlikte ‘Toko-Ri Köprüsü’nde yönetmiş Mark Robson’a ünlü müzik adamı Tom Waits hayat vermiş. Barbra Streisand’in o yıllarda birlikte olduğu kadın delisi yapımcı kuaför Jon Peters’ı gerçek ismini koruyarak kısa rolünde harikalar yaratan Bradley Cooper’a oynatmış. Alana Kane’in seçim kampanyasında destek verdiği ve filmde son dönemin yükselen yönetmenlerinden Benny Safdie’nin yorumladığı Los Angeles Belediye Meclisi Üyesi Joel Wachs bir diğer gerçek karakter. ‘Taksi Şoförü’nün seçim kampanyası bölümleri ile benzerlikler taşıyan bu ilginç sekansta, parlayan güneş altında Nixon dönemi muhafazakârlığının baskıcı ortamına, idealist Belediye Başkanı adayının saklı eşcinselliğine tanıklık ediyoruz.

Film ilginç ismini o yılların aynı adı taşıyan pek popüler plak mağazasından almış. Dönemin gözde parçalarının hikâyenin eşlikçisi olarak fonda sürekli çalıyor olması bu açıdan anlamlı. Sonny and Cher, The Doors, Blood Sweat & Tears, Suzi Quatro ve diğerlerinin sevilen şarkıları genç çiftin kaygısız yaşam serüvenine eşlik ederken OPEC ambargosuyla benzin kuyruğunun oluştuğu o ilk günlerde fondan David Bowie’den ‘Life on Mars’ın ezgileri duyuluyor. ‘Phantom Tread’in ardından bir kez daha görüntü yönetmenliğine ortak olan sinemacının kamerası ana karakterlerin uzantısı olarak yerini alırken, onların enerjik koşusu leitmotif olarak kullanılmış. 50 yıl öncesinin anılarını yoğun bir nostalji duygusu ile aktaran, nüfus olarak azınlıkta kalmış siyahların ortalıkta gözükmediği bu beyaz ‘Amarcord’, ABD’nin o yıllarına uzaktan da olsa tanıklık etmiş bizden kuşaklara özellikle tavsiye edilir. Ve de iyi sinema yapmak isteyen gençler bu yönetmenlik dersini kaçırmasın.

(15 Ocak 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kadının Fendi Sinemada da Yendi: Kod 355

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanlar her şeyi yapabilmeyi başarıyor. Hayatı değiştirmek, dönüştürmek gibi önemli kazanımlar da, yok etmek gibi kötü sonuçlar da söz konusu… Peki, biz kimden yanayız? Sanırım temel soru bu. Bunu da bilim insanlarından sanatçılara, siyasetçilerden ekonomistlere kadar herkes irdeliyor; onların yönlendirmesiyle biz (fani) insanlar da karar veriyoruz/vereceğiz.

Sanatçılar önceden görenlerdir, daha da önemlisi uyaranlardır. Bilirsiniz, Newton, yerçekimini “bulmazdan önce” bir şiirde okumuştur bu olguyu. Zaten onun üzerinden oluşturur kuramını da. Sanatın her alanında, her yapıtında bu öngörü yer alır. İşte, onlardan biri: Kod 355.

Bir değişim rüzgârı…

Erkek egemen yapılanma yerini kadın ağırlıklı ve kadın üzerinden kurulan yapıtlara bırakıyor. Bu, sadece sanatta değil yaşamın her alanında her anında yaşanan ve hızla büyüyen bir gelişme.

Sinemada kadın figürünün sadece “güzel” olarak kullanıldığı dönemlerden ana taşıyıcı unsur olarak ele alındığı -gerçekten de büyük ve önemli bir gelişme bu- bir yola girdik. Mekanik (yönetmen Michael Winner, 1972) filmini hatırlıyorum (Charles Bronson tek başınaydı tüm filmde), Ocean Eleven ile başlayıp sırası değişen üçlemeyi de unutmamak gerekir. James Bond filmlerini sizler de anımsarsınız, şu “Bond Güzeli” olarak lanse edilen kadınları, izleyicinin gözünü gönlünü okşamak üzere konulan -aslına bakarsanız filme katkısı da olmayan- kadınlar… Daha öncesinde (sayısını hemen herkesin unuttuğu uyarlamalarını da atlamamak gerekir) Akira Kurosawa’nın Yedi Samurai (1954) filmi de var…

Feminist hareket güçlenip de kadınların, “itaat etmiyoruz” itirazları her ülkede her yerde yükselince, Hollywood da “kadınlar vardır” demeye başladı (buna siyahi oyunculara karşı yapılan ayrımcılığa karşı duruşu da eklemek gerekir). Kod 355, bunun tipik örneği. Erkek “kahraman”ların yerini kadın “kahraman”lar almış. Değişen bir şey var mı, diye bakıyorum, bulamıyorum. Kötü mü? Hayır! Bin kere hayır. Film olarak başarılı olduğu gibi kadınların bu düzeye getirdiği gelişim de önemli.

Aksiyon dorukta…

İki saati aşkın filmi soluk soluğa izliyorsunuz, bir an bile beyazperdeden kopmadan. Hatalar yok mudur, var, ama göremeyecek kadar sardırıyorsunuz filme, pürdikkat takip ediyorsunuz anlatılanları. Kod: 355, bir yanıyla içinde yaşadığımız sürecin de öyküsü… Gün geçmiyor ki sanal bir sorun (hırsızlık, kaçakçılık ve/veya dolandırıcılık da) olmasın. Bizim ülkemizde de faaliyetleri nedeniyle neler yaptığını hemen hepimizin bildiği, gizli istihbarat örgütlerinin hesabı bir diğer devleti egemenlikleri altına -belki de sadece ekonomileriyle ilgileniyorlar, ama ekonomi her şeyde var, en çok da siyasette- alıp sömürmek derdindeler.

Bu kez bir aplikasyon geliştirilmiş, her şeyi yapabilen. Bütün dünyanın, ama bütün dünyanın en güçlü istihbarat örgütlerinin, en iyi ajanları (tabii, en iyi dövüşen ve en iyi sevişen muhakkak) bu “güç”ü ele geçirmek için birbirleriyle yarış halinde. Kadınlar her yerde oldukları gibi burada da özelliklerini gösteriyor, güçlerini birleştiriyorlar. Sonrası filmde…

Kod 355
Yönetmen: Simon Kinberg; Senaryo: Theresa Rebeck ve Simon Kinberg; Oyuncular Jessica Chastain, Penélope Cruz, Bingbing Fan, Diane Kruger, Lupita Nyong’o, with Édgar Ramirez ve Sebastian Stan. 14 Ocak’tan başlayarak gösterimde…

(13 Ocak 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Sahte Kahraman

Dünya sinemasına başyapıtlar armağan etmiş olan Asghar Farhadi’nin pek de verimli olmayan İspanya deneyiminin ardından ülkesine film çekmeye dönmesi kuşkusuz memnuniyet verici. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan son filmi ‘Kahraman / Ghahreman’ın ana karakteri Rahim Sultani borcu yüzünden 2 yıldır hapis yatmaktadır. Tabela ressamlığı ve hattatlığını cezaevinde de sürdüren genç adam iki günlüğüne izne çıktığında sevgilisi Ferhunde’nin otobüs durağında bulduğu çantadan çıkan 17 adet altını bozdurup borcunu ödeme ve salıverilme hayalini kurar. Ancak altınların değeri borcun yarıya yakın bir miktarını karşılamaktadır. Alacaklı bacanağı şikayetini geri almak için işi zora sokunca çift başka bir plana sarılır. Rahim bulunan altınları sahibine teslim edecek böylece kamuoyunun takdirini kazanarak cezaevinden kurtulabilecektir. Başlangıçta işler yolunda gider. Basın ve sosyal medya kanalıyla bir gecede gündeme oturan genç adam davranışı nedeniyle kahraman ilan edilerek halkın sempatisini kazanmayı başarır. Köklü bir yardım derneği borç miktarının toplanması için bağış kampanyası başlatır. Cezaevi yetkilileri elverişsiz hapishane koşullarını ve yakın bir geçmişte cereyan etmiş mahkum intiharını örtbas etmek için bu durumu köpürtmeye kararlıdır.

Ancak işler dışardan göründüğü gibi değildir. Kendi söylemiyle ‘Rahim’in masum köpek tavrına’ kanmış küçük esnaf bacanağı onun tefeciden aldığı parayı ödeyebilmek için zora düşmüş, kızının çeyizini elden çıkarmak zorunda kalmıştır. Rahim’i işe alacak olan Belediye Meclisi yetkilisi olayı kurcalayıp sorular sormaya başladığında esmekte olan yalan rüzgârı şiddetlenmeye başlayacak, ortalık beklenmedik biçimde karışacaktır. Hızla çıktığı tepeden ani düşüş tehlikesi ile karşı karşıya kalan Rahim onurunu yeniden kazanmak için bir adım atabilecek midir.

İranlı usta sinemacı önceki filmlerinden aşina olduğumuz gündelik basit bir öyküden yola çıkıyor. Bozulmamış kent dokusu, sade hayatı ve küçük esnafıyla Şiraz kentini mekân almış olması hikâyesi ile yakından ilgili. Fars bölgesinin merkezinde yer alan, İslamiyet öncesi ve sonrasında İran medeniyetinin simgesi, 2500 yıllık tarihiyle ülkenin onur ve gurur kaynağı olmuş bir kent Şiraz. Başlangıç jeneriğinin hemen öncesinde, Pers krallarının antik kaya mezarları onarımında çalışan eniştesini ziyarete giden Rahim’in tahta iskeleleri teker teker tırmandığı ve tepeye ulaştığında mavi gökyüzünde ‘Kahraman’ ibaresinin belirdiğini görüyoruz. Genç adam çağdaş medya olanaklarıyla hızla zirveye çıkışın bedelini öderken yaşadığı kentin şanına yaraşır onurlu bir hayat kurabilecek midir.

Farhadi buna benzer sorular sorarken her zaman olduğu gibi hikâyesinde klasik iyi ve kötülere yer vermiyor. Basit öykülerden yola çıkarak insan ruhunu neşter altına yatıran İranlı filozof sinemacı, ustaca çizdiği karakterlerini zaafları ve erdemleriyle bir ahlâk ve vicdan sınavına tabi tutuyor. Olaylar hızlı bir biçimde yön değiştirir, algılar pinpon topu bir oraya bir buraya savrulurken, genç bir insanın onur mücadelesi ve yaşanan süreç boyunca değişimini ustaca aktarıyor. Usta sinemacının oyuncu yöneminde çok başarılı olduğunu biliyoruz. Bu defa elinde Amir Jadidi gibi bir mücevher var. İran sinemasının yükselen oyuncusunun, şaşkın kurnaz işbirlikçi ve evet bir masum köpek şirinliğindeki adamdan oğlunun gururu ve mutluluğu için mücadeleyi göze alan babaya dönüşümünde son derece başarılı bir performans sunuyor.

Farhadi baba ile oğulun altınların teslim edildiği meçhul kadını kent sokaklarında aradığı bölümde ünlü ‘Bisiklet Hırsızları’na saygıyla bir selam çakıyor. Çok iyi düşünülmüş, usta işi bir mizansenle filmini noktalarken ona ve sinemasına bir kez daha hayranlık duyuyorsunuz.

(08 Ocak 2022)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Tek Aptallar Değişmez: Keşke’siz Bir Kadın: Arzu Okay

Bazı isimler vardır, marka olmuşlardır artık; herkes tanır, herkes benimsemiştir, tartış(ıl)maz bile. Sinemada çokça sayabiliriz böyle ismi… Onlardan biri Arzu Okay. Her ne kadar yeni Bakan’ın alametifarikası olduysa da birçok insanın gözleri ışıldamıştır tam şu an, Arzu Okay adını görünce. Birçoğu da şaşırmıştır muhakkak. Ancak İletişim Yayınları’ndan çıkan Türey Köse söyleşisini okuyunca bambaşka bir pencere açılacak önünüzde ve başlığa da çıkardığım “Bir tek aptallar değişmez” Fransız atasözünü anacaksınız, muhakkak.

Çocuk denebilecek bir yaşta kamera karşısına geçmiş, yüzden fazla filmde rol almış, Arzu Okay, sadece 17 filmle bir dönemin sembolü olarak kabul ediliyor. Belki bir haksızlık ama herkes kabul etmiş ve kendisi de benimsemiş. Rahatsız olmadığı apaçık, hatta gizlemeden, erinmeden söylüyor da…

Peki, söylenegelen bu sembollük ne kadar doğru? Türey Köse ile söyleşisinden öğreniyoruz ki, çekilen filmler erotik denilebilir, araya konan parçalar nedeniyle pornoya dönüştürülmüş. Sadece onlar değil, Yeşilçam’ın geleneksel çizgisinde çekilmiş filmlerine de parça konmuş Okay’ın.

Yoksulluğun ve yoksunluğun izi…

Babası kendilerini bırakıp gidince annesinin de yaşamını sürdürebilmesi için okulu yarıda kesip kamera karşısına geçmiş Arzu Okay. Akıntıya kapılıp sürüklenmemiş, ne istediğini bilerek, ne yaptığının farkında olarak kararlı durmuş. Zaten o kararlılıktır ki kazıyarak sökerek kazanmış hayatını; yoksa ününün verdiği kolaylıkla “havadan” para kazanması işten bile değildir, birçoklarının yaptığı gibi.

Kan tükürse de kızılcık şerbeti içtim demez, önerilere hatta baskılara rağmen, üstüne üstüne gider. Gözü karadır ve dener hiç bilmediği bile olsa ayakta kalma yollarını. Dericilik yapmaya başladığında, hanutçuluğun belirleyiciliğini öğrenir ticaret için, Edirne’ye gidip oradan çekmeye başlar turistleri. Fransa’ya gittiğinde bir kelime bile edememenin haklı hüznüyle dil öğrenmeye başlar. Sadece Fransızca değil, İngilizce de öğrenir. Kızının kendisi gibi olmaması için ona özel dil dersleri aldırır, İspanya’ya gönderir.

Kızını tek başına yetiştirir Arzu Okay, tüm zorluklarına karşın. Geleneksel ya da standart herkesin kabûl edegeldiği statüleri bırakır bir tarafa, aklının sesini dinleyerek sürdürür çabasını.

Oyunculuk bir meslek…

Sette yaşadıklarını anlatıyor; tabii ki şimdiki koşullar çok farklı. Sokak arasından kalkan minibüslere doluşup tıklım tıkış (setçisi, ışıkçısı, oyuncuları vb.) çekime gittiklerini… Sesli çekim yapılmadığı için kamera arkasındaki konuşmaların kendilerini ne denli etkilediğini (burası çok önemli, çünkü daha sonraki yıllarda da negatif kaçak gelirdi ve çok pahalıydı, tekrar çekim ihtimali neredeyse sıfırdı; düşünün ne denli odaklanmaları gerektiği)… “Oyunculuk bir meslek, yaparken de onun şartlarında yapıyorsun. Erotik filmlerde oynayanlar şehvet duymak, kovboy filmlerinde oynayanlar kovboy gibi hissetmek zorunda değil kendini. Kötü adam da özel hayatında herkese kötülük yapmayacak!” diye anlatıyor (s. 55).

Sansür nedeniyle (Devlet Denetim Kurulu vardı ve senaryolar da filmler de onay almak zorundaydı, doğal olarak da) -pahalı bir iş olan- filmini kurtarmak adına çift final çekildiğini anlatıyor: Katili polisin mutlaka yakalaması lazım. Adamın ölümünden sonra kaçamazsın sevgilini alıp, yoksa sansürden geçemez. O zaman, sansürden geçebilmesi için polisin gelip yakalamasını kaydedeceksin, ama gösterime, sevgilinle kaçtığını (seyirci öyle mutlu olacaktır) sokarsın.

Oyuncular da hayata dâhil!

Arzu Okay, film çekimleri (gerek toplumsal süreç gerekse televizyonun katkısıyla) sekteye uğrayınca sahneye çıkmaya başlar. Şarkıcı değildir aslında, kendine göre sesi de kötüdür, ama o çocuksu yüzü yeter. Bir o yana bir bu yana koşturarak, hoplaya zıplaya, söyler sözlerini unuttuğu şarkıları. Bir gün, bir yerlerde, kurşunlanırlar, polisi çağırırlar; emniyet müdürü, “Beni de tarıyorlar ya, bana ne” der ve umursamaz yaşananları.

Politik olarak da belli bir duruşu vardır Arzu Okay’ın, kitaplarla sağlamıştır. Gerek yurtdışında, Paris’te iltica eden solcuları korur kollar gerekse yurtiçinde barış için yollara düşer. Sivil bir inisiyatifle, “İlla bana mı sıra gelmesi gerekiyor, benim canım acıdığı zaman mı tepki göstereceğim olup bitenlere” düşüncesiyle “Savaş dursun, insanlar ölmesin” diyenlerle Diyarbakır’a gider. Plastik mermi yer ayağından, ama sürdürür bu tavrını. İzmir’de, Ankara’da, Urfa’da, Bodrum’da, Adana’da da benzer eylemliliklerin içinde olur, destek amacıyla açlık grevine bile katılır, “Bu da nereden çıktı” diyenler artık tanıyordur Arzu Okay’ı.

Radikal kararla evinden ayrılan, benzer bir kararla sinemayı bırakan Arzu Okay, “keşke”siz olduğunu söylüyor. Haklı bence de…

Arzu Okay “Keşke”siz Bir Kadın, Türey Köse, Anı – nehir söyleşi, İletişim Yayınları, 2021, 125 s.

(06 Ocak 2022)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Elveda

Yıl 1969, Aralık ayının son günü, yani 31 Aralık, saat olmuş 23:59, TRT TV.de, tam 1970 yılına girildiğinde Türk Sanat Müziğinin duayen seslerinden Nesrin Sipahi terennüme başlıyor: “Bu yıl da böyle geçti şirin sözlü sevgili… Hayal içinde geçti o tatlı günlerimiz…” Yıllar nasıl geçecek diye hafızama nakşettiğim o yıl ve o günün üzerinden tam 51 yıl geçti, sinema diliyle söylersek “Rüzgar Gibi Geçti”. Ve geldik bugünlere, şimdi 2021 yılını da uğurluyoruz. Bu yıl da, birçok sevdiğimizi aramızdan aldı, meçhule götürdü. Hepsine tanrıdan rahmet diliyoruz, mekânları cennet olsun.

Yılın ilk kaybı seslendirme sanatçımız ve oyuncumuz Gül Vergon oldu, 01 Ocak 2021’de vefat eden sanatçı Ayazağa Mezarlığı’na defnedildi. Ocak ayı içinde Tunç Ergüden (Heykeltraş, Sanat Yönetmeni; Sevim Gözay (Gazeteci, Yazar, Sinema Programı Yapımcısı); Muammer Sun (Besteci); Ekrem Gökkaya (Sinemamızın efsane karakter oyuncusu, Yapım Yönetmeni, Yapım Amiri); Bülent Yıldıran (Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı); Oktay Yavuz (Oyuncu / Kurtköy Mezarlığı); Ali Utku (Görüntü Yönetmeni); Göktuğ Bakan (Kamera Asistanı); Varol Ürkmez (Futbolcu, Oyuncu); Atilla Pekdemir (Oyuncu) aramızdan ayrıldı.

09 Şubat’ta Oyuncu, Ses ve Seslendirme Sanatçısı Nur İncegül ve 19 Şubat’ta ise Yönetmen, Oyuncu, Senarist, Seslendirme Yönetmeni ve Sanatçısı Toygun Ateş, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi. Pop Şarkıcı ve Oyuncusu Serpil Barlas ve Kısa Film Yönetmeni, Yapım ve Kamera Asistanı Furkan Murat Kaya da Şubat ayında kaybettiğimiz sanatçılarımızdı.

Baharı getiren Mart’ın aramızdan alıp götürdüğü sanatçılarımız: Altan Karındaş (06 Mart 2021); Rasim Öztekin (08 Mart 2021); Aytekin Çakmakçı (11 Mart 2021); Ertem Göreç (11 Mart 2021, cenazesi vasiyeti üzerine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne bağışlandı); Serdar Selvidal (13 Mart 2021); Levent Niş (13 Mart 2021); Mehmet Ezici (13 Mart 2021); Ayla Karaca (Atina Miloharakti / 18 Mart 2021); Luran Ahmeti (25 Mart 2021, Oyuncu, Üsküp, Kuzey Makedonya); Cesur Yılmaz (26 Mart 2021); Fazıl Ender Uzun (28 Mart 2021); Önder Şenyapılı (29 Mart 2021); Kaya Akarsu (30 Mart 2021).

Nisan ayı başındaki 3 kaybımız, Handan Uran Ertuğrul (01 Nisan 2021); Feridun Kete (03 Nisan 2021) ve Mutlu Parkan’ı (06 Nisan 2021) Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnettik. Festival, ödül töreni, gala gibi her türlü şenliğin vazgeçilmezi, sevimli karakter oyuncumuz Muharrem Erdemir’i pandemi belâsı 07 Nisan 2021’de aramızdan aldı götürdü. Rahmetliyle bugün darılsak, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi yine şen şakrak sohbet ederdik, mekânı cennet olsun. Nisan ayında bir döneme damga vurmuş Bestekâr, Şarkıcı Zeki Çetin; Oyuncu Mustafa Dik; Mehtap Ar; Erol Demiröz; Ertuğ Koruyan; Asım Ekren ve birkaç filmde rol almış olan ünlü Gazeteci Selahattin Duman aramızdan ayrıldılar ve hakkın rahmetine kavuştular.

Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı Cahit Çağıran, 13 Mayıs’ta vefat etti ve Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi. Duayen Oyuncu, Senarist ve Yönetmenimiz Erol Keskin de Mayıs ayında rahmetli olan bir büyüğümüzdü.

02 Haziran’da kaybettiğimiz Müzik Danışmanı Hasan Saltık, Kartal Cemevi’nden kaldırılarak Küçükyalı Mezarlığı’nda; Sinema ve Bölge İşletmecisi Yüksel Kazmirci ise 07 Haziran’da İzmir Alsancak Hocazade Camii’nden kaldırılarak Çeşme Çakabey Kabristanı’nda toprağa verildi. Karikatürist, Senarist Kaan Ertem; Görüntü Yönetmeni, Oyuncu Nedim Akanlar; Ressam, Çizer Şafak Tavkul; Oyuncu Uğurtan Sayıner ve Ali Demirel de Haziran ayında vefat eden sinema sektörü çalışanlarıydı.

Karaoğlan, Tarkan ve iki adet “Senede Bir Gün” filmiyle hafızalarımıza kazınan Oyuncu – Yönetmen Kartal Tibet (02 Temmuz 2021); Kadıköy Süreyya Sineması’nın İşletmecisi Atıf Aksel (02 Temmuz 2021); 1970’lerin ünlü Siluetler grubunun Bas Gitaristi, Gazeteci, Sinema Yazarı Erol Bilem (15 Temmuz 2021); aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni Mehmet Dinler (15 Temmuz 2021); gülen adam Levent Aykul (21 Temmuz 2021); yükselen komedi oyuncusu Turgay Yıldız (22 Temmuz 2021); Türkiye aşığı ve filmlerimizde oynamış bir yabancı oyuncu Mike Mitchell (23 Temmuz 2021); Ramiz Yalçın (26 Temmuz 2021) ve efsane oyuncu Nedret Güvenç (31 Temmuz 2021) Temmuz ayında bu dünyadan göçüp gittiler. Nedret Güvenç’i Teşvikiye Camii’nden kaldırıp Kilyos Mezarlığı’nda toprağa verdik. Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun.

Yılın en fazla kaybını Ağustos ayında yaşadık.
03 Ağustos’ta Hüseyin Özay,
07 Ağustos’ta İsmet Damgacı,
10 Ağustos’ta Sabina Toziya,
12 Ağustos’ta Nihan Katipoğlu,
15 Ağustos’ta Turan Vural,
17 Ağustos’ta Ali İnce,
19 Ağustos’ta Kadir Beycioğlu,
20 Ağustos’ta Mustafa Göçmen,
22 Ağustos’ta Şahin Gültekin,
25 Ağustos’ta Metin Çekmez,
31 Ağustos’ta Ferhan Şensoy,
31 Ağustos’ta İnci Çayırlı aramızdan ayrıldılar, nurlarda uyusunlar.

Eylül, sonbahar, dökülen yapraklar:
Seslendirme Sanatçısı, Oyuncu Nusret Çetinel; Müzisyen, Ses Sanatçısı, Oyuncu Dursun Salkım; Sinema, Tiyatro ve Dizi Oyuncusu İncilay Şahin; Şarkıcı, Oyuncu Efkariye Nurperi.

Oyuncu İlhan Daner, 12 Ekim 2021 tarihinde Üsküdar Şakirin Camii’nden Ümraniye Hekimbaşı Mezarlığı’na; Oyuncu Kemal Kuruçay, 22 Ekim 2021 tarihinde Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi; Yazar, Senarist Doğan Akhanlı ise 31 Ekim 2021’de Almanya’da toprağa verildi.

2021 yılının Kasım ayında ise 11 sanatçımızı ebedi istirahatgâhlarına uğurladık. Semra Dinçer (01 Kasım 2021, Oyuncu); Arzu Akın (02 Kasım 2021, Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı); Yunus Güner (10 Kasım 2021, Oyuncu); Bahar Korçan (11 Kasım 2021, Kostüm Tasarımcısı); Ekrem Erkek (12 Kasım 2021, Oyuncu, TV Programcısı); Tatul Anuşyan (15 Kasım 2021, Oyuncu, Başrahip); Bekir Tunç (19 Kasım 2021, Efekt, Miksaj, Senkron, Ses Operatörü); Doğan Bavli (21 Kasım 2021, Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı); Murat Canöz (22 Kasım 2021, Yeni Tual Film ve Elhamra Sineması Çalışanı); Ercan Turgut (23 Kasım 2021, Şarkıcı); Kaya Olgar (26 Kasım 2021, Manken, Oyuncu)

03 Aralık 2021 tarihinde kaybettiğimiz Halim Arif Muti, sinema salonu işletmeciliği, ticareti ve filmlere altyazı işleri yapmaktaydı. Kameraman Egemen Baykal’ı 11 Aralık’ta Tophane Kaptan-ı Derya Kılıçali Paşa Camii’nden kaldırarak toprağa verdik. Ünlü Türkücümüz İzzet Altınmeşe’nin büyük oğlu Ali Murat Altınmeşe 19 Aralık’ta akraba ziyaretine gittiği Mersin’de hayatını kaybetti. Sinema ve tiyatro oyuncusu, seslendirme sanatçısı Sezai Aydın’ı 20 Aralık’ta, hemen ardından ise Bestekâr, Tıp Doktoru, Müzik Tasarımcısı Alâeddin Yavaşça’yı ve Ses Sanatçısı, Oyuncu Faruk Tınaz’ı 23 Aralık’ta rahmetle uğurladık. Sinemalara film dağıtım yapan Pinema Film’in unutulmaz işletmecilerinden, sinema sektöründe hiç sevmeyeni olmayan Sabahattin Öner bizleri yılın en üzen son kayıplarından oldu. Öner’i Kızıltoprak Zühtü Paşa Camii’nden kaldırarak Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verdik. Yılın son kaybı genç yönetmen ve yapımcı Ali Betil oldu. 29 Aralık’ta hakkın rahmetine kavuşan Betil’i ise 31 Aralık’ta Bodrum Ortakent Mezarlığı’nda toprağa verilmek üzere 30 Aralık’ta Fenerbahçe Camii’nde ikindi vakti kılınan cenaze namazını müteakip Bodrum’a uğurladık.

Ebediyete uğurladığımız tüm sevdiklerimize, sanatçılarımıza, sinemacılarımıza, unutamadıklarımıza, unutamayacaklarımıza tanrıdan rahmet, kederli ailelerine sabırlar dileriz.

(31 Aralık 2021)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Kaybettiklerimiz 2021

Gül Vergon (01 Ocak 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı (Ayazağa Mezarlığı)
Tunç Ergüden (11 Ocak 2021), Heykeltraş, Sanat Yönetmeni
Sevim Gözay (14 Ocak 2021), Gazeteci, Yazar, Sinema Programı Yapımcısı
Muammer Sun (16 Ocak 2021), Besteci (Ankara Kocatepe Camii, Gölbaşı Mezarlığı)
Ekrem Gökkaya (17 Ocak 2021), Oyuncu, Yapım Yönetmeni, Yapım Amiri
Bülent Yıldıran (19 Ocak 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı
Oktay Yavuz (21 Ocak 2021), Oyuncu (Kurtköy Mezarlığı)
Ali Utk (22 Ocak 2021), Görüntü Yönetmeni
Göktuğ Bakan (27 Ocak 2021), Kamera Asistanı
Varol Ürkmez (29 Ocak 2021), Futbolcu, Oyuncu
Atilla Pekdemir (31 Ocak 2021), Oyuncu
Nur İncegül (09 Şubat 2021), Oyuncu, Ses Sanatçısı, Seslendirme Sanatçısı
Toygun Ateş (19 Şubat 2021), Yönetmen, Oyuncu, Senarist, Seslendirme Yönetmeni ve Sanatçısı (Zincirlikuyu Camii / Mezarlığı)
Serpil Barlas (20 Şubat 2021), Pop Şarkıcısı, Oyuncu (Feriköy Mezarlığı)
Furkan Murat Kaya (21 Şubat 2021), Kısa Film Yönetmeni, Yapım ve Kamera Asistanı (Paşabahçe 3. Sultan Mustafa Camii)
Altan Karındaş (06 Mart 2021), Oyuncu (Muğla)
Rasim Öztekin (08 Mart 2021), Oyuncu
Aytekin Çakmakçı (11 Mart 2021), Görüntü Yönetmeni (Trabzon, Bahçecik)
Ertem Göreç (11 Mart 2021), Yönetmen (Cenazesi vasiyeti üzerine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne bağışlandı)
Serdar Selvidal (13 Mart 2021), Görüntü Yönetmeni, Oyuncu
Levent Niş (13 Mart 2021), Tiyatro Oyun Yönetmeni, Oyuncu
Mehmet Ezici (13 Mart 2021), Yönetmen, Senarist, Oyuncu (Topkapı Mezarlığı)
Ayla Karaca (Atina Miloharakti) (18 Mart 2021), Oyuncu (Kadıköy Rum Ortadoks Mezarlığı)
Luran Ahmeti (25 Mart 2021), Oyuncu (Üsküp, Kuzey Makedonya)
Cesur Yılmaz (26 Mart 2021), Oyuncu
Fazıl Ender Uzun (28 Mart 2021), Oyuncu (Küçükçekmece)
Önder Şenyapılı (29 Mart 2021), Yazar, Mimar (Ankara)
Kaya Akarsu (30 Mart 2021), Oyuncu, Sunucu, Seslendirme Sanatçısı
Handan Uran Ertuğrul (01 Nisan 2021), Oyuncu (Zincirlikuyu Camii / Mezarlığı)
Feridun Kete (03 Nisan 2021), Yapımcı, Yönetmen, Senarist, Oyuncu (Zincirlikuyu Mezarlığı)
Mutlu Parkan (06 Nisan 2021), Akademisyen, Prof. Dr. (Zincirlikuyu Mezarlığı)
Muharrem Erdemir (07 Nisan 2021), Gazeteci, Oyuncu (Sivas, İmralı, Boğanak Köyü)
Zeki Çetin (09 Nisan 2021), Bestekar, Şarkıcı
Mustafa Dik (09 Nisan 2021), Oyuncu
Mehtap Ar (10 Nisan 2021), Sinema, Tiyatro Oyuncusu (Zincirlikuyu Mezarlığı)
Erol Demiröz (18 Nisan 2021), Sinema, Tiyatro Oyuncusu
Selahattin Duman (22 Nisan 2021), Gazeteci, Yazar, Oyuncu
Ertuğ Koruyan (24 Nisan 2021), Oyuncu (Kızılağaç Mahallesi Mezarlığı)
Asım Ekren (26 Nisan 2021), Baterist, Oyuncu
Cahit Çağıran (13 Mayıs 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı (Ankara Karşıyaka Mezarlığı)
Erol Keskin (18 Mayıs 2021), Oyuncu, Senarist, Yönetmen
Hasan Saltık (02 Haziran 2021), Müzik Danışmanı (Kartal Cemevi, Küçükyalı Mezarlığı)
Yüksel Kazmirci (07 Haziran 2021), Sinema ve Bölge İşletmecisi (İzmir Alsancak Hocazade Camii, Çeşme Çakabey Kabristanı)
Kaan Ertem (08 Haziran 2021), Karikatürist, Senarist, Oyuncu (Küçükyalı Mezarlığı)
Nedim Akanlar (17 Haziran 2021), Kamera Asistanı, Kameraman, Oyuncu, Görüntü Yönetmeni
Şafak Tavkul (25 Haziran 2021), Ressam, Çizer (Konya, Sarayönü, Başhüyük Köyü Camii)
Uğurtan Sayıner (27 Haziran 2021), Oyuncu (İzmir Doğançay Mezarlığı)
Ali Demirel (29 Haziran 2021), Oyuncu (Marmaris Armutalan Mezarlığı)
Kartal Tibet (02 Temmuz 2021), Oyuncu, Yönetmen, Senarist (Zincirlikuyu Camii ve Mezarlığı)
Atıf Aksel (02 Temmuz 2021), Kadıköy Süreyya Sineması’nın İşletmecisi
Erol Bilem (15 Temmuz 2021), Bas Gitarist, Gazeteci, Sinema Yazarı (Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camii, Karacaahmet Mezarlığı)
Mehmet Dinler (15 Temmuz 2021), Yönetmen (Zincirlikuyu Camii, Edirnekapı Mezarlığı)
Levent Aykul (21 Temmuz 2021), Dizi, Tiyatro, Sinema Oyuncusu (Kemer, Antalya)
Turgay Yıldız (22 Temmuz 2021), Oyuncu, Sunucu (Ankara Karşıyaka Mezarlığı Camii)
Mike Mitchell (23 Temmuz 2021), Oyuncu, Yönetmen (Fethiye)
Ramiz Yalçın (26 Temmuz 2021), Oyuncu
Nedret Güvenç (31 Temmuz 2021), Oyuncu, Yönetmen, Seslendirme Sanatçısı (Teşvikiye Camii, Kilyos Mezarlığı)
Hüseyin Özay (03 Ağustos 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı
İsmet Damgacı (07 Ağustos 2021), Oyuncu (Levent Camii)
Sabina Toziya (10 Ağustos 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı (Üsküp’te vefat etti)
Nihan Katipoğlu (12 Ağustos 2021), Festival Çalışanı ( Zincirlikuyu Camii, Yeni Ayazağa Mezarlığı)
Turan Vural (15 Ağustos 2021), Oyuncu (91 yaşında vefat etti)
Ali İnce (17 Ağustos 2021), Oyuncu (Fatih Camii)
Kadir Beycioğlu (19 Ağustos 2021), Festival Direktörü, Profesör (İzmir Karşıyaka Doğançay Mezarlığı Camii)
Mustafa Göçmen (20 Ağustos 2021), Oyuncu
Şahin Gültekin (22 Ağustos 2021), Türkücü, Oyuncu (Anadolu Hisarı Mezarlığı)
Metin Çekmez (25 Ağustos 2021), Sinema, Tiyatro ve Dizi Oyuncusu (Kuşadası Davutlar Mahallesi, Hikmet Bayrak Camii, Davutlar Osmaniye Mezarlığı)
Ferhan Şensoy (31 Ağustos 2021), Tiyatro, Sinema Oyuncusu, Yazar, Senarist, Yönetmen (Teşvikiye Camii, Zincirlikuyu Mezarlığı)
İnci Çayırlı (31 Ağustos 2021), Ses Sanatçısı, Koro Yöneticisi
Nusret Çetinel (01 Eylül 2021), Seslendirme Sanatçısı, Oyuncu (Ankara Kocatepe Camii, Cebeci Asri Mezarlığı)
Dursun Salkım (05 Eylül 2021), Müzisyen, Ses Sanatçısı, Oyuncu (Üsküdar Şakirin Camii, Karacaahmet Mezarlığı)
İncilay Şahin (07 Eylül 2021), Sinema, Tiyatro ve Dizi Oyuncusu
Efkariye Nurperi (27 Eylül 2021), Şarkıcı, Oyuncu
İlhan Daner (12 Ekim 2021), Oyuncu (Üsküdar Şakirin Camii, Ümraniye Hekimbaşı Mezarlığı)
Kemal Kuruçay (22 Ekim 2021), Oyuncu (Ankara Karşıyaka Mezarlığı Ahmet Efendi Camii)
Doğan Akhanlı (31 Ekim 2021), Yazar, Senarist (Almanya)
Semra Dinçer (01 Kasım 2021), Oyuncu
Arzu Akın (02 Kasım 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı
Yunus Güner (10 Kasım 2021), Oyuncu
Bahar Korçan (11 Kasım 2021), Kostüm Tasarımcısı (Teşvikiye Camii, Beykoz Gazi Yunus Mezarlığı)
Ekrem Erkek (12 Kasım 2021), Oyuncu, TV Programcısı
Tatul Anuşyan (15 Kasım 2021), Oyuncu, Başrahip
Bekir Tunç (19 Kasım 2021), Efekt, Miksaj, Senkron, Ses Operatörü
Doğan Bavli (21 Kasım 2021), Oyuncu, Seslendirme Sanatçısı (Doğancılar Çakırca Hasan Paşa Camii / Çekmeköy Yenidoğan Mezarlığı)
Murat Canöz (22 Kasım 2021), Yeni Tual Film ve Elhamra Sineması Çalışanı
Ercan Turgut (23 Kasım 2021), Şarkıcı, Oyuncu
Kaya Olgar (26 Kasım 2021), Manken, Oyuncu (Muğla – Köyceğiz Yeşilköy Camii ve Mezarlığı)
Halim Arif Muti (03 Aralık 2021), Sinema Salonu İşletmeciliği ve Ticareti, Altyazı İşleri
Egemen Baykal (11 Aralık 2021), Kameraman (Tophane Kaptan-ı Derya Kılıçali Paşa Camii)
Ali Murat Altınmeşe (19 Aralık 2021), Oyuncu (Mersin’de vefat etti)
Sezai Aydın (20 Aralık 2021), Sinema, tiyatro oyuncusu ve seslendirme sanatçısı
Alâeddin Yavaşça (23 Aralık 2021), Bestekar, Tıp Doktoru, Müzik Tasarımı
Faruk Tınaz (23 Aralık 2021), Şarkıcı, Oyuncu
Sabahattin Öner (24 Aralık 2021), Film İşletmecisi (Kızıltoprak Zühtü Paşa Camii, Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı)
Ali Betil (29 Aralık 2021), Yönetmen, Yapımcı, Yürütücü Yapımcı (Fenerbahçe Camii, Bodrum Ortakent Mezarlığı)
Ali Kaan Çelik (31 Aralık 2021), Film Şirketi ve Sinema Sahibi (Adana Arıplex Reşatbey, Arıplex Cemalpaşa Sinemaları)

2021’den Benim Seçtiklerim

Hayatımızı büyük ölçüde kısıtlayan Covid salgını nedeniyle kapılarını bir süreliğine kapatmış olan sinema salonlarına yıl ortasında dönebildiğimiz, bir önceki yıldan bekleyen yapımların gün ışığına çıktığı verimli bir sinema yılını geride bırakmış bulunuyoruz. Festivallerde kaçırdığım ve henüz ülkemizde gösterime girmemiş kimi önemli filmleri mecburi olarak dışarda bırakarak 2021 yılı içinde izleyebildiklerim arasından seçtiğim 10 filmlik en iyiler listem aşağıda yer almaktadır. (Not: Listede yer alan filmler üzerine yayınlanmış yazılarımın tamamına, parantez içinde belirtilen başlık ve tarihten ulaşabilirsiniz.)

1- BAŞLANGIÇ / BEGINNING
Bir sinema tutkunu için yeni bir sinemacıyı keşfetmenin hazzı büyüktür. Hele başyapıt düzeyinde bir ilk film ile karşılaşıldığında. Gencecik Gürcü kadın yönetmen Dea Kulumbegashvili imzalı film işte böylesine mutluluk veren keşiflerden biri oldu benim için. Cannes 2020 için seçilmiş, pandemi nedeniyle San Sebastian programına alınmış olan yapım, onu en iyi film, yönetmen, senaryo ve kadın oyuncu dallarında ödüllendirmiş jürinin başkanı Luca Guadagnino’nun ifadesiyle, ‘görüntülerinin gücü ve ve hipnotik etkisi’ ile izleyiciyi hemen etkisi altına alan mucizevi bir sanat eseri. Hem kadın olarak, hem de içinde bulunduğu dini cemaatin marjinalliği nedeniyle, iki yönlü bir yabancılaşma içindeki Yana, şiddet yüklü erkekler dünyasında sıkışmış, psikolojik ya da ulu orta cereyan eden şiddete maruz kalıyor. Ancak toplum içinde ezilen bir kadını anlatmanın ötesine geçme derdindeki genç kadın sinemacı, Yana’yı bir kurban ya da güçlenmek için savaşan bir karakter olarak sunmuyor, görsel işitsel dünyasıyla onun yeni bir başlangıç yapmasının yolunu izliyor. Upuzun plan sekanslar boyunca kamera çoğunlukla sabit göz olarak kullanılırken, Dea’ın tercihi doğrultusunda, çoğunlukla ‘bakmaya dair’ bir mizansen kullanılıyor. Görüntüler çoğu sahnede, karşı kişinin konuşması ve cüreti üzerinden Yana’nın tepkilerini aktarıyor. Tekrar tekrar izlenecek güzellikte yaratıcı bir sinema örneği olan ‘Başlangıç’a MUBİ’den ulaşabilirsiniz.

2- COLLECTIVE / COLECTIV
30 Ekim 2015 gecesi Bükreş’in popüler gece kulüplerinden ‘Colectiv’de çıkan yangının alevleri ardından tepetaklak olmuş bir ülke panoraması çizen film, Romanya özelindeki toplumsal çürümenin evrenselliğini tokat gibi yüzümüze çarparken belgeselin sınırlarını aşıyor ve araştırmacı gazetecilik üzerine sinema tarihinin tartışmasız en iyi yapımlarından biri olma ünvanını kazanıyor. Yaman gazeteci Catalin Tolontan ile Romanya’nın güncel hükümetinde halen Sağlık Bakanı olarak görev yapan Vlad Voiculescu’nun tanıklıklıkları üzerinden ilerleyen filmin rüşvetten, yolsuzluktan ve kolektif suçtan bunalmış yurdum insanları için hoş bir umut kaynağı olduğunun altını çizmeliyim. (Alevlerin Ardından / 21.07.2021)

3- PETROV GRİP OLDU / PETROVY V GRIPPE
Putin Rusyası’nda gerçek ile fantezinin iç içe geçtiği tekinsiz bir gece yolculuğuna ne dersiniz? 20 aylık ev hapsinin ardından sınırlı özgürlüğüne kavuşan muhalif sinemacı Kirill Serebrennikov’un setlere dönüş yaptığı, ama ne dönüş dedirten filmi, çağdaş Rus edebiyatının önemli yazarlarından Alexey Salnikov’un ödüllü romanından uyarlanmış. Ekonomik zorluklar içinde yaşayan ahlâken çökmüş Sovyet dönemi sonrası Rus toplumunu neşter altına yatırıyor, özgün metnin gerçeküstücü atmosferinde izleyicisini karanlık bir maceranın içine sürüklüyor. 2016 yapımı dehşetengiz ‘Öğrenci / M’Uchenik’ ile köktendinci Hristiyan gencin toplumun uygun damarını okşadığında ne denli ileri gidebileceğini ibretle yüzümüze çarpmış olan sinemacının ayrıksı çalışması, zincirlerinden boşanmış bir Rus kabusunun deli ruhunu görsel işitsel müthiş bir serüvene dönüştürüyor. (Bir Rus Kâbusu / 14.12.2021)

4- MALMKROG
Bay Lazarescu’nun Ölümü (2005) ve Sieranevada (2016) filmleriyle hayranı olduğumuz Romanya Yeni Dalgası’nın en önemli temsilcilerinden Cristi Puiu, Berlin Film Festivali’nde ilk gösterimini yapmış dördüncü uzun metrajında 19. yüzyıl Rusya’sında yaşamış şair ve düşünür Vladimir Solovyov’un metinlerinden yola çıkmış. Adını Transilvanya’daki bir köyden alan ve karlar altındaki bir malikânede geçen 200 dakika uzunluğundaki filmde, bir siyasetçi, bir toprak sahibi ve bir generalin karısının da aralarında yer aldığı seçkin bir grubun, din, savaş, ölüm, ahlâk, vicdan, iyilik ilhamı gibi meselelere dair tartışmalarına tanıklık ediyoruz bir gün boyunca. Konvansiyonel sinemanın dinamiklerinden farklı bir yapıda uzun planlar eşliğinde uzun monologlar ve diyaloglardan oluşan yapımda, yüz küsur yıl önce sırça köşkte yapılan kibirli entelektüel tartışmaların günümüzde ne denli geçerli olduğunu, filmin üçüncü bölümünde özlenen Avrupa Birliği hikâyesinin ne şekilde dile geldiğini izlemek gerçekten ilginç bir deneyim. 20. yüzyıl felâketlerinin hemen öncesinde, göreceli iyimserlikleri hep bir korku ile bölünen aristokratların tedirginliğini başarıyla yansıtan, İKSV çevrimiçi gösterimlerinde izlenebilen filme halen MUBİ’den ulaşabilirsiniz.

5- KÖPEĞİN PENÇESİ / THE POWER OF THE DOG
Thomas Savage’ın dilimize de çevrilen kült romanından Jane Campion eliyle sinemaya uyarlanan film toksik erkekliğe neşter atan bir başyapıt, yılın en iyi filmlerinden. Erkek egemen dünyalarda direnişini sürdüren kadın karakterler üzerine filmleriyle tanıdığımız, 1993 yapımı ünlü ‘Piano’nun yaratıcısı Jane Campion 12 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metraj sinema yapıtında erkeklik olgusunun karanlık dehlizlerine inmeyi deniyor. Dört ana karakter üzerinde yoğunlaşarak tansiyonu hayli yüksek bir psikolojik drama yönelen usta sinemacı filmin adındaki karşı konulmaz gücü ‘dizginlenemeyen arzular’, ‘bastırılanın, inkâr edilenin zincirlerinden boşanması’ olarak yorumlamış. Özgün romanda yer alan dönem ayrıntılarını, yan karakterleri, ana karakterlerin geçmişlerini ya atlıyor ya da kısa geçiyor ve onların yerine yeni sahneler ilave ederek çıplak arzuyu tüm kırılganlığıyla teşhir etme yolundan ilerliyor. Çağdaş sinemanın en yetenekli oyuncularından Benedict Cumberbatch’in büyük bir özveriyle kuşandığı sert kabuğunun altında kırılgan ve yetenekli son kovboy Phil’de belki de ilk Oscar’ını alacağı müthiş performansına soyunduğu yapım Netflix platformunda izlenebiliyor. (Toksik Erkekliğin Anatomisi / 25.12.2021)

6- ŞEYTAN YOKTUR / SHEYTAH VOJUD NADARAD
70. Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ödülüyle dönmüş olan yapım, totaliter bir rejimin muhalifleri susturmak için baskı aracı olarak kullandığı ‘idam cezası’na isyan öyküleri üzerine çok güçlü bir direniş filmi. 10 yıldır gözaltında tutulan, yurt dışına çıkışı yasaklanmış muhalif İranlı yazar yönetmen Muhammed Rasulof’un çalışması, mevcut yönetimin yaygın ölüm cezasını merkezine alan yarımşar saatlik dört hikayeden oluşuyor. Gücü kabullenip sesini çıkarmayanlara karşı, güce direnenlerin öykülerinde, ölüm cezasının muhalifler üzerinde Demokles’in kılıcı misali sallandığı bir ülke sinemasından cesur ve sinematografik açıdan hayranlık uyandıran evrensel manzaralar izliyoruz. İstanbul Modern Sinema’nın çevrimiçi gösterimleriyle sinemaseverlere ulaşan filmi halen MUBİ’den izleyebilirsiniz.

7- FRANSIZ POSTASI / THE FRENCH DISPATCH
Wes Anderson sever misiniz? Sinema dünyasının bu eşsiz yaratıcısı hayranı olduğu New Yorker Dergisi yazarlarına ve klasik Fransız sinemasına borcunu bu film ile ödemek istemiş. Her köşenin her bir objesi türlü inceliklerle yüklü bu görsel şölende sıklıkla siyah-beyaz kare ekran tercih ediyor. Ara ara geniş formata geçiyor, belli objeleri, belli bakışları vurgulamak üzere rengi kullanıyor. Üstyazı ile verdiği Fransızca diyalogları İngilizce dilinde yanıtlarla karıştırmayı seviyor. Bir ressamın fırça darbeleri misali görüntüleri düzenliyor, büyük orkestrayı ustalıkla yönetiyor. En küçük rollerin bile ünlü oyuncular tarafından yorumlandığı bu filmi belki de bir kaç kez izlemek isteyeceksiniz. (Wes Anderson’dan Sevgilerle / 05.12.2021)

8- ANNETTE
Leos Carax’ın Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödüllü son filmi, sıradışı sinemacının perde gerisinden yankılanan ‘gösteri bitene kadar nefesinizi tutun’ sözleriyle açılıyor. Bir önceki deneysel başyapıtı ‘Kutsal Motorlar / Holy Motors’ hatırlandığında bu girişten renkli bir fantezi dünyasına giriş yapacağımızı anlıyoruz. Başta Adam Driver ve Marion Cotillard olmak üzere oyuncu kadrosunun şarkılarını canlı olarak seslendirdiği, Carax’ın kapkara bir peri masalı olarak tasarlamış olduğu cüretkâr müzikali, sinemasının özgürlük alanını daha da genişletmiş. (Gösteri Bitene Kadar Nefesinizi Tutun / 22.10.2021)

9- AHED’İN DİZİ / HA’BERECH
Cannes jüri ödüllü yapım sert bir film. Berlin Altın Ayı ödüllü ‘Eş Anlamlılar / Synonymes’ ile tanıdığımız İsrailli yönetmen Nadav Lapid’in politik meseli, otoritesine riayet etmeyen herkesi reddeden devlete ateş püskürüyor. Yüzümüze bir tokat gibi çarpan bildirisini politik söylemine uygun bir estetik içinde sunuyor. Otoyolda giden motosikletin tedirgin edici gürültüsü ile açılan film, alışılmadık kamera açıları, sağa sola, aşağı yukarı huzursuz panlar eşliğinde yol alıyor. İki haftada yazılmış ve 18 günde çekilmiş bu çarpıcı filmi farklı duygularla izledim. Şaşırdım, etkilendim ve gıpta ettim. Kültür Bakanlığı destekli fonlara erişebilmek için suya sabuna dokunan meselelere pek fazla ilişmeyen, otosansürü gönüllü kabullenmiş bir çok sinemacımızı düşünerek hüzünlendim. (Diz Kapağına Bir Kurşun / 11.11.2021)

10- ELMALAR / MILA
Sinemaya Yorgos Lanthimos’un ünlü klasiği ‘Köpek Dişi / Kynodontas’da yönetmen yardımcısı olarak başlayan Christos Nikou’nun absürd Yunan Yeni Dalgası’nın izini süren çok iyi yazılmış ve yönetilmiş ilk uzun metraj, kayıplar ve bellek üzerine zihin açıcı bir deneyim. Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapmış olan yapım, insan hafızası ve kimliğinin dehlizlerinde gezinirken, düzenin tek tipleştirdiği çağdaş insanın trajikomik ahvalini tartışmaya açıyor. Filme adını veren elmalara gelince, mahalle manavının dediğine bakılırsa elmalar hafızaya iyi geliyormuş. (İtinayla Anı Biriktirilir / 17.09.2021)

BONUS FİLM

11- İNSAN SESİ / THE HUMAN VOICE
Pedro Almodovar’ın salgın sürecinde Tilda Swinton ile stüdyoda çektiği kısa metrajını en iyiler listeme almadan edemedim. İspanyol ustanın ilk kez İngilizce dilinde çektiği yapıtı, Fransız yazar Jean Cocteau’nun 1930 yılında kaleme aldığı ‘İnsan Sesi / La Voix Humaine’in serbest bir uyarlaması. 30 dakikalık yapım Almodovaryen tüm unsurları barındırıyor. Onun sinemasına özgü yaratıcı set tasarımının, parlak göz alıcı renkli objelerin, kitapların, DVD’lerin, duvarlarda asılı tabloların oyuncusunun melankolik duygu geçişlerine eşlik ettiği filme yakıştırılan ‘küçük bir mücevher’ tanımlamasına katılmamak elde değil. Halen MUBİ’de izlenebiliyor.

(29 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yaşamak Yalnızca Hayatta Kalmak Değildir

Ölüm kaçınılmaz elbet ancak yaşama veda kişinin serbest iradesiyle gerçekleşmeli. Fransız sinemasının üretken yönetmeni François Ozon’un Cannes Film Festivali ana seçkisinde yer almış son filmi ‘Her Şey Yolunda / Tout S’est Bien Passé’nin ana karakteri sanat eseri koleksiyoncusu André Bernheim aynen böyle düşünüyor. 85 yaşındaki varlıklı sanayici bir inme sonucunda yatağa mahkum olduğunda, çok hareketli geçmiş hedonist hayatı yerle yeksan oluyor. Artçı ataklardan kurtuluyor ve iyi bakım sayesinde yataktan koltuğa terfi ediyor gerçi ama o eski kudretinden eser kalmamıştır. Biraz daha genç olsa mücadele edecektir (o da belki) ancak bundan böyle dilediği gibi sürdüremeyeceği hayatını sonlandırma arzusundadır. Yaşlı adamın ötanazi konusunda kararlı tutumu yetişkin kızları ve yakın çevresinin tepkisi ile karşılaşır önce. Ancak André inatçıdır. Babasına daha yakın olmuş büyük kız Emmanuèle ise ilgili makamlarla temasa geçmiş olsa bile, onu bu fikrinden vazgeçirme umudunu hep taşıyacaktır.

Yanlış anlaşılmasın, ötanazi hakkında bir tez filmi değil bu. Beklenmedik bir durum ile sarsılan bir ailenin hikâyesine tanıklık ediyoruz. Baba dediği dedik baskın bir karakter. Yetişkin iki kızının onunla ilgili hiç de hoş anıları yok. Kibriyle ezdiği çocukları ile arkadaşlık kuramamış, onları birbirleri ile rekabete sokmaktan sapkınca bir haz almış. Cinselliği evin dışında hemcinsi ile kovalamış, ilk bebeği oğlunu doğumda kaybeden edilgen annenin hiç atlatamadığı depresyonu mutsuz aile tablosunu tamamlamış. Gel gör ki bir dönemin heybetli adamının düşkün hali özellikle Emmanuèle için katlanması çok kolay olmayan bir durumdur ve bundan sonraki süreç onun için çetin bir sınav halini alacaktır.

Ozon 2017’de kanserden ölen yakın dostu, külliyatının bazı önemli parçalarının (‘Yüzme Havuzu’, ‘Kumun Altında’, ‘Beş Kere İki’) ortak senaryo yazarı Emmanuèle Bernheim’a vefa borcunu ödemek için onun otobiyografik romanından yola çıkmış. Filmde de aynı romanda olduğu gibi ölüm hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olarak yerini alıyor. Usta sinemacı sanat çevresinden gelen aile bireylerinin duru acısını kelimelere boğmadan, jestlerle, bakışlarla, gözlemlerle anlatmayı seçmiş. Her şeyin yolunda gitmesi için çabalayan yaşlı André’nin son macerasını anlatırken filmin ağır yükünü nüktelerle, komik gelişmelerle süslemeye özen göstermiş. Bekleyiş içindeki yaşlı adamın tüm yaşananların, yazarlık süreci durgunluğa girmiş büyük kızı için iyi bir roman malzemesi olacağını hınzırca ifade etmesi bu yüzden anlamlı. Her biri çeşitli sanat dalları ile haşır neşir aile fertleri ölümü metanetle karşılamaya hazırlar. Brahms’ın müziğine sığınılırken tek bir damla gözyaşı dökülecektir yalnızca.

Tam ifadesi ile klasik Fransız sinemasının benzersiz zarafetini taşıyan film, melodram tuzaklarından özenle kaçınmış olsa da benzer deneyimi kendi ebeveynleriyle yaşamış olan kuşaklar için dayanılmaz bir hüzün içeriyor. Bir de olağanüstü oyuncular var tabi duyguları tetikleyen. Baba ve büyük kızında André Dussollier ile çok özlemiş olduğumuz Sophie Marceau incelikli yorumlarıyla büyülüyor. Eski hünerli elleri Parkinson etkisiyle titreyen heykeltraş annede Ozon’un ilham perilerinden Charlotte Rampling’i, İtibarlı Ölüm Hakkı Derneği yöneticisinde gözde Fassbinder oyuncusu Hanna Schygulla’yı kısa ama etkileyici rollerde yeniden izlemek doyumsuz bir haz veriyor.

(26 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Toksik Erkekliğin Anatomisi

Erkek egemen dünyalarda direnişini sürdüren kadın karakterler üzerine filmleriyle tanıdığımız, 1993 yapımı ünlü ‘Piano’nun yaratıcısı Jane Campion 12 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metraj sinema yapıtı ‘Köpeğin Pençesi / The Power of The Dog’da erkeklik olgusunun karanlık dehlizlerine inmeyi deniyor.

Thomas Savage’ın 1967’de yayımlanmış aynı adlı kült romanından yola çıkan film, Amerikan edebiyatının belki de en tekinsiz erkek karakterinin hikâyesi üzerinden ilerliyor. 1925 yılı Montana’sında yörenin en büyük çiftliklerinden birinin sahibi olan Burbank kardeşlerin büyüğü Phil, tüm sertliği ile kontrolü elinde bulunduran ailenin baskın bireyi. Kardeşi papyonlu George’un daha uyumlu ve medeni tavırlarına karşın, Phil soyu tükenmekte olan yalnız kovboy geleneğinin son temsilcilerinden biri. Taban tabana zıt olmalarına karşın, kırklı yaşlarına adım attıkları halde aynı yatak odasını paylaşmayı sürdüren iki kardeş arasında derin bir bağ mevcut.

Phil katıdır, disiplinlidir, tüm tavırlarıyla sapına kadar erkektir. At biner, kement atar, ham deriden halat örer. Çıplak elle boğaları kısırlaştırır, güçsüzlere tahammülü yoktur. Sürünün nakli sırasında kaldıkları küçük otelin içe dönük sahibesi Rose ile feminen tavırlı 16 yaşındaki oğlu, onun küstahlığından nasibini alacak, alaya aldığı annesinin yardımcısı oğlanın yemek masasını süslediği kağıttan çiçeği ile sigarasını ateşleyecektir. George’un gözyaşlarına dayanamadığı genç kadın ile beklenmedik evliliği ise despot kovboyun baskın düzenini bozacaktır.

Çiftlik evinde yeni geline psikolojik baskı uygular Phil. İki kardeş ve Rose arasında gelişmesi beklenen çatışma üçgeni ise Peter’ın yaz tatili için çiftliğe yerleşmesiyle farklı bir yöne evrilir. Phil ile genç çocuk arasındaki beklenmedik bir yakınlaşma doğduğunda, erkekliğin sarp yollarında zalim ile kurban yer değiştirirken, kalın zırhın ardına gizlenmiş saklı arzular su yüzüne çıkmaya başlar.

Roman/film adını bir İncil mezmurundan alıyor. Çarmıha gerilmiş İsa peygamber için yazılmış ‘Ama sen, ya Rab, uzak durma / Ey gücüm benim yardımıma koş! / Canımı kılıçtan / Biricik hayatımı köpeğin pençesinden kurtar!’ dizelerinden. Savage’ın romanı çok boyutlu. 60’lı yıllar bağımsız Amerikan yapımlarına ilham vermiş revizyonist Western kaynaklı metinlerle akrabalığı var. Yitip giden bir dünyanın son temsilcileri olan kovboylar ile demiryolu ve otomobillerle uçsuz bucaksız kırsalın şehre bağlandığı gelişmekte olan yeni kapitalist düzenin çatışmasını aktaran güzelim Sam Peckinpah ya da Arthur Penn filmlerini hatırlatan. Campion bu kapsamlı romandan özenle seçtiği bölümlerle özgün eserin kapsama alanını sınırlamış. Dört ana karakter üzerinde yoğunlaşarak tansiyonu hayli yüksek bir psikolojik dramı yeğlemiş. Bu süreçte George ve Rose karakterlerinden epeyi sahne çalmış, esas meseleyi Phil ile Peter arasında konumlayarak ‘toksik erkekliğin anatomisi’ne girişmiş.

Campion filmin adındaki karşı konulmaz gücü ‘dizginlenemeyen arzular’, ‘bastırılanın, inkâr edilenin zincirlerinden boşalması’ olarak yorumluyor. Phil ile kendi gençliğini gördüğü toy Peter arasında gelişen homoerotik yakınlaşma erkekliğin kırılgan zemini üzerine sürprizli bir Campion satrancına, elektrik yüklü bir kedi fare oyununa evriliyor. Yönetmen dönem ayrıntılarını, yan karakterleri, ana karakterlerin geçmişlerini ya atlıyor ya da kısa geçiyor ve onların yerine yeni sahneler ilave ederek çıplak arzuyu tüm kırılganlığıyla teşhir etme yolundan ilerliyor.

1920’ler Orta Batı Amerikan kırsalı Yeni Zelanda düzlüklerinde hayata geçirilmiş. Ari Vegner’in kızıl kahve tonların hakim olduğu geniş perde kadrajları hayranlık uyandırıcı. Çağdaş sinemanın en yetenekli oyuncularından Benedict Cumberbatch büyük bir özveriyle kuşandığı sert kabuğunun altında kırılgan ve yetenekli Phil’de belki de ilk Oscar’ını alacağı müthiş performansına soyunmuş. Genç oyuncu Kodi Smit-McPhee narin ve acımasız Peter’da sınırlı deneyimine karşın son derece başarılı. Gerçek yaşamda birlikteliklerini sürdüren Kirsten Dunst ve Jess Plemons’un dar alanlarındaki kısa paslaşmaları etkileyici. Campion’un büyüleyici atmosfer çalışmasını, leziz yemeği öne çıkaran harika bir sos kıvamında destekleyen –yine Oscar’a değer bulduğum- Jonny Greenwood imzalı müzikler de öyle. Film halen finansörlüğünü üstlenen Netflix platformunda izlenebiliyor. Ülkemizde prömiyerini yaptığı Filmekimi gösterimlerinin ertesinde, görkemli geniş perde formatıyla sinema salonlarına da uğrayabilseydi keşke.

(25 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dirilmiş mi?: Matrix Resurrections

Sinema çok yönlü bir sanat; bir düş dünyası ve o düşleri insanlara taşıyabilmek için çok yönlü ve çok katmanlı anlatıma ihtiyacı var. Tabii, bunun için mitolojiden antropolojiye, sosyolojiden ekonomiye, matematikten fiziğe, tarihten bilimin bile anlatmakta güçlük çektiği alanlara kadar her şeyi bilmek (tabii ki tamamıyla bilmek mümkün değil, ama) üzerine okumak gerek. Bunca çabanın karşılığı da alınabilir muhakkak.

Her yıl onca film çekiliyor, bir kısmı gişe yapmıyor bir kısmı ise haftalarca gösterimde kalıyor, izleyicinin gönlüne taht kuruyor ve asla unutulmuyor. Hepsinin temelinde, yukarıda değindiğimiz o çaba yatıyor.

Yapımcılar, yönetmenler ve/veya oyuncular da etkilendikleri konuları çekmek istiyor muhakkak ki. Çektikleri filmlerin devamını getirmek ise bir başka düş ve tabii, ne denli etkilendiklerinin kanıtı.

Bir kez daha Matrix

Etkilenmemek mümkün mü? Yirmi yıl önce öyküsüyle, felsefesiyle, çekim teknikleriyle çığır açan (bir anlamda yeni binyılı karşılayan) Matrix, daha ilk günden kült film oldu. Onlarca alıntı, esinlenme hatta uyarlama ile birçok filmde karşımıza çıktı. Gündelik yaşam ile akıllarda (veya duygularla) yaşanan arasında kalan insanların kafalarında oluşan kasap çengeli örneği kocaman soru işaretleri Matrix’in çıkış noktası. Müthiş bir felsefe, müthiş bir teknik, müthiş oyunculuklar…

Bunca müthiş bir araya gelince unutulmaması da doğal. Aynı etkiyi yine yeniden oluşturma hevesi de doğal. Peki, düşlerin yıkılması, o doğal mı? Yok, o kadar da değil, yani olmamalı.

Matrix’in unutulmazlığını sağlayan o temel felsefesi, aslına bakarsanız noktalanmıştı. Öyküyü oluştururken ucunu açık bırakırsanız ne âlâ, ama bitirirseniz devamını getirmek çok da kolay değil. İçinizde giderek yükselen o dalgayla olabileceğini (tabii, gelişen teknolojinin de yardımını unutmamak gerekir) düşünüyorsunuz, ama “niye” sorusunun yanıtını kendinize bile veremediğiniz zaman o tadı bulabilmeniz pek de kolay değil.
Sözün kısası, Matrix “resurrection” olamadı.

İki buçuk saatin nasıl geçtiğini anlayamadığınız sürükleyicilikle sıkı bir film Matrix’in dördüncü versiyonu. Seyirlik film olarak baktığınızda her şey dört dörtlük, önerilir her zaman. Diriliş anlamına gelen “resurrection” Türkçeye “Aslına Dönüş” olarak çevrilmiş… İzleyici olarak merak ettiriyor, heyecan duymamızı sağlıyor. İlk filmlerden kalan felsefesiyle hızlı giriyor ve daha ilk kareden izleyiciyi içine çekiyor… Ama daha öncekilerin üzerine ne koyduğuna gelince… işte orası yine yeniden kasap çengeli misali kocaman sorular…

Matrix Resurrections (Fütüristik Drama, Aksiyon); Yönetmen: Lana Wachowski; Senaryo: David Mitchell, Aleksandar Hemon, Lana Wachowski; Oyuncular: Keanu Reeves, Carrie-Anne Moss, Yahya Abdul-Mateen II, Jessica Henwick, Jonathan Groff, Neil Patrick Harris… 24 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(24 Aralık 2021)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Çocuklar Yıkıcı Bir Sorumluluktur

Bizde ‘Karanlık Kız’ adıyla gösterime giren ‘The Lost Daughter’ kaybolan bir kız çocuğunun öyküsünden hareketle annelik kavramını tartışmaya açıyor. Bir Yunan sahilinde tek başına kafa dinlemeye gelen edebiyat profesörü Leda’nın kitapları ve notları ile baş başa kaldığı ıssız plaj keyfi, kalabalık bir ailenin çıkagelmesiyle bozuluyor. Önceleri etrafındaki gürültüden rahatsız olan orta yaşlı kadın çevresini gözlem altına aldığında, aileden genç bir kadının küçük yaşlardaki kız çocuğu ile gönülsüz ilişkisine tanıklığı ona yıllar önce kendi kızları ile yaşadıklarını hatırlatıyor. Leda için yaz kaçamağı bundan böyle geçmişi ile hesaplaşma ve yaptığı seçimleri sorgulama sürecine dönüşecektir.

Maggie Gyllenhaal’un yazıp yönettiği yapım, çok başarılı bir ilk film olarak dikkat çekiyor. Amerikalı usta oyuncunun kamera arkasına geçtiği ilk çalışmasında, Elena Ferrante takma adıyla bilinen hayranlık beslediği gizemli İtalyan romancısının 2006 yılında yayımlanmış ‘La Figlia Oscura / Kayıp Kız Çocuğu’ adlı kısa romanından yola çıkmış. Ferrante’nin onayıyla öyküyü İngilizce diline taşımış, ve nihayetinde Leda rolü için Olivia Colman ile anlaştığında ana karakterinin İngiliz bir akademisyen olması kesinleşmiş.

Hangi dilde olursa olsun ya da hangi diyarda geçerse geçsin son derece yakıcı bir meseleye dokunuyor film. Leda’nın filmin başlarında genç anne Nina’ya söylediği gibi ‘ebeveyn olmak yıkıcı bir sorumluluğu’ beraberinde getiriyor. Bir bebeği kucağına almak anne için büyük bir mutluluk vadediyor belki ancak çocuğun büyüme sürecinde yaşanan yoğun özveri giderek bıktırıcı ve engelleyici bir sürece dönüştüğünde, birinci sorumlu anneler kapana kısıldıklarını ve özgürlüklerini yitirdikleri duygusuna kapılıyor.

Oysa toplumsal olarak anneler hep fedakârlık timsali olarak gösterilegelmiştir. Sözgelimi bizde de çok kullanılan ‘cennet annelerin ayağı altındadır’ yakıştırması buna işaret eder. Ancak Leda’nın engellenemeyen edebi kariyer tutkusu, karizmatik yazar ile arasında gelişen karşı konulmaz cinsel çekimle kaynaştığında gözü küçük yaşlardaki kız çocuklarını görecek midir. Ya da Nina’nın yakışıklı mafya bozuntusu kocası ve küçük kızı ile çok mutlu olduğu düşündüğü konforlu hayatı taze romantik ve cinsel bir heyecanla sarsıldığında bu geçici bir şey, bir depresyon işareti olarak mı algılanmalıdır. Leda’ya göre hiçbir şey geçici olmayacak, yaşanması gereken yaşanacaktır. Bebeklerle büyütülmüş kızlara toplumun biçtiği rol çözülürken geçmişe dönük hüzünler devreye girecek, üzülecek belki, ama hayat kurallara kanunlara sığmayacaktır.

Venedik Film Festivali’nden en iyi senaryo ödüllü Gyllenhaal can alıcı sorular soruyor. Hiçbir karakterini yargılamıyor. Olivia Colman denen olağanüstü yaratık bakışları, mimikleri ve tüm bedeniyle Leda’nın seçimlerini, kararlarını, pişmanlıklarını, hüzünlerini sevinçlerini ustaca yorumluyor. Bugünü ve geçmişi ustaca kurguladığı geriye dönüşlerle aktaran Gyllenhaal yönetmenlik kumaşıyla övgüyü hak ederken, Leda’nın gençliğini West End’de sahnelenmeye başlayan yeni versiyon ‘Cabaret’de Sally Bowles olarak yer alan İrlanda asıllı şarkıcı / oyuncu Jessie Buckley canlandırıyor.

(18 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Rus Kâbusu

20 aylık ev hapsinin ardından sınırlı özgürlüğüne kavuşan Kirill Serebrennikov bu hafta bizde de gösterime giren ‘Petrov Grip Oldu / Petrovy v Grippe’ ile setlere dönüş yaptı. Ama ne dönüş dedirten tekinsiz bir gece yolcuğu ile. Putin yönetiminin mahkûm ettiği ve filmin ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’ne sürmekte olan yurtdışı yasağı nedeniyle bir kez daha katılamayan muhalif sinemacının, çağdaş Rus edebiyatının önemli yazarlarından Alexey Salnikov’un ödüllü romanından uyarladığı filmi, ekonomik zorluklar içinde yaşayan ahlâken çökmüş Sovyet dönemi sonrası Rus toplumunu neşter altına yatırırken, ana metnin gerçeküstücü atmosferinde izleyicisini karanlık bir maceranın içine sürüklüyor. Balık istifi otobüsün içinde evine ulaşmaya çalışan Petrov’un yüzümüze yüzümüze öksürdüğü (film Covid dönemi öncesinde çekilmiş) görüntülerle açılıyor film. Genç adam hastalığın etkisiyle sağa sola yalpalarken çevresini sarmış hoşnutsuz yolcular içinde yaşadıkları sefil düzenden şikayetlerini sıralamaktadır. Dışarda hava buz gibidir. Yağan karın altında arkadaşları ile buluşan genç adam kabus dolu düşlerle renkli çocukluk anılarının birbirine karıştığı tuhaf gece yolculuğunun henüz başındadır.

Rus yönetmen gündüzlerini mahkeme kapısında tüketirken filmini gece vakitlerinde çekmiş. Bu da karanlık ve gerçeküstücü unsurların üstüste yığılmış olduğu anlatı için çok uygun bir seçim. Gün içinde araba tamirciliği yaparken geceleri çizgi roman yazarlığını sürdüren Petrov trajikomik düşlerinde zengin Rusları kurşuna dizen bir infaz mangasına katılıyor. Cenaze arabasındaki içkili alem sonrasında takım elbiseli mevta ortadan kayboluyor. Eserlerini yayınlatamayan yazar dostunun intiharına yardımcı oluyor. Kütüphane görevlisi olarak çalışan ayrıldığı karısı bir şiir okuma gecesinde terbiyesizleşen erkek katılımcıyı süper gücüyle öldüresiye pataklıyor, daha sonra peşine takılan erkekleri ortadan kaldıran bir seri katile dönüşüyor vs.

2016 yapımı dehşetengiz ‘Öğrenci / M’Uchenik’ ile köktendinci Hristiyan gencin toplumun uygun damarını okşadığında ne denli ileri gidebileceğini ibretle yüzümüze çarpmış olan Serebrennikov ev hapsi öncesinde tamamladığı ‘Yaz / Leto’da Perestroyka öncesi dönemde kıstırılmış Sovyet rock gruplarının coşkulu ve hüzünlü özgürlük çığlıklarını dile getirmişti. Petrov’un öyküsünün son bölümünde bu kez 70’li yılların başlarına kendi çocukluk yılarına dönüş yapıyor. Genç çizerin çok da parlak olmayan küçüklük anılarını çocukluğun coşkusu hatırına renkli olarak perdeye aktarırken, para kazanmak için Noel partisinde çocukları eğlendiren oyuncu çiftin hikâyesinde siyah-beyaz’a dönmeyi seçiyor.

‘Petrov Grip Oldu’ çok başarılı bir metinden yola çıkan görsel işitsel müthiş bir serüven. Metne adını veren ana karakteri tiyatro yönetmeni olarak da tanınmış Semyon Serzin’in yorumladığı yapımda, Serebrennikov’un değişmez görüntü yönetmeni Vladislav Opelyants harika bir iş çıkartmış. Zincirlerinden boşalmış bu Rus kabusunun deli ruhunu tamamlayan final jeneriğindeki coşkun metal rock parçasının sonunu getirmeden salondan ayrılmamanızı özellikle öneriyorum.

(14 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

West Side Story Sonsuza Dek

‘Batı Yakasının Hikayesi / West Side Story’ Amerikan müzikalinde bir dönüm noktasıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından büyük bir ekonomik canlanma sürecine giren ABD’nin yeniden yapılanma sürecinde sosyoekonomik değişimin müzikale yansıdığı önemli bir örnektir. New York’ta bugün varlıklı kesimin ikamet ettiği Upper West bölgesinde göçmenlerin yaşadığı 50’li yıllarda, Doğu Avrupa kökenliler ile anavatanlarındaki savaş ve fakirlikten kaçmış San Juan’lı hırslı atak Porto Riko’lular arasındaki paylaşım savaşı üzerinedir olan bitenler. Ülkenin eski yabancılarının yoksul mahallelerini yeni yabancılarla paylaşamama kavgasıdır söz konusu olan.

Sosyal gerçeklik müzikalin dünyasına taşınırken hikâyeyi ‘Romeo ve Juliet’ tragedyası üzerinden New York’un yoksul mahallerine aktarma fikri dönemin ünlü koreografı Jerome Robbins’den gelmiş. Montague’ler köşeyi dönememiş Slav göçmenlere, Capulet’ler Latinlere dönüşmüş. Leonard Berstein müziği bestelemiş, yeni versiyonun galasından kısa bir süre önce gözlerini hayata yuman o dönemin gencecik Stephen Sondheim’ı sözleri yazmış. 1957 yılında ilk kez sahnelenen müzikal büyük ilgi görmüş, 1961 yılında 10 dalda Oscar ödülüne layık görülen Robert Wise imzalı sinema filmi ortalığı birbirine katmıştır.

Ülkemize 1964 yılında gelen ve Emek Sineması’nın 70 mm stereofonik düzeninde tam 12 hafta kapalı gişe oynamış olan efsanevi klasiğin tam 60 yıl sonra yeniden gündeme gelişi, filmi Emek’in büyüleyici atmosferinde izlemiş benim de aralarında bulunduğum kuşaklar için heyecan verici kuşkusuz. Yeniden çevrimin temel nedeni bugün 75 yaşında olan sinemanın usta büyücülerinden Steven Spielberg’in bu müzikale olan derin tutkusuymuş. Amcamın yurt dışından getirdiği filmin çift kapaklı albümünü evire çevire dinlemiş, şarkıları ezberlemeye çalışmış biri olarak ‘West Side Story’ benim de çocukluğumdur, bu açıdan Spielberg’in esere derin bağlılığını çok iyi anlıyorum. 8 yaşındayken babamın elimden tutup götürdüğü Emek Sineması’nın balkonundaki ilk izleyişim, beni sinemanın büyüsü ile tanıştıran ilk önemli deneyimim olarak kişisel tarihimde yerini alır. Yoğun duygularla izlediğim yeni çevrimin ilk bir saatinde gözyaşlarımı tutamayışımı normal karşılayın lütfen.

Nostaljik duygusallıktan ve anıların büyüsünden uzaklaştığımızda, Spielberg’in temel çabasının hikâyenin geçtiği dönemin sosyal gerçekliğini vurgulamak olduğunu görüyoruz. New York’un üst batı yakası bir kentsel dönüşüm alanıdır. Eski harap binalar dev bir yıkım topunun altında kentsel temizliği (!) beklemektedir. Yerine varlıklı insanların oturacağı şık binalar, alışveriş mağazaları açılacaktır. Bugün New York’u ziyaret eden her sanatseverin tavaf etmeye koştuğu ünlü Metropolitan Operası’nın da içinde bulunduğu görkemli sahne sanatları sarayı Lincoln Center’ın inşaatını haberleyen panolar ilk karelerde dikkatimizi çeker. Çevredeki salaş evlerini boşaltmak isteyen yoksul göçmenlerin itirazını ise pek dinleyen yoktur. Bu toz duman arasında değişik kökenli yeni yetme gençler neyin peşindedir. Taş taş üstüne yıkım alanlarında itişip kakışmaları çok yakında tamamıyla yıkılıp gidecek mezbeleliklerinden başka ne içindir. Spielberg işsiz güçsüz alkolik beyazların amaçsız çocuklarıyla Amerika’nın fatihi olmaya gelmiş yanık tenli hispaniklerin boşa kürek çatışmalarını hüzünle anlatmayı deniyor.

Deneyimli sinemacı 1961 yapımına saygı duymakla birlikte, otantik yaklaşımı ön plana çıkarmış. Orijinal yapımda Rita Moreno haricinde tenleri makyajla karartılmış beyaz oyuncuların yer aldığı Porto Rikolu karakterlerin tümünü bu kez Latin kökenlilerden seçmiş. Esmer tenli hispanikler kendi aralarında sıklıkla İspanyolca konuşuyor ve Spielberg bunları İngilizce alt yazı ile vermeyi reddediyor. Bu da ülkeyi kasıp kavuran ırk ayrımına karşı onun duruşu ve bugün Latin kökenliler ülke nüfusunun beşte birini oluşturduğu için ABD’nin çifte dilli bir ulus olduğunun bu şekilde altını çizmek istemiş.

Usta sinemacı ana karakterlerin çaresizce ortalarda dolanan genç çocuklardan oluştuğunu vurgulamak niyetinden yola çıkarak oyuncuların yaş ortalamasını hayli düşük tutmuş. Maria’yı canlandırmak için 30 bin kişi arasından seçilen, anne tarafından Kolombiyalı 20 yaşındaki Rachel Zegler ile Tony ya da orijinal haliyle Anton’da, ‘Uyumsuz / Divergent’ serisinde oynamış şarkıcı oyuncu genç yetenek Ansel Elgort’un müzikalin ‘Maria’, ‘Tonight’ ya da ‘Somewhere’ gibi harikulade şarkılarındaki ses uyumu dikkat çekiyor. Ünlü ‘America’ şarkısının ateşli Anita’sı Ariana Debose daha önce ‘Summer: The Donna Summer Musical’deki ana karakter yorumuyla Tony ödülüne aday olmuş. Ana kastın belki de en tanınmış oyuncusu Montreal Ballet Theatre’da yetişmiş, 15 yaşında ‘Billy Elliot’ müzikaliyle Tony ödülünü kazanan en genç oyunculardan biri olmuş, şimdilerde ‘American Rust’ dizisindeki kırılgan Isaac yorumuyla ses getiren, adını ilerde sıkça duyacağımızı düşündüğüm usta dansçı oyuncu David Alvarez. Usta balet bu defa çok farklı bir kompozisyonda, yoksulluktan yırtma umuduyla boks sevdasına tutunmuş Bernardo’da parlıyor, sokaklara taşmış çok renkli ‘America’ performansında Anita ve diğer Latin kadro ile tam anlamıyla döktürüyor.

Klasik versiyondan farklı olarak Chino karakterini geliştiren yeni senaryo, Josh Andrés Rivera adındaki yeni bir yeteneği haberliyor. 2021 model ‘West Side Story’nin bir güzel sürprizi de orijinal yapımın unutulmaz Anita’sı Rita Moreno’nun varlığı. Filmin yapımcılarından biri olan 90 yaşındaki deneyimli oyuncu için yeni bir karakter yazılmış. Orijinal yapımdaki gringo Duck’ın dul eşi Valentina, semtin başıboş çocuklarına sahip çıkan onları beladan korumaya çalışan bilge dükkan sahibi olarak devleşirken, ‘Tonight’ beşlisine sesiyle katılarak sevenlerini mest ediyor.

Yeni versiyonun ustalıklı senaryosu, Spielberg’in daha önce ‘Münih’ ve ‘Lincoln’de çalıştığı ‘Angels in America’nın usta oyun yazarı Tony Kurshner’in elinden çıkma. Orijinal koreografiyi daha da ateşlemeye özen gösteren Tony ödüllü Justin Peck’in sokakları inleten dans sekansları ile gerçekçi dövüş sahneleri ve Spielberg’in değişmez görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin yıkıntılar arasındaki mücadele ile hazin aşk hikâyesini buluşturan enfes görüntü çalışması filmin önemli artılarından.

Spielberg filmini babasına armağan etmiş. Ben de izninizle beni küçücük yaşımda sinemanın büyüsüyle buluşturmuş sevgili annemin ve babamın güzel anısına ithaf etmek istiyorum bu yazıyı.

(13 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Deliliğin Sınırında Satranç

‘Satranç / Schachnovelle’ Stefan Zweig’ın karısıyla birlikte intiharından hemen önce 1942’de Brezilya’da yayımladığı vasiyet eseridir. Bu uzun öykü Nazi zulmünün egemenliğine direnemeyen ve mat edilen Avrupalı özgürlüğünün son çığlığıdır. Alman sinemacı Philipp Stölzl, edebiyat dünyasının bu sevilen özgün metninden yola çıkarak aynı adla uyarladığı ve haftanın sürprizi olarak sinemalarımıza uğrayan filminde satrancı bir direniş umudu olarak yorumlamayı seçmiş.

Kısa öyküde Dr. B olarak anılan noter Josef Bartok Avusturya sosyetesinin tanınmış isimlerindendir. Saldırganlığı gün geçtikçe artan Nazi tehlikesini fazla önemsemez önceleri. ‘Viyana’da dans sürdükçe dünyanın sonu gelmeyecektir’ onun deyişiyle. Avusturyalı soyluların ülke dışındaki mal varlıklarını gizlice yönettiği ortaya çıktığında, işgalin başladığı gece peşindeki gestoponun elinden kurtulamayacaktır. Bundan sonrası malûm. Kibirli avukat ünlü Métropole Oteli’ne götürülecek, varlıklı müşterilerinin hesap şifrelerini açıklayana dek tek göz odada hapis edilecektir. Sorgu seansları haricinde kimse ile konuşmasına izin verilmeyen, yaşamla tüm ilişiği kesilmiş bir biçimde psikolojik baskıya maruz bırakılan Bartok aylar süren yalnızlığı ve çaresizliğini bir kargaşa esnasında aşırdığı kitap sayesinde aşmayı deneyecektir. Eski haşmetini çoktan yitirmiş Bartok ele geçirdiği küçük ebattaki kitabın, şampiyonların tarihi oyunlarının yer aldığı bir satranç albümü olduğunu gördüğünde önce büyük bir hayal kırıklığı yaşayacak, daha sonra delicesine sarıldığı satranç tutkusu ona özgürlüğün kapısını aralayacaktır.

Stölzl’nin uyarlamasında Bartok, Zweig’ın metninden farklı olarak, muhayelesinde paralel bir evren yaratmak suretiyle baskıya direnmeyi deniyor. Açılış sahnesinde gördüğümüz Rotterdam’dan New York’a hareket eden gemi noterin zihninde oluşmuş bir kaçış aracından başka bir şey değildir. Kapatıldığı otel odası ile köhne gemi kamarası aynı 402 numarayı taşımaktadır. Balo gecesi evrakları yakmak üzere bürosuna döndüğünde ayrıldığı karısı ile yine bu düşsel gemide buluşabilecektir. Psikolojik baskının daha da şiddetlendiği ilerleyen aylarda hayatına giren satranç tutkusu onun direncini besleyecek, deliliğin sınırlarında gestapo komutanı ve dünya satranç şampiyonu Czentovic’e kafa tutacaktır.

Alman sinemacı gerçek ile düş, direniş ile delilik arasındaki geçişken dünyaları mükemmel kurgulamış. Hikâyeyi uzun süren savaştan sonra evine dönmek için denizleri aşmak zorunda kalan Odysseus’un serüveni ile özdeşleştirmiş, tükenmenin güncesini tutan metinden hareketle, Zweig’ın ‘Herşeye rağmen ruhun yenilmezliğine inancı kararlılıkla sürdürmek bugün bizim elimizde’ sözlerinin doğrultusunda baskıya karşı direnişi yüceltmiş. Geçtiğimiz yıl ‘Yaramaz Çocuk / Enfant Terrible’de Alman sinemasının aykırı yönetmeni Rainer Werner Fassbinder’i başarıyla canlandırmış olan Oliver Masucci’nin zaman ve mekânın kaybolduğu Bartok’un zirveden dibe iniş sürecindeki etkileyici performansından sonuna dek yararlanmış.

(12 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Batı Yakasının Hikayesi: Hayata Yansıyan Müzikal

Sokakları ele geçirmeye çalışan, farklı kökenlere dayalı iki çetenin çatışması diye bir cümlede özetlenirse “Batı Yakasının Hikayesi” ya izlenmemiştir ya da bilinçli olarak gizlenmeye çalışılıyordur.

Kitap olarak basıldığı, film olarak çekildiği, müzikal olarak sahnelendiği ilk günden bu yana hep gündemde, hep ilgi odağı ve hep beğenilen bir yapıt/m olmuş dramatik bir öykü “Batı Yakasının Hikayesi”.

Gerek çeteler içindeki düşünce yaklaşımı gerekse danslarla desteklenmiş müzikler hepsini unutulmazlar arasına sokmuş. Sahi, bütün uyarlamalarının da çok olumlu karşılandığını söyleyebilirim (genç arkadaşlar lise sıralarında bile sahneledi, çok beğenildi).

Aynı senaryo, farklı sonuç…

İnsanı içine çeken müzikle birlikte muhteşem danslarla insanı büyüleyen bu müzikal, aynı zamanda çok büyük bir dramı anlatıyor. Farklı ülkelerden farklı zamanlarda göçmüş toplulukların sokakları zapt etme, buna da bağlı olarak egemenlik savaşları aslına bakarsanız. Tümüyle göçmenlerden oluşan (Yerlileri yok ettikleri için) ABD’de üstünlük savaşları bir yanıyla milliyetçi bir yanıyla da sınıfsaldır aynı zamanda.

1961’de, Robert Wise’ın çektiği ve deyim yerindeyse ortada ödül (10 Oscar kazanmış) bırakmayan filmin üzerine yeni bir uyarlamasının (şimdilerde remake deniyor, tekrar yapım) yapılmasını kimse beklemiyordu doğrusu. Hatta Spielberg’in neden ve niye bu filmi çekmeye soyunduğu da tartışılıyordu.

Şunu unutmamak gerekir: Aynı senaryoyu beş ayrı yönetmene verin, beş ayrı film çıkar. Sinemacıların ‘bir mıh gibi akıllarına çaktığı’ bu sözün gereğini yerine getirmiş Steven Spielberg’in çektiği “Batı Yakasının Hikayesi”.

İlk sahneden, daha ilk dakikalardan farkını koymuş ortaya Spielberg, ırkçılık karşıtı bir film çekmiş. Amerika’ya önceden göçen Polonya asıllılar (Jetler) ile daha sonra gelen (ve hâlâ kendi dillerini, İngilizceyi ise aksanlı konuşan) Porto Rikolular (Köpekbalıkları) önce okulun, ardından sokakların, tabii en sonunda da kentin ve giderek ülkenin egemeni olma mücadelesi veriyorlar.

Leonard Bernstein’in izleyiciyi sarıp sarmalayan olağanüstü müziği, Janusz Kaminski’nin muhteşem görüntüleri, hepsinin üzerinde Steven Spielberg’in deha yönetmenliği buluşunca ve dahası daha önceki yorumlarda arka plana itilen toplumsal ve/veya sınıfsal mesaj da öne çıkarılınca filmi içer gibi, uçar gibi büyük bir keyifle izliyorsunuz.

Romeo ile Juliet

Konu biliniyor… İki çetenin birinin lideri olan Tony ile diğer çetenin liderinin kız kardeşi Maria birbirlerine gönül düşürür. Sinemanın da temelinde yatan en belirgin öyküleme temasıdır bu; sonrasını istediğiniz gibi kurarsınız. Shakespeare, Romeo ve Juliet olarak kurmuş ve bütün “imkansız” aşk filmlerinin atası olmuş. O zaman, modern Romeo ve Juliet diyebiliriz bu New York’un yenilenme döneminde yaşananları anlatan filme. Savaş sonrasıdır, her şey gibi kent de yenilenmektedir. Bu yenilenmeden güçlü çıkmak isteyen çetelerin savaşı, bir boyutuyla da barış çağrısıdır.

Spielberg Usta’nın ne denli titiz ve dikkatli olduğunu (bunca filmini izledikten sonra artık ezbere) biliyoruz. Kamerasını koyacağı yeri saptadıktan sonra en arkadaki, trafik yapan figürana bile mizansen veren Usta, sadece görüntüsüyle değil sinema dili ve verdiği mesajla da doruğa çıkıyor. Günümüzün en belirgin sorunlarından biri olan göçler ve ötekileştirme, “Batı Yakasının Hikayesi”nde, filmi taşıyan temel güç. Her ne kadar filmde artık yerleşmiş (ve bizdeki gibi köyüne dönme hevesini asla kaybetmeyen) olsalar da göçmenlik günümüzün sorunlarıyla koşutluk içinde…

Filmi büyük bir keyifle izlediğim, çok mutlu olduğum, hatta Robert Wise’ın unutulmaz yorumundan daha da çok sevdiğim için herkesin izlemesini istiyorum. 2 saat 33 dakikalık filmi her izleyenin ırkçılık ve tabii ki göçmenlik sorununa daha farklı bir pencere açıp bakacağına da inanıyorum.

Batı Yakasının Hikayesi (West Side Story) (Müzikal, Drama); Yönetmen: Steven Spielberg; Senaryo: Tony Kushner; Oyuncular: Ansel Elgort, Rachel Zegler, Ariana DeBose, David Alvarez, Mike Faist, Josh Andrés Rivera, Ana Isabelle, Corey Stoll, Brian d’Arcy James… 10 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(09 Aralık 2021)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Wes Anderson’dan Sevgilerle

Çağdaş sinemanın ayrıksı yaratıcılarından Wes Anderson filmlerini tek bir karesinden tanırız. 2014 yapımı ‘Büyük Budapeşte Oteli / The Grand Budapest Hotel’, Amerikalı sinemacının Avusturyalı yazar Stephen Zweig’a yazdığı bir aşk mektubudur. Pandemi nedeniyle gecikmeli olarak bu yıl Cannes’da prömiyerini yapmış olan son filmi ‘Fransız Postası / The French Dispatch of The Liberty, Kansas Evening Sun’ onun hayranı olduğu ‘The New Yorker’ dergisi editör ve yazarlarına ithaf ettiği bir film.

Lise yıllarından beri cilt cilt topladığı bu kült dergi külliyatından esinlenerek yarattığı hikâyeler, filmde Kansas orijinli derginin Fransa’daki yerleşik bürosunda görevli gurbetçi Amerikan gazetecilerinin kaleminden çıkıyor. New Yorker’ın efsanevi kurucusu Harold Ross’dan esinlenmiş editörü (Bill Murray) etrafında toplanmış bir avuç gazeteci 60’lı yıllar Fransa’sının hayali Ennui-sur- Blasé kasabasında bir araya geliyor. Böylece Anderson’ın büyük hayranlık duyduğu Fransız sineması üzerine bir film yaratma arzusuna da hizmet etmiş oluyorlar.

Angelica Huston’ın dış sesi üzerinden, eski usül gazeteciliğe saygı duruşunda bulunan 3 ayrı öykü izliyoruz. Tilda Swinton’ın canlandırdığı sanat muhabirinin bizlere aktardığı ilk öyküde, bir anlık sinirle iki barmenin kafasını et testeresi ile koparmış 50 yıla mahkûm tutuklu (Benicio del Toro) ile otoriter cezaevi-tımarhane gardiyanının (Léa Seydoux) tutkulu aşk hikâyesini anlatıyor. Bu sevdanın meyvesi olarak delibozuk mahkum Moses Rosenthaler’in elinden çıkma avangard tablolar ile hapishane duvarlarını süsleyen freskler, düzenbaz sanat simsarının (Adrien Brody) iştahını kabartıyor.

İkinci öykü 1968 Mart ayında dünyayı ayağa kaldırmış ünlü öğrenci olayları sırasında geçiyor. Orta yaşlı gazeteci Lucinda Krementz (Frances McDormand) protestocu öğrencilerle birlikte barikatlarda olan biteni kaleme alırken, aile dostu genç aktivist Zeffirelli (Timothée Chalamet) ile yatağa giriveriyor. James Baldwin’den esinlenmiş siyahi eşcinsel gazetecinin (Jeffrey Wright) bir televizyon şovunda kaynağını aktardığı makalesi ise tuhaf bir çocuk kaçırma hikâyesi üzerinedir. Anderson deli dolu bir takip üzerine kurduğu bu bölümde anlatısına animasyonu da ekliyor ve tadından yenmez bir seyir keyfi sunuyor.

Bu kısa özetin haricinde her karesi, hatta her karenin her bir köşesi, her köşenin her bir objesi türlü inceliklerle yüklü bir görsel şölen ‘Fransız Postası’. Anderson Fransız sinema tarihinin ünlü yönetmenlerine ve Fransız Yeni Dalgası’nın efsanevi isimlerine bir saygı duruşunda bulunuyor. Sıklıkla siyah-beyaz kare ekran kullanıyor. Öğrenci toplantılarında ekran bir ara geniş formata geçiyor. Belli objeleri, belli bakışları vurgulamak üzere rengi kullanıyor. Üstyazı ile verdiği Fransızca diyalogları İngilizce dilinde yanıtlarla karıştırmayı seviyor. Bir ressamın fırça darbeleri misali görüntüleri düzenliyor, büyük orkestrayı ustalıkla yönetiyor.

Bir bölümünü öykücükleri aktarırken parantez içinde belirttiğim sayısız yetenekli oyuncuyu eserine ortak ediyor. Onlar da belli ki bir Anderson filminde yer almaktan hayli keyifliler. Ağırlıklı roller dışında, bisikletli gazetecide (yönetmenin daha önce çok çalıştığı yakın dostu) Owen Wilson, polis komiserinde Mathieu Amalric, çocuk kaçıran şöförde Edward Norton, karakoldaki fahişede Saoirse Ronan, azılı suçlu Abacus’de Willem Dafoe, talk show sunucusunda Liev Schreiber, akşam yemeğine davetli konukta Christoph Waltz, muhabirlerde Elizabeth Moss, Jason Schwartzmann ve gözden kaçan irili ufaklı bir dolu ünlü oyuncu adeta resmi geçit yapıyor.

‘Fransız Postası’ has sanatsevere mutluluk veren ve ayrıntılar üzerine yoğunlaşmak için yeniden görme arzusu uyandıran o muhteşem işlerden. Bu yazıyı bir aperitif olarak düşünelim. Lezzetli Anderson menüsünü tatmak üzere tüm sinefilleri sinema salonlarına davet edelim.

(05 Aralık 2021)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com