Kategori arşivi: Yazılar

Cennetten Kafes / Doğum Günü Partisi

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yaz bugünlerde Locarno Film Festivali’nde yapan ‘Doğum Günü Partisi / The Birthday Party’ esinini Aristotle Onassis’in hayatından almış. Bu haftadan başlayarak bizde de gösterime giren film, İspanyol sinemacı Miguel Ángel Jiménez imzasını taşıyor. Yunan yazar Panos Karnezis’in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapım, Onassis benzeri servetinin ucu bucağı bilinmeyen Marcos Timoleon (Willem Dafoe) ve yakınındakilerin gerilim yüklü 24 saati üzerine kurulmuş.

Film kısa bir geriye dönüşle açılıyor. Gökyüzünde kıyametin koptuğu fırtınalı bir gecede Marcos 18 yaşındaki biricik oğlunun ölüm haberiyle sarsılıyor. Tacını tahtını devretmeyi planladığı veliahtının ölümü, kendine ait adasında gözlerden uzak özel hayatını sürdüren Yunanlı armatörü perperişan etse de onca servetine karşın yapacağı hiçbir şey yoktur.

İlk jeneriğin hemen ardından bir 10 yıl sonrasına, 1975 yılının güneşli bir yaz sabahına uyanırız. Marcos’un hayatta kalan tek evladı olan kızı Sofia’nın (Vic Carmen Sonne) 25. yaşının kutlanacağı görkemli partinin hummalı hazırlığı sürmektedir. Emekliliğe çekilmek isteyen baba, muazzam servetini bırakacağı kızının geleceği hakkında planlarını çoktan hazırlamıştır. Ancak genç kız babasının hiç hoşlanmayacağı bir sürprizle ayak basmıştır cennet misali adaya. Sofia, babasının biyografisini kaleme almakta olan İngiliz gazeteci Ian Forster (Joe Cole) ile evlenmek üzere olduğunu ve sevgilisinden bebek beklediğini ilan etmeye hazırdır. Kızını nereye giderse gitsin bir casus gibi izletmiş olan Marcos’un her şeyden haberi vardır oysa.

Zengin iş adamları, politikacılar, faşist Franco ile işbirliği yapmış soylular ve Avrupa sosyetesinin türlü asalaklarından mürekkep davetliler arasında Marcos’un ayrı yaşadığı ikinci eşi Olivia (Emma Suárez) ve boşanma şartlarını konuşmak üzere New York’lu avukatı da hazır bulunmaktadır.

Sofia’ya yakın emektar hizmetçi kızın deyimiyle ilk birkaç gün cennette yaşadığınız hissine kapıldığınız, ancak sonrasında her adımınızın izlendiği bir kafese hapsolmuş duygusundan kaçamadığınız bir yerdir burası. Gözden ırak mekânda kişisel kamera kullanmak yasaktır, ancak malikanenin en mahrem bölgelerine yerleştirilmiş cihazlar, hatta deniz altındaki otçuklara dahi monte edilmiş böcekler vasıtasıyla konukların tüm konuşmaları kayda alınmaktadır.

Konukların gelişiyle birlikte kendimizi bir an tekinsiz bir Agatha Christie polisiyesinin içine düşmüş gibi hissederiz. Marcos ile Sofia arasındaki gerilim gece boyunca tırmanmayı sürdürür. Marcos’ta Samuel Ratchett (Doğu Ekspresinde Cinayet) misali faka basacak göz yoktur gerçi. Anadolu’da başlamış çilekeş bir hayatın ardından kendi sarsılmaz imparatorluğunu kurmuş zalimin zalimidir. Servetini bir köpekbalığı acımasızlığıyla korumaya o denli kararlıdır ki, o sene hasılat rekorları kırmış ‘Jaws’ filminin kendi hayat hikâyesi olduğunun şakasını yapmaktan kendini alamaz. Yönetmen Jiménez ana karakterini betimlerken ilhamını ‘Baba / Godfather’dan almıştır halbuki. Marcos’un partiyi açarken kızı ile dans ettiği sahne, partiyi şenlendiren (Frank Sinatra misali) ünlü erkek şarkıcı motifi, ya da finale doğru Sofia’nın sevdiği adamın kapanan kapının ardında kaybolduğu bölümde hep Francis Ford Coppola’nın filmine atıf yapılır.

Usta Dafoe dışında, Magnus von Horn filmi ‘Şişli Kız / The Girl with the Needle’da (2024) hayranı olduğumuz Sonne ve yönetmenin İKSV festivalinde izlenen ‘Denize Açılan Pencere / Una Ventana al Mar’dan (2019) hatırladığımız Suárez başta olmak üzere sağlam bir oyuncu kadrosuna sahip olan yapım, başlangıç bölümüyle umut vermiyor değil. Marcos’un general Franco’nun artığıyla yaptığı konuşma, ABD Başkanı Henry Kissinger ortaklığı ile Batı Sahra için ‘barış’ planı adı altında bölgenin fosfat yataklarını ele geçirme planları emperyalizmin çok çok eskiden beri biz mazlum ülkelerin yeraltı zenginliklerinin sömürülmesine dair kanayan yaraya parmak basarmış gibi oluyor. Ancak Jiménez’inin derdi bunlar değil. Belli ki İspanyol sinemacının aklı Onassis benzeri Marcos’un görkemli hayatında, Korfu adasının cennetten bir köşe güzelliğinde kalmış. Gecenin ilerleyen vaktinde içki ve sefahatten ne yapacağını şaşırmış yoz topluluğun 70’ler estetiğiyle çekilmiş orji manzaralarını teşhir edesi gelmiş. Final jeneriğinde bizzat Dafoe’nun ağzından ünlü ‘Don’t Let Me Be Misunderstood’un ‘Tanrım ben sadece iyi niyetli bir ruhum / Beni yanlış anlamalarına izin verme’ dizelerini döktürdüğünde ise iyice saçmalamış.

(10 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İnsanın Alışkanlık Belleği: Baba

Hayat o denli hızlı akıyor ki, yetişebilmek mümkün olamayabiliyor. Tıpkı Dünya’nın akıl almaz (saatte 1670 kilometre) hızı gibi, hatta ondan da hızlı. Bu hız içerisinde kim nerede, neyi ne kadar, niye ve nasıl yapıyor hiç düşünmüyoruz. Kendimizce bir yol tutuyoruz, kendimizce önceliklerimizi belirliyoruz ve kendimizce sıraladıklarımızı yapıyoruz. Kendi deneyimlerinizi anımsayın: Evden çıkınca, şuraya gidecekken kendinizi farklı bir yönde bulduğunuz olmuyor mu; ya da toplu taşıma aracından bir durak önce, belki bir durak sonra indiğiniz… Akşam, eve girip giysilerinizi çıkardıktan hatta duşunuzu bile aldıktan sonra, unuttuğunuz işler (alınması gereken bir kitap, söz verdiğiniz halde getirmediğiniz bir sebze, görmek istediğiniz biriyle buluşmadığınız vb.) geliyordur aklınıza. Buna “Unutulmuş Çocuk Sendromu” diyor uzmanlar. Her şeyi unutabilirsiniz ama yerine getirilebilir bir şekilde. Ancak unutulan bir canlıysa, hele de çocuğunuzsa yerine koyabileceğiniz ne olabilir?

Telafisi yok!

Tereza Nvotová’nın yeni filmi, gerçek bir olaya dayanıyor. Senaryosunu Dusan Budzak ile yazdıkları “Baba”, günümüz insanının yaşadığı, yaşaması olası, yıkıma varabilecek bir durumu anlatıyor. Suç var mı, suçlu olabilir mi, suç kimde ya da neyde diye sormak yerine işin içindeki duyguyu, insanların acılarına odaklanıp yaşamı ne denli hırpaladığını izliyoruz.

Yönetmen, hiç de sakin olmayan bir dille başlıyor filme, uzun uzun çekimler, kamera hareketleri, birbiri ardına eklenen yapılması gerekenler ve tabii, kaprisler, alınganlıklar, öncelikler… Filmin başında, sinema salonunun koltuğunda oturduğunuz halde o yoğun tempoyu içinizde hissediyorsunuz. Ürpermemek, kaygılanmamak elde mi?

Yaz mevsimindeyiz, sıcaklıklar dolayısıyla herkes, hepimiz rahatsızız, kitle iletişim araçları bas bas bağırıyor: Sıcaklardan korunun! Şemsiyesiz sokağa çıkmayın! Bol bol su için! Ancak en sevdikleriniz de içlerinde, yoğun çalışma temposu her şeyi unutturuyor; hatta çalıştırılan vantilatör, pencereden başına su döken çocuğu görmeniz bile…

Baba rolündeki Milan Ondrík ile anne Dominika Morávková gerçekten çok başarılılar, filmin bir diğer başarısı müziği… Zaman zaman sessizliğe bürünse de ritmiyle, sözlerinin anlamıyla seyircinin hep yanında, ona yardımcı. Asıl övgüyü kamera (Adam Suzin) hak ediyor, gerek hareketli kamera kullanımında gerekse estet çerçevelemede gerçekten başarılı.

(09 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz / Dalga

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Cannes’da yapmış olan ‘Dalga / La Ola’ Şilili yönetmen Sebastián Lelio’nun imzasını taşıyor. Film 2018 Mayıs’ında Şili’de gerçekleşen kadın hakları kitlesel yürüyüşleri ve üniversite işgâllerinden esinlenmiş.

Hikâyenin odak noktasındaki müzik bölümü öğrencisi Julia Espinoza’nın (Daniela López) açılıştaki disko sahnesinin ertesinde, sonradan şan bölümü asistanı olduğunu öğreneceğimiz Maximiliano Rivas’ın (Lucas Sáez Collins) davetini kabul ederek genç adamın evine gidişini izleriz. Yönetmen apartman dairesinde olup biteni bizlere göstermez ancak sonrasında Julia genç adamın ısrarlı mesajlarına yanıt vermek istemez. Belli ki o gece yaşananlardan mutlu değildir.

Boş zamanlarında bekâr annesinin işlettiği evlerinin giriş katındaki mütevazı markette çalışan Julia’nın burslu okuduğu sanat okulunda başlayan direniş hareketine dahil olması tam da bu sürece denk gelir. Başkent Santiago’da sanatçı yetiştiren eğitim kurumu için için kaynamaktadır. ‘Bu üniversite tecavüzcü mezun ediyor’ yazılı pankartlar eşliğinde toplanan kız öğrenciler, aralarında yaşını başını almış profesörlerin de olduğu erkek nüfusun hoyratça tacizlerine karşı seslerini yükseltmektedir. Genç kadınlar sonuç alana kadar direnişi devam ettirmeye ve pankartları indirmemeye kararlıdır.

Genç kızların ‘sistem bizi korumazsa biz kendimizi koruruz’ sloganıyla patriyarkal düzene karşı birleştiği bu isyan günlerinde üniversite yönetimi tırmanan direnişi durdurmaya çalışır. Tacizle suçlanan öğrenci konseyinden Esteban Moreno (Manuel Castro Volpato) örneğinde olduğu gibi oğullarını koruma güdüsüyle anneler babalar devreye girer. Aralarındaki kadın polisin kraldan çok kralcı kesildiği güvenlik güçleri kızların başkaldırısını hafife almaktadır. Klinik psikologların ‘savaşmayalım, bağ kuralım, konuşarak iyileşir yaralar’ benzeri söylemleri kızların meselesine çözüm getirmekten uzaktır.

Julia’nın o meşum gecede Max’ın kendisinden faydalandığını, sızmış olduğu sırada rızası olmadan onunla cinsel ilişkiye girdiğini komite arkadaşlarına açıklamasıyla işin rengi değişmeye başlar. Ne akademik ihbarın, ne güvenlik güçlerine başvurunun çözüm olmadığı ortadadır. Bu durumda, kendini kurban gibi hissetmek istemeyen, odasında Nina Simone posteri asılı Julia, komitedeki yakın arkadaşları Luna (Avril Aurora), Rafa (Lola Bravo), Tamara (Paulina Cortés) ve kendi işlerini kendilerinin halletmesi gerektiğinin idrakına varmış olan diğer kadınlar, kimi üzerine işlemeler yaptığı kar maskeleriyle donanmış olarak direniş meşalesinin ateşini harlar. Ruh durumlarını ifade eden sözcük ağız birliğiyle ‘öfke’dir. Üniversite işgâl edilecektir. Yağmur yağacak, fırtına çıkacak, akan selle yola koyulan dalga durdurulamayacaktır.

2013 yapımı ‘Gloria’ ile gönülleri fethetmiş, ‘Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica’ (2017) ile en iyi yabancı film Oscar’ına uzanmış olan Şilili yönetmen bir erkek birey olarak filmlerinde kadınlık sorunlarını oya gibi işlemesiyle bilinir ve sevilir. Mayıs 2018’de feminist bayrağı açmış kadınların direniş öyküsünü bir adım daha ileri götürerek bir ‘sistem eleştirisi’ne soyunuyor. ‘Baba filan yok’ diyen kadınlar patriyarkayı gömme sloganları atıyor. Ataerkil düzeni oğullarımız icat etmedi diyen koruyucu annelere ‘sorun ecdatta’ yanıtını yapıştırıyorlar. Gelişmiş toplumlarda yeşeren #MeToo hareketinden farklıdır bu, çünkü burası Latin Amerika’dır, güneyin güneyidir. Devlet düzeninin korumadığı, hayatta kalmak, onurlarını korumak isteyen kadınların çığlıkları toplumumuzdaki hemcinslerinin feryatlarıyla benzeşir. Bu noktada, ‘ya hep beraber, ya hiçbirimiz’ sloganının tuzu kuru küçük bir azınlık dışında tüm ezilenler için evrensel hayatiliğini güçlü bir şekilde duyumsarız.

Lelio bir bir sistem sorunu olarak gündeme getirdiği meselesini beyazperdeye taşırken bu defa farklı bir biçem seçmiş, tüm bu serüveni, sözlerin tek başına yetersiz kalacağı endişesiyle baş döndürücü bir devinim içinde, müzik ve dansın diliyle anlatmak istemiş. Böylelikle politik kakafoniyi çok daha etkili bir biçimde ortaya koyabileceğini düşünmüş. ‘Kasırga devrimi çağırıyor’, ‘şimdi yağmur yağsın, bu yağmur ısrarlı, bu yağmur hakiki’ benzeri söylemlerle hareket eden, şarkı söyleyen kadınlar, klasik müzikallere benzememe kaygısıyla profesyonel dansçılar arasından seçilmemiş. Gencecik ve yetenekli pırıl pırıl bir ekipten çok daha özgür bir performans elde edilmeye çalışılmış.

Lelio tamamlanması 5 yıl süren senaryoyu üç kadın yazarla (Manuela Infante, Josephina Fernández ve Paloma Salas) birlikte kaleme almış. Filmde dinlediğimiz özgün şarkılar, aralarında Ana Tijoux, Camilla Moreno ve Javiera Parra’nın da bulunduğu Şilili 17 kadın besteci ve Lelio’nun önceki filmlerinden de hatırlayacağımız Matthew Herbert tarafından bestelenmiş. Baştan çıkarıcı dinamik müzikal sekansların koreografisi ise Ryan Heffington’a ait.

Bu yaman feminist manifesto neden bir erkek tarafından yönetilmiş sorusu zaman zaman aklımızdan geçmedi desem yalan olur. Filmin bir yerinde öfkeli ve kararlı kadınlar da bu soruyu sormadan edemiyor. Lelio daha öncesinde, üniversitenin bodrum duvarındaki çatlaktan Julia’nın Max’ın dairesine ve yatak odasına sızışını, oğulları hakkında endişeli olan anne ile babasının konuşmasına bizleri tanık etmişti. Bu meta geçişin ardından kadınların yönetmene ve set ekibine hesap sormalarıyla dördüncü duvar yerle bir oluyor ve Lelio ve meta-sinemanın hınzır bir örneğiyle, onca derdin arasında bizleri gülümsetmeyi başarıyor.

‘Dalga’ meselesini alış biçimiyle, görsel ve işitsel biçemiyle çok önemli bir film. Hele hele, kadın haklarının ayaklar altına alındığı, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımız 5 yıllık süreçte tecavüz ve kadın cinayetlerinin giderek arttığı, kadınları korumaya yönelik mevcut yasaların bile yeterince uygulanmadığı ülkemizde ibret için izlenmesi gereken çok çok önemli bir çaba. Bu ustalıkla anlatılmış yapımın sinema seyircisinin görece azaldığı yaz döneminde, üstelik sınırlı sayıda salon ve seanslarda gösterime giriyor oluşu biraz talihsizce olmuş. Ne yapıp edip izlemenizi öneririm.

(02 Temmuz 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İki Film Birden: Virginia Woolf’tan Gece & Gündüz, Dalga

İlginç bir hafta bekliyor sinemaseverleri. Gösterime giren iki film, ikisinin de temelinde kadın var ve ikisi de kadın bakış açısını öne çıkarıyor. Yaşam savunuculuğu ve cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkış açısından bakınca olumlu. Hele de “pride” haftasında, meydanlar, sokaklar yasaklanınca… çok daha önem taşıyor.

Erkek egemen dünyanın insana bakışı da “erkek”çe oluyor kuşkusuz. Nalıncı keseri gibi kendine yontan bu bakış, kadın haklarını (bağlı olarak aile ve çocuk haklarını da kuşkusuz) hiçe sayıyor. Kadınların erkek egemen anlayışa gösterdikleri tepki, neredeyse doğru hiçbir şey yapmadan, sosyal ve ekonomik refah getirmedikleri halde iktidarını savunan siyasetçilere benziyor.

İlk filmimiz, “Dalga” (La Ola), Şili’de yaşanan bir kalkışmadan esinlenerek yapılmış bir film. Yönetmen Sebastián Lelio, senaryo yazılımına da katıldığı filmi müzikal olarak çekmiş. Büyük olasılıkla, drama olarak onlarca kez anlatıldı, yüzlerce habere konu oldu, hiçbirini dinlemediniz, ilgilenmediniz, bu kez müzikal olursa belki “kalın” kafanıza girer diye düşünmüştür. Tacizci bir öğrencinin mezun edilmesine tepki gösteren kız öğrenciler, erkeklerin ataerkil bakışının yaşamın her alanına ve her anına yansıdığından yola çıkarak isyanlarının hedefine patriyarkayı koyuyor.

Tıp fakültesini bırakıp müzik okumak isteyen Julia (Daniela López), bir eğlence dönüşü asistan öğretim görevlisi ile birlikte olur… Kendi isteğiyle evine gitmiş, bile isteye öpüşmüştür, ancak sabah uyandığında cinsel ilişki yaşadığını, asistanın kendisini uykusunda taciz ettiğini söyler. Öykü, zaten bu konunun üzerinde yoğunlaşır.

Daniela López, ilk kez geçtiği kamera karşısında alabildiğine başarılı. Filmin müzikalitesine de söylenecek söz yok. Ancak yönetmen metaforlarla gerçekliği birbirine o kadar karıştırıyor ki, izleyici ister istemez soru işaretleriyle baş başa kalıyor. Kadının bir erkekle kendi rızasıyla birlikte olması tecavüz olarak tanımlanamaz, yaşanan bir tecavüz değilse nedir o zaman? Belki taciz ile tecavüz kavramları birbirine karışıyor. Olayın (izlenimcilik açısından da) tümüyle dışında olan seyirci bile somutlaştıramıyor sorunu. Taciz nerede başlar, tecavüz nedir, kadının rızası nasıl anlaşılır ya da hangisinedir? (sorgu sırasında Julia, neler yaptıklarını anlatıyor.)

Bizim ülkemizde yaşanan kadın cinayetleri (kesinlikle politiktir) de benzer nedenlerle işleniyor. Kadınlar işte, okulda hatta evde bile taciz ediliyor, tecavüze uğruyor ama bir türlü dertlerini anlatamıyorlar. Oysa “kadın beyanı esastır”. Açık ve anlaşılır.

Virginia Woolf’tan Gece & Gündüz

Virginia Woolf’un, gerçekçi anlatımından okuduğumuz “Gece & Gündüz”, bu kez aynı gerçekçilikle sinemaya uyarlanmış. Tina Gharavi, Justine Waddell’in uyarladığı filmi romandan yansıyan titizlikle çekmiş. Gerek karakterler gerekse mekânlar olağanüstü. Popüler müzik kullanılması, filmin özüne uygun: Bir değişim isteniyor ve günümüz müziği o “değişim”in süreğenliğini kanıtlıyor. Astronomiye tutkuyla bağlı Katharine Hilbery (Haley Bennett), 1900’lü yılların başlarında kadınların erkekleri olmadan hiçbir şey yapamadıkları dönemde, kendini var etmek istiyor. Evlenmesi ve çalışmalarının kocasının adıyla yayımlamasına izin varsa da, bunun yanlışlığının, değişmesi gerektiğinin mücadelesini veriyor.

Kolay değil, üniversiteye gitmesi bile mümkün görülmeyen bir kadının kadın hakları mücadelesi başta ailesi, çevresi, akademik yapı tarafından reddediliyor. Peki, dünya dönmeyi sürdürürken; aslında Katharine, araştırmalarını sürdürür ve yepyeni bulgularla yeni tezler ileri sürerken bu engel ne kadar dayanabilir ki! Doğal olarak yıkılacaktır. Ancak değişimlerin yolu her zaman sarp, engebeli ve engellerle doludur. Muhakkak ki, zafere ulaşır, ancak boşa zaman harcanmış, yaşamın akışı yavaşlamıştır. Kim bilir, belki de “dün erkendi, yarın geç, bugün tamam”.

Toplumsal gelişimin önüne çıkan engeller muhakkak aşılır. Dünü bilmezsek yarını göremeyiz. Kim(ler), hangi koşullarda ne gibi mücadeleler vermiş, bilirsek hem kararlılığımız artar hem de başarıya ulaşma olasılığımız. Bu, Kurtuluş Savaşımız için de geçerli, Dünya Kupasına gruptan çıkamadan erken veda eden futbol milli takımı için de… Sivas’ta Madımak Oteli’nde çıkarılan yangın sonrası, yazarların, müzisyenlerin, sanatçıların neden ve nasıl yakılarak katledildiğini ve yangının kim(ler)e hizmet ettiğini öğrenmek, geleceği daha iyi görmek için de… UnutMADIMAKlımda!

03 Temmuz’dan başlayarak gösterimde…

(01 Temmuz 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Tanrı’nın Sessizliği / Serseri

Harry Dickinson’ın yönettiği ‘Serseri / Urchin’ siyah üzerine beyaz ön jeneriğin ardından İncil pazarlayan satıcının çağrısıyla açılıyor. Orta yaşlardaki kadın ‘Dostlar İsa mesihi duydunuz mu’, ‘Rabbime dua ettim, çektiğim acıları duydu’, ‘Siz de İncil’i alın, ya da uygulamasını telefonunuza indirin’ mesajları verirken kaldırımda derin uykuya dalmış evsiz Michael (Frank Dillane) bir hışım uyanarak ‘Kapa çeneni’ dediği kadına susmasını işaret ediyor. Bu açılış, filmin finali ile anlam kazanacak anahtar sahnelerden biridir.

20’li yaşlardaki genç adam sokakları evi bellemiştir. Çöp bidonlarının ardına gizlediği sırt çantasında üç beş parça salaş giysisi vardır. Telefonunu bir kafede şarj eder. Sıcak bir çorba için gelen geçenden bozukluk dilenir. Daha hazırlıklı olduğu zamanlar, kullanılmayan boş bir mekânda mukavvalar üzerine serdiği uyku tulumuna kıvrılarak uyur. Kendine geldiğinde bağımsız hayır kurumlarının yiyecek dağıttığı, yoksulların ve başka evsizlerin müdavimi olduğu merkezleri turlar. Cüzdanının çalındığını farkettiğinde en yakın arkadaşı Nathan (yönetmen Dickinson canlandırıyor) ile kavgaya tutuşur. Olan biteni izleyen siyahi Simon’un (Okezio Morro) yemek ikramına kuytuda şiddetle karşılık verip, adamın cüzdanını ve satmak için saatini çaldığında Mike bir kez daha cezaevini boylayacaktır.

Dickinson genç adamın geçmişi hakkında bilgi vermezken (yalnızca evlâtlık alındığını öğreniriz), hapishane sürecini de izleyiciyle paylaşmaz. Filmde birkaç kez tekrarlanacak olan bir düş sekansında banyonun deliğinden sabunlu suyun karanlık boşluğa akışıyla özdeşleşen Mike’ın hayatın karanlık dehlizlerinden gün ışığına çıkış yolu arayışı tasvir edilir. Sosyal kurumların bizim gibi ülkelere nazaran çok daha verimli çalıştığı Londra düzeninde 7 ay sonra şartlı tahliye ile salıverilen Mike 6 – 10 hafta arası bir süre için infaz kurumlarıyla çalışan bir hostele yerleştirilir. Bu süre zarfında ondan bir iş bulması ve belli bir düzen kurması beklenmektedir. Önce salaş bir restoranda aşçı yamaklığı, daha sonra kamuya açık parlarda çöp toplayıcılığı işlerini dener.

Uyuşturucu ve alkolden uzak durmaya özen gösterir. Yeni edindiği iş arkadaşlarıyla birlikte eğlenir. Hayatını düzene sokmak adına, küçük hostel odasında ‘kişisel gelişim dersleri’ üzerine meditasyon kasetleri dinler, iyi olmaya, güçlü durmaya çalışır. Ancak gelişmiş bir ülkede yaşasa da, kapitalizm çarklarında ona tanınan süre çok da uzun olmayacaktır. Sendelediği anda, ne başlangıçta hatalarını görmezden gelen restoran sahibi, ne de kendi işini kurmaya kararlı hippi edalı iş arkadaşı ve sevgilisi Andrea (Megan Northam) onun elinden tutacaktır. Mike’ın ilk sahnelerden beri karşısına çıkan yaşlı mistik kadın ve düşünde Nathan kimliğinde beliren rahip onun çaresizliğine kulak verecekmidir.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Cannes’da yapan ve saygın ‘Un Certain Regard’ seçkisinden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ile dönen son dönemin yetenekli oyuncularından Dillane’i henüz 16 yaşındayken rol aldığı ‘Harry Potter ve Melez Prens / Harry Potter and the Half – Blood Prince’de (2009) genç Tom Riddle olarak izlemiştik. Yönetmen Dickinson’ın ‘Beach Rats’ (2017) ile başlayan oyunculuk serüvenini ise, Altın Palmiye’li ‘Hüzün Üçgeni / Triangle of Sadness’in (2022) ardından Nicole Kidman’ın canlandırdığı orta yaşlardaki kadın patronun çalışanı ve aşığı olarak rol aldığı ‘Baby Girl’ ile taçlandırdığını biliyoruz. Yakışıklı oyuncu, erken yaşlardan beri kafasına koymuş olduğu yönetmenlik tutkusunu perdeye taşıdığı, Agnès Varda imzalı ‘Yersiz Yurtsuz / Sans Toit Ni Loi – Vagabond’ (1985) ve ‘Toplayıcılar / Les Glaneurs et La Glaneuse’ (2000) esinleri taşıyan ‘Serseri’nin bir ilk filmden beklenmeyecek olgunluğa sahip olduğunun altını çizmeliyim.

Yönetmenin rolüne hazırlanırken baş aktörüne Albert Camus’nin ölümsüz romanı ‘Yabancı / L’Étranger’yi okumasını önerdiğini biliyoruz. ‘Serseri’de bu minvalde geçmişini bilmediğimiz Michael Wittshine’ın anını ve varoluşsal çabasını izliyor, onun Bergmanvari ‘Tanrı var mıdır yok mudur’ sorgusuna ve dipsiz karanlığın hüküm sürdüğü karanlık evrende hayatta kalma mücadelesine tanıklık ediyoruz. Dickinson genç bir insanın hayat hikâyesini, hüznü defetmeye çalışan bir mizah ve hayatta kalma arzusu ile harmanlıyor.

(24 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tek Tip İnsanlığa Doğru / Koloni

Cannes 2026’nın ‘Geceyarısı Sineması’ filmlerinden ‘Koloni / Gunche – Colony’, korku – gerilim sinemasının hayli ilgi gören alt dalı ‘zombi istilâsı’ türünün taze bir örneği. Güney Kore’de hasılat rekoru kıran filmin yaratıcısı Yeon Sang-ho’yu yine Cannes’da aynı seçki dahilinde dünya prömiyerini yapmış 2016 yapımı ‘Zombi Ekspresi / Busanhaeng – Train to Busan’ filminden tanıyoruz. Adı geçen filmde, önüne geçilemeyen bir virüs salgı tüm Kore’yi sarmışken korku ve dehşetin pençesindeki bir tren dolusu yolcunun başkent Seul’den ülkenin güneyine, hastalık bulaşmış ve zombileşmişlerin henüz ulaşamadığı Busan’a varma mücadelesi konu edilir.

Kariyerine çizgi dışı animasyonlarla başlamış olan Sang-ho, Güney Kore toplumunda çürüme ve şiddeti eksen alan metaforlar üzerinden ilerler. Cannes’da ‘Eleştirmenler Haftası’ seçkisinde gösterilen 2011 yapımı ‘Domuzlar Kralı’ çelimsiz öğrencilerin zorbalığa maruz kaldığı kendi lise yıllarının acımasız ortamından yola çıkmıştır. 2013 yapımı ‘Sahtekâr’ toplumu sömüren sahte din adamlarını eleştirir. Yapımını 2015’te tamamladığı ‘Seul İstasyonu’ esinini, o yıllarda Güney Kore’yi kasıp kavurmuş solunum sistemini etkileyen Ortadoğu kökenli virüs salgınından almıştır. Filme konu olan ölümcül virüs, boynundan ısırılmış yaşlı bir evsizin başkentin merkez istasyonunda zombiye dönüşmesinin ardından hızla yayılmaya başlar. Finalde tüm karakterlerin zombiye dönüştüğü çürümüş, merhametsiz bir dünya çizen sinemacı, ekonomik eşitsizlik ve yolsuzluğun tavan yaptığı ülkesinde evsiz zombilerin saldırısı, toplumsal patlamanın metaforuna yönelmiştir. ‘Seul İstasyonu’nun devamı niteliğindeki ‘Busan Treni’ yine zombi kıyameti aracılığıyla ülkesindeki sınıf çatışmasını körükleyen ekonomik dengesizliğe işaret eder.


B-yapımlarını sanatsal nitelikli çabalara dönüştürme uğraşı veren Sang-ho’nun sıcağı sıcağına bizde de gösterime giren son çalışması ‘Koloni’de, bu kez Seul’deki dev bir alışveriş merkezi dehşet mekânına dönüşüyor. Bir biyoteknik konferansı için Doongwoori binasında bir araya gelenler, rekabet ortamında kendi krallığını ilan etmek üzere yola çıkan ve aşısını bedenine zikrettiği virüs sayesinde insanları kolektif bilinçle hareket eden canlılara dönüştürmeyi hedefleyen genç bilim adamının bio – terör saldırısına uğruyor. Sürekli evrimleşen ve karıncaların sinyal düzenine benzer bir biçimde yol alan bu ‘koloni’ye karşı bireyselliğini ve insan olma özelliğini korumaya çalışanların bir gökdelenin katları arasına sıkışmış dehşetengiz mücadelesi kaçınılmaz olacaktır.

Yenilikçi bir enfeksiyon sayesinde hızlı hareket edebilen, koşabilen, öğrenen, taklit eden bir tür yeni nesil zombilerin öyküsünde, Sang-ho’nun bu kez de yapay zekâ yüzyılında insanların tek tipleştirildiği ya da çağımızın otoriter düzenlerinde emredilenin harfiyen yerine getirildiği bir sürü düzeninin yaratılması üzerine kafa yorduğunun işaretlerini alıyoruz. Lakin mükemmel koreografilenmiş görsel aksiyonun ön planda oluşu sinemacının vermek istediği mesaj demetini gölgede bırakıyor. Bazı kaçınılmaz tekrarlar ve türün klişeleri göze batıyor gerçi, ancak tek mekân ve zaman birliğinden hareketle baş döndürücü omuz kamerasının hizmet ettiği saf aksiyon, hele bir de Atlas Sineması konforunda izlendiğinde türün tutkunlarına aşkın bir görsel şölen vadediyor.

(23 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sert Ama Sessiz Portre: Serseri

Taşlara, kuşlara, atlara, otlara
İnsanlara selam ver.
Ne görürsen selam ver.
Sonra çıkarıp cebinden aynanı
Bir selam da kendine ver.

Alışkanlıklarımız belirleyici oluyor; her filmin (müziğin, resmin, öykünün ya da akla gelen her şeyin) bir mesajı olması gerektiğini sanıyoruz. “Serseri”, sadece bir yanıyla karşımıza çıkan, mesaj verme (ya da alma) kaygısı taşımayan, insanı düşündürmeye çalışan; aslına bakarsanız kendisini bulmayı sağlayan bir film. Üstün Dökmen’in alıntıladığım şiiri, en tam da o nedenle aynı şeyleri söylüyor, aklın yolu bir, dönüp kendinize bakın. Filmi izledikten sonra zaten önünüze o yol açılacak…

Harris Dickson’un yazıp yönettiği “Urchin”, özellikle pandemi sonrası ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların yarattığı bunalımı bir genç üzerinden anlatıyor. Evsiz, işsiz, uyuşturucu kullanan, şiddet göstermekten çekinmeyen, yardım etmeye çalışanlardan bile çalan biri Mike (Frank Dilliane). Çok başarılı, gerçekten hissederek oynamış ve o duyguyu film boyunca sürdürüyor. Mike, sinirli, gergin ve sevimli… sosyal hizmet görevlisine armağan alacak kadar da duyarlı; ancak “hayatın sillesini yemiş” ve kendini toparlayamıyor.

Hapisten çıktıktan sonra devletin ona sunduğu olanaklar (bizde yok) onu “serseri”likten çıkarmaya yetecek mi? Kalacak yeri, yapacak işi, küçük de olsa kazancı oluyor, hatta eski arkadaşlarıyla karşılaştığında onlardan kaçıyor (yine yeniden o zorlukları yaşamak çok da kolay değil kuşkusuz). Ünlü sözü anımsıyorsunuz o anda: “Hayat, siz planlar yaparken karşınıza çıkanlardır”. Her şey iyiye giderken, “bir seferden bir şey olmaz” dediğiniz anda tüm yaşam tepetaklak!

Oyunculuktan -ki, küçük bir rolde de izliyoruz- yönetmenliğe geçen Dickson, izlenimci bir dille takip ediyor Mike’ı. Pandemi gerginliğiyle onun “serseri”ce yaşamı buluşuyor ve doğal olarak aynı dönemde kendinizin duygularınızı nasıl kontrol altına aldığınızı düşünüyorsunuz. Dickson, çok başarılı bir film çekmiş, öyküsü de, kurgusu da, müziği de, oyunculukları da alabildiğine sakin, doğal ve gerçekçi. Üstün Dökmen devam etsin:

Yola çıkınca her sabah,
Bulutlara selam ver.

Hatırın kalmasın el gün yanında
Bu dünyada sen de varsın!
Üleştir dostluğunu varlığınla,
Bir kısmı seni de sarsın.

(23 Haziran 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Adil Bir Ölüm Arzusu / Robin Hood’un Ölümü

Michael Sarnoski’nin yazıp yönettiği ‘Robin Hood’un Ölümü / The Death of Robin Hood’un geniş seyirci kitlesinin beklediği tarihsel bir macera filmi olmadığını baştan söyleyelim. Buna karşılık 13. yüzyıla damgasını vurmuş ‘Robin Hood’ efsanesini ters yüz eden, bir anlamda revizyonist bir denemenin tüm olumlu özelliklerini barındıran bir film var karşımızda.

Film, Kuzey İngiltere’nin sisli puslu dondurucu kışında açılıyor. Rüzgârın tehdit edici uğultusu altında dağlık arazide yolunu bulmaya çalışan küçük kız çocuğu uzaktan ateşini seçtiği Robin Hood’un (Hugh Jackman) yanına vardığında aç susuz perişandır. Artık yaşlanmış olan dağların kralı bitkin ziyaretçisini doyurur, ateşinde ısınmasını sağlar. Ancak işler göründüğü gibi değildir. Molanın ardından yoluna devam eden küçük kızın gecenin ilerleyen saatlerinde yaşlı adamı öldürme girişimi başarısız olur. Avına sinsice yaklaşan intikam peşindeki çocuk kurt Robin’i haklayabilmek için ya üzerine sinmiş kokudan arınması ya da rüzgârın yön değiştirmesini beklemesi gerektiğini hesaba katmaz ve bedelini canıyla öder. Bu yaşlı adamın ilk katli değildir. Şövalye olduğu, mazlumları koruduğu rivayeti, hepsi düzmecedir. Öldürdüklerinin, ocağına incir diktiği ailelerin sayısını hatırlamaz bile. O cani bir hayduttur. Kafa keser, kan davası gütmesinler diye hasımlarının çocuklarını, torunlarını ortadan kaldırmayı ihmal etmez.

Lady Marian ile aşk hikâyesi ya da kahramanlığı palavradır. Yarattığı efsanenin işaret ettiği gibi dindar filan da değildir. Karanlığa giderken sadece aptalların peşinden geldiğini ifade eden yorgun ve yaşlı adam, ormanın kuytusunda adil bir ölüm arzusunu kendi kendine terennüm ettiği sırada efsanenin ana karakterlerinden küçük John (Bill Skarsgård) çıkagelir. Öldürdüğü Edward’ın adının yanı sıra çiftliğine ve karısı Margaret’e de konmuş olan genç adam Viking kanı taşıyan köklü ailenin bireylerinden ucuz kurtulmuş ama karısı ve küçük kızı aile efradınca rehin alınmıştır. Küçücük bir çocukken Robin’e katılmış olan (adı da buradan gelir) John / Edward ailesini ve çiftliğini geri alabilmek için hamisinden yardım ister. Sonra da ustasına, dağların ardındaki yeni arazilerde yeni bir yaşam kurmasını önerir. Robin yeniden başlamak istemez ama elinde büyümüş çırağının arzusunu da kırmaz. Aile ile iki kafadarın hesaplaşması çok kanlı ve vahşidir. Margaret’in bir aile bireyi tarafından bıçakla delik deşik edildiği mahşeri dövüşte kafalar havada uçar. Robin de ağır hasar alır ama çiftlik evinden kaçmayı başaran küçük oğlan çocuğunu daha sonra intikam almak üzere karşısına çıkmasın diye başından okla vurmaktan çekinmez.

Yaşam üzerine derin felsefi dersler içeren ‘Domuz / Pig’ (2021) ile iddiasız görünümü altında hiç bitmeyen matem üzerine çok değerli bir çalışmaya imza attığı parlak ilk uzun metrajıyla gönüllere yerleşen Sarnoski, 2024‘de kendisine teslim edilen ‘Sessiz Bir Yer: Birinci Gün / A Quiet Place: Day One’ ile Hollywood yapımcılarının yüzünü kara çıkarmamış ve serinin IMAX formatındaki devam filmi hatırı sayılır bir gişe başarısına ulaşmıştı. Yönetmenin bağımsız sinemacı kökenini unutmadan çektiği yeni çalışması, Arthur Penn gibi öncü yönetmenlerin imzasını taşıyan ve 70’li yıllarda Amerikan Sineması’na taze kan aşılamış revizyonist westernlerin tadını taşıyor.

Sarnoski ilk 40 dakikalık bölümde, popüler kültürün yuvarlak masa şövalyeleri benzeri süslü hikâyelerle romantize ettiği Orta Çağ iklimine sert bir giriş yapıyor. Alevlerin önünde oluk oluk kanın aktığı çiftlik evindeki hesaplaşmayı bu denli seyri zor bir biçimde çekmesinin ana nedeni saptırılmış tarihi gerçeklerin asıl yüzünü gösterme arzusundan kaynaklanmış. Ağır yaralanan Robin Hood’un ya da kendini takdim ettiği yeni adıyla Randolph’un gözlerden ırak bir kuzey adasına konuşlanmış Aziz Clement Manastırı’nda baş rahibe Brigid (Jodie Comer) ile geçirdiği hayli uzun tutulmuş ikinci bölümde ise, yaşlı adamın pişmanlık ve nedamet sürecini izliyoruz. Orta Çağ’ın vahşet ve teröründen kaçmak için Tanrı inancına sığınmış küçük bir insan topluluğunun huzur veren dünyasında Randolph arınmaya, dış dünyanın sadece kanı umursadığı bir çağda huzuru doğanın dinginliğinde bulmaya çabalıyor. Lakin kanlı geçmişi ve sebep olduğu akıl almaz vahşetin izleri burada da peşini bırakmayacaktır.

‘Robin Hood’un Ölümü’ iyi yazılmış ve yönetilmiş bir film. Başta, saçından sakalından zor seçilen Jackman olmak üzere başarılı oyuncu kadrosu, ‘Domuz’da da birlikte çalıştığı Pat Scola’nın ada ülkesi kuzeyinin doğal mekânlarını mesken tutmuş özenli sinematografisi, ve de Sarnoski’nin keşfi genç folk müzisyeni Jim Ghedi’nin bizzat çalıp söylediği 19. yüzyıl İngiliz şairi John Clare’in dizelerinden beslenen leziz besteleri eşliğinde ilgiyle izleniyor.

Not: Oldukça karanlık, sisli puslu sahneleri olan filmin, ithalcisi ‘Bir Film’in işlettiği Caddebostan Kültür Merkezi (CKM) salonunun kusursuz projeksiyonunda deneyimlenmesini hararetle öneriyorum.

(18 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kasabanın Sırrı / Normal

Ben Wheatley’nin yönettiği ‘Normal’ Japonya’nın Osaka kentinde açılıyor. Yanlış yaptıkları için iki adamına öfkesini kusan Yakuza lideri önce onları öldürmeyi düşünmüştür ama ne denli pişman olduklarını gösterirlerse kendilerine ikinci bir şans verilecektir. Adamlardan biri hatasının diyeti olarak serçe parmağını bizzat kesmeyi kabullenir, diğeri tereddüt edince kellesinden olur.

Wheatley’nin bu sert girişinin ardından Minnesota’nın kendi halindeki beldesi Normal’e yollanırız. Çoğu küçük kasaba gibi yarısı terk edilmiş, ama diğer yarısı oldukça dost insanlarla güzel bir yerleşim bölgesidir burası. Ulysses Richardson (Bob Odenkirk) cesedi karlar altında bulunan ve kalp krizinden vefat ettiği söylenen eski şerifin yerine yenisi seçilene kadar 8 haftalığına vekaleten kasabaya gelmiştir. Önceki görev aldığı yerde bir taciz meselesine müdahale ederken zanlının ölümüne neden olduğu için açığa alınmış ve daha sonra geçici olarak buraya gönderilmiştir. Bu olay Ulysses’in mevcut aile düzenini altüst etmiş, halen haber almaya can attığı karısından ayrı teselliyi içki kadehlerinde arar olmuştur.

Amacının kasabayı bulduğu gibi bırakmak olduğunu bilir deneyimli kanun adamı. Ülkedeki çoğu insan için ayakta kalmanın ne kadar zor olduğu bir dönemde yalnızca 1.890 kişiden ibaret sakin kasabanın huzurlu düzenine biraz da kuşkuyla yaklaşır. Yeni belediye binası için 17 milyon dolar gibi kasabanın mali imkanlarının hayli üzerine çıkan bir meblağ tahsisine şaşırır ama sesini çıkarmaz. Birkaç hafta sonra Japon gangsterlerin ücra beldeye intikal edişinin ardından küçük çaplı bir banka soygunu girişimiyle kasabanın sırrı ortaya çıkar. Amerika’da kanun dışı çok para kazanan ve tümünü ülkelerine transfer etmekte zorlanan Japonlar, altın külçelerinden oluşan kârlarının bir bölümünü belli bir yüzde karşılığında muhafaza etmeleri için teklifte bulunmuş ve bunun karşılığında tüm kasaba ruhunu satmıştır.

Görünürdeki normalin ardındaki gerçeği keşfeden Ulysses, kasabanın ileri gelenlerinden küçük esnafa kadar her bir kasaba bireyini karşısında bulur. Bir yandan mafyanın adamları diğer yandan silahlanmış kasaba halkına karşı ‘Kahraman Şerif’ edasıyla tek başına karşı duran Ulysses’in karlar altındaki ölümcül mücadelesi başlamıştır.

İngiliz asıllı Wheatley, ‘Ölüm Listesi / Kill List’ (2011), ‘Garip Turistler / Sightseers’ (2012) ve 17. yüzyıl İngiltere iç savaşında bir simyacı ve savaş meydanından kaçan birkaç kişinin gömülü hazine peşindeki halüsinasyonlar ve ince bir kara mizah yüklü serüvenini konu edinen sıra dışı yapıtı ‘Büyülü Tarla / A Field in England’ (2013) ile İstanbul Film Festivali bünyesinde hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmişti. Yönetmen Hollywood’a kapak attıktan sonra beklenen ivmeyi yakalayamadı maalesef. Başlarda karlı buzlu Coen biraderler klasiği ‘Fargo’ (1996) beklentisine girdiğimiz, lakin sonrasında karakterler üzerine yoğunlaşmadan şok edici bir aksiyona evriliveren ‘Normal’ çok önemli bir film değil belki ancak senaryoya da katkıda bulunmuş olan ‘Better Call Saul’un karizmatik aktörü Odenkirk’ün varlığıyla rahatlıkla izleniyor.

Normal, 19 Haziran tarihinden başlayarak sinemalarda gösterime giriyor.

(15 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Uzayın Çağrısını Dinleyin / İfşa Günü

‘İfşa Günü / Disclosure Day’ vahşi bir MMA karşılaşmasıyla açılıyor. Ringdeki kanlı maçı izleyen kendinden geçmiş ahali üstün durumdaki dövüşçüye ‘kafasını kopar’ talimatını verirken kendinden geçmiş durumdadır. Steven Spielberg’in filmde bir karakterine söylettiği gibi ‘insanın bu sonsuz ve sırları bilinmez kâinatın yok edici virüsü olduğu’ teşhisine çok da uyan bir açılış sahnesidir bu.

Kamera gösteriyi izleyenlere doğru kaydığında Dr. Daniel Kellner’in (Josh O’Connor) endişeli bakışıyla karşılaşırız. Gizli bilgiler içeren doküman ve disklerin bulunduğu sırt çantasına sıkı sıkıya sarılmış olan siber güvenlik uzmanı, kız arkadaşı Jane’i (Eve Hewson) tekrar görmek istiyorsa elindeki arşivi, elemanı olduğu özel Wardex firmasının adamlarına teslim etmesi gerektiği tehdidi altındadır. Daniel ile Jane özel bir cihaz yardımıyla bu belayı atlatıp geçici olarak bir manastıra kapak atsalarda, soluk soluğa bir kaçma kovalama süreci hikâye boyunca sürecektir.

15 dakikalık bu giriş bölümünün ardından filmin diğer ana karakteri Margaret Fairchild (Emily Blunt) ile tanışırız. Erkek arkadaşı Jackson (Wyatt Russell) ile aynı daireyi paylaşan, çalıştığı yerel televizyonun haber spikerliğine atlama çabasındaki şen şakrak hava sunucusu, pencereden odanın içine giren kırmızılı siyahlı bir kuş ile teması sonrasında, Rusça ve Kore dilinde bülbül gibi şakımaya başlayarak önce partnerini daha sonra iş arkadaşlarını şaşkına çevirecektir. Asıl hadise ise genç kadının hava sunumunu yaparken tuhaf, anlaşılmaz sesler çıkarmasıyla tetiklenir. Daniel ile Margaret’in yollarının kesişmesiyle de ‘Alacakaranlık Kuşağı / Twilight Zone’ benzeri bir iklime savruluveririz.

Spielberg’in uzaylılara ilişkin teorilerine ilk kez bundan tam 49 yıl önce vizyona giren ‘Üçüncü Türden Yakınlaşmalar / Close Encounters of the Third Kind’ filminde tanık olmuştuk. Uzaylılar tarafından kaçırılan çocuk ya da yetişkinlerin UFO’larla dünyamıza geri dönüşleri ve uzaylı bilge uzaylılarla müzik dili vasıtasıyla iletişimin kurulduğu müthiş final bölümü ve barışçıl mesajıyla önemli bir klasiktir bu. Spielberg 1982’de yine aynı temaya dönüş yapmış, uçuş aracı arızalandığı için dünyamızda mahsur kalan ‘E.T.’nin, insanların acımasız merak ve deney uygulamalarından, Dünya’ya ve evrene çok daha merhametli bakan çocuklar tarafından kurtarılışı unutulmaz bir masala dönüşmüştü.

Artık 80’li yaşlarını sürmeye başlayan usta sinemacı yaklaşık yarım asır sonra ABD’li yetkililerin uzaylılarla ilgili çalışmalarının izini sürmeye devam ediyor. Hem de tam 79 yıl öncesine, İkinci Dünya Savaşı sonrası ‘Roswell’ olayına kadar uzanarak teorisini geliştiriyor. Bu uzun süreçte yolu dünyaya düşmüş uzaylıların insanlar tarafından ele geçirilip eziyetli, ölümcül deneylere tabi tutulduklarını hayal ediyor. Kellner’ın gizli arşivinde 1973 yılından sabık ABD başkanı Richard Nixon’lu bir kurgu video dahi bulunmaktadır.

Ancak Spielberg safkan bir tez filmi değil, Hitchcock’dan miras komplo ve gerilimin, James Bond filmleri ya da ‘Görevimiz Tehlike / Mission Impossible’ tarzı baş döndürücü aksiyonların formülünü başarıyla uygulamak suretiyle izleyiciyi kocaman bir 2 saat koltuğuna mıhlayan büyük bütçeli bir yaz serüveni çektiğini hiç unutmuyor. Kâinatta yalnız olmadığımız hususundaki açıklamaların dinsel inanışları zedeleyeceğine ve dünyada bir kaos oluşturacağına dair kaygı duyanları içine İncil’den ayetler sosu karışmış bir tür ‘Gizli Dosyalar / X-Files’ hikâyesi ile tatmine çalışıyor. Devlet yetkilileri ve özel şirketlerle işbirliği halindeki Savunma Bakanlığı gibi kurumları biraz daha geri planda tutarak Wardex’i günah keçisi haline getiriyor. Bu tür aksiyonlardan gına geldi diyen ben gibileri ise de son yarım saatlik bölümle avunun içine almasını biliyor.

Son tahlilde, filmin ‘Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ın bir tür ‘manevi’ devamı olduğu görüşüne katılıyorum. Uzaylı medeni varlıklar bir kez daha çocuklarla, üstelik bence evrenin en masum yaratıkları olan sevimli hayvan dostlarımız olarak teması kuruyorlar. Böylece, henüz saf ve bozulmamış çocuk ruhlar bir kez daha Spielberg’in biricik karakterleri haline dönüşürken, Grimm kardeşlerin ünlü ‘Hansel ve Gretel’ masalı Spielberg’in görkemli yorumuyla belleklere kazınıyor. Uzaylılar bu defa müziğin can kardeşi matematiksel düzen üzerinden iletişimi gerçekleştiriyor. Yine son bölümde yer alan ve uzaylılara reva görülenler ise Nürnberg mahkeme salonunda perdeye düşen seyri acı verici Auschwitz görüntülerinden aşağı kalmıyor.

Spielberg ‘sizden daha fazlasını bilmiyorum ama evrende ve Dünya’da şu an yalnız olmadığımıza dair çok güçlü şüphelerim var ve bu düşünceyle yola çıktım’ dediği son opusunda, hikâyenin kötü adamı Wardex’in patronu Scanlon’a Colin Firth, isyankâr ‘Biyolojik Varlıklar Direktörü’ Hugo’ya Colman Domingo gibi sinema evreninin seçkin oyuncuları hayat vermiş. Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde kaotik günlerden geçen gezegenimize uzaylı bilge varlıkların barış çağrısını dinlemeyi öğütleyen Spielberg’in belki de veda filmi olan ‘İfşa Günü’ artılarıyla eksileriyle izlenmeyi hak ediyor.

(10 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bin Yılların Sorusuna Yanıt Arıyor: İfşa Günü

Evren sonsuz. Bunu herkes, çok uzun süredir kabûl ediyor. Kanıtı da var: Sonlu olsaydı, aydınlıkla karanlık olmazdı. Burası yeri değil, ama meraklıları geceyle gündüzün (yani aydınlık ve karanlığın) fark edilemeyeceğini bulabilir, küçücük bir araştırmayla.

Bu sonsuzluk içerisinde bizim yerküremiz gibi birçok gezegen vardır benzer güneş sistemi aralarında… Şimdilik belki bilmiyoruz, ama zaman içerisinde öğreneceğiz, bizden sonraki kuşaklar çok daha şanslı, çünkü teknoloji de bilim de gelişiyor sürekli.

Bizim “uzaylı” olarak adlandırdığımız, kimi zaman korku veren, kimi zaman heyecanlandıran, kimi zaman dalga geçtiğimiz ama hep aklımızın bir köşesine takılı “Evrenin sonsuzluğu içerisinde, bir uzaylının varlığı kanıtlansa, ne yaparız?” sorusu duruyor. Başta teologlar olmak üzere, sanatçılar gibi bilim insanları da, bu konu üzerinde türlü düş(ünce) geliştiriyor.

Yıllar sonra eski “dost”la karşılaşma…

Steven Spielberg, geleneksel olarak ‘bir film tarihten, bir film gelecekten’ yaklaşımını sürdürüyor. Çok yıllar önce, bilimkurgu çerçevesinde “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” ve “E.T.” filmlerini (Jurassic Park da var kuşkusuz) izlemiştik. Usta yönetmenin “Er Ryan’ı Kurtarmak”, “Schindler’in Listesi” (sizler burada yer almayan filmleri sıralarsınız muhakkak) filmleri de yakın tarih açısından hem önemli ve en az bir o kadar başarılı çalışmalardı.

Bugün, “İfşa Günü” (Disclosure Day), Spielberg’in bilimkurguya, daha doğrusu, dünya dışı varlıkların olabileceğine yönelik filmlerinden birini izleyeceğiz. Yönetmenin başarısını kimse yadsıyamaz. Titiz ve sinema dili açısından da her zaman farklılığını ko(ru)yan bir yönetmen. Filmin hazırlık aşamasından (senaryo yazımı da içinde) her alanda dikkatli, özenli, güçlü ve ilgi çekici olmasını gözetiyor. Film, adından da anlaşılacağı üzere gizem dolu, heyecanlı, bellekleri zorlayıcı, gelecek açısından kocaman soru işaretleriyle dolu bir bilimkurgu. Bugüne kadar herkesin kafasında soru işaretleri oluşturan “bilmem nerede uzaylı görülmüş”, bilmem ne araştırma merkezinde “şu kadar uzaylı inceleniyor” gibi gizem dolu bilgi(!)ye de yer veren filmin temel konusu; insan, hayvan, bitki (kısaca yaşam) geleceğimizde ne kadar önemsenecek.

En gelişkin, en zeki varlık insan mı?

Hep aynı şeyi öğrendik: İnsan dünyanın en zeki, en gelişkin, en akıllı yaratığıdır. Peki, diğer tüm canlılar? Onlar olmasa insan, insan olabilir miydi? Arıları örnek verirler ya (çok güzel bir filmdi Arı animasyonu, sadece çocuk değil herkesin izlemesi gereken) yeryüzünden silinirse bütün çiçekler solar, ağaçlar meyve vermez olur. Demek ki, dünyayı sadece insanla şekillendiremeyiz. Sahi, helikopterlerin yusufçuk böceğine bakarak yapıldığını bilmeyen mi kaldı? Evrenin sonsuzluğunda yalnız olmadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor “İfşa Günü”.

Dünya dışı varlıklar (hani bizim “uzaylı” dediğimiz) gerçeği kamuoyuna açıklansa… Filmin temel sorusu bu. Aradığı yanıt da izleyicinin kafasında. Şimdi film üzerine yürütülen tartışmalarda kimlerin ne kadar statükocu, kimlerin ne kadar geniş ufku olduğunu, kimlerin tutucu kaldığını bir turnusol kağıdı gibi ortaya çıkaracak.

Bir bakış farkı…

“İfşa Günü”, insanlığın bu büyük bilgi karşısında hissettiği o çaresiz merakı, teolojik ve toplumsal sarsıntıları sürükleyici bir dille işliyor. Universal tarafından paylaşılan resmi özete göre film, insanoğlunun kendi kaderini sıfırdan yazmak zorunda kalacağı o kaçınılmaz yüzleşmeyi sinemaya taşıyor. İnanılmaz güçlü bir kadrosu var filmin. Yazarı, yönetmeni, müziği (kulaklarınızı dört açarak takip edin), oyuncuları, ritmi, heyecanı, gizemi filmi taşıyor.

Filmli birlikte izlediğimiz sevgili Eş(it)im Seyhan Akın, şöyle yorumladı, basın gösterisinin ardından, sıcağı sıcağına… Aktarıyorum.

“…gelelim filmin bende bıraktıklarına, yeryüzünde Spilberg’in E.T. ve Üçüncü Türden Yakınlaşmalar filmleriyle dünya dışı varlıklar var mı, olsaydı insanın tepkisi ne olurdu sorularının cevaplarını arayan İfşa Günü, evrende yalnız olmadığımızı söyleyen filmlerin son halkası.

Spilberg’in, dünya dışı varlıklara dostane yaklaşımını yüreğime eken, 1982 yılında izlediğim E.T. evrende yalnız olmadığımıza bizi inandırmıştı. O dönemde okuduklarım, Eric Von Daniken, Bermuda Şeytan Üçgeni konulu kaza haberleri ve UFO öyküleriyle büyüyen televizyon kuşağı olarak çok kafa yorduğumuz konulardı. Dünya dışı varlıklar yeryüzüne zaman zaman uğruyorlardı. Kendini evrenin hâkimi olarak gören insanın hışmına uğradıklarını, bunun da gizlendiğini biliyorduk.

Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, 1977 yılında çekilmişti. Ama çoğu yaşıtım gibi filmi E.T.’yi izledikten sonra görme şansım oldu. Dünya dışı varlıklara merakın ilk halkasıydı bu film.

Dünya dışı varlıklar bizden saklandıysa, bunu öğrensek ve kanıtlansa insanlık ne yapardı sorusu zamanlama açısından önemli. Yaşadığı dünya ve evreni hızla yağmalayan insanın artık kendiyle yüzleşmesi ve ardı ardına yaşayacağı felâketlerle baş etmeye çalışacağı bir çağdayız. Tüm uluslararası kurum ve sözleşmeler çöp oldu. İnsan hoyratça sömürdüğü doğanın tepkileriyle baş etmek zorunda. Sınırlar, anayasalar yeniden tanımlanması zorunlu hale gelen insan ile yeniden oluşturulmak zorunda. Çevresi ile bir bütün olarak tanımlanacak insanın gelecek nesillere bırakacağı mirası da yoktur. Geriye kalan açlık, doğal felâketler, gelişen teknoloji karşısında sefalete sürüklenen insan…

Bu çerçevede; biriktirdiği bunca kötülükle yüzleşmek zorundaki insan, evrende yalnız olmadığımız, uzaylıların da kibir ve hırsından paylarını aldıkları düşünülürse; evet, insan kendinden korksun.

Evrensel barış daha iyi bir gelecek büyük yüzleşme ile sağlanacak.”

10 Haziran’dan başlayarak gösterimde…

(09 Haziran 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Türkiye’de Çocuklar Ne Zaman Ailenin Sigortası Oldu?: Kendi Çocukluğunu Kaybeden Yetişkinler

Çalışan gençlerin aile bütçesine katkı sunmak zorunda kalması ve üniversite çağındaki gençlerin eve bakmasının yeniden tartışıldığı bir dönemde, Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, “Manevi Değer” filmi üzerinden Türkiye toplumunun en derin meselelerinden birine dikkat çekerek “Türkiye’de bazı çocuklar evl^ft olarak değil, taşıyıcı olarak büyüyorç” dedi.

Cannes Film Festivali’nin galasında, 19 dakika ayakta alkışlanan film; yıllar sonra cenaze için aynı çatı altında buluşan iki kız kardeş ve onları terk etmiş bir babanın hikâyesini anlatırken, aslında milyonlarca insanın sessizce taşıdığı aile yüklerini görünür kılıyor. Keltek’e göre film yalnızca bir aile dramı değil; Türkiye’de nesilden nesile aktarılan duygusal borçların, ebeveyn sorumluluklarının çocuklara devredilmesinin ve “iyi evlât” olma baskısının psikolojik sonuçlarını da gözler önüne seriyor.

“Türkiye’de Bazı Çocuklar Evlât Olarak Değil, Taşıyıcı Olarak Büyüyor”

Filmde Nora karakterinin çocuk yaşta ailesinin duygusal yükünü üstlenmek zorunda kaldığını belirten Keltek, bunun Türkiye’de oldukça yaygın bir tablo olduğuna dikkat çekti.Keltek şunları söyledi:

“Bir değeri taşımak insana ne zaman ağır gelir? O değeri taşımayı kendisi seçmediyse. Tercih değil de zorunluluksa. Çocuklukta üstlenilen bazı sorumluluklar kişiyi olgunlaştırmaz; tam tersine kendi çocukluğunu yaşayamayan yetişkinlere dönüştürür. Türkiye’de birçok insan evlat olarak değil, ailenin yük taşıyıcısı olarak büyüyor.”

Ebeveynleştirilmiş Çocukların Görünmez Hikâyesi

Film boyunca Nora’nın kardeşini koruyan, aile içindeki çatışmaları göğüsleyen ve sürekli düşeni kaldıran kişi olduğuna dikkat çeken Keltek, bunun psikoloji literatüründe “ebeveynleştirilmiş çocuk” olarak tanımlandığını ifade etti.

“Anne-babanın üstlenmesi gereken duygusal sorumlulukları çocuk üstlenmeye başladığında roller değişir. Çocuk çocukluğunu yaşayamaz. Sürekli güçlü olmak zorunda hisseder. Yıllar sonra bile bir şey düştüğünde ilk refleksi onu tutmak olur. Çünkü hayatı boyunca düşeni tutarak var olmuştur.”

Travmalar Evlerden Çıksa Bile Duvarlarda Kalır mı?

Keltek’e göre filmdeki ev karakterlerden biri kadar önemli bir sembol. Üç kuşağın hikâyesini taşıyan evin, yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda aile hafızasının taşıyıcısı olduğunu belirten Keltek şu değerlendirmede bulundu:

“Travmalar yalnızca insanlarda yaşamaz. İnsanların kurduğu ilişkilerde, aile hikâyelerinde ve sembollerde yaşamaya devam eder. Bu yüzden bazı insanlar yıllar sonra bile çocukluk evine döndüğünde kendisini yeniden aynı duyguların içinde bulabilir.”

“Affetmek Bir Karar Değil, Bazen Yıllar Süren Bir İşlemdir”

Filmin finalinde baba ile kız arasındaki mesafenin tamamen kapanmadığını ancak yeni bir kapının aralandığını söyleyen Keltek, affetmenin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını ifade etti.

“Affetmek tek bir anda gerçekleşen sihirli bir olay değildir. Özellikle ağır yaralanmalar söz konusuysa kişi önce yaşadıklarını anlamlandırır, yasını tutar, sınırlarını yeniden kurar. Affetmek çoğu zaman bir karar değil, uzun bir psikolojik süreçtir.”

Neden Bazı İnsanlar Görünür Olmaktan Korkar?

Filmde Nora’nın sahneye çıkmakta zorlanmasının da geçmiş travmalarla ilişkili olduğunu belirten Keltek, görünür olmanın herkes için aynı anlamı taşımadığını söyledi.

“Çocukluğu boyunca görünür olduğunda eleştirilen, cezalandırılan veya korku yaşayan bir kişi için sahne yalnızca sahne değildir. Bazen bir tiyatro salonu, çocukluk evinin yeniden kurulmuş hâlidir. Bu nedenle performans kaygısının altında çoğu zaman yalnızca heyecan değil, geçmiş deneyimler de bulunur.”

“Manevi Değer İnsanı Yücelttiğinde Değil, Onu Taşırken Kendini Kaybettirmediğinde Kıymetlidir”

Filmin merkezindeki asıl sorunun “Manevi değer nedir?” değil, “Bir insan ne kadar yük taşımalıdır?” sorusu olduğunu vurgulayan Keltek, sözlerini şöyle tamamladı:

“Manevi değerler kimliğimizi oluşturan önemli dayanaklardır. Ancak kişi taşıdığı değerin altında eziliyorsa, artık orada değer değil yük vardır. Bir değerin kıymeti, insanı kendinden uzaklaştırmasında değil; kendisi olarak kalmasına izin vermesinde saklıdır. Bugün hem aileler hem de bireyler için asıl soru şudur: Taşıdığımız şey gerçekten bizim seçtiğimiz bir değer mi, yoksa bize bırakılmış bir yük mü?”

(08 Haziran 2026)

Hatice Keltek

İçimizdeki Pencereler / Backrooms

Daniel Myrick ile Eduardo Sánchez ikilisinin birlikte tasarladığı 1999 yapımı ‘Blair Cadısı / The Blair Witch Project’, Maryland kırsalında üç sinema okulu öğrencisinin ardında bıraktığı tüyler ürpertici kaydın gerçek olduğuna dair pazarlama numarasıyla piyasaya sunulmuş ve hayli sansasyon yaratmıştı. Gerek ABD gerekse ülkemizde son haftanın en çok izlenen filmi ünvanına sahip olan ‘Backrooms’ ham görüntülerden oluşan, hareketli kamera ile çekilmiş buluntu bir video kaydı izlenimi veren sekansla açılıyor. Genç yönetmen Kane Parsons böylesine bir aldatmaca içinde değil kuşkusuz, kendisi yakın geçmişte youtube’da yayına girmiş ve özellikle genç izleyicinin ilgisini toplamış kısa filmlerinden yola çıkarak beyazperde için dört başı mamur bir gerilim-korku çabasına girişmiş.

İyice daraltılmış bir kadraj içinde soluk soluğa bir nefesin sarı labirentler içinde kayboluşunun monitörden izlendiğini görüyoruz önce. Genç adam canavara benzer bir yaratığı farkettiğinde deneyi görüntüleyen beynin kendisini bu girdaptan çekip çıkarmasını istese de makus kaderinden kaçamıyor. Bu ürkütücü girişin ardından Parsons’ın projeye kattığı ve iki değerli oyuncunun can verdiği ana karakterlere dönüyoruz. Danışan koltuğunda oturan Clark (Chiwetel Ejiofor) psikoloğu Mary Klein’a (Renate Reinsve) karısının onu kendi evinden kovduğu geceyi anlatmaktadır. Aslında mimar olan ama hayatını kazanabilmek için ‘Kaptan Clark’ın Osmanlı İmparatorluğu’ gibi tuhaf adı olan bir mobilya mağazasında ömür tüketmektedir. Geceleri mağazada yatıp kalkmakta olan Clark yalnızdır.

Voltajın her daim oynadığı, elektriklerin nedenini bulamadığı biçimde sürekli kesildiği dükkanında bir gece ana katın duvarından arka odalara geçişin olduğunu heyecanla keşfediyor. ‘The Window Within’ adlı kitabın yazarı Mary Klein’ın ‘hayallerimizi gerçekleştirmek için içimizde pencere açalım’ söylemine uygun bir gelişmedir bu sanki. Clark hayatının kontrolünü eline almayı başarabilecek midir. Bu arka odalar ona tasarladığı yolu özgürce seçme olanağı sunacak mıdır.

Clark’ın ertesi gün mağaza çalışanlarıyla giriştiği deneyde geçmişin travmalarıyla hesaplaşması kaçınılmaz olur. Kendisinden haber alamadığı danışanını iş yerinde ziyarete giren Mary de, son tahlilde aynı koridorlar ve labirentler içinde kendi varoluş ve psikolojik korkuları ile yüz yüze gelecektir.

‘Backrooms’ anlatılmasından ziyade görülmesi, mümkünse iyi bir projeksiyonda deneyimlenmesi gereken bir çaba. İzleyiciyi klostrofobik bir alemde David Lynchvari bir bilinçaltı yolculuğa çıkaran çizgi dışı bir performans örneği. Genç sinemacı kolaycı pop çözümlere yönelmeden bir Lynch olgunluğuna erişebilir mi, onu zaman gösterecek ama bu haliyle ‘Backrooms’ çok sağlam oyuncuları, Parsons ve yapım tasarımcısı Danny Vermette’in Salvador Dali esinli buluşları ve özellikle son yarım saatte doruğa çıkan gerilimi ile merakla izleniyor. Filmin gerek bizde gerekse dışarda sinema salonlarını ayakta tutan genç izleyiciyi (ben de hafta ortası bir gündüz seansında tamamen gençlerden oluşan Kadıköy Sineması ana salonunda izledim) neden bu denli çektiği ise, günümüz dünyasında despot rejimlerden bunalmış gençlerin hayallerine ulaşmak için farklı pencereler açmaları söyleminden etkilenmiş olmalarındandır belki de.

(07 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yeni Bir Hayat / Aynalar No.3

Çağdaş Alman sinemasının özgün yaratıcılarından Christian Petzold’un yeni filmi ‘Aynalar No.3 / Miroirs No.3’ ilhamını 20. yüzyıl başlarının en önemli bestecilerinden Maurice Ravel’in ünlü piyano süitinden almış. Sanatçının 1904 – 1905 yılları arasında bestelediği 5 bölümlük süit, Ravel’in de dahil olduğu ‘Les Apaches’ isimli Fransız avangard sanatçılara ithaf edilmiştir. Filme adını veren, ressam Paul Sordes’a adanmış üçüncü bölüm ya da diğer adıyla ‘Une Barque sur L’Océan’, kırık akorların temsil ettiği okyanus dalgaları üstünde yolunu bulmaya çalışan küçük teknenin temsilidir.

Petzold’un filminin ana karakteri Laura da (Paula Beer) benzer bir ruh hali içindedir. Konservatuar piyano son sınıf öğrencisi genç kızın ilk sahnede otoban üzerindeki köprüden aşağı doğru baktığını izleriz. Sonrasında bir ırmak kıyısındadır. Akışkan suya bakarken Laura’nın intihar eğilimini hisseder gibi oluruz. Bu intihar meselesi ilerleyen bölümlerde filmin başka bir karakteriyle ilişkilendirilecektir. İletişim kuramadığı müzisyen erkek arkadaşı Jakob (Philip Froissant) ve müzik prodüktörü arkadaşları ile birlikte çıktığı hafta sonu gezisini yarıda keserek Berlin’e dönmeyi isteyen de Laura’dır. Mutsuzluğunu sessizliğine saklamış olan genç kız, duyarsız partneri ile ücra dağ yolunda ilerlerken Betty’nin (Barbara Auer) sanki geleceği tayin eden gizemli bakışıyla irkilir ve hemen ardından o meşum araba kazası gelir.

Genç adam talihsiz bir biçimde başını taşa çarpıp hayatını kaybetmiş, Laura ise dikişe bile ihtiyacı olmayan sırtındaki küçük bir sıyrıkla hayatta kalmıştır. Genç kız polislerin ısrarına rağmen hastaneye gitmeyi reddeder ve kabûl ettiği takdirde mütevazı köy evinde Betty ila birlikte kalmak istediğini söyler. Orta yaşlı ev sahibinin başta dil sürçmesiyle ‘Yelena’ diye hitap ettiği Laura yaşamda kalmış, evin beyaza boyanan çitlerinin simgelediği ‘yeni bir hayatın’ beyaz sayfalarını açmanın tedirgin heyecanına kapılmıştır.

Laura’nın geçmişinde neler yaşadığının sırlarını vermez Petzold. Betty’nin yeni konuğuna giysilerini, eşyalarını verdiği Yelena’nın akıbetini de uzunca bir süre gizler izleyiciden. Betty’nin ayrı yaşadığı kocası Richard (Matthias Brandt) ile yetişkin oğlu Max (Enno Trebs) eve gelen yabancının şerefine yemeğe davet edilir. Tamirci baba oğul yıpranmış evin kırık dökük aletlerini tamir eder. Laura bozulmuş akordu tamir ettirilen eski piyanonun başına geçer. Yelena’nın soluk notalarından Chopin’in 4 numaralı mi bemol minör prelüdünü çalan Laura’dır artık. Meraklı yaşlı komşuların göz ucuyla inceledikleri yeni bir ailenin temelinin atılışına tanıklık ederiz. Ancak, geçmiş travmaların, büyük acıların konuşulmadığı yeni bir yaşamda huzur ve uyumu sürekli kılmak o denli kolay olacakmıdır.

Petzold zarif bir sonatın adını verdiği yeni çalışmasında soruları yanıtsız bırakmayı tercih etmeyi sürdürüyor. ‘Undine’de ‘su’, ‘Kızıl Gökyüzü / Roter Himmel’de ‘ateş’ elementlerine karşılık, bu defa rüzgârıyla, yeşiliyle, türlü şifalı otlarıyla ‘tüm doğa’yı merkeze almış, içinden fırtınalar geçen ama usul usul kendini gizleyen üçlemesini tamamlamış. Başta Paula Beer olmak üzere bir repertuvar tiyatrosu kadrosu oluşturmuş oyuncularıyla bir kez daha çalıştığını görüyoruz. Değişmez sinematografı Hans Fromm’un kırılgan planlarıyla iki kadın arasındaki Bergmanvari ilişki çerçevesinde yabancılık ile şefkat, huzur ile huzursuzluk, evin içindeki sıcaklık ile yıpranmış duvarların sakladığı acı sırlar arasında oluşturduğu hat çok incelikli. Ravel ve Chopin ile klasik müzikte huzur bulan ruhları tatmin ederken, Frankie Valli & The Four Seasons’ın 70’li yıllardan kalma ‘Gece / The Night’ şarkısıyla dört duvar efkârı yırtmak istemiş.

(03 Haziran 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yalın ve Bir O Kadar da Duygu Yüklü: Aynalar No.3

Bir pencereden kendinize ait olmayan bir hayatı -o an oradan geçenleri, yaşananları- izliyorsunuz. Bazı filmler seyircisini içine katmaz, ama diliyle, mekânıyla, rengiyle, sesiyle, ritmiyle sizi sarıp sarmalar. Sanki seyircisinizdir (gerçi gerçekten seyircisiniz ama) ve yapabilecek bir şeyiniz yoktur. Ne zamanki, ışıklar yanar, salondan çıkarsınız, filmin duygusu sizinle birlikte giderek büyür.

Christian Petzold’un yazıp yönettiği, Paula Beer (Laura) ve Barbara Auer’in (Betty) taşıdığı film alabildiğine yalın… Almanya kırsalında, bir evde geçiyor. Laura, bir an gördüğü kadının yüzündeki hüznü, yalnızlığı yakalar. Geçirdikleri araba kazası sonrasında, o kadın (Betty) yardımına koşar ve yanında kalmayı ister.

Sonrasında… sonrasında bir şey yok. Boşuna aksiyon, aşk, hareketlilik ve/veya sinema tarihi boyunca edindiğimiz o geleneksel trükleri beklemeyin. İki yalnız kadının birbirlerine söylemediği ama içten içe yaşadıkları içsel kavgaları ile karşı karşıyasınız. Bir an düşünüyorsunuz, “Ben olsaydım o durumda, ne yapardım”. Kuşkusuz, herkes kendince bir yol bulur haklılık payı olan ve o yolu tutar. Karşımızdaki iki yalnız kadın birbirlerine iyi geliyor tüm suskunluklarına karşın. Betty, iki adamdan söz eder, yemeğe çağırırlar. Kocası ve oğludur gelenler. İki yalnızın yanına iki yalnız daha katılır. Baba ve oğul tamircidir, Betty’nin hemen tüm sorunlarını çözerler. Tek çözülemeyen duygular yumağıdır ve o yumağı kişi sadece kendisi çözebilir. Laura, Betty’ye iyi gelmiştir.

Kimilerinin Petzold’un filmografisine yakıştıramadığı film, aslında günümüz insanının yalnızlığını, çözümsüzlüğünü, çaresizliğini ele alıyor. Seyircinin bir aynadan (ayna geniş alanı yansıtır, oysa pencere daha kısıtlı alanı gösterir, pencere demek gerekir) takip ettiği öykü, doğrudan kendi yaşamıdır aslında.

05 Haziran’dan başlayarak gösterimde…

(02 Haziran 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com