Avrupa’nın Sessizliği

Sığınmacılar meselesini Avrupa’nın Yahudi Soykırımı’ndan beri yüzyüze geldiği en büyük trajedi olarak tanımlıyor Gianfranco Rosi. Belgesel Sinema’ya getirmiş olduğu taze kan ile bilinen İtalyan sinemacı, bu hafta bizde de gösterime giren Altın Ayı ödüllü son çalışması ‘Denizdeki Ateş / Fuocoammare’de bizzat kullandığı kamerasını günümüzün bu en önemli toplumsal sorununa çeviriyor.

1964 Eritre doğumlu olup bir dönem İstanbul’da yaşadıktan sonra yirmili yaşlarının başlarında sinema eğitimi için New York’a yollanan yönetmenin filmlerini geniş bir zamana yayarak çektiğini ve kurgu sürecinin uzun sürdüğünü biliyoruz. Hindistan’da kutsal Ganj üzerinde çektiği 1993 yapımı ilk belgeseli ‘Boatman’in izleyici karşısına çıkması tam beş yılını almıştı. California çölünde eski arabaları, kırık dökük karavanları, birkaç parça eşya ve bazen can yoldaşı köpekleriyle kent yaşamına ve kapitalizme inat başka bir yaşamı sürdüren uyumsuzları belgelediği ikinci uzun metrajı ‘Below See Level / Deniz Seviyesinin Altında’nın (2008) nihai kurgusu yine beş yılda tamamlanacaktır. Youtube’dan izlenebilen 2010 yapımı üçüncü çalışması ‘El Sicario, Room 164’ Meksika kökenli uyuşturucu karteli tetikçisinin itirafları üzerinedir. Yirmi yıl boyunca kartelle çalışmış polis kökenli tetikçinin kurbanlarını sorguladığı ve infaz ettiği otel odasındaki tüyler ürperti açıklamalarına tanıklık ederiz bu kez.

Üç yıl önce Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan ilk belgesel olarak tarihe geçen ‘Sacro GRA’, Rosi’nin daha geniş kitlelerce tanınmasını sağlar. ‘Çevreyolu’ başlığıyla 33. İstanbul Festivali programında bizlere de ulaşan film adını Roma’yı Satürn’ün ışık halkaları misali çevreleyen 70 km. uzunluğundaki devasa otoyoldan alır. Çekimleri iki yıl kadar süren filminde bu otoyol çevresinde yaşayan farklı sınıflardan insanların gündelik hayatından kesitleri etkileyici bir üslupla perdeye taşır sinemacı. Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’inden esin alan yapım Roma’nın ‘muhteşem güzelliği’ni görmek isteyenleri biraz hayal kırıklığına uğratır belki, ancak bireyler ve mekân arasında kurduğu ilişkiyle şehir üzerine yazılmış benzersiz bir sosyal makaleye dönüşür.

Şubat ayında bu yıl Meryl Streep’in başkanlığını yaptığı Berlinale jürisinin büyük ödülünü kazanarak Rosi’nin acı çığlığının geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan ‘Denizdeki Ateş’, sinemacının belgesel ile kurgunun arasındaki çizginin muğlaklaştığı benzersiz işlerinin şimdilik sonuncusu. 35.İstanbul Film Festivali’nde izlenen Jacob Brossman imzalı ‘Lampedusa’da Kış’ belgeseline ilişkin kaleme almış olduğum yazıda son 15 yılda 20.000’den fazlasının denizlerde yaşamını yitirdiği Afrikalı mültecilerin durumunun aciliyeti hususunda görüşlerimi belirtmiştim. Coğrafya hakkında bilgileri tazeleyecek olursak, Lampedusa Sicilya’nın güneyinde, 11 km uzunluk ve 3 km genişlikte Afrika’ya en yakın, hatta Tunus’a Sicilya’dan çok daha kısa mesafede bir İtalyan adası. Yaklaşık 4000 kişinin yaşadığı bu küçük kara parçası özgür ve emniyetli bir yaşam için Avrupa’ya göç eden Kuzey Afrikalıların ilk durağı, el yordamıyla umuda yolculuk edenlerin Akdeniz’deki can simidi haline gelmiş. Adaya bir kısa film çekmek için geliyor Rosi. Ancak trajedinin boyutunu kavradıktan sonra meseleyi geniş kitlelere daha vurucu bir biçimde aktarabilmek için uzun metrajda karar kılıyor.

Adada 18 ay geçiriyor yönetmen. Bu süre zarfında trajediyle yüzyüze geliyor. Tıka basa insanlarla doldurulmuş iptidai teknelerle adaya ulaşabilen mültecilerin mazota bulanmış perişan hallerine, teknenin alt bölümünde yolculuk eden onlarcasının havasızlık ve susuzluktan telef oluşuna tanıklık ediyor. Denizde ölümden kurtulanların adadaki karantina döneminde yaşadıkları sefaleti görüntülüyor. Yakınlık kurduğu Nijeryalı göçmenin ağzından dökülen ağıda kulak veriyor. Genç adam bombaların yakıp kavurduğu ülkesinden Sahra çölüne kaçışlarını dile getiriyor. Binlerce göçmenin Libya hapishanelerindeki mutlak ölümdense denize açılmayı yeğlediğini haykırıyor.

Mültecilerin yaşadıkları dram Rosi’nin filminin üçte birlik bölümünde yer alıyor. Asıl gözlemlediği ada halkından bir ailenin bireyleri ve yakınları. Adada geçirdiği süre içinde yakınlık kurduğu ve güvenini kazandığı 12 yaşındaki Samuele ve birlikte yaşadığı balıkçı amcası ve babaannesinin yaşantılarına konuk ediyor bizleri. Ellerinde ananas ağacından yapılmış sapanlarla kuş avına çıkan Samuele ve arkadaşını gamsız çocukluğun tadını çıkartırken izliyoruz film boyu. Köyde hayat sakin ritminde sürüyor. Maria hâlâ leziz İtalyan yemeklerini hazırlarken adanın DJ’inden istekte bulunduğu -filmin özgün adını aldığı ‘Fuocuammare’nin de aralarında bulunduğu- napoliten şarkılar ya da Rossini ezgileri duyuluyor radyodan. Giderek mültecilerin yaşadıkları trajediden bihaber süren dingin ada yaşamı güçlü bir Avrupa metaforuna dönüyor. Bu metaforu güçlendirmek için olsa gerek, ‘Lampedusa’da Kış’ belgeselinde rastladığımız göçmenlere yardım eden, onlara umut aşılamaya çalışan, yaşananların unutulmaması ve denizde hayatını kaybedenlerin anılarını yaşatmak için gayret sarfeden Paola La Rosa benzeri kişilerle karşılaştırmıyor bizleri Rosi. Adadakiler ile sığınmacıların birlikte görüntülenmediği filmde mültecilerle iletişim halinde olan tek kişi köyün doktoru. Filmin tam kalbinde yer alan etkileyici monologunda onların yaşadıklarından, talihsiz ölümlerden, çoğu çocuk ve kadın onlarcasının otopsisini yapmanın dehşetinden kederle söz ediyor Dr. Bartolo.

Napoliten ezgilerin arasına sıkışmış kısa haberlerde mülteci ölümlerinden bahsediliyor. Mutfağında yemek pişiren Maria halanın ‘zavallılar’ sözünden başkaca bir tepki işitilmiyor. Samuele’nin sol gözündeki tembellik, sağ beyinle ilintili empati eksikliğinin metaforu olarak mükemmel işliyor. Rosi bir kez daha belgesel ile kurgunun sınırlarını görünmez kılıyor. Hiç bir planı önceden kurgulamıyor. Gündelik hayatın doğal akışı içinde filmde yer alan gerçek kişilere hiç bir müdahalede bulunmuyor. Soru sormuyor, fazlaca izahat vermiyor. Puslu Lampedusa kışının ışığında ele aldığı meseleyle başbaşa kalarak perdeye yansıyanları sorgulamaya çağırıyor bizleri. Sığınmacının ağıdını Avrupa’ya ithaf ediyor, şiirsel haykırışıyla kamuoyunun suskunluğunu bozmayı hedefliyor.

(10 Temmuz 2016)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir