İran sinemasının bizde fazla tanınmayan bağımsız sinemacılarından Said Rustayi’nin geçtiğimiz yıl Cannes’da Altın Palmiye seçkisinde yer almış son çalışması ‘Ceza / Zan va Bache’ yaz sezonunun önemli filmlerinden biri olarak gösterimine başlıyor. Rustayi ilk uzun metrajından başlayarak aile kurumu üzerinden kendi toplumunu neşter altına yatırır; sistemi, bürokrasiyi, adaletsizliği, kadınlara söz hakkı tanımayan geleneksel patriyarkal düzeni eleştirir. Bu yüzden de İran İslam Cumhuriyeti’nce sık sık engellenmiş, hapis cezası ile yargılanmış ve film çekmesi uzun yıllar engellenmiştir.
Aile kurumu üzerinden yaşadığı toplumun fotoğrafını çeken sinemacının 2016 yapımı ilk uzun metrajı ‘Sonsuzluk ve Bir Gün / Abad va Yek Rooz’, babanın göçmüş olduğu, yaşlı ve hasta anneleriyle aynı yoksul evi paylaşan dördü kız 7 kardeşin hikâyesi üzerinedir. Uyuşturucu müptelâsı ortanca kardeşin fakirhaneye getireceği belaları savmakla mücadele eden aile bireyleri, abi Murteza’nın (Payman Maadi) işlettiği küçük market ve kızların günübirlik işleriyle ayakta kalmaya çalışır. Yakınlarını bu derin yoksulluktan kurtarmak için zengin bir Afganlıya varması istenen Sümeyye (Perinaz İzadyar) ailenin dipten çıkması için kendini feda edecek midir.

Yönetmenin 2022’de Cannes ana seçkisine alınmış olan bir önceki filmi ‘Leyla’nın Kardeşleri / Barādarān-e Leilā’ benzer düşkünlükte bir aileyi ele alır. Yaşlı babanın ve onun uydusu konumundaki annenin dediğinden çıkmayan işe yaramaz dört erkek kardeşin ortaklaşa çalışacakları mütevazı bir işletmeyi hayata geçirmek için didinen Leyla, Sümeyye’den daha isyankâr, ataerkil örf ve adetlere karşı direnen genç bir kadındır. Her iki film de kurulu düzenin çağ dışılığını acımasızca eleştirir, yoksulluğun acımasız resmini çizer ancak finaller umut yüklü bir çözüm sunmaz. Genç insanların, genç kadınların engellemelere ve darbelere direnmeye güçleri yetecek midir?

Rustayi’nin bizde ‘Ceza’ ismi uygun görülmüş son filminin özgün ismi Farsça ve İngilizce dillerinde ‘Kadın ve Çocuk’ anlamına geliyor. Yine bir ailenin öyküsünü izliyoruz ancak bu defa hikâye yaşlı anneleri ile birlikte yaşayan iki kız kardeş üzerinden ilerliyor. Kocasını erken yaşta kaybetmiş, 14 yaşındaki oğlu Aliyar (Sinan Mohebi), 8 yaşındaki kızı Neda (Arshida Dorostkar), 25 yaşındaki kız kardeşi Mehri (Soha Niasti) ve arşiv görevlisi olarak çalışan yaşlı annesi (Fereshteh Sadre Orafaiy) ile birlikte çok katlı bir sitenin üst katında yaşayan hemşire Mahnaz (9 yıl önce Sümeyye’yi canlandırmış olan Perinaz İzadyar bu defa 40’lı yaşların başındaki olgun bir genç kadına hayat veriyor) çalıştığı hastanenin serbest çalışan ambulans şoförü Hamid (Rustayi’nin tüm filmlerinde rol almış olan usta oyuncu Payman Maadi) ile evlilik hazırlığı içerisindedir.

Film, yüz bakımı yaptıran Mahnaz’ın yakın planıyla açılır. Güzeldir, bakımlıdır. Kadınlarla arası pek iyi olan flörtöz Hamid’in deyişiyle ‘ona herşey yakışmaktadır’. Genç kadın Hamid’in aurasından ve iltifatlarından hoşlanır ama evlilik hakkında şüpheleri vardır. Durumu olmayan göçmen hasta yakınlarını geceleri para karşılığı ambulansında yatıran 48 yaşındaki feleğin çemberinden geçmiş adamın evlenmek için çok da uygun bir aday olmadığını bilir. Hastaneden arkadaşı Rana’nın ‘bağımsızlığını ilan etmiştin hani’ dokundurmasına verecek cevap bulamaz, ama yine de bir erkeğin başında olduğu kurulu aile düzenini kendi yuvası için de arzu eder ve sesini çıkarmaz.

Hamid, Tahran dışından eş isteme töreni için gelecek olan anne baba ve görümcenin iki günlük ziyareti için çocukların ve eşyalarının ortadan kaldırılmasını talep eder. Mahnaz bunu da kabullenerek yanlışlarına bir yenisini ekler. Derslerinde çok başarılı ancak ele avuca sığmayan Aliyar tam da bu iki günde sınıf arkadaşlarıyla şehir dışı bir gezide olacakken, okulda yarattığı kaos nedeniyle uzaklaştırma cezası alınca Mahnaz bir hata daha yapar ve çocukları huysuz eski kayınpederinin eline bırakır. Gelin isteme gününde Hamid’in fıldır fıldır gözleri evdeki alımlı kız kardeşe kayıvermiştir. Meri de, belki de çevresinde daha iyi bir seçenek olmadığından, ağzı laf yapan, kadın ve çocuk değil, bir çocuk – kadının peşine düşmüş Hamid’in arzu dolu bakışlarına cevapsız bırakmaz. Mahnaz’ı asıl yıkacak olan çok daha trajik bir gelişme ise yaşlı dedenin evinde yaşanacaktır.

İlk bir saatlik bölümde ana karakterleri ve düzenin mikrokozmosu olarak aile çatısını başarıyla kuran yapımın, seyir düzenini etkileyecek spoiler vermemek adına, filmin çok ağır bir trajediye doğru yol alan ikinci bölümüne dair ayrıntılara girmek istemiyorum. Mahnaz’ın sıra sıra dizilmiş yanlış kararlarının yükünü çekmekte zorlandığını, tüm kuralların erkekler tarafından belirlendiği bir sistemle öfkeyle, kıskançlıkla, intikam hissiyle hatta bir cinayeti göze alarak tek başına mücadele etmeye çalıştığını, oğlunu koruyamasa bile kız kardeşini koruma isteğiyle hareket ettiğini söylemekle yetinelim. Lakin kadın başına ezeli patriyarka ile savaşmak mümkün olacak mıdır. Mahnaz’ın debelene debelene, saçlarını ağırta ağırta öğreneceği gibi Rustayi kurulu düzenin bugünden yarına değişmeyeceğini çok iyi bilir aslında. Lakin, kuralları dikte eden hâlâ erkekler olsa da kadın dayanışması ve kadınlarının eğitiminin ne denli hayati olduğunu vurguladığı çarpıcı finaliyle bu son filminin yine de öncekilerden farklı olarak umut pırıltısıyla sonuçlandırır.

35 yaşındaki İranlı sinemacının ilk filminden bu yana sinema dilini, öykü detaylandırma becerisini ne denli geliştirdiğinin, artık İran’ın en önemli melodram ustası olduğunun kanıtı bu film. Aliyar’ın okul atölyesinde kumar oynattığı sekans, 700 öğrencinin okulda mahsur kaldığı kalabalık sahne başta olmak üzere Adib Sobhani’nin ustalıklı sinematografisi de sağolsun. Tüm Rustayi filmlerinde olduğu gibi kastingin yine son derece başarılı olduğunu vurgulamak isterim. Gelecek vadeden bir çocuk oyuncu olarak Aliyar’ı canlandıran Sinan Mohebi’ye, bir de dramatik anlarda filmle bütünleşen Ramin Kousha’nın müzik çalışmasına ayrıca dikkat çekmek isterim.
(15 Temmuz 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com