Sultana’ya Matera Fiction Film & TV Festivali’nden En İyi Film Ödülü

Yapımcılığını Rodi Kayım’ın üstlendiği Sultana, Matera Fiction Film & TV Festivali’nde Akdeniz Filmleri seçkisinin En İyi Film Ödülü’ne layık görüldü. Bir gece kulübünde çalışan yedi kadının hikâyesini anlatan film, kadınlar arasındaki rekabet ve dayanışmayı masalsı bir anlatımla ele alıyor. Tûba Büyüküstün ve Derya Pınar Ak’ın performanslarıyla da övgü toplayan filmin ödülünü senarist Erdi Işık aldı. Sultana, erkek egemen bir dünyada var olmaya çalışan kadınların güç mücadelelerini, rekabetlerini ve dayanışmalarını ikonik masallardan ilham alan bir anlatımla beyazperdeye taşıyor.

Sultana’ya Matera Fiction Film & TV Festivali’nden En İyi Film Ödülü yazısına devam et →

4. Uluslararası Digital Film Festival İstanbul Başladı

4. Uluslararası Digital Film Festival İstanbul, Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Yeşilçam Sineması’nda yapılan açılış töreniyle başladı. “Sinemada İnsan Merkezli Dijital Dönüşüm, Yaratıcılık ve Paylaşılan Sorumluluk” temasıyla düzenlenen festival, İstanbul’un farklı mekânlarında dünyanın dört bir yanından yönetmenlerin imzasını taşıyan ücretsiz film gösterimleriyle bağımsız sinemanın seçkin örneklerini izleyiciyle buluşturacak.

4. Uluslararası Digital Film Festival İstanbul Başladı yazısına devam et →

Efsane Sarı Dondurma Motoru 20 Yıl Sonra Yeniden Sokaklarda

Türk sinemasının unutulmaz mizah klasiklerinden Dondurmam Gaymak, 20 yıl aradan sonra devam filmiyle yeniden beyazperdeye dönüyor. Unik Film Yapım imzalı, yönetmen koltuğunda Eyüp Boz’un oturduğu ve senaryosunu Eyüp Boz ile Melik Saraçoğlu’nun kaleme aldığı Dondurmam Gaymak: Gapital, 16 Ekim Cuma günü sinemaseverlerle buluşuyor. Yıllar önce Ali Usta’nın sarı dondurma motoruyla hafızalara kazınan Ege hikâyesi, bu kez günümüzün değişen dünyasıyla yeniden hayat buluyor. Çekimleri Muğla’nın eşsiz atmosferinde gerçekleştirilen Dondurmam Gaymak: Gapital, Ege insanının sıcaklığını, kendine has mizahını ve samimiyetini bir kez daha beyazperdeye taşıyor.

Efsane Sarı Dondurma Motoru 20 Yıl Sonra Yeniden Sokaklarda yazısına devam et →

Sanat Dünyasının Ünlü İsimleri Tarık Akan İçin Aynı Sahnede

Türk sinemasının efsane ismi Tarık Akan, doğum günü olan 13 Ekim’de dostlarının katıldığı özel bir geceyle anıldı. “Işıklı Perdede Bir Ömür” programında Füsun Önal, Müjdat Gezen, Cahit Berkay, Serenad Bağcan, Demet Sağıroğlu ve daha birçok ünlü isim sevilen oyuncumuz Tarık Akan’ı anmak için bir araya geldi. Yeşilçam’ın unutulmaz şarkıları, sanatçının filmlerinden özel görüntüler ve yakın dostlarının anılarıyla Tarık Akan’ın sinema ve sanat yolculuğu bir kez daha hayat buldu.

Sanat Dünyasının Ünlü İsimleri Tarık Akan İçin Aynı Sahnede yazısına devam et →

Gezgin Ruhların Peşinde: Knut Hamsun’un Kaleminden, Behçet Necatigil Çevirisiyle: Serserilik Günleri

Nobel Ödüllü yazar Knut Hamsun’un Serserilik Günleri; işçilerin, göçmenlerin, yersiz yurtsuzların hayatlarını sert ama mizahi bir dille ele alıyor. Hamsun’un güçlü doğa betimlemeleriiyle dikkat çeken öyküler, Behçet Necatigil’in çevirisiyle Can Yayınları etiketiyle tekrar gün yüzüne çıkıyor. Knut Hamsun tramvaylarda biletçilik, tarlalarda ırgatlık etti. Biletçilikte tutunamadı. Durakları aklında tutamıyor, sürekli birbirine karıştırıyor, yolculara haber vermeyi unutuyor, sahanlıkta kitap okumaya dalıyordu. Chicago’dan bunun için ayrıldı. Kuzey Dakota’ya gitti, çiftliklerde, bozkırda ekin kaldırma işlerinde çalıştı. Serserilik Günleri ve Zachaeus adlı hikâyelerinde hayatının bu dönemini anlatır.

Gezgin Ruhların Peşinde: Knut Hamsun’un Kaleminden, Behçet Necatigil Çevirisiyle: Serserilik Günleri yazısına devam et →

Jane Austen’ın Ölümsüz Eseri Yeniden Sinemada: Aşk ve Yaşam, Paribu Cineverse Kanyon’daki Ön Gösterimde İzleyiciyle Buluştu

Jane Austen’ın klasikleşmiş eseri Aşk ve Yaşam’dan (Sense and Sensibility) uyarlanan film, 13 Ekim Salı günü düzenlenen özel ön gösterimle izleyicilerle buluştu. Aşk, aile bağları ve kız kardeşlik üzerine bir hikâyeyi beyazperdeye taşıyan Aşk ve Yaşam, Jane Austen’ın eserine yeni bir yorum getiriyor. Daisy Edgar Jones ve Esme Creed Miles’ın başrollerini paylaştığı film, duygusal derinliği, ince mizahı ve karakterleriyle sinemaseverleri insan ilişkilerinin karmaşık ve gizemli dünyasına davet ediyor. Yönetmenliğini Georgia Oakley’nin üstlendiği Aşk ve Yaşam, aşkın farklı biçimlerini, aile bağlarının önemini ve kız kardeşler arasındaki güçlü ilişkiyi merkezine alıyor.

Jane Austen’ın Ölümsüz Eseri Yeniden Sinemada: Aşk ve Yaşam, Paribu Cineverse Kanyon’daki Ön Gösterimde İzleyiciyle Buluştu yazısına devam et →

Bir Çocukluk Travmasından Toplumsal Hafızaya: Annie Ernaux’nun Kaleminden: Utanç

Fransız yazar Annie Ernaux imzalı Utanç; yazarın mahrem olanı toplumsal olanın diliyle okumaya başladığı en temel metinlerinden biri. Roman, Ekim ayında Can Yayınları etiketiyle raflarda. Bir çocukluk travmasından hareketle utanç duygusunun nasıl doğduğunu, nasıl sürdüğünü ve insanın dünyayla ilişkisini nasıl değiştirdiğini irdeleyen Utanç, bir duygunun kökenini salt insanın içinde değil, onu biçimlendiren toplumsal dünyada arayan çok güçlü bir metin. The New York Times Book Review kitap için: “Utanç’ın ödünsüz bir açıklıkla aktarılan, incelikle işlenmiş ayrıntıları evrensel bir hakikate ses veriyor; Ernaux’nun utancı da en temelde hepimizin, insan olmanın utancı.” diyor.

Bir Çocukluk Travmasından Toplumsal Hafızaya: Annie Ernaux’nun Kaleminden: Utanç yazısına devam et →

Yapı Kredi Yayınları’nda Son Çıkanlar Son Çıkanlar: 15 – 16 Ekim

Yapı Kredi Yayınları, 15 – 16 Ekim’de Marlen Haushofer’in Bitmeyen Gökyüzü, Asta Olivia Nordenhof’un Cepteki Para, Lauren Elkin’in İskele, Ömer F. Oyal’ın Üç Yıl Sonra, Helen Garner’in Bir Gün Bunu Hatırlayacağım – Günlükler, 1987 – 1995, Umberto Galimberti, Irene Merlini ve Maria Luisa Petruccelli’nin Neden? Meraklı Gençler İçin 100 Filozofun Hikâyesi, Frank Miller’in Superman: Birinci Yıl, Pamela Butchart’ın Neşeli Günler İlkokulu: Spor Şenliği Tavuğu ve Nergis Seli’nin Burası Benim Odam adlı kitaplarını yayınlıyor. Lauren Elkin, İskele’de aynı dairenin geçmiş ve bugününü paylaşan iki kadının dünyasını anlatıyor, kendimizi inşa etme süreçlerimize dair anlatı sunuyor.

Yapı Kredi Yayınları’nda Son Çıkanlar Son Çıkanlar: 15 – 16 Ekim yazısına devam et →

Okumak Ne İşe Yarar? Yekta Kopan’ın Yeni Kitabı Okudum da Ne Oldu? Raflarda

Okurluğun neşesi, tereddütleri ve yapay zekâ çağındaki geleceği üzerine samimi bir yüzleşme: Yekta Kopan’ın yeni kitabı Okudum da Ne oldu?: Yapay Zekâ Çağında Okur Olmak, Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Okumak ne işe yarar? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Her okurun zihninde ve hayatında başka türlü yankılanıyor. Yekta Kopan, çocukluk anılarından, kitaplarla kurduğu ilişkiye, okurluğun bugün ne anlama geldiğini araştırıyor. Okurluğun kolektif boyutundan çeviriye, dikkat ekonomisinden kitabın bir ürün olarak konumuna, yayıncılığın bugününden sesli kitaplara uzanan pek çok konuyu ele alan Kopan, kesin cevaplar vermek yerine okurla birlikte düşünüyor.

Okumak Ne İşe Yarar? Yekta Kopan’ın Yeni Kitabı Okudum da Ne Oldu? Raflarda yazısına devam et →

Ölümsüz Klasiğe Modern Bir Yorum / Aşk ve Yaşam

Jane Austen’ın 1811 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Sense and Sensibility’ yıllar önce dilimize ‘Aşk ve Yaşam’ adıyla tercüme edilmiş. Babalarının ölümünün ardından kadın oldukları için miras hakkından mahrum olan evlenme çağındaki iki kız kardeşten, duygularını her zaman kontrol altında tutan, hislerini bastıran bir yaradılışa sahip Elinor ile romantik, coşkulu, tutkulu ve duygularını dışa vuran Marianne’ın hikâyeleri üzerinden gelişen anlatının, özgün adından hareketle, ‘Akıl ve Tutku’ ya da ‘Sağduyu ve Duyarlık’ olarak çevrilmesi kuşkusuz çok daha yerindedir.

Romanın ilk bölümü, aile serveti üvey erkek kardeşlerine geçen genç kızların, anneleri ve en küçük kız kardeşleriyle Norland Park’taki malikanelerinden ayrılıp taşrada çok daha mütevazı bir kır evine taşınmasını anlatır. Bundan sonrası 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların evlilik yoluyla ekonomik güvence aramak zorunda olduğu katı sosyal yapıyı ve bu düzende iki genç kızın umutları, hayal kırıklıkları ve aşkla imtihanları üzerinedir.

İngiliz edebiyatının bu ünlü klasiği, BBC kaynaklı başarılı televizyon dizilerinin ardından, 1995 yılında Ang Lee’nin imzasıyla sinemaya uyarlanmıştır. Oscarlı senaryosunu, filmde Elinor rolünü de üstlenmiş olan Emma Thompson’ın kaleme aldığı bu ikonik başyapıt, Austen hayranlarınca göklere çıkarılan romantizmi, sıcak renkleri, mizahı ve klasik dönem estetiğini ön plana çıkaran mizansen ve prodüksiyon tasarımıyla çok izlenmiş ve sevilmiştir.

Dünya sinemalarıyla birlikte ülkemizde de gösterime giren eserin yeni uyarlaması Georgia Oakley imzasını taşıyor. Kendisini, AIDS kaygısının zirvede olduğu 1988 yılı Thatcher İngiltere’sinde, yakın arkadaşlarına ve ailesine açılsa da, yasa karşısında cinsel eğilimini saklamak zorunda kalan beden eğitimi öğretmeninin kapana kısılmışlığını konu alan ve 42. İstanbul Film Festivali’nde beğenimizi kazanan ‘Blue Jean’ adlı ikinci uzun metrajından tanıyoruz. Oakley’nin böyle bir projenin ardından dilimizdeki adıyla ‘Aşk ve Yaşam’ın klasik bir yorumuna meyletmesi şaşırtıcıydı kuşkusuz.

Tam burada Oakley devreye giriyor ve aradan geçen 200 yılın ardından kadınların yaşamları çok büyük ölçüde değişmiş olsa da, toplumda genç bir kadın olmanın temel sıkıntılarının geçmişten günümüze sürmekte olduğunun altını çiziyor. Bu noktadan hareketle Austen’ın eserini günümüze taşımak istemediğini belirten İngiliz sinemacı, romanın romantik yapısını, daha önce 2012 yapımı ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’da Andrea Arnold’ın denediği gibi daha natüralist, daha gerçekçi ve karanlık bir tonla beyazperdeye aktarmayı tercih ediyor.

1995 versiyonu Regency döneminin ihtişamını, zengin evlerini ve döneme dair klasik gösterişli hayatı sıcak renklerle çizerken, Oakley versiyonunda kamera daha ilk sahneden başlayarak, kırlıkta bir geyik gibi seken Marianne’ın (Esmé Creed-Miles) doğadaki devinimini yakalıyor. Yönetmen Lee’nin aksine oldukça soluk, toprak tonlarında bir görsel dil kurmuş. Dashwood ailesinin Barton Cottage’daki evleri hayli yoksul ve bakımsız olarak tasarlanmış. İç mekânlar gündüz vakti kasvetli göğün altında güneşin soluk ışığını alırken, Oakley’nin gecelerini, ‘Barry Lyndon’ evreninin mum ışıkları aydınlatıyor.

Ang Lee’nin kusursuz başyapıtı, Austen romantizmi ile mizahı arasında bir denge kurmuşken, Oakley daha çok iki genç kızın ‘kardeşlik’ ilişkisini vurguluyor. Romana uygun olarak daha küçük yaşlarda olan genç kızların ekonomik çaresizlik ve aile baskısı altındaki çaresizliklerine eğiliyor. Hayal kırıklıkları karşısısında gözyaşlarını içine akıtan ve metanetini koruyan Elinor (Daisy Edgar-Jones) ile daha dağınık, hayli modern, isyankâr ve Oakland’ın ifadesiyle ‘kuir’ Marianne’ın hayatla yüzleşmelerinde iki kız kardeşin varoluşsal arayışları, aristokratik şıklıklardan çok daha öne geçiyor.

Bu noktadan hareketle film Elinor ile romantik bir aşkla yolunu gözlediği Edward Ferrars (George MacKay) birlikteliğinden; Marianne’ın beş parasız olduğu için kendisini terk eden hovarda Willoughby (Frank Dillane) ile ilişkisinden; ya da 1995 yapımında Alan Rickman’ın unutulmaz yorumuyla efsaneleşen albay Brandon’ın (Herbert Nordrum) Marianne’a olan büyük tutkusundan ziyade erkek egemen bir düzende ayakta kalmaya çabalayan kadınların onurlu dayanışmasını ön plana çıkarıyor.

İngiliz sinemacının altını çizdiği gibi kadın hakları için mücadele çağımızda da sürüyor. Hele bizim gibi eril despotluğun hüküm sürdüğü ve kadın cinayetlerinin gündemden düşmediği ülkeleri düşündüğümde Oakley’nin tercihlerini çok önemsiyor, Ang Lee’nin zarif uyarlamasını benim gibi çok sevmiş olanların bu yenilikçi taze uyarlamayı atlamamalarını öneriyorum.

(18 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kurşun Her İki Tarafı da Deler Geçer / Kefaret

Geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan ‘Kefaret / Atonement’ yazar – yönetmen Rick Van Dyk imzasını taşıyor. Film, başrollerini Keira Knightley ile James McAvoy’un paylaştığı, Joe Wright’ın 2007 yapımı ikonik yapıtı ile aynı ismi taşıyor olsa da, iki yapım birbirinden tamamen bağımsız hikâyeler anlatıyor. Ancak öykülerini bambaşka olay örgüleri ile farklı dönemlerde kurmuş olsalar da her iki filmin odağında yer alan suçluluk duygusu ve vicdan azabını dindirme dürtüsü ortak temaları ile benzeşiyorlar.

Ian McEvan’ın kült romanından uyarlanmış olan ilk yapım, II. Dünya Savaş’nın dehşet ikliminde, çocukça bir iftira sonucu mahvolan iki hayatın öyküsüdür. Trajedinin müsebbibi olan Briony Tallis vicdani sorumluluğunu ve kendini affettirme çabasını, yıllar sonra ölüme çok yakın olduğu bir dönemde kaleme aldığı ve tüm gerçeği ifşa ettiği otobiyografik romanında dile getirir. Van Dyk ise Dexter Filkins’in 2012 yılında yayına giren ve gerçek bir olayı anlatan makalesinden yola çıkmış, senaryoyu New York Times yazarı gazeteci ile birlikte kaleme almışlar.

2026 yapımı ‘Kefaret’ bir ilkbahar sabahı Bağdat’ta açılıyor. Hristiyan – Ermeni Khachaturian ailesinin üç kuşaktan bireyleri, ABD’nin nükleer silah ürettiği gerekçesiyle Irak’ı işgal ettiği günlerde, şehir merkezindeki evlerini güvencesiz buldukları için kırsaldaki akraba meskenine yerleşmiştir. Lanet bir bomba evin bahçesine düştüğünde, kimsenin herhangi bir yara almadığına şükreden aile, 8 Nisan 2003 günü üç arabalık bir konvoyla Baladiyat’taki evlerine doğru yola çıkar. Silahlı ABD birliklerinin kol gezdiği merkezde sessiz bir tedirginlik hakimdir, lakin Iraklı milislerin saldırı ateşiyle ortalık bir anda savaş alanına dönüverir. Bu kargaşa anında çatışma alanına giren ailenin konvoyu, savunma hattına giren her araç için ‘vur emri’ almış ABD askerlerinin yaylım ateşi altında kalır. Toz duman dağılmadan yaşanan büyük trajediye tanık oluruz: anne Mariam’ın (Hiram Abbass) iki oğlu ve kocası olay yerinde delik deşik edilmiş, kızı Nora (Gheed) omzundan ağır yaralı olarak kurtulmuştur.

Bu dehşet yüklü giriş bölümünün ardından 10 yıl sonrasına, çatıdan yaylım ateşine katılan askerlerden Lou D’Alessandro’nun (Boyd Holbrook) hikâyesine odaklanırız. Liseyi bitirdiği günlerde orduya yazılan ve 8 yıllık süreçte savaşın korkunç yüzüne tanıklık etmiş ola genç adam Baladiyat’ta sivilleri katletmenin vicdan azabıyla yönünü kaybetmiş haldedir. Hayatını düzene koyamamış, sevişme anında bile elleri titreyen Lou’nun çareyi toplu terapi seanslarında bulmaya çalışması da boşunadır. Birlikte savaştığı

asker arkadaşlarının durumu da ondan farklı değildir. Kimi huzurlu bir aile hayatı kuramamış, içlerinden hayatına son verenler olmuştur. Lou, savaş mahallerini gezmiş, röportajlar yapmış, makaleler yazmış Michael Reid (Kenneth Branagh) ile irtibat kurarak California’da bir kasabaya yerleşmiş olan Ermeni ailenin hayattaki fertleriyle temasa geçmeyi dener. Ancak kapanmamış yaraların yeniden deşileceği böyle bir süreçte, Khachaturian ailesinden geriye kalanlar onu affedebilecek midir.

Lou’nun sevgilisi Anna’nın sözleriyle ‘kurşun her iki tarafı da delip geçmiştir’. Bu yorumun izini süren Van Dyk, alt üst edici hikâyesini duygusal tuzaklara düşmeden anlatmış. Hikâyenin dönüm noktasında, bir oturma odasının sessiz sakinliğine müthiş bir gerilim katmayı becermiş. Filistinli usta oyuncu Abbass ile genç Holbrook’tan melodrama meyletmeyen incelikli ve etkileyici performanslar almış. Savaşın yarattığı yıkımı ve vicdan muhasebesini sembolik bir metaforla verdiği finaldeki anahtar sahne ile son vuruşunu yapmış.

(16 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Zamanın, Hafızanın ve Kadim Bir Lanetin İzinde: Soy, Vizyona Girdi

Küresel eğlence şirketi Rozam’ın yeni mistik gerilim – korku filmi Soy vizyona girdi. Farah Zeynep Abdullah, Barış Arduç, Mehmet Yılmaz Ak, Özge Özacar ve Tamer Levent’in başrollerini paylaştığı, Tûba Büyüküstün’ün konuk oyuncu olarak yer aldığı film, güçlü oyuncu kadrosunu 65 mm sinematografi ve uluslararası bir yapım süreciyle buluşturuyor. Zaman, hafıza ve kadim bir lanet etrafında şekillenen Soy, geçmişin karakterlerinin bugüne bıraktığı izleri çok katmanlı bir anlatıyla ele alıyor. Karakterlerin psikolojik dünyası üzerinden yükselen gerilim, oyuncu performansları, sinematografi, müzik ve sanat yönetimiyle gelişerek izleyiciyi filmin esrarengiz ve gizemli atmosferine çekiyor.

Zamanın, Hafızanın ve Kadim Bir Lanetin İzinde: Soy, Vizyona Girdi yazısına devam et →

4. Uluslararası Digital Film Festival İstanbul, 16 Ekim’de Başlıyor

4. Uluslararası Digital Film Festival İstanbul (DFFI), 16 – 20 Ekim 2026 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Digital Film Academy tarafından düzenlenecek olan DFFI, AKM Yeşilçam Sineması, Müze Gazhane ve Özyeğin Üniversitesi’nde dört gün boyunca gerçekleştirilecek ücretsiz film gösterimleri, söyleşiler ve yaratıcı atölyelerin ardından, 20 Ekim 2026 Salı günü yapılacak Kapanış ve Ödül Töreni ile sona erecek.

4. Uluslararası Digital Film Festival İstanbul, 16 Ekim’de Başlıyor yazısına devam et →

Fall, Yarın İlk Kez Sinemalarda

YouTube’da 16 milyondan fazla izlenen, TV.lerde defalarca izlenme rekorları kıran gerilim efsanesi Fall, yarın ilk kez beyazperdede. Kocasını bir tırmanış kazasında kaybeden Becky, en yakın arkadaşı Hunter’ın önerisiyle hayatına yeniden yön vermeye çalışır. İkili, çölün ortasında bulunan terk edilmiş bir televizyon kulesine tırmanmaya karar verir. Ancak iniş merdivenlerinin aniden çökmesiyle mahsur kalırlar ve hayatta kalma mücadelesi başlar. 2022’de çıkan Fall, YouTube’da ve TV.lerde izlenme rekorları kırarak kült bir hayran kitlesi edindi. Serinin ikinci filmi Fall 2: Ölümcül Tırmanış, 02 Eylül’de vizyona girdi ve en çok izlenen ilk üç film arasında kendine yer edindi.

  • Basın Bülteni
  • Fragmanı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Fall, Yarın İlk Kez Sinemalarda yazısına devam et →

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu