Bir Milyonun Üzerinde Satan Yazardan Kayıp Bir Gecenin İzinde: Bizden Çalınan Gece

Kitaplarının toplam satışı bir milyonu aşan, 8. Munhakdongne Gençlik Edebiyatı Ödülü Büyük Ödülü sahibi Lee Kkoch Nim’in romanı Bizden Çalınan Gece, Elif Ahsen Gönen’in çevirisiyle Athica Books’dan yayımlandı. Terk edilmiş bir lunaparkın tekinsiz atmosferinde gelişen roman; gizemi, psikolojik dramı ve büyüme hikâyesini bir araya getiriyor. On yedi yaşındaki Gaeul’un kaybolması, on yıl öncesine uzanan sırları yeniden gün yüzüne çıkarır. Çocukluk arkadaşları Yugyeong ve Gyun’la paylaştığı geçmişte, yetişkinlerin unutulmasını istediği bir gecenin izleri vardır. Kâbuslar, açıklanamayan olaylar, üç genci yıllardır hiç konuşamadıkları bir kayıpla yüzleşmeye  götürür.

Bir Milyonun Üzerinde Satan Yazardan Kayıp Bir Gecenin İzinde: Bizden Çalınan Gece yazısına devam et →

Yerli Yurtsuz, Kasım’da 5 Ülkede Gösterilecek

62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Rıza Oylum’un yönettiği Yerli Yurtsuz belgeseli, Kasım ayında 5 ayrı ülkede 8 adet gösterim yapacak. Film, 4. kuşak demir ustası olan Yervant Demirci’nin Mardin Derik’te başlayıp Ermenistan’da devam eden yaşamının izini sürüyor. İlk gösterimini 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapan belgesel 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü almış, Portekiz’de düzenlenen 30. AVANCA – Uluslararası Sinema, TV, Video ve Multimedya Buluşması’ndan da ödülle dönmüştü. Yerli Yurtsuz, Rıza Oylum’un yönetmenliğini yaptığı ilk belgesel film.

Yerli Yurtsuz, Kasım’da 5 Ülkede Gösterilecek yazısına devam et →

Kronik Kitap’ta Bu Ay: Ekim 2026

Kronik Kitap, Ekim 2026 kitaplarını açıkladı. Yayınlanan kitaplar, Antony Beevor’un İkinci Dünya Savaşı, Peter Watson’ın Modern Zihin: 20. Yüzyıl Entelektüel Tarihi, Atlas Kaya’nın İkilem Atlası: Günlük Seçimler, Ömürlük Sonuçlar – Kendi Rotanı Çizmek İçin 25 Yol Ayrımı, Sezer Ortadağ’ın Tebeşir Tozu, Mike Downey’in İstirya Altını, Anthony Kaldellis’in Genesios Kroniği: İmparatorların Saltanatı – Doğu Roma ve Düşmanları (813 – 886), Nuri Conker’in Trablusgarp Savaşı’nda Neler Yaşandı? Trablus – Bingazi Seferi’nin İç Yüzü, Müjdat Keçeci’nin Hayatım ve Çalışmalarım: Anadolu Sanayisinde Bir Liderlik ve Mücadele Hikâyesi adlı kitaplardan oluşuyor, Raflarda yer alan Ekim ayı kitapları okurlarını bekliyor.

Kronik Kitap’ta Bu Ay: Ekim 2026 yazısına devam et →

Herkes Gençlere Nasıl Kariyer Yapacaklarını Anlatıyor, O Kariyer Deme Bana Diyor

Neslihan Muradoğlu’nun 30 yılı aşkın iş hayatından ve üniversitelerde gençlerle yaptığı buluşmalardan doğan Kariyer Deme Bana adlı kitabı Çizge Yayınevi etiketiyle kitapçı raflarında yerini aldı, okurla buluştu. Kitap, gençlere yeni bir başarı reçetesi sunmak yerine kariyer, iş hayatı, seçimler ve başarı üzerine bildiklerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Muradoğlu, kendi deneyimleri kadar yapamadıklarını, pişmanlıklarını ve gençlerle yıllar içinde biriken sohbetlerini de açık sözlü bir dille anlatıyor. Kitap, Neslihan Muradoğlu’nun 1990’lı yılların başlarından bugünlere kadar uzanan iş hayatından, üniversitelerde gençlerle yaptığı buluşmalardan ve yıllar içinde kendisine ulaşan gençlerle kurduğu iletişimden doğdu.

Herkes Gençlere Nasıl Kariyer Yapacaklarını Anlatıyor, O Kariyer Deme Bana Diyor yazısına devam et →

Altın Portakal’ın En İyi Filmi: Taş ve Tüy, En İyi Yönetmeni: Yeşim Ustaoğlu

“Sinemanın ışığı DAİMA Altın Portakal’da parlayacak” diyerek başlayan 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali bir haftanın sonunda ödül töreniyle sona erdi. Gecenin galibi En İyi Yönetmen de dahil olmak üzere 5 ödülle ayrılan, Yeşim Ustaoğlu imzalı Artakalan oldu. Ragıp Türk’ün yönettiği Taş ve Tüy ise festivalden, En İyi Film dahil 6 ödülle ayrıldı. Sungu Çapan Sinema Yazarları Jürisi ve Film – Yön Jürisi’nin de tercihi Ragıp Türk ile Taş ve Tüy filminen yanaydı.

  • Basın Bülteni
  • Altın Portakal'da Son Gün
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Altın Portakal’ın En İyi Filmi: Taş ve Tüy, En İyi Yönetmeni: Yeşim Ustaoğlu yazısına devam et →

Darbeden Haberdar Olan CIA Ajanları: Vahşi At Dokuz

Bu hafta ara seçimler geçiren ve tüm dünyanın gündemini meşgul eden ABD, ülkelerin geleceklerini de belirlemeye çalışıyor. İran’la savaşması, İsrail’le yakınlaşması (seçim sonuçlarına göre sanki biraz mesafe girecek), Venezuela’ya girip Başkanı bir gece kaçırıp hapsetmesi, geriye gittikçe bu tür durumların altında hep var. Barış istemediğini biliyoruz, neoliberalizmi dünyaya egemen kılmayı istediğini de… Kimi zaman başarsa da yüzüne gözüne bulaştırdığı da oluyor.

Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği, John Malkovich, Sam Rockwell, Steve Buscemi’nin oynadığı Wild Horse Nine (Vahşi At Dokuz) aslında şecaat arz ederken sirkatin söylüyor. Deneyimle ama artık çok yaşlı Malkovich (Chris Carlise) ve Rockwell (Lee Chesterfield) yıllardır birlikte çalışan CIA ajanıdırlar. Başlarındaki MJ (Buscemi) onları sürekli takip eder… 1973 yazında CIA, Şili’de, demokrasiyi yok etmek amacıyla bir çalışma içerisindedir ve bildiğiniz gibi Allende CIA’in çalışmasıyla devrilir, yerine faşist diktatör Pinochet geçer ve ülkeyi tam bir kan gölüne çevirir; işkenceler, hapisler, öldür(ül)meler, -çocukları kaybolan annelerin mücadelesi unutulmaz. Arkadaşından (kanserdir ve çaresizdir) kendisini öldürmesini isteyen Chris, çenesini tutamaz, darbe yaptıkları ülkeleri ve kimleri öldürdüklerini her yerde, herkese duyuracak kadar yüksek sesle söyler. MJ iki arkadaşı Paskalya Adasına yönlendirir.

Kennedy’yi kim öldürdü?

Sahi, CIA sadece başka ülkelerdeki darbelerin örgütleyicisi değildir; kendi ülkelerinde de “derin devlet” bazı suikastlar yapar. En ilginci ve bugüne kadar faili bulunamayan John F. Kennedy’yi de CIA’in öldürttüğünü -hâttâ kendisinin bile öldürmüş olabileceğini- ima eder Ajan Chris. Kumpas burada işte…

Film, aslında tam bir kara mizah. Çokça gülüyorsunuz, çokça kocaman soru işaretleriyle boğuşuyorsunuz, yaşlı ajanın ne yapmak istediğini sorguluyorsunuz. Filmin birinci katmanını bir tarafa bırakalım… Paskalya Adasındaki dev heykeller, yerel ve evrensel çatışması, (filme adını veren) yılkı atları ile casusluklar taşıyıcı ögeler. Öne çıkan iki durum var: Birincisi, dünyanın neresinde bir darbe varsa, yapılıyorsa CIA o hareketin içindedir. Başarılı olur veya ol(a)maz, ama demokrasi karşıtlığının tek dostu CIA’dir. Bunun için de hiçbir fedakârlıktan (!) kaçınmaz. Yeter ki demokrasi, barış olmasın. İkincisi, CIA ajanları o kadar düşük profilli insanlardır ki (şefleri de, ajanları da uyuşturucu kullanan, aile hayatı olmayan, dünya yansa bir çulları olmayan kişilerdir) hiçbirine güvenilemez.

Hollywood sineması ABD’yi eleştirirken seyircinin duygusunu dikkate alır. Sonunda muhakkak kendisi kazanır. O ajanlar silinir gider, ABD yeni ülkeleri sömürmek için yeni planlar yapar. Sahi, Irak, Libya, Afganistan ve en son İran örnekleri bunu göstermiyor mu?

06 Kasım’dan başlayarak gösterimde.

(07 Kasım 2026)

Korkut Akın

Suçlar ve Pişmanlıklar / Vahşi At Dokuz

Martin McDonagh’nın Eylül ayında Venedik’te dünya prömiyerini yapan son şaheseri ‘Vahşi At Dokuz / Wild Horse Nine’, Şili’den arşiv görüntülerle açılıyor. 1970 yılında demokratik seçimle iş başına gelen Salvador Allende’nin zaferini kutlayan kalabalığa, ülkenin efsanevi protest müzisyeni Violeta Perra tarafından yazılıp bestelenen ve evrensel bir marş haline gelmiş ünlü şarkısı ‘Gracias a la Vida’ eşlik etmektedir. ‘Hayata Teşekkür’ eden Şilililerin coşkusu bilindiği üzere fazla uzun sürmeyecek, Güney Amerika’nın demokratik yollarla seçilen ilk Marksist başkanı 1973 Eylül’ünde askeri darbe ile devrilirken, ülke tam 17 yıl sürecek koyu bir karanlığa sürüklenecektir.

Film, CIA’in Allende hükümetini devirmek için yürüttüğü gizli operasyonlar sürerken, darbe öncesinde başkent Santiago’dan uzaklaştırılarak, Pasifik Okyanusu’nda Şili’ye bağlı, mistik doğası ve yerel olarak ‘Moai’ adıyla bilinen gizemli kutsal heykelleriyle ünlü Paskalya adasına (Rapa Nui) gönderilen iki deneyimli ajanın hikâyesini anlatıyor. ‘Örgütün yürüyen tarihi’ de denilen 72 yaşındaki ajan Chris Carlisle (John Malkovich) ölümcül hastalığının son evresindedir. Yaşlı adam, belleği parça parça silinir, bedeni adım adım çökerken, ömrü boyunca yaptıkları için vicdan muhasebesi içindedir. 1954’te Guatemala, 1960’da Kongo’daki darbeleri yönetmiş, 1961’de Küba’ya ‘Domuzlar Körfezi’ çıkarmasını başarısızlık olarak kabûl etse de 1963 yılında John F. Kennedy’nin katledildiği Dallas suikastının arkasını yine O toplamıştır.

Kendi tümörüyle alay ederek onunla diyaloğa giren Chris ölüme hazırlanırken, bildiklerini kayıt altına alarak anılarını yazmayı kafasına koymuştur. Kurt casusun bir süredir birlikte çalıştığı kendinden genç deneyimli ajan Lee Chesterfield (Sam Rockwell) ile gözlerden uzak adaya yollanmasının esas nedeni budur. Kendi karanlık geçmişi ile yüzleşmekte olan Chris oyunu açık oynamaktadır. Havaalanında karşılaştıkları üniversite öğrencisi Monica (Mariana di Girolamo) ile Alicia’ya (Ailín Salas) ‘buraya demokrasinizi çökertmeye geldik’ dediğinde onu susturmaya kalkan partneri, ‘bizi afişe edecek ne bir şey yapalım, ne de konuşalım’ yanıtını verir. ‘Lee’ye güvenme’ yazılı not Chris’in gömleğinin cebindedir ama onca yalnız yıldan sonra bir baba-oğul ilişkisi içinde olduğu genç adamın yakınlığını kaybetmek istemez. Tek arzusu ona güvendiğini bilerek ölmektir.

Bizde ‘Leenane’in Güzellik Kraliçesi’ ve ‘Inishmore’lu Yüzbaşı’ gibi oyunlarıyla tanınan İrlanda asıllı yönetmenin bu son çalışması, ‘tiyatro suya yazılan yazıdır’ deyişinden hareketle sinema dünyasına adım attığı 2008 yapımı ‘In Bruges’ filmiyle yapısal olarak önemli benzerlikler taşıyor. Söz konusu filmde dramatik bir hatayla bir çocuğun ölümüne neden olan kiralık katil, ortağıyla birlikte patronları tarafından Belçika’nın masalsı gotik kentine ‘gözlerden uzak kalmaları ve beklemeleri’ için gönderilir. ‘Vahşi At Dokuz’da ajan çiftin Şili’deki gergin darbe ortamından uzaklaştırılarak beklemeye alındığı Paskalya Adası bir kez daha karakterlerin geçmişleriyle hesaplaştıkları izole bir tiyatro sahnesi gibidir. Keza, 2022 yapımı ‘The Banshees of Inisherin’de iki kadim dost olan Colm ile Pádraic’in birbirlerinden kopuşunun ardından, İrlanda’nın muazzam doğa manzaraları ihtiva eden gözlerden uzak adası bu ayrılık kararını besleyen bir ‘açıkhava hapishanesine’ dönüşür. Her üç filmde de mekânların güzelliği, çatışan karakterlerin vicdan azabı, öfke ve nefret patlamaları ile tezat oluşturmaktadır.

Coğrafi güzelliği ahlâki yozlaşmayı, kopuşu ve suçu örtbas eden tezat bir örtü gibi kullanan McDonagh bu kez politik damardan giriyor. Emperyalist dünyanın çıkarları doğrultusunda dünyanın dört bir ikliminde ortalığı karıştıran ölümcül operasyonlar üzerinden ABD’nin dış politikasına çok sert ve net eleştiriler getiriyor. Chris adada sohbet ettikleri ve Santiago’ya dönmemelerini öğütlediği protestolara katılmış iki genç kıza, 11 Eylül 1973’te yaşanacakları önceden haberliyor: ‘ordunun yönetime geleceğini, yakalanacaklarını, Santiago’daki stadyuma kapatılacaklarını, çoğu gencin orada öleceğini bir bir anlatıyor’. Gabriel Garcia Marquez’in bizde ‘Kırmızı Pazartesi’ olarak bilinen ünlü romanındaki gibi ‘önceden ilan edilmiş bir felâketi’ tüm ayrıntılarıyla ifşa ediyor, onlara ‘asla bir arabaya zorla binmeyi kabul etmemelerini, gerekirse çarpışarak sokakta can vermelerini’ öğütlüyor.

McDonagh siyasi açıdan oldukça kasvetli hikâyesini yine kendine özgü absürt bir kara güldürüyle dengeliyor. CIA ajanları küresel cinayetleri ya da kapıdaki ölüm gerçeğini düşünmüyor sürekli olarak. Aralarında ‘peynirler ve ülkelerin eşcinsel eğilimleri’ benzeri anlamsız geyikler de dönüyor. Bu diyaloglar, 1973 yılındaki maço, her şeyi kendinden menkul gören ve dünyayı ‘Amerikalılar ve diğerleri’ olarak gören ajanların entelektüel cehaletini alaya alıyor. Kanlı müdahaleleri adeta bir CV maddesi gibi sıralayan Chris’in şahsında, ABD dış politikasını ve kendi başkanını dahi kolaylıkla gözden çıkarabilen emperyalist düzeni şeytani bir mizahla yeriyor. Üstadın oyunlarında seyirciyi şoke eden ahlâki gri alanlar, çiğ şiddet, rahatsız edici tabular benzeri ‘Suratına Tiyatro / In-Yer-Face’ esintileri, iki kafadar ajanın geçmişte işledikleri küresel cinayetleri birer ‘ofis dedikodusu’ gibi rahatça konuşmalarında kendini gösteriyor.

McDonagh’un harika senaryosu, önceki filmlerinde olduğu gibi, muhteşem bir oyuncu topluluğu ile beyazperdeye taşınıyor. Venedik’ten en iyi erkek oyuncu ödülü ile dönen, Chris karakteriyle yaşıt Malkovich, kanseriyle konuşurken aslında Tanrı’yla, vicdanıyla ve yaklaşmakta olan cehennem azabıyla pazarlık eden yorumuyla şimdiden Oscar’a göz kırpıyor. Lee’de yazar yönetmenle biri tiyatroda (The Pillowman) olmak üzere üç kez çalışmış bağımsızların bağımsızı Rockwell, ikilinin acımasız patronunda görmüş geçirmiş Steve Buscemi, Lee’nin karısı Marge’da bağımsızlar kraliçesi Parker Posey çok iyiler. 2012 tarihli ‘Yedi Psikopat’ta seri katilleri hedef almış, tavşanıyla takılan gizemli ve melankolik Zachary Rigby rolünde izlediğimiz, yönetmenin olmazsa olmazlarından efsanevi müzisyen ve oyuncu Tom Waits ise Chris’in erkek kardeşi Jim olarak kısacık bir sahnede rol çalmayı başarıyor.

Filmin adına gelince, McDonagh bu konuyu kasıtlı olarak biraz gizemli bırakmış. ‘Üç Billboard’ gibi filmlerindeki sayıların kariyeri boyunca birbiriyle bağlanan ve bir gün bir araya geldiğinde anlam ifade edecek gizli bir bütünün parçaları olduğunu çıtlatmış, ancak detay vermekten kaçınmış. Rapa Nui’de başıboş dolaşan atlar, artık sistemin dışına çıkmış, emir almayı bırakmış, kendi bildiğini okuyan Chris’in ehlileştirilemezliğiyle ilgili olmalı. Dikkatli izleyiciler Chris’in adada 9 no’lu motel odasında kaldığını da fark etmiştir. Yönetmenin tercihiyle ince detayları zamana bırakalım.

(05 Kasım 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Altın Portakal Heyecanında İki Film Daha Seyirciyle Buluştu

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bugün yarışma heyecanının yoğunluğu vardı. Ulusal Yarışma filmlerinden Bir Anne Hakkında ile Ölü Arının İğnesi filmleri seyirci karşısına çıktı,  ekipleri söyleşilere katıldı. İzleyici ile ilk buluşan, Bir Anne Hakkında ekibi oldu. Yönetmen Büşra Bülbül, senarist Bekir Bülbül, oyuncular Sevda Erginci, Ecmel İs Ergür, Osman Doğan, Ahmet Çelik, Ümran Şakır, Duygu Köse, yapımcı Betül Demir ve cast direktörü Filiz Çelik soruları cevapladı.

Altın Portakal Heyecanında İki Film Daha Seyirciyle Buluştu yazısına devam et →

Yüzyılın Edebi Buluşması Can Yayınları’nda: Albert Camus – Roger Martin du Gard: Yazışmalar 1944 – 1958

Albert Camus ve Roger Martin du Gard’ın mektupları, 20. yüzyıl Fransız edebiyatın iki büyük isminin düşünsel yakınlıklarını, insanı anlama çabalarını ve birbirlerini nasıl okudukları kadar, kendilerini nasıl sorguladıklarını da gösteriyor. Yalnızca fikir alışverişini değil, aynı zamanda ortak bir hümanizm anlayışı etrafında şekillenen derin dostluklarını gözler önüne seriyor. Dönemin edebiyat, sanat ve siyaset ortamına dair önemli ipuçları da taşıyan yazışmalar, edebiyatın zamana direnen hakikatini de yeniden hatırlatıyor. Böylece, ortaya bir kitabından öte, edebiyatın insanı anlamaya yönelik en güçlü araçlardan biri olduğuna inanan iki yazarın ortak tanıklığı çıkıyor.

Yüzyılın Edebi Buluşması Can Yayınları’nda: Albert Camus – Roger Martin du Gard: Yazışmalar 1944 – 1958 yazısına devam et →

Türk Sinemasının Yeni Filmleri Film Forum Desteğiyle Yola Çıktı

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında yapılan Film Forum, dopdolu bir programın ardından ödül töreniyle sona erdi. İki gün boyunca sunumlar ve sektörel söyleşilerle sinema profesyonellerini buluşturan Film Forum, bu yıl sinemaya toplam 1 milyon 450 bin TL destek sağladı. Yapım öncesi ve yapım aşamalarındaki 269 proje arasından finale kalan çalışmalar, uzman isimlerden oluşan jürilerce değerlendirildi ve yolculuklarına başladı.

Türk Sinemasının Yeni Filmleri Film Forum Desteğiyle Yola Çıktı yazısına devam et →

Ömer Seyfettin’den Gösterişe, Fırsatçılığa ve Sahte Aydınlara Keskin Bir Hiciv: Efruz Bey ve Seçme Hikâyeler

İkinci Meşrutiyet’in çalkantılı atmosferi, Efruz Bey’in gösteriş ve itibar arayışıyla örülü serüveninde hayat buluyor. Ömer Seyfettin, klâsik eseri Efruz Bey’e eşlik eden diğer öykülerde de okura dönemine dair özel panoramalar sunuyor. Günümüz Türkçesiyle yayına hazırlanan kitap, Can Yayınları Miras Dizisi’nde okurla buluşuyor. Efruz Bey, İkinci Meşrutiyet’in toplumsal ve siyasal atmosferini keskin bir mizah, güçlü bir ironi ve unutulmaz bir hiciv diliyle yansıtan, döneminin aykırı metinlerinden biri. Kendisini her dönemin kahramanı, fikir insanı ve öncüsü olarak göstermeye çalışan Efruz Bey’in serüveni gösterişe, fırsatçılığa ve sahte aydın tavırlarına yöneltilmiş evrensel bir eleştiriyi gözler önüne seriyor.

Ömer Seyfettin’den Gösterişe, Fırsatçılığa ve Sahte Aydınlara Keskin Bir Hiciv: Efruz Bey ve Seçme Hikâyeler yazısına devam et →

Yeni Bir Huzursuz Beyin Kitabı: Emre Özarslan’dan Geç Kalmışlık Hissi: Yeniden Başlamak mı Sıfırdan Başlamak mı?

Emre Özarslan, Geç Kalmışlık Hissi: Yeniden Başlamak mı, Sıfırdan Başlamak mı? adlı yeni kitabında bu kez geç kalmışlık hissi ve hepimizin kendisini içinde bulduğu şefkatsiz telâşa odaklanıyor. Yazar, psikolojik durumların sadece bireysel meseleler olmayıp zamanın ruhuyla yakından âlâkalı olduğunu, performans kültürünün hepimizi içten içe oyduğunu ortaya koyarken hem kendisinden hem de danışmanlık verdiği kişilerden yola çıkarak örnekler sunuyor. Kitap, Ekim ayında Mundi etiketiyle raflarda. Diyelim ki hayatımızın hiç de istediğimiz gibi akmadığının farkındayız. Oturduk düşündük, kendimize yalan söylemeyi de bıraktık. Ne güzel, elimizde kocaman bir “farkındalık” var artık.

Yeni Bir Huzursuz Beyin Kitabı: Emre Özarslan’dan Geç Kalmışlık Hissi: Yeniden Başlamak mı Sıfırdan Başlamak mı? yazısına devam et →

Altın Portakal’da Yarışma Filmleri Günü

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, yeni haftaya film ekipleri ve seyircileri buluşturan söyleşilerle başladı. Pazartesi günü Ulusal Yarışma ve Yarışma Dışı Özel Gösterim kapsamında ikişer, Uluslararası Yarışma bölümünden de bir filmin ekipleri, gösterimler sonrası seyircilerin karşısına çıktı. Ulusal Yarışma kapsamında ilk olarak Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Aspendos Salonu’nda sinemaseverlerin beğenisine sunulan, Artakalan filminin ekibi, soruları cevapladı.

Altın Portakal’da Yarışma Filmleri Günü yazısına devam et →

Altın Portakal’da Festival Heyecanı Söyleşilerle Başladı

Türkiye’nin sinema şenliği, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali,  perdelerini açtıktan sonra festival heyecanı başladı. Türk ve dünya sinemasının önde gelen yapımlarıyla bir hafta sürecek maratonda ilk gün, yarışma ve özel gösterim programındaki filmlerin ekipleri, seyirci karşısına çıktı. Altın Portakal, 25 Ekim 2026 Pazar günü Ulusal Yarışma filmlerinden de ikisini ağırladı. Bunlardan birincisi yönetmenliğini Biket İlhan’ın üstlenmiş olduğu Tatlı Maya filmiydi.

  • Basın Bülteni
  • Altın Portakal 2. Gün
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Altın Portakal’da Festival Heyecanı Söyleşilerle Başladı yazısına devam et →

Pera Müzesi’nden Yeni Yayınlar: Yaratım ve Yıkım: Frank Bowling / Cumhuriyetin Kamera Arkası: The Republic Behind the Scenes

Pera Müzesi’nin Yaratım ve Yıkım: Frank Bowling ile Cumhuriyetin Kamera Arkası: The Republic Behind the Scenes adlı kitapları yayınlandı. Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle başlıklı sergi, Frank Bowling’in üretimini; Ressam Francis Bacon ve savaş sonrası Britanya resminin özgün isimlerinden Victor Willing’in yapıtlarıyla birlikte ele alıyor. Cumhuriyetin Kamera Arkası Sergisi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki Basın Fotoğrafları Arşivi’nden bir seçkiyle hazırlandı. Sergi, Cumhuriyet İstanbul’unun gündelik hayatını ve foto muhabirliğinin perde arkasını ele alıyor.

Pera Müzesi’nden Yeni Yayınlar: Yaratım ve Yıkım: Frank Bowling / Cumhuriyetin Kamera Arkası: The Republic Behind the Scenes yazısına devam et →

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu