Son yıllarda işlediği konular ve yarattığı kamuoyu etkisiyle çağdaş sinemamızın en etkili figürlerinden biri haline gelen Emin Alper’in, Berlin Film Festivali sonrası merakla beklenen yeni filmi “Kurtuluş”u izledim. Şahsi kanaatimce; eğer biçimsel tercihler anlatıya makro düzeyde bir hizmet sunmuyorsa, bu teknik detaylar üzerine yorum yapmayı pek anlamlı bulmuyorum. Zira beşinci uzun metrajına imza atan bir yönetmenin, artık belli bir teknik standardı yakalamış olduğu aşikârdır. Bu kalibredeki isimlerin işlerini; biçimden ziyade hikâye üzerinden ürettikleri yeni anlamlar ve açtıkları sorgulama alanları üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Ancak ne yazık ki “Kurtuluş” filminde o kadar çok yapısal problem göze çarpıyor ki, asıl anlatılmak istenene odaklanmaya bir türlü sıra gelemiyor.
Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; karşımızda iki aşiret arasındaki toprak ve buna bağlı olarak gelişen iktidar çatışması var. Bölgede koruculuk yaparak varlığını ve gücünü sürdüren Hazeran aşireti ile yıllar sonra köylerine dönerek topraklarını geri almaya çalışan ve koruculuğa talip olan Bezariler aşireti arasındaki bozulan dengeler anlatılıyor. Hikâyenin detaylarına daha fazla girmeyecek, doğrudan izlerken zihnimi kurcalayan yapısal problemlere odaklanacağım. Yazının buradan sonrasının “spoiler” içerdiğini belirterek, henüz izlemeyenlerin film sonrasında okumasını tavsiye ederim.

Hikâye başladığı andan itibaren anlatının Doğu’da, Kürt coğrafyasında geçtiği net bir şekilde hissediliyor. Haliyle izleyici; bölgenin kültürel kodları, dili, mimarisi ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi temel unsurlar üzerine inşa edilmiş tutarlı bir temsil bekliyor. Ancak bunun aksine, filmdeki ilk Kürtçe diyalogda kullanılan bir kelimenin aslında Kürtçede var olmadığı; Türkçedeki anlamının doğrudan çevrilmesiyle oluşturulmuş “yapay” bir sözcük olduğu gerçeği hemen göze batıyor. Özellikle ana karakterlerin şiveleri ve telaffuzları konusunda, filmin Türkçe – Kürtçe ağırlıklı diyalog yapısı düşünüldüğünde, mutlak bir özen gösterilmeliydi. Karakterlerin her iki dildeki telâffuzları, yaratılan temsilin inandırıcılığı açısından eksiksiz olmak zorundadır. Bu durum kimilerine basit bir detay gibi gelebilir; ancak Karadeniz’de geçen bir hikâyede karakterlerin Ege şivesiyle konuştuğu o absürt tabloyu hayal etmenizi isterim. Aynı disiplinli tutumun burada da sergilenmesi gerekirdi.

Anlatı ilerledikçe Hazeran aşiretinin temel motivasyonunun ve hakimiyet alanlarının “koruculuk” sistemi üzerine kurulu olduğunu görüyoruz. Öyle ki, rakip aşiretin de koruculuk yapmak istediğini öğrendiklerinde, devlet eliyle edinilecek silahların kendilerine karşı bir üstünlük kuracağı endişesi, saldırganlıklarını tetikleyen ana unsur haline geliyor. Fakat bu detaylar işlenirken, koruculuk kurumunun ne olduğuna veya tarihsel arka planına dair en ufak bir bağlam sunulmuyor. Bu kavram, hikâyede devasa bir yer kaplamasına rağmen, nedenlerine dair hiçbir unsura yer verilmiyor. Filmin belki de en kritik sorunu; bu “neden – sonuç” ilişkisinden kopuk olması. Sadece koruculuk meselesinde değil; bölge insanının içinde bulunduğu sosyolojik durumun nedenleri, terörün varlığı, devletin işlevi ve dönemin konjonktürü gibi durumların bir şekilde izah edilmesi gerekiyordu. Nedensellikten uzaklaşıldığında, anlatı otomatik olarak anlam kaybına uğruyor. Yönetmenin bilinçli bir tercih olduğunu düşündüğüm bu “soyutlanmış dünya” tasarımı, ne yazık ki izleyici nezdindeki karşılığını azaltıyor. Film bir yandan gerçek olayların ağırlığını kullanmaya çalışırken, diğer yandan yönetmenin kendi perspektifiyle eklediği imgelerle “temsili bir mikro evren” yaratmaya çabalıyor. Bu ikililik arasında net bir tercih yapılmalıydı ki doğabilecek soruların çoğu bu temel tercih ile yanıt bulabilsin.

Bu belirsizlik, filmin politik duruşunda da kendisini hissettiriyor, devlet ve aygıtlarının hikâyedeki konumu oldukça flu. Yönetmen, ülkemizin son 50 yılına damga vuran bu mesele hakkında bir taraf seçme gayretinde bulunmuyor. Ancak bu “tarafsız” kalma çabası, filmi her iki cenahtan da eleştiri alabilecek kırılgan bir zemine oturtarak, anlatı için en büyük hataya dönüşüyor. Aslında yüzyıllardır süregelen feodal yapı ve toprak düzeni gibi köklü problemlerin bir neticesi olarak Hazeran ve Bezarilerin toprak kavgasına gelindiğini es geçmemeliyiz. Bu tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerin yansımalarının, olaylardan bağımsız ve kopuk bir şekilde anlatılması ve bu kopukluğun göze batması benim filme dair temel eleştirilerimin merkezini oluşturuyor. Yönetmenin kurduğu bu mikro evrende, röportajlarından da anladığım kadarıyla asıl amacı, toplumların kendilerini yönetmesi için yanlış ve problemli liderleri seçmesi ve bunun yıkıcı sonuçlarını işlemek. Bu kolektif psikozu yansıtmak adına rüya sekanslarına başvurulmuş. İlk başlarda bu tercihi oldukça başarılı bulsam da bir noktadan sonra sürekli tekrara düşülmesi bu sahnelerin işlevini yitirmesine sebep oluyor. Bir yere varmayan ve yalnızca izleyiciyi germeyi amaçlayan bu histerik sahneler, ne yazık ki anlatıyı beslemek yerine döngüsel bir tekrara hapsediyor.

Burada teknik bir parantez açmak isterim ki rüya sahnelerinin görsel dili ve filmin genel aksiyon – gerilim kısımları gerçekten takdire şayan. Sinemamızda, özellikle de “Auteur” sinemamızda pek sık rastlamadığımız bu dinamik üslûbu görmek beni oldukça mutlu etti. Işık ve renk kullanımı, aktüel kamera tercihleri ve filmin genelinde etkisini hissettiren çok başarılı ses tasarımı, farklı unsurların bütünleştiği teknik bir şölen sunmakta. Hareketli sahneleri çekmenin ve bu kaosu yönetmenin ayrı bir meziyet olduğu kanaatindeyim, film de bu konuda meziyetini ispatlıyor. Ancak, daha iç mekânda geçen ve karşılıklı diyalogların ağırlıkta olduğu sahnelerde, özellikle filmin ilk yarısında sıkça tercih edilen şaryo (dolly) hareketlerini biraz yersiz bulduğumu belirtmeliyim. Bu kısımlarda daha statik bir kamera kullanımı anlatının tonuna daha çok hizmet edebilirdi, tabii bu tamamen benim kişisel ve teknik bir tercihim olduğunun altını çizmek isterim.

Hikâyeye dönecek olursak; gerçekte yaşanan olaylara az çok hâkim olan her izleyici, daha ilk sahnelerden itibaren anlatının nereye evrileceğini tahmin edecektir. Yönetmen, karakter psikolojilerine ağırlık vererek asıl patlama noktasını geciktirmeye çalışmış; fakat yukarıda belirttiğim gibi, birbirini tekrar eden rüya sekansları bu boşluğu doldurmaya yetmiyor. Anlatılmak istenen o tekinsiz atmosfer, psikanalitik derinliği olan veya dini imgelerle desteklenen gerçeküstü bir dille pekiştirilseydi, varılmak istenen nokta çok daha güçlü olabilirdi. Son olarak, yönetmenin bilinçli bir tercihle hikâyeyi şehir merkezine veya “dağ” odağına hiç kaydırmamasını anlıyorum. Ancak bu tercih, zaten oldukça dar bir alana sıkışmış olan köyde hikâyenin patinaj yapmasına neden oluyor. Sürekli aynı mekânlarda, bir türlü atağa geçemeyen ve kendi içinde devinen bir insan topluluğunu izlemek, filmin temposunu zayıflatan unsurlardan biri haline geliyor.

Tüm bu gözlemleri bir araya getirdiğimde, “Kurtuluş” filmine dair iki temel eleştirim baki kalıyor: Oryantalist bakış açısı ve neden – sonuç ilişkisinden kopukluk. Emin Alper, şahsen filmlerini her zaman merakla beklediğim ve sinema dilinden büyük keyif aldığım bir yönetmen. Bu filmdeki aksaklıkların bir özensizlikten ziyade, yönetmenin kurmak istediği o izole mikro evrene aşırı yoğunlaşma arzusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak hem seçilen coğrafyanın somutluğu hem de anlatının gerçek bir trajediden esinlenmiş olması, bu yapısal tercihleri ne yazık ki eleştiriye açık hale getiriyor. Belki yönetmenin önceki filmlerinde olduğu gibi, coğrafi belirsizliğin hâkim olduğu ve temsillerin daha evrensel / doğru temellere oturduğu bir hikâye yapısı tercih edilseydi, ortaya çok daha tutarlı bir eser çıkabilirdi. Yine de birbirini tekrar eden sığ temaların hüküm sürdüğü sinema iklimimizde; eleştireceksek tam da bu kalibredeki toplumsal işleri eleştirelim diyor, Emin Alper’in bir sonraki projesini şimdiden merakla bekliyorum.
(09 Mart 2026)
Nusret Şen