Mary Bronstein imzasını taşıyan ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim / If I Had Legs I’d Kick You Out’ adını ana karakterin yoğun hüsran ve sıkışmışlık duygusundan alıyor. Yorgun, çok yorgun bir anne Linda (Rose Byrne). Küçük kızının gizemli hastalığı ile hareket alanı daralmış. Gemi kaptanı baba (Christian Slater) uzaklarda olduğundan yapayalnız, makinaya bağlanmış karnındaki boruyla beslenip kilo alması gereken çocuklarının tek sorumlusu. Tavan çöküp evin yatak odası sular altında kaldığında sığındıkları daracık motel odasında hayat daha da dayanılmaz hale geliyor.
Akademik çalışmalarıyla feminist kurama katkılarda bulunan sinemacının hayli ilgi uyandırmış ilk filmi ‘Yeast’i (2008) bir yerlerde bulup izleyemedim. Bronstein, Sundance ve Berlinale çıkarmalarıyla ünlenen bu ikinci uzun metrajında, ‘anne fedakârdır’, ‘anne herşeye katlanır’ kodlarının kabûl gördüğü toplum düzeninde Linda’nın yardım çığlığından hareketle kadın sorunlarını irdelemeyi sürdürüyor. Annelik olgusunun, terapi sürecinin ve hasta bakıcılığının insani limitlerinin çetin bir psikolojik sorgulamasına soyunurken, geleneksel ‘romantik annelik’ mitini tartışmaya açıyor.

Linda kızının hastalığına çözüm ararken kendi hastalarının seanslarını da aksatmamaya çalışıyor. Uzaktaki kocasının talimatlarla yönlendirdiği genç kadın, aynı psikoterapi merkezinde birlikte çalıştığı meslekdaşından (Late Night sunumlarıyla ünlü Conan O’Brien) medet umuyor. Terzi kendi söküğünü dikemiyor belki ama küçük bebeğini koruyamama endişesiyle çaresizliğe düşmüş hastası Caroline’in (Danielle Macdonald) ‘ben nerde yanlış yaptım’ tedirginliği ve suçluluk duygusuna el verirken, bu hissiyatın kendisini ele geçirmesine direniyor.

Kızı 8 yaşlarındayken benzer bir sürecin içerisinde kaybolmuş olan Bronstein yarı otobiyografik anılarından yola çıkarak konvansiyonel olmayan bir çalışmaya imza atmayı hedeflemiş. Daralan çerçeveler, ağırlıklı olarak Linda’nın yüzüne odaklanan yakın planlarda genç kadının bunalımını, çare arayışını, tavanda açılmış metaforik kara delikten çıkış çabasını deneysel bir sürece dönüştürmek istiyor. Derin bir acıya gerçeküstücü bir kâbusun karanlık estetiği eşlik ederken, neyin ‘gerçek’ neyin ‘düş’ olduğu konusunda Linda gibi bizlerin de kafası karışmıyor değil. Ancak filmin ilk repliklerinden birinde duyduğumuz üzere ‘gerçeklik’ algılanandır. Linda’nın mütemadiyen ‘görün beni’, ‘duyun beni’ çığlıkları kadınların, özellikle çocuk sahibi kadınların evrensel haykırışlarının iz düşümüdür.

Geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını neşter altına yatıran manifesto niteliğindeki bu radikal yapım, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, ‘ezber bozan’ bir film. Kutsal ailenin sebatkâr anne figürünü baş köşeye koymuş konvansiyonel Hollywood’un nicedir görmezden geldiği, soluk soluğa izlenen performansıyla Bronstein’a yoldaşlık eden Rose Byrne’ün devleştiği, Josh Safdie’nin desteğini almış bu sapına kadar bağımsız sinema örneği kolay rastlanmayacak bir zihin deneyimi vadediyor.
(11 Şubat 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com