Mesele Yalnızca Baldan İbaret Değil

32. İstanbul Film Festivali’nin hoş sürprizlerinden biri olan, yazar yönetmen Marcus Imhoof imzalı ‘Baldan Acı / More Than Honey’nin tek kopyayla da olsa, tadilâttan yeni çıkan İstanbul Beyoğlu Sineması’nda gösterime girmesi sevindirici. İsviçreli sinemacı ile ilk karşılaşmamız değil bu. Yaşı tutanlar Imhoof’u 4. İstanbul Film Festivali’nde (ya da o zamanki adıyla Uluslararası İstanbul Sinema Günleri kapsamında) gösterilmiş ve o yıllarda Berlin Şenliği’nde ödüllendirilmiş, En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olmuş, 1981 yapımı ilk dönem filmlerinden ‘Teknede Boş Yer Yok / Das Boot Ist Voll’dan hatırlayacaktır. Söz konusu film, kendilerini bir ailenin fertleri olarak gizleyen dördü Yahudi altı sığınmacının İkinci Dünya Savaşı yıllarında tarafsız İsviçre topraklarında verdikleri yaşam mücadelesi üzerinedir. Imhoof, İsviçrelilerin çevredeki insan dramına kayıtsız kalmasını ve mülteci aileyi kendi kaderleriyle baş başa bırakmasını şiddetle eleştirir filminde.

Kendisi bugün 72 yaşında. Ve yıllar sonra çektiği son filmiyle festivalin konuğu olarak ülkemizi de ziyaret etti. Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto eden sanatçı ve halk topluluğunun tazyikli suyla püskürtüldüğü o meşum saatlerde Beyoğlu Sineması’nda seyircilerle birlikteydi. Kendisi film sonrası soru cevap söyleşisinden sonra, beklenmedik sert müdahaleden hayli ürkmüş olan genç yaştaki eşine oranla daha sakin bir üslûpla polis terörünü kınamış ve Emek Sineması’nın yerinde yaşatılma mücadelesine destek vermişti.

Festivaldeki bu tatsız anının ardından filme dönersek, arıların dünyası üzerine bugüne dek yapılmış en müthiş belgesellerden biri olarak düşündüğüm ‘Baldan Acı’, dört kıtadan arı yetiştiricilerinin tanıklığıyla izleyicisinin balarılarının yaşam düzeni hakkında geniş bilgi sahibi olmasını sağlıyor. Tek başına yaşayamayan arıların parmak ısırtan örgütlenmelerini, koloni düzenlerini, kraliçe arının, onu dölleyen erkek arıların ve çalışkan işçi arıların faaliyetlerini detaylı bir şekilde gözlemliyoruz. Arı davranışları ve duyuları üzerinde yaptığı çalışmalarıyla tanınan Nobel ödüllü Avusturyalı bilim adamı Karl V. Frisch’in ünlü keşfi ‘arıların dansı’ yoluyla mucizevi yaratıkların nasıl tek bir akıl ve duygu yumağı içinde iletişim kurdukları konusunda bilgilendiriliyoruz. Yediklerimizin üçte birinin arılar olmadan var olamayacağını, tüm renkli ve iyi kokulu bitkilerin döllenmesinde arıların rolünü öğreniyoruz. Arıların çiçeklerden taşıdığı nektarlardan bal üretimine ve peteklere gizlenen gıdayla yavru arıların nasıl beslendiklerine şahit oluyoruz.

Ancak Imhoof’un filminde mesele yalnızca balın üretilmesi ve insanoğlunun balı arılardan nasıl çaldığıyla sınırlı değil. Yönetmen giderek daha fazla artış gösteren arı ölümlerinden epeyce kaygılı. Sadece İsviçre’de değil, dünya çapında arı ölümlerinin izini takip ederek, dünyanın doğal dengesini sağlayan balarısının neslinin tükenmesine neden olabilecek gelişmelerin izini sürüyor. Ve kapitalist büyüme iştahının yol açtığı bir dizi olumsuz faktöre işaret ediyor. Öncelikle gündüz saatlerinde yapılan aşırı ilâçlama, arı neslinin hızlı bir şekilde tükenmesine neden oluyor. Tarım ilâçlarındaki zehir ve kimyasallar yeni doğan arıların hayatta kalmasını engelliyor. Buna ilâve olarak, dünyanın çeşitli bölgelerinde meyve ve sebzeciliğin hızlı gelişimi amacıyla tek tip kovanlarda uzun mesafeler boyu taşınan kraliçe arı ve işçi arılar yorgun düşmekte, koloniler dağılmaktadır. Arıcılığın şefkatle yapıldığı mütevazi aile kovanlarından, tek tip endüstriyel bal çiftliklerinin acımasız çarkına sürüklenen arıların tüm yaşam düzenleri zedelenmektedir. Üstüne üstlük, laboratuvarda üretilen Avrupa-Afrika melezi arı cinsleri neredeyse bir intikamcı ruhuyla katil arılara dönüşmekte ve insanlara saldırmaya başlamaktalar.

Imhoof tüm bu süreç boyunca taşıdığı kaygıları filmi vasıtasıyla izleyiciyle paylaşmış. Albert Einstein’ın ‘Arılar yok olup giderse insanlık en fazla dört yıl ayakta kalır’ kehanetini hatırlatarak endişesini dile getirmiş. Yazımın ulaştığı her okura, Peter Scherer’in etkileyici müzik çalışmasıyla desteklenen bu müthiş belgeseli kaçırmamasını öğütlerim.

(30 Haziran 2013)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir