Korkut Akın

(Film Eleştirileri)
Eskişehir, İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema TV Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı, İşletme İktisadı Enstitüsü’nde de ihtisas. Yeşilçam’da reji asistanlığı ve senaryo yazarlığı ile başladı, televizyonlarda kültür … Devamı…»

*****

Çocuklara da Büyüklere de…: Garfield

Hemen herkesin sevdiği, adıyla birlikte yüzüne gülümseme yayıldığı obur ve bir o kadar da sevimli kedi, serüveniyle yine beyazperdede.

Bütün devam filmlerinde olduğu gibi (yeni moda, geçmişe dönmek, öncesini görmek ya da öğrenmek), Garfield’in babasıyla nasıl ayrıldığını, Jon’un evini nasıl ele geçirdiğini, teknolojinin nimetlerinden nasıl yararlandığını izliyoruz.

Garfield, haklı olarak Vic (babası) ile buluşmalı yeniden değil mi? Haklısınız, yeniden buluşsun ama bu, özellikle çocuklar için travmatik olmasın, mümkünse. Büyüklerin yarım ağız gülümseyeceği, küçüklerinse, Garfield sevgisiyle hayran olacakları, ama asla sahiplenmeyecekleri bir film izleyeceklerini baştan söyleyelim.

Vic’in onu terk ettikten sonra, uzaktan izlediğini, sürekli takip ettiğini, mutlu bir yaşamı olduğunu görünce yine onu korumak amaçlı yakınlaşmadığını öğreniyoruz. Ancak Vic, pek de tekin biri değildir. “Yük”lerinden kurtulmak için bir süt fabrikası soymak zorundadırlar. Bu arada Garifeld babasıyla yüzleşir ve anlaşır. Süt fabrikasının satılması, amblemlerindeki Otto ile sevgilisinin ayrılması, bu soygunun yan öykücükleridir.

Büyüklerin pek sev(e)meyeceği, çocuklanışa gülse de benimsemeyeceği böylesi bir film aslında iki kötü (dikkat: kadın) karakterin çevresinde döneniyor. Filmden önemli bir cümleyi aktarmalıyım: “Eğer küçük çocuklarınız varsa, odadan çıkmaları iyi olabilir.” Bu, anne babalara mı sesleniyor, yoksa çocukların aklını mı karıştırır? Kasap çengeli örneği asılı duruyor ortada.

Klasik çizgi film sürükleyiciliği yine de var filmde, ama yeterli sayılır mı, bilemem…

31 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(29 Mayıs 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

Kaybolmak İçin Gelinen Yer, İstanbul: Geçiş

Sosyal, siyasal, ekonomik, duygusal ve/veya yaşamsal nedenlerle bir göç hareketi yaşanıyor yeryüzünde, her zamankinden daha fazla. Sizin gitmek istediğiniz yerlerden birileri belki de sizin bulunduğunuz yere göçmeyi tasarlıyor ya da deniyor. Sorunlar o kadar çok, o kadar geniş alana yayılmış ve o kadar yoğun ki, kimseye niye, neden, nasıl diye sor(a)mıyorsunuz bile.

İstanbul, Levan Akın’ın filminin ana odağı olması nedeniyle de kuşkusuz, bir geçiş kenti. Onun için de zaten kültürler mozaiği diyoruz. ’68 kuşağı için “dünyanın merkezi”ydi, tabii çok daha öncesinden, “milyon taşı” için de aynı tanım yapılıyordu. Refik Durbaş, bir şiirinde “Anadolu’nun merkezi Sirkeci, dünyanın merkezi Sultanahmet” diyor, en tam da bu nedenle. Gürcü yönetmen Levan Akın, İstanbul’un bir diğer “merkez”ini anlatıyor hepsiyle birlikte: Kuir yaşam.

Gürcü, emekli öğretmen Lia (Mzia Arabuli), kardeşine verdiği söz üzerine yeğeni Tekla’yı aramak için kendisine yardımcı olmak isteyen ama aslında gönüllü göçmen/sığınmacı/mülteci olmayı aklına koymuş Achi (Lucas Kankava) İstanbul’a gelir. Pembe Hayatlar gönüllüsü, Avukat Evrim (Deniz Dumanlı) ile yolları kesişir ve İstanbul’un o kendine has hercümercinde Tekla’yı ararlar. Bu aramada insan yaşamlarına tanık oluruz. Kim nedir, nasıl davranır, kimi kandırmaya çalışır, kanan ile kandırılan kimlerdir sorularını sordurur film bize. Akın’ın filmi, İstanbul’a bir pencere açar ve film boyunca o pencerenin önünden geçenleri izleriz; aslında her gün, her saat yaşadığımızdır izlediğimiz de. Bir belgesel tadında yaşamdan manzaralar gelir beyazperdeye; hani şu bildiğimiz, hep görüp geçtiğimiz evsiz çocuklar, küçük hırsızlıklar, şaşaalı lokantalardan arta kalanlar, martılar, kediler…

Umutlar ne zaman artar, niye söner kim bilebilir ki!

Dış çekimleri, oyuncuların kalabalık içinde kaybolmalarını yönetmen iyi çözümlemiş. Oyuncuları da titizlikle seçmiş, röportajlarında belirtmişti. Şerif Gören, çok yıllar önce Eyüp Halit Türkyazıcı ile Hüseyin Kuzu’nun senaryosundan “Beyoğlu’nun Arka Yakası”nda, arka sokaklardaki yaşamı sergilemişti. Aradan geçen 40 yıla yakın zamanda değişen pek bir fazla şey yok, olmamış. Yine yoksulluk, yine ötekileştirme, yine aşağılanan insanlar… İstanbul’u tanımayanlar (daha doğru deyişle “arka sokaklardan geçmeyenler) böyle bir öykü oluşturamazlar. Levan Akın da Hüseyin Kuzu ve Eyüp Halit Türkyazıcı gibi o sokakları yaşamış besbelli.

Diyalektik bağlantılı…

Eskilerin “köprü altı yaşamları” dedikleri artık çok daha renkli, çok daha karmaşık, çok daha zorlu ve çok daha hüzünlü artık. Her ne kadar kuir biri aranıyorsa da filmde, asıl amaç yaşamı yansıtmak ve böyle bir sorunun varlığını da kabul etmeyen farklı kesimlere göstermek. Berlinale’den sonra İstanbul Film Festivali’nde de izleyiciden olumlu not alan Geçiş, bir dönemin tanıklığını da yapıyor.

31 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(28 Mayıs 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

Devam Filmleri Bile Yeni Olabilir…: Furiosa: Bir Mad Max Destanı

Mad Max, sinemayla ilgili olsun olmasın hemen herkesin dikkatini çekmiş, önemsenmiş, üzerine tartışmalar yaptırmış bir seri… Bu kez, George Miller’in yine yeniden yarattığı canlı, canlı olduğu kadar heyecanlı, heyecanlı olduğu kadar sürükleyici, sürükleyici olduğu kadar merak duygusunu doruğa çıkaran, merakla birlikte soru işaretlerinin birbiri ardına açıldığı Furiosa: Bir Mad Max Destanı izliyoruz.

Devam filmi deyince, akla ilkin sonrası geliyor; film kasap çengeli örneği kocaman bir soru işaretiyle bitiyorsa izleyici, ‘Ne olacak?’ diye bekliyor. Öykünün heyecanı sarmışsa insanları, sonrası geliyor zaten. Bir de devam filmi olmakla birlikte, öncesinin anlatıldığı filmler var, sayıca az olmasına karşın. Onlardan biri Furiosa…

…ama Max yok. Bu, yönetmenin (aslında senaristin demeliyiz, ama senaryoyu da kendisi yazdığı için) tercihi olarak görülmemeli. Mad Max olmadan da “devam” filmi aynı aksiyonla dolu olabilir, aynı heyecanı yaşatabilir.

Çok ödüllü, artık “hit” diyebileceğimiz “Mad Max: Fury Road”un öncesi olsa da birbiriyle bağlantısını kurmak zor. Kim bilir, belki yeni bir film daha gelir (söylentilere göre çekimi başlamış bile) ve hepsini buluşturur. Yinelemekte yarar var: Fury Road’ı değil yepyeni bir filmi izleyeceksiniz, bağlantısını kurmak size kalmış.

Tekerlek izlerinin peşinde…

Mitoloji, sinemanın her zaman için temel aldığı öykülerdir. Abartılıdır, heyecanlıdır, sürükleyicidir ve abartı olduğunu bildiğiniz halde (düşünün tanrıların yaşamlarını…) hiç “olmaz ki bu kadarı da” diye düşünmezsiniz. Sahi, çocuklara yönelik çizgi film de olsa bu, mitolojiye dayandığında felsefesi de güçlü oluyor, dolayısıyla izleyicinin beğenisini çok daha kolay topluyor. Buna bir de görsel etkiyi katmışsa film, gerçekten seyrine doyum olmuyor.

George Miller, ne istediğini bilen, düşlediğini gerçekleştiren, o sonucu elde etmek için her şeye sahip bir yönetmen. Buna da bağlı olarak Furiosa, iki buçuk saat olmasına karşın izleyiciyi koltuğuna yapıştıracak kadar başarılı.

Savaşların, suikastların yaşandığı, helikopterlerin düş(ürül)tüğü, ekonomik sarsıntının en güçlü devletleri bile etkilediği bir dönemde, küresel iklim krizi, susuzluk, seller ve kuraklıkla birlikte temiz enerji beklentisiyle çalışmaların yapıldığı günümüzdeki sorunların sonucunda Dünya’nın yaşan(a)maz olduğu bir zaman gelecek. Tabii, kahramanlar çıkacak ortaya ve kötülerle mücadele edecek, yeryüzünü yeniden yaşanır kılacak. Furiosa bu, evet, sadece bu. Ancak o denli güçlü bir anlatımı var, o denli hareketli kamera ile takip edi(li)yor ve anlatımını pekiştiriyor ki seyirciye sadece izlemek kalıyor. Yorumu ve/veya çıkarımı kendine ait.

Miller, göz alabildiğine uzanan kumulda sadece tekerlek izlerinin üzerinde harikalar yaratıyor. Oyuncularıyla, kurgusuyla, müziğiyle bir bütün olarak izlenmeye değer.

24 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(22 Mayıs 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

DİĞER YAZILARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu