Korkut Akın

(Film Eleştirileri)
Eskişehir, İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema TV Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı, İşletme İktisadı Enstitüsü’nde de ihtisas. Yeşilçam’da reji asistanlığı ve senaryo yazarlığı ile başladı, televizyonlarda kültür … Devamı…»

*****

Sessiz Bir Yer

Çocukken ‘tıp’ oynardık, en uzun süre sessiz kalan kazanırdı ama çabucak biterdi oyun, çünkü kimse dayanamazdı sessizliğe… Çok zordu sessiz kalmak, hele kahkaha atmamak, koştururken bir şeyleri görüp hayret sesleri çıkarmamak, özellikle de büyüklerden bir şeyler isterken ağlayıp tepinmemek… mümkün değildi.

Şimdi, bir dünya düşünün, kimseler yok, küçük bir ailesiniz yaşamını sürdürebilen… Her yer, her şey sizin ama bir tek şey var: Asla ses çıkarmamalısınız. Çıkarılan en küçük bir ses ölüm demek.

Nasıl da içinize oturur o mutlu anlar, nasıl da anlatamamanın haklı hüznüyle bükülür boynunuz, nasıl da yanar içiniz. Umudunuz tükenir…

Yönetmen John Krasinski, Emily Blunt ile başrolü paylaştığı “Sessiz Bir Yer”de, dört çocuğuyla bu sessizliği yaşamak zorunda kalan aileyi canlandırıyor. Günler birbirini kovalıyor ve yaşam kendi mecrasında bildiği gibi akıyor. Biz seyirciler de gerim gerim gerilerek ne olacağını bekliyoruz. Hayır, kan yok, küfür yok, çirkin görüntüler yok ama gerilim var. Baba, gidilecek tüm yerlere sesi izole etsin diye baştan sona kum döşemiş. Zaten ayakkabısızlar… Her ne kadar birbirlerinden ayrılmıyorlarsa da bir şeyler istemek, bir şeyler demek için gözleri birbirlerinin üzerinde hep, tek iletişim olanağı gözler. Çocuklar annelerinin gözetiminde gözleriyle çözüyorlar matematik problemini, ders çalışmak amacıyla…

Büyük kız, sağır ve dilsiz olduğu için aile aşina işaret diline ama küçük bir sevgi kaçamağı, ne yazık ki büyük bir acıya, sarsıntıya yol açıyor. Artık “annem babam beni sevmiyor” duygusu büyüyor içinde. Geri dönülemez bir nokta… Ya mücadele edecek ya gidecektir.

Korkmak gül açmıyor bu yarada

Küçük mutluluklar bulabiliyor aile yine de… Derenin suyu, yakalanan balıkların tazeliği… Ama korku ama korku bekliyor dağları, geleceği…

“Sessiz Bir Yer” gerçekten gerilimi hissettiriyor izleyiciye, yaşatıyor. Büyük şehirlerin o bitmek tükenmek bilmeyen gürültüsünden kaçıp sessizliğin sesini dinlemek isteyenler, bu filmle sessizliğin de büyük bir gerilimin ana kaynağı olabileceğini görecekler.

Müthiş bir bilinmezlik de var film boyunca… Ne olacak da kurtulacaklar? Acaba kurtulabilecekler mi? Hepsi mi? Merak da at başı yarışıyor gerilimle. Gerilimi aşabilenler meraka yenilerler mi?

Sessiz Bir Yer, yönetmen John Krasinski, oyuncular Emily Blunt, John Krasinski, Millicent Simmonds, Noah Jupe… 13 Nisan’dan başlayarak gösterimde…

(12 Nisan 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

Yeşilçam’dan Bugüne

37. İstanbul Film Festivali Onur Ödülleri bu yıl, Aram Gülyüz, Perihan Savaş, Osman Şahin, Arif Keskiner ve Cevdet Pişkin’e verildi. Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi’nde, sinema yazarı Atilla Dorsay moderatörlüğünde, yönetmen Aram Gülyüz, yazar ve senarist Osman Şahin ile yapımcı işletmeci yönetmen Arif Keskiner’in katılımıyla gerçekleştirilen “Festival Sohbeti: Yeşilçam’dan Bugüne” keyifli, bir o kadar da bilgilendirici idi.

Türkiye’de ilk sinema…

Fuat Uzkınay’ın 1914’te çektiği, kimse tarafından izlenmeyen, izi bulunamayan, “Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı” filmi Türkiye sinema tarihinin başlangıcı kabul edilse de, bu gün azınlık dediğimiz Ermeni ve Rum sinemacıların çektiği filmler var.

Yerli ve milli olmak, başından beri var olan beklentimiz… Her şeyi Türklerin yaptığı, başardığı ve yapıp başaracağı kabul ediliyor, başından beri. O nedenle de Burçak Evren’in iddiası egemen erk tarafından yok hükmünde görülüyor. Fuat Uzkınay’ın filmi ortada yok, izleyen de yok… Buna karşın özellikle Ermeni sinemacıların filmleri sadece ulusal değil, uluslararası kayıtlarda da yer almasına rağmen göz ardı ediliyor.

Sadece eskiden olsa yine iyi, hâlâ geçerli bu yanlış anlayış. Atilla Dorsay, ilginç bir soruyla girdi söyleşiye… Ayhan Işık da Ermeni midir? Aram Gülyüz bilmediğini söyledi. Etkinlikte bulunanlar kadar okurlar da bilecektir, Nubar Terziyan, Ayhan Işık için verdiği taziye ilanında, “Amcan” dediği için, Işık’ın ailesi ertesi gün aynı gazete sayfalarına “hiçbir akrabalığımız yoktur” diye karşı ilan vermişti. Her ne kadar “amcan”, Nubar Terziyan’ın insani yakınlığından, ilişki sıcaklığından geliyor olsa da, bu toplumsal ırkçı yaklaşımımızın ne denli büyük ve bir o kadar da korkunç olduğunun göstergesidir.

O zamandan bu zamana…

Sinemamıza da emek vermiş, iki büyük sanatçı Ruhi Su ile Yaşar Kemal de Ermeni kökenli olduklarını açıktan dile getirememişlerdi… Son zamanlara kadar, gerek siyasi gerekse resmi güçler, azınlık diye ötekileştirilen Rumları, Ermenileri, hatta Kürtleri toplumun dışına ittiği için kimse açıkça kökenlerini belirtemiyordu. Her şey gibi değişim belirleyici oldu ve gizlice söylenenler bir şekilde açıklanmaya başladı.

Hem ünü hem de geleceğe yönelik beklentileri (kendisinin olduğu kadar yapımcıların da kesinlikle) nedeniyle Ayhan Işık’ın Ermeni olduğunu dile getirebilmesi çok kolay değildir. Birçok oyuncu, şarkıcı kimliklerini gizliyor sırf bu nedenle. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz sözüne bağlı olarak böylesi bir söylentinin çıkması da dikkate değer bir husus olsa gerek.

e-devlet üzerinden soyağacı çıkarılabiliyor artık. Birçok insan geçmişindeki gizleri öğrendi. Kim bilir, belki bir gün Ayhan Işık üzerindeki bilinmezlik de kalkar.

Sinemanın Aram Ağabeyi…

Kore savaşına tercüman olarak giden, birlikte aynı bölükte bulunduğu Halit Refiğ’den etkilenerek sinemaya başlayan Aram Gülyüz, bu güne kadar 140 film çekmiş. Dizilerinin sayısı, filmlerinin belki de üç katı. Türkiye’de ilk sesli filmi çeken Aram Gülyüz, sinemacı bir konuğunun peş peşe izlediği dört filmde, dört ayrı oyuncuyu aynı kişinin (Hayri Esen) seslendirmesini komik bulunca, o hırs ve inançla, sesli film çekmenin zorluklarını aştığını anlattı. Her şey tamam da, “değirmen” nitelendirmesiyle bilinen kameranın sesini nasıl kestiler, ciddi bir soru işareti… Bildiğim kadarıyla, sessiz çalışan “blimp” kameralar hem Türkiye’de bulunmuyordu hem de “ata karnesi” ile kiralamak bile çok çok pahalıydı.

Hayata hep mizah penceresinden baktığını, filmlerinin adlarının da bu çerçevede hem mizahi hem de kafiyeli olduğunu da ifade etti. 70’li yıllarda sinemamızı kasıp kavuran erotik filmler furyasında da bulunduğunu söyleyen, ama kendi filmlerinin “müstehcen fıkra” sayılması gerektiğini söyledi, üstüne basa basa.

Farkında değilsin ama sen sinemacısın

Yılmaz Güney, öykülerini okuduğu Osman Şahin’e söylemiş bu sözü. Olağanüstü yalın anlatımı, görsel dili, Anadolu’nun bağrından kopup gelen gerçek öyküleri ile Osman Şahin, sinemamızın en somut öykücülerinden… Ondan öykü ve/veya senaryo istemeyen var mı sinemamızda?

Bir dönem kan ve ölümle anılan, Anadolu’nun geri kalmış bölgelerinde yaşanmışlıkları derlemiş ve olanca yalınlığıyla aktarmış Osman Şahin. Sinemanın böylesi bir hazineyi kaçırması mümkün değil. Şahin’in, ilk başlarda, daha öğretmenken Anadolu’nun ücra köylerinde tanık olduğu, kendisini Balzac, Stendhal, Shakespeare kopyacısı olarak niteleyenlere inat, “mecbur insanı” anlatan özgün öyküleri, gerçekten de sinema için yazılmış gibidir.

Yaşamak edebiyattan üstündür

Sırf Balzac, Stendhal okuyarak bunların yazılabileceğini sananlara karşı, “yaşamak edebiyattan üstündür” dedi, Osman Şahin ama ben “edebiyat hayattır” sözüyle karşı çıkıyorum ona. Edebiyat olmasaydı, yazıldığı dönem itibariyle 200 – 300 yıl geri yaşamı nasıl öğrenecektik? Devletin sorumluluğundaki ama 25 – 30 köyün ağasının yönetimindeki insanların bu kan ve ölüm dolu yaşamı tarihin derinliklerinde kalacaktı. Muhakkak ki, yaşamak, gözlemek önemlidir ama edebiyat onun süreğenliğidir.

Her derde deva…

Arif Keskiner’i film yapımcısı ve “Çiçek” sahibi olarak tanıyanlara, Atilla Dorsay, başka birçok özelliğini daha sıraladı. Çocuk yaşta evinden ayrıldıktan sonra akla gelen gelmeyen birçok işte çalışmış Keskiner. Gazeteci, oyuncu, yayınevi müdürü, sinema muhabiri, yönetmen, hatta bulaşıkçı… En önemlisi, sinemada karaborsayı kaldırması ve Sinema Yasası’nın çıkarılmasına katkısı…

Şiirle başlamış sanat buluşması Keskiner’in. Sanatla sanatçının birbirinden ayrılması pek mümkün değilse, set görmek amacıyla gittiği bir film çekiminde postacı kıyafeti giydirilip küçük bir figüranlık verilmiş kendisine, “kıyak” olsun diye… Sete tozu yutan birinin bir daha iflah olmayacağının kanıtı olsa gerek, sinemacı olup çıkmış Arif Keskiner de.

“Çiçek Bar”ı -ki sanatçıların buluşma yeridir- açtıktan sonra yazarlığa da başlamış… Adları hem “Çiçek”li olan dört kitapla tüm yaşamını kamuya açmış Arif Keskiner. (Ben biraz geride kalmışım, bir de “sözlü tarih” okumayı görev edinmiş biriyim kendimce… ikisini okudum; demek ki kalanları da okuma listeme eklemeliyim.)

Gelsin, gelsin gelemesin…

Atilla Dorsay, yönetmenliğe nasıl başladığını sordu… Adanalı bir işletmeci, Aydemir Akbaş’ın başrol oynadığı beş filmi kendisinin çekmesi koşuluyla peşin para vereceğini söylemesiyle, doğaldır ki uyarlama… başlamış bu serüven…

İyi bir ekip kurunca film çekmek o kadar da zor olmasa gerek (tabii, tarihe bu niteliğiyle değil, kendisiyle geçmesi istenir). Tele objektifi bilmediği için “hani var ya, gelsin gelsin gelemesin, işte o objektifi tak” dese de kameramanına; koşan oyuncuları “kadrdan çıkarlar, sonra kameraman yakalayamamış diye bir daha iş alamam abi” savunusuyla daha geniş görmesi… sinema yapmanın yine de kolay olmadığını göstermiyor mu?

“Umut” yurtdışında…

Sinema konulu bir söyleşide Yılmaz Güney’in olmaması mümkün mü? Her ne kadar Osman Şahin değindiyse de, Arif Keskiner’in anlattıkları sinemamız için önemli. Yılmaz Güney “Umut”u çekmiş, 12 Mart koşullarında, yurtdışına çıkarılmasına izin verilmemiş ama filmin bir şekilde Cannes’a gitmesi gerekiyor. Buraya hemen bir parantez açıp, Aram Gülyüz’ün, yabancı bir yönetmenin Boğaz’ın bir yanının Asya, bir yanının Avrupa olduğunu öğrenmesinin ardından vapurun altına yapıştırılacak paketle kaçakçılık yapılacak öyküsünü, “Yahu, koysun cebine geçsin, kim karışır” dediğini eklemeliyim… Boğaz’ın iki yakası arasında yapılan kadar kolay olmasa da ciddi gerilimli bir yolculuk arkasından “Umut”, sinemamıza önemli bir kapı açıyor yurtdışında.

Ölüme çare…

Atilla Dorsay moderatörlüğünde, Yeşilçam’ı ve sinemamızı öğrendik Onur Ödülü sahiplerinden. Çok şey anlattılar, çok şey öğrendik… Teşekkür ediyoruz. Katılımın daha çok olacağını umduğum ama yanıldığım bu toplantıdan ölüme çare çıktı bence…

Yeryüzünde, öleceğinin ayırdında olan tek yaratık insansa, kalıcı olmak için çabalaması gerçekten haklıdır. Aziz Nesin, çocuk yetiştirerek ölümsüzlüğü yakaladıklarını sananlara karşı sanatı öneriyordu. Ölüme tek çare sanattır. Geçmişten gelenleri gelecekle buluşturmak da sanatla mümkündür. Siyasi, ekonomik, toplumsal her türlü gelişimin temelinde de sanatın gücü yatar.

(09 Nisan 2018)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu