Korkut Akın

(Film Eleştirileri)
Eskişehir, İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema TV Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı, İşletme İktisadı Enstitüsü’nde de ihtisas. Yeşilçam’da reji asistanlığı ve senaryo yazarlığı ile başladı, televizyonlarda kültür … Devamı…»

*****

Gülmeye İhtiyacımız Varmış, Gerçekten: Senden Başka

Sosyal, siyasal, ekonomik, kişisel ve hepsinin üstüne, felâkete dönüşen çevresel sorunlar yaşıyoruz birbiri ardına. Yetmezmiş gibi seçimler de yaklaşınca hemen her partinin vaat adı altında sıraladığı projeler hayatımızı kararttı neredeyse. Şeriat istemeyen bir avukat, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten tutuklanması talebiyle gözaltına alındı, ardından da adli kontrolle serbest bırakıldı; laik bir ülkede. Anlaşıldı, Anayasa gibi laiklik de lafta. Yazık!

Böylesi karmaşık ve Berat Albayrak’ın görevden affını istediği mesajında belirttiği gibi “at iziyle it izinin karıştığı” bir ortamda insan biraz nefes almak, rahatlamak istiyor. Sinema da -bize okulda öğretildiği gibi ağırlıklı olarak eğlenme amaçlı olduğundan- bu rahatlamayı, nefes almayı sağlayan en güzel imkân. Tam da burada, “Senden Başka” gerek romantik komedi unsurları, gerekse aydınlık görüntüleriyle iyi bir seçenek.

Yönetmen Will Gluck’ın, senaryosunu da yazdığı, bir yanıyla bilindik, bir yanıyla da merak ettiren ve başarılı rejisiyle “Senden Başka”, olmadık bir sıkışıklık içerisinde birbirleriyle tanışan iki gencin, Bea (Sydney Sweeney) ve Ben (Glen Powell), hem geçmişlerini unutmak hem de yeni bir geleceğe yelken açmak isterken arkadaş kurbanı olmalarıyla başlıyor. İkisi de en yakınlarına etkilenmemiş gibi davranıp umursamaz cevaplar verince ve daha da önemlisi ikisi de bunları duyunca araları daha da açılır. Ortak arkadaşları, kardeşleri ikisini de evlenme törenine çağırır. Orada bir “oyun” oynamak, birbirleriyle ilişkileri varmış gibi davranmak zorunda olduklarını görür ve bu oyunu kabul ederler.

Düğünün yapılacağı Avustralya’da, Sidney’e giderler. İlgimi çeken öncelikle yeşillik oldu. Bizde olmayan yeşil kent onlarda apaçık ve gerçekten çok. Gündüz ve gece manzaralarıyla kent tanıtımı da çok yerinde… yani çağırıyor insanları. Bu, bir anlamda turizm daveti ve biz zaten yeşili yok ettiğimiz için (ormanları otel yapımı, maden sahası açmak, otoyol ve havalimanı yapmak için katlettik) böylesi bir turizm daveti pek mümkün görünmüyor.

Filme girmeden önce gençlerin eskisi kadar sosyalleşmediği üzerine konuşuyorduk; yeni kuşakların sorunu olarak gördük bu kapanıklığı… Bu ve benzeri filmler umut verici olabilir, tabii izlerseniz.

23 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(20 Şubat 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

Kötülüğün Sıradanlığı ya da… İlgi Alanı

Sinema görsel bir şölen. Her ne yaparsa, her ne anlatırsa görselliği öndedir ve ağırlık da o izlediklerinizde olacaktır.

Ancak Jonathan Glazer’in İlgi Alanı (The Zone of Interest) filmi sessizliğiyle ve kokusuyla inanılmaz güçlü ve bir o kadar da değerli bir gerilim yaratıyor. İkinci Dünya Savaşında, ünlü toplama kampı (aslında cezaevi olarak inşa edilmişse de), imha etme ve krematoryum olarak kullanılan Auschwitz’te dünyanın gördüğü en büyük kitle kıyımını sadece ses ve kokuyla aktarıyor.

24 saat düzeniyle çalışan o iğrenç insan öğütme merkezinden makinelerin tekdüze sesi hep kulaklarda… Kurtulmak ne mümkün! İnsan nereye kadar alışabilir? Gelir gelmez evi de bahçeyi de rahatlığı da çok seven büyükanne dayanamayıp kaçıyor.

Çok yıllar önce Sam Peckinpah’ın (Bring Me The Head Of Alfredo – Bana Onun Kellesini Getirin) filmini izlediğimde bunca yoğun duymuştum filmden yükselen kokuyu, şimdi, “İlgi Alanı”ndan sonra hâlâ burnumda o koku. (Bu arada, Yavuz Turgul’un Av Mevsimi filminde ‘çaylak’ polisin ellerini yıkasa da çıkaramadığı ceset kokusunu unutmamalı…) Glazer, o kokuyu hissettiriyor.

Rudolf Höss (Christian Friedel), Auschwitz toplama kampının komutanıdır, eşi Hedwig (Sandra Hüller) ve çocuklarıyla birlikte geniş bir avlu içinde yüzme havuzu da bulunan, sera yapabildikleri, çiçek yetiştirebildikleri, kovan kurup bal elde edebildikleri evlerinde -görünüşte- çok da mutludurlar. Evleri yüksek beton duvarlarla çevrilidir ve üzerinde dikenli teller vardır. Duvarlar evi değil toplama kampını korumaktadır aslında. Komutanın işi kolay, getirilip yakılarak yok edilen Yahudilerden kalanları evine gönderip ailesinin de rahat etmesini sağlamaktadır. Kimi zaman bir astragan kürk, kimi zaman altın dişler, kimi zaman iyi kıyafetler gelmektedir. Kadının yardımcıları Yahudiler arasından seçilmiştir, hepsi sonlarının ne olacağını bildiklerinden pür dikkat işlerini yapmaktadır.

Arada yanlışlıklar da olmaz değil… Bir gün derede yüzerlerken bir kemik bulan komutan çocuklarını apar topar çıkarır ve neredeyse kazırcasına yıkanırlar. Bahçedeki çiçekler insan külüyle sulanır. Çocukların en büyük oyuncağı altın dişlerdir. Komutanın titizliği de göz ardı edilmemeli… Yönetmen bazı şeyleri göstermese de anlatmayı iyi başardığı için derme çatma ve alabildiğine kirli bir çeşmede yıkanması iyi bir detay. Bu arada, filmde neredeyse hiç detay plan yok. Geniş planlarda kampın bacalarından çıkan kara dumanlar göze çarpıyor.

Biz izleyici olarak sadece tanıklık ediyoruz yaşananlara. Alabildiğine güçlü bir gerilim var zaten filmde, ister istemez gözlerinizi bile yummaktan kaçınıyorsunuz, kaldı ki başka bir şey… Sinemanın başarısı.

16 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(14 Şubat 2024)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

DİĞER YAZILARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu