Korkut Akın

(Film Eleştirileri)
Eskişehir, İletişim Bilimleri Fakültesi Sinema TV Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansı yaptı, İşletme İktisadı Enstitüsü’nde de ihtisas. Yeşilçam’da reji asistanlığı ve senaryo yazarlığı ile başladı, televizyonlarda kültür … Devamı…»

Söz Vermiştin‘le Ölü Doğan Yeşilçam

Yeşilçam’ın dorukta olduğu yıllarda melodramlar çok sevilir ve izlenirdi. TRT yasakları nedeniyle şarkılar türküler de dinlenir, dolayısıyla konser gibi etkinliklerin de yerine geçerdi filmler. Yıllar geçti, teknoloji değişti, dolayısıyla Yeşilçam’ın o “klasik” anlayışı da eskide kaldı. Ancak yine de bazı filmler (Babam ve Oğlum, İftarlık Gazoz vd.) umulandan da fazla ilgi gördü. Çektiği filmin gişesini yükseltmek isteyen şirketler bu tür filmlere (ağırlıklı olarak televizyon filmleriydi bunlar) yöneldi.

Bir şeyler yapmak lazım

O zaman pek sevilen, hataları, eksiklikleri, yetersizlikleri göz ardı edilen bu filmler artık izleyicinin beğenisine seslenmiyor. Senaryoları eksikti, yan öykücükler yoktu, yakın planlar pek bulunmazdı, teknik ve finansal olanakların kısıtlılığından göz ardı edilen güzellikler de aranmazdı aslını sorarsanız.

Bilgi dağarcığımız da gelişti. Yeni okullar açıldı, yerli yabancı uzmanların kitapları okunuyor artık. Yani bir şeyleri değiştirmemiz mümkün. Ama galiba arkadaşlarımız hâlâ kolaya kaçmayı seçiyor.

Güç birliği…

Sinema meslek birliklerinin oluşturduğu Güç Birliği kapsamında, bir dönem birlikte çalıştığımız yapımcılıkta uzman arkadaşımız Baran Seyhan “Söz Vermiştin”le yazdığı senaryosunu çekti. Bu önemli bir gelişme, kutluyor, alkışlıyoruz arkadaşımızı. Demek ki isteyene imkan veriliyor ya da Baran Seyhan o imkanları iyi kullanabildi.

İlk filminde, Yeşilçam geleneği dayanışmasıyla da gösteriyor kendisini… Belli ki deneyimli oyuncuların da desteğini almış yönetmen, teknik desteğin yanı sıra. Ancak yetmemiş. Hemen baştan söyleyeyim… Yeşilçam filmleri 90 dakika olurdu, zayıf da olsa ritmi izleyiciyi sıkmazdı. Bu kez iki saatlik bir film çekilmiş ve buna da bağlı olarak filmin bütünü zayıflamış. Sinema meşakkatli bir iştir ve onca emekle çekilen sahneleri / planları montajda atmaya bile kıyamaz insan. İlk filmini çeken hemen tüm yönetmenlerde karşımıza çıkan bu sorun bu filmde epey bir belirgin. Akmıyor.

Dost acı söyler…

Atasözlerimizle anlatmak, bir şeyi açıklamak çetrefiller doğurur. Bir yanıyla “dost acı söyler” diyerek doğruculuğunuzu öne çıkarıp destek olduğunuzu söyleyebilirsiniz, ama öbür taraftan “dostun attığı gül yâreler beni” sonucu da doğar. İki arada bir derede kalırsınız.

İsterim ki daha çok film çekilsin, daha çok izleyiciye ulaşsın. Bunun için daha çok çaba harcamamız gerekir. Yukarıda değinirken atlamışım; yan öykücükler yok, diğer yerli filmlerde olduğu gibi “Söz Vermiştin”de de. Senaryoyu bu kadar uzatmayı yan öykücüklerle, onların da desteğiyle sağlasak. Çok daha güçlü olacak filmlerimiz de, sinemamız da.

Sıcak bir aşk öyküsü…

Bir şekilde bir araya gelen ve aralarında aşk doğan iki arkadaşın arasında yaşananları anlatan “Söz Vermiştin”, şiire dayandırdığı akışıyla aslında sıcak bir öykü. Emre Karayel ile Aslı Tandoğan iyi oynamışlar. Ancak oyuncuları motive edecek, yaşattıkları karakterlerin içine sokacak öykü yaşamadığı (yan öykücüklerin olmaması nedeniyle) için filmi taşıyamıyorlar.

“Bir selam da kendine ver…”

Yeşilçam’ın ahde vefası bu filmde de gösteriyor kendisini. Atillâ Dorsay’ın “Sinemamızın muhtarı” olarak nitelediği Sadi Çilingir’in perdede görünmesi hepimizi sevindirdi. Bir kez daha teşekkürler Baran Seyhan.

Söz Vermiştin
Yönetmen Baran Seyhan
Oyuncular Emre Karayel, Aslı Tandoğan, Şenay Gürler, İlyas Özçakır, Gözde Seda Altuner, Enes Üstündağ, Mazlum Çimen, Levent İnanır, Nur Sürer…
15 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(14 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

Asfaltın Kralları… Takım Oyunu Kazanır

Masa tenisi oyuncularına, spin (denilen çok zor ve karşılanması alabildiğine güç bir hareket) çekmek için “topun markasını okumalısın” denir. Bu, topun hareketini çok iyi izleme ve kararlı olmak anlamına geliyor. Bu düzeye gelmiş birilerinin de ne rakibi vardır ne de minneti. Deyim yerindeyse burunları düşse dönüp de bakmazlar bile…

Ken Miles, bir yarış arabasının her şeyini çok iyi bilen, sesinden neresinin aksadığını saptayabilen, daha verimli hale getirmek için de neler yapılması gerektiği konusunda tavizsiz bir usta sürücü.

Söze böyle girince, bizim ülkemizde Ford ve Ferrari adlarının kullanılma kısıtlılığı nedeniyle “Asfaltın Kralları” olarak çevrilen (asıl adı “Ford v. Ferrari”, tam çevirirsek de “Ford Ferrari’ye Karşı”) ve gerçek bir konuyu işleyen filmin temelindeki rekabeti bir kenarda bırakmış gibi oldum. Ancak filme birkaç açıdan bakmak gerekiyor… Birincisi, rekabet ve bu rekabeti kendi çıkarları için kaybetmeye çevirmeyi göze alan üst düzey yöneticiler… İkincisi de işini iyi yapmaya odaklananlar muhakkak bir şekilde haklarını alıyor veya koruyorlar.

Kader ağlarını örüyor…

Otomasyona geçmiş olsa da Ford, iflasa sürüklenirken yeni bir atağa kalkar… Tanınmış ama kendi çapında araba tasarımcılığıyla yaşamını sürdüren Caroll Shelby’e (Matt Damon) gider. Le Mans’ı kazanan sayılı pilotlardan biri olan Shelby de çocukluğundan beri tanıdığı ve güvendiği aksiliğiyle tanınan Ken Miles’i (Chiristian Bale) alır yanına. Kimseye minnet etmediği için de tamirhanesine haciz konmuş Miles, itiraz edecek durumu olmadığı, hem ayrıca iyi para önerildiği için birlikte çalışmayı kabul eder.

Gece gündüz, deyim yerindeyse yemek arası bile vermeden çalışır, arabaların eksiğini, fazlasını, araştırır, bulur, sorunu çözmeye çalışırlar. Ford, daha önce Ferrari ile ortaklığını, bir diğer rakip Fiat’a kaptırdığı için kısa sürede kendisini / arabalarını ispat etmek için ilk yarışlara katılmaya kararlıdır.

Gelelim rekabetin haksız yanına…

Rekabet iyidir. Geliştirir, güçlendirir, tanınmayı sağlar… hepsinin ötesinde kazandırır alıcıya da satıcıya da. Rekabet iyidir de haksız rekabet denilen, Nasreddin Hoca’nın bindiği dalı kesmesi gibi kendi işine, ürününe, hizmetine zarar vermeye kalkışmak pek yararlı değildir. Miles ile tartışan (tartışmayan kimse varmış gibi) bir yönetici, sırf o kazanmasın diye kendi takımını hataya yönlendirir.

Burada, tam da gündemde, Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales’i anımsamak gerekir… Ülkesini zor durumdan kurtarıp gerçekten başarılı işler yapan Morales, iktidar hırsına yenilip de ömür boyu başkan kalmanın planlarını yapınca -bütün kazandırdıklarına ve halkın desteğine rağmen- ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Yerini sağlam tutmak için her türlü kötülüğü gözünü kırpmadan yapan Ford’un yöneticilerinden birine rağmen Shelby ve Miles kazanırlar… Hem de defalarca. Hem de tarihe adlarını altın harflerle kazıyarak. O işbirliğini, o dayanışmayı, o güveni hissediyorsunuz film boyunca.

Asfaltın Kralları, adının tartışmalar doğurmasının dışında gerek ritmi gerekse oyuncularıyla gerçekten çok başarılı. Müthiş bir dinamizm var film boyunca, yarışlar, pilotların hırsları… ama daha da önemlisi kararlılıkları ve sakinlikleri, yarış heyecanına kapılmamaları, dikkatlerini asla başka bir şeye yönlendirmemeleri (o hızla giderken tabelayı görmeyi bırakın okumaları bile inanılmaz bir şey… ve film hilesi değil, gerçek) hayata bakışımızı da sorgulattıracak biz izleyicilere.

Kaçırılmaması gereken bir görsel şölen.

Asfaltın Kralları
Yönetmen James Mangold
Oyuncular Matt Damon, Christian Bale, Josh Lucas…
15 Kasım’dan başlayarak gösterimde…

(13 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

*****

Atillâ Dorsay’dan 50 Unutulmaz Film Daha

“Eski filmlerin iflah olmayan bir tutkunu…” olarak tanımlıyor kendisini Atillâ Dorsay, 2017’de yayımlanan bu çalışmanın ilk kitabında. Hepimiz için eski filmler bir başkadır, daha bir güzeldir, daha bir anlamlıdır. Çocukluğumuzun buğulu geçmişinde kalan, anımsayabildiklerimizle bile bize sinemayı sevdirmeyi başaran belki dağarcığımıza dolan ilk anlamlar olduğu belki de ilk göz ağrıları oldukları için unutmayız, unutamayız o filmleri.

Muhakkak ki, dönemin en yaygın eğlence -kimine göre eğitici yanı da vardı ve asla atlanmamalıdır- aracı olması nedeniyle, adını “büyülü fener” koydukları o karanlık salonda perdeye yansıyan ışık huzmesi yaşamımıza da yön verir. Birçoğumuz, televizyonlarda ve/veya video, CD, DVD, internet üzerinden izleme olanağı sunan platformlar üzerinden o eski, ama eskimeyen filmleri yeniden izleriz, izliyoruz. Evde rahat koltuklara yayılarak izleme olanağı yakaladığınızda, bir bakın kendinize… kesinlikle o filme göz atarsınız; bir de bakmışsınız sarmış sizi, sonuna dek izlemişsiniz. Aradan geçen yıllarla birlikte yaşanan değişimlerin (kültür dağarcığınızın dolmasını da atlamamak gerekir) katkısı da olacak ve bambaşka duygular yakalayacaksınız.

50 de yetmez… artmalı!

Atillâ Dorsay, sinema üzerine yazanların hepsinin hocası… Burak Göral arkadaşımız, edebiyattan el alarak, “Hepimiz Atillâ Dorsay’ın paltosundan çıktık” demişti bir konuşmasında… Titizliği, en ince ayrıntısına kadar araştırması, yönetmeninden oyuncusuna, senaristinden yapımcısına, nerede ve ne kadar sürede çekildiğine kadar hemen tüm bilgileri veren bir eleştirmen. Okura olduğu kadar sinemacıya, birçoğunun rakip olarak gördüğü meslektaşlarına kadar herkese yardımcı olan bir yazar. Çalışkan da… Boyu uzun olduğu için belki ulaşmamıştır, ama 54 kitap yazmış, dergi ve gazete sayfalarında kalan yazılarının dışında. Hepsi de başucu, başvuru kitabı. Her ne kadar 50 film diyorsa da hep fazlası yer alıyor kitaplarında, kıyamadığını söylüyor. Haksız da sayılmaz. Filmi izlemiş olabilirsiniz, beğenmemiş de olabilirsiniz, ama Atillâ Dorsay’ın incelikli anlatımını okumadan geçmek pek mümkün olmuyor. Bu demektir ki, bu dizinin üçüncü kitabı da gelecektir. Gelmelidir bence de.

Sinema sevdalıları duyarlıdırlar…

Atillâ Dorsay, sinema sevgisinden bağımsız olarak diyemeyeceğimiz denli sinemacıları da seven, saygı duyan birisi. Bu dizinin ilk kitabını, “50 Unutulmaz Film”i, kitabın yayınlanmasından kısa bir süre önce yaşamı bizlere bırakan iki sinemacıya, Giovanni Scognamillo ile Mithat Alam’a adarken, bu ikincisini, “50 Unutulmaz Film Daha”yı, elim bir kaza sonucu aramızdan ayrılan, film eleştirmeni, kültür insanı Cüneyt Cebenoyan ile “sinemamızın muhtarı” lakaplı, kalbi iki kez durmasına karşın Azrail’e direnerek yaşamı aynı heyecan ve sinema tutkusuyla sürdüren Sadi Çilingir’e adamış.

Bu duyarlılığı gösteren Atilla Dorsay’a teşekkür ediyorum.

Yeniden yazılmış…

Atilla Bey, geçmişte kendisini ve izleyiciyi etkilemiş filmleri yeniden izleyip -belki eski yazıların da ışığında- yeniden yazmış. Günümüze uyarlamış, bugünün gözüyle yeniden yorumlamış; “70 küsur yıl sonra izlendiğinde aynı keyfi vermesi bunun kanıtı olsa gerektir” diye yazmış bir filme… Her film yazısının altında o filmin izlenebilmesi için bulunabileceği adresleri vermiş.

Kendisinin de çok sevdiği gerilim filmlerinden birinde, “Yanlış Numara”da, oyuncu için, “Barbara Stanwyck, yönetmenle anlaşarak tüm yatak sahnelerini kronolojik biçimde ve 15 gün içinde çekip bitirmişti: sinema tarihine geçen bir ayrıntı. Filmin tümüyse üç ayda bitmişti. Hollywood ölçülerine göre kısa bir süre…” diye yazmış. Sinemayla ilgilenenler bilir, filmler (bazı sahneler gerektirmezse) sırasız çekilir ve sonradan montajla yerli yerine konur. Bir de bizim ülkemiz dışında uzun zaman alır çekimler (gerçi bizde de artık özenli olunduğu için uzun sürüyor çekimler). Arkasından, Stanwyck’in dört kez Oscar adayı olduğunu ama kazanamaması sonrasında hırs yaptığını anlatıyor. İlginç bir notu daha var: restore edilmiş veya onarılmış filmin bulunacağı adres.

Filmi izlemek isteyenler için olduğu kadar izle(ye)meyenler için de alabildiğine ilginç ayrıntılar bunlar. Heveslendiriyor.

Telefon bu, olmazsa olmaz…

Benim için şunlar çok belirleyici: “…telefon denen ve o günlerde (1948 yılı) insanların hayatında bugünkünden de çok rol oynayan (bu ilginç değil mi, telefonun olmazsa olmazlığının çok yeni olduğunu düşünürdüm) o garip, büyüleyici ve bol imkân sunan 20. yüzyıl icadı. Cep telefonları henüz yoktu (Atillâ Bey de alışmış artık telefonun mütemmim cüz oluşuna) ve birisini aramak, bir yerleşik telefon bulmaktan santral memuresi denen kişilerin süzgecinden geçmeye, çeşitli zorluklar içeriyordu. Ama yine de öylesine önemli, hatta yaşamsal cihazdı ki bu…” Bu cümleleri okuyunca, yazının sonunda verilen internet adresini aramak farz oldu… Umarım kısa zamanda gelir de merakımı giderebilirim, her ne kadar santralli telefonlara yetişmiş olsam da.

Üvey evlat…

“Zafer Abidesi” filminin zamanında pek tutulmadığını, ama yazmak amacıyla bir kez daha izlediğinde yeni bir gözle bakmanın gerekliliğini belirtiyor. “Üvey evlat” muamelesi gören filmin ilginçlikleri olduğunu anlatıyor yazı boyunca.

Bir diğer filme “sınıfsal çatışma soslu politik öykü” nitelemesi yapıyor, “… ama sınıfına ihanet edip zenginin yanında yer almak insanlık tarihinde öyle sık olmuştur ki…” Bu “tür” filmler hâlâ çekiliyor ve büyük de sükse yapıyor aslını sorarsanız. Mucizeler birbirini kovalayacaktır tabii.

50 Unutulmaz Film Daha
Atillâ Dorsay
Sinemanın Hazineleri
Remzi Kitabevi
Ekim 2019, 224 s.

(07 Kasım 2019)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu