Ferhan Baran

(Film Eleştirileri, Sinema Yazıları)
İstanbul doğumlu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nde eğitim gördü. Aynı fakültede tamamladığı Yüksek Lisans eğitimini, ‘Movie Going Patterns’ başlıklı Master tezi ile … Devamı…»

*****

Bilinmeyen / İçimdeki Yabancı

Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan Arthur Harari imzalı ‘İçimdeki Yabancı / L’Inconnue’ fantastik sinemanın gözde ‘beden değiştirme’ teması üzerine inşa edilmiş. Film, 40’lı yaşlardaki fotoğrafçı David Zimmerman’ın (Niels Schneider) Paris sokaklarının dünü ve bugününü karşılaştıran antolojik çekimleriyle açılıyor. Aynı gece ressam arkadaşının maskeli balo partisi eşlikli resim sergisine katılan David’in, eğlencenin doruğunda peşinden sürüklendiği ve bodrum katının ıssızında ateşli bir cinsel deneyim yaşadığı esrarengiz kadının (Léa Seydoux) bedeninde uyanmasıyla başlıyor her şey. Olay öncesi bir evlenme yıldönümünde çektiği fotoğrafların karelerine de yansımış olan Eva’nın izini sürmek üzere Almanya’ya giden David, burada ruhu kendi eski erkek bedenine hapsolmuş henüz 20 yaşındaki Malia (Lilith Grasmug) ile karşılaştığında büyük bir şok yaşıyor.

Bu kısa giriş hayli karışık geldiyse haklısınız, çünkü özellikle bir noktadan sonra dikkatli izlenmediğinde elinizden kolayca uçup gidecek bir hikâye var karşınızda. Psikolojik bir dram üzerinden ilerlemeyi seçen Harari’nin filminden öncelikle son dönemde yeniden gündeme oturan ‘Cevher / The Sustance’ benzeri bir ‘beden – korku’ (body horror) çeşitlemesi beklemeyin. Beden değişimi sorumlusunun bilinmeyen bir varlık olduğunu şöyle bir çıtlatarak ve nedeni, nasılı ile ilgilenmeyen filmdeki müsebbibin yine de özgün adından yola çıkarak dişi bir varlık olduğu ileri sürülebilir. Eva’nın bedeninde sıkışmış olsa da olan biteni David’in eril bakışı üzerinden anlatan Harari bir söyleşisinde fotoğraf karelerini paylaştığı mobil telefona çizilmiş diagramlarla kimin ruhu kimin bedeninde bilmecesi oynamayı sevmiş belli ki.

Harari’nin kardeşi Lucas ve en iyi senaryo dalında César ödülü alan bir önceki filmi ‘Onoda, Balta Girmemiş Ormanda 10.000 Gece’de (2022) de birlikte çalıştığı Vincent Poymiro ile birlikte kaleme aldığı ‘İçimdeki Yabancı’, yönetmen ile biraderinin ortaklaşa ürünü ‘Le Cas de David Zimmerman’ adlı çizgi romandan beyazperdeye uyarlanmış. Filmin gerilimi ustaca kurulmuş ilk bir saati ilgiyle izleniyor. Hitchcock tutkunu Harari’nin ‘Vertigo’nun izini süren, bu kez kimlik ötesinde ruhun bir bedenden diğerine geçişinin kâbus yüklü ruhsal açılımlarını işleyen hikâye, Malia vakası ve çok da gerekli olmayan yan öykücüklerle uzamaya ve giderek irtifa kaybetmeye başlıyor.

Séydoux’nun gerçek bir doğumdan hemen sonrası gözle görülür beden değişimi hikâyenin yararına işlemiş gibi duruyor. Schneider’in fiziği de bu film için bir hayli değişime uğramış. Andrea Poggio’nun David Lynch filmlerini anımsatan özgün tınıları da filmin artıları arasında. Lakin dallanıp budaklanan hikâyesini neredeyse bizim yerli diziler gibi uzattıkça uzatan ve finali nasıl getireceğini pek de iyi kestiremeyen Harari’nin özgün çıkışlı filmi yarı yolda nefesini tüketmekten kurtulamamış.

(12 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

Derin Devletin Kanlı Oyunları / Saldırı

Adam Wingard imzalı ‘Saldırı / Onslaught’ bir western atmosferinde açılıyor. Issız çölün ortasındaki ilk sahnede, eski ordu mensubu keskin nişancı Celeste’i (Adria Arjona) içi boşaltılarak korkunç ve gülen yüzler şeklinde oyulmuş Halloween bal kabaklarına atış talimi yaparken izliyoruz. Derken tepede beliren askeri helikopterin silah seslerine karışan gürültüsü genç kadını Ortadoğu’da savaştığı dehşet anlarına götürüveriyor.

Celeste başlangıçta iki aylığına geldiği ‘Windy Oasis Karavan Parkı’nı yine eski bir asker olan Josiah (Reginald Vel Johnson) ile birlikte idare etmektedir. Ayrıldığı eşi o sabah bir süreliğine göz kulak olması için ortak kızlarını kendisine bıraktığında, oturduğu mekânın dört bir yanına dağılmış ağır silahlarını ve içki şişelerini ortadan kaldırarak yeni bir geçici düzen kuran genç kadın, ücra karavan alanının yersiz yurtsuz bir avuç sakini gibi yaklaşmakta olan tehlikeden habersizdir.

Daha sonra paralel bir öyküde Dr. Hans Kammler (Dan Stevens) ve dominant karısı Hanna (Rebecca Hall) ile tanışırız. Nazi bilim adamı, ABD’nin Orta Doğu tatbikatlarında görev almış, defalarca vurulmuş, onlarca sivili öldürmüş tehlikeli askerlerin, genetiği değiştirilmiş süper güçler ve de acımasız kıyım makinaları olarak tasarlandığı çalışmalarını tamamlamış, bu askerlerden üç tanesinin ‘terminatör’ misali sahaya çıkma vakti gelmiştir. Pentagon’dan kiralanan, çöldeki eski Amerikan üssünde konuşlanmış ve özel bir askeri taşeron firma tarafından çalıştırılan araştırma tesisinde, ideal savaşçı olarak tasarlanmış bu ölümcül robot askerlerin sivil halk üzerinde denenmesine gelmiştir sıra.

Yönetmen Wingard’ı, Sundance’deki gösterimi sonrasında sinema aleminin radarına girmesine vesile olmuş olan 2014 yapımı ünlü ‘The Guest’ ile tanımıştık. Yine bir ‘Cadılar Bayramı’ öncesinin bal kabaklı motifleri arasında gelişen bu ilgi çekici gerilim – aksiyonda, hikâyeye adını veren ‘misafir’ savaşta ölen oğullarının arkadaşı olduğunu söyleyen David’in (Dan Stevens) Peterson ailesinin konutuna yerleşmesi ve kendi halindeki Moriarty kasabasında peş peşe gizemli ve şiddet dolu olayların hızla tırmanması üzerine kuruludur. Kibar görünümlü genç asker gerçekte askeri bir tıbbi deneyin deneği, yenilmez savaşçılar yetiştirmek üzere hazırlanmış bir programın firarisidir. Masmavi gözlerinden taşan öfkesi nezaketinin önüne geçtiğinde genç adam tam anlamıyla bir ölüm makinasına dönüşecektir.

Arada Hollywood için çektiği Godzilla filmlerinin ardından ‘Saldırı’ ile yeniden esas meselesine dönüş yapan Wingard, ABD’nin Trump döneminde iyice şaha kalkan saldırgan tutumunu ve bunun ülke içinde uzanabileceği şiddet ve vahşet zihniyetini sorgulamayı sürdürüyor. Ön jenerikte günümüzden geriye doğru sararak ABD’nin İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına kadar uzanan emperyalist kalkışmalarını, denizaşırı ülkelerde, Orta Doğu’da giriştiği darbeler ve askeri çatışmaları siyah – beyaz bir kolaj halinde perdeye taşıdığı bu bölümde meselesini daha net bir biçimde ortaya koyuyor. Derin devletin karanlık operasyonları, Nazi kalıntısı bilim adamları ile işbirliğinin sonuçları ve insanlık dışı deneylerin sivil halk üzerinde uygulanışına kadar bir dizi karanlık girişim konu ediliyor. Gerilimin adım adım tırmandığı ilk bir saatin ardından ise korku – aksiyon sinemasından karma esintiler eşliğinde ortalık kan gölüne dönüşüyor.

Wingard‘ın bir kez daha 80’ler gerilim – aksiyon sinemasının, John Carpenter imzalı zamanında çok sevilmiş yapımların izini sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Örneğin, Arjona’nın yaralanmış tek gözü kapalı cengaverliğinde, ‘Escape from New York’dan (1981) Snake Plissken’ı akla getirmemek mümkün değil. Bir yabancı eleştirmenin çok haklı saptamasıyla eski bir video kulübün tozlu VHS’leri arasından gün ışığına çıkmışa benzeyen ‘Saldırı’yı izlediğinde Quentin Tarantino’nun bayılacağına eminim. Film 80’lerin ses bandını özenle kullanıyor. Haklı meselesini bir yana bırakarak son virajda hararetli bir askeri ‘slasher’ sineması’na, ‘The Texas Chainsaw Massacre’ dünyasının kan havuzuna dümen kırıveriyor.

(11 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

*****

DİĞER YAZILARI

Bir yanıt yazın

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu