Tuncer Çetinkaya

İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayınlandı, illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi sergiye imza attı. 2007 yılında, “Altın Portakal gibi kökleri yarım yüzyıla uzanan bir çınarın … Devamı…»

Babamın Kanatları Üzerine

Sinemamızın 80 sonrası serüveni sosyo-politik bağlamda incelenecek olursa, ortaya çıkan manzara; önce “geriye çekilme”, sonra “içe dönme” ve nihayetinde de tüm ezberini bir kenara bırakarak “yeni bir dil arayışına girme” şeklinde özetlenebilir. İlginçtir, (yarı) aydının yenilgisinin ardından gelen “bunalım” süreci, sinema çevrelerinde çoğu kez mahkûm edilmiştir; oysa 2000’lerin ilk yarısında karşımıza çıkan yeni anlatım formu -o dönemin doğal bir tezahürü olsa da- genellikle eleştiriden nasibini almaz.

Son yıllarda çoğu defa ifade etmek durumunda kalsak da, tekrara düşme pahasına yinelemekte yarar var: İçeride ve bölgede büyük altüst oluşlar çağından geçen ülkenin sinemasından çıkarılacak sonuç, taşra ve kent ikilemine sıkışan bireyin suskunlukla geçiştirmeye çalıştığı varoluş serüvenidir. Burada karşımıza çıkan “biçimci” (kimi kalemlere göre “sanatsal”) anlatı, olasılıkla kelimenin gerçek anlamından, nadir olarak bu denli soyutlanmıştır. Ne referans alınan auteur’ler, ne de örnek gösterilen ülkelerin sinemaları, “asıl mesele”nin uzağına hiç bu kadar düşmemiştir. Bir başka deyişle bizdeki “sanat” sineması, yaratıcılarından ziyade, az ama etkili sayıda “muhalif” kalem ve verdiği destek dikkate alınırsa, bu eğilimin bir nevi hamisi olan devlet nezdinde yüceltilmiştir. Geniş kitlelerden alabildiğine kopan ve neredeyse “oryantalist” bir hazla, yurtdışında övgüye boğulmasını gerekçe kılarak, son tahlilde bu durumdan neredeyse bir övgü malzemesi çıkaran bir yaklaşım vardır burada… Ozu’dan Antonioni’ye, Angelopoulos’a uzanan çizgide, evrensel örneklerin mayasında bulunan “gerçeklikle” bütün bağlar kopmuş, zaman donmuştur sanki bizim “sanat sinemasında”. Kökleri derinde olan hemen hiçbir sinemada “kaçış”, bu denli meşrulaştırılmamıştır.

Madalyonun diğer tarafında, yardım alabilmek adına senaryosunda “düzenleme” yapmak durumunda olan “bizim auteur’lerin”, “bağımsız yönetmen” olma halleri de vardır ki, bu doğal olarak konuyla ilintili, ama bambaşka bir yazının ilgi alanıdır.

Bu zorunlu girizgâhın ardından söylenebilecek ilk şey, kimi filmleri tarihsel bağlamdan uzağa düşerek, yalnızca kendi iç düzleminde ele almanın olanaksız olduğudur. Babamın Kanatları, bir ilk film olmanın tüm olağan sıkıntılarını yaşayan; kurguda tekrara düşen, bazı fazlalıklar barındıran, kimi anlarda şablona dayalı karakterler sunan ve bütününden kopuk bir finali tercih eden yapısı bir yana, yukarıda sınırlarını belirlemeye çalıştığımız çerçevenin dışında duran yürekli bir yapımdır. Bambaşka ve bizden asırlar kadar uzak coğrafyalarda değil, tam da “bizim olan”, halen yaşanan bir gerçekliğin peşinde yürümekte ve bizlere bir şeyler söylemeye çalışmaktadır. Kurtuluşunu bireysel çözümlerden medet ummak şöyle dursun, artık yokluğuyla sağlamaya çalışan, “sanat sinemasının” çoktan unuttuğu bir karakterin ve emek sömürüsünün merkezinde ele almaktadır ülkeyi.

Bir süredir varlığından bihaber olduğumuz, çoğunlukla üçüncü sayfa haberi muamelesi yaptığımız, gözümüzün önünde belirdiğinde, çözümü kanal değiştirmekte bulduğumuz meseleleri merkezine alması, kuşkusuz bir filmin başarısında tek etmen değildir. Ancak Babamın Kanatları; akılda kalıcı, kimi zaman trajikomik bir hal alan diyalogları, başta Menderes Samancılar olmak üzere oyuncu seçimi ve şantiye alanını koca bir ülkeyle özdeşleştiren görüntüleriyle akılda kalmayı başarmaktadır. Finalde beliren çıkışsızlık halinin, ülkece ruhsal durumumuza dair ipuçları barındırması önemidir. Bu durum, filmi son dönemde öne çıkan kimi yapımlarla (Zerre, Toz Bezi) bir arada düşünmemizi zorunlu kılmaktadır ve tüm bu filmler, gelecekte Türkiye’nin bu günlerine ilişkin yapılacak sosyolojik araştırmalarda önemli bir işlev üstlenecektir.

Ülkenin en önemli film festivallerinde başarılar elde etmiş olan filmin yalnızca 17 salonda gösterime girmesi ise elbette kendisinden kaynaklı bir durum değil; aksine, girişte belirttiğimiz tercihlerin doğal sonucudur. Ne yazık ki “sanat sineması” havuzuna dâhil edilen yürekli yapımların makûs talihidir artık bu durum. Belki de bu ortamı yaratanların en büyük arzusu gerçekleşmiş, filme kaynaklık eden karanlık tablonun geniş kitlelerle buluşmasının önü, dâhiyane projelerle en baştan kesilmiştir. Bu filmlerin teşekkür edilenler hanesinde adı geçenlerle, bu sonucu yaratanların aynı isimler olması ise kaderin garip bir cilvesidir!

(03 Aralık 2016)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

*****

Savaş Vadisi’nden Geçerken

Popüler sinemada eğilimleri ve kimi zaman oldukça tartışmalı hale gelen bakış açıları bakımından Don Siegel’den John Frankenheimer’a ve Clint Eastwood’a uzanan çizgiye eklenebilecek son halkalardan birinin Mel Gibson olduğu rahatlıkla söylenebilir. Oyuncu / yönetmen, öncüllerine -en çok da Eastwood’a- benzer biçimde tekniğe hâkimiyeti bir yana, “ölçüyü kaçırma” bakımından Ted Kotcheff ve John G. Avildsen’le bağ kurabileceğimiz bir noktaya doğru koşar adım ilerliyor.

Hacksaw Ridge, ilk bakışta zor olan bir temayı, “tavrını vicdani retten yana kullanan bir savaş kahramanını” merkezine alırken, nihai anlamda üçüncü yol önermesiyle sığ sulara düşmekten kurtulamıyor.

Öyküsünü, Braveheart’la paralellik gösterecek biçimde inşa eden Gibson, Grant Wood’un American Gothic’ini anımsatırcasına şiddetle çevrelenmiş bir aile tasvirine girişerek başlıyor işe. Bu, baba figürünün öfkesinin arka planına inşa edilen 1. Dünya Savaşı olgusu göz önünde bulundurulursa bir yanıyla anlaşılır olabilir; ancak söz konusu vicdani ret olunca klişe anlamını yitiriyor. Gibson’un ana karakteri, olgunun tarihsel anlamından bütünüyle soyutlanıyor; mesele, kasabanın sevgilisi, temiz yüzlü dindar oğlanın inancıyla imtihanı eksenine oturuyor. Savaşın gerekçelerine tamamen katılan; hatta Pearl Harbor baskını sonrası ABD toplumuna nüfuz eden genel eğilimle örtüştüğünü söyleyen Desmond Doss’un, söz konusu silahlar olunca kendisini geriye çekmesi en çok da bu yüzden anlaşılır olmaktan uzaklaşıyor. Dolayısıyla filmin tanıtımlarında sıklıkla atıfta bulunulan “vicdani ret” kavramının, filmdeki mevcut haliyle kabul görmesi olur şey değil. Buna karşın kasabadaki günler, taşralı gencin aşk hikâyesi ve (en çok da Vaughn’ın oyunu sayesinde) Full Metal Jacket’ı anımsatan eğitim süreci, derli toplu ele alınmasından dolayı film, rahat bir seyirlik olarak yolculuğunu sürdürüyor.

Savaş Vadisi’ni gelecekte hatırlanır kılacak en önemli etmenlerin başında, çarpışma sahnelerinin olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz. Örneklerine sık rastlayamayacağımız ölçüde sert, seyircisini hop oturtup hop kaldıran bu anları görsel olarak başarılı ilan edebiliriz; ancak, burada karşımıza çıkan görüntülerle 60’lı ve 70’li yılların Penn’li, Peckinpah’lı şiddet gösterileri arasında bağlantı kurmamız olanaklı değil. Gibson, bir yandan savaşa karşı ama cephede hayat kurtarmakta kararlı, dindar adamın sürecini içselleştirmemizi beklerken, diğer yandan yer verdiği görüntülerde savaşın acımasızlığı ve anlamsızlığına vurgu yapmıyor; zira en başından beri verilen mücadelenin haklı ve gerekli olduğuna da inanmamızı istiyor. Bu ikilem, başından sonuna kadar Savaş Vadisi’nin bir dengeye oturmasını güçleştiriyor ve meseleyi sadece “kahraman olmak” düzleminin içine hapsediyor. Bunu yaparken sarıldığı “inanç” silahı da kendi başına anlamlı kılınamıyor. (Yönetmenin, savaşın göbeğinde İncil’ini düşüren askerin dileğinin yerine getirilmesi veya yapacağı dua nedeniyle koca orduyu dakikalarca bekletmesi ise filme müsamere havası vermekten öte bir işlev üstlenmiyor.)

Senaryosu akıllıca örülse ve derdini daha tutarlı biçimde ifade etse, 70’lerin muhafazakâr filmleriyle boy ölçüşebilecek konuma gelecek Hacksaw Ridge -çok şükür ki- arzusunu gerçekleştiremeden ve kimi anlarda saman alevi gibi parlayan (hazmetmesi kolay da olmayan) görüntüler eşliğinde hava sahamızı terk ediyor.

Kimi zaman ortaya koyduğu ırkçı düşünceleriyle tartışma yaratan Mel Gibson’ın, sınırlı algısıyla altından kalkamadığı film, aklımıza düşürdükleriyle ilgiyi hak ediyor kısacası. En çok da, aynı anda hem bu kadar militarist, hem de dindar görünmenin yalnızca bu coğrafyaya özgü olmadığını gözümüze sokmasıyla…

(28 Kasım 2016)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu