Tuncer Çetinkaya

İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayınlandı, illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi sergiye imza attı. 2007 yılında, “Altın Portakal gibi kökleri yarım yüzyıla uzanan bir çınarın … Devamı…»

Akademi Ödülleri’nin Kısa Tarihi – 3

80’ler: Yeni Sağ’ın Zaferi

Rocky’nin muzaffer silueti akıldan çıkmadan, 81 yapımı Chariots of Fire / Ateş Arabaları ile çalışan ve başaran insanların arasına dönülmüştü. Böylesi bir ortamda Warren Beatty’nin John Reed uyarlaması Reds / Kızıllarının En İyi Yönetmen Oscar’ı alması bile mucize sayılırdı. Bir yıl sonra bir başka İngiliz yapımı biyografik film olan Gandhi, Hollywood temsillerine uygun bir seremoninin ardından heykele uzanacak, onu 84 tarihli Amadeus takip edecekti. Sergio Leone’nin Once Upon a Time in America / Bir Zamanlar Amerika ile şansı hemen hiç yoktu; çünkü film, şiddeti doğuran etmenleri sıralarken arka sokaklardaki göçmenlerin yaşantısını göstermeyi ihmal etmiyordu.

1983’e gelindiğinde kutsal ailenin yeniden bir araya getirilişine tanık olan seyirci, muhafazakâr Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri’ne sığınacaktı. Bu filmin rakiplerinden olan Lawrence Kasdan imzalı The Big Chill / Yıllar Sonra, 60’ların aktivistlerini yeniden bir araya getirmeye çalışıyor; ama köprünün üstünden çok sular aktığı anlaşılıyordu. Ertesi yıl Pollack, kariyerindeki en sıradan çalışmalardan biriyle (Out of Africa / Benim Afrikam) Oscar’a uzanacak; Orwell, Kafka ve Burgess göndermeleriyle hafızalara kazınan Terry Gilliam’ın fütüristik filmi Brazil, en çok da içerdiği sistem eleştirisiyle yarış dışına itilecekti.

Oliver Stone’un ilk kitlesel çıkışlarından olan Platoon / Müfreze – 1986, kısır geçen yılın öne çıkan yapımlarından olarak Akademi tarafından göz ardı edilemeyecek ve Vietnam karşıtı duruş Oscar’la taçlandırılır gibi görünecekti; oysa Kubrick’in Full Metal Jacket’i, sadece bir yıl sonra The Last Emperor / Son İmparator tercihi ile saf dışı bırakıldı. Film, özellikle ilk bölümüyle askerlerin savaşa hazırlanma ve birer makinaya dönüşme sürecini çok iyi anlatıyor, emperyalist ABD politikalarını mahkûm ediyordu.

80’ler Rain Man / Yağmur Adam – 1988 ve Driving Miss Daisy / Bayan Daisy’nin Şoförü ile noktalanacak, özellikle ikinci filmin Oscar’a uzanması ve Spike Lee’nin Do the Right Thing / Doğru Olanı Yap adlı filmini geride bırakması çokça tartışılacaktı. Bütün bu süreç içinde Soğuk Savaş rüzgârı dinmeye başlamış, SSCB’nin dağılmanın eşiğine gelmesi tek kutuplu bir dünyanın ayak seslerinin işitilmesine yol açmıştı. Başka bir deyişle, 70’lerin ikinci yarısından itibaren kuramsallaşan Yeni Sağ, bir yandan ana akım sinemaya hükmeder hale gelmiş, diğer yandan da ideolojik hâkimiyetini yerleştirmişti.

90’lardan Günümüze…

Dances with Wolves / Kurtlarla Dans, sessiz sinemanın ilk günlerinden bu yana potansiyel düşman ilan edilen ve bir kaç günah çıkarma eylemi sayılmazsa, kaderi (ve imajı) bir türlü değiştirilmeyen yerlilere itibarını iade ediyordu ama her şey için çok geç kalınmamış mıydı? (Bu noktada Marlon Brando’nun 1972 Oscar’larında ödülü yerli soykırımı nedeniyle reddetmesini ve bir Sioux kızını protestosunu kuvvetlendirmek amacıyla sahneye çıkarmasını hatırlatalım.)

80’lerde yenilenen ve iç içe geçen tür denemelerinin, süratli bir kurgu ile seyirciye nüfuz etme süreci, 90’lı yıllar adına da belirleyici olacaktı. Aksiyon ve gerilimi harmanlayan The Silence of Lamb / Kuzuların Sessizliği – 1991, westernin tabutuna son bir çivi çakan Eastwood’un Unforgiven / Affedilmeyen – 1992, epik filmlere dair yeni bir moda yaratan Braveheart / Cesur Yürek – 1995, Fargo ve Trainspotting gibi yeniçağın iki büyük başyapıtıyla yarıştığı yıl, şaşırtıcı (ya da hiç de şaşırtıcı olmayan) bir biçimde ipi göğüsleyen klişelerle örülü melodram The English Patient / İngiliz Hasta – 1996, yine melodramı aksiyon ve gerilimle aynı potada eriterek tüm zamanların gişe ve Oscar şampiyonları arasına yerleşen Titanic / Titanik – 1997 dönemin eğilimlerini ortaya koyuyordu. Ayrıca Akademi’nin, (Spielberg’ün muhafazakâr bakışıyla ABD ordusunu aklamaya çabaladığı Saving Private Ryan / Er Ryan’ı Kurtarmak’ını tercih ederek) Terence Malick’in savaşa dair insani yorumlarla dolu The Thin Red Line’a sırt çevirmesi, Büyük Ödül’ü anlamsız Shakespeare in Love / Aşık Shakespeare – 1998 adlı filme teslim etmesi, 90’ların hatırlanan kararlarından biri olarak ele alınabilir.

Benzer bir mantığa sahip olan 2000’ler, Gladiator / Gladyatör gibi dijital olanakları bir kenara bırakırsak tür adına yeni bir şey söylemeyen bir filmle yolculuğuna başlamıştı. Ertesi yıl, Ron Howard’ın bir başka klişelerle dolu biyografik filmi A Beautiful Mind / Akıl Oyunları, adaylar arasında Memento / Akıl Defteri gibi özellikle kurgu açısından önemli yenilikler barındıran bir filme tercih edilecekti. 2002’de ise müzikal bir film Chicago; The Pianist / Piyanist, Adaptation / Tersyüz, About Schmidt / Schmidt Hakkında gibi yapımların arasından sıyrılarak Oscar’a uzandı.

The Lord of the Rings / Yüzüklerin Efendisi serisini noktalayan film, popüler sinemada birden çok türün bileşkesi olarak, tohumlarının 80’lerde atıldığını düşündüğümüz sinemasal anlayışın ulaştığı noktayı vurguluyordu. Aynı yıl gösterime giren Mystic River / Gizemli Nehir, ABD’deki muhafazakâr eğilimlerin başlıca temsilcilerinden olduğu iddia edilen bir sinema adamının, Clint Eatwood’un filmografisindeki en nadide ürünlerden biriydi. Yönetmen, sadece bir yıl sonra, önceki çalışmasıyla kıyaslanamayacak oranda sığ bir anlatıma sahip olan melodramatik boks filmi Million Dollar Baby / Milyonluk Bebek ile telafi Oscar’ına sahip olacaktı. 2006’da bir başka telafi Oscar’ı, Akademi’nin lanetli yönetmeni Scorsese’ye gidecek, sırası gelen Coen’ler ise 2007 yılında, tüm kariyerleri göz önünde bulundurulursa ortalamayı temsil eden bir proje olan No Country for Old Man / İhtiyarlara Yer Yok ile mutlu sona ulaşacaklardı.

2000’lerin En İyi Film Oscar’ına sahip olan yapımlar arasında en çok dikkat çekenlerden biri Paul Haggis imzalı Crash / Çarpışma -2005 oldu. Hakkındaki iddiaların muhtelif olduğu; ancak bir bütün olarak bakıldığında Bush politikalarının ulaştığı sonucu betimleyen 11 Eylül saldırılarının ardından, yoğunlaşan ırkçı bakışın izini süren yönetmen, daha önce Inarritu’da olgun örnekleriyle karşılaştığımız çoklu yaşamların kesişmesini başarıyla perdeye yansıtıyordu.

Danny Boyle, Slumdog Millionaire / Milyonerde ödül dağıtıcıların çok hoşlandıkları oryantalist bakışı Hindistan atmosferine taşımıştı. The Hurt Locker / Ölümcül Tuzak’ta ise (Oscarlı ilk kadın yönetmen olma onuruna erişen) Kathlyn Bigelow, muhafazakâr ve aklayıcı bir bakışla ABD Ordusu’nun müdahalelerini masaya yatırıyor; işin ilginç yanı, teknolojik olanakların ulaştığı noktayı ortaya koyan Avatar, içerdiği muhalif anlatıdan olsa gerek, yarışın dışına itiliyordu. Konuşmayı başararak (!) ulusuna önderlik etmeyi öğrenen kralın öyküsünün En İyi Film seçildiği 2011 Oscar’ları ise sektörün 83 yıllık tarihine ihanet etmediğinin en somut göstergelerindendi. (Ayrıca o yılın öne çıkan diğer adaylarına baktığımızda, çağımız gençliğine yeni ifade yolları açarak ‘voliyi vuran’ gencin serüvenlerinin, doğaya direnerek hayatta kalmayı başaran bir modern çağ kâşifine ya da olanaksız koşullarda dahi çalışıp çabalayarak Amerikan Rüyası’na dalabilen boksöre karıştığını pekâlâ görebiliriz.)

Tablo, hatırlayacağınız gibi, geçtiğimiz yıl gündeme gelen ve gerçekten de özgün bir proje olan “Artist”le tamamlanmıştı; ancak bir farkla: Sessiz sinemanın önemli figürlerinden John Gilbert’in yaşamından esinlenen ve ünlü bir oyuncunun yaşanan teknik gelişmeler sonucu yalnızlığa itilmesini konu edinen film, finalde rüyayı yaşanılır kılıyor ve gerçeklikle bağdaşmama pahasına bireye mutluluğun kapılarını aralıyordu. Fransız yönetmenden Amerikan usulü sinema! Her şey tam da Hollywood’a göre işliyordu sizin anlayacağınız!

85. Oscar’da Ortadoğu’yu Amerikan adaletiyle tanıştıran (!) Argo / Operasyon: Argo ve Zero Dark Thirty, inananların zaferini tescilleyen Life of Pi / Pi’nin Yaşamı ve ortaya karışık spagetti western ve siyah sömürü sineması (Django Unchained / Zincirsiz) gibi filmler yarışmıştı. Bir yıl sonra, kaçışını Beyaz Adam’ın vicdanı sayesinde gerçekleştiren 12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret ödüle uzanırken, deneysel bir bakışın ürünü olan Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) / Birdman veya (Cahilliğin Umulmayan Erdemi)’nin 2015 töreninde En İyi Film seçilmesi, Oscar tarihinin ayırt edici yönlerinden biri olmuştu. Benzer bir durum, 70’lerin paranoya sinemasını akla getiren, geçen yılın kazananı Spotlight için de söylenebilir.

Sonuç Yerine

Güven tazelemek, sistemin gayret eden insanın yüzüne (hemen olmasa da!) bir gün, bir yerde mutlaka güleceği duygusunu pekiştirmek, ABD’nin özellikle 2. Dünya Savaşı’nın ardından yürürlüğe koyduğu rüyanın özeti gibidir. Her kriz anında ya da varlığının sorgulanır, politikalarının eleştirilir hale gelmesinin hemen ardından gündeme gelen bu anlayış, sanat camiasının en popüler unsurlarından olan sinemayla mutlak bir mutabakatla sonuçlanmaktadır.

Kuşkusuz popüler sinemanın kimi dönemlerinde yedinci sanatın çağa tanıklık eden ve sorgulayan kimliğine yaraşır kimlikte ürünler ortaya konmuştur; ama bu ürünleri bizzat kendi eliyle soframıza sunan ve ne denli demokrat olduğunu “gözümüze sokan” da yine aynı sistemdir. Marx’ın deyişiyle “kapitalizm kendi idamı için olsa bile ip satar; ama ipin çürük olmasına bakar!”

Elbette bir eğlence aracının (!) bütün bu yazı boyunca iddia edildiği gibi, bir sistemin mevcudiyetini sürdürme siyasetinde bu denli belirleyici olabileceği iddiasını “saçma” olarak nitelendirmek de olasıdır. Chaplin’i, Welles’i, Lilian Hellmann’ı, Büyük Bunalım’ı, Soğuk Savaş’ı, McCarthy’lerin odun taşıdığı cadı kazanlarını, Küba, Vietnam ve ardıllarını ve günümüzü bir kenara bırakmak da öyle. Ama Oscar, “sinema ve ideoloji” tartışmasının en belirgin başlığı olarak daha uzunca bir süre gündemde kalmayı sürdürecektir.

(20 Şubat 2017)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

*****

Akademi Ödüllerinin Kısa Tarihi – 2

Sistemi Yenilemek

30’ların perdesini açan Oscar’lı film, Lewis Milestone imzasını taşıyan All Quiet on the Western / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque’ın yayınlandığı dönemde yankılar uyandıran romanından uyarlanmıştı. Savaş felaketini son derece dramatik bir anlayışla gözler önüne seren yönetmenin, özellikle belgeselci bir yaklaşım yeğleyerek yer verdiği siper görüntüleri, sonraki dönemlerde savaş sineması adına örnek oluşturmuştu; ancak filme verilen ödülün Hollywood’un anti-militarist bakış açısına örnek teşkil edebileceği iddiası -en azından sonraki dönem göz önüne getirildiğinde- gerçekçi sayılamazdı.

1931, genel eğilimlerin belirginleşmesi adına kritik bir yıldı. Aday filmler arasında yer alan Public Enemy ve Little Caesar, gangster/suç sinemasının erken dönem klâsikleri arasında yar alıyordu. İki film de, 1930’ların başlarında, Amerika’da içki yasağı döneminde suç dünyasında yaşanan bir yükseliş ve düşüş öyküsüne odaklanmaktaydı. Gerçekçi gözlemlere dayanan ve dönem eleştirisi barındıran bu yapımlar, binlerce yerliyi yok etme pahasına uygarlığı yaratan öncülerin serüvenleri kadar renkli değildi kuşkusuz(!). Akademi, ABD Kongresinin 1889 yılında aldığı karar uyarınca Oklahoma topraklarını çiftçi ve göçmenlere bağışlaması üzerine harekete geçen göçmenlerin öyküsüne odaklanan Cimarron’u En İyi Film ödülüne değer bulmuştu!

Sonraki yıl gösterime giren bir başka suç serüveni Scarface: The Shame of a Nation / Yaralıyüz, Greta Garbo’nun varlığı dışında hiçbir anlam ifade etmeyen Grand Hotel’e kaybedecekti. Bu, sisteme güveni boşa çıkarma çabası taşıyan gerçekçi öykülerin ikinci sınıf melodramlar karşısında alacağı ilk yenilgi olmayacaktı!

Dönem; aşk (It Happened one Night / Bir Gecede Oldu – 1934, Gone with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti – 1939), iyimserlik (You Can’t Take it With You / Para Beraber Gitmez – 1938), macera (Mutinty on the Bounty / Gemide İsyan – 1935) gibi öyküler ve yeni çiftler aracılığıyla (Clark Gable & Claudette Colbert, Jean Arthur & James Stewart) bunalımı hafifletmenin yollarını ararken, özenle yaratılan vitrini bozmaya çalışan yaramaz çocuklara da rastlanmıyor değildi (Modern Times / Modern Zamanlar – 1936.); ancak Akademi’ye göre pek çok sinemaseverin adını hatırlamakta dahi güçlük çektiği The Great Ziegfeld, çok daha başarılı bir yapımdı ve o saçma “komünizm paranoyasını” kaşıyıp duran bu küçük adamı dikkate almak yersizdi!

30’lar, biraz da Frank Capra’nın içi doldurulamamış hümanizminin, aykırı sesleri boğduğu bir dönem olarak hafızalara kazınacaktı.

Kuşkudan Destana

Hitchcock imzası taşımasına karşın, sanatçının olgunluk dönemi göz önüne alındığında vasat bir film olan Rebecca’nın, The Grapes of Wrath / Gazap Üzümleri gibi eskimeyecek bir klasiğe yeğlenmesiyle açılan 40’lar, aslında sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden olan Orson Welles’in çıkışını müjdelemesi açısından kayda değerdi. Ne var ki yedinci sanatın anlatım olanaklarını yerle bir eden ve yeni bir çağın kapılarını aralayan 1941 yapımı Citizen Kane / Yurttaş Kane, biraz da filmin teşhir ettiği basın imparatoru Hearst’ün kampanyası sonucu göz ardı edilmişti. Akademi’nin 1942 tercihi daha da acıklıydı. Birçok eleştirmen tarafından “savaşa çağrı yapan, duyguları sömürücü basit bir propaganda filmi” olarak nitelendirilen Mrs. Miniver (Yönetmen: William Wyler), Aristokrat bir İngiliz ailenin, 2. Dünya Savaşı sırasında yok olmaya yüz tutan yaşamlarına odaklanıyordu. Ne var ki, kararlarını “Nazi tehdidine karşı kamuoyu baskısı oluşturmak” olarak açıklayan üyeler, bu kez de Lubitsch’in To be or Not to be / Olmak ya da Olmamak adlı başyapıtını ıskalamışlardı. Anti-militarist sinemaya armağan ettiği birçok sahne ile akılda kalan film, -The Great Dictator ile birlikte- Alman faşizmine en sıra dışı darbeleri savuran yapımlar arasında yer alırken, Miniver, nadiren hatırlanacaktı.

1944’ün gözde filmi Oscar’lara da damgasını vuran Leo McCarey’nin Going My Way / Yoluma Giderken, New York’taki bir Katolik kilisesine atanan genç papaz Chuck O’Malley’nin maceralarını anlatıyordu. Günümüzde, Bing Crosby’nin performansı sayılmazsa “sıradan” olarak nitelendirilebilecek film, Hollywood’un en başarılı dönemlerinden birinde şaşırtıcı olarak öne çıkarılmıştı. Bu kez, kara filmin doruk noktalarından olan Double Indemnity / Çifte Tazminat dışarıda bırakılmış, western tarihinde yeni bir sayfa açan The Ox-Bow Incident adaylığa dahi değer bulunmamıştı. (Öncülerin ülke yaratma çabaları veya yerlilerle olan mücadelelerini konu alan 40’ların westernlerinden kesin bir dille ayrılan bu film, uygar Batı’nın (!) linç yaklaşımına keskin bir bakış atmakta ve olasılıkla 2. Dünya Savaşı atmosferinin kahramanlık destanlarıyla uyuşmamaktaydı!)

Wyler’ın, Miniver’ın ardından savaş sonrasındaki toparlanış esnasında uyum sorunu yaşayan savaş gazilerini rehabilite çabaları The Best Years of Our Lives / Hayatımızın En Güzel Yılları – 1946 adlı filmde karşılığını bulacak; kuşkucu yaklaşımı ve karamsar yapısıyla topluma güvensizlik aşıladığından olsa gerek, Akademi’nin her daim burun kıvırdığı film noir, kendini yenilemeye devam edecekti (The Big Sleep / Birleşen Kalpler, The Postman Always Rings Twice / Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, Notorius / Aşktan da Üstün).

Soğuk Savaş Yıllarında

Joseph L. Mankiewicz sinemasının doruk noktalarından olan All About Eve / Perde Açılıyor, 50’lerin perdesini açmıştı açmasına; ama tiyatro dünyasında yaşanan bu hırslı mücadelenin, Sunset Boulevard’dan daha başarılı olduğunu iddia etmek olası değildi. Hollywood’u konu alan filmler içinde en alaycı ve en saldırgan filmlerden olan Sunset Bulvarı, sessiz sinemanın kraliçelerinden biriyken, sinemanın sese kavuşmasının ardından bir kenara fırlatılan Norma Desmond’un tuhaf öyküsünü perdeye taşıyordu. Oscar dağıtan seçkin üyeler, filmin gösterime girdiği dönemde ayyuka çıkan eleştirilerden etkilenmiş olmalılar; zira bir kez daha ‘yanlış ata’ oynamışlardı! Soğuk Savaş’ın miladı sayılabilecek bu dönem, Akademi Ödülleri’ni de etkileyecek ve 50’li yıllarda hatalı kararlar tavan yapacaktı.

1951 yapımı Vincente Minnelli müzikali An American in Paris / Paris’te Bir Amerikalı, Method Kuramı’nın en başarılı örneklerinden olan A Streetcar Named Desire / Arzu Tramvayı’nın önüne geçmişti (Üstelik o yılın bir başka dikkat çeken yapımı da George Stevens’ın Theodore Dreiser’ın ünlü An American Tragedy adlı eserinden uyarladığı A Place in the Sun / İnsanlık Suçu idi!). Bir yıl sonra, görkemli filmlerin babası Cecil B. DeMille’in, seyircinin gözünü boyamaktan öte bir anlam taşımayan filmi The Greatest Show on Earth, McCarthy dönemini ironik biçimde mahkûm eden High Noon / Kahraman Şerif’in gölgesinde kalmasına karşın ödüle uzanacaktı. Üyeler, bu kez de John Ford, Howard Hawks ve John Wayne’den oluşan derin Amerikan korosunun “Böyle western mi olur?” serzenişlerinden etkilenmişti.

İki savaş filminin öne çıktığı 1953 Oscar’larında yapılan tercihler, “Akademi’nin Eğilimleri” kavramının altının doldurulmasına olanak tanıyacaktı. Zinnemann’ın Pearl Harbor baskınını fon alan melodramatik öyküsü From Here to Eternity / İnsanlar Yaşadıkça, Billy Wilder’ın bir toplama kampında kurtuluş mücadelesi veren askerleri konu edinen Stalag 17’yi saf dışı bırakacaktı. (Wilder’ın filminde masum kişinin casus ilan edilmesi, yine McCarthy dönemine dair üstü kapalı bir gönderme niteliği taşımaktadır.) Benzer bir durum 1957’de de ortaya çıkacak; yine iki savaş filmi, The Bridge on the River / Kwai Köprüsü ve Paths of Glory / Zafer Yolları, Oscar’lar için yarışacak ve kazanan; kuşkusuz askerlik kavramını tartışmaya açan Kubrick olmayacaktı!

Gerçeklikten kaçışın sinemasal zeminde teorize edilmesinin diğer bir karşılığı olan müzikallerin büyük başarıya kavuştuğu 50’ler Gigi’de somutlaşırken, çemberin dışında kalan yapımlar arasında Rebel Without a Cause / Asi Gençlik – 1955, 12 Angry Men / 12 Kızgın Adam – 1957, Touch of Evil / Bitmeyen Balayı – 1958 bulunuyordu. Perde, dönemin din sosuna batırılmış süper kahramanı Ben Hur ile kapanıyordu.

Büyük Değişim

60’ların daha ilk adımında, önceki onyılın memnuniyetsiz kuşağının isyana evrilmesine az bir zaman kala, Oscar’ın geleneksel ruhuyla tezat oluşturan The Apartment / Garsonyer, içerdiği vahşi kapitalizm eleştirisiyle hak ettiği ödüle uzanıyordu. Hemen sonra gündeme gelen Robert Wise’ın West Side Story / Batı Yakasının Hikâyesi, sıradan bir müzikal olmanın ötesine geçerek, gençlik sorunları ve Yeni Dünya’daki göçmen algısını yansıtmaya çalışıyordu. Yine de umutlanmak için erkendi.

Bernard Shaw’ın Pygmalion adlı oyununun yeni uyarlaması anlamı taşıyan My Fair Lady’nin, Kubrick klasiği Dr. Strangelove’u gölgede bırakması, 1964 Oscar’ları hakkında derin şüphelerin oluşmasına yol açacaktı. Üç yıl sonra, Norman Jewison’un, tek özgün tarafı ana karakterlerden birinin siyahî bir oyuncu olması olan In the Heat of the Night / Gecenin Sıcağında adlı filmi, sistem ve ödül işbirliğini somutlaştırması bakımından önem taşıyordu. Oyunu beyazların kurallarına göre oynayan Sidney Poitier’nin Virgil Tibbs karakteri ile akılda kalan bu film, her ne kadar liberal bir bakış açısına sahip olup, Martin Luther King’in öldürülmesinin hemen ardından gösterime girse de devre dışı bıraktığı filmler kadar önem arzetmiyordu. Arthur Penn’in ana akım sinemanın geleceğine yön veren Bonnie ve Clyde’ının yanı sıra, Mike Nichols’ün The Graduate / Aşk Mevsimi de 1967 Oscar’larında ödüle değer bulunmamıştı.

Değişime direnmeye kararlı görünen Akademi, sinema tarihinin en başarılı bilim-kurgu filmlerinden olan 2001’i es geçmiş, Polanski imzalı Rosemary’s Baby’i dikkate almamış, Blake Edwards-Peter Sellers iş birliğinin en parlak örneği olan ve ikinci Sunset Boulevard vakası gibi duran The Party’i ise adaylığa dahi uygun görmemişti. Kazanan, Charles Dickens’ın klasik eserinden uyarlanan bir müzikaldi: Oliver!

1969 ise Oscar Tarihi’nin en anlamlı değerlendirmelerinden birinin gerçekleşmesi adına önem taşımaktaydı. 60’ların ortalarından itibaren ciddi biçimde kabuk değiştiren Hollywood; aykırı insan öykülerini muhalif bir tavırla ele alırken, bu atılımın doruk noktalarından birkaçı bu yıla rastlayacaktı: Peckinpah’ın bir süredir etrafında gezindiği temaları belli bir bütünlük içinde sunma olanağı bulduğu westerni The Wild Bunch / Vahşi Belde adaylar arasında yer alıyordu. Türde bir dönemin sonunu işaret eden bu yapımın yanı sıra, Easy Rider gibi 68 kuşağının manifesto filmlerinden biri, Bunalım Dönemi ve bir rüya eleştirisi olarak nitelendirilebilecek Sydney Pollack’ın They Shoot Horses, Don’t They / Son Gerçek: Atları da Vururlar, toplamın önemli parçalarıydı. Oscar’ın sahibi ise adeta dönemin isyancı ruhunun kısa bir süre sonra karanlığa gömüleceğini işaret eden Midnight Cowboy / Geceyarısı Kovboyu oldu. James Leo Herlihy’nin romanından uyarlanan eser, parlak cilasının ardında korkunç bir sefalet gizleyen New üzerine gerçek bir başyapıttı. İki usta oyuncunun (Dustin Hoffmann & Jon Voight) görkemli yorumları, doğaçlama diyaloglar, çürümeye yüz tutan kentin ‘arka’ sokakları ve Andy Warhol ile Paul Morrisey gibi aykırı figürleriyle film, 60’lar sinemasının özeti ve en önemli olaylarından biri anlamına geliyordu. (Akademi’nin X-Rated bir filmi cesur bir kararla ödüllendirmesinin ardında, Gregory Peck’le birlikte yaşanan değişimin bulunduğunun altını çizelim.)

İdeolojiler Çapışırken

Five Easy Pieces / Beş Kolay Parça ve M.A.S.H. / Cephede Eğlence gibi önceki dönemin izlerini takip eden filmler bir yana, 70’li yıllar biyografik bir filmle yola çıktı: Patton / General Patton. Filmin yarı militarist söylemi, usta oyuncu George C. Scott’ın varlığı ile bir parça törpülense de, 1971 adayları bu yönelimin bir tesadüf olmadığını kanıtlayacaktı. Başına buyruk, adaleti sağlama bahanesiyle kişisel yöntemlere başvuran faşizan polislerin temsilcisi The French Connection / Kanunun Kuvveti, Dirty Harry / Kirli Adam’la birlikte bu dönemin simge filmlerinden oldu. Akademi ise iki yıl önceki radikal kararından dolayı özür dilercesine, bu eğilimlerin anti tezini sunan A Clockwork Orange / Otomatik Portakal’ı göz ardı edecek, paranoya dalgasının habercilerinden Klute / Fahişe’yi ya da Altman’ın eski bir kiliseyi geneleve dönüştürmeye çalışan kahramanları McCabe and Mrs. Miller’ı yok sayacaktı. “Yaramazlık, bir yere kadardı!”

Aslında bütün bu olup bitenler, Kennedy’nin iktidara gelmesinin hemen ardından; Füze Krizi, Domuzlar Körfezi Çıkarması, Siyah Hareketi, Vietnam, Latinlerin Başkaldırısı, Suikastlar ve 68 Çığlıkları başlıklarıyla irdelenebilecek bir sürecin sonunda, sistemin kendini onarmaya başladığının somut göstergeleriydi. Biraz da bu yüzden, 70’ler, önceki on yılın başkaldırı hareketleri ile gelecek dönemin yeni sağ politikaları arasında bir çarpışma alanını oluşturacak, bundan en fazla etkilenen ise yedinci sanat olacaktı.

İki Godfather’ın (mafya ve meşruiyet ilişkisi göz ardı edilmeden) başarısı bir kenara bırakıldığında, 70’li yılların Oscar’a uzanan yapımları, ibrenin muhafazakarlara doğru kaydığının işaretleri arasında sayılabilir. Rocky, her ne kadar göçmenlerin sorunlarına ve sisteme tutunabilme çabalarına değiniyor gibi görünse de, çalışanın sınıf atlamayı başarabileceği gibi sığ bir metne sahipti. Annie Hall – 1977, Woody Allen’ın zekâsını en iyi yansıtan yapımların başında yer alıyordu; ancak burada da orta sınıf aydınlanmacı bireyin temsiliyeti, sosyalleşmeyi sağlayamamış, ilişkilerinde başarısız ve tek dostu psikologu olan Alvy’e terk ediliyordu. Kramer vs. Kramer / Kramer, Kramer’e Karşı – 1979, tıpkı bir yıl sonra gösterime girecek olan liberal Robert Redford’un Ordinary People / Sıradan İnsanlar gibi özgür kadına esaslı bir darbe indiriyor, kutsal ailenin çatısını örme görevini erkeğe havale ediyordu.

Gerçek kırılma ise Vietnam merkezli iki film arasında yaşandı. Olguya farklı cephelerden bakan iki filmden Coming Home / Eve Dönüş’ün hümanizmi, Akademi’ye yeterli gelmemişti. Savaşa soğuk baktığını iddia etmesine karşın, satır aralarında Vietnamlılara ırkçı bir yaklaşım barındıran Cimino’nun The Deer Hunter / Avcı’sı, 78 Oscar’larında En İyi Film seçildi. Bir süreç sona ermiş, sistem kendini emin ellere teslim etmişti. Bu dönem, Ronald Reagan’ın ortaya çıkışıyla bambaşka bir hüviyete bürünecek; yayılmacı ABD politikalarının en büyük destekçisi yine Hollywood olacaktı.

(16 Şubat 2017)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

*****

Akademi Ödüllerinin Kısa Tarihi – 1

Giriş Yerine

1927 ve 1928 yılları, sessiz sinemanın son başyapıtlarının ardı ardına gösterime girdiği bir dönem olarak hatırlanıyordu. Sözgelimi Fransa’da Rene Clair’in İtalyan Hasır Şapkası (Un Chapeau de Patille d’Italie), bir dizi kaçıp kovalamacının ardında taşıdığı aristokrasi eleştirisiyle modern güldürünün eleştirel niteliğini gözler önüne seriyordu. Sovyet Devrimi’nin 10. yılı anısına çekilen Ekim (Oktiabre), Eisenstein’ın Potemkin’le ulaştığı biçimsel ustalığı bir adım daha ileriye taşıyordu. Abel Gance’ın Napoleon’u, sessiz sinemanın ulaştığı doruk noktalarından birini betimlemekteydi, tıpkı avangard cephede yer alan Bunuel’in Salvador Dali ile işbirliğinden doğan Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou) ve Dreyer’in unutulmaz Jeanne d’Arc’ı gibi… Halkaya eklenen Pabst imzalı Pandora’nın Kutusu (Die Büchse der Pandora) ve Devrim Sineması’nın bir başka büyük ustası Dovzhenko’nun Arsenal’i, dönemin canlılığını kanıtlar nitelikteydi. Olasılıkla benzerine yalnızca 60’lardaki Yeni Dalga ve Antonioni’lerin çıkışı ile tanık olabileceğimiz ölçüde, sinema ilk kez Hollywood’un etrafında dönmüyordu!

Elbette bu girizgâh, Edison’un Kinetoscope için çektiği, William Heise’nin The Kiss’inden itibaren sinemada bir dizi önemli devrimi gerçekleştiren Amerikan sinemasının küçümsenmesi gibi bir anlam taşımıyordu. Portföyünde Büyük Tren Soygunu gibi yedinci sanatı geniş kitlelerle buluşturan önemli filmler bulunduran bir sinemaydı bu. Griffith’in erken dönem klasikleri; Cecil B. De Mille’in Aldatış’ı; bütün bir komedi tarihinin üç büyükleri Chaplin, Keaton ve Lloyd’un gövde gösterileri, Hollywood’a Yaşlı Kıta’dan gelen yönetmenlerin belki de en tartışmalı olanı Stroheim’ın kalp atışları vs.

İşte bütün bu karmaşık, ama bir o kadar da renkli atmosferin ortasında bir yerlerde, Oscar’ın öyküsü de başlamış oldu.

Tartışmalı Bir Başlangıç

İlk Oscar’ın En İyi Film kategorisindeki öne çıkan adaylar arasında, Murnau’dan Şafak (Sunrise, 1927), Frank Borzage imzalı Yedinci Cennet (Seventh Heaven, 1927), Josef Von Sternberg’in Son Emir (The Last Command, 1928), William A. Wellman’ın Kanatlar (Wings, 1927) ve King Vidor’un Kalabalık (The Crowd, 1928) filmleri yer almaktaydı. Chaplin’in erken dönem klasiği Sirk (The Circus, 1928) ise adaylığa değer bulunmamıştı; buna karşın Akademi, yıllar sonra özür niyetine verilecek Onur Ödülü sayılmazsa, muhteşem ‘serseri’nin tek ödülü sayılabilecek özel bir Oscar’la durumu telafi edecekti.

H. Sudermann’ın bir öyküsünden uyarlanan Şafak (Sunrise, 1927) sinema tarihinin en büyük ustalarından birinin, adını geniş kitlelerin Nosferatu (1922) ve Faust (1926) gibi ekspresyonist / romantik dönem Alman klasiklerinden işittiği Friedrich Wilhelm Murnau’nun imzasını taşımaktaydı. Kırsalda yaşayan bir Amerikan ailesinin öyküsünün anlatıldığı film, kameranın bir ‘göz’ gibi kullanılması tekniğini Amerika’da ilk kez uygulaması ve çevreyi oyuncunun gözünden incelemesi açısından da büyük önem taşımaktaydı. Şafak, gösterimde kaldığı günlerde, dönemin sinemasal eğilimlerine sarsıcı ve ani bir darbe indirdiğinden olsa gerek, önemi tam olarak anlaşılmamış bir başyapıt olarak akılda kaldı.

Diğer adaylardan olan Yedinci Cennet, dönemin popüler melodramlarının başında yer alıyordu. Austin Strong’un oyunundan uyarlanan ve Paris’te geçen film, iki gencin tutkulu aşklarını konu almaktaydı. Umut ve hayal kırıklıkları arasında gidip gelen insanların aşk serüvenlerini perdeye taşıyan ve hemen her seferinde anti-militarist bakış açısını filmlerine yedirmeyi başaran Borzage, özellikle sevginin gerçeği yenebileceğini ima eden -ve pek çok melodrama ilham kaynağı olan- finaliyle izleyicisini etkilenmişti.

Zafer Şafağı adıyla da tanınan Son Emir, Ekim Devrimi’nin ardından Rusya’dan kaçıp Amerika’ya gelen ve bir süre Hollywood’da ufak tefek rollerde oynamak zorunda kalan devrik General Lodijensky’nin anılarından uyarlanmıştı. Toplumun bir kıyısında yoksulluğa terk edilmiş insanları ya da yeraltı dünyasının acımasız karakterlerini konu aldığı eserleriyle dikkat çeken Sternberg’in en kitlesel çalışmalarından sayılan film, dünyanın sinema merkezinde yaşanan ekmek ve var olma mücadelesine eğilen ilk yapımlardandı.

Şafak gibi sıradan insanın öyküsüne odaklanan Kalabalık, Amerikan Rüyası’na yapılan esaslı bir eleştiri sayılabilirdi. Film, New York’un yoksul kalabalıkları arasında yalnızlığı yaşayan alt/orta sınıf insanına çarpıcı ve (finali dışında) karamsar bir bakış atmıştı.

İlk Oscar’larda öne çıkan son film ise Kanatlar’dı. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da geçen yapım, çocukluktan bu yana arkadaş olan Jack Powell ve David Armstrong ’un savaş ve aşk serüvenlerine odaklanmaktaydı. Savaşta kendisi de pilotluk yapan yönetmen Wellman, 2 milyon dolar gibi dönemine göre oldukça yüksek bir bütçeyle çektiği filminde görüntü efektlerden aldığı güçle beğeni toplamıştı.

Bu listeye yakından bakıldığında, sisteme muhalifliği konusunda kimsenin tereddüdü olmadığı Charlie Chaplin gibi bir isim dışarı çıkarıldığında dahi eleştirel bir bakışa sahip filmlerin ilk Oscar’a damgasını vurduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerçekten de, çoğunlukla ezilen ya da tutunamayan kesimlerin öykülerini perdeye taşıyan yönetmenler, kimi zaman uzlaşmacı bir kimliğe bürünerek de olsa, büyük bir gerçeklik duygusuyla dönemin tasvirine soyunmuşlardı.

Bütün bunlara karşın Akademi’nin ilk üyeleri, ‘suya sabuna en az dokunan’ filmlerden olan Kanatlar’ı ödüllendirmeyi uygun buldular. Yani: Pilotların göklerdeki heyecanlı serüvenlerine zorlamayla yedirilen bir aşk üçgeni ve bolca da vatanseverlik sosu! Yine de hakkını yemeyelim. Sonradan icat edilmiş yeni bir ödül, ilk kez işiteni şaşkınlığa sürüklemesine rağmen Sunrise’ın oluyordu: En Başarılı Sanatsal Film! Aslında bu ayrım, özellikle günümüz sinema eleştirisinde de varlığını sürdüren “kitle filmi”, “üstün yapım”, “sanat filmi” vb. kavramların somut olarak ortaya çıkışını belgelemesi açısından büyük önem taşıyordu; ama Akademi’nin aldığı kararın, neredeyse yüzyıla yayılacak sanatsal bir tartışmanın fitilini ateşlemek gibi bir kaygısı yoktu. Bu, olsa olsa aldığı karardan tatmin olamayan ve olası bir yanlışı önlemek adına yeni bir ödül keşfeden bir topluluğun çözümü anlamına geliyordu. Süreç içinde “sanatsal ya da muhalif olanı göz ardı edemeyen” bu eğilim, yerini kitle beğenisine uygun düşen ya da tanıtım kampanyalarını başarıyla yürütmüş filmleri yeğleme anlayışına bırakacaktı.

Bunun ilk örneklerine rastlamak için çok değil, sadece bir yıl geçmesi gerekiyordu.

Herkes Dans Ederken!

Sesli sinemanın ortaya çıkmasının ardından en çok dikkat çeken tür haline gelen müzikallerin ilk örneklerinden olan The Broadway Melody, “Herkes konuşuyor, dans ediyor ve şarkı söylüyor!” sloganıyla 1928-29 Oscar’larının galibi olmuştu. Taşradan kente birlikte gelen ve Broadway sahnelerinde var olmaya çalışan Quennie ve Hank adlı iki arkadaşın öykülerinin anlatıldığı film, en çok “You are meant for me, Give me regards to Broadway, The wedding of the pointed doll” şarkısıyla hatırlanmaktaydı.

Büyük kentlerin eğlenceli gece dünyası ile bu hayata gıptayla bakan yoksul kesimler arasında (sistemi koruma ve kollama görevi adına!) bir bağ kurmak mümkündü elbette; ancak The Wind / Rüzgâr gibi bir klasiğin dışarıda bırakılması, ‘sakat doğan çocuğun’ katledilmesi gibi bir şeydi. Victor Sjöström’ün 1924 yılında başlayan Hollywood serüveni içinde en kayda değer çalışması olan Rüzgâr, Doroty Scarborough’un romanından uyarlanmıştı, Güneyli güzel Letty Mason’ın öyküsünü konu alan film, Teksas bozkırlarında uğultuyla esen rüzgârları ve merhametsiz kum fırtınalarını kusursuzlukla yansıtmıştı.

Oscar’ın efsanevi tarihindeki parlak başlangıcı irdelediğimiz bu bölümde (!), özetle Akademi’nin -hiç değilse ilk yıllarda- “uzlaşmacı” bir eğilim sergilediğinden, “sanatsal” olanla “kitleseli” bir potada eritme çabalarından söz ettik. Öncelikle sözü edilen zorunlu yönelimin zaman içinde Amerikan Rüyası’nı meşrulaştırma ve stüdyo sisteminin çıkarlarını savunma aracına dönüşmesi kaçınılmazdı ve bu kaçınılmaz sondan nasibini alan ilk yönetmenlerden biri de Victor Sjöström’dü.

Klasik dönem İsveç sinemasının en önemli temsilcilerinden olan ve ülkesinde sinemayı sanata dönüştüren Sjöström’ün başyapıtı Hayalet Araba (Körkarlen – 1921), sessiz sinemanın en önemli filmleri arasında yer alıyordu. Selma Lagerlöf’ün tanınmış eserinden uyarlanan filmde, bir din görevlisi ve yaptıklarının bedeli olarak Tanrı tarafından lanetlenip bir hayaletin sürdüğü arabayla ölülerin ruhunu toplamakla görevlendirildiğine inanan Holm adlı bir adamın öyküsü anlatılmaktaydı. Uluslararası sinema çevrelerinde büyük yankılar yaratan film, en çok Holm’un geçmişine dönülen sahnelerdeki teknik ustalığıyla dikkat çekmişti. Ele aldığı fantastik konuyu büyük bir ustalıkla işleyen yönetmenin yolu, filmin ardından -dönemin Avrupalı pek çok sinema adamı gibi- Amerika’ya düşmüştü.

Sjöström’ün (ya da ABD’deki adıyla Seaström) Yeni Dünya macerasında ilk önemli çalışma olan Tokat Yiyen (He Who Gets Slapped – 1924), Hollywood’un fantastik evreniyle, Kuzey’in psikolojik unsurlara önem veren sinema anlayışının kusursuz bir bileşkesiydi. Film, hayatı boyunca sürekli ‘tokat yiyen’ bir mucidin öyküsünü konu almaktaydı. Karısı tarafından aldatılan kahramanımızın hayatı, imza attığı önemli bir buluşun karısının aşığı tarafından çalınmasıyla tamamen değişecek ve bir sirkte noktalanacaktı. Leonid Andreyev’in romanından uyarlanan yapım, mekân seçimi ve ışığın kullanımıyla dikkat çekecek ve en çok ‘binbir surat’ Lon Chaney’nin yorumuyla hatırlanacaktı.

Yönetmenin 1924 yılında başlayan Hollywood serüveni içinde öne çıkan diğer çalışması olan Rüzgâr’ın ardından Hollywood’da yalnızca bir film daha çekebilen Sjöström, Amerika’da mutsuz olan yönetmenler kervanına katılarak İsveç’in yolunu tutacaktı. Onu; Hallelujah – 1929, Şehir Işıkları, Modern Zamanlar, Yurttaş Kane, Kahraman Şerif, Zafer Yolları gibi filmlere ya da Chaplin’den Welles’e, Arthur Penn’den Kubrick’e uzanan bir çizgide yarışın dışına itilen pek çok yönetmene bağlamak olasıydı.

(14 Şubat 2017)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu