Açlığı Bırak, Oyuna Bak

Metropolis’in naif finalinden günümüze, köprünün üzerinden çok uzun zaman geçti. İyimser olmak için neden bulmanın hayli güç olduğu dönemlerden geçiyoruz artık. 60’ların hüzünlü ya da iyimser, karşı kültürün çok sesliliğiyle harmanlanmış yapımlarının tarihe karıştığı bir noktada, neredeyse her bilim kurgunun arka plânında “karanlık bir gelecek” vurgusuyla karşılaşmamız biraz da bundan değil mi?

Doğrusu Açlık Oyunları serisini benzer türden distopik yapımlar arasına (tam olarak) yerleştirmek ne derece sağlıklı, bilemiyorum. Alacakaranlık filmlerini vampir külliyatına, Göçebe’yi ise uzaylı temalı filmler arasına dahil edip, tür sineması esaslarına göre ele almak gibi birşey bu. Belli ve benzer bir “formüle” dayanan ve genç izleyiciyi hedef alan bu yapımlar arasında -hiç değilse ilk film ile- Collins uyarlaması bir adım öne çıkıyor gibiydi ama devam filmi beklentileri boşa çıkarma (ya da daha doğru bir deyişle sözü edilen iki filme eklemlenme) görevini başarıyla tamamladı.

Kökleri çok daha gerilere gitmekle birlikte, Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sıyla önemli bir çıkış yakalayan ve 2. Savaş’ın sona ermesiyle birlikte totaliter rejimlere duyulan korkunun etkili bir dışavurum alanına dönüşen distopyalar, (tıpkı Açlık Oyunları’na da esin kaynağı olduğu gibi) önemli bir teşhir alanıydı. Türe adını veren Orwell’ın 1984 adlı eserinde olduğu gibi, umutsuzluğun direnme gücüyle kolkola yürüdüğü bu eserler, bir taraftan gidişatın nereye varacağına işaret ederken, diğer taraftan da çözümün “özgür insan”da olduğunu fısıldıyordu.

İkinci Açlık Oyunları, öncülünde vurgulanan kaotik atmosferin devamına soyunarak işe girişiyor; ancak “tutan” proje, türe özgü konturları bir kenara bırakarak, tıpkı vampir serisinde olduğu gibi bir aşk üçgenine eğilmeyi tercih ediyor. Filmin başlangıcında sistemi kurgulayanların (gerekçelerini tam olarak anlayamasak da, olasılıkla halkın yeni sevgilisi olabileceği düşüncesiyle) Katniss’i bir tehdit olarak algıladıklarını anlıyoruz. Kahramanımız ise kendi sorunları ile insanlarının acıları arasında kalıyor, geleceğine ilişkin kararlar almada zorluk yaşıyor. Post-modern çağların yeni afyonu olan medyanın uyuşturduğu kitlelere yeni oyunlar vadeden sistem ise, 75. oyunlarda en iyiler karşılaşmasını organize ederek toplumda varolan huzursuzlukları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Yozlaşmanın daha çok karton figürler ekseninde ve medya boyutuyla gözler önüne serildiği, direnişin gerekçelerine dair somut veriler barındırmayan ikinci filmde, muhalefetin taleplerinden çok simgesel itirazlara odaklanıldığını görüyoruz. Taşra ve metropol merkezli yarılmayı imalarla geçiştiren ve bölgelerde yaşanan huzursuzlukları teğet geçen ikinci Açlık Oyunları, giderek karmaşıklaşan aşk ilişkileriyle romantizmi, yeni bir ölüm-kalım savaşıyla ise aksiyonu çözümlemeye odaklanıyor. Bu da iç içe giren türler eşliğinde hedef kitlenin farklı taleplerine (küçük de olsa) yanıt verme imkânı suruyor.

Distopya örnekleri dışında, Gladyatör’den Truman Show’a kimi filmleri akla getiren serinin, ilk filmin de gerisine düştüğünü ve bilinçli bir tutumla temel meselenin daha da uzağına yerleştiğini söylemek mümkün. Bu, üçlemenin son ayağı hakkında da çeşitli ipuçları barındırıyor ve “açlıkla değil oyunla ilgili” senaryonun iyice açığa çıkmasına neden oluyor.

O halde ilk Açlık Oyunları’nın ardından yaptığımız yoruma daha da sıkı sarılmanın zamanıdır: “…Filmi, ütopyalarını çoktan bir kenara bırakmış insanoğlunun distopyasına bile sahip çıkmaktaki kararsızlığı ya da karamsarlığını pazarlanabilir kılmadaki becerisi olarak okumak da olası. Başka bir deyişle, yeni çağın / yeni okur ve sinema izleyicisinin kâbusları da bir yere kadar! Ticari manada adından söz ettireceğini ve devam filmleri ile yeni kitleler edineceğini öngörebildiğimiz Açlık Oyunları’nın izinden gittiği eser ve yapımlar arasında seçkin bir yer edineceğini iddia etmek, çok da olanaklı görünmüyor. Böyle bir derdi olup olmadığı noktasında ise ironik başlığımız bir kere daha devreye giriyor.”

“İtirazın” sokakla ve geniş yığınlarla buluşmasına yeterince tanık olmuş bu topraklarda, yeterince karanlık ol(a)mayan bu oyunun hedefine ulaşıp ulaşmadığı sizce de ortada değil mi?

(03 Aralık 2013)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir