Scognamillo’yu Hatırlarken

2007 sonlarında tanışmıştım Giovanni’yle. Modern Zamanlar’ın dördüncüsü sayısına hazırlandığımız günlerde. “Sinema ve Eleştiri” konulu dergi adına görüşleri çok şey ifade ediyordu; çünkü o dönemde sayısı hayli fazla olan sinema dergilerine burun kıvırıyor, sinema yazınının film tanıtımına indirgendiğine inanıyorduk. Söyleşi önerimizi memnuniyetle kabul etmiş, o ana dek çıkan sayılarımız hakkında görüşlerini ortaya koymuştu.

Scognamillo, o yıllarda sinema dergilerinin ve televizyondaki sinema programlarının artışı gözlemine katılmakla birlikte, önemli olanın sayılar değil nitelik olduğuna inanıyordu. “Bir sinema dergisinin görevi salt güncel olanı izlemek ve tanıtmak değildir, bir kültür hizmeti yapmaktır. Dikkat edilirse yayınlanan sinema dergilerinin çoğu birbirine benzemekte ve daha çok güncelliği izledikleri için benzer konulara yer vermekte, benzer yorumlara varmaktalar. Önemli olan, her zaman, gösterimde olan filmler ve bu filmlere katılan sanatçılardır, yakında gösterime girecek olan filmler. Bazen öyle durumlar oluyor ki daha gösterime çıkmamış, dolayısı ile izlenilmemiş filmler hakkında –basın dosyalarına güvenerek– methiyeler yazılıyor ama film izlenildiğinde görüşler değişiyor. Kısacası çoğu dergilerin çizgisi magazinseldir, tecimseldir, yüzeyseldir.”

Eleştiri, geçmişe bakıldığında (60 kuşağı), eski gücünü ve
çarpıcılığını yitirmiş gibiydi ona göre. “Ait olduğum kuşağın amacı vurucu eleştiri idi, temelde siyasal eleştiri idi ve bilgilendirici, açıklayıcı eleştiri, uzlaşmalara ve adam kayırmalara yer vermeksizin. Hedef sanatçılara mesaj göndermek ve
ya pohpohlamak değildi; hedef sinema salonunun gişesine parasını yatıran izleyiciyi yönlendirmek ve pek tabii, sinema bilgisine, kültürüne katkıda bulunmaktı. Genelde sinema yazarlığı ve özelde eleştiri, Atilla Dorsay’ın tanımlaması ile, bir ‘misyon’ idi ve böyle yürütülüyordu, sinema kültürünün pek yaygın olmadığı bir dönemde böyle olması gerekiyordu.”

Kendisini bir eleştirmenden çok bir sinema tarihçisi olarak adlandırıyordu. Sinema yazarlığına 1949’da İtalyan ve Avrupa basınında başladığında eleştiri değil araştırma, inceleme yazdığını hatırlatıyordu bizlere. 1961’de Türk basınına eleştirmen olarak girmişti; çünkü o dönemde sinema yazarı eleştirmen olmakla eşit görülüyordu. “Türkiye’deki sinema yazarlığının ve eleştirinin sürecine baktığımızda bunun, temelde, bir kuşak sorunu olduğunu görürüz. Siyasal etki ve çizgi 12 Eylül ile değil de bir yirmi yıl öncesi 27 Mayıs 1960 ile başlıyor ve genel süreçte, genel sinemasal bilinçlenmede (kuram dahil olmak üzere) ilkin Nijat Özön – Halit Refiğ ikilisinin Sinema Dergisi, sonradan ise Türk Sinematek Derneği’nin Yeni Sinema Dergisi tartışılmaz bir önem ve değer taşıyorlar.”

Peki, günümüz eleştirisinde yeni bir dil yakalamak, söylenmemişi söylemek olanaklı mıydı? Yoksa eleştiri; tanıtım ve reklam bombardımanı altında tarihsel işlevini yitirmiş miydi?

“Eleştiride yeni bir dil yakalamak, söylenmemişi söylemek en azından deneysel olarak her zaman mümkün görülüyorsa da acaba söylenmeyen bir şeyler kaldı mı? Sinemanın ne estetik temellerini ne de onu şekillendiren kuramsal temellerini kanımca değiştirmek mümkün değildir. Benim kuşağım kuram olarak Eisenstein’i, Pudovkin’i ve sonradan Andre Bazin’i okurdu. Bugün ağırlık iletişim kuramlarına ve göstergebilime kaymıştır ve işin gerçeği bunun doğru olup olmadığını düşünüyorum hep; çünkü inanıyorum ki sinema, sinema yolu ile açıklanır, başka disiplinlerle değil. Gerçi ben filmlerin okunmadığı, izlenildiği bir dönemin ürünüyüm!… Görünürde bugün karşımızda ‘yeni’ bir sinema var; ama teknoloji ile estetiği, anlatım özellikleri ile kamera ve kurgu cambazlıklarını karıştırmayalım ki yanlış yollara girmeyelim.”

Temmuz 1967’de Yeni Sinema’nın Eleştirmenler Soruşturması’nda yer alan “Eleştirmenin Türk sinemasına katkısı” sorusuna “50’lerin 2. yarısında bazı iyi niyetli çabalar olsa da sonradan iş çığırından çıktı, ‘kutsal canavarlar’ yaratıldı ve etki ortadan kayboldu, yarın ne olacağını bilemem ama kötümserim.” diye yanıt vermişti. Aradan 40 küsur yıl geçtiğine göre bir kez de biz soruyorduk şimdi: Değişen koşulları da göz önünde bulundurarak eleştirinin Türk Sineması’nın gelişimine katkısı olmuş muydu?

“Evet, eskiden, bir dönemde oldu, ama bugün olduğunu sanmıyorum; çünkü yeni kuşak Türk sinema sanatçılarının en azından bir kısmı eleştiriye pek açık görünmüyorlar veya eleştiriyi önemsemiyorlar, alıngan oluyorlar, kendilerini anlaşılmamış hissediyorlar.”

Gerektiğinde halkla bütünleşmeyi de başarabilen ve bize özgü bir dil yakalayabilen yaratıcı sinemacılarımız yok mu olmuş, köprünün üstünden çok mu sular akmıştı?

“O yaratıcı kuşak dünya sinema tarihinde bir kez geldi, yaklaşık olarak bir yarım yüzyıl sürdü, gerçek sinemayı oluşturdu ve yerini kimilerinin yaratıcı sandıkları sağlam teknikerlere bıraktı bugün olduğu gibi. Türk Sineması’na gelince: Dünya sinema tarihinde hiçbir zaman nerede ise tümden çöken bir ülke sineması görülmedi Yeşilçam döneminde olduğu gibi. Yeni Yılmaz Güney’ler, yeni Akad’lar, yeni Erksan’lar, yeni Ömer Kavur’lar çıkmaz artık, onlar bir dönemin temsilcileri ve göstergeleri idi. Onların yerine geçecek olanlar var mı? Ben itiraf edeyim, henüz göremiyorum; çünkü Yeşilçam sonrası Türk Sineması halen bir arayış ve oluşum içinde, izleyicinin yeniden tecimsel sinemaya dönülmesi, daha çok filmin çevrilmesi, çokça genç yönetmenin ilk filmlerini çekmesi şimdilik ‘olay’ teşkil ediyorlar, ‘sonuç’ değiller.”

Derginin Kış 2008 sayısında yayınlanan ve o dönemde bizleri çok memnun eden bu söyleşinin tozlu sayfalarda hapsolmasına izin veremezdim. Sonradan pek çok kez kesişti yolumuz. 2012’de, bu kez, yerli-yersiz pek çok kesimin hedefi haline getirilen “Sinematek”le ilgili o unutulmaz sayıda. Şöyle demişti özetle, “Sinematek; daha önce gösterilmeyen, kimisi yasaklı olduğu için gösterilmesi de mümkün olmayan filmleri bizlerle tanıştırması ve Yeni Sinema gibi çok önemli bir dergi aracılığıyla sinema yazınına büyük katkıları bulunması nedeniyle çok önemlidir, sinemamıza hizmetleri büyük olmuştur. O dönemde yaşanan tartışmaların ortasında; ne Halit Refiğ’den ne Sinematek çevresinden kopmayan, Sami Şekeroğlu’nun dergisine de Yeni Sinema’ya da yazan bir yazar olarak en önemli kıstasım sinema kültürünün yayılması idi. Konu bu çerçevede ele alındığı zaman, Sinematek’in aynı zamanda bir okul olma işlevini üstlendiği görülecektir.”

Uzun telefon görüşmeleri yaptık, kimi zaman can dostu, duayenimiz Rekin Teksoy’la her sabah aynı saatinde yaptığı uzun görüşmelerine tanık oldum ve son olarak, üstadın vefatının ardından, onun için çok zor olan bir Rekin Teksoy yazısını kaleme alması için onu ikna ettim (“Son zamanlarda her gün telefonda görüşüyorduk. Depresif bir insan olduğum için sürekli krize girerim. Depresyon krizlerine girdiğimde kitap ve gazete okumam, film seyretmem, resim çizmem. Bayağı sıkı bir inzivaya çekilirim. Gazete okumadığım için tüm haberleri Rekin’den alırdım.”).

Ardından yazılacak, konuşulacak çok şey daha var kuşkusuz ama Tarık Akan yazısının mürekkebi kurumadan, bir başka dostun ardından el sallamak o kadar zor geliyor ki. Galiba onsuz gizemin tadı olmayacak; hatta sinemanın da…

(08 Ekim 2016)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir