Uğur Vardan ile Sansür, Eleştiri ve Sanatsal Kriterler Üzerine…

Bu söyleşi, sinema yazınımızın -son dönemlerde örneklerine pek de rastlamadığımız ölçüde- hararetli (ve kuşkusuz gerekli) tartışmalara sahne olduğu günlerin ardından, tarihe kayıt düşmek amacıyla gerçekleştirildi.

Hatırlarsınız; ilk işaret fişeği, etkili ve yetkili bir devlet büyüğümüzün, filmlere yapılan devlet yardımına emsal olarak, yıllar yılı “ailecek” izlediğimiz “Malkoçoğlu” seriallerini göstermesiyle yakılmıştı (!). Sonraki günlerde; –Şehir Tiyatroları’na yönelik yaptırımlar noktasında- yaşanan gelişmeler, söz konusu düşünceyi “kişisel bir yorum” olarak nitelendirmemizin olanaksız olduğunu ortaya koydu.

Konumuza dönersek: İhsan Kabil’in 21 Şubat 2012 tarihinde, Star Gazetesi’nde yayımlanan “Tartışmaya ‘Açık’ Filmler” başlıklı yazısı, atını sıcak aile yuvamıza doğru dörtnala koşturan Malkoçoğlu’nun teri soğumadan yeni bir polemiğin başlamasına neden oldu. Yazar, ilgili yazısında !f seçkisinde yer alan kimi filmlerin festivalin değerini gölgeleyeceği gibi, etkinliğe yapılan kamu yardımının da sorgulanmasına yol açacağını iddia ediyordu. 26. sayımızın konuğu olan Uğur Vardan’ın bu yaklaşıma tepkisi oldukça sert oldu. Kabil’i ve temsil ettiği bakış açısını ihbarcılığa kadar uzanan bir çizgi içinde değerlendiren yazar, aldığı olumlu ya da olumsuz tepkilerle, belki de yaşanması kaçınılmaz olan bir tartışmanın öznelerinden biri haline geldi.

Genel bir bakışla “sansür” ve “değer” kelimeleri üzerinde yoğunlaşan ve uzun soluklu bir kavram tartışmasını da beraberinde getireceğini öngörebileceğimiz bu sürecin dayandığı noktalardan biri olan “Sinematek”i dosya konumuz olarak ayrıntılarıyla ele alacağız. Ötesini Vardan’dan dinleyelim:

Dilerseniz sohbetimize, 27 Şubat tarihinde Radikal’de yayımlanan “Yeni Bir İhbar Hattı” yazınızla başlayalım. Fitili ateşleyen bu yazıda sizi, kültür ve sanat erbabının ihbarcılığa soyunduğu yargısına iten süreç nasıl gelişti?

Aslında, doğal olarak her bir yazıyı okumuyorum. Sağ olsun genç kuşak sinema yazarlarından Olkan (Özyurt) kardeşim uyardı, “Abi bir baksana, İhsan Kabil şöyle bir yazı yazmış” dedi. Derinlemesine bir samimiyetim olmamasına karşın İhsan’ı bir yazı-çizi adamı olarak saygıyla anardım hep. Entelektüel bir ses, bir düşünce adamı olarak görürdüm. Böyle bir yazı yazmasına anlam veremedim, üstelik bu yazıyı ‘haber-yorum’ formatında kaleme almıştı. Bu durumda kendi üslûbumca meseleye dâhil oldum, itirazlarımı yaptım. Sonrasında da iş çığırından çıktı, karşı tarafının bildirilmiş kıtaları, beklenen refleksi gösterdiler, “Her şeyi mübah sayan bir sanat istemiyoruz” gibi benim yazıyla ilgisi olmayan bir şeye soyundular. Yok, ben inançlı kesimlere saldırıyormuşum, yok bu fikirde olanlara hakaret ediyormuşum falan. Bir kere bütün bunlar taraftar mantığıyla yapılmış şeyler, ben inançtan falan söz etmedim, klişe olacak ama ‘Öteki’ kavramını sorgulayın demeye çalıştım. Lâfı, “Geçmişin mazlumları olarak zalim olmayın” demeye getirdim. Bir filmi kendi dünya görüşünüze göre yargılayabilir, eleştirebilir, beğenmeyebilir, sorgulayabilirsiniz ama başkalarının onu görmesini, yasaklanmasını isteyemez, giderek “Bunlar niye çekiliyor” türünden bir mantık üretme noktasına gelemezsiniz. Üstelik bunu sanatsal kriterlerin dışında, ‘Aileye uygun değildir’ mantığıyla hiç yapamazsınız.

Yazının ardından, olguya “Bir film festivali nedir, nasıl bir anlam taşımalıdır?” sorusuyla yaklaşmak gerektiği iddia edildi. “Mahrem olanın umumileşmesi” eleştirisini de beraberinde getiren bu yaklaşım için neler söylemek istersiniz?

İhsan Kabil karşı yazısında sözün özü meseleyi şuraya getiriyor, “Sokakta yapamadığınız şeyleri sinemada da yapamazsınız.” Yani “Ev içine, mahremiyete giremez’ diyor. Bu da bir görüştür ama benim sinemasal yaklaşımıma uymaz. Meselâ bu durumda ‘ensest’i ne yapacağız, bu topraklarda yıllarca ört bas edilen sorunlara sinema el atamayacak mı? Üstelik bazılarına göre bu sorun da olmayabilir. Bertolucci’nin ‘La Luna’sını nereye koyacağız. Ondan öte meselâ bir apartman dairesinde biçimlenen ve gayet mahrem bir ilişkiyi anlatan ‘Paris’te Son Tango’yu ne yapacağız? Daha da ileri gideyim, son yılların belki de en muhteşem yapıtı olan Asghar Farhadi’nin ‘Bir Ayrılık’ı ne olacak? Alın size ev içi bir dram. Ayrıca her festival çok anlam taşımayabilir, üstelik size anlamsız gelen şeyler, başkaları için çok daha anlamlı olabilir. Elbette fikir belirtebilirsiniz ama devlete şikâyet ya da ihbar kabilinden, “Şunlara desteği çekin” demek beni rahatsız eder, etti de.

“Aile değerleri” ve “toplumun sahip olduğu ahlâki kriterler”, geçmişten de aşina olduğumuz; ancak son dönemde kimi sanat ürünlerinin eleştirisinde en çok rağbet gören kavramlar olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bu durum, sizce neye işaret ediyor?

Son dönemdeki bu tür ‘sanatsal’ refleksler, her şeyin plânlı programlı olduğunu ve toplumun bütün yan unsurlarıyla ele geçirilme çabasına girişildiğini gösteriyor. Özellikle de tiyatro alanında son yaşanan gelişmeler. Bunu paranoyakça bulanlar olabilir ama sürekli bir ‘dizayn etme’ çabası olduğu açık. Zaten bu yüzden de halihazırdaki iktidarın, özellikle askerler üzerinden demokrasi yaklaşımları, bence inandırıcılık taşımıyor. Bir kere sanat, devletle işbirliğine girmez, çünkü bu türden bir ilişki sürekli arıza çıkarır. Sanat kendi yolunda ve doğrularında yürür, iktidar ise kaybetmeye tahammülü olmayan bir olgudur ve yerleştikçe, yayıldıkça, süresi uzadıkça korkuları artar. Sanatçı dediğin varlık da, iktidar için her daim potansiyel korkutucudur. Biraz daha ileri gideyim, sanatçı anarşisttir ve içindekini hemen söylemek ister, politikacı ise durumu idare eder, sorunları erteler ve kendi iktidarı için yeri geldiğinde ‘Makyavel’e başvurur. Dolayısıyla zaten işi doğası gereği ortada bir çatışma vardır. ‘Aile değerleri’ kavramı ise iktidarın en bilinen refleksidir. Sanatın aileye değil, yeni, farklı ve orijinal fikirlere ihtiyacı vardır. Aile ise zaten binlerce yıldan beri olan bir kurumdur ve yenilikten çok, geleneklerden yanadır. Bu tanımlar doğru mudur, yanlış mıdır ya da iyi midir kötü müdür bilemem ama durum tespiti benim açımdan bu yöndedir.

Eleştirinizin merkezine oturan yazara ilişkin “bir zamanlar sisteme karşı beraber durduğunuzu sanma” düşüncesi, “her şeyin mübah sayıldığı bir sistemden yana olmama” itirazı ile karşılandı.

Bu onların sorunu. Benim demokrasi anlayışım bunu gerektiriyor. Ben zulüm gördüğüm yerde zalimin karşısında elimden geldiğince olmaya çalışırım. Meselâ adımı ilk kez bu tartışmayla duyduğum biri oturup bana ve konuya ilişkin uzun bir yazı döşenmiş (ismini de vereyim Enver Gülşen) ve bu meselede, özetle şunları da söylemiş: “Kardeşim, sen tipik bir burjuvatik sol / liberalsin, zaten klişesin, böyle davranman normal. Ama bu işler böyle değil.” Peki nasıl? Şöyleymiş, ‘Öteki var, öteki varmış.’ Ben ve benim gibiler bütün ‘Öteki’leri aynı torbaya koyarmışız. Bu da köksüz ama yeri geldiğinde de zorbaca bir refleksmiş. Doğrusu bu nasıl çıkarımdır anlamadım ama reflekslerime köksüzden çok, ‘kökü dışarda’ demek mümkündür. Keza ilk yazıda adına ‘resmen’ anmadığım ve kendisini sinema yazarı kabul etmediğim için köpürdükçe köpüren bir başkası da, ‘yandaş medyalar’da gezinip kendisiyle yapılan söyleşilerde öfkesini daha bir köpürtürken, “Benim ismimi anmayarak bana ‘Şopar’ muamelesi yaptı” diyor. Bu, resmen ırkçı bir ifade… Bir bilinçaltının dışavurumu. Meseleyi inanç düzleminde ele alan birinin, hele ki İslâm gibi herkesi kucakladığını iddia eden bir din, ideoloji, kültür vs, ne derseniz deyin o yakadan baktığını öne sürenin yaklaşımına bakar mısınız? Üstelik bu tartışmada ‘Derin entelektüel sularda’ gezinen ve günlerce, “Bakın ben bu konuda ne kadar birikimliyim”i göstermeye çalışan ama bence sonuçta, “Sansüre karşı mısın değil misin?” soruma pek de cevap veremeyen, bunun yerine “Sen kimsin, hangi sinema teorin var” diyen Prof. Yusuf Kaplan da, aynı kişiye sürekli kol kanat gererken meselâ bu ‘Şopar’ sözcüğü için kalemini oynatmamayı yeğledi. Bu tartışmada ‘bilgi meselesi’ ise en komiğime gideniydi. Sorun bilgide değil ki, ilkelerde ve vicdanda. Uç bir örnekle meseleye noktayı koyayım: Dr. Mengele de çok bilgiliydi, tıp teorileri vardı ama o kadar bilgiyi, teoriyi ne yaptı? Cevabı hepimiz biliyoruz, Yahudiler üzerinde uyguladı. Ben böyle bilgiyi, teoriyi ne yapayım.

Ayrıca şunu da söylemek durumundayım, Yusuf Kaplan’ın bendeki notu 9 Mart’ta kaleme aldığı ‘Marmara İletişim’de Öncü Atılımlar’ başlıklı yazısından dolayı da kırıktır. Malûm, Marmara İletişim’in dekanı kendisi hakkında ‘ekşisözlük’te entry girdi diye öğrencisine yapmadığını bırakmamış, iş dallanıp budaklanınca da üniversite yönetimi hafiften geri adım atmış, altı aylık okuldan uzaklaştırma cezası, bir haftalık uzaklaştırmaya dönüştürülmüştü. Kaplan, işte bu dekan hakkında öyle övücü ifadeler kullandı ki (yazıdan bir cümleyi aynen alıntılıyorum: “Türkiye’de örnek ve önaçıcı bir iletişim eğitiminin temellerini atmak için yola koyulan genç, parlak ve heyecanlı bir arkadaşımız, Profesör Yusuf Devran önemli bir çalışma başlattı.”), sanırsınız bilimde büyük bir keşif yapıldı da biz farkında değiliz. Övdüğü dekanın eleştiriye tahammülü konusunda ise çıt yok. Üstelik bu yazının, dekanın tam da basın tarafından deşifre olduğu günlere rastlaması da sadece tesadüf (!) olsa gerek.

İlk yazınız ve devamının, tartışmaların genişlemesine ve zenginleşmesine olanak sağlaması anlamında önemi büyük. Bu kapsamda söze giren bir başka yazar, saldırgan olarak nitelendirdiği yaklaşımınızı, (tam olarak kavrayamadığımız) Sinematek eleştirisiyle “taçlandırdı”. Uzun yıllardır sinema yazınının içinde yer alan bir kalem olarak bu eleştirilere yaklaşımınız nedir?

‘Sinematek’ tartışması anladığım kadarıyla bir kuyruk acısının dışavurumu. Bu tartışmayı başlatan Yusuf Kaplan, “Yıllarca bizi buraya almadılar, sen de bunların devamısın” demeye getiriyor. Doğrusu Sinematek yıllarına yetişmedim, orada böyle bir kavga var mıydı, onu da bilemem ama Sinematek çevresindeki insanların sinemaya olan ilgileri, sevgileri ve bilgileri zaten tanık olduğumuz şeylerdi. Üstelik bizler (ya da ‘Bizim kuşak’ diyeyim) için, İstanbul Film Festivali adeta bir ‘Sinematek’ görevi üstlendi. Bu festival sayesinde onca yönetmen, eleştirmen ve sinefil yetişti. Cüneyt Cebenoyan da yazısında belirtti, 12 Eylül’ün gadrine uğramış bir kuruma, böyle ‘subjektif’ görüşlerle saldırmak bana çok inandırıcı gelmedi. Bence Kaplan ve benzerlerinin şöyle bir sorunu var; eğer o kurumları beğenmiyorlarsa alternatiflerini yaratabilirler. Doğrusu ben kişisel olarak bir yere kendimi ait hissetmiyorsam, orayla ilişkimi fiziksel ve ruhsal anlamda bitirir, kendime yeni bir yol açarım. Sürekli “Bunlar da böyle, bunlar da şöyle” yaklaşımı, travmatik bir dışavurum gibi geliyor. ‘Sinematek’ bence kayda değer bir mirastır, ben buna sahip çıkılmasından yanayım. Üstelik o kurumu biçimlendirenler, zamanın faşizan görüşlerine karşı yiğitçe ve da aydın tavrı doğrultusunda karşı çıktılar, mücadele ettiler, onları karalamak yerine şu soruyu yöneltebilirim: “İyi de siz o dönem ne yaptınız?”

“Sansürcü Olmak ya da Olmamak” yazınızın finalinde konuya kısmen yer vermiştiniz; ancak yine de sormak isteriz. Tüm bu tartışmaların gelip dayandığı noktalardan birinin (hemen her defasında) SİYAD olmasının nedenleri nedir?

SİYAD meselesi de ‘Sinematek’ meselesi türünden bir refleksi barındırıyor. ‘SİYAD’, sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle değil ki? İnsanın olduğu her yerde sorun olur, önemli olan çözmek. Çözülmediğinde de tavrını göstermek. Meselâ ben geçen yıl SİYAD yönetimiyle bu türden bir problem yaşadığımızı düşündüm ve üyesi olduğum, ‘Üye Takip Kurulu’ndan ayrıldım. Başkan Tunca Arslan benim çok eski ve yakın arkadaşım, hâlâ da öyle. Yönetimdeki Deniz Yavuz, beni ilk sinema dergisi kavramıyla buluşturan Saim Yavuz’un oğlu ve Deniz, neredeyse gözümüzün önünde büyüdü. Ortaokulda dersten çıkıp babasının yanına geldiği dönemi bilirim. Ama geçen yılki tartışmada benim için kendi doğrularım önemliydi. Öyle bir karar verdim. Ayrıca daha önce de dile getirdim, yaklaşık iki yıl önce bir başka SİYAD üyesi Ömür Gedik, militarizm kokan ve ucu sansüre uzanan bir yazı kaleme almıştı, ona da kendimce itiraz ettim. Dolayısıyla benim derdim, vicdanlı bir hakem gibi “Gördüğümü çalmak.” Her hakem gibi yanlış görmüş de olabilirim, orası ayrı.

Meseleyi SİYAD üzerinden dillendirenler ise ‘Toptancılık’ yapıyor ve “Bunların alayı böyle” türünden hem gerçekçiliği olmayan, hem de vicdana sığmayan yazılar yazıp görüşler ileri sürüyor. Arada derneğe yakın ya da uzak geçmişte alınmayan entelektüel birikim konusunda sığ, sinemayı bir düşünce alanı olmaktan çok daha çok eğlence alanı olarak gören ve sadece ‘Sinema yazarı’ hüviyetine kafayı takmış insanlar var, onlar da gereksizce topa girip kendi nefretini kusuyorlar.

(*) Uğur Vardan, 1964 Zonguldak doğumlu. Orta ve lise eğitimini Sakarya Arifiye Öğretmen Okulu’nda tamamladı, daha sonra İTÜ’de mimarlık okudu. Meslek hayatına Erkekçe Dergisi’nde başladı. Arkitekt, Antrakt, Sinema Gazetesi, Aktüel, FHM gibi yayın organlarında çalıştı, Telerama, Özgür Gündem, Yeni Binyıl gibi yayınlarda da sürekli yazarlık yaptı. Halen Radikal Gazetesi Spor Servisi Şefi ve sinema yazarıdır. 1993’ten beri de SİYAD üyesidir. Daha önce İstanbul, Antalya ve Ankara Film Festivallerinde jüri üyeliği yapmıştır.

NOT: Bu yazı ModernZamanlar Sinema Dergisi’nin 26. sayısında yayımlanacak olan söyleşinin bir bölümünü içermektedir.

(26 Nisan 2012)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir