Jessie Buckley ve Christian Bale’in Başrollerini Paylaştığı Gelin! Filminden Yeni Fragman ve Afiş Yayınlandı

Oscar’a aday gösterilen yazar ve yönetmen Maggie Gyllenhaal’dan, başrollerinde Jessie Buckley ve Christian Bale’in yer aldığı Gelin! filmi geliyor. Dünyanın en etkileyici hikâyelerinden birine cesur ve başkaldırıcı bir yorum katan filmden yeni afiş ve fragman yayınlandı. Gelin!, TME Films dağıtımıyla 06 Mart’ta sinema salonlarında ve IMAX salonlarında yerini alacak. Filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Peter Sarsgaard, Jake Gyllenhaal ve Penelope Cruz yer alıyor. Senaryosunu Maggie Gyllenhaal’ın kaleme aldığı filmin yapımcıları arasında ise Emma Tillinger Koskoff, Talia Kleinhendler, Osnat Handelsman Keren bulunuyor.

  • Basın Bülteni
  • Yeni fragmanı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Jessie Buckley ve Christian Bale’in Başrollerini Paylaştığı Gelin! Filminden Yeni Fragman ve Afiş Yayınlandı yazısına devam et

İKÇÜ Film Festivali’nde Ödüller Belli Oldu

Birincisi büyük bir başarıyla gerçekleştirilen ve kısa sürede sinemaseverlerin ilgi odağı haline gelen İKÇÜ Film Festivali, bu yıl yeniden perdelerini açıyor. 20 – 25 Nisan 2026 tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirilecek olan ve sinema sanatını geniş kitlelerle buluşturmayı ve nitelikli film üretimini teşvik etmeyi amaçlayan İKÇÜ Film Festivali, sanatı toplumla buluşturma vizyonu doğrultusunda kentin farklı yerlerinde düzenlenecek gösterim ve etkinliklerle sinemaseverlere erişecek. Gösterimlerin yanı sıra söyleşiler, yönetmen buluşmaları ve özel oturumlar da yapılacak festivalde 100.000 TL para ödülü verilecek.

İKÇÜ Film Festivali’nde Ödüller Belli Oldu yazısına devam et

Ferhan Baran Yazıyor: Anılar Birleştirir mi / Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş

Dünya prömiyerini yaptığı 82.Venedik Film Festivali’de büyük ödül Altın Aslan’ı kazanan Jim Jarmusch imzalı ‘Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother’ hem sinemalarda hem de MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor. İstanbul Sinema Günleri’nde izlediğimizde vurulduğumuz 1984 yapımı siyah-beyaz ilk uzun metrajı ‘Cennetten de Garip / Stranger Than Paradise’ ile gönüllerimize yerleşen Amerikan … Devamı…»

Ferhan Baran Yazıyor: Kapitalist Düzenin Un Ufak Ettikleri / Kopma Noktası

Usta sinemacı Gus Van Sant, 6 yıl aradan çektiği ‘Kopma Noktası / Dead Man’s Wire’ ile 70’li yıllar sinemasına saygı duruşunda bulunuyor. Film, 1977 yılının karlı Şubat sabahında, Indianapolis yerel radyo istasyonu ‘WYCD’den Fred Heckman’ın sunumuyla (Colman Domingo) açılıyor. Efsanevi DJ’i arabasının radyosundan takip edenler arasında emlak piyasasına girmeye çabalayan küçük yatırımcı Anthony Kiritsis de (Bill Skarsgård) vardır. … Devamı…»

Festivalin Özel Kitabı Uzak Yollardan Geldik Çıktı

Türkiye Almanya Film Festivali’nin 1992’den bugüne uzanan serüveni, Türkçe ve Almanca yayımlanan Uzak Yollardan Geldik / Von Weitem Gekommen adlı özel kitapta anlatılıyor. Türkiye ile Almanya arasında sinema aracılığıyla kurulan en uzun soluklu ve en tanınan kültürel köprülerden biri olan Türkiye Almanya Film Festivali, 34 yıla yayılan birikimini kitapla kalıcı hale getirdi. Festivalin kurucularından Adil Kaya’nın yayına hazırladığı kitap, festivalin yalnızca tarihini değil, iki ülke sineması arasındaki kültürel etkileşimi de katmanlı bir anlatıyla okurun önüne koyuyor.

Festivalin Özel Kitabı Uzak Yollardan Geldik Çıktı yazısına devam et

Soykırımın Anatomisi / Kurtuluş

Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nden zaferle dönen son filmi ‘Kurtuluş’ çok yerinde bir kararla sıcağı sıcağına gösterime girmiş bulunuyor. Auteur sinemacımızın beşinci uzun metrajı, dağdan inen Hazeran erkeklerinin iki PKK’lının cesedini güvenlik kuvvetlerine teslimiyle açılıyor. Evine dönen korucu Mesut’u (Caner Cindoruk) hamile eşi Gülsüm (Özlem Taş) ve elini öpen boy boy 4 evladı karşılıyor. Mesut tüfeğini duvara asıyor ancak bu geçici bir sulh anıdır. Akabinde köy dergâhında toplanan aşiret üyelerine Mesut’un kardeşi şeyh Ferit’in (Feyyaz Duman) verdiği vaazdan Hazeranların aşağı köyde oturan Bezariler ile ilişkilerinin tarihçesine vakıf oluyoruz.

Aynı tarihi kültür ve etnik kökenden gelen Hazeranlar ile Bezariler bir zamanlar sulh içine yaşarlarmış. Şeyh Ferit’in anlatımına göre, ne zaman ki Bezariler ticareti keşfetmiş ve tapuları alarak toprakların sahibi olmuşlar, işte o zaman denge bozulmuş, Hazeranlar yanaşmalara dönüşmüşler. Güneydoğu’da terör başlayınca devlet ya korucu olun ya da köyünüzü boşaltın talimatını vermiş. Bezariler köylerini terkedince, tepenin yukarısındaki komşuları bereketli topraklara sahip çıkarak refaha ulaşmış, şehir merkezinde mal mülk sahibi olmuşlar.

Şeyh Ferit bunları ‘Allah bizi mükâfatlandırdı, kuyular açtık, fındık pamuk ektik, Hazeranlar zenginleşti’ şeklinde ifade eder. Ne var ki terörün bitme noktasına gelmesiyle birlikte köylerine dönüş yapan ve tapulu topraklarını geri isteyen Bezariler de korucu olmak için dilekçe vermiştir. Bunun çoğu çiftçi olan Hazeranlar için yıkım olacağı aşikârdır. Hazeranları harekete geçiren ‘ekonomik olarak hayatta kalma mücadelesi’ iki komşu köy arasınraki husumeti tırmandırırken, antik Yunan trajedilerine konu olacak bir felâketin yaklaşmakta olduğunun ürpertisini hissederiz.

Alper’in 2012 yapımı ilk uzun metrajı ‘Tepenin Ardı’ Güneydoğu’da sürmekte olan savaşın alegorik temsilidir. Film iktidarı elinde tutanların düşman yaratma olgusu üzerinedir. Bu sayede cemaat kenetlenecek, iç düzendeki aksamalar göz ardı edilecektir. Hazeran aşiretinin düşman bellediği ise açık seçik ortadadır. ‘Zamanında başlarını ezmeliydik’ diyerek oklarını yönelttikleri, bu defa tepenin ardında değil, gece karanlığında ışıl ışıl aydınlanmış damlarıyla tepenin aşağısındaki Bezariler’dir.

İş, Mesut, Yılmaz (Berkay Ateş) ve karısı Fatma (Naz Göztan) önderliğinde cemaatin bir ‘kurtuluş’, bir ‘selamet’ ülküsüne kanalize edilmesine kalmıştır. Bu bilinçli bir planla değil, daha çok tekinsiz rüyalar doğrultusunda vücut bulacaktır. Mesut’un kaotik düşlerinde beliren alametler Hazeranların iktidar mücadelesine zemin hazırlar. Bezariler’in yanaşmasıyken eş olarak aldığı için şeyh babasının yüz çevirdiği Mesut karısından şüphe etmeye başlar. Bezariler’den Halil’in filmin finaline damga vuracak olan kızları misali doğan her ikiz çocuktan birinin şeytanın akıl çelici dölü olduğu sanrısına kapılır. Habil ile Kabil kıssasını bunun bir tezahürü olarak görür. Mesut’un gördükleri, aşiretin diğer erkeklerinin rüyalarına düştüğünde toplu bir cinnetin tetiklediği kıyım kaçınılmaz olacaktır.

‘Kurtuluş’ ‘bir topluluğun ne denli korkunç suçlar işleyebileceği üzerine bir film’. Alper’in de altını çizdiği gibi, ‘tarih ne yazık ki bu tür hikâyelerle dolu’. Ve bu dehşet verici olaylar ne yazık ki günümüzde, dün Bosna’da, Rojova’da, bugün Ukrayna’da, Gazze’de ve dünyanın farklı iklimlerinde yaşanmaya devam ediyor. Aynı ya da farklı kültürden halklar, farklı kutuplaşmalar, dinsel inanışlar ama yine Alper’in vurguladığı üzere temelde ekonomik çıkarlar ekseninde saldırıya uğruyor. Filistin’de süregelen utanç verici soykırım yaşanırken, ‘Kurtuluş’un anlattıkları bu noktada yerel bir çerçeveden geniş bir yelpazeye evriliyor. Batılı gelişmiş ülkelerin seyirci kaldığı ya da ekonomik çıkarları doğrultusunda sessizce izlediği katliamların metaforu haline geliyor.

Tarihçi – yazar yönetmenimiz, ‘Tepenin Ardı’ ve ‘Kurak Günler’in ardından Western ikonografisini kullanmayı sürdürüyor. Şeytani bir ruhun karısının ırzına geçtiğine tanık olduğu çok iyi çekilmiş ilk rüya sekansından başlayarak film boyunca düşler ile gerçeklik arasındaki çizgiyi geçirgen kılmış. İnançlar üzerinden metafizik alametlerin yön verdiği kitlesel iknanın dehşet verici yüzünü irdelemiş. 2009 yılında Mardin’de 44 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir olaydan esinlendiği hikâyesini Batman’ın Kırkat ile Mardin’in tarihi dokusuyla bilinen, terör nedeniyle terkedilmiş Süryani köyü Kıllıt’de (Dereiçi) çekmiş. Başta Cindoruk olmak üzere çocuklar dahil oyuncu performansı ile Barış Aygen – Ahmet Sesigürgil ikilisinin titiz sinematografisi çok başarılı. Giderek tırmanan paranoyanın adeta bir korku anlatısına dönüşmesinde, geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden ‘İki Savcı’dan anımsadığmız Christian Verbeek’in tekinsiz müzik çalışmasının önemli katkısı da unutulmamalı.

(05 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

30. Türkiye Almanya Film Festivali, 27 Şubat ve 08 Mart Tarihleri Arasında Yapılıyor

İki ülkenin, Türkiye ve Almanya’nın sinema sanatını buluşturan 30. Türkiye Almanya Film Festivali bu yıl toplam 44 uzun film, kısa film ve belgesel sunuyor. Program kapsamında 2 film dünya prömiyerini, 5 yapım uluslararası prömiyerini ve 13 film Almanya prömiyerini festivalde gerçekleştirecek, 33 film Nürnberg’de ilk kez gösterilecek. Festivalin yarışma bölümlerinde 21 film, 9 ödül için yarışacak. Yönetmenlerle gerçekleştirilecek çok sayıda film söyleşisi ve tematik festival konuşmaları, güncel konuların derinlemesine ele alınmasına olanak sağlayacak. Festival bu yıl toplam olarak 80’den fazla sanatçıyı ağırlamayı hedefliyor.

30. Türkiye Almanya Film Festivali, 27 Şubat ve 08 Mart Tarihleri Arasında Yapılıyor yazısına devam et

Emin Alper’in Berlin’de Gümüş Ayı Ödülü Kazanan Filmi Kurtuluş 06 Mart’ta Vizyonda

Dünya prömiyerini yaptığı 76. Berlin Film Festivali’den Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş 06 Mart Cuma günü vizyona girmeye hazırlanıyor. İzleyiciyle buluşmasına sayılı günler kala filmin vizyon afişi yayınlandı. Filmin afişinde Arda Aktaş’ın imzası var. Emin Alper’in beşinci uzun metrajlı filminin oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan, Özlem Taş, Eren Demir, Selim Akgül, Hichi Demi ve Nazmi Karaman yer alıyor. Berlin Film Festivali’ndeki gösterimlerinde seyircilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan filmin Türkiye’deki vizyonunun ardından, farklı ülkelerde de gösterime girmesi planlanıyor.

Emin Alper’in Berlin’de Gümüş Ayı Ödülü Kazanan Filmi Kurtuluş 06 Mart’ta Vizyonda yazısına devam et

Aynı Düzenin Kurbanları / Görünmez Kaza

“Yek Tasadef Sadeh’ Farsça kökenli bir ifade olup, Türkçe karşılığı ‘basit ya da sıradan bir kaza’ anlamına gelir. İranlı auteur sinemacı Cafer Panahi’nin 78. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen son filmi özgün adını işte bu ifadeden alıyor. Bizde geçtiğimiz yıl Filmekimi’nde sinema seyircisi ile buluşmuş olan yapım, ABD’nin gayri ahlâki bir tutumla kadim İran’a açtığı sıcak savaş ikliminde, ‘Görünmez Kaza’ adıyla 7 Mart’tan başlayarak hem ticari salonlarda hem de yedinci sanatın seçkin örneklerini arşivinde bulunduran MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada sıcak çatışmanın akıbeti belirsizliğini koruyor olsa da sevgili Haluk Bilginer’in Almanya’da kendisine takdim edilen ‘Onur Ödülü’nü kabul konuşmasından alıntıyla ‘utanmayı bilmeyenler yönetimde kaldıkları sürece, dünyanın daha da kötüye gideceği’ aşikâr. 45 küsur yıldır İran halkının özgürlüğüne ket vurmuş mollalar yönetimi sütten çıkmış ak kaşık değil kuşkusuz. Bilginer’in vurguladığı üzere Panahi de ‘başkalarının adına utanma ve üzülme duygusunu anlatmaya kelimeler yetmeyince’ yıllardır ne pahasına olursa olsun, türlü kısıtlama ve yasaklamalara rağmen ülkesindeki baskı rejimine karşı çıkan filmler çekmeyi sürdürüyor.

Cannes sahnesine 22 yıl sonra ayak basabilmiş olan İranlı sinemacı bu uzun süreçte türlü baskılara boyun eğmiş, cezaevinde yatmış, ev hapsinde tutulmuş, ülke içinde seyahat etmesi ve film çekmesi yasaklanmış. Bilindiği gibi bu zaman sürecinde üretimini durdurmamış, türlü gizli yollarla kotardığı yapıtlarını bizzat kendisi olamasa bile, film ekibi ya da ailesinden kişiler aracılığı ile festivallere ulaştırmasını bilmiş. Film çekim ve seyahat yasağı kaldırılmış olmasına rağmen, ‘Görünmez Kaza’yı Şubat 2023’te hapisten salıverildikten hemen sonra, yetkililerden izin almadan, tedbir amaçlı meskûn mahallerde, minibüs içinde, dışardan dikkat çekmeyecek mekânlarda çekmiş.

‘Genç sinemacılara bir sinemacıyı durdurmanın olanaksız olduğunu göstermek istedim. Çıktığımda parmaklıklar ardında tanıştığım, benden çok daha fazla fedakârlık yapmış, çile çekmiş insanlar için bir film yapma zorunluluğunu hissettim. Bu film onlara borcumdur’ dediği son çalışması beklenmedik bir kazayla başlıyor. Gece vakti karısı ve küçük kızıyla evine dönmekte olan Raşid Şahsever (Ebrahim Azizi) karanlıkta farketmediği bir köpeğe çarparak ölümüne neden oluyor. Henüz olayın şokunu atlatmadan araba tekliyor ve gecenin kör karanlığında zor durumda kalan aile ışıkları yanan bir küçük atölyeden yardım talebinde bulunuyor. Kız kardeşinin düğünü için minibüs tedarik etme peşindeki Azerbaycan kökenli işletme çalışanı Vahid (Vahid Mobasseri) üst kattan adamın adamın ayak sesini duyduğunda dehşete kapılıyor. Tahta bacağı zeminde gıcırdayan kişinin, hapishane günlerinden işkencecisi İkbal olduğunu farketmiştir. Onurunu, karısını, ailesini yitirdiği o karanlık cezaevi yıllarında gözleri örtülüdür ancak zihninden atamadığı o takma bacağın gıcırtısını hemen tanımıştır.

Vahid ertesi gün bir punduna getirerek işkencecisi olduğu adamı minibüsü ile kaçırıyor. Onu diri diri gömmek için kırsal bir arazide mezar çukurunu bile hazırlıyor, ancak bu uysal görünüşlü adam, olan bitenle herhangi bir ilişkisi olduğunu şiddetle inkâr etmektedir. Şüphesi ağır basan Vahid, aynı cezaevinde işkence görmüş kader kurbanı dostları Shiva (Mariam Afshari), gelinliğiyle evlilik fotoğrafları çektiren Golrokh (Hadis Pakbaten), müstakbel damat (Majid Panahi) ve öfkesinin zaptı zor Hamid’i (Mohamad Ali Elyasmehr) yanına katarak minibüsün arkasında gizlediği adamla yüzleştirmek istiyor. Böylece ona yaşatılanların intikamını alarak huzura erebileceğini düşünmektedir, lakin adam gerçekten İkbal olmuş olsa dahi, bu uzaktan halim selim aile babası olarak görünen, karısı karnı burnunda doğacak erkek çocuğunu bekleyen tutsağı katletmeye vicdanı el verecek midir? Herbiri onulmaz işkenceler çekmiş, izleri bedenlerinde kazılı acılar çekmişlerdir. Sadece haklarını talep eden fakir işçilerken hayatlarını mahvetmişler, ailelerini cezaevi kapılarına getirip zorla suçlayıcı ifadelerini aldırmaya kadar gitmişlerdir. Şimdi intikam hırsı, vicdanları ve ahlâki değerleriyle amansız bir çatışma içerisine girmiştir. Hayatını kazanmak durumunda olan işkenceci aslında bu melûn düzenin bir başka kurbanı değil midir?

Başına gelenler Vahid’in belleğini hiç terketmiyor. Filmi izledikten, salondan çıktıktan sonra izleyiciyi de rahat bırakmıyor. Çekilen tüm eziyete rağmen bireysel intikamın meşruluğunu sorgularken, adalet arayışı, vicdan muhasebesi, bir cinayet işlemenin dehşetine ilişkin sorular zihinlerimizde yanıt aramayı sürdürüyor. Cesur duruşundan ödün vermeyen Panahi, çekilen tüm acılara rağmen mizahı elden bırakmıyor. Kendisine sorulduğunda ‘mizahın İran kültürünün bir parçası olduğunun’ altını çizerken, İslam rejiminin ne kadar baskıcı, ne denli zalim olsa bile İran halkının umudunu ayakta tutan bu savunma hasletini yok edemediğini gururla ifade ediyor.

(04 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ann Lee Efsanesi Filminden Yeni Fragman Yayınlandı

Yönetmen Mona Fastvold, Shakers olarak bilinen tarikatın kurucusu Ann Lee’nin olağanüstü gerçek efsanesini beyazperdeye taşıyor. Merakla beklenen filmden yeni fragman sinemaseverlerin beğenisine sunuldu. Akademi Ödülü adayı Amanda Seyfried, cinsiyet ve toplumsal eşitliği savunan, müritlerince kutsal bir figür olarak görülen ve karizmatik liderliğiyle Shaker topluluğunu şekillendiren Ann Lee’yi canlandırıyor. Ann Lee Efsanesi, bir ütopya inşa etme arayışının coşkusunu ve ıstırabını eşsiz bir dille anlatıyor. Filmde, bir düzineden fazla geleneksel Shaker ilâhisi, Celia Rowlson Hall’un müthiş koreografisiyle büyüleyici hareketlere dönüşüyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragmanı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Ann Lee Efsanesi Filminden Yeni Fragman Yayınlandı yazısına devam et

Büyük Heyecanla Beklenen Çığlık 7 Filminin Final Fragmanı Paylaşıldı

Final fragmanı paylaşılan Çığlık 7 (Scream 7) filminin yönetmenliğini Kevin Williamson üstleniyor. Neve Campbell, Courteney Cox, Isabel May, Jasmin Savoy Brown, Mason Gooding, Anna Camp, Joel McHale, Mckenna Grace, Michelle Randolph, Jimmy Tatro, Asa Germann, Celeste O’Connor, Sam Rechner ve Ethan Embry’nin oynadığı filmde Sidney Prescott’un yeni bir hayat kurduğu sakin kasabada yeni bir Hayalet Maskeli katili ortaya çıktığında, en karanlık korkuları gerçeğe dönüşür. Kızı bir sonraki hedef haline geldiğinde, Sidney ailesini korumaya kararlıdır. Ancak bunu başarmak için geçmişinin dehşetleriyle yüzleşmeli ve kanlı döngüyü sonsuza dek bitirmelidir.

  • Basın Bülteni
  • Final fragmanı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Büyük Heyecanla Beklenen Çığlık 7 Filminin Final Fragmanı Paylaşıldı yazısına devam et

Kafka Kitap’tan Türk Edebiyatının Üç Büyük Romanı Serisi

Kafka Kitap, Türk edebiyatının modernleşme sürecine yön veren üç büyük romanı, Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ı, Mehmet Rauf’un Eylül’ü ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ı ile edebiyat tarihinin en güçlü metinlerini günümüz okuruyla yeniden buluşturuyor. Titiz bir editoryal çalışmayla Mustafa Çevikdoğan tarafından yayına hazırlanan ve günümüz Türkçesine uyarlanan bu üç eser, yalnızca geçmişin edebiyat mirasını değil, bugün hâlâ güncelliğini koruyan meseleleri de hatırlatıyor. edebiyatımızın ilk romanlarından biri olan Mai ve Siyah, aradan geçen yüz yılı aşkın zamana rağmen “ilk” olmanın çok ötesine geçmiş bir başyapıt.

Kafka Kitap’tan Türk Edebiyatının Üç Büyük Romanı Serisi yazısına devam et

Kadıköy Kadın Film Günleri 2026

Kadıköy Belediyesi tarafından düzenlenen Kadıköy Kadın Film Günleri, Caddebostan Kültür Merkezi’nde başlıyor. Her ay bir kadın yönetmenin filminin gösterileceği etkinliğin ilk konuğu Kim Mihri filmiyle yönetmen Berna Gençalp olacak. Gençalp’in filmi 01 Part 2026 Pazar günü saat 16:00’da Caddebostan Kültür Merkezi’nin 8 no.lu salonunda yapılacak. Gösterim sonrası Hülya Uğur Tanrıöver’in moderatörlüğünde film ekibiyle bir söyleşi de düzenlenecek. Ressam Mihri’nin boşluklarla ve rivayetlerle dolu hikâyesinin ele alındığı ve Gençalp’in kendi senaryosundan çektiği belgeselde Feride Çetin, Deniz Türkali ve Ece Dizdar oynuyor.

Kadıköy Kadın Film Günleri 2026 yazısına devam et

Yeniden 1001 Belgesel

Belgesel Sinemacılar Birliği’nin temelleri, 1996 yılında bir grup belgeselcinin kaleme aldığı bir çağrı metniyle atıldı. Belgesel sinemanın dönüştürücü gücüne inanan, henüz mesleğinin başında bir belgeselci olarak o metnin altında benim de imzam vardı.

1997’de Feriye’de bir araya gelen belgesel sinemacılar, Türkiye’de ilk kez seslerini toplu biçimde duyurdu. O buluşma, yalnızca bir meslek örgütünün değil; bir dayanışma kültürünün, bir söz söyleme ısrarının ve birlikte düşünme pratiğinin başlangıcıydı.

Belgesel Sinemacılar Birliği, 1999 yılında meslek birliği statüsüne geçerek yoluna devam etti. O yıllarda Bahriye Kabadayı Dal, bir televizyon-sinema öğrencisi, bir belgeselci adayı olarak bu yapının içindeydi. Zamanla roller değişti; ikimiz de bu çatı altında başkanlık yaptık, festivaller yönettik, krizler yaşadık, sözümüzü yükselttik. Bugün Bahriye Kabadayı Dal, Belgesel Sinemacılar Birliği ve 1001 Belgesel Film Festivali’nin başında.

17 yıl boyunca 1001 ile birlikte yol alan Belgesel Sinemacılar Birliği, verdiği 10 yıllık aranın ardından bu yıl yeniden izleyiciyle buluşuyor. 30 Mart – 05 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek bu yine, yeni, yeniden buluşma vesilesiyle; geçmişi romantize etmeden ama hafızayı da eksiltmeden bu yolu başından beri yürümüş iki belgeselciden biri olarak ben sordum Bahriye cevapladı. O sustu ben konuştum. Ben sustum o konuştu.

En çok merak edilen soruyla başlamak istiyorum: Festival neden ara verdi? Bu süreç belgesel sinemayı ve 1001’in çevresinde oluşan yapıyı nasıl etkiledİ?

2014’te, Altın Portakal’da bir belgesel filmin sansürlenmesiyle başlayan protestolar diğer festival ve etkinliklere de yansımıştı. 1001 Belgesel Film Festivali de o dönemki Belgesel Sinemacılar Birliği yönetiminin aldığı bir kararla, 1997 yılında başlayan 17 yıllık serüvenine ara vermek zorunda kaldı.

Aslında ne kadar süreceği bilinmeyen bir süreç başlamış oldu. Yani 1001’den ne kadar süre uzak kalacağımızı, özellikle BSBliler’in rutin gündeminde olan böylesine önemli bir festivale tekrar ne zaman kavuşabileceğimizi bilmiyorduk.

1001’in eksikliğini öncelikle kendi aramızdaki iletişim ve dayanışmanın zayıflamasıyla, ardından o güne kadar hem ülke çapında hem de yurtdışında 1001’in itici gücüyle sağladığımız network’ün giderek azalmasıyla oldukça fazla hissettik. Dünyada da belgesel sinema güç kaybediyordu. Örneğin EDN (Avrupa Belgesel Ağı) gibi bir kurum o dönemlerde dağıldı. IDFA’nın (Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali) dünya belgesel sinemasına yönelik destekleri azalıyordu.

Ülkemizin yoğun ve yorucu gündemi de elbette her zaman başroldeydi. Sonuçta zaman içinde yerel yönetimler ya da sivil inisiyatifler aracılığıyla ufak ufak başka hareketlenmeler, yeni festivaller doğmaya başladı. Hiçbiri, bizler için aynı zamanda bir okul olan 1001’in yerini tutmasa da bugün hâlâ devam edenler var aralarında.

Hatta şu anda belgesel sinema etkinliği; gösterim, söyleşi, atölye gibi yapmayan kültür – sanat kurumu neredeyse kalmadı diyebiliriz. Özetlersem, 1001’in on yıl boyunca yapılamamış olması bir meslek birliği olarak BSB’ye çok şey kaybettirdi; ama öte yandan Türkiye’de bugünkü belgesel sinema ortamına, temelde ve dolaylı olarak, önemli katkılar da sağlamış oldu.

Evet Bahriye, 1001’in yokluğu sadece bir takvim boşluğu değildi; bir düşünme biçiminin, bir ortak dilin ve birlikte üretme pratiğinin askıya alınmasıydı. Bugün dönüp baktığımda, her türlü olumsuzluğa rağmen on yıl ara vermiş olmamıza hâlâ inanamıyorum. Bu, belgesel sinema için çok uzun bir sessizlik. Başlayalım, yeniden kuralım dedik elbette; niyet vardı ama o itici gücü, o ortak iradeyi ve o zemini bir türlü bulamadık, yaratamadık. Oysa 1001’in yıllar içinde oluşmuş bir seyirci kitlesi vardı. Onlar için de bir yokluk, eksiklik oldu. Her yıl aynı salonlarda yan yana oturmak, aynı filmler karşısında birlikte susup sonra konuşmak, birbirini hiç tanımasa da aynı karanlıkta buluşmak da kayboldu.

On yıllık aradan sonra festivalin yeniden başlaması nasıl karar verildi? Bu senin için nostalji mi, yoksa yeni bir başlangıç mı?

Aslında bu karar tek başına benim aldığım bir karar değil. Ben, 2023 Ekim ayında yaptığımız genel kurulda yönetim kurulu başkanlığını üstlendim. 2025 Ekim ayındaki son genel kurul sonucunda ise yeni yönetim kurulu üyeleriyle birlikte aynı göreve devam ediyorum.

2023 genel kurulunda, 1001’i yeniden hayata geçirmek konusunda bir söz vermiştik. Fakat meslek birliğinin acil idari işleri nedeniyle bu iki yıllık dönemde bunu gerçekleştirememiştik. Geçen baharda, 1001’in hazırlıklarına başlamak üzere üyelerimizden oluşan bir ekip kurduk ve yavaş yavaş çalışmalara başladık.

BSB için hâlâ yapılması gereken çok iş var. Ama inanıyoruz ki festivali, günümüz ihtiyaçlarına uygun bir formatta yeniden hayata geçirmek de en az idari işlerimiz kadar önemli.

1997’de henüz mezun olmamış bir Radyo TV Sinema öğrencisi olarak adım attığım BSB, her zaman hayatımın bir parçası oldu. 2012’ye kadar çok yoğun bir şekilde, sonrasında ise daha az ama her zaman iletişimde kalarak geçen yıllar oldu. Bu nedenle 1001’i yeniden başlatabilmek, benim açımdan ister istemez pek çok anıyı da yeniden çağırıyor.

Bu anıların içinden, motivasyon veren ve keyifli birlikteliklere ortam sağlayan, kolektif olarak bir şeyleri başardığımız zamanların duygularını öne çıkararak çalışıyorum. Esas önemlisi ise şu andaki yönetim kurulu üyesi ve festival ekibindeki arkadaşlarımla birlikte, filmlerimizi daha güçlü ve daha evrensel çizgilere çekmek üzere tüm belgeselcilere katkı sağlayacağını umduğumuz çeşitli etkinliklerle 1001’i kurguluyor olmamız.

Neyse ki senin başkanlığın döneminde, pek çok üyemizin ve ardı ardına görev alan yönetim kurullarımızın inancı, isteği ve ısrarlı çabasıyla yeniden yola çıkıyoruz. Bu, sadece bir görevi üstlenmek değil; kesintiye uğramış bir hafızayı yeniden omuzlamak anlamına geliyor. Aldığın bu kurumsal sorumluluk, yalnızca bugüne değil, Belgesel Sinemacılar Birliği’nin tarihine de düşülmüş çok önemli bir not.

1001 Belgesel Film Festivali’nin temel amacı neydi? Festival Türkiye belgesel sineması için ne ifade ediyordu ve bu yıllardan senin için unutulmaz olan ne kaldı?

1001’in temel amacı; belgesel filmlerimizi görünür kılmak, onları seyircisiyle buluşturmak için ortamlar yaratmak ve Yarına Ne Kaldı başlıklı yola çıkış metninde belirtildiği gibi “toplumsal hafıza boşluklarını” belgesel filmlerimizle doldurmaktı. Türkiye’deki belgeselcileri bir araya getirmek, dünya belgeselcileriyle tanışmak, dünya belgesel sinemasından haberdar olmak gibi temel amaçlarımız vardı. Festivallere her yıl bir ulusal konferans eşlik ediyordu. Böylelikle belgesel sinemada kuramsal çalışmaların da önü açılıyordu.

1998 sonrası 2008 yılına kadar festivalin ve konferansın her türlü işinde koşturan iki – üç kişiden biri olduğum için yüzlerce anım var tabii ki; acı ve tatlı. 2009’daki 12. festivali de ben yönetmiştim. Çok ses getiren ve başarılı bir festivaldi; aynı zamanda hem fiziksel hem de mental olarak oldukça yıpratıcı bir süreçti açıkçası.

En unutulmaz tek bir an yok. En unutamadığım ve hatırlamak istediğim anlar, festival coşkusunu hep birlikte yaşadığımız anların duyguları. CRR’deki heyecan dolu açılışlarımız, en ufak bir destek bulduğumuzda yaşanan sevinç, yerli ve yabancı pek çok konukla bir arada yaşanan yoğun zamanlar, Stefan Jarl filmlerinin etkisi, Melankoli’nin Üç Odası gibi etkileyici filmlere rastladığımızda başlayan heyecan dolu film incelemeleri…

Başından beri yarışması hiç olmayan 1001’in en önemli özelliklerinden biri şuydu: Festivale başvuru yapan tüm belgeseller, kalabalık bir ekip tarafından iki – üç günlüğüne bir yerde kapanılarak hep birlikte izlenir, tartışılır ve programa alınıp alınmayacağına karar verilirdi. Bu izleme kampı, belki de festivalin kendisinden daha önemli, son derece eğitici bir gelenekti.

Evet, 1001 hiçbir zaman sadece film izlenen bir festival olmadı. Belgesel sinemanın nasıl üretileceğini, nasıl izleneceğini, nasıl tartışılacağını, nasıl birlikte düşünüleceğini öğreten bir uluslararası atölye gibiydi. Yarışmaların yokluğu, hep birlikte geçirilen izleme kampları, konferanslar ve bitmek bilmeyen tartışmalar, izleyiciyi ve belgeselciyi sürekli eğiten bir deneyim ortamı sunuyordu.

Bugünkü festival, bir “devam” mı yoksa önceki deneyimlerle hesaplaşan yeni bir çerçeve mi? Program ve içerik kurgusunda özellikle vazgeçtiğiniz ya da dönüştürdüğünüz şeyler oldu mu? Neler var bu festivalde?

Elbette devam ama önemli değişiklikler var. Örneğin, az önce bahsettiğim izleme kampını gerçekleştirmek mümkün olmadı; zira filmler için açık çağrı da yapmadık. Küratöryel bir seçki oluşturduk. Uzun bir aradan sonra, neredeyse sıfırdan başlarken, daha odaklı ve dağılmadan, elimizdeki imkânlarla bir başlangıç yapmayı festival ekibi olarak tercih ettik.

Bu yıl, eskiden olduğu gibi programımızda onlarca film yok; küçük bir yerli seçki, aynı şekilde uluslararası bir seçki ve bolca etkinlik planladık. Belgesel sinemada yapım ve arşiv, ana başlıklarımız olarak öne çıkıyor. Yapay zekâ ise bir diğer tartışma konumuz. Festivalleri tartışacağımız Açık Kapı Çalıştayı da çok önemsediğimiz etkinliklerden biri.

1001’i heyecanla bekleyen herkes gibi, biz de bu büyük kavuşmayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

Önceki yıllara kıyasla daha küçük, daha odaklı ama belki de her zamankinden daha fazla söz söylemeye niyetli. Asıl mesele büyüklük değil ki; yeniden yola çıkabilme cesareti. Bazen en güçlü söz, durduğu yerden tekrar yürümeye karar vermek…

Sence bugün belgesel sinemanın ve bir belgesel film festivalinin en büyük ihtiyacı ne? (Bütçe meselesini bir kenara bırakırsak.)

Her ikisi için de en büyük ihtiyaç bence kamudan gerçek anlamda bir destek. “Kamu”yu, ilgili yöneticiler ve halk anlamında söylüyorum. Çünkü hem üretim hem de gösterim alanlarımız her geçen gün daralıyor. Günümüz koşullarında, gerçeğin / gerçekliğin peşinde koşturmak zaten yeteri kadar zor.

Belgesel sinema elbette yaratıcı endüstriler içinde önemli bir alan. Fakat bu ekosistem içindeki pek çok alandan farklı olarak, tümüyle ticari düşünülemeyecek bir özelliği var: o da “kamu yararı”. Yaygın ekran ve perdelerde belgesel filmlere yer açmak bile, basit gibi görünen ama çok önemli bir kamusal destektir. Bütçe meselesini bir kenara bıraktın ama o da elbette şarttır.

Belgesel sinema elbette piyasanın insafına bırakılamaz. Doğası gereği kamuya dair bir söz söyler. Gösterim alanlarının daralması yalnızca belgeselcilerin değil, toplumun da meselesi. Bu yüzden özel sektörün de sadece kâr amaçlı bakmayıp belgeselin yanında durması şart, en azından toplumun bir parçası olarak. Üstelik bu mesele yalnızca belgesel üretenlerin değil, seyircinin de sorumluluğu. Ben seyircinin belgesel filmlere olan talebinin ve sahipliğinin artmasını diliyorum. Benimki biraz da bilinçli bir toplum özlemi belki de. Belgesel sinemaya alan açmak, gerçeklere alan açmak aslında. Bu kadar basit ve bir o kadar da zor. Özellikle gerçek ile sahte arasındaki farkın bu kadar silikleştiği ve insanların giderek uyuştuğu bir dünyada.

Bu uzun yolculukta aynı yolda kalabilmiş olmak senin için ne ifade ediyor? Ve izleyiciye, genç belgeselcilere veya yıllardır küskün olanlara tek bir cümle söyleyecek olsan ne derdin?

Ardımızda bir iz bırakmaya çalışıyoruz: “Ben de geçtim buradan ve bu öyküleri paylaşmak istiyorum.” diye. Tarif edilmesi zor bir duygu, belgesel sinemada ısrar etmek. Her filmde yeni bir yolculuk ve bitmek bilmeyen bir merak var. Meraklı ruhların yeniden buluşmasına, bunun bir parçası olmak isteyen herkesi bekliyoruz.

Belgesel sinema, hız çağında yavaşlamayı, gürültü çağında bakmayı, unutmanın kolaylaştığı bir dünyada hatırlamayı ısrarla vurguluyor.

1001’in dönüşü sadece bir festivale değil, hafızaya, yarına ve birlikte düşünmeye yeniden açılmış bir davet.

(Bu yazı ilk olarak 28 Şubat 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(02 Mart 2026)

Semra Güzel Korver

Frankofon Film Festivali 2026

Frankofon Film Festivali, 05 – 29 Mart 2026 tarihlerinde Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleştireceği 2026 edisyonu için programını açıkladı. Her zamanki gibi Türkiye’de henüz gösterime girmemiş yeni filmlerle dolu olan festival, bu yıl özellikle kadınları ön plana çıkarıyor. 7. sanat ve Frankofon kültürü bir araya getiren Frankofon Film Festivali, 19 şehir ve 30 mekânda düzenlenecek. İstanbullu sinemaseverler filmleri, 05 Mart 2026 tarihinden itibaren Institut Français, Biletinial Torun Center Sineması, İBB Beyoğlu Sineması, Atlas 1948 Sineması, Bağlarbaşı Kültür Merkezi, Sinematek / Sinema Evi’nde izleyecek.

  • Basın Bületni: 1 / 2

Frankofon Film Festivali 2026 yazısına devam et