30. Türkiye Almanya Film Festivali, 27 Şubat ve 08 Mart Tarihleri Arasında Yapılıyor

İki ülkenin, Türkiye ve Almanya’nın sinema sanatını buluşturan 30. Türkiye Almanya Film Festivali bu yıl toplam 44 uzun film, kısa film ve belgesel sunuyor. Program kapsamında 2 film dünya prömiyerini, 5 yapım uluslararası prömiyerini ve 13 film Almanya prömiyerini festivalde gerçekleştirecek, 33 film Nürnberg’de ilk kez gösterilecek. Festivalin yarışma bölümlerinde 21 film, 9 ödül için yarışacak. Yönetmenlerle gerçekleştirilecek çok sayıda film söyleşisi ve tematik festival konuşmaları, güncel konuların derinlemesine ele alınmasına olanak sağlayacak. Festival bu yıl toplam olarak 80’den fazla sanatçıyı ağırlamayı hedefliyor.

30. Türkiye Almanya Film Festivali, 27 Şubat ve 08 Mart Tarihleri Arasında Yapılıyor yazısına devam et

Emin Alper’in Berlin’de Gümüş Ayı Ödülü Kazanan Filmi Kurtuluş 06 Mart’ta Vizyonda

Dünya prömiyerini yaptığı 76. Berlin Film Festivali’den Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş 06 Mart Cuma günü vizyona girmeye hazırlanıyor. İzleyiciyle buluşmasına sayılı günler kala filmin vizyon afişi yayınlandı. Filmin afişinde Arda Aktaş’ın imzası var. Emin Alper’in beşinci uzun metrajlı filminin oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan, Özlem Taş, Eren Demir, Selim Akgül, Hichi Demi ve Nazmi Karaman yer alıyor. Berlin Film Festivali’ndeki gösterimlerinde seyircilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan filmin Türkiye’deki vizyonunun ardından, farklı ülkelerde de gösterime girmesi planlanıyor.

Emin Alper’in Berlin’de Gümüş Ayı Ödülü Kazanan Filmi Kurtuluş 06 Mart’ta Vizyonda yazısına devam et

Aynı Düzenin Kurbanları / Görünmez Kaza

“Yek Tasadef Sadeh’ Farsça kökenli bir ifade olup, Türkçe karşılığı ‘basit ya da sıradan bir kaza’ anlamına gelir. İranlı auteur sinemacı Cafer Panahi’nin 78. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen son filmi özgün adını işte bu ifadeden alıyor. Bizde geçtiğimiz yıl Filmekimi’nde sinema seyircisi ile buluşmuş olan yapım, ABD’nin gayri ahlâki bir tutumla kadim İran’a açtığı sıcak savaş ikliminde, ‘Görünmez Kaza’ adıyla 7 Mart’tan başlayarak hem ticari salonlarda hem de yedinci sanatın seçkin örneklerini arşivinde bulunduran MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada sıcak çatışmanın akıbeti belirsizliğini koruyor olsa da sevgili Haluk Bilginer’in Almanya’da kendisine takdim edilen ‘Onur Ödülü’nü kabul konuşmasından alıntıyla ‘utanmayı bilmeyenler yönetimde kaldıkları sürece, dünyanın daha da kötüye gideceği’ aşikâr. 45 küsur yıldır İran halkının özgürlüğüne ket vurmuş mollalar yönetimi sütten çıkmış ak kaşık değil kuşkusuz. Bilginer’in vurguladığı üzere Panahi de ‘başkalarının adına utanma ve üzülme duygusunu anlatmaya kelimeler yetmeyince’ yıllardır ne pahasına olursa olsun, türlü kısıtlama ve yasaklamalara rağmen ülkesindeki baskı rejimine karşı çıkan filmler çekmeyi sürdürüyor.

Cannes sahnesine 22 yıl sonra ayak basabilmiş olan İranlı sinemacı bu uzun süreçte türlü baskılara boyun eğmiş, cezaevinde yatmış, ev hapsinde tutulmuş, ülke içinde seyahat etmesi ve film çekmesi yasaklanmış. Bilindiği gibi bu zaman sürecinde üretimini durdurmamış, türlü gizli yollarla kotardığı yapıtlarını bizzat kendisi olamasa bile, film ekibi ya da ailesinden kişiler aracılığı ile festivallere ulaştırmasını bilmiş. Film çekim ve seyahat yasağı kaldırılmış olmasına rağmen, ‘Görünmez Kaza’yı Şubat 2023’te hapisten salıverildikten hemen sonra, yetkililerden izin almadan, tedbir amaçlı meskûn mahallerde, minibüs içinde, dışardan dikkat çekmeyecek mekânlarda çekmiş.

‘Genç sinemacılara bir sinemacıyı durdurmanın olanaksız olduğunu göstermek istedim. Çıktığımda parmaklıklar ardında tanıştığım, benden çok daha fazla fedakârlık yapmış, çile çekmiş insanlar için bir film yapma zorunluluğunu hissettim. Bu film onlara borcumdur’ dediği son çalışması beklenmedik bir kazayla başlıyor. Gece vakti karısı ve küçük kızıyla evine dönmekte olan Raşid Şahsever (Ebrahim Azizi) karanlıkta farketmediği bir köpeğe çarparak ölümüne neden oluyor. Henüz olayın şokunu atlatmadan araba tekliyor ve gecenin kör karanlığında zor durumda kalan aile ışıkları yanan bir küçük atölyeden yardım talebinde bulunuyor. Kız kardeşinin düğünü için minibüs tedarik etme peşindeki Azerbaycan kökenli işletme çalışanı Vahid (Vahid Mobasseri) üst kattan adamın adamın ayak sesini duyduğunda dehşete kapılıyor. Tahta bacağı zeminde gıcırdayan kişinin, hapishane günlerinden işkencecisi İkbal olduğunu farketmiştir. Onurunu, karısını, ailesini yitirdiği o karanlık cezaevi yıllarında gözleri örtülüdür ancak zihninden atamadığı o takma bacağın gıcırtısını hemen tanımıştır.

Vahid ertesi gün bir punduna getirerek işkencecisi olduğu adamı minibüsü ile kaçırıyor. Onu diri diri gömmek için kırsal bir arazide mezar çukurunu bile hazırlıyor, ancak bu uysal görünüşlü adam, olan bitenle herhangi bir ilişkisi olduğunu şiddetle inkâr etmektedir. Şüphesi ağır basan Vahid, aynı cezaevinde işkence görmüş kader kurbanı dostları Shiva (Mariam Afshari), gelinliğiyle evlilik fotoğrafları çektiren Golrokh (Hadis Pakbaten), müstakbel damat (Majid Panahi) ve öfkesinin zaptı zor Hamid’i (Mohamad Ali Elyasmehr) yanına katarak minibüsün arkasında gizlediği adamla yüzleştirmek istiyor. Böylece ona yaşatılanların intikamını alarak huzura erebileceğini düşünmektedir, lakin adam gerçekten İkbal olmuş olsa dahi, bu uzaktan halim selim aile babası olarak görünen, karısı karnı burnunda doğacak erkek çocuğunu bekleyen tutsağı katletmeye vicdanı el verecek midir? Herbiri onulmaz işkenceler çekmiş, izleri bedenlerinde kazılı acılar çekmişlerdir. Sadece haklarını talep eden fakir işçilerken hayatlarını mahvetmişler, ailelerini cezaevi kapılarına getirip zorla suçlayıcı ifadelerini aldırmaya kadar gitmişlerdir. Şimdi intikam hırsı, vicdanları ve ahlâki değerleriyle amansız bir çatışma içerisine girmiştir. Hayatını kazanmak durumunda olan işkenceci aslında bu melûn düzenin bir başka kurbanı değil midir?

Başına gelenler Vahid’in belleğini hiç terketmiyor. Filmi izledikten, salondan çıktıktan sonra izleyiciyi de rahat bırakmıyor. Çekilen tüm eziyete rağmen bireysel intikamın meşruluğunu sorgularken, adalet arayışı, vicdan muhasebesi, bir cinayet işlemenin dehşetine ilişkin sorular zihinlerimizde yanıt aramayı sürdürüyor. Cesur duruşundan ödün vermeyen Panahi, çekilen tüm acılara rağmen mizahı elden bırakmıyor. Kendisine sorulduğunda ‘mizahın İran kültürünün bir parçası olduğunun’ altını çizerken, İslam rejiminin ne kadar baskıcı, ne denli zalim olsa bile İran halkının umudunu ayakta tutan bu savunma hasletini yok edemediğini gururla ifade ediyor.

(04 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com