Kategori arşivi: Yazılar

Tütün Zamanı

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

Aylık bir sinema dergisi, “hangi sinemalarda film izlemekten hoşlandığımı” sordu, şöyle cevap verdim: “Klâsik sinemalardan Emek Sineması …

… en sevdiğim sinemaların başında geliyordu. Beyoğlu Sineması ise sanat ağırlıklı filmler sineması alışkanlığı yarattığı için gösterim …

… şartları çok iyi olmasa da film seyretmekten zevk aldığım bir salondur. Koltuk araları uzun bacaklarımı rahatsız etse de, bizleri …

… bugünlere taşıyan klâsik sinemalardan olduğu için Beyoğlu Atlas Sineması’nda film seyretmeyi severim. Film gösteriminde iki makine …

… kullandığından ve makinelerin aydınlatma lâmbaları farklılık gösterdiğinden, filmin iki yarısını farklı aydınlıkta seyretmek bile …

… hoşuma gider. AVM sinemaları içinde ise Maçka Cinebonus G-Mall Sineması, Nişantaşı City’s City Life Sineması, Levent Cinebonus …

… Kanyon Sineması, İstinye Park AFM Sineması en beğendiğim sinemalardır. İstanbul’un Avrupa yakasında oturduğumdan bu sinemaları saydım.

Diğer bölgelerde de aynı kalitede sinemalar olduğunu biliyorum. Bu kadar lâftan sonra kısaca şöyle diyeyim: Filmi sinemada seyredeyim de …

… hangi sinemada olursa olsun. Tahta koltuklu da olabilir, kışın soğuğunda kaloriferi yanmayan, yazın sıcağında kliması olmayan sinema …

… da olabilir, bence sinemaların hepsi film seyretmeye uygundur.”

Memleketin neredeyse her vilâyetinde bir film festivali yapılmaya başlandı. Yıllanmış festivalleri bir yanda tutarsak her yıl birkaç …

… yeni film festivali ile tanışıyoruz. Gerçi, Uluslararası Aşkın Film Festivali, -adını tam hatırlayamıyorum ama- Giresun Film Festivali gibi …

… bazıları pek kısa ömürlü oluyor ama memleketteki film festivali enflasyonuna katkıda bulundukları da inkâr edilemez. Gezici Festival …

… ve Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nden sonra şimdi birde adında “Gezici” ibaresi olmasa da maşallah neredeyse …

… gezilmedik şehir bırakmayacak olan Dağ Filmleri Festivali yapılmaya başlandı. Geçtiğimiz yıl Ankara’ya da taşınan festival bu yıl …

… İstanbul’dan başlayıp Ankara, İzmir, Antalya, Niğde ve Ağrı olmak üzere tam 6 şehri dolaşacak. Neyse ki içlerinde ünlü bir dağa …

… sahip bir şehrimiz var. Yakında ilçeleri de dolaşmaya başlayan festivallerimiz olursa hiç şaşmayalım. Aslında memleketin en büyük …

… festivali mi olur, Kültür Bakanlığı mı olur, bu festival düzenlemelerine bir düzenleme getirse hiç de fena olmaz. Ne bileyim, öyle …

… her önüne gelen film festivali düzenlemese, bazı ön şartları olsa, fos çıkan veya festival gibi festival olamayan festivaller yüzünden …

… film ve sinemacılık sektörü, zaten şu kadarcık olan prestijini de kaybetmese, vs., vs. Öyle ya vatandaş ne bilsin, film festivali …

… adı altında yapılan şenliklerde doğru dürüst film izleyemeyince ve doğru dürüst sanatçı göremeyince hemen sektörü suçlama yönüne …

… gidiyor. Anlatabildim değil mi?

Beş Dakika Ara (Belki Bulursun)

Singapur’un merkezinde nehrin denize dökülen kısmında birkaç cadde ve sokakta aynen bizim Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı, Nevizade Sokağı ve civardaki diğer sokaklardaki gibi bol miktarda restaurant, cafe ve bar türü mekânlar var. Cuma ve Cumartesi akşamları neredeyse bütün Singapur eğlenmeye buraya geliyor. Bir akşam yemeğinden sonra ertesi gün, birde gündüz gözüyle göreyim diye aynı yerleri dolaştım. Nehir kenarına kavuşan bir sokağın orta yerinde Turkish Ice Cream yazan bir tezgâh ve içindeki kırmızı fesli karayağız delikanlıyı görünce hemen yanaştım. Dil bilmez ayaklarına yatıp önce karemelli dondurmayı işaret edip “Bundan” mânâsına “Ih”, sade dondurmayı işaret edip “Ih” dedim. Delikanlı gayet sakin “Abi, ‘karışık’ desene şuna” deyiverdi. Şaşırdım tabiî ki, “Nereden anladın?” dedim. “Abi buralarda memleket insanı hemen anlaşılıyor” dedi, benim niye baştan Türkçe sormadığımı merak etti. Bende izah ettim. Daha önce şehir merkezinde bulunan Turkish Cousine adlı restauranta uğrayıp, biraz memleket havası alayım diye çalışanlara lâf atınca bir baktım hepsi çat pat Türkçe konuşuyorlar. Meğer sadece patron Türkmüş, çalışanların hepsi Hintli. Patron yemekleri yapıp akşamdan çekip gidiyormuş. İnsan yurtdışına gittiğinde hareketlerine, oturmasına, kalkmasına, konuşmasına dikkat etme zorunluluğu hissediyor. Çünkü yurtdışında yabancılar, bizim suretimizde Türk insanını görüyor ve tanıyor. Yaptığımız herhangi bir olumsuz hareket yabancıların hafızasına hemen Türkler kötüdür imajını yerleştiriveriyor.

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri (2. yarı)

Türsak’ın düzenlediği Yeşilçam Ödülleri etkinliği, ilk 3 yıl Aralık ayının sonlarında gerçekleştiriliyordu. Aralık geldi, geçti, doğrusu …

… merak ediyordum niye hâlâ ilân edilmedi diye. Nitekim Ocak ayının yarısına doğru yine geniş katılımlı bir jüri tesbit edilmiş, …

… bendenizi de jüri üyeleri arasına dahil ederek onurlandırmışlar. Muhtelif dallardaki en iyilerin 07 Şubat tarihine kadar bildirilmesi…

… isteniyor. Demek ki bu duruma göre ödül töreni Şubat’ın sonuna doğru yapılacak. Tam burada zat-ı Sadi’m sanki bir rekâbet kokusu duyuyor …

… gibi oluyorum. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi Yeşilçam Ödülleri töreni sadece 3 yıldır yapılıyor. Öte yandan SİYAD – Sinema …

… Yazarları Derneği de ben diyeyim 33, sen diyesin 43 yıldır SİYAD Ödülleri Töreni’ni sanıyorum hep Şubat aylarında yapıyor. Hani not …

… düşeyim dedim. Düşmüşken bir not daha düşeyim: Türsak neredeyse sadece film festivali, ödül töreni, yarışma töreni vs. düzenleyen …

… bir kurum haline geldi. Yıllar önce üç, beş tane Sinema Yıllığı yayınlamıştı. Bu alışkanlığı neden devam ettirmedi ve ettirmiyor?

Her yıl, 100 sayfa bile olsa, vizyona giren filmlerin sadece künyeleri bile olsa, şu Sinema Yıllığı bastırma işini yeniden başlatsa ve …

… sürdürse diyorum. Param olsa ben bastıracağım. Ama yok. 4. Yeşilçam Ödülleri’nde oy verdiğim film ve sanatçılar şöyle:

En İyi Film: Kosmos (Reha Erdem), En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Kosmos), En İyi Senaryo: Kavşak (Selim Demirdelen), En İyi Müzik: Tamer …

… Çıray (Av Mevsimi), En İyi Görüntü Yönetmeni: Colin Maunier (Yüreğine Sor), En İyi Kadın Oyuncu: Sevinç Erbulak (Prensesin Uykusu), …

… En İyi Erkek Oyuncu: Sermet Yeşil (Kosmos), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melisa Sözen (Av Mevsimi), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: …

… Bülent Emin Yarar (Beş Şehir), En İyi Kurgu: Levent Çelebi (Çakal), En İyi Sanat Yönetmeni: Ege Dora (Eşrefpaşalılar, Yüreğine Sor) …

En İyi Genç Yetenek: Şenay Orak (Ben Gördüm), En İyi İlk Film: Çakal (Erhan Kozan). Bakalım kaç tane isabet ettireceğim.

1958 yapımı “Tütüncü Kızı Emine”, 1959 yapımı “Tütün Zamanı” ve 1969 yapımı “Tütüncü Kız Emine” adlı filmleri TV.de, sinemada, özel …

… gösterimde, nerede rastlarsanız hemen seyredin. Betacam, VHS kaset, VCD, DVD, nesini bulursanız hemen alın, çünkü bu filmleri bu …

… isimlerle bir daha izleyememe ihtimalimiz var. Son günlerdeki malûm tartışmalara bakarsak Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme …

… Kurumu’nun “Tütün ve Alkollü İçkilerin Satış ve Sunumuna İlişkin Esas ve Usuller Hakkındaki Yönetmeliği”nin Resmi Gazete’de …

… yayınlanmasının ardından Efes Pilsen Kulübü’nün kapatılıp kapatılmayacağı tartışılıyor. Tam bu aşamada bir spor kulübünün Tütün Spor …

… olan adının Tutun Spor olarak değiştirileceği gazetelere yansıdı. Sahipleri, bu bahsettiğim filmleri herhangi bir TV kanalına satmaya…

… gittiğinde, yönetmeliğe göre ya satamayacak yada adlarının değiştirilmesi istenecek. TV.lerde filmlerin sigaralı sahnelerinin …

… flulaştırılmasından şikâyet ederken birde başımıza bu geldi. 40 yıllık Tütün Spor’un Tutun Spor olması gibi ister misiniz bu filmleri…

… de TV.lerde bundan böyle “Tutun Kızı Emine”, pardon “Tutuncu Kızı Emine”, “Tutun Zamanı”, “Tutuncu Kız Emine” olarak izleyelim. Aman …

… ha fazla kurcalamayalım, alkol piyasası, tütün zamanı falan derken “Sarhoş Atlar Zamanı”, “Bişr-i Hafi: Bir Zamanlar Sarhoştu”, …

… “Derinlik Sarhoşluğu”, “Adım Çıkmış Sarhoşa”, “Sarhoş”, “Sarhoş Usta”, “Aşk Sarhoşu” gibi filmleri bir hatırlarlarsa, onları da …

… bundan böyle başka isimlerle izlemek zorunda kalabiliriz. Nedamet getirip, doğru yolu bulduğundan “Bişr-i Hafi” istisna olabilir.

Bu da böyle biline.

(16 Ocak 2011)

Sadi Çilingir

Bakın Size Ne Anlatacağım

The Favorite – Gözde adında bir film gösterime girmeden haftalar önce fırtınalar koptu yasaklansın diye. Dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek dönemin tek kanalı TRT’ye açıklamalar yaptı, gazeteler manşet attı. Fragmanını dahi izlemeyenler linç kampanyası başlattılar ülkede. BU FİLM OYNATILAMAZ başlıkları ile hem de.

Film, Cezayirli korsanlarca Akdeniz’de soyulan bir gemiden tutsak alınan ve Osmanlı sarayına köle olarak satılan 18 yaşındaki Fransız dilberi Aimee’nin, yani sonraları bizim Nakş-ı Dil Sultan olarak bildiğimiz genç kızın hikâyesini anlatmaktaydı.

Yıl 1990. Aylardan Eylül. Filmin PR çalışmalarını yürüttüğüm dönemdi ve şimdiki gibi filmlere yaş sınırlaması yoktu. Kurul izler ve uygun görmediği yerleri keserdi. Başlatılan aleyhte kampanya beni şirketime karşı çok zor durumda bırakmıştı ve filmi tanıtayım derken karşıma devleti almıştım farkında olmadan. Film tamamen yasaklanırsa Danıştay yolu açıktı ama onca yatırım boşa gitmiş olacaktı.

Bu gürültü ile film denetime girdi ve beklediğimiz gibi kesilerek çıktı. Hangi sahne kesildi biliyor musunuz? Padişah 1. Abdülhamit’in, Aimee ile ilk kez beraber olduğu sahne. Ne var bunda diyeceksiniz belki. Açıklayayım.

Gerekçeli karar: PADİŞAHI SEVİŞİRKEN TERLİ GÖSTERDİĞİ VE 1. ABDÜLHAMİT’İ ZAYIF, YETERSİZ, ACİZ YANSITTIĞI İÇİN KESİLMESİNE…

Bundan 3 yıl sonra gösterime giren TEMEL İÇGÜDÜ filmi Yargıtay’ca aklanan ilk film olma özelliğini taşır. (Gariptir bu da 1993 yılı Eylül ayı.)

Bir Cumhuriyet savcısının filmi izlerken AH… OH… seslerinden tahrik olması sonucu yasal işlem başlatılmış ve kopyalar 1 gece içinde toplatılmış (13 kopya) ve tam 9 ay süren mahkemeler sonucu FİLMİN GÖSTERİLMESİNDE BİR SAKINCA görülmeyerek serbest kalmıştı.

Şu sıralarda bir TV kanalında bir dizi için bunca yaygara koparılırken, sinemalarda gösterilen bir film için galalar basılırken tarihe not düşeyim dedim.

(14 Ocak 2011)

Nizam Eren

Tarih, Kavram ve İdeoloji Işığında Dönem Filmlerinin Eleştirisi Üzerine

Giriş Yerine…

Türkiye, 2011 yılına, önceden, Atatürk filmleri bağlamında aşina olduğumuz bir dizi tartışmanın gölgesinde girdi. Bu kez söz konusu olan, kaynağını Osmanlı İmparatorluğu’ndan alan bir TV dizisi idi. Dizinin fragmanının yayınlanmasının hemen ardından ayağa kalkan kimi çevreler, yapımı ‘maksatlı bir çabanın ürünü’ olarak nitelerken, doğrusu (ve bir kez daha) sınır tanımıyorlardı.

Önce, çalışma alanıyla ilişkilendirmenin olanaksız olduğu bir sendikanın başkanı; dizinin “Türkiye’nin son yıllarda izlediği başarılı dış politikanın önünü kesmek” gibi, algı sınırlarımızı zorlayan bir komplo teorisi neticesinde gündeme geldiğini iddia ediyordu. Kervana, hedeflenenin önemli bir tarihsel şahsiyeti küçültüp aşağılamaya çalışmak olduğunu belirterek katılan tanınmış bir siyaset adamımız ise, “ecdadımıza yapılan bu küfre karşı” kamuoyunda oluşan tepkilerin dikkate alınması gerektiğini ve diziyi yayınlayan kanalın üzerine düşeni yerine getirmesini salık veriyordu. (Yazının kaleme alındığı dakikalarda uyarıyı emir telâkki eden RTÜK’ten gelen açıklamayı hatırlayalım: “Kurullarımız, inceleme sonucunda yayın ilkeleriyle bağdaşmayan bir durumla karşılaşırsa, gereken yapılacaktır!”)

Girişte de vurguladığımız gibi, yakın bir geçmişte Atatürk filmleri üzerinden koparılan gürültüye yeni bir halka olarak eklemlenen bu tartışmalar, -geçtiğimiz günlerde vizyona giren Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi ekseninde yaşanan polemiği de akla getirerek-, ülkenin referandumla doruğa ulaşan son dönemine damgasını vuran sosyal ve siyasal sürecin biraz da doğal sonucu olarak seyrine devam ediyor. Bir başka deyişle, söz konusu olan film ve diziler, “resmi ideolojinin izinde olmak” ile “malâm mihraklara cesaret vermek” arasında gidip gelen eleştirilerle karşılaşmaya devam ediyor.

Taraf Olmak ya da Olmamak!

Anılan film ya da dizilere getirilen eleştirilere bir bütün olarak bakıldığında, ideolojik bakışa bağlı olarak “olguya taraf olma” yaklaşımının ağır bastığını söyleyebiliriz. Genel olarak ‘tutarlılık’ gibi asgari düzeyden nasibini pek de alamamış bu serzenişler (örneğin, karşı kutbunda yer alan bir yapıma duyulan öfkeyi ‘özgürlükler’ ya da ‘hoşgörü’ çerçevesinde ele almayı doğru bulduğunu beyan eden bir siyaset adamı, kendi cephesini rahatsız eden bir eseri, pekâlâ ‘mazisine hakaret etme’ şeklinde niteleyebiliyor.) politikacılardan köşe yazarlarına, pek çok çevreyi kapsamasına karşın, konu ve tartışma yaratan kavramlarda görüşüne en az başvurulan kesim, -hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde- sanat ve sinema camiası oluyor.

Bütün bu gelgitlerin tarihsel arka plânı incelendiğinde, sinema tarihinin sanat ve ideoloji kavramlarından bağımsız düşünülemeyeceği görülecektir. Yedinci sanatın sessiz dönemlerinden başlamak üzere; Eisenstein’ı coşku yaratan Sovyet Devrimi’nden, Easy Rider’ı tüm dünyayı kısa sürede peşine takacak ’68 ruhundan ya da Yılmaz Güney klâsiklerini Türkiye’nin 70’li yıllarına damgasını vuran siyasal ortamdan farklı bir yerde konumlandırmak nafile bir çabanın ürünüdür. Benzer bir yaklaşım, sanatın tüm dallarını kapsayacak bir biçimde genişletebilir; Rönesans hareketini Reform’dan, Romantik dönem sanatçılarını Fransız Devrimi’nden ya da Dışavurumcu Alman ressamlarını, Hitler öncesi dönemin kaotik ortamından koparamazsınız. Buna karşın, adı geçen ilişkinin, sanatı sanat yapan temel değerler bütününden bağımsız ele alınması (tam da 2011 Türkiyesi’nde olduğu gibi) bir başka çelişkinin doğmasına yol açacaktır.

Sinema Nedir ya da Ne Değildir?

Tartışma konusu yapılan yapıtlara dair sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için, sözgelimi Can Dündar’ın Mustafa’sının belgesel sinema adına hangi yenilikleri içerdiğini, yok edilmek istenen bir ulusu var etmeye çalışan bir liderin profilini hangi görsel ve yazılı kaynaklardan yararlanıp bütünlüklü bir anlatı içinde seyirciye ulaştırmaya çabaladığını ve bunu gerçekleştirirken estetik değerlere sahip olup olamadığını sorgulayabilirsiniz. Benzer biçimde, bu yapımın anti-tezi olduğunu öne süren Dersimiz: Atatürk’ün didaktik anlatı formlarından neden bir türlü sıyrılamadığını, biyografik bir yapımın ‘olmazsa olmaz’ ilkelerinden niçin nasibini alamadığını ve salt ticari bir yapım olarak ‘sınıfta kaldığını’ (sinema tarihinde öne çıkan benzer yapımları da görüşlerinize referans yaparak) öne sürebilirsiniz. Böylesi bir bakışla, yer aldığınız taraf ve savunageldiğiniz ideolojiyi belki bütünüyle göz ardı etmeden; ancak soğukkanlı bakış açınızı da yitirmeden Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi filmini de masaya yatırabilirsiniz. Karşınıza çıkan, filmin hararet yaratan Atatürk’le ilişkili sahnesini TV için hazırlanan fragmanının omurgası yaparak prime dönüştürmeye çalışan yapımcıdan ya da “role hazırlanmak için sabahlara dek namaz kıldığını” beyan ederek filmin hedef kitlesine göz kırpan oyuncudan başkası olmayacaktır. Tıpkı, gösterim şansı yakalayan ilk Kürtçe filmlerinde kendi çevreleri dışındaki tüm kesimleri bir canavar olarak resmetmesine karşın, seyircinin savundukları karakterlerle özdeşleşmesine engel olan (ve eldeki tek argüman olan ‘gerçekleri anlattık’ söylemini tek atışta heba etmeyi başaran) Min Dit ekibi gibi. Oysa İki Dil Bir Bavul gibi, benzer bir yaşanmışlık deneyiminden hareket eden bir filmin ‘Andımız’ sekansı, öncülünün saatler boyu söylemeyi çalıştığı ‘şey’leri bir çırpıda izleyicinin kulağına fısıldayacaktır. Örnekleri Kubilay’dan Nene Hatun’a süren bir çizgide çoğaltabilir; hatta bu filmlerin ele aldıkları temayı algılamaya yatkın (ya da olgunlaşmış!) bir seyirci tabanının varlığına rağmen gişede neden yere çakıldıklarına dair fikir yürütebilirsiniz. Kısacası savunulan ideolojinin niteliği ortaya çıkan ‘öz’ü değiştirmeyecek, bir yapımın yaratıcı kadrosunun kılavuz edindiği ideoloji, “neyin”, “nasıl” anlatıldığı önemsenmediği ölçüde başarıya ulaşamayacaktır. Çünkü sinema, yalnızca siyasal bakışınıza ve yer tuttuğunuz safa güvenerek ortaya koyabileceğiniz (ve bundan bir çırpıda sonuç alabileceğiniz) kadar küçük bir sanat dalı değildir. Eisenstein’ı büyük bir yaratıcı yapan temel nedeni yalnızca ideolojisine olan bağlılıkla açıklayamaz, sinema sanatına yaptığı önemli katkıları bu yolla göz ardı edemezsiniz. (Griffith’in ırkçı yapıtının (The Birth of a Nation) ya da Leni Riefenstahl’in Nazi belgesellerinin savunduğu çarpık ideolojinin, bu filmlerin sanatsal niteliğini gölgelememesi gibi.)

Madalyonun Öteki Yüzü

Bu süreç, madalyonun öteki yüzüne bakıldığında, her sanatsal ya da düşünsel olgudan siyasal sonuçlar çıkarmaya heveslenen politikacılar veya hamlelerini “duyarlı kamuoyunun sesi” olma adına gerçekleştiren köşe yazarları adına da ilginç sonuçlara ulaşmamıza olanak tanımaktadır.

İlk olarak, bu çevreler, uzunca bir süredir dizi sürelerinin uzunluğuna işaret eden; hatta bu işkencenin sonucunda kimi arkadaşlarını toprağa veren dizi emekçilerinin çığlığına kulak tıkamışlar ve (Muhteşem Yüzyıl örneğinde olduğu gibi) RTÜK’ü müdahaleye çağırmamışlardır. Dolayısıyla, bugün gösterdikleri hassasiyeti masum veya olağan bir talep olarak nitelendirmenin uygunluğu tartışma konusudur.

İkincisi; dizi ya da filmleri “gelenek, kültür, tarih, miras” vb. kavramların ağırlıkta olduğu bir bakışla değerlendirmeye kalkışmanın, -söz konusu tavrın ‘sanatın özgürlükçü bir ortama ihtiyaç duyması’ niteliğiyle çelişmesi bir yana-, olguya gerçek (ya da hedeflenen) değerinden farklı bir anlam yükleme gibi, bir başka nafile çabanın ürünü olduğunun altı çizilmelidir.

Bir Kubrick kahramanına “vatanseverlik, bir hainin son sığınağıdır” cümlesini söyleten anti-militarist söylem (Paths of Glory), savaşların son bulmasına neden olmamıştır. 60’ların görece özgür ortamında sistemin ve her türden otoritenin sorgulanması gerektiğine inanan pek çok yönetmen, 80’lerin muhafazakâr politikalarına engel olamamış, Vietnam’ı sorgulayan onlarca yapım, sözgelimi Irak’ta, milyonlarca insanın gözü önünde oynanan oyunu durdurmaya yetmemiştir. Çünkü sinema, tüm sorunları tek başına çözme gibi bir etkiye sahip değildir; dahası böyle bir iddia peşinde de değildir. Biraz da bu yüzden, sinema tarihi; değiştirmeye, yıkmaya ve yerine yenisini koymaya hevesli onlarca başarısız yapımı da kapsamaktadır. Yarına kalan politik eserler ise “yüzleşme”, “sorgulama” ve “duyarlı kılma” gibi, bireyde hiç de küçümsenmeyecek durumları ortaya çıkarmaları nedeniyle önem arzetmektedirler.

Dolayısıyla Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi veya Muhteşem Yüzyıl gibi yapımların bakış açılarını topluma aşılayacağı ve dahası bu yolla bir dönüşüm yaratabilecekleri savı geçerli değildir.

Sonuç Olarak…

Sorun; (belki de gerekli olan) bir sorgulamayı, örneğin Mustafa filmi ekseninde gönül rahatlığıyla gerçekleştiren ve ‘özgürlükler adına yüzleşme’ söylemini baş tacı eden kesimlerin, böylesi bir hesaplaşmaya ne kadar yanaşacaklarıyla âlâkalıdır.

Sanırız geçmişte Halit Refiğ’in, bugün sinemamız adına çıtayı aşmayı başaran bir dönem filmi olarak değerendirilen Haremde Dört Kadın adlı eserine gerçeklerin çarpıtıldığı ya da tarihimizin karalandığı iddialarıyla ve benzer bir saldırganlıkla tepki gösterenlerin, aynı düşünce sistematiğinden yola çıkan yeni nesillerini uyarmaları yeterli olacaktır; çünkü ne o film, ne de diğerleri, tarihin yerli yerine koyduğu Osmanlı imgesini yerle bir etmeyi başaramamıştır. Tıpkı, “Muhteşem Mazimiz Ayaklar Altına Alınamaz!” şeklinde pankart açan grupların, şanlı zaferler ve fetihlerin yanı sıra; haremin, entrikaların veya Hürremlerin var olmadığı bir Osmanlı sarayı yaratmayı başaramayacağı gibi!…

İnanın, gerçek “ucubelik”, tersi bir yaklaşımı dayatmanın sonucunda ortaya çıkacaktır.

(10 Ocak 2011)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Sinemacılar Kaygılı ve Diken Üstündeymiş! Günaydın Hepinize, Günaydın!

Sinema Meslek Birlikleri Güç Birliği (BİROY, BSB, FİYAB, SETEM, SESAM, SEYAP, SİNEBİR, TESİYAP), bir bildiri yayımlayıp, son günlerin tartışılan dizisi “Muhteşem Yüzyıl” ile ilgili RTÜK’ün uyarı kararından dolayı, kaygılarını dile getirmiş. Hepsine “Günaydın”!

Anılan 3984 numaralı RTÜK YASASI’nın Resmi Gazete’de yayımlanma tarihi: 20.4.1994. 17. yılın içinde! Peki, bugüne dek, televizyon kuruluşlarına sinema filmleri yayınlarından dolayı arka arkaya cezalar yağarken, neredeyse hiçbir film kesintisiz, ‘blur’lanmadan yayımlanamazken kaygılanmıyorlar mıydı? Devlet büyükleriyle defalarca görüşmediler mi, sayısız toplantı yapmadılar mı? Sadece akçalı işlerde değil, RTÜK adlı çağ dışı sansür kurumu konusunda da kaygılarını yeterince dile getirselerdi ya! Hangisi, filmlerini sansür uygulamalarından dolayı televizyonlardan geri çekti? Neden yasal sendikal haklarını kullanıp, emekçinin aleyhine işleyen dizi sistemini kökten değiştirmek için bir grev kararı alamıyorlar? Hollywood’da stüdyoları dize getiren senaryo yazarları grevi de ilham vermiyor mu?

Sansürün kalkması ve yasal haklara kavuşulması için, bildiri yayımlama dönemi falan çoktan geçmiştir. Keşke, sinema yazarları bu konularda defalarca yazıp uyarırken, müstehzi gülümsemelerde bulunmak yerine ciddiye alsaydınız! Yeni RTÜK Yasası devreye girdiğinde hepinize kolay gelsin!

(14 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Beşiktaş Kültür Merkezi’nin Dokunduğu Altın Oluyor!

Yılmaz Erdoğan ile Necati Akpınar’ın patronajındaki Beşiktaş Kültür Merkezi her geçen gün Ertem Eğilmez ile Nahit Ataman’ın patronajındaki Arzu Film’in yerini dolduruyor.

Aşağıdaki yazımda Vizontele 3 ve Eyyvah Eyvah 3 olacak mı? sorularının cevabını bulabileceksiniz.

Beşiktaş Kültür Merkezi’nin uzun vadeli yeni projeleri şöyle sıralanıyor:

* Mutlaka ve mutlaka Beyazıt Öztürk’le bir sinema filminde çalışılacak. Beyaz’ın da oynayacağı Yılmaz Erdoğan’ın senaryo yazarı, yönetmen ve oyuncu olarak yer alacağı proje Bağ Bozumundan vaz geçildi. Ancak başka projeler geliştiriliyor.

* Vizontele 3’ün senaryosu henüz yazılmadı. Ancak Yılmaz Erdoğan bu seriyi 12 bölüme ulaştırabilecek öyküleri, sinopsisleri oluşturdu. Şimdi geriye kalıyor senaryoları yazarak diğer on sinema filmini gerçekleştirmek.

* Eyyvah Eyvah 2’de öyküye nokta kondu. Üçüncüsü çekilmeyecek.

Beşiktaş Kültür Merkezi’nin son onbir yıldaki belli başlı sinema işleri şöyle sıralanıyor:

*Vizontele / 2001 / 3 milyon 308 bin kişi.

*Vizontele Tuuba / 2004 / 2 milyon 894 bin kişi.

*G.O.R.A.: Bir Uzay Filmi / 2004 / 4 milyon bin kişi.

*Organize İşler / 2005 / 2 milyon 618 bin kişi.

*Hokkabaz / 2006 / 1 milyon 710 bin kişi.

*Beynelmilel / 2006 / 431 bin kişi.

*Neşeli Hayat / 2009 / 1 milyon 125 bin kişi.

*Çok Filim Hareketler Bunlar / 2010 / 1 milyon 141 bin kişi.

*Eyyvah Eyvah / 2010 / 2 milyon 459 bin kişi.

*Eyyvah Eyvah 2 / 2011 / Gösterimi halen sürüyor.

(13 Ocak 2011)

Hakan Sonok

Film Şeritlerinin Üzerinde Uyuyan Adam

İşin aslına bakarsanız, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Erhan Kayaalp’in sinema tutkusunun boyutlarını tanımlamak için yukarıdaki başlık da son derece kifayetsiz kalıyor; Erhan Hoca’nın Nişantaşı’ndaki evinde gördüğüm manzaraya tam bir karşılık bulmak gerekirse ‘Film şeridi yiyerek hayatta kalan adam’ demek çok daha doğru olacaktır!

Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’nda Fransızca dersi öğretmenliği yapan Erhan Kayaalp ile karşılaşana kadar, “sinema tarihi” alanındaki arşivciliğimle epeyce böbürlenen bir tavrım, hatta bu konuda gizlemeye gerek bile duymadığım muzip bir ukalâlığım olduğunu söyleyebilir(d)im. Fakat, ne zaman ki memleketimizin önde gelen film ithalât, üretim ve işletme şirketlerinden Umut Sanat’ta satış müdürlüğü yapan değerli dostum, tıpkı benim gibi bir “biriktirme delisi” olarak nâm salmış Metin Ergül, “Gururlanma Ali Murat’ım, böbürlenme sevgili sinefilim, şu sinemacılar âleminde senden ve benden daha büyük bir Erhan Kayaalp var” deyip beni yakın zamanda bir akşam vakti bu gizemli er kişinin mekânına götürdü; işte o gün bugündür tövbe istiğfar edip Kayaalp’in müritleri arasına katılmış durumdayım.

Aşağı yukarı bir 30 yıldır 8, 16 mm formatında film şeritleri ve bu formatta filmleri gösterilebilen sinema makineleri, yanı sıra da video kaset, plâk, müzik CD’si, DVD, film afişi, lobi kartı ve benzer türden bilumum görsel – işitsel malzeme biriktiririm. Dürüstçe itiraf edeyim beni bu süreçte böylesine komplekse sokan, koleksiyonculukta ulaştığı nokta itibarıyla çatır çatır kıskandıran başka bir rakiple daha karşılaşmamıştım!

“Bizi ağırlamayı murad ederse, kendisinin bir acı kahvesini içelim” diyerek ortak dostumuz Metin ile önce bir haber saldığım, “Buyursun gelsin, koleksiyoncu koleksiyoncunun külüne muhtaçtır” cevabı üzerine de geçen hafta Nişantaşı semtinin gözden ırak ara sokaklarından birindeki evine konuk olduğum Erhan Kayaalp, anadili düzeyindeki Fransızcasıyla Boğaziçi Üniversitesi’nde uzun yıllardır öğretmenlik yapan bir akademik eğitimci… Ki kendisiyle ilgili olarak okul çevrelerinde jet hızıyla bir araştırma yürüttüğümde, adının çevresinde dolaşan öğrenci nitelemeleri arasında en ön plâna çıkan sıfatın “süper öğretmen” olduğunu gözlemledim. Buna karşılık, onu böylesine onurlandırıcı bir sıfatla ananların pek çoğu, sözlerinin hemen sonuna da “Fakat, notu inanılmaz kıttır” cümlesini eklemeyi ihmâl etmiyordu. “Fransızcayı sular seller gibi öğretir” diyordu rahle-i tedrisinden geçenler, “Ancak, yaptığı sınavlarda adamı çok kötü kasar! Çünkü, mükemmeliyetçidir, döküntülüğe asla tahammülü yoktur!”

Erhan Hoca’nın, 8, 16 ve 35 mm’lik formatlarda binlerce film bobini, yanı sıra da düzinelerce sinema makinesini barındıran “sinema müzesi” görünümündeki evine girip incelemelerime başladığımda, Fransızcasının düzeyini tartabilecek bir yabancı dil bilgim olmasa bile bu mükemmeliyetçi tavrının yansımalarını her köşede bizzat gördüm.

Kayaalp, 1960 yılında, bu iki katlı apartman dairesinde doğmuş ve bütün çocukluğu da yine aynı evde geçmiş. Apartmanın tamamına sahip olan babası zaman içinde bazı katları satılığa çıkarsa da sonuçta en üstteki iki kat Hoca’ya miras kalmış ve o da bunları birbirine bağlayarak ileride iyice zıvanadan çıkacak olan “hobi”si için kendisine genişçe bir alan oluşturmuş. “Bal dök yala” görünümdeki bu evde sigara içilmesi kesinlikle yasak; çünkü her köşede nadide bir sinema makinesi, adları sinema tarihine altın harflerle yazılmış filmlerin özel koruyucu naylonlar içindeki makaraları ve yüzlerce parça sinemasal hatıra eşyası muhafaza ediliyor. Bütün bu koleksiyonu koruyabilmek içinse doğal olarak tavizsiz bir sterilizasyon şart…

Her şey, Kayaalp’in ilkokuldayken kendisine karne armağanı olarak bisiklet alan babasına, “Ben bisiklet falan istemiyorum, git bunu geri ver, bana bir sinema makinesi al” demesiyle başlamış. Babasının ona Sirkeci’deki bir mağazadan satın aldığı Avusturya malı Eumig marka 8 mm’lik sessiz sinema makinesinden itibaren de bugünlere kadar gelmiş koleksiyonculuğu…

Ancak, içinde bulunduğumuz günler itibarıyla, Erhan Hoca’ya artık bu iki katlı krallığın da yettiği söylenemez; çünkü evin içinde dolanırken bir şeyleri devirmemek ya da çarpmamak için ciddi ciddi sıkıntı çekerek adımlar atıyoruz. Ev sahibi ise ortamın sıkışıklığına o kadar alışkın ki en dar yerlerden bile ustalıklı beden manevralarıyla geçerek aradığı her şeye saniyeler içinde kolayca ulaşıveriyor. Çünkü kendisi için bu malzemeler, onun hayat alanını dolduran ıvır zıvırlar değil, hayatının ta kendisi! O yüzden de onlardan arta kalan bölümlerde düzenli bir hayat yaşamaya son derece antrenmanlı…

Evde, sayıları net olmamakla birlikte, farklı formatlarda 50’ye yakın sinema makinesi, 8, 16 ve 35 mm formatlarında 2000 dolayında film ve sayılamayacak kadar çok afiş, lobi kartı, eski kamera, fotoğraf makinesi, boş makara ve benzeri optik-mekanik malzeme bulunuyor.

Hoca’ya “Buralar artık iyice dolmuş, siz de maşaallah daha gençsiniz, bu toplama işi böyle devam ederse ilerleyen yıllarda tavan çökebilir, ne yapmayı düşünüyorsunuz?” dediğimde, “Çöktüğü yere kadar devam!” cevabını veriyor kıs kıs gülerek, “Benim bunca malzemeyle başka bir eve taşınma faslımı düşünebiliyor musun? Asıl o zaman çökerim ben, yeni bir evde bütün bunları yerli yerine koymak hayatımın bundan sonraki bölümünü topyekün işgâl edecektir! O yüzden de yerimden hiç kıpırdamıyorum.”

Favori yönetmeni Stanley Kubrick

1970’li yılların başından bu yana aralıksız film şeridi, film makinesi ve sinemasal hatıra eşyaları biriktiren Erhan Kayaalp’in koleksiyonunda, bugün artık değme koleksiyoncuların bile iç çekerek inceledikleri birbirinden nadide parçalar birikmiş durumda… Sözgelimi, sinema tarihinin ikonik oyuncularından “Şarlo” nâmlı Charles Spencer Chaplin’in hayattayken kullandığı orijinal kartivizitlerinden biri bu sinema mabedinin ana salonunda, duvarda çerçeveli olarak duruyor. Stanley Kubrick’in kült filmi “2001”e ait dev boyutlarda bir poster ise aynı salonda sergilenen bir başka nadide parçayı oluşturmakta…

Kayaalp’e, benim de favorilerim arasında yer alan bu muhteşem filmin öyle her zaman her yerde bulunamayacak olan 1968 tarihli özel baskı posterini nasıl temin ettiğini sorduğumda, “2001’in 1970’lerin ilk yarısında Beyoğlu – Emek Sineması’nda yapılan 70 mm’lik özel gösteriminden kalma” cevabını veriyor. Türkiye’de 70 mm’lik film gösterebilen tek salon olarak hatırlanan Emek’te, anılan dönemde “2001”, “İrlandalı Kız”, “Büyük Yarış”, “Batı Yakasının Hikâyesi” gibi bazı destansı filmler 70 mm’lik geniş perde formatında gösterilmişti. İşte, “2001”in bu akıllara zarar posteri de ta o günlerdeki gösterimin ardından, Kayaalp’in yakın arkadaşı olan sinema makinistinin bir jesti olarak duvardaki yerini almış.

Söz Kubrick’ten açıldığında Erhan Hoca, bu yönetmenin kendisinin de favorisi olduğunu belirterek, “Böyle bir adamın en verimli döneminde ölmesi ne kadar da acı bir durum” diyor, “Çağının ötesinde bir sinemacıydı; daha uzun yıllar boyunca da çağının ötesinde kalmayı sürdürecek. O benim sinema dünyasındaki tartışılmaz favorimdir.”

Bu sözlerini ben de başımla onaylıyorum. Çünkü, çocukluğumda izlediğim ilk filmi “Dr. Garipaşk”tan itibaren hayatımı değiştiren ve bana sinema sanatını delicesine sevdiren Kubrick’i unutabilmek, aynı şekilde benim için de mümkün değil. Beyazperdenin bu büyük ustası, 7 Mart (1999) tarihinde, yani benim doğduğum gün hayata gözlerini yummuştu. İngiltere – Hertfordshire’daki evinde öğle uykusuna yatarak ve bir daha hiç uyanmayarak… O tarihten beri de her yaş günümde, bana ekmek paramı kazandığım bu mesleğin ilhamını verdiği için müteveffa Kubrick’e gönülden bir selâm gönderirim.

Ev ortamında 35 mm’lik profesyonel sinema makinesi!

Erhan Kayaalp’in, her köşesi makineler, filmler ve hatıra eşyalarıyla dolu iki katlı evinin salonunda, görenlere “Artık bu kadarı da çok fazla!” dedirten bir bölüm var. Salonuna yıllar önce bir “makine dairesi kabini” yaptıran Hoca, içine tek kişinin zorlukla girebildiği bu özel odacığa, ticarî sinema salonlarında kullanılan türden 35 mm’lik bir sinema makinesi yerleştirmiş. Uzun yıllardan beri de her Cuma akşamı, öğrencileri ve dostlarından oluşan 20 – 30 kişilik bir kitle saat 22:00 dolaylarında evin salonuna toplanıyor; erken gelenler koltuklara, geç kalanlar ise yerlerdeki minderlerin üzerine yayılarak tam karşılarındaki beyaz duvarda 35 mm formatında sinema filmleri izliyorlar. Hoca sinema atmosferi elde etme noktasında işi öylesine ileri bir noktaya vardırmış ki film başlamadan önce makinenin yanındaki bir ses kayıt cihazından salona üç kez “gong” sesi veriliyor ve filmden önce duvarı kaplayan otomatik perde açılıyor! Ayrıca, kullanılan ses sistemi de 4 kanallı “Dolby Surround”…

Evde, özel naylon poşetlerin içinde korunan 500 dolayında 35 mm film olmasının yanı sıra, ithalâtçı şirketlerdeki dostlarının kendisine ödünç olarak verdikleri yeni tarihli filmlerin makaraları da sürekli gidip gelerek binlerce filmlik bir trafiğe yol açıyor.

Kayaalp’in düzenlediği bu haftalık gösterimlere katılmanın ise herhangi bir ücreti yok. Tek kural, sinemayı “video projeksiyon” yerine 35 mm film şeridinden izlemenin ayrıcalığının farkında bir sinemasever olup, Hoca’yı “Ben de geliyorum üstad, lütfen yerimi ayırın” diyerek önceden aramanız…

Fotoğraflar: Metin Ergül

(10 Ocak 2011)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Film Yapımı Kobi’leşirken…

Kalem herkes “yazar” olsun diye keşfedilmedi. Fotoğraf kamerası ve sinema kamerasının keşfi de öyle… İkisi de ortaya çıktıklarında toplumsallığın “o an”nını veya “o anlar”ını kaydetmek için oluştular. Sonra bu aletleri beceriyle kullanan bazı öncüler, onlarla “fotoğraf” ve “sinema” sanatını yarattılar. Sinema için bu yaratım, kameranın keşfinden 10 – 15 yıl sonra, öncülerin sinematografinin (hareketli görüntülerin dilbilgisi) imkânlarını genişletmesiyle büyük bir ivme kazandı. Sinema insanoğlunun tarihini öylesine hızlı bir giriş yaptı ki, eleştirmenler ilk anda ona bir isim bile bulamadılar. Öncekileri sıraya bile koymadan, onları toplu saydılar ve sinemaya “Yedinci Sanat” adını verdiler.

Herkesin bildiği gibi, kameralar başlangıçta sinema filmi yapmak için kimyasal bir madde olan “film”i kullanırdı. Film işlemleri bu kimyasal malzeme yüzünden büyük sermaye, uzmanlık ve iş bölümü isterdi. Oysa
günümüzde kayıt malzemesi elektronikleşti ve oldukça da ucuzladı. Kalem / kağıt kadar ucuz olmasalar bile, kitleler artık tüketim için kendilerine sunulan aletleri alıp üretime yöneltiyorlar. Hareketli görüntü artık eskisinden çok daha fazla kitlelerin kişisel tasarrufu altında ve onların üretimine (ve tüketimine) açık. Otuz yıl önce kim kendi başına film yapmayı veya 1.000 tane dünya film klâsiğini bir hard-diske yüklemeyip cebine koymayı düşünebilirdi ki?

Günümüzde hareketli görüntünün tüm dünyadaki TEMEL ÇELİŞKİSİ, artık her geçen gün tarih sahnesinden çekilmekte olan pelikül filmle yapılan eski üretim tarzı ile birikmiş ve kendini elektronik üretim tarzına uyarlamış uluslararası entertainment sermayesi ile, her geçen gün biraz daha toplumsallaşan yeni elektronik üretim tarzının kobileşen yerel biçimleri arasında olacaktır.

Teknoloji hızla gelince onu nesnesine uygun mantığı da kendiliğinden geliyor. Dolayısıyla teknoloji ucuzlayıp kullanımı kolaylaşınca, herkeste kendiliğinden “ben de film yapabilirim” duygusu artıyor. Şüphesiz bu güzel bir şey… Acaba hareketli görüntü için bu yüksek ilginin sonu nereye varır diye düşünülebilir? Bu konuda bir tahmin
için insanoğlunun birçok deneyimi var aslında. Dünyadaki okuma / yazma sayısına karşılık “yazar”, boya / fırça sayısına karşılık “ressam” veya artan fotoğraf makinesi sayısına karşılık “fotoğraf sanatçısı” sayısı / oranı belli. Sinema kamerası için de aynı şey olacak, belki herkes kamera kullanıp bir şeyler çekecek ama herkes sinemacı olmayacak / olamayacak!

Şimdi bir geçiş sürecindeyiz ve “yapabilirim” hevesi çok sıcak… Bu ivmenin daha da süreceğini söylemek bir kehanet değil. Fakat “bir şeyler yapmak” ile bir “sanat” yapmanın farkları da yavaş yavaş görülmeye başladı. Kamera sahibi olanların sayısı belki artıyor ama “film” için gerekli düşünce / bilgi ve deneyim unutuluyor. Adeta
sorunların teknoloji tarafından kendiliğinden çözüleceği, filmin ise neredeyse kamera tarafından yapılacağı sanılıyor. Önlenemez bir gelişim bu…

Film yapma imkânları, eskisine göre artık herkesin elinin altında olabilir ama film yapmak için çalışılması gerek ödevler hâlâ aynı. Edebiyatın en güzel klâsiklerinin divit uç veya tüy kalemle yazıldığını hatırlayalım. Teknoloji ile yeni şeyler üretmek mümkün tabii ama teknolojiye ulaşma kolaylığı bize dramanın bilgisini kendiliğinden vermeyecek. Onu yine öğrenmek zorundayız. Yeni teknoloji ancak o zaman yeni imkânlara kapı açacak. Ama günümüzde üniversitede bile, “Her öğrencimize bir kamera düşüyor” diye övünen sinema bölüm başkanları var. Her öğrenciye bir kamera almak doğru mu? Sinema, fotoğraf gibi kişisel olarak yapılan bir sanat değil ki! Sinema setinde hâlâ bir kamera gerekiyor! Böyle olunca, herkes elinde doğru dürüst bir senaryo olmadan, eline kamerayı alıp sete çıkmaya başlıyor. Kameranın kullanım kılavuzu okununca belki kameraman olunur ama algının ışıkla ilişkisini bilmeden görüntü yönetmeni olunmuyor. Bilgisayarına bir kurgu programı doldurup, programın el kitabı ile onu kullanmayı öğrenince kurgucu olduğunu düşünenler giderek yaygınlaşmaya başladı. Oysa kurgunun beyinde / algıda var olduğunu bilmek ve öğrenmek için yapılması gereken mesai hâlâ aynı…

Hareketli görüntü elektronikleştiğinden beri tüm dünyada “sinemacı olmak” yolları da aynılaştı. Bu değişimin en belirgin kurumlarından birisi de hareketli görüntü alanındaki KOBİ’leşme. Tamamen sistem dışı bir gelişme bu… Bir hevesli, bir kurgu programı bulup evindeki bilgisayara onu doldurunca aslında bir KOBİ kurmanın ilk adımını atmış oluyor. Bunu da en çok sinema öğrencileri yapıyor. 35 kadar fakültede her sömestr 400 – 500 film çekiliyor. Bu süreç, okullardaki kurgu setlerinin yetersizliği veya sömestr sonlarında kurgu setleri önünde uzayan kuyruğa girmemek için başlıyor. Bilgisayara zaten yabancı olmayan yeni nesiller, kafa göz yararak, kurgu programını kullanmayı kısa sürede öğrenip, yine kafa göz yararak kendi filmlerini kurgulamaya başlıyorlar. Fakat iş orada kalmıyor. Daha sonra aynı şeyleri okulda yapamayan arkadaşlarının filmlerini de (evde!) kurgulamaya başlıyor ve bu konuda giderek uzmanlaşıyorlar. Geleceğin KOBİ’lerini kuracak tanışmalar da bu tür yerlerde oluyor. Çoğu sınıf veya dönem arkadaşı bu sinema öğrencileri, okulu bitirdikten sonra, 2 + 1 bir daire kiralayıp, çoğu zaman şirket bile kurmadan, bir KOBİ haline geliveriyorlar. Şüphesiz bu yeni sinemacıların çok büyük çoğunluğunun ütopyası “sinema yapmak”. Hatta bazıları bu ofisleri home – ofis olarak bile kullanıyor. Tanıtım, fuar, ucuz reklâm, klip filmleri, vb. çekip, kendi yağları ile kavrulan bu işleyiş, onları televizyon dizi sektörünün orman kanunlarından da koruyor. Onlar asla eski düzenin modelini takip etmeyen, hepsi kurgu, kamera, ses, ışık, vb. aletlerin kullanımını az – buçuk bilen, bağımsız ruhlu yeni sinemacı özneler…

KOBİ’lerin küçük boyları amatör, orta boyları ise profesyonelliğe doğru tırmanıyor. Çoğunun kafasında ekmeğini hareketli görüntü ile iş yaparak çıkarmak ve sinema yapmak var. İnternet ortamı başlı başına bir iş alanı onlar için. İş dünyası artık basılı katalog yerine tanıtım filmleri yaptırıyor. Müzik dünyası artık klip yapmadan çalışmıyor, vb… Zamanında sinema salonları ve TV kanalları kısa film ve belgesele yeteri kadar yer vermediler ama her ikisi de şimdi altın çağını yaşıyor. Kısa film ve belgeseller artık yer yerde…

Yol arkadaşlığı bazılarına yanlışlar da yaptırıyor. Bunların en tipik olanı, hepsi yönetmen / yapımcı ruhlu birkaç kişinin bir araya gelmesi. Bu çok doğru bir araya geliş değil. Çünkü o zaman her biri, hayatın maddi kısmını götürecek, kazanı kaynatacak işin ucundan aynı anda sarılmıyor / sarılamıyor. O yüzden de işler kötü oluyor veya hiç olmuyor. Ödenemeyen kira vb. masraflar yüzünden KOBİ dağılıyor.

Bu yüzden bazı başarılı örnekleri inceledim. Bu tür KOBİ’lerde, üçlü bir sacayağı şeklinde, kısmi bir işbölümü var. Birisi sacayağının yapımcı, birisi yönetmen yapımcı bir diğeri de teknoloji (kamera, kurgu, ışık ses) ayağında duruyor. Şüphesiz hepsi diğerinin işini de az – buçuk yapabiliyor, birisi olmayınca diğer ikisi onun boşluğunu görevi dolduruyor.

Sinema eğitim kurumları hâlâ eski üretim biçiminin istediği (artık istemediği) uzmanları yetiştirmeye çalışıyor. Bu yüzden üniversite dışındaki eğitimler oldukça önem kazandı. Yasalar ise çok gerilerde ve kredi alabilmeleri için hâlâ onların farkında değil…

Sinemadaki KOBİ’leşmenin yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları ile buluşması için çaba sarf etmeyi çok anlamlı buluyorum. Çünkü bu buluşmada, gelecekte sinemanın nasıl yapılacağının da nüvesini görüyorum.

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(12 Ocak 2011)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

14 Ocak 2011 Haftası

“Tehlikeli Aşk”ta, Bollywood, çok güzel kızla nefes kesici derecede yakışıklı erkeğin, gerçek dünyaya taban tabana zıt ve inanılmaz ‘plâstik’ estetiğe sahip ‘acıklı aşk hikâyesi’ni, Las Vegas, Los Angeles, New Mexico’dan sunuyor: Tuhaf derecede sürrealite! Eleştirmenin anlamı var mı? Tanrı, bizleri 128 dakikalık sürümünden korudu (bu 90 dakika)!

“Megazekâ”, ‘dünyayı kurtarma günleri’nin yakışıklısı süper kahramanın, aslında, ‘kötü’ diye tanımlanan dehanın ‘olmazsa olmaz’ı olduğuna, meseleye ‘diğer taraf’tan bakarak işaret ediyor. İşaret etmekle kalmayıp, doğrunun ne olduğuna bambaşka açılardan yaklaşarak, buruk ve buruk olduğu kadar neşeli bir ‘süper zeki adam’ portresi yaratıyor. Eğer çocuklar illâ bir ders alacaklarsa, hayatın siyah ya da beyaz değil rengârenk ve farklı olanı sevmenin de önemli olduğunu öğrenecekler.

“Kâğıt”, insanlara hizmet etmek yerine onların yaşamlarını çevreleriyle birlikte mahveden ‘ceberut devlet’in en önemli organı olan bürokrasiyi, insanlığın aydınlanması ve özgürlüğü yolundaki en önemli buluşlardan biri olan ince – kuru yaprakların kötücül amaçlarla kullanılmasıyla simgeleyen hikâyesini farklı stilde anlatmayı deniyor… Ancak sinemamızın ezeli zaafı olan, kaba hatlı, kıvrımsız, düz ve ‘kendi içinde estetik’ barındırmayan metnin kurbanı oluyor. ‘Mesajlarını gözümüze sokuyor’; soktukça da etkisini yitiriyor… Sonunda da bir derse dönüşüyor! Biz seyirciler ‘gayet iyi anlayıp’ tam puanla sınıfı geçiyoruz da, geriye sinema adına belleğimizde ve yüreğimizde ne kalmış oluyor, bilemiyoruz. Yine de desteklenmesi gerekli bir film. Hele ki, RTÜK İmparatorluğu gibi kurumlarla sansürü devam ettiren ‘haşmetli devlet’, silâh gibi kullandığı kâğıtlarını şimdilerde başka hedeflere fırlatıyorken…

“Cadılar Zamanı”, Ortadoğu’ya yapılan Hıristiyan Seferleri’nde (14. yüzyılın ilk yarısı), kadınların ve çocukların da öldürülmeye başlanması üzerine ‘yüreklerindeki şeytan’dan rahatsız olup savaşmayı bırakan iki şövalyenin, sonradan ‘mecburen’ üstlendikleri bir görevde ‘gerçek şeytan’la karşılaşarak kefaretlerini ödemeleri çizgisinde gelişen fantastik serüven. Orta Çağ’ın, veba salgınının, kilise egemenliğinin ‘karanlığı’ ile gotik korkuyu başarıyla birleştiren, set tasarımları, müziği ve özellikle ışık kullanımında şaşırtıp büyüleyen görüntüleriyle, perdeye mıknatıs gibi çekiyor (Osmanlı döneminde ‘kabak ışık’ kullanan görüntü yönetmenleri özellikle izlemeli).

“Benim Adım Aşk”, Milano’da yaşayan kent soylu zengin ailenin üç çocuklu gelini Rus asıllı kadının, oğlunun aşçı arkadaşıyla sürüklendiği tutkulu cinsel serüvendeki ‘açığa çıkma’ anını ve ardından gelecek trajik olayı bekleyen seyirciyi, biçimsel ustalıkları da kullanarak, tam iki saat hikâyeye ‘yapıştırıyor’. Sinemayı sanat yapan bu tabii ki: Binlerce kez işlenmiş öyküyü, değişik – riskli bir gramer belirleyerek tazelemek! Bu film, tepeden tırnağa sanat eseri!

”Aşk Sarhoşu”, yeryüzündeki insan sayısı kadar tanımı olan ‘aşk’ın en zorlarından, en imkânsız gibi görünen hallerinden birini öykülüyor. Yaşamındaki ‘mümkün olmayanlar’ listesinin ilk sırasında ‘birine duygusal bağlılık’ gelen ressam kız ile ‘cinsel performanslarını paraya tahvil etse çok zengin olacak’ ilâç prezantasyon temsilcisi ‘şeytan tüylü’ genç adam arasında oluşan kuvvetli cinsel ilişkinin sonradan dönüştüğü aşk! Herkesin birbiriyle acımasızca savaştığı ‘rekabet muharebeleri’nin tam ortasında, sinsi bir hastalığın pençeleri içinde, gelecekte fiziki – ruhsal kötü günlerin yaşanacağı bilindiği halde, aşk, nasıl olup da, sistemin, toplumsal afyonların, bireysel uyuşturucuların üzerine çıkıp, bu kadınla erkeği sımsıkı bağlayabildi? Büyük ve değerli filmlerin yapımcı – yönetmen – yazarı Edward Zwick (1952 doğumlu), kalplerine sızarak harika performanslar elde ettiği iki oyuncusuyla birlikte, duygusal sömürülere prim vermeden ve mizahın gücünü akıllıca kullanarak bu sorunun yanıtını aramış… Genç karakterlerle, olgun seyircilerin daha kolay duygudaşlık kuracaklarını sanıyorum.

(12 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Music is Our Business

“Uçan Melekler”i hatırladınız mı? Memleketin ilk dans filmi olarak bundan birkaç ay önce büyük umutlarla vizyona girmiş velhasıl sessiz sedasız ortadan kaybolmuştu. Niyet güzeldi belki ama akıbet ne yazık ki kimseyi memnun etmedi. Sözünü ettiğim akıbet, niceliksel bir sonuç değil, niteliksel bir olmamışlığın sonucu… Peki neden şimdi bunu kurcalıyorum? Filmden geriye hafızalarda kalan bir tek şey için, filmin takdire şayan müzikleri!

Bir sinema filmi elbette bir bütündür. Yönetimi, oyuncukları, kurgusu, müzikleri ve diğer tüm unsurlarıyla birlikte… Ancak “Uçan Melekler” bir dans filmi olduğu için müziğin bu denli ön plânda olması gayet normal. Filmin önüne geçmesi değil tabiî ki…

Nihayetinde “Uçan Melekler” hevesimizi ve heyecanımızı kursağımızda bırakan Türk filmlerinin ne ilki, ne de sonuncusu olacak. Yönetmen Fırat Gürsoy’a bundan sonraki çalışmaları için iyi dileklerimizi gönderip, yazımıza mevzu bahis olan iki müzisyen, Orkun Tunç ve Taner Yurdunkulu ikilisine dönelim.

Orkun Tunç ve Taner Yurdunkulu nasıl bir ikilidir, neler yapar?

Orkun Tunç: Uzunca bir süredir birlikte müzik yapan iki insan. Soundtrack ve birçok farklı sanatçı ile yaptığımız prodüksiyonları Armageddon Turk ismiyle sürdürüyoruz. Ayrıca Avrupa’dan ve Amerika’dan ve ülkemizden birçok sanatçıya dans remixleri de yapıyoruz.

Taner Yurdunkulu: 3. Dünya savaşı çıkmadan yapabildiği kadarını yapar.

“Uçan Melekler” filminin müziklerini yapma teklifi size nasıl geldi?

Orkun: Filmin oyuncularından Okan Aydoğan bize filmden bahseden ilk kişi oldu. Sonrasında yönetmen Fırat Gürsoy ve prodüktör Hacı Yılmaz ile tanışıp filmin müziklerine başladık. Sanıyorum ki Sultana, Aziza A. gibi Türkiye’nin önemli hiphop sanatçılarıyla çalışmış olmamız da kararlarında etkili oldu. Daha önceden de “Adab-ı Muaşeret” filminin tema müziği olan “Ben de İstiom”u yapmıştık.

Filmle ilgili yapılan olumsuz eleştiriler ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu aynı zamanda sizin de ilk sinema filmi deneyiminizdi… Hayal kırıklığı yaşadınız mı yoksa iyi bir deneyim olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Taner: Sinema maalesef müzik camiasından daha acımasız, yani bilmem kaç milyon dolar harcayıp günlerce çalışıp vasat bir film yapma ayrıcalığınız yok. Daha kötüsü en basit izleyicinin bile yapabileceği sert eleştirilere göz yumabilme tahammülünü gerektiriyor. Çünkü izleyici her durumda istediği eleştiriyi yapabilme hakkına sahip diye düşünüyorum. Hayal kırıklığı yaşamadık. Sonuçta Türkiye’nin ilk dans filminin müziklerini yapabilme şansını yakaladık ve çıkan sonuçtan memnunum.

Orkun: Ben de yaptığımız işten oldukça memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Her şeyden önce Türkiye’deki ilk dans filmi oldu ve biz de bunun bir parçası olmaktan mutluyuz. Rapizm Çağla, Kemali, Big-O, MC Spark gibi gerçekten yetenekli MC’lerle çalıştık. Kısa zamanda çok iyi iş çıkardığımızı düşünüyorum. Hatta değinmeden geçemeyeceğim; daha 11 yaşında bir MC olan “Altan” bize beatbox’larıyla renk kattı. Bizim için güzel bir tecrübe oldu. Filmin eleştirilerini fazla okumadım. Ama DVD’si piyasaya sürüldüğünde ve TV’lerde gösterildiğinde daha fazla ilgi çekeceğini düşünüyorum.

“Uçan Melekler”, eleştirmen ve seyirciler tarafından düşük not aldı fakat müzikleri eleştirilerden muaf tutuldu ve övüldü. Bu çelişkiyi nasıl açıklarısınız?

Taner: Eleştiriden muaf olmak sevindirici.

Orkun: Music is our business.

Sinema filmine müzik yapmak ile albüm ya da single yapmak arasında ne gibi farklar var?

Orkun: Tabi ki görüntü üzerine müzik düşünmek apayrı bir bakış açısını gerektiriyor. Bu filmde bazı sahnelerdeki hareketler üzerine bile ritm oturtmaları yaptık. Filmin prodüksiyonu ile eş zamanlı gidiyorduk. Normal albüm yaptığınızda tabi ki hit single yapmanız isteniyor. Radyolarda çalınabilecek türde hit şarkılar… Film müziğini yaparken yine bu kıstasları referans aldık. Yönetmenimizin de isteklerini yerine getirdik tabiki. Kollektif bir çalışma oldu diyebilirim. Soundtrack yapmak gerçekten çoook zevkli bir iş bizim için.. Çünkü film delisiyiz ikimizde ve bazen filmleri izlemiyoruz sadece dinliyoruz.

Taner: Normalde bir dans filminde sahne ve dans müzikleri olarak iki kısım vardır. Sahnelerde genelde tematik ambient parçalar kullanılırken, dans sahnelerinde hit potansiyeli taşıyan enerjik ritmik parçalar yapmanız gerekiyor. Normalde bir filmde her dans parçası farklı bir sanatçıdan alınarak kullanılır. “Uçan Melekler”de tüm dans parçalarını ve tematik parçaları biz yaptık bu noktada sürekli etkileyici parçalar yapmaya çalıştık, bu açıdan yorucu oldu diyebilirim.

Türkiye’de soundtrack’li film sayısı günden güne artıyor. Tek bir müzisyenden öte, filminin müziklerini rock gruplarına da emanet eden yönetmenler de var. Bu çalışmaları takip ediyor musunuz? Mesela en son Vay Arkadaş: Manik, Tik, Dildo filminde müziklerde Multitap imzasını görmüştük…

Orkun: Birçok şeyi takip ediyoruz. Gruplar ve kişi olarak yapılan soundtrack çalışmalarını. Bugüne kadar en özgün bulduğum soundtrack çalışması Mazhar Alanson’un “Her Şey Çok Güzel Olacak” için yaptığı çalışma idi. Eskilerden, Yalçın Tura’nın işleri ilginç geliyor. Müzik gruplarının da soundtrack yapıyor olması çok sevindirici. Bunların albüme dönüşmesi de öyle. Öte yandan grup müziğinin hep yükseliş hem de satış anlamında en zavallı olduğu bu dönemde, soundtrack’lerde rock gruplarının yer alması çok harika. Yepyeni bir mecra… Reklâm camiasi şu anda 3 – 5 kişinin tekelinde. Diziler tamamen post – modern türkü formatını aşamadı, bari film soundtrack’leri bizim olsun. Örneklerin çoğalmasını diliyorum.

Türkiye’den filmlerini beğendiğiniz ve çalışmak istediğiniz özel bir yönetmen var mı?

Taner: Kendimizi ifade edebileceğimiz bir konsept olduktan sonra hangi yönetmen olduğu önemli değil, herkesle çalışmaya açığız.

Orkun: Biz her tarz yönetmenle çalışabiliriz. Sadece yaptığımız işlerle örtüşebilen içerikler olsun yeterli. Daha çok ambient ve electronic soundlarda film soundtrack’leri talep edilse çok memnun oluruz. Beğendiğim bazı yönetmenler var, Yavuz Turgul, Ömer Faruk Sorak, Cem Yılmaz, ilginç bir deneme olan “Ada: Zombilerin Düğünü” filminin yönetmenleri Talip Ertürk ve Murat Emir Eren… Eskilerden Metin Erksan ve Mehmet Muhtar (Türkiye’nin bilinen ilk korku filmlerinden “Drakula İstanbul’da”yı çeken yönetmen.)

Bugüne kadar izlediğiniz en iyi müzikal film hangisiydi?

Orkun: 80’lerin Breakin’ serisi.

Taner: Beat Street.

Son olarak sevdiğiniz soundtrack albümlerini öğrenebilir miyiz?

Taner: Harold Faltermeyer’in Axel F, Top Gun, Tango & Cash… Paul Hertzog – Blood Sports, Kick Boxer, Maurice Jarre – The Message…

Orkun: Tangerine Dream’in 80’ler ve 90’larda yaptığı tüm film müzikleri, özellikle “Risky Business”, “Miracle Mile”, “Near Dark”, “The Sorcerer” filmleri. John Carpenter’ın “Halloween” ve “Assault On Precinct 13” ve “Christine” için yaptığı müzikler. Giorgio Moroder’in “Midnight Express”i, Harold Faltermeyer’in “The Running Man”i, “Thief Of Heart” filmleri için yaptıkları ve liste çoook uzun…. Clint Mansell’in “Solaris”i.. David Julyan’ın “The Prestige”inin yanı sıra yenilerden Daft Punk’ın “Tron”u, Edward Shearmur’un “Mother & Child”ını çok sevdim.

(11 Ocak 2011)

Gizem Ertürk

Atilla Dorsay’la 29 Yıl Önceki Söyleşim

Atilla Dorsay, Türk basınının ve sinema yazının marka ismi… Aralık 1966’da Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlamış. Halen Sabah Gazetesi’nde yazıyor. Kitapları şu sıralar genelde Remzi Yayınevi tarafından basılıyor. Kendisiyle Cumhuriyet Gazetesi’nde yazarken 1982’de (tam 29 yıl önce) bir söyleşi yapmıştım. İşte virgülüne dokunmadan 29 yıl önceki söyleşi…

Hakan Sonok: Sinema yazarlığına ve film eleştirmenliğine nasıl başladınız? Ondan önce neler yapıyordunuz?

Atilla Dorsay: İzmir’liyim. Ailem beni Galatasaray Lisesi’nde okutmak istiyordu. Onlar için bir tür idealdi. O yüzden birtakım fedakârlıkları göze alıp, İstanbul’a gelip yerleştiler. Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık okudum. Birkaç yıl mimar olarak çalıştım. Ama sonra sinema yazarlığı ağır bastı. Sanıyorum mimarlık bana çok önemli bazı şeyler verdi: Düzenli bir biçimde düşünmek, muhakeme etmek, yargılamak ve belli bir estetik oluşumu. Bunun sinema yazarlığına katkısı elbette sözkonusu edilebilir. Kırkbir yaşındayım.

Hakan Sonok: Televizyonun ve şimdi de video salgınının sinemaya etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Dorsay: Aslında televizyon da, video da sinemanın bir uzantısı, yani teknik olarak sinemanın getirdiği teknolojinin ortaya koyduğu birtakım buluşlar. Çok yönlü bir karşılıklı etkileşim sözkonusu. Gelişen TV ve video teknikleri sinemayı etkiledi. Sinema da onları etkiledi. Bir kere gerek TV, gerek video geniş biçimde sinemanın birikimine dayandılar.

Çok geniş kitleleri, mümkün olduğu kadar kısa biçimde ve mümkün olduğu kadar olaylardan haberdar etmesi olayının dışında TV’nin sanatsal olarak pek önemli bir işlevi olduğu söylenemez. TV dizileri olsun, TV filmleri olsun genelde kendine özgü bir anlatım tekniği geliştirdiler. Çağımıza uygun kısa, hızlı ve vurucu bir anlatım tekniği. Ama TV filmlerinin, hiçbir zaman sinemada oluşturulan bazı yapıtlar kadar kalıcı olduğu, yarına kalacağı ve sanatsal bir içerik taşıdığı söylenemez sanıyorum.

Video başka bir olay tabii. Video aslında audiovisual olayını insanın içine getiren (TV gibi), fakat TV’den çok daha büyük bir seçme olanağı veren ve herkese beğendiği filmleri elinin altında bulundurma imkânını, dolayısıyla istediği zaman yeniden izleme imkânını veren bir olay. Yani aslında video kesinlikle çağımızın audiovisual’a dönüşmesinin artık son ve kesin aşaması. Bu iki olayın da sinemayı öldüreceği kanısında değilim. Çünkü sinema bunların anası olmayı sürdürüyor. Yani sinema ana üretici alandır. TV de, video da bunu kullanıyorlar. Ama bu tekniklerin çok daha gelişmesi insanların genel eğilimine uygun olarak daha kolay, daha ucuz, daha basit, daha gösterişli şeyleri seyretmek suretiyle gerçek sanat eserlerini ikinci plâna itmeleri sonucunu mu getirecek? Yoksa tam tersine, gerçek sanat eserleri, sözgelimi klâsikler herkesin elinin altında bulunmak suretiyle kitlelere, yığınlara daha kolay mı ulaşacak? Bunu şu an için söylemek çok zor. Yani video sinemayı öldürecek mi? Yoksa tam tersine ona yardımcı olacak mı? Bunu zaman gösterecek.

Hakan Sonok: Sinema sanatı üzerinde toplumumuz yeterince bilgilenemiyor. Sizce bunu neler engelliyor?

Atilla Dorsay: Bizim toplumumuz aslında sinemaya giden bir toplum. Yani tüm Akdeniz ülkeleri gibi, biz sinemaya giden bir toplumuz. Nitekim TV olayı bizde de sinemaya bir sekte vurdu. Fakat bu darbe çabuk atlatıldı. Hatta birçok batı ülkesine kıyasla daha çabuk atlatıldı. İnsanımız sinemaya gitmeyi seviyor. Okumaya çok meraklı bir toplum değiliz. Fakat görsel, işitsel olayın etkisine dahi açığız. Birçok insan sinemaya gidip veya TV’nin başına oturup (aşağı yukarı aynı şey), görüntülerin etkisini duyumsamayı seviyor. Bundan hoşlanan bir toplumuz. Yalnız sinemayı seyrettiğimiz ölçüde sinema üstüne okumayı, bilgilenmeyi önemsemiyoruz. Bizce sinema üzerinde bilgi toplanılması gereken bir alan değil. Onu sadece seyretmeyi seviyoruz. Bu konuda bir bilgi, bir bilinç sahibi olmayı düşünmüyoruz bile. Bu açıdan sinemaya gitmemize karşın, sinema yayınları o ölçüde ilgi görmüyor. Toplumun genel yapısıyla ilgili bir olay tabii…

Hakan Sonok: Devletin sinema politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Dorsay: Valla çok şikâyetçiyim. Cumhuriyet döneminde Türk devletinin kültür alanında yapmış olduğu çok önemli bazı yatırımlar ve katkılara karşın, sözgelimi çok sesli müziği desteklemek, bir devlet operası, balesi, tiyatrosu kurmak, yayıncılıkta çeşitli dönemlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın bastığı klâsikler vs. aracılığıyla tüm diğer sanat alanlarında etkin olmasına karşın sinemada hiçbir zaman olumlu katkısı olmamış, tam tersine köstekleyici bir katkısı, sansür aracılığıyla müdahalesi olmuştur. Dolayısıyla Türk devletinin sinemanın önemini hiçbir zaman anlamadığı kanısındayım. Bugün de bu olay devam ediyor ve bunu büyük üzüntüyle karşılıyorum.

Hakan Sonok: Sinematek’in kapanmış olması için neler diyeceksiniz?

Atilla Dorsay: Sinematek, Türkiye’de tarihsel bir işlev gördü. O işlev aslında sona ermedi tabii. Çünkü Sinematek gibi bir kurumun her zaman var olması sözkonusudur. Ben aslında Türkiye’de bir devlet sinemateği olmasını, devlet sinema arşivi oluşmasını ve sinemateğin bununla bağlantılı olarak gösteri yapmasını yeğlerim. Çünkü özel Sinematek, bu işe yatırım yapacak çok büyük zenginlerimiz olmadığı için çok başarılı olamadı. Yani, hiçbir zaman kendi arşivini sağlıklı bir biçimde kuramadı. Düzenli gösteriler gerçekleştiremedi. Söz verdi, bu sözleri tutamadı.

Türkiye’de elbette çok geniş bir sinema sevgisinin ve bilgisinin olmaması sebebiyle, Sinematek elbette birçok filmi tanıttı; ama bir anlamda itici etki yarattı. Yani insanlar birtakım filmlerin, söz verildiği halde gösterilemediğini, kötü kopyaların gösterildiğini, altyazısız filmler gösterildiğini, zor filmlerin gerekli basın yayın araçlarıyla, yani broşürler, kitapçıklar aracılığıyla açıklanmadan gösterildiğini görüp, bir ölçüde ciddi ve klâsik sinemadan da soğudular. Onun için Sinematek olayı bence, geniş bir bütçeyle devlet desteğiyle gerçekleştirilmesi gereken bir olay. Tek başına birkaç kişinin girişimi, bu alanda yeterli başarı düzeyini bence getirmezdi.

Hakan Sonok: Film ithâl edenler bir zamanlar eleştirmenlerin beğenilerini kazanan filmlerden uzak durmaya çalışırlardı. Son birkaç yıldır bu anlayış yıkılmış görünüyor. Ne dersiniz?

Atilla Dorsay: Türkiye’de bu olay çeşitli birbirini izleyen döngüler biçiminde yaşandı. Bir dönemde eleştirme hiç yoktu. 50’lerde Tuncan Okan’ın Milliyet Gazetesi’ndeki eleştirmelerinin uyandırdığı etkinin başını çektiği bir karşılıklı etkileşme olayı meydana geldi. Bir tür sinema yazarı – sinemacı balayı doğdu. 60’ların başından itibaren, daha doğrusu ortalarına doğru bu balayı sona erdi. Karşılıklı takışma, çakışma, çekişme dönemi başladı. 70’lerde seyircinin TV, ekonomik ve politik bunalımlar dolayısıyla sinemadan uzaklaşması ve hemen hemen yalnızca kötü filmlerin, meselâ seks ve karate filmlerinin ortalığı kaplaması olayı bu ilişkiyi en olumsuz düzeyine getirdi. Çünkü seyirci sinemaya gitmiyordu. İyi filmin seyircisi yoktu. Aile sinemadan çekilmişti, klâsik deyimle. Dolayısıyla filmciler yalnız kötü filmleri getiriyorlardı. Eleştirmenlerin bu durumda sinemacılara ateş püskürmekten başka birşeyleri zaten yoktu.

Fakat şimdilerde başka bir olgu gözleniyor. Seyirci genelde yeniden sinemaya döndü. İyi filmler beklenmedik bir biçimde ve eleştirmenlerin desteği olursa iyi iş yapıyorlar. Sinemacılar da anladılar ki, eleştirmenin olumsuz yargısı kötü filmin işini etkilemiyor. Sözgelimi “Geceyarısının Ötesi” herkesten olumsuz eleştiriler aldığı halde çok büyük iş yaptı. Buna karşılık iyi filmin olumlu eleştiriler alması, o filmin şansını etkiliyor. Dolayısıyla bazı tür filmler için eleştirmenin yardımının olumlu, yararlı olduğu sonucuna vardılar sanıyorum. Bu yüzden yeniden bir balayı sözkonusu. Sanıyorum bu önümüzdeki yıllarda da sürecek. Bazı şirketler bize danışıyorlar, şunu mu getirsek, bunu mu getirsek diye. Tabii bu çok olumlu, bizi çok mutlu eden bir olay.

Hakan Sonok: Dünyadaki film eleştirisi ile ülkemizdeki durumu karşılaştırır mısınız?

Atilla Dorsay: Şüphesiz dünyada daha etkin. Dünyada sinema eleştirmesi en sağdan en sola gündelik basının ayrılmaz bir parçasıdır. Bizde eleştirmenin etkisi ancak gündelik basında daha geniş bir yer bulduğu ölçüde artabilecektir. Bu yerin birtakım basın orgunlarında yavaş yavaş yerleştiği manzarası ortaya çıkıyor. Bu tabii yeterli değil. Çünkü kapsamlı bir yaklaşım sözkonusu olamıyor, ama bu başlangıçtır. Bu geliştiği ölçüde ancak Türkiye’deki eleştirmen dışarıdaki etkinliğine ulaşabilecektir.

Hakan Sonok: Ülkemizdeki sinema yayınları konusunda bir çeşitlilik yok. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim?

Atilla Dorsay: Yok, yetersiz… Çok düşük, çok zavallı bir düzeydeyiz bu konuda. Tabii bunun biraz gelişmesi dilenir. Çünkü bilmeden sadece sevmek yoluyla yaklaşılan bir sanat dalında, yani sinemada gerçek bir seyirci düzeyine, seyirci potansiyeline ve dolayısıyla olumlu bir yapım düzeyine ulaşabileceğimiz kanısında değilim. Yani yayınla, araştırmakla, incelenmekle, bilgilenmekle ve bilgi vermeyle desteklenmeyen bir alanda çok kısır kalmaya mahkûmuz.

Hakan Sonok: Arı sinema mı, mesajlı sinema mı? Sizin kişisel tercihiniz nedir?

Atilla Dorsay: Yalnız bir tür sinemayı tutmaktan ve savunmaktan kaçındım. Bir olayın tek yönüne saplanmaktansa, bir olayın çok yönünü ele almayı, çok genel biçimde bakmayı seviyorum. Ben sinemaya da bu kapsam içinde bakıyorum. Sinemanın kendisini çok seviyorum. İyi bir Western bana çok keyif veriyor, ama angaje bir film, politik bir film, irdeleyen ve çözüm getiren bir film de elbette çok saygın bir olay.

Bu yüzden “Raiders of the Lost Ark – Kutsal Hazine Avcıları” filmini tamamen bir teknik cambazlık filmi olmasına, bir anlatım üslûp filmi olmasına, hiçbir ciddi şey söylememesine ve tamamen bir sabun köpüğü olmasına rağmen çok sevdim. Ama Costa Gavras örneği veya daha başka sinemacıların örneği, bir angaje filmi, bir mesaj ileten filmi de çok severim. Bir anlamda birisinin öbürüne karşı olduğu kanısında değilim. Tabii genelde Amerikan sinemasının son dönemde tamamen göz boyayıcı bir sinemaya kaydığı, serüven ve bilimkurgu yapıtlarının allanıp pullanıp en etkileyici şekilde seyirci karşısına çıkarıldığı olgusu var. Bu tehlikeli bir gidiş. İçerikli sinemayı tamamen yok etmeye veya ikinci plâna atmaya yönelik bir gidiş. Sorumlu bir eleştirmen olarak bunun farkına varmak ve bu olayı eleştirmek durumundayız. Ama yani ben bir korku filmi, bir bilimkurgu filmi görmeden bir mevsim geçirmeyi düşünmüyorum doğrusu…

Hakan Sonok: Şu anda dünya sinemasından çok kısıtlı örnekler izleyebiliyoruz. Bu da yurt dışında film izleme olanağı olmayan sinemaseverler, sinema tutkunları için çok zor bir durum. Ne dersiniz?

Atilla Dorsay: Amerikan sinemasının dışında kalan ve çok önemli filmleri izleyemiyoruz. Benim en çok yakındığım şey, Japon sinemasını izleyemiyoruz. Meselâa şu kanıda değilim: İlericilik gereği kapitalist bloktan film geldiği kadar sosyalist bloktan da film gelsin görüşünde değilim. Benim görüşüme göre sosyalist blok son yıllarda ilgi çekici filmler üretmiyor. Japonya’dan çok önemli filmler çıkıyor, bunları göremiyoruz. Hint sinemasını, orta Avrupa sosyalist blok sinemasını, İtalyan sinemasını, Alman sinemasını göremiyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan sinema olayı çok sınırlı. Aslında her ne kadar köşeden bucaktan bazı örnekler sızıyorsa da, meselâ Polonya sineması gelmedi ama Wajda’nın “Mermer Adam”ı geçtiğimiz yıllarda o kadar gösterildi ki, sinemaya giden herkes aşağı yukarı görebildi. Keza Fassbinder’in “Lili Marleene”i araya sıkıştı. Kenarından bucağından da olsa bir ölçüde geliyor, eskisi gibi değil. Fakat genelde bu tür sinemaları tanıyamıyoruz, bu bir gerçek. Sinema üzerine edindiğimiz genel izlenim çok eksik, Türkiye’de…

Hakan Sonok: Her mevsim başında ithalâtçı firmalar tarafından sinemaseverlere sunulacağı duyurulan, vaad edilen pek çok filmin sonradan Türkiye sinemalarına gelememesinin nedenlerini anlatır mısınız?

Atilla Dorsay: Aslında temel etken bence Türkiye’de pazarın sınırlı olması. Yani Türkiye’de bazı filmlere sınırlı talep var. Bu talep Ankara ve İstanbul’da biraz daha artıyor. Ama meselâ birçok filmi getirip de yalnız bu büyük kentlerimizde göstermekle, parasını çıkaramayacaklarına göre şirketler bu filmleri meselâ Adana, İzmir, Karadeniz bölgelerine satamadıkları için fazla film getirmiyorlar.

O bölgelerde Türk filmlerinin, üstelik onların en kötülerinin yani arabesklerin filân hakim olduğu bir piyasa düzeni var. Yabancı sinemaya kalan yer zaten çok az. O yer içinde de yine birtakım filmler ön plâna geçiyor. Dolayısıyla kalabalık (30 – 40 filmlik) bir liste getirip de, filmleri yalnız büyük kentlerimizde oynatmak durumunda kalacağına, şirketler getirmiyor. Böylece çok az film geliyor Türkiye’ye. Oysa mevsim başında biraz daha geniş liste ilân ediyorlar. Anlaşma yaptıkları filmlerin yarısına yakını ertesi mevsime kalıyor. Bu kaçınılmaz bir olay.

Birtakım filmler var, aslında o tür filmlerin Samsun’da da, Eskişehir’de de, İzmir’de de seyircisi var. Bu filmler seyircisine ulaşamıyor. Daha küçük sinemalar, yeni dağıtım, gösterim olanakları yaratılırsa ve daha çeşitli bir film listesi sunma imkânı sağlanırsa, özellikle büyük kentlerin dışındaki (bölgelerdeki) gösterim zinciri içinde sinemacılar da bu kanalları zorlayarak, daha çok film getirecektir. Açıklanan listeler o yıl içinde gösterilecektir. Şimdi böyle olmuyor, tabii…

Hakan Sonok: Türk sineması yurt dışındaki festivallerde kendine yer ve ödül bulmaya başladı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Dorsay: Çok olumlu tabii… Benim de bir katkıda bulunduğum (16 yıldır yazan bir yazar olarak) kendi ölçülerim içinde desteklediğim bir olay, bir hareket. Genç Türk sineması diye nitelendirdiğimiz hareket (doğru veya yanlış) nihayet uluslararası plânda kendini gösterdi. Bundan çok mutluluk duyduğum aşikâr. Çünkü bir anlamda kendimi adadığım bir davanın yavaş yavaş sonucuna ulaşmakta olduğunu gösteriyor. Bundan Türk sanatı adına mutluluk duymayacak olan kişiler ancak kendileri bu düzeye ulaşamamış olan ve yıllardır film yapmalarına karşın ortaya dişe dokunur bir şey koyamamış olan bir eskimiş sinemacı kuşağı olabilir. Bir de bu filmlerin politik olduğuna inanan (ki bir kısmı öyledir, ama hepsine bu nitelik yakıştırılamaz) ve bu filmlerin içerdiği politik özü kendi gerici politik kanılarına, görüşlerine aykırı bulan bir gerici kesimin memnun olmaması sözkonusu edilebilir. Bunun dışında düşünen her çağdaş Türk vatandaşının bu sonuçtan ancak memnunluk duyması gerekir.

SİYAD ONURSAL BAŞKANI: Atilla Dorsay

1939 İzmir doğumlu. Galatasaray Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (şimdiki M. S. Ü.) Yüksek Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu (1964). 1966 yılından itibaren Cumhuriyet Gazetesi’nde sinema üzerine yazmaya başladı ve sonra bunu asıl meslek olarak seçti. Cumhuriyet’te 27 yıl sürekli yazdıktan sonra ayrıldı, Milliyet ve Yeni Yüzyıl’da yazdı. Şimdi Sabah’ta yazıyor. Atilla Dorsay çoğu sinema üzerine olmak üzere bugüne dek 35 kitap yayımladı. Bunların arasında “Mitos ve Kuşku”, “Sinema ve Çağımız – 2 cilt”, “Sinemayı Sanat Yapanlar”, “Yönetmenler, Filmler, Ülkeler – 2 cilt”, “O İsimler, O Yüzler”, “Yılmaz Güney Kitabı”, “Yüzyüze”, “Beyazperdede Kırmızı Filmler”, “Yüreğimin Orta Yeri Sinema” gibileri var. Türk sineması üzerine eleştirilerini “Sinemamızın Umut Yılları”, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız” ve “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları” adlı üç kitapta, yemek kültürü üzerine yazılarını “Ağız Tadıyla”da, şehircilik üzerine yazılarını “Benim Beyoğlum” ve “İstanbul’da Devr-i Sözen”de, kültür ve yaşam üzerine yazılarını “Ajda Pekkan’ın Yüzü” gibi kitaplarda topladı. Sinemanın 100. yılı dolayısıyla hazırladığı üç ciltlik çalışması “100 Yılın 100 Yönetmeni”, “100 Yılın 100 Filmi” ve “100 Yılın 150 Oyuncusu” yayınlandı. Son yıllarda film eleştirilerini “Hayatımızı Değiştiren Filmler- iki cilt”, “Sinema ve Çağımız”, “Sinema ve Kadın” kitaplarında topladı. Türkân Şoray üzerine yazdığı “Sümbül Sokağın Tutsak Kadını” ise en çok baskı yapan kitabı oldu. Çeşitli dergilerde sinema üzerine yazdığı deneme tadındaki yazılarını “Düşen Yapraklar, Geçen Yıllar” ve “İşte Büyü Zamanı”, gezi izlenimlerini “Yaşam ve Ölüm Kentleri”, hafif müzikle ilişkili anılarını ise “Ne Şurup – Şeker Şarkılardı Onlar” ve “Kişisel Bir 20. Yüzyıl Pop-müzik Tarihi” adlı kitaplarda topladı. En son söyleşilerini topladığı “Sinema… Ve Unutulmayanlar” kitabı çıktı. Dorsay, TRT 2. kanalında açıldığı 1985 yılından beri film programları yaptı. Özellikle “Sinema 100 Yaşında” kuşağında önemli klâsikler sundu. 1986 – 1994 arası TRT Radyo 3′de müzik programları yaptı. Sayısız yerli – yabancı dergide yazıları yayımlandı, birçok festivalde jüri üyeliği yaptı. Başlangıcından (1982’den) bugüne dek İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Uluslarası İstanbul Film Festivali’nin yürütme kurulunda bulunuyor. Ayrıca TÜRSAK’ın da danışman kadrosunda… SİYAD – Sinema Yazarları Derneği’nin kurucusu olan Dorsay yıllarca dernek başkanlığını yürüttü, şimdi onursal başkan. Dorsay’ın Legion d’Honneur – Palmes Academiques, Türk Dil Kurumu Basın Ödülü, İstanbul, İzmir ve Antalya Festivalleri Emek Ödülü, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Onur Ödülü gibi birçok ödülü bulunuyor. Fransızca, İngilizce ve İtalyanca bilen Atilla Dorsay, Leman Dorsay’la evli, Gökhan ve Ece adında iki çocuk babası…

(12 Ocak 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Tarih, Sinema ve Kılıçları Çekmek

“Tarih” bir bilimdir, “Sinema” da bir sanat… Bilimler sonuçlarını “dir/dır” diye ispatlamak, sanat/sanatçı ise, “bence, şöyle bir şey” yorumuyla yetinmek durumundadır.

Kimse bir tarih kitabını rastgele eline almamalı. Önce onu yazan hakkında bir şeyler bilmeli. Bu tarihçi kimdir, nesnel dünya, bilgi ve tarih bilgisi hakkında (epistemolojik) ne tür bir fikri vardır, diye sormalı. “Bir sarayda farklı bir köylünün kulübesinde farklı düşünülür” diye bir söz var. Bu tarihçiler için de sinemacılar için de geçerli…

Louis Althusser, “Birey tarihi sürecin taşıyıcı öznesidir” diyor. Popüler tarih tartışmalarımız da zaten bu cümlenin iki ucu arasında bir sarkaç gibi gidip gelir. Bir uçta tarihi “birey”in yaptığını sananlar vardır, diğer uçta bireyi “süreç”in taşıyıcı öznesi olarak yerine koymaya çalışanlar. Babil Kulesi neden vardı ve kim yapmıştı? Kuleyi kral mı düşünüp yaptırdı? Yoksa kule bir toplumsallığın ihtiyacı olarak mı yapıldı? Hollywood’un ilk Vietnam filmlerinden “Platoon”a kadar aldığı yol nedir? Önce Vietnam’a kahramanca çıkartma yapan Hollywood, süreç içinde bilerek veya bilmeyerek neyi öğrenmiştir? İlle de öğrenmesi mi gerekir, yoksa ABD halkının artan “Vietnam Sendromu”nun yansıması o filme yetmez mi? Veya dünyanın bütün zamanlarında ve bütün coğrafyalarında cirit atmış Hollywood’un hâlâ kendi toprağında 1492’den bir yıl aşağı neden inemez?

Sonra bir soyutlama düzeyi aşağı inip, tarihçinin genel dünya görüşünü, düşünce sistemini de bilmek gerekir. Dünyayı nasıl kavrıyor, nasıl değerlendiriyor acaba, diye… Bunu bilmesi gerek, çünkü ileri süreceği savlar onun dünya görüşünden etkilenecektir. Dindar veya ateist bir bilimcinin aynı cümleleri kurması o kadar kolay mı? Yoksa Galileo nasıl kopardı zamanın ideolojisinden ve nasıl kurardı o bilimsel cümlesini?

Sonra bir dizey daha aşağı inmek gerek. Çünkü tarihe bakışın da birçok yöntemi var. Tarihçinin tarih biliminin nasıl yol aldığıyla ilgili fikirlerini ve kullandığı teorik yöntemini de bilmek gerek. Çünkü tarihi olguları açıklayacak birçok hipotezler ileri sürecektir. 1930’larda birçok insana doğru gelen bir “Güneş-Dil Teori”miz vardı. Ama çoktan tarihin çöplüğüne atıldı. Ya da hâlâ hakim bir “Gaza Teorisi” var, Altaylardan gelip çala-kılıç Viyana kapılarına dayanan… Zaman içinde herkes o kadar kendini bu sorunsala kaptırmıştır ki, Alpaslan Malazgirt’i kazandıktan sonra, üstelik tüm Anadolu bomboş iken, neden Selçuklu’nun ovadan bir adım ileri gitmediğini sormayı unutur. Ama o teori, kişilerin üstünden atlayıp sıçrayıp Viyana kapılarına dayanıverir. Okul kitaplarımızdaki tarih bu yüzden hâlâ Viyana kapılarında kalmaktan umutsuz!

Sanat için, buraya kadarı Tarih bilimin işidir. Biz üçüncü dünyalılar (!) bilim ile sanatın yöntemini / söylemini birbirine karıştırmayı pek severiz. O yüzden filmlerden tarihi gerçekleri ortaya çıkarmasını bekler, filmlerimize bol bol tarih ve sosyolojinin görevlerini veririz. Oysa hiç gerek yoktur pahalı bir filmle bunu yapmaya… O sorun aslında tarihçinin bir kitap veya makalesi ile kolayca çözülebilir. Ama inatla öyle yazmak, hem öyle okumak veya
seyretmek isteriz. İsteriz ki hem film olsun, hem de karakterler bize güzel güzel tarih nutukları atsınlar…

Sanatın amacı, daha aşağıdaki bir düzeyi, bir toplumsal formasyonu yani yaşantıyı anlatmaktır. O zamanlar orada nasıl bir yaşantı vardı? Fakat bu soru belgesel ile ilgilidir. Dramatik bir film ise daha ileri gider. Dramatik filmler yaşantıyı (maalesef ve maalesef!) bir öykü içinde anlatmak zorundadır. Yani o zaman o sırada insanlar nasıl yaşarlardı?

Dolayısıyla, dramatik bir tarih film yapmak için, hem iyi tarih bilmek ama tarih bilimini de unutup bir öykü anlatmak gerekir. Nasıl konuşurken dilbilgisini düşünmeden konuşuruz, bu da öyle… Senarist ve onun tarih danışmanının birlikte çözmesi gereken şey tam burada başlar. Senarist tarihçinin görevini asla üstüne almamalı, danışman da anlatılacak yaşantı / öyküye tarihçinin söylemini karıştırmamalıdır.

Yaşantının belli bir soyutlama ile kavranması da gerekir. Kapitalist veya feodal çağda da sömürü vardı diye feodal beyi / ağayı kabaca fabrikatörün yerine koyamayız. Üstelik yüzyılı aynı olsa da, bunun Avrupa’da veya Osmanlı’da farklı bir şey olduğunu da bilmek gerekiyor. Belki o zaman feodal çağı yaşamamış ABD’ye Oscar için “Eşkıya”yı göndermenin (o tür bir anlatı yapısıyla) abesle iştigâl olduğunu kavrarız. Çünkü seyircinin bir filmi anlaması için o toplumsallığı anlayacak kadar bir ortak paydası, bilgisi olması gerekir.

Sonra sıra yaşantının olgu düzeylerine inmeye gelir. Soru şudur; Acaba bu öyküde anlatılan bir olay veya olgu o gün orada nasıl olmuştur? Bu aşamada arkeoloji, antropoloji, etnografya, seyahatnameler, resimler, fotoğraflar, mekânlar, vb. her tür bilimsel, kültürel ve toplumsal ürünlerin bir fikir edinmek için mutlaka araştırılması gerekir.

İç içe geçmiş yaşantı ve olgu düzeylerinin için bir örnek vermekte yarar var. Birkaç yıl önce gösterilen ve sinema seyircisinin büyük çoğunluktaki çok sevdiği “Cesur Yürek” diye bir film vardı. O filmin giriş bölümünde bir sahne vardır. Babasının arkadaşları, William Wallace’a gelip İngiliz kralına karşı ayaklanma teklif ederler. O günlerde güzel nişanlısı ile bir aile kurma derdindeki Wallace ise onlara katılmaz. Fakat daha sonra İngiliz kralının adamları gelip kadını öldürünce, Wallace da kılıcını çekip bir ayaklanma başlatır. Wallace tarihi bir “özne” ise mesele yoktur ve devam edilebilir.

Fakat ortaçağ Avrupa’sında tarihi “süreç” böyle mi işliyordu acaba? Yani, Ortaçağ Avrupa’sında karısı kralın adamları tarafından öldürülen bir adam, sevilen bir kabile reisinin oğlu bile olsa, bir ayaklanma başlatabilir miydi? Hele hele, tarih bize Ortaçağ Avrupa’sında “İlk gece hakkı”nın bile feodal beyin olduğunu söylerken! Herkes şüphesiz bugünkü kadın haklarından baktığı için, filmi izledi ve Wallace’ın ayaklanmasını akla yatkın buldu. Ama yanlış!

Doğrusu ne? Ortaçağda Avrupa’daki toplumsal formasyonun en temel çelişkisi ne? Marx bunu; “Feodal çağda artı-değer ekonomi dışında bir zorla alınır” diye cevaplamıştı. Madem öyle, yapılması gereken neydi?

Pekâlâ da, kralın adamları o yıl harman yerine bir kat daha fazla vergi almak için gelebilirdi. Tarih danışmanı bunu söylemek, senarist de sahneyi harman yerine koymak durumundaydı. Böyle olsaydı kötü mü olurdu? Tam tersine, hem doğru hem de daha güçlü bir sahne olurdu. Wallace başı belâya girmesin diye geride durmak isteyip, kız da pekâlâ vergiye itiraz edebilir ve ölebilirdi. Wallace da hem toplumsal gerçeğin ihlâline hem de sevdiği kızın ölümüne kılıcını çekebilirdi.

Pek yakıştıramasak da dramatik bir TV dizisi de sinemanın bütün araçlarını kullanan sinematografik bir dramatik anlatıdır. Son günlerde bir TV kanalında “Muhteşem Yüzyıl” adıyla bir TV dizisi oynamaya başladı. Biraz tarih bilen herkes bilir ki, bu ülkede hatta dünyada “Muhteşem” sıfatı ile anılan tek kişi, 10. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dır. Dizi de zaten onu anlatıyor. Üstünde bu kadar gürültü kopmamış olsa da, son günlerde benzer bir tartışma da “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” üstüne yapılan bir sinema filmi üstüne yürütülüyor. Ama o tartışma da benzer şekilde ve akla-kara mantığı içinde sürüyor. Bu arada, 2010 İstanbul Kültür Başkenti bağlamında yapılan ve gözden kaçan “Mahpeyker: Kösem Sultan” filmi, vb. de var. Mustafa Kemal Atatürk veya benzer tarihi kişilerle ilgili filmler bağlamında bu tür tartışmalar çok yapılır ülkemizde. Bu yüzden de sinemacılarımız tarihi öykülere sakınarak yaklaşır. Hatta bu yüzden tarihi filmlerimizi yabancılara bile ısmarlamaya kalkarız!

“Muhteşem Yüzyıl” yayına başlayınca, her zaman olduğu gibi, herkes tarih konusunda döktürmeye başladı. Tarihimize karşı muhafazakâr (!) olanlar, dizideki olguları sayıp dökerek, tarihi gerçekleri saptırdığı için (!) dizinin yasaklanması gerektiğini, onlara karşı duranlar ise bunun “sansür” olacağını, sanatçının istediği yorumu yapabileceği iddiasındalar. Daha temkinli olanlar, “Durun bakalım, dizi biraz daha ilerlesin” diye cevaplarını şimdilik erteliyorlar. Sade vatandaş ise RTÜK’e yasaklama başvurusu yağdırmak konusunda reyting rekorları kırıyor. Medya ilkokul çocuğuna dahi kamerayı doğrultup fikrini soruyor. O da anası ve babası gibi, ilkokuldan beri kendisine öğretilen klişeleri “İstiklâl Marşı” okur edasıyla tekrarlıyor.

Oysa bu bir fırsattır. Tarihçiler bir ülkede tarih biliminin eğitiminden, sanatçılar da sanatın tarihe bakışını halka anlatmaktan sorumludurlar. Siyasetçiler ve kurumlar ise şu çarpık gürültü karşısında kitlelerin baskısına boyun eğmesin yeter. Medya ne güne duruyor?

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(11 Ocak 2011)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

Celal Şengör’ü Büyüleyen Film: Krakatoa: Büyük Macera

Atatürk sevgisinde herkesi geride bırakan, Jeolog Profesör Doktor Celal Şengör’ün şu anda Hürriyet Gazetesi kadrosunda yer alan değerli gazeteci yazar Sefa Kaplan ile yaptığı nehir söyleşi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından “Bir Bilim Adamının Serüveni” adıyla yayınlandı. Profesör Doktor Celal Şengör bu kitabın 38. sayfasında “Krakatoa: East of Java” adlı sinema filminden bahsediyor. Bu sıralar bu kitabı okumakta olduğumdan ve bu kitabı herkese tavsiye ettiğimden Profesör Doktor Celal Şengör’e ulaşarak kendisine bir soru sordum. Sorduğum soru ve Profesör Doktor Celal Şengör’den aldığım yanıtı aşağıda okuyabilirsiniz.

Hakan Sonok: “This Changing Earth” başlıklı makaleyi okuyunca jeoloji konusundaki bildiklerinizin yanlış ya da eksik olduğunu anladığınızda uğradığınız moral çöküntüsünü Türkiye sinemalarında “Krakatoa: Büyük Macera” adıyla gösterilen orijinal adı “Krakatoa: East of Java” adlı sinema filmini seyrederek, bu filmin yardımıyla aştığınızı söylüyorsunuz… Dünya (Kuzey Amerika) sinemalarında 1969’da, Türkiye’de 1971’de gösterilmeye başlanan ve özel görüntü efektleri dalında Oscar ödülüne aday gösterilen bu film çok iyi bildiğiniz gibi 26 Ağustos 1883’te 36.000’den fazla insanın öldüğü yanardağ patlamasının yol açtıklarını konu alıyordu… Bu film hakkındaki kişisel izlenimlerinizi, düşüncelerinizi, yorumlarınızı, sizde bıraktığı derin izi ayrıntılı olarak anlatabilir misiniz?

Profesör Doktor Celal Şengör: Sumatra ile Java arasındaki boğazda bulunan meşhur volkanın 1883’teki büyük indifaını ve bu indifa sonucu oluşan tsunaminin çevreyi tahribini anlatan filmi Harbiye Konak Sineması’nda seyrettiğimi hatırlıyorum. Filmi izleyince orada anlatılan volkanik olayların güzelliği beni büyüledi ve ben jeolojiye devam dedim. O filmdeki yanardağ patlamasının tarihini ben filmi seyrederken çok az biliyordum. Ama filmde tabiatın muazzam gücü karşısında biz insanların gündelik sorunlarımızın ne kadar anlamsız şeyler olduğunu idrak ettim. Bu büyük doğa gücü ayrıca çok güzel manzaralar yaratıyor: Filmde yanardağın indifaı, lâv akıntıları ve volkan bombaları, muazzam tsunaminin karaya varışı gibi sahneleri seyrederken, biz insanların (hatta tüm canlıların) bu doğa gücü karşısında fiziksel olarak ne kadar aciz olduğumuzu ama aklımızla onları anlayabildiğimiz ve Kaptan Henderson gibi, bilgili olursak onlardan nasıl kurtulabileceğimizi düşündüm. Bilgi bir doğa olayını yaratmakla eşit değerdedir. Bilgili insan o doğa olayının gücünün bile ezemediği yüce bir varlıktır. Bu hisler beni tekrar jeolojiye dönmeğe ikna etti. Güzellik, yani estetik tatmin ve bilgi ve o bilginin kamçıladığı yaratıcı düşünce. Bunlar bir hayatı doldurmaya çok çok yeter diye düşündüm. Bugün de aynı düşünce içindeyim ve o filmin yapımcılarına şükran duyuyorum. Bir de Krakatoa East of Java demeselerdi film kusursuz olacaktı. Gerçi, eskiden Sumatra’ya Java Major denirdi. Acaba filmin yapımcıları bunu düşündüler mi, sanmam. Ben East of Java’nın talihsiz bir yanlışlık olduğunu düşünenlerin ne yazık ki haklı oldukları kanaatindeyim… İlginize çok teşekkür eder, saygılar sunarım.

(10 Ocak 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

07 Ocak 2011 Haftası

“Güzel Bir Hayat Düşlerken”, 1991’de, ‘parçalanmaya başlamış’ Yugoslavya’nın Hersek’teki köyünde, yıllar önce ‘parçalanmış bir aile’nin diplere itilmiş saflık ve sevgiyi yeniden canlandırmasını, insan olduğumuzu ‘fena, hem de çok fena hissettirerek’ öykülüyor. Sapasağlam bir hikâye… Duygusal dalgalanmalar ve tonların yüreğinizi ele geçirdiği bir anlatım stili… Doğal oyunculuğun en iyi örnekleri… Yeni yılın ilk mükemmel filmi.

“Eyyvah Eyvah 2”, İstanbul’da bulduğu kayıp babası ve bu arayışında ona yardımcı olan ’harbi şarkıcı abla’, frapan Firuzan ile Çanakkale – Geyikli’ye dönen açıkgöz -fakat hemşire Müjgan’a ilanıaşkta mahcup- klarnetçi Hüseyin’in yeni sakarlıkları / serüvenleri… Yine ‘içimizden’ ve yine insanımıza özgü mizahtan üretilmiş bir eğlence. İddiasız, güldürmeye dönük, seyirciye vaat ettiklerini yerine getiren, aksaksız sayılabilecek bir çalışma. Zaten tekdüze bir hikâye olduğundan, öyle unutulmaz komedi anları yaratabilecek iniş – çıkışlar, iç içe geçmiş hareketler falan beklemeyiniz. Gidiniz, neşeleniniz, mutlu olunuz.

(05 Ocak 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Bir Erhan Kozan Filmi: Çakal

Kenar mahallelerde yitirilmiş bir öyküyü anlatıyor Çakal. İlk film olma zorluğunu da kendinden emin tavrıyla ustalıkla aşmış, hatta boyundan da büyük bir işe imza atmış haliyle dikkat çekiyor. Alt metin, şırıngayla enjekte edilircesine işliyor damarlarımıza. Akılda kalan birçok replik var ve bu replikler de görsel olarak destekleniyor. Akın’ın bulunduğu ortamlara yabancılaşması ama her şeye rağmen de bu durumdan sıyrılamaması da filmi izleyen ve hayata dair derdi olan bütün insanlara ayna tutuyor. Eleştirdiği insanların konumuna düşerken bu durumu farklı bir anlama sokuyor. Anlaşıldığı üzere derdini dibe vurarak anlatmaya çalışan bir yönetmen var karşımızda. Akın karakterinin söylediği lâflar yönetmenin bundan sonraki filmografisini de şekillendireceği çok net olan söylemler aslında. Hırsızlık yapmaktan ziyade hakkını almak olarak nitelendiriyor ya da ölümün zaten sahip olmadığımız bir şeyi iade etmek olduğunu söylüyor net bir ifadeyle. Türban takan kızın daracık pantolon giymesini eleştiriyor ama daha sonra bunun da anlamsız olduğunu Akın’ın ifadeleriyle dile getiriyor. Aslında yoğun söylemler filmde peşi sıra geliyor. “Ben Nerdeyim? Kim bu insanlar?” şeklinde varoluşsal sorunlar, annenin ölümüne karşı duyarsızlığıyla Zeki Demirkubuz’un Yazgı’sına ve haliyle Albert Camus’un Yabancı’sına göndermeler, modern sinema başyapıtı Fight Club’ın stilize tepkisine eşlik edercesine sinsi gerilimiyle Çakal iyi bir örnek olduğunu kanıtlıyor. Tüm bu referansların yanı sıra ciddi şeyler söyleniyor ama film kendini ciddiye alıyor mu? İşte bu noktada birtakım eksiklikler var. Fazlasıyla sade ve direkt söylemlere dayalı anlatım biçimi, aksiyonun hipnotize edercesine içe kıvrılmasıyla etkisini yitirmeye başlıyor. Akın, kendisine yüklenen anlamın sıradanlığına kapılıyor. Bir noktadan sonra her şeye kendi içinde karşı çıkan ama karşı çıktığı her şeye de birebir ayak uyduran bir adam olduğunu kanıtlıyor. Hayat da bunun gibi birçok örneğe gebe zaten. Ancak bu durum sinemasal anlatım içinde durağanlığa hapsolmaktan kurtulamıyor. Durağanlığın içindeki şiddet etkisi nötrleşen bir uyuşturucuya dönüşüyor.

Normalde izlediğim filmlerin en çok final sahneleriyle ilgili yorum yapmayı sevmem. Çünkü filmler yönetmenin tercihiyle ya kesin olarak netlik bulur ya havada kalır, ya mutlu son olur ya kötü tabir edilen bir şekilde biter. Filmin karakteri gibidir. Biz bittikten sonra böyle olsaydı, şöyle olsaydı deriz ama gördüğümüz şekilde bitmesi gerekiyordur demek ki. Bunu bize anlatan kişinin beyninde bulduğu anlamdır tamamen. Ama Çakal’da birşey eksik kaldı. Final için yazılmış senaryoya itirazım yok ama bir şey daha eklenmeliydi ya da sanki bir şey daha çıkarılmalıydı. Bütün içerisinde ne inişe geçen ne de yukarı çıkabilen bir finalle karşılaşabildik.

En azından heyecanlı ve cesur bir yönetmen var karşımızda. İsmail Hacıoğlu olabilecek en iyi performanslarından biriyle karşımızda. Erkan Can ve Uğur Polat’a da diyecek lâf yok zaten. Üstün oyunculukların yönetmenin de işini kolaylaştırdığını itiraf etmemiz gerekir. Oyuncular bedenlerini ve seslerini enstrüman şeklinde kullanıp, filmde varlığını pek hissetmediğim müzik olgusunun da yerini doldurmuşlar. İsmini yazımın başından beri hiç zikretmediğim yönetmen Erhan Kozan’dır. Erhan Kozan, Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek filminin set fotoğraflarını çekmiş ardından da Çıngıraklı Top filminde yardımcı yönetmen koltuğunda oturmuştur. Dileğim kendine dert edindiği hikâyeleri bu şekilde anlatmaya devam etmesi yönünde.

(05 Ocak 2011)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor

Büyükşehir alışkanlığı nedeniyle olsa gerek, görmediğim taşra şehirlerimizi küçük kasabalar şeklinde hayal ederdim. İlk Altın Koza Film Festivali ziyaretimde Adana’yı gördüğümde ilk şoku yaşadım. Adana’nın İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerimizden hiçbir farkı yoktu. Keza ikinci şoku 1. Malatya Uluslararası Film Festivali nedeniyle geçtiğimiz günlerde gittiğim Malatya’da yaşadım. Malatya’nın da büyükşehirlerimizden eksiği yok, aksine fazlası var. Artık dünya şehirleri haline geldiklerinden Büyükşehirlerin yerel tadları kalmadı. Taşra şehirlerimizde ise o kendilerine has özellikler sürüyor. Yemekleri olsun, kendilerine özgü hal, hareketler ve konuşmalar olsun çok güzel farklılıklar içeriyor. Malatya’da festival sırasında hanımla birlikte araya sıkıştırdığımız Elazığ ve Harput gezisine minibüsle giderken bir yolcunun yolun yarısında şoföre söylediği “Kocalar’da bir durak yapasın.” lâfını tebessümle hatırlıyorum. Malatya Yeşil Sinema işletmecilerine, İstanbul Duka Film işletme müdürü Sabahattin Bey’in selâmını götürdüğümde, gördüğüm ilgiye şahit olanlar, sinema ilgilileriyle mutlaka 40 yıllık dost olduğumu sanmışlardır. Sinema sektörü, sanatçısı, yapımcısı, işletmecisi, sinemacısıyla büyük bir aile aslında. Her an birbirleriyle iletişim halinde olduklarından Türkiye’nin neresine gidilirse gidilsin, herhangi bir sinemaya uğrayıp hal hatır sorulduğunda aynı ilgiyle karşılaşılıyor.

Malatya’da şu anda sinema olarak Malatya Park AVM.de yaklaşık bir yıl önce açılan Avşar Sinemaları ile Yeşil Sinema faaliyet gösteriyor. Yeşil Sinema, Malatya’nın birkaç kuşaktır sinemacı olan Yeşil ailesi tarafından işletiliyor. Hatta yanlış hatırlamıyorsam civar il ve ilçelerde de Yeşil Sinema adıyla sinemalar işletmişlerdi. Şehrin merkezindeki Büyük Sinema da aynı işletmeciler tarafından yönetilerek yıllarca Malatya’lılara hizmet vermiş. Tek salon olduğundan krize dayanamayıp kapanmak zorunda kalınca yerine baharatçı ve market açılmış. Sinemanın gişelerinin ve girişinin olduğu yerde marketin yazar kasaları bulunuyor. Salona hiç dokunmamışlar, tavan ve yan duvar dekorları olduğu gibi duruyor. Sadece perdenin bulunduğu yer ve locaların bulunduğu balkona özel bir dekorasyon yapılmış. Salonun orta kısmına marketin çeşitli reyonları yerleştirilmiş. Kapanan bir çok sinemada olduğu gibi, son demlerinde Büyük Sinema’da da seks filmleri gösterildiği söyleniyor. Öyle olduğu halde, market işletmecisi bu durumdan rahatsız olmamış ve sinema görünümünü muhafaza ediyor. Bu durumu, benzeri düşünülemeyecek bir hoşgörü olarak, takdirle belirtiyorum. Koskoca İstanbul’da, yılların tarihi Emek Sineması göz göre göre, gümbür gümbür yıkılmaya doğru giderken Malatya Büyük Sinema’nın market olarak dahi olsa hâlâ yerinde duruyor olması beni çok mutlu etti.

Malatya’da mutlu olduğum başka bir sinemasal olay daha var. Belki şaşıracaksınız ama Malatya’da Sinema Caddesi var. Festival ilgililerinin yerel yemeklerini tavsiye ettikleri Beşkonaklar Restaurant’ın yerini yöre esnafına sorduğumuzda “Sinema Caddesi’nde” diye tarif ettiler. İfadeyi duyduğumda yiyeceğim yemeklerden daha çok heyecanlandığımı itiraf ederim. Malatya’nın en eski caddelerinden olan Sinema Caddesi’nde çok sayıda eski yapı var, çoğunun restorasyonu tamamlanmış. Beşkonaklar Restaurant’ın adını aldığı binalar zamanında Malatya ekabirlerinin konaklarıymış, şimdi turizme kazandırılmış. Yemek sonrası, görevlilere cadde adının neden Sinema Caddesi olduğunu sorduğumda, cadde başında eskiden İstanbul Sineması adında, tamamen kesme taştan yapılmış bir sinema olduğunu, caddenin o sinemadan isim aldığını söylediler. Ve yakın zamanda cadde adının Beşkonaklar Caddesi olarak değiştirilmesinin düşünüldüğünü söylediler.

İşte şimdi şuraya yazıp, tarih düşürüyorum, ilgililer eğer Sinema Caddesi’nin adını değiştirirlerse Türkiye’nin tüm sinemaseverlerinin sitemlerini şu anda yola çıkardım, haberleri olsun. Adında “sinema” geçen cadde adını sadece Edirne ve İstanbul Gaziosmanpaşa’da duymuştum. Ve yıllar önceki yazılarımın birinde de bahsetmiştim, bir kez daha hatırlamanın zamanıdır. Edirne’de şimdi kapanmış olan Ayvazoğlu Sineması’nın civarındaki birkaç cadde ve sokağın, Sinema Arkası Sokak, Sinema Caddesi, Sinema Çıkmazı gibi adları vardı. Eğer değiştirilmişlerse -kendimde Edirne’li olduğum halde- her iki cihanda, iki elim ilgililerin yakalarındadır. Duysunlar bu sitemimi.

Koskoca İstanbul’da Şaşkınbakkal diye bir semt vardır; bilirsiniz, benzer konularda sık sık gündeme gelir. Malatya’da bir Sinema Caddesi, Edirne’de birkaç tane Sinema Sokağı olsa ne çıkar? Beyoğlu’nda sinemaların yoğun olduğu İstiklal Caddesi’nin bulunduğu mahallenin adı Kuloğlu Mahallesi’dir. Kuloğlu kimdir, tanımam bilmem, gücenmesin ama bu mahallenin adı bile Sinema Mahallesi olarak değiştirilebilir. İstanbul Taksim Meydanı civarında Yoğurtçu Faik Sokak var; Malatya Fuzuli Meydanı civarında da bir Sinema Caddesi oluversin.

İstanbul Sineması’nın olduğu yerde şu anda çay bahçesi var, hemen yanında bulunan ve okul olarak kullanılan taş bina ise 1950’lerde sinemanın fuayesiymiş. İstanbul Sineması’nı da Yeşil ailesi işletmiş, bu bilgileri de onlardan aldım. Malatya Uluslararası Film Festivali ilgililerine de şimdiden teklif edeyim: Festivale start veren, büyük ilgi ve yakınlık gösteren Malatya Valisi ve Festival Onursal Başkanı Doç. Dr. Ulvi Saran nezdinde Sinema Caddesi’nin adının değiştirilmemesi konusunda girişimde bulunsunlar ve söz alsınlar. Hatta seneye düzenlenecek 2. festivalde birkaç gösterimin İstanbul Sineması’nın yerindeki çay bahçesinde Yazlık Bahçe Sineması konseptinde yapılarak sinemanın yad edilmesini sağlasınlar. Ne güzel olur.

Lâf caddeden, sokaktan açılmışken, 8 – 10 yıl kadar önce tesbit edebildiğim kadarıyla, sinemayla ilgili ve sinema sanatçılarının adlarının verildiği cadde ve sokak isimlerini yazayım, eğer değiştirilmişlerse yukarıdaki sitem ve lânetlerim aşağıdaki mahalli idare yöneticileri için de geçerlidir: Adile Naşit Sokağı, Kadıköy; Altan Erbulak Sokağı, Mecidiyeköy; Avni Dilligil Sokak, Mecidiyeköy; Ayhan Işık Sokağı, Galatasaray; Behzat Butak Sokak, Kağıthane; Hazım Körmükçü Sokak, Bakırköy; Mahmut Moralı Sokak, Bakırköy; İ. Galip Arcan Sokak, Bağlarbaşı; İsmail Dümbüllü Sokak, Beyoğlu; Sadık Şendil Sokağı, Feriköy; Salih Tozan Sokağı, Mecidiyeköy; Sadri Alışık Sokağı, Galatasaray; Selahattin Pınar Sokak, Mecidiyeköy; Sinema Arkası Sokak, Edirne; Sinema Arkası Sokak, Yenidoğan, Gaziosmanpaşa; Sinema Caddesi, Edirne; Sinema Caddesi, Yenidoğan, Gaziosmanpaşa; Sinema Çıkmazı, Edirne; Sinemacılar Sokak, Küçükbakkalköy, Kadıköy; Sinema Sokak, Cennet Mah, Küçükçekmece; Sinema Sokak, Muratpaşa, Bayrampaşa; Türkan Şoray İlkokulu, Rumelihisarı, Sarıyer; Türkan Şoray Okulaltı Sokak, Rumelihisarı, Sarıyer; Yaşar Nezihi Özsoy Sokak, Üsküdar.

Her gün yolumun geçtiği İstanbul Harbiye Cumhuriyet Caddesi’nde, Radyoevi civarında, Dolapdere istikametine ayrılan Üftade Sokak adlı bir sokak var. Tabelâya gözümün takıldığı her seferinde sinema sanatçımız Üftade Kimi’yi hatırlıyorum, acaba adını ondan mı alıyor?

(04 Ocak 2011)

Sadi Çilingir