Kategori arşivi: Yazılar

17 Sözcükle, Sinema Evreninden Tütünü Sildiler!

4207 numaralı TÜTÜN ÜRÜNLERİNİN ZARARLARININ ÖNLENMESİ VE KONTROLÜ HAKKINDA KANUN’un Madde – 3, 6. fıkrası: “Televizyonda yayınlanan programlarda, filmlerde, dizilerde, müzik kliplerinde, reklâm ve tanıtım filmlerinde tütün ürünleri kullanılamaz, görüntülerine yer verilemez.”

Tam 17 sözcük! Belli ki, bu fıkrayı yazanların, “sinema sanatı”ndan; “televizyonlarda gösterilmesinde sakınca olmayan sinema eserlerini sansürlemenin özgürlüklere müdahale olduğu”ndan ve hele hele “insanların para ödeyerek satın aldıkları şifreli kanallara da aynı sansürü uygulamanın dünyada eşi görülmemiş bir kısıtlama olduğu”ndan haberleri yokmuş. Peki, bu yasayı onaylayanlardan da kimse itiraz etmemiş mi yahu!

Kapalı mekânlarda sigara içme yasağı gerçek hayatta delik deşik olmuş! Fakat RTÜK İmparatorluğu’nun yazdığı “Sansürün 21. yüzyıldaki Altın Yılları” adlı kitabın sayfalarına, “insanlık tarihinde ve gezegende hiçbir zaman tütün olmamıştır, bundan böyle de olmayacaktır” emri işlenerek, “TV’de Sinema”da aynen uygulatılıyor… 4 yıl doldu; bu yıl, 5. yıldönümü kutlanacak!

Bu maddenin kanundan kaldırılacağına ya da sinema sanatına özel bir düzenleme yapılacağına ya da şifreli kanallar için bir ek madde getirileceğine dair bir umut var mı? İlgili kesimlere bakalım:

Hükümet kanadı: Umut yok! Sayın “sinefil” Başbakan’ın sinema sanatçılarıyla yaptığı toplantıda andığı filmleri televizyonlarda sansürlü izlemeye devam!

Sansürün direkt muhatabı yerli sinema sanatçıları: Onlar üretimden gelen güçlerini kullanmaya karar verip, etkili bir grevle, uzunluklarını nedense daha yeni fark ettikleri (“günaydın”!) dizi sürelerini -çıkmaz ayın son çarşambası- indirtebilirlerse, buna da sıra gelebilir. Yani, bu kesimde de umut yok!

Paralı kanalların yöneticileri: Sıkıntılarını ilgililere anlatma konusunda kulaklarının üstüne yatmışlar; umurlarında bile değil. Maazallah, devletten ihale alan patronlarından fırça yerler. Dijital plâtformlardan telefon açıp, bu sansürle, bir de utanıp sıkılmadan paket yükseltme teklifleri sunmuyorlar mı? İnsanın çıldırası geliyor.

Basın: Basının “büyük” yazarları, bunun da bir özgürlük sorunu olduğunu göremeyecek kadar dev meselelere boğulmuşken rahatsız etmeyiniz lütfen!

Sinema yazarları: Kafalarını sinemaya ve -doğal olarak- sanatın özgürce iletimine, yayılmasına takmış sinema yazarlarının her mecrada yazan mensupları, bıktılar usandılar, artık ara sıra değiniyorlar. Şu herkesin kocaman işlerle uğraşıp her şeyin iyice karmaşıklaştığı ülkede, yasaklara karşı bu bir avuç yazar -umutsuzca- bazen yazıyor işte.

Yani: Umut yok! Yine de, sanatla falan ilgilenen milletvekillerine duyurmuş olalım.

Oyuncu performanslarının, genelde de filmin içine eden bu uygulama, atınca mangalda kül bırakmayan sanat camiası içindeki bazılarını ve devlet büyükleriyle hasbihal ederlerken sansür gibi teferruatları gündeme getirmeyen ‘devlet fonları aboneleri’ni az da olsa utandırıyor mu acaba?

(03 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Sinemanın “Zorunlu” ve “Gönüllü” “Yakın-İzler-Çevre”si

Batı’da eleştiri, bir kültür / sanat ürününün yakın çevresini saran seçkin okuyucu / seyirci / tüketici için “yakın-izler-çevre” (YİÇ) kavramını kullanır. Bu genel kavramı, ürünün çevresini saran ve iç içe geçen “zorunlu-yakın-çevre” (ZYİÇ) ve “gönüllü-yakın-çevre” (GYİÇ) diye ayırmak mümkün.

İlk çemberdeki ZYİÇ çoğunluk, kültür ürününü işi gereği profesyonel olarak yakından takip eden bir çevredir. Bu çevre izler, yazar, çizer, program yapar, dergi çıkarır, festival düzenler, vb. İkinci çemberdeki GYİÇ ise o kültür ürününü sadece kültürel (haz) amaçlı satın alır. Onun için dergiler, haftalık ek’ler çıkarılır, yazılar ve dosyalar hazırlanır, eleştiri yazıları, paneller ve seminerler, halkla ilişkileri üstlenilmiş çeşitli festivaller, v.b. etkinlikler düzenlenir. GYİÇ, bir anlamda kültür ürününü kendisi adına da takip eden ZYİÇ’nin organik (alıcı) izleyicisi ve onun en yakın eleştirmenidir.

Her iki çevre bulunduğu coğrafyanın kültür ürünlerine damgasını vuran, eleştirel duruşlarıyla hem birbirlerinin hem de içinde yaşadıkları toplumun zihinsel / kültürel yeniden üretimine çeşitli düzeylerde katkıda bulunurlar. Her ikisi de çevresinde yer aldıkları kültürel ortam ve ürün üzerinden birbirlerine karşı konum alırlar. Bu iki çevre, (bazı aristokrat azınlıklar dışında) neredeyse aynı yaşam standardı içinde yaşar. (Cihangir çevresi bunun en tipik göstergesidir!) Hatta GYİÇ bireyleri gerekli iletişim uzmanlık ve tekniklerini edindikleri takdirde birinci çembere de geçebilirler. İkisi arasındaki en temel fark ZYİÇ bireyinin “işi gereği”, konumunu kolayca terk edemeyecek bir yerde (statüde) olmasıdır. Oysa GYİÇ bireyleri, geçmişte hoşlanarak izlediği bir sanatçının (süregiden çizgisinin) ürünlerinden (hatta sürekli onu öven eleştirmenden) artık hoşnut olmadığı zaman onu terk edebilir. Dolayısıyla ZYİÇ ile GYİÇ arasındaki organik bağ da kopar. Eleştirileri okunan veya göz atılan ama tavsiyelerine kulak asılmayan eleştirmenleri hatırlayalım!

Şüphesiz, popüler kültür ürünleri için, bu yazının kapsamı içine girmeyen çeşitli “uzak-izler çevre”lerden de bahsedilebilir. Ama bu yazının amacı, zorunlu-yakın-izler-sinema-çevresi (ZYİSÇ) ve gönlü-yakın-izler-sinema seyircisi (GYİSS) kavramlarını bir büyüteç gibi kullanıp, sinemamızda ortaya çıkan bazı yeni olguları sorgulamak olacak.

GYİÇ bireyleri duyarlı ve iz sürücüdür. Bu yüzden kültür ürünlerinin üretim ve tüketim süreçlerinin bütün aşamalarında kendisine verilen her tür (akademik veya magazin) bilgi veya habere açıktırlar. ZYİSÇ’nin GYİSS ile bir film projesi üzerinden başlayan ilişkisi ise sanatçının zihninde doğmuş bir fikirden başlayıp, filmin / ürünün arşive kaldırılmasına kadar sürebilir. Bunlar filmin öyküsü, senaryonun biraz da “ilginçleştirilerek” sunulan bazı ayrıntıları, yönetmenin mekân bakması, oyuncu seçimi, çekim ve stüdyo çalışmalarından bazı küçük haberler, filmin tüketime nasıl sunulacağı veya hangi festivallere gönderileceği, vb. şeyler olabilir.

Ülkemizde elitleşerek biriken GYİSS kültürü için 12 Eylül 1980 sonrasına kısaca göz atmakta yarar var. Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi sonrası iki neden buna ivme kazandırdı.

– Hareketli görüntünün değişen üretim tarzı (yani film / pelikül üretim tarzının (PÜT) yerini elektronik / dijital üretim tazına (EÜT) bırakması),

– Darbe sonrası daralan kültürel / kamusal alan.

1980’li yıllarda EÜT, korsan video furyasıyla sinemada üretim tarzına ağırlığını koymaya başlayınca, tüm dünya ülkelerindeki sinema salonları birkaç yıl içinde kapanmaya başlayarak, ağırlıkla üst – metropol (İstanbul!) veya metropol (Ankara, İzmir!) gibi kentlerde tutunabildi. Alt metropol kentler bile bu erozyona dayanamadı. Bu kapanma, gelişmiş ülkelerde % 50 – 75, bizim gibi azgelişmiş (!) ülkelerde ise % 75 – 90 oranlarında oldu. Kesin rakam vermek pek mümkün olmasa bile, ülkemizdeki 3000 – 3500 salon sayısı 350’ye kadar indi. Kaldı ki, kalan salonların 100 kadarı da porno film oynatıyordu. Geriye kalan 250 salonun yarısından çoğu ise sadece üç büyük kentimizde kalmıştı.

Video çağı öncesi “Sanat Sinemaları” deyimi sadece gelişmiş birkaç ülke metropollerinin (Newyork, Paris, Londra, vb) kültürel / kamusal alanlarında vardı. Bu deyim bizim gibi ülkelerde işte bu dönemde ayakta kalan sinemalar için söylenmeye başladı. İstanbul / Beyoğlu’nda Fitaş, Dünya, Alkazar, Emek, Beyoğlu; Kadıköy’de Moda, Reks; Ankara’da Kavaklıdere, İzmir’de Konak, vb. salon örnekleri ortaya çıktı. Popüler filmleri video piyasasına kaptırmış bu salonlar, o yıllarda kendi çevrelerinde bir seyirci kitlesi ve kültürü de oluşturmaya başladılar.

Bu oluşuma zemin hazırlayan diğer neden ise, 12 Eylül askeri darbesinin kamusal / kültürel alana vurduğu darbeyi de eklemek gerekir. Daha çok sözel bilgilenmenin öne çıktığı (Bilsak, Bilar, vb.) bu dönemde YİÇ de bu salonların çevresinde kendisine özgü bir yaşam tarzı ve ideolojisi (ekonomi politiği!) yarattı. O yıllarda bu çevrenin imdadına bir de “İstanbul Sinema Günleri” yetişti. Bu etkinlik daha sonra çok gelişip uluslararası bir film festivali bile oldu ama o zamanlardan kalan seyirci için her zaman “sinema günleri” veya bir “buluşma günleri” olarak varoldu.

PÜT’dan EÜT’na, TRT’nin de siyah / beyazdan renkli yayına geçtiği yıllarda, ülkemizde de Batılı örnekleri gibi yeni bir kuşak yönetmen /yapımcı kuşağı (Ömer Kavur, Erden Kıral, Ali Özgentürk, Yavuz Özkan, vd.) ortaya çıktı. Fakat çekecekleri filmin sermayesini video piyasasından alan bu yönetmen / yapımcılar filmlerinde geniş kitlelerin ilgileneceği konu, temalardan çok, daha çok bu YİÇ’nin yaşam tarzı ile ilgili konu ve temaları anlatmayı seçtiler. Bu bir çelişkiydi. Çünkü bu filmler önce sinemada vizyon görmek daha sonra video piyasası ve özel kanallara satılmak durumundaydılar. Bu çelişkiyi en güzel, “Anayurt Oteli” filmi televizyonda oynarken yaşlı kadının ağzından dökülen, “Neden böyle filmler oynatıyorlar da ‘Türk Filmi’ göstermiyorlar?” yargısı çok iyi ifade eder! Sinema yazarları ve akademisyenler bu dönem filmlerine “12 Eylül filmleri” veya “Bunalım Sineması” adını verdi. Yaratıcıların geniş seyirci ilgisinden giderek ayrılan konu ve temaları (ayrıca bir yazıda ele alacağım) 1990’lı yılların ortalarına kadar sürdü.

Aradan geçen yıllarda kapanan salonlar için kantarın kaçan topuzu da dengelenmeye başladı. Dünyaya paralel olarak, özellikle metropol kentlerimizde açılmaya başlanan yeni sinema kompleksleri, yeni işletme anlayışları ile popüler filmlerin zeminini hazırladı. 1990’lı yılların ortalarında 500 – 550 olan salon / perde sayısı bugün 1700’e (geçen yıl 1678) tırmanıyor.

PÜT zamanında ZYİSÇ ve GYİSS birbirleriyle eşzamanlı bir seyir ilişkisi içindeydi. Zamanında günlük gazetelerde yazan film eleştirmenleri ve onların seyirci / okuyucuları arasındaki ilişki buna örnektir. O zamanlar bir seyirci / okuyucu fikirlerine katılmasa bile bir sinema yazarının bir film hakkında ne yazdıklarını okumak ihtiyacını hissederdi. Bu gereksinimi de seyir öncesi ve sonrası kamusal alanda başkalarıyla paylaşılırdı. Her iki çevre bu etkileşimden geçen ürünlere damgasını vurur, hatta güncel ve olgusal sinema tarihi kitapları bu metinlerin bir araya getirilerek çıkardı. (Atilla Dorsay bu geleneği hâlâ sürdürür!) Fakat EÜT ortama ağırlığını koyduktan sonra bu etkileşim ortamı dağıldı. Ortaya çıkan çok kanallı üretim ve tüketim biçimleri, sinema yazarı ve seyirci arasındaki eşzamanlı organik bağı kopardı. Sinema yazarı / eleştirmeni ortaya çıkan çok seçeneklilik karşısında eski etkili konumunu yitirdi. Sinema yazıları giderek uzunluğu ve derinliğini kaybederken, bilgi birikimi olan deneyimli yazar ve eleştirmenler günlük gazetelerdeki köşelerini kaybettiler. Ortaya çıkan ve sinemanın temel kavramlarını birbirine karıştıran yeni nesil eleştirmenler ise ilgilerini salonlar, televizyon, video ve internet ortamındaki çok seçenekli ve çeşitlenen isteklere yönelttiler. Bu yazıların çoğu eleştiriden çok işletmeler tarafından kendilerine gönderilen basın bültenlerinden kolajlanan fason ve ansiklopedik bilgi yığınına dönüştü.

Gösterim seçeneklerinin çoğalması ve zamana yayılması hasılat gelirleri açısından şirketleri zora soksa da GYİSS durumdan gayet memnun gözüküyor. O artık film seyrindeki çok seçenekliliğin keyfini sürüyor. İnternette birçok yerden bilgileniyor ve tartışıyor. Filmler vizyona girince, ya gidiyor veya gitmiyor ama izini sürebiliyor. Beğendiyse DVD’sini alıp kendisine bir kütüphane bile kurabiliyor.

Gösterim seçeneklerinin çoğalmasına ayak uyduramayan geleneksel ZYİSÇ’nin bir ise kısmı emekli oldu. Yeni nesil ZYİSÇ ise, dilini her seçeneğe göre ayarlayarak her yerde olmaya çalışıyor.

ZYİSÇ için yeni bir gelişme de artan festival bolluğunda onlara duyulan ihtiyacın yükselmesi. Fakat festivaller de seyir seçeneği bolluğu karşısında oldukça zor durumda. Dijital teknolojinin getirdiği kolaylıklar sayesinde artık kasabalarda bile film festivali yapmak düşünülebiliyor. Bu yüzden, ZYİSÇ ile GYİSS de bu ortamlarda yazmak / okumak ilişkisinden çok, panel, seminer, vb. ortamlarda sözlü olarak bir araya geliyorlar.

Festivallerin artışı beraberinde belli düzey düşüklüğü getirirken, bir yandan da dünya film kültürünü izleyen ZYİSÇ’ne yeniden önem kazandırdı. Fakat geçiş sürecinde bazen dengeler de kaçıveriyor. Geçmiş yıllardaki Antalya, Adana, Bursa ve bu yılki Malatya Film Festivalleri bunun en açık göstergesi. Seyirci ile organik bağı zayıflamış (veya dağılmış) ZYİSÇ’lerin beğenileriyle düzenlenmiş bu festivaller uluslararası büyük film festivallerinin (kırmızı halılı!) kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemediler. Ölçü şüphesiz hasılat değil ama, o yıllarda jürilerin seçtiği filmler de en az box-office yapan filmler oldu!

Son yıllarda sanat filmlerimizin (!) seyircisi 2 – 10 bini geçmez oldu. Bu biraz da bu filmlerin sadece ZYİSÇ tarafından izlendiğinin en açık göstergesi. Fakat bu sinemamız için bir kısır döngü. Bu etkinin ZYİSÇ ve yaratıcı’nın karşılıklı ilişkisini incelemek ise ayrı bir yazı konusu…

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(01 Ocak 2011)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

Sinemada Kadın

Dünya Sineması

İkinci Dünya Savaşı ve Sinemada Kadının Yerinin Değişimi

Dünya sinemasında kadının dikkate değer çıkışını 1946 sonrasına kadar dayandırabiliriz. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar kadını karakter özelliğiyle öne çıkaran, erkekten ayıran yönler pek vurgulanmazken, bu tarihten sonra kadın bir tehdit unsuru olarak ön plâna çıkıyor. Zira o yıllara kadar pasif olan, aksiyonel olarak bir işlevi olmayan kadın, savaş yıllarında erkeğin yokluğuyla toplumun her alanına el atmıştır.

Bu durum, kadının sinemada da güçlü ve tehlikeli bir simge olarak resmedilmesine yol açmıştır. Kadın, 1946’dan itibaren erkeği pasifize eden, kendi gücünü tasdik için erkeği kullanan “femme fatale” tiplemesini ortaya çıkarıyor. Kadın, erkeği kendine bağladıysa yani onu evlilik tuzağına düşürdüyse, erkek bir zaman sonra, kadının erkeği günlük rutin içerisinde pasifleştiren, iş-ev arasında mekik dokuyan, kadının istekleriyle yönlenen bir eş durumuna sokmuştur. Bazen de kadının, çocuk büyüten, ev işleriyle ilgilenen, erkeğini eve bağlamaktan başka bir gayesi olmayan, bununla yetinen bir kadın değil de; anneliği reddetmiş, gücünü erkeği alt etmek, erkeğin güç sahibi olduğu alanlarda gücü ele geçirmek isteyen gerçek bir femme fatale figürü görülür.

Bu kadın şayet evlendiyse, genellikle çok zengin ve yaşlı birini tercih etmiştir. Çünkü nihai gaye mutlu bir aşk yuvası değil, erkeğinin gücünü ele geçirip, onun söz sahibi olduğu alanlarda kendi gücünü göstermektir.

Bir anlamda kadın artık oyunu erkeğin kartlarıyla oynayacağını, zamana ayak uydurarak ayakta kalacağını söylüyordu sinemada. Kadının bu gücünü maddiyattan alma anlayışı 80’lerde de devam etmiş, dönemin dünyayı kasıp kavuran şarkısında, Madonna’nın o sınır tanımaz aykırı duruşuyla seslendirdiği “dünya materyalist ve ben materyalist bir kadınım” sözlerinde de kendini göstermiştir.

60’lardan 80’lere doğru dünya sinemasındaki bu erkeğin asla bağlanmaması gereken tehlikeli madde kadın figürü anlamı derinleşerek devam etmiştir. Erkek, aşık olma yanlışına düşerse, tüm ipleri kadının eline vermiş olur. Çifte Tazminat, Malta Şahini gibi dönemin kültlerinde de olduğu gibi kadın, samimi olunmaması gereken, daima tedbirli davranılması gereken bir yaratıktır. Eğer erkek zaafını belli ederse, eninde sonunda kadın tarafından yapayalnız bırakılmaya mahkûmdur. Bu nedenle erkek, kadına karşı güçlü görünmek, cool erkek olmak zorundadır.

Türk Sineması

Yeşilçam’ın Kutsal Mesleği

Türk sinemasında başlangıçta kadının yerine baktığımız zaman, yabancı sinemada olduğu kadar psikanalitik çözümlemelere pek de kafa yorulmadığını görüyoruz. Duygusal yoğunluk içerisinde kadına roller biçildiği yeşilçamda, belki de en sık rastlanan rollerden biri nezaketi haiz ifadesiyle “hayat kadını”…

Ayakta durabilmek için, mesleğinin gerektirdiği metanete sahip olabilmek için duygusuz görünmek zorunda olan hayat kadınının içinde yufka bir yürek vardır. Hayatının perde arkasına baktığınızda, çocukluktan gelen travmalar, acıların kadını olmak için yaşanması gereken ne varsa yaşanmış olaylar vardır. Bu mesleği keyfinden yapmıyordur elbette. Bakmak zorunda olduğu, annesinin gece vardiyasında çalıştığını düşünen masum bir çocuk, ya da ilâç bekleyen hasta bir anne. Bazen de kadını bu duruma sürükleyen zalim bir aşıktır. Birbirlerini çılgınlar gibi seven iki aşık, kem gözlü plâtonik aşıkların tuzaklarına düşmüş, yanlış anlaşılmaların kurbanı olmuştur. Kadın ne yaparsa yapsın sevdiğini masum olduğuna inandıramamaktadır. Ya da şantaj fotoğraflarının sevdiğinin eline geçmemesi için “sana bir oyun oynadım genç adam” diyerek göz yaşlarıyla veda edilmiştir aşka. Ve derken kader, o zalim kader kadını ısrarla çemberinin içine almış, kolundan tutup Beyoğlu’nun arka sokaklarında 4. sınıf pavyonlara atmıştır.

O kadın genellikle Ahu Tuğba, Banu Alkan, Müjde Ar olurken daha eskilerde ise bu role girmemiş kadın oyuncumuz neredeyse yok gibidir. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, ya hayat kadını olmuş ya da pavyonda masalarda zengin iş adamlarını eğlendirmişlerdir.

Her ne olursa olsun kadın, fedakârlığıyla, ezilmişliğiyle, aşkı için canını verişiyle insanlığından hiçbir şey kaybetmeden, hatta katlandığı bu zor meslekten dolayı daha da ulvileşen bir varlıktır Yeşilçamda.

Zalim Kadınlar… Ama Yine de Aşıklar…

Sinemamızda kötü kadın deyince akla gelen isimlerden, gençten yaşlısına, Suzan Avcı, Neriman Köksal, Aliye Rona, Semiramis Pekkan ve daha niceleri… Bazıları filmin sonuna kadar vazgeçmeden, yılmadan pençelerini çıkarmış vaziyette, ya çocuğu ailesinden ayırmakla ya da sevenleri ayırmakla meşgûldür. Bazen zalim bir annedir. Her ne pahasına olursa olsun sevenleri kavuşturmayacağına dair kutsal bir yemin etmiştir sanki.

Bazen de filmin sonlarına dair, ne kadar kötülük etmiş olursa olsun kadınlığı, annelik içgüdüsü bir şekilde galip gelecek ve insanlara çektirdiği ezaya tövbe edecektir. Aslında onu masum kılan bir şey vardır. Aşıktır. Sevdiğini başkasına ait olarak görmektense, her türlü kötülüğü yapabilmiştir. Sevmiştir. Kendinden de çok sevmeyi bilememiştir sadece…

Günümüze Doğru

Sinemamızda değişen renkler, kokular, kadına biçilen rolü kökten değiştirmese de, kısmi farklılıklar kendini göstermekte…

Artık kadının ayakları yere daha sağlam basmaktadır. Her yerde, her alandadır. Ve en azından işleri yolunda gitmezse varacağı tek yer hayat kadını olma yolu değildir. Tek başına bir şekilde ayakta durabilmekte, üretebilmektedir. Sadece cinsel kimliğiyle ön plânda değildir bir çok yerde.

Fakat hâlâ zayıflığını gizleyememektedir. Ne kadar güçlü olursa olsun aşık olduğu zaman her şeyini silebilecek kadar gözü kararmakta, sevdiği adamın yanından ayrılmamak için her türlü fedakârlıkta bulunabilmektedir. Sevilse de sevilmese de zayıftır. Seviliyorsa kaybetmekten korkmaktadır, sevilmiyorsa bir daha görememekten. Sevilmeyen ama yokluğuna tahammül olmadığından her şeye katlanan, en azın rıza gösteren kadın figürü “Ali’nin Sekiz Günü”nde gayet güzel resmedilmiştir. Aynı üçlemenin diğer filmi “Zeynep’in Sekiz Günü”nde de ne kadar refah içinde yaşarsa yaşasın, kadın sevdiği an dünyası renklenmekte, kaybettiği an karanlığa gömülmektedir.

Ali’nin Sekiz Günü’nde Ali’nin karşılıksız sevdiği kadın da bir başkasını karşılıksız sevmektedir. Bir gece sevdiği adam tarafından hor görülüp dayak yeyince, buna katlanamayan Ali’nin sevdiği adamı öldürmek istemesine karşı ağlayarak ve yalvararak verdiği cevap kadının nelere rıza gösterebildiği, sevilmekten geçip, sevmeye adandığını, erkek karşısındaki zaafının filmde öne çıktığını göstermektedir:

“Ne olur ona dokunma, ben onsuz yaşayamam”

Belki de kadınların bu gizleyemedikleri zaaflığı erkeğe güç gösterisinden vazgeçmesini gerektirecek bir durum bırakmayacaktır hiçbir zaman. Ve sinemada da kadın hep, seven, seven, karşılıksız veren, terk edilen ama yine seven eş, anne, sevgili olmaya devam edecek.

(30 Aralık 2010)

Sibel Atagün

sibel_atagun@hotmail.com

Av Mevsimi! / Çakal-laşamamak

Filmin İsmi: “Av”, av hayvanlarının avlanma eylemidir. Avcı da bu eylemi gerçekleştiren kişidir. İnsanlık tarihi bir “avcılık” dönemi yaşamıştır. Öncelikle karın doyurmak için yakalanıp öldürülen hayvanlar, yiyerek tüketilen parçaları dışında kalan diğer şeyleriyle de insanların bir dönem ihtiyaçlarına karşılık olmuştur. Günümüz toplumlarında av da kurallara bağlanmış, “av hayvanları” gibi bir kategori belirlenmiş, av-ın sürekliliğini sağlamak için de, zamansal olarak mevsim-ler belirlenmiştir. Mecazi mânâda “av” insanlara da yönelik olabilir. Polis, toplumda düzen sağlamak görevi sırasında sırası gelir av-cı dahi olabilir. Ama “insan avının”, avcı-ları her zaman polis olmaya bilir, bu konumuz dışında kalıyor. Polisin iz sürmesi, şüpheli yönünde gelişirken, bunu klâsik anlamdaki “av” gibi, mevsimle sınırlandırmak, abes bir durum ortaya çıkarır. Bu nedenle “Avcı”nın, Battal’a yönelik şüphelerinde, kendini de ikna edici sonuçlara ulaşmasından sonra üzerine gitmesi -ama filmde ki gibi değil- gayet normaldir. Av’ın nedenlerinin açıklanmasından sonra, “kendini avlaması” üzerine Avcı, “‘av mevsimi’nin bittiğini” söylüyor (filmin adı da buradan geliyor), oysa polisin (geniş açıdan bakarsak, insanın) avcılığı, ise mevsimle sınırlı değildir.

Film: Aynı anda birbirinden bağımsız iki – üç cinayeti çözmeye uğraşıp hepsi üzerine gitmeye çalışan bir ekibe, bulunan “kesik bir kol” ile ilgili soruşturmada verilir. Emekliliğin kapısına gelmiş Avcı lâkaplı Ferman, polislik yaptığı kadar, boşandığı karısının da izini süren, lâkabı ile müssellem “Deli” ve sırf bir soru sordu veya soruya cevap verdi diye ekibe alınan, Çömez.

Eldeki bilgilerle sürülmeye başlanan “iz”, bir yere çıkarmayınca, açılışta Avcı’nın verdiği derste dediği gibi “bakış açısının” değişmesi gerekecektir. Ekip bu bakış açısının ne olduğunu bilmeden peşine düşer. İzlemenin ileri aşamasında adı ortaya çıkan holding sahibi Battal birden bire şüpheli hedefine oturtulur. Ama yeterli delil olmadığı gibi, adamın ekonomik ve siyasi tabanlı çok katmanlı bir zırhı vardır. Öncelikle, bir takım bilgileri olan kişiler, konuşmamakta direnirler.

Bu arada şunu sormadan duramayacağım, “o kesik kol”, tek başına bir kol olarak, “neden” orada bulunmuştur? Vücudun -Avcı, finalde “parçalanmış olduğunu” söylüyor- diğer parçaları nerededir ve yine söylendiği gibi aranmasına rağmen neden bulunmamaktadır? Eldeki bulgulara göre bakılan bakış açısı nedeniyle, üzerine gidilen şüpheliyi (Asit), açıklanmayan şeylerin açıklanması aşamasına getirilince, -bilgi almak için (nereye?) götürülürken- adliye kapısında polisler arasında, gaza getirilmiş “töre iz sürücüsünün” vurmasına mani olamamak, işleri çıkmaza sokar.

Avcı -finale doğru öğreneceğimiz gibi – böbrek hastası karısı ile; Deli, kendisinde bulunan iki çocuğunun annesi, devamlı izini sürdüğü, ilişkilerine mani olduğu, çalışan, yanına kimselerin yaklaşmasını kabûl edemediği eski karısı ile; Çömez, ise ilk gittiği olayında dokunduğu bir takım -cinayetle ilgili- şeyler nedeni ile devamlı ellerini yıkamakta, “kok”tuğunu sanmakta ve çevresi de bu kokuyu almaktadır. (!) Bu nedenlerle “kasap” olan sevgilisinin babasının iş yerlerine giderek daha “yakın” bakmaktadır…

Bu gibi özel konuları ile özellikle “Deli”, baskın hale getirilmektedir. Uzun tutulmuş yan olaylarla, film uzar. Nerede ise, cinayet çözümsüz kalacak iken, İdris (Deli) gereksiz bir ataklık ile şüphelendiği, fakat hakkında delil bulamadığı Battal’ın üzerine giderek, kendi ölümüne neden olur. Olur ama, ölürken “bakış açısının” değiştirilmesi gerektiğini hatırlatır, (neden?) ne gibi bir bulguya ulaşmıştır? Sonradan Avcı ile Çömez’in öğrenecekleri bilgiye, bu bilgideki çözüme hiç bir zaman ulaşamamıştır. O kendince yapabileceği “farklı” bir şeyi, yapmalarını istediği -değişik bakış açısından bakmayı – yapmış mıdır? Cinayeti çözen bakış açısı ise, ilgisizmiş gibi görünen farklı olaylarda yatmaktadır.

Oyunculuk: Görünüşte Şener Şen daha başrolde imiş gibi ise de, (başrol ne demektir?) Cem Yılmaz’ın genellikle daha ağır bastığı yargısı öne çıktı. Hele, eski bir emniyetçiye yapılan “veda gecesi”nde söylediği Kazım Koyuncu şarkısı “Hayde” ile artı puanlarını artırdı. Önce Cem Yılmaz oyuncu olduğu için, önceki Yılmaz Erdoğan ve kendi filmlerindeki rollerine bakıp (Organize İşler’deki tiplemesi hariç), bu rolü ile öne çıkarılmasına katılamayacağım. Oyuncudur, evet iyi oynamıştır, yaptığı iş işidir, iyi söylediği “Hayde” şarkısı sahnesi için ise, bir an, bu sahneyi filmden çıkarsak ne olur diye düşündüm. Film -belki- bir şeyler kaybederdi, ama fazla bir şey değil. Çünkü sahnenin film ile doğrudan bağlantısı yok… ama o zaman finalde vurulduktan sonra “veda gecesini” (yoksa kendi veda gecesi-ni mi) hatırlaması havada kalırdı (o sahnenin de nedenini anlamadım). Tekrar etmiş olacağım ama, vurulan İdris’in “bakış açınızı değiştirin” mesajı vermesinin nedenini anlamış değilim; bunun yanında “Çakal” filminde sırtından vurulan, azmettiricileri tarafından gözden çıkarılıp “götürüp ormana bırakın, kafasına da sıkın” denen Akın’ın, -ölümün kapısına gelmişken – azmettiricisinden istediği “akvaryum”u almak düşüncesini hâlâ sürdürmesi bana daha inandırıcı geldi.

Çakal: Annesi ölünce, dünyası değişir Akın’ın, babası ile ipleri koparır, plânlamadığı halde ustasının parasını cebe indirir, -eli para tutmaya başlayınca geri vermeyi düşünecektir- (paralandıktan sonra -o zaman geri ödemek düşüncesi daha yoktur). Sevdiği kız peşinden gelmeyi kabûl etmez. Akın da ipleri koparır, plânsız programsız yarış piyasasında subaşı tutmuşların önce tahsil-cisi olur, tetikçilik için de uygun görülür. Annesinin ölümü, çaresizliğini yoğun bir şekilde hatırlatır, kimseye (babası, arkadaşları, sevgilisi) bağlı değil gibidir, gidecek bir yeri yoktur, annesi ölmüştür (acaba yaşarken ilişkileri nasıl- dı?) Tetikçilik önerilince, “İşte gidip vuracağım” der ama cebi para görmeye başlayınca, çocukken babasına aldıramadığı akvaryumu hatırlar. Azmettirici patronundan da -önce gereksiz görülüp, sonra da “gülünerek” kabûl edilen- akvaryumu ister (iki kez)… Çakal denilen Akın, kendisine “Çakal” diyeni “Ben Çakal değilim” diyerek vuracağını söyler. Cevahir ise “Ben de Çakal dersem, beni de vurur musun?” deyince Akın, “Sen bana Çakal demezsin” der. Cevahir de, “Evet, demem” der. Yarışlarda tekerlerine çomak sokan kişiyi vurdurttukları Akın, vurduğu kişi tarafından sırtından yaralanınca azmettiricileri (Cevahir ve Fahrettin “abi”) Akın’ın biletini keserler ama Akın’ı öldüremeyen arkadaşı, gelip Cevahir ve Fahrettin’i vurur. “Çakal-laştıramadıkları” yaralı Akın ise akvaryum alma plânları yapmaktadır. İdris’in yaralı iken “bakış açınızı değiştirin” mesajı veren tavrı ile Akın’ın akvaryum düşleri her ne kadar karşılaştırılamazsa da, ben Akın’ın akvaryumunu seçmeye gidebilmesinden yanayım.

(31 Aralık 2010)

Orhan Ünser

31 Aralık 2010 Haftası

“Hayde Bre” adlı ‘samimi film’, tüm fazlalıklarına ve tartım sorunlarına rağmen belleğime üç not düştü: Bir; çok doğru: “Kendini ait hissettiğin yer evindir.” İki; çocuklarıyla yaşam savaşı veren bir anne, gerçekten de, ‘her anlamda’ azami dayanıklı müstesna bir varlıktır. Üç; Nilüfer Açıkalın, bu rolünü (Saadet) tamamıyla ‘giyinmiş’ ve mükemmel oynamıştır.

“Gulliver’in Gezileri”, İrlandalı yazar Jonathan Swift’in (1667 – 1745), hem kurumları, hem de insan açgözlülüğünü eleştiren, dört bölümden oluşan, dünyanın da temel 100 eseri arasında bulunan kitabının ruhunu, günümüz rekabet sisteminde saflığını koruyup aşka inanan komik başkarakterini Bermuda Şeytan Üçgeni içinde bir yolculukla cüceler dünyasına götürerek aynen aktarıyor. Ancak, stil olarak günümüz popüler güldürü anlayışını, Jack Black’in canlandırdığı, anti – yakışıklı, kaba ve sevimli adam sentezi karakterle çılgın uçlara çekiyor. Yarattığı masalımsı dünya ise mükemmel… “Shark Tale” ve “Monsters vs Aliens” gibi önemli animasyonlara da imza atan yönetmen Rob Letterman, mekânları, arka plânları, nesneleri, figürleri en zenginleştirilmiş şekilde tasarlayıp orantılayarak çerçeveye yerleştirmiş ve katıksız bir görsel kalitede sunmuş. Ve 3D ile de boyutlandırıp, seyircinin sinemasal doygunluğunu üst seviyelere çıkarmış. Memnun kalmamanız için bir neden yok.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Çapkın”, duygularından arınmış biçimde zengin kadınlara tutunan ve cinsel cazibesi / gücü sayesinde para emerek sistemin içinde var olma savaşı veren genç adamın, ‘kendisinin kadın karşılığı’ bir kıza tutulması ile ‘tuzla buz’ olmasını, “Young Adam” ve “Asylum”la tanıdığımız yaman İngiliz David Mackenzie, hikâyenin gereklerini yerine getirerek tam anlatmış. Sinemanın gördüğü jigololar içinde, Richard Gere’dan (“American Gigolo” / 1980) sonra, günahlarıyla parlayan kent L. A.’de ‘iş tutan’ ve finalde ‘aşkını gömüp ruhunu satmayan’ genç jigolo rolünde Ashton Kutcher da özel bir yere sahip artık.

“Aslı Gibidir”, orta yaşlı İngiliz yazar ile onu İtalya, Toscana’da gezdiren sanat galerisi sahibesi Fransız kadının bir günlük hikâyesi. Gün ilerledikçe ve diyaloglar da evlilik, evlât sahibi olma, çatışmalar, bencillik, karşılıksız – yıpratıcı duygular gibi konulara açıldıkça bir karı – koca ilişkisinin ciddi ruh haline girmelerini anlatıp, seyirciyi de bu imgelemle gerçek arasındaki katmanlı yapının içine çekiyor: Yoksa sahiden karı kocalar mı? Gerçek çift olmasalar da ‘aslı gibiler’! İlk sahnelerdeki sürekli konuşmalarla zorlanma ihtimaliniz olsa da, giderek yükselen ‘gerilim’ ve ‘çok canlı’ kamera çalışmasının etkisinde, kendi hayatınızın içinde buluyorsunuz kendinizi. Sonuç: Bittiğinde, bir ustanın eserini izlediğinizi tam olarak hissettiğiniz filmlerden.

(28 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik

Galalara Neden Gitmiyorum? Yanıt Basit: Ceset Giyen Kadınları Görmemek İçin!

Önce fotoğrafa dikkatlice bakın: O bir anne… Memeli. İnsanın yavrularını emzirip büyüttüğü ve koruduğu gibi yavrularıyla ilgileniyor, onları seviyor. Ve bu anne (bazen yavruları bile), insan görünümlü yaratıklar tarafından yakalanıp hapsediliyor ve canlı canlı yüzülüp, kürkü yine kendisi gibi anne olan insan dişilerinin üstünde, sadece ama sadece zenginlik simgesi olarak taşınıyor. Çünkü bu kadınlar bir an için bile olsa kendilerini o zavallı hayvanın yerine koymuyorlar. Koymazlar, çünkü ölümsüzler; koymazlar, çünkü -inanıyorlarsa bile- Yaradan’dan korkmuyorlar, yarattığı güzel varlıklara işkence yapılmasına onay verecek kadar korkmuyorlar; koymazlar, çünkü kapitalizmin acımasız yüzünü temsil ediyorlar. Sadece bu davetli kadınları görmemek, onlarla aynı havayı solumamak için ve dayanamayıp bir şey söylersem “zart zurt”larına, hatta ‘bodyguard’larının okşamalarına muhatap olmamak için hiçbir galaya, açılışa, davete gitmiyorum.

Not: Tilki avı konusunda kurmaca film önerim: “The Belstone Fox” (İngiltere) / 1973 / Yönetmen: James Hill.

(26 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Suç Kimde?

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteklediği 2 adet belgesel daha, yıl çıkmadan görücüye çıkıyor. 21 Aralık’ta İstanbul …

… Teknik Üniversitesi’nin Maslak Kampüsü’nde “Aziz İstanbul”, 23 Aralık’ta TİM Maslak Show Center’da ise “İstanbul’un Şehirleri” adlı …

… belgesel ilk gösterimlerini yapacak. “İstanbul’un Şehirleri”ne 105 dakikalık bir sinema versiyonu da hazırlanmış. Hayırlısı olsun.

Gösterime giren filmlerin box office rakamları genellikle 2. haftasında düşmeye başlar. Bunun ilk bilinen istisnası Çağan Irmak’ın “Babam ve …

… Oğlum” filmi oldu. Film 2. haftasında ilk haftasından daha çok seyirciyi salonlara çekti ve bu artış devam haftalarında da sürdü.

… Sinemalardan aldığım bilgiye göre “Av Mevsimi”nde de aynı olay yaşanıyor. Başlangıç haftasına göre filmin 2. haftasında bariz bir …

… şekilde artış olduğunu belirtiyorlar. Bu artışın sebebi Cem Yılmaz’ın söylediği “Hayde” şarkısı mıdır, 6 yıl sonra sinemaya dönüş …

… gerçekleştiren Yavuz Turgul, Şener Şen ikilisi midir bilinmiyor. Ancak gidişin fevkalâde memnuniyet verici olduğu söylenebilir. Bu …

… arada “New York’ta Beş Minare”nin hasılatta “Recep İvedik”i geçmesi de önemli. Beğenilsin veya beğenilmesin seyircinin Mahsun …

… Kırmızıgül’ün filmine ilgi göstermesini de sevindirici buluyorum. Bir yoruma göre -ki bence de doğrudur- Recep İvedik’in bazı …

… seyircilerce birden fazla izlendiği, “New York’ta Beş Minare”nin ise ikinci kez izleme isteği uyandırmadığı da düşünüldüğünde “New …

… York’ta Beş Minare”nin gerçek mânâda da daha fazla seyirciyi sinemaya çektiği söylenebilir.

“Guliver’in Gezileri” (Gulliver’s Travels) ve “Zor Baba 3” (Meet The Parents: Little Fockers), Singapur’da 23 Aralık Perşembe günü …

… vizyona giriyor.

Filmcilerimizi bir türlü anlayamıyorum. Yine 2 filmin galasını aynı geceye sıkıştırdılar. 28 Aralık gecesi sektörün bir kısmı “Kukuriku: …

… Kadın Krallığı”na yönlenirken, bir kısmı “Memleket Meselesi” ile uğraşacak. Netekim “Yılın Son Film Festivali” sloganıyla duyurulan …

… “Randez – Vous” Film Festivali’yle aynı günlerde, 24 – 30 Aralık tarihleri arasında bir film festivalimiz daha oldu. Festivallerde …

… mi birbiriyle rekabete başladı nedir? Herhalde “İstanbul 2010 Filmleri Festivali” başlığıyla tek sinemada gösterimlerine başlayan …

… festival, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi’nin değerli katkılarıyla yapılan filmlerin 2010 yılı bitmeden seyirciyle …

… buluşturulması şartının gerçekleştirilmesi için bir kısım basına duyurulmadan alel acele düzenleniverdi. Hani -af buyurun- sektörün …

… göbeğinde olmakla övünen sadibey.com bile bir arkadaşının facebook’tan gönderdiği haberle, festivalin başladığı gün konuya duhul eyledi.

Meşhuuur “Sultanın Sırrı”nda da böyle olmuştu, filmin gösterime girmesine bir hafta kala, sağdan soldan araştırarak zorla bir iki görsel …

… edinebilmiştik. Filmlere oluk oluk para akıtılmış, basın tanıtımlarına da birkaç damla ayırsaydınız da önceden haberimiz olaydı.

(25 Aralık 2010)

Sadi Çilingir

Zaman Yolculuğuna Henüz Çıkmadınız mı?

Yaşınız kaç olursa olsun, Türk Sinema Tarihi ve bu tarihin içinde yaşam bulmuş ‘popüler ikonlar’ın, renkli olayların, festivallerin içinde bir yolculuğa çıkmanız pek kolay değildir. Fakat sinema yazarı arkadaşım, SİYAD üyeleri içinde de tarih bilimi anlamında belleğine en güvendiğim isim olan Coşkun Çokyiğit, sabır gerektiren ve aylar süren bir çalışma gerçekleştirmiş. Coşkun, sizi elinizden tutup önce tam 50 yıl öncesine götürüyor; sonra da 1960 yılından 1980’e, tam 20 yıl, bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Eğer 26 Ocak 2011’e kadar Profilo AVM’ye giderseniz, Türkiye’de bir ilk olan sergiyi gezebilirsiniz. Kendinizi tamamen kaptıracağınız bu yolculukta gazete sayfaları arasında Türk Sinema Tarihi’ne bir yolculuk yapacak; belki de iyice kaybolacaksınız. Ben yaşım itibariyle, dış dünyadan iyice sıyrılarak dolaştım.

(22 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

24 Aralık 2010 Haftası

“Zor Baba 3”, hikâyesini, aile olmanın yükümlülükleri ve sıkıntılarıyla ilgili geliştirirken, ana ekseni, yine, emekli CIA ajanı kayınpeder ile bir türlü güvenemediği ‘erkek hemşire’ damadının çatışması üzerine kuruyor… Yanlış anlamalar, ters hareketler ve sözcüklerin – isimlerin anlamları üzerinden komedinin temel ögelerini içeren ‘unutulmaz anlar’ yaratıyor; içten kahkahalar atmanızı sağlayıp, bir araya gelmeleri gerçek bir sinema keyfi olan muhteşem kadroyla çok eğlendiriyor.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Karmakarışık”, Grimm Kardeşlerin yazdığı, bir kuleye hapsedilmiş çok uzun saçları olan prenses Rapunzel’in öyküsünü, Flynn adlı yakışıklı hırsızın onun kalbini çalıp ‘dış dünya’ ile tanıştırması, kızın da bu genç adamı olumlu yönde değiştirmesi şeklinde, modern bir ritim duygusu ve klâsik stilde -coşkun Disney şarkılarına yer vererek anlatıyor… Tutsak ettiği prensesin saçlarındaki sihri kullanarak hep genç kalan Gothel Ana ise, bana göre gerçek bir ‘tragedya yıldızı’ ve herkesten rol çalan bir karmaşık karakter. Tabii onun seslendirdiği şarkıları Donna Murphy gibi Tony ödülü kazanmış bir müzikâl yıldızından dinlemek için DVD sürümlerini beklemek zorundasınız. Çünkü film vizyona silme Türkçe çıkıyor. Animasyonların Türkiye sinemalarında orijinal gösterilmesi, talep olmadığı için artık pek mümkün değil.

“Hırsızlar Şehri”, “Gone Baby Gone” ile yönetmenlikte etkili bir çıkış yapan Ben Affleck için duraklama olmuş. ‘Değerli’ banka soyguncuları yetiştiren Charlestown ‘okul’undan çıkmış dört genç adamın imza attıkları vurucu sahneler olsun, içlerinden birinin, rehine alıp bıraktıkları müdire ile yaşadığı aşkın dramatikliği ve FBI ajanının soluğunu enselerinde hissettiklerinde, ‘en deli’ olanın bu ilişkiye karşı çıkıp çifti göz hapsine almasıyla yükselen gerilim olsun, bir şey eksik… Hem de çok önemli bir şey! Her malzemesi tamam fakat lezzetsiz bir yemek gibi… Eksik olan inandırıcılık! Perdedekilere inanmıyor, duygudaşlık kuramıyorsunuz. Çünkü bu Boston (İrlandalılar) hikâyesinin karakterleri ‘tüm bir çevre’leriyle birlikte yaşamıyorlar: Hepsi boşlukta gibi.

Gösterim sonrası “acaba ben mi farklı hissettim” diye, bir filmi izledikten sonra nadiren kendimden kuşku duyduğum sırada sinema yazarı arkadaşım Burak Göral’la konuştum. Burak’la da hemfikir olduk ve o daha da ileriye gidip çok ciddi senaryo zaaflarından bahsetti…

Kendi adıma, Affleck’ten, en az, ilk uzun metrajlı filmi denli sert bir tokat bekliyordum. Nitekim Altın Küre’de de -çok doğru bir kararla- ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’da Jeremy Renner aday gösterildi sadece.

(22 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Yerli Filmlerimiz Neden “İş” Yapmaz?

1 – KAYBOLAN ELEŞTİRİ!..

Son yıllarda ülkemizde yapılan film sayısı oldukça arttı. Bu artışa bakarak, Türk Sineması’nın şahlandığını dillerine pelesenk edenler de var. Sinemamızın istatistik verileri doğru dürüst tutulmadığı için hâlâ geçen yıl ne kadar film çekildiğini net olarak bilmiyoruz. Geçen yıl için, “70’in üstünde” veya “100’e yakın” diyenler var! Box-Office listelerine bakınca vizyona giren popüler filmler dışındaki filmlerin büyük çoğunluğunun bir “Recep İvedik” filmi kadar hasılat yapmadığı görülüyor.

Bir ülke sinemasının başarı ölçütü nedir?

“Filmlerimiz uluslararası festivallerde birçok ödül alıyor” demek ne kadar doğru? Sinema sektörünün ana mecrası dışındaki birkaç yaratıcının aldığı ödülleri veri alarak bir sektöre başarılı diyebilir miyiz? Bu sinemanın içinde veya dışında durulan yere bağlı biraz? Zamanında bir yapımcımız (Kadri Yurdatap) bir filmi için şöyle demişti; “Allah kahretmesin! Bir film yaptık, şimdiye kadar 22 ödül aldık ama bir metre satamadık. Hâlâ da festivaller arasında mekik dokuyup para harcıyoruz” demişti.

Bir filme “başarılı” ölçütü veren sarkacın “otoriteler” ve “seyirci” arasında salındığını söyleyebiliriz. Otoriteleri; akademisyenler, sinema yazarları, festival komiteleri, jüriler, medya vb. olarak kabûl edersek, sarkacın diğer ucunda da seyirci var şüphesiz. Filmlerimizin “iş” yapmamasının birçok nedeni var kuşkusuz. Bu yazı dizimizle bu sarkacın her iki ucunda gidip gelerek, bu sorunun nedenlerini araştırmaya çalışacağız.

Sinemayı teorik olarak,

“Kapitalist üretim ilişkileri içinde, reprodüksiyonel bir kültür nesnesi olarak, alanlarında uzman zihni yaratıcı ve emekçilerin, bir senaryo doğrultusunda, aralarında bir işbölümü yaparak, çekim öncesi, çekim ve çekim sonrası aşamalarda, zihni ve fiziksel olarak birlikte ürettikleri yaşantının uzam/zaman taslaklarını, sette “motor” ve “stop” komutları arasında senkronize ederek, pelikül film veya digital olarak kayıt altına aldıkları, hareketli görüntü ve seslerle oluşturulan bir sanattır.”

diye tanımlayabiliriz. Şüphesiz bu teorik bir tanım. Yeni gelişen üretim araçlarını bir kolaylık olarak gören sinemacılarımız her zaman sinemanın değişen üretim ilişkilerini göz ardı ederler. Fakat teknolojinin belirlediği bir üretim tarzının ideolojik öğeleri, bir ülkeye ithal edilen teknolojiler kadar hızla gelip o ülkede bir zihniyet oluşturmuyor. Paralel olmayan bu geliş zamanla oluşur, insan ilişkilerine yansır, hatta onları ve kurumlaşmaları belirler. Klâsik metinlerin yaptığı “üretim araçları” ve “üretim ilişkileri” ayrımı bu yüzdendir. Bu değişim anlatmak için, eski bir yazımın bir bölümünü aşağı alıntılıyorum.

“Hareketli görüntünün ilk elli yılı, bir anlamda “pelikül film” çağıdır. Pelikül filmin üstünde görüntünün oluşumu, doğası gereği, önce optik daha sonra da kimyasal iyonların set, stüdyo ve lâboratuarlardaki işlemlerine dayanır. Bu çağda, hareketli görüntüyle üretilebilecek her tür dramatik, sanatsal, kültürel veya bilimsel ürün, tamamen pelikül filme bağlı bir manifaktür veya endüstri ürünü olarak üretildi. Pelikül üretim tarzı, (PÜT) doğası gereği Taylorist (bant usulü!) ve pahalı bir üretim tarzıydı. Dolayısıyla büyük sermaye ve onun yönetiminde çalışacak yetkin zihinsel, plâstik ve fiziksel uzmanlıklar ve işbölümleri gerektiriyordu. PÜT çağı bu yüzden on yıllarca hareketli görüntülerin dramatik formu olan sinemanın gelir – gider dengesi üzerine kuruldu. Hareketli görüntü alfabesinin diğer imkânları bu pahalılık yüzünden pek kullanılamadı. Bu üretim tarzının hukuki, ekonomik ve eğitim ideolojileri de hâlâ tüm devlet, sektörel kurumlaşma ve üniversitelerde egemen ideolojidir.

Hareketli görüntünün elektronik / digital (sayısal) üretim tarzı (EÜT) ise, dünya çapında ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra TV yayıncılığı yoluyla yaygınlaştı. Başlangıçta, kuruluş sermayesinin çoğunu sinema ve basın sektörlerinden alan bu sektör, soğuk savaş döneminde, genellikle devletlerin veya bazı gelişmiş Batı ülkelerinde büyük özel sermayelerinin egemenliğinde, ama daha çok tek taraflı bir yayıncılık olarak gelişti.

Hareketli görüntünün EÜT yoluyla üretim ve tüketimi, PÜT kadar pahalı değildir. Fakat bu özellikle soğuk savaş dönemi ve ona bağlı ekonomi politik ideolojiler yüzünden sürekli olarak ötelendi ve toplumsallaşamadı. EÜT ancak, 1980’li yılların ortalarında, dünya elektronik tekellerinin üretim ve tüketim araç ve gereçlerini ucuzlatıp piyasaya sürmesiyle, dünya çapında yaygınlaşıp toplumsallaşabildi.”

a) Kaybolan “İç” Eleştiri

Bilindiği gibi, eski Yeşilçam, 1980’li yılların ortalarına kadar (genellikle) PÜT içinde film yaptı. Bu sürecin aşamaları içinde yaratıcılar (yapımcı, yönetmen, senarist, vd.) da genellikle ayrı ayrı kişilerden oluşuyordu. Ve bu üretim tarzı içinde yapımcı bir sermayedar, yönetmen, senarist ve diğer yaratıcılar ise onların yanında çalışan birer ücretliler idiler. Doğru veya yanlış (!) bu üretimin süreci boyunca kendine özgü içsel bir eleştiri mantığı da vardı. Eleştiri daha başlangıçta, senaristin yazdığı film öykülemesini yapımcıya vermesiyle başlar, o öyküyü çekmek için bulunmuş yönetmen, diğer yaratıcılar ve işletmecilerle sürerdi. Film salonlarda gösterime girdikten sonra ise sinema yazarları, eleştirmen veya akademisyenler de kalemlerini ellerine alıp filmin serüvenine son noktayı koyardı. Bugün dışarıdan böyle gibi görünse de, sistem aşağıda göreceğimiz üzere hiç de eskisi gibi değil aslında.

Son yıllarda giderek dijitalleşen ve ucuzlayan hareketli görüntü üretimi de giderek KOBİ’leşti. Büyük bütçeli ve popüler çok az film hariç, sinema filmlerimiz artık büyük oranda (%90-95) bu KOBİ türü küçük şirketler tarafından yapılıyor. Yapısal olumlu ve olumsuz yanlarını ayrı bir yazımızda ayrıntılı olarak ele alacağımız bu üretim biçiminde senarist / yönetmen / yapımcı genellikle tek kişidir. İlk anda bir özgürlük alanı gibi okunabilecek bu süreçte öyküleme de aslında profesyonel süreç içindeki olası yapısal / sektörel eleştirisinin imkânlarına kendini kapatmış durumdadır. Eleştiri artık çoğu bir kişide toplanan senarist/yönetmen/yapımcının kendi/öznel bakışıyla sınırlı kalmakta veya yakın arkadaş/dostların (genellikle gerçeği söylemeyen) yüzeysel bir eleştirisinden öteye geçememektedir.

Geriye sadece dağıtım işletmelerinin eleştirisi kalmış durumdadır. Fakat üretici KOBİ’ler genellikle filmlerini bitirdikten sonra film işletmesi aradıkları için bu yönden gelecek bir eleştiriden de yoksun kalmaktadır. Dolayısıyla bu sürecin sonu, yani filmin işletilmesi bir diyalogtan çok “kabûl” veya “red” düzeyinde kalmaktadır. Bundan en büyük zararı da filmi bitirinceye kadar kimseyle pek diyalog kurmayan genç sinemacılar görmektedir. (“Genç Sinema Hareketi”nin ilk bildirisindeki “salon bulamama” şikâyeti tam da bu neden yüzündendir.)

İşletme veya salon sahiplerinden gelecek eleştiri kapısı hâlâ açıktır. Fakat KOBİ’ler çekim öncesi öykü veya senaryolarını işletmelere götürmedikleri müddetçe ilişkisizlik sürecek ve olması gereken organik bağ kurulamayacaktır.

b) Kaybolan “Dış” Eleştiri

Pelikül film çağında bitmiş bir film sadece sinema salonlarında vizyona girerdi. Filmi görmek isteyen seyirci mutlaka filmin vizyonda olduğu süre içinde gidip bir salonun gişesinden bir bilet almak zorundaydı. Fakat seyirci artık maddi ve manevi çok seçenekli seyir formları imkânları olduğunu biliyor. Onlarca ulusal veya ödemeli televizyon kanalı her gün yüzlerce film gösteriyor. Sermaye ve yaratıcılar artık “vakit ve nakit olarak” bu farklı (hatta bazıları bedava!) seçenekler içinde ürettikleri ürüne olası “ilgi”yi odaklamak zorunda. Seyir / tüketim formlarını genellikle günlük dilimizde yer almış biçimlerde (akademisyenler dahil!) kullanıyoruz. Bu formları artık seyircinin günlük yaşamındaki “vakit ve nakit olarak” ölçülerini dikkate alarak yeniden değerlendirmekte yarar var. Bunları kısaca aşağıdaki biçimde tanımlayabiliriz. (Daha geniş bilgi için bkz. www.birgun.net / “Bu Film Nasılsa Karşıma Çıkar!..”, Hüseyin Kuzu, 3 Mayıs 2010)

1- Sinema salonları: Aynı ürünün, aynı anda ve aynı mekânda toplu seyri,
2- Televizyon: Aynı ürünün, aynı anda ve farklı mekanâlarda kitlesel seyri,
3- Ödemeli (Kablolu veya Uydulu) Televizyon: Aynı ürünün, aynı anda, farklı mekânlarda, seçilmiş kitle tarafından seyri
4- Video bant, VCD, DVD, vb…: Aynı ürünün, farklı mekân ve zamanlarda, bireysel tasarruf altında seyri – 1
5- İnternet: Aynı ürünün, farklı mekân ve zamanlarda, bireysel tasarruf altında seyri – 2

Yukarıda görülen çok seçeneklilik seyircinin seyir ilgisini günlük yaşamı içinde çeşitli zaman kullanımı, maddi imkânlar vb. çeşitli seçim derecelerine bölmüş durumdadır. Seyirci artık film daha salonlarda vizyona girmeden, “Bu film nasılsa karşıma çıkacak!” rahatlığı içindedir. Oysa yapımcıya filmden, “kısa sürede ve büyük oranda” geri dönecek kazanç hâlâ sinema salonlarından gelmektedir. Bunu başaran filmler “iş” yapmakta, yapamayanlar ya zarar etmekte ya da orta vadede ancak maliyeti kurtarmaktadır.

Film seyrinin artan ve zamana yayılan seçenekleri karşısında filmin vizyona yönelik reklâmı da zamana yayılmak zorunda kalmakta, bu yüzden pahalıya mal olmakta, reklâmın olması gereken sürekliliği salon vizyonu dışında pek dikkate alınmamaktadır.

Eskiden olduğu gibi, kamuoyu oluşturma etkisini kaybetmiş güncel film yazarlığı / eleştirisi de ortaya çıkan bu yeni durumdan muzdariptir. Günlük basında çok az yer bulan eleştiri de gösterimin “vakit ve nakit” ölçüsünün seçeneklerine yayılarak internetin rastgele deryasının bulanık sularında yüzmektedir. Film eleştirisinin uzun zamandan beri “film tanıtımına” doğru bir eğilim göstermesi ise bir başka sonuçtur.

Gelecekteki “dış” eleştirinin yeni ipuçları da yok değil. Olumlu ve olumsuz özellikleriyle ayrı ayrı ele alınması gereken bu başlıklar; özellikle yabancı festivallerin daha çok senarist / yönetmen / yapımcılara yaptığı ekonomik katkılar, sponsor veya yakın gelecekte devreye girmesi muhtemel büyük sermaye ve ortaklıklar ve sinema / TV filmi yapmayı düşünen televizyon kanalları, olacak gibi gözüküyor.

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(18 Aralık 2010)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

Nijat Özön

On’lu yaşlardaydım. Kökçüoğlu Kitapevi’nin (Samsun) vitrininde Sinema adında bir kitap gördüm. Demek ki o zamanlarda da, sırf sinemada film seyretmek bana yetmiyordu, kitabı edinmek istedim, evde söyledim ama alınmadı, daha sonra eniştem habersizce, kitabı almaya gitmiş ve satılmış olduğunu öğrenmiş. O kitabın tam adının Ansiklopedik SİNEMA Sözlüğü olduğunu, yazarının da Nijat Özön olduğunu öğrendim. Özön, sözlük kısmını daha sonra Türk Dil Kurumu yayınları arasında önce Sinema Terimleri Sözlüğü, sonra da geliştirerek Sinema ve Televizyon Terimleri Sözlüğü adlarıyla yayınlandı. Daha sonra daha da genişletilerek tekrar (Sinema Televizyon Video Bilgisayarlı Sinema) yayınlandı. Kitabın “ansiklopedi” kısmı ilk kitapta kaldı, yayınlandığı dönem itibari ile sinemanın önemli kişileri hakkında ansiklopedik bilgiler veren bir içeriği vardı. Bunları sonradan kitabı incelerken gördüm. Kitap artık sahaflarda bulunur olmuştu.

Sonradan, 1961 yılında Özön, Türk Sinema Tarihi’ni yayınladı. başlangıçtan 1960 (hatta 1959) yılına kadar sinemamız tarihini bir araya getiren kitap o zaman hayli itibar görmüştü, hâlâ da görür. Oysa 1960’dan sonra sinemamızda bir çok gelişmeler olmuş, giderek artan film sayısı ile değişik -ilginç- çalışmalar yapılmıştı. Sinemamız içinde olan, o günlerde haftalık Akis Dergisi’nde sinema yazıları ve eleştiriler yazan Özön, 1960 ve sonrası sinemamızı kitabın sonraki basımlarında ele almamıştı, o günlerde bırakmıştı, hatta sonradan yapılan baskıları (iki kez) ilk basımın tıpkı basımı olarak basılmıştı. Özön, bu kitaplardan önce ve sonra başka kitaplar da çıkarmıştı. Başlangıçtan 1966 yılına kadar sinemamız hakkında bir rapor oluşturan Türk Sineması Kronolojisi ise çok ilginç bilgiler içermesine rağmen, bu bilgiler bir çok eksikliği de barındırıyordu. Genç yaşta yitirdiğimiz Nezih Çoş, Ulusal Sinema Dergisi’nde bu konuda bir yazı dahi yazmıştı.

Özön’ün 1960 yılına kadar ele aldığı sinema tarihimizi (rahmetli) Mustafa Gökmen de Sinema Tarihi kitabında 1950 yılına kadar ele alıyordu ve hatta satır başları olarak verdiği bilgilerle çok daha kapsamlı bir kitap oluşturuyordu. 1950’den sonrasının ele alınmamasını, “O tarihten sonrası beni ilgilendirmiyor” diye niteliyordu ama öncesini daha da derinlemesine araştırmaktan vazgeçmemişti. Özön’ün, bundan sonra Sinema El Kitabı yayınlandı. Sonradan Sinema adı ile tekrar yayınlanacak kitap, sinemanın tarihi yanında tekniğine de yer vermeye çalışıyordu. Bu kitabı bir arkadaş aracılığı ile elde edebilmiştim.

Bu kitapları okuyup anlıyordum, ama Özön’ün Payel Yayınları tarafından yayınlanan Eisenstein’den yaptığı çevirileri okumam mümkün olmadı. Bir dil bilimci / sözlük yazarı olan Mustafa Nihat Özön’ün de oğlu olan Nijat Özön’ün bu çevirilerde kullandığı dil, okuyup anlayamayacağım kadar yenileştirilmiş (Öztürkçe mi diyorlardı!) idi.

Bir zamanlar yazdığı eleştirilerde Adnan Ufuk adını da kullanan Özön, 1914’de çekildiği tartışılan Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı filmi üzerine de çeşitli yazılar yazdı. Burçak Evren’in bu filmle ilgili (yakın zamana kadar her 14 Kasım’da ortaya atılan) başlattığı tartışmaya kıyısından köşesinden katıldı ve filmin asıl adının Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Hatmi olduğunu belirtti. (Ki kanımca filmin -ne olursa olsun- bu isimle anılması gerekmektedir.)

Özön, sinemamız üzerine uzun süren dergi yazıları ve kitaplarla bizlere ulaşan çalışmaları ve birçok eksiklik (belki yanlışlar da) içeren çalışmalardan sonra aramızdan ayrıldı. Uzun süre Ankara’da yaşamış olması nedeni iledir belki, karşılaşmamış (ve tanışmamış) olmamız nedeni ile ilişkimiz olmadı ama sinema (sinemamız) ile ilk ilişkilerimde, özellikle Türk Sinema Tarihi kitabı ile beni (yazım alanında kalsa bile) sinemamız içine çekenlerden biri oldu. Sinemamız tarihinde yerini (!) alacaktır.

(18 Aralık 2010)

Orhan Ünser

Sultanın Sırrı

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti destekli ilk uzun metraj film “Mahpeyker: Kösem Sultan”ı ilgiyle izledik. “Şenlikname: Bir İstanbul

… Masalı” adlı fim de 17 Aralık’ta vizyona giriyor. Pek yakında ise “Sultanın Sırrı” adlı film “Koskoca Sultan Boş Bir Sandık …

… Yapmamıştır” alt adıyla gösterime girecek. Acaba diyorum, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, uzun metraj filmlere destek verirken …

… konunun Osmanlı döneminde geçmesini mi şart koşuyor, yoksa İstanbul 1910 Avrupa Kültür Başkenti, hikâyeleri 2000’li yıllarda geçen …

… bir çok filmi desteklemişti de onun içün mü 5 – 6 ay içinde 3 adet Osmanlı dönemi filmi izliyoruz?

Restore edilen bir tarihi yapının yeniden açılışı sırasında sayın büyüğümüz, “Atalarımızın 2 – 3 yılda yaptığını biz bugünün tekniği ile …

… 11 yılda tamir edebildik” mealinde bir şeyler söylemişti. Öte yandan aynı atalarımızın “Yıkıp yeniden yapmak, tamir etmekten daha …

… kolaydır” sözünü hatırlayınca doğrusu hangisine inanayım karar veremedim, ne âlâkası varsa.

Televizyonda skiper anons ediyor: “D – 100 kapalı, trafik alt yola yönlendirildi.”

Diyelim ki bir yazarlar derneğinin onlarca üyesi yıllardır herhangi bir yerde yazı yazmıyor, ancak potansiyel yazarlık vasıfları …

… nedeniyle -herhalde- üyelikleri sürüyor. Öte yandan hemen hemen her hafta veya her ay yazanların üye olabilmek için bir sürü şartı …

… yerine getirmesi gerekiyor. Bu işte bir terslik var ya ben çözemedim.

TV skiperinin dediğine göre D – 100 açılmış, hayırlı olsun.

Eskiden tüm yabancı filmlerin Türkçe afişlerine orijinal adları da yazılıyordu. Son yıllarda çoğuna yazılmamaya başlandı, nedendir?

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinin destek verdiği filmler yılın son ayında peşpeşe ilk gösterimlerini yapmaya başladı. 7 …

… Aralık’ta galası yapılan “Şenlikname: Bir İstanbul Masalı”ndan sonra 9 Aralık’ta “Sultanın Sırrı”, 13 Aralık’ta “Isztambul”, 14 …

… Aralık’ta “İstanbul’da Bayram Sabahı” belgeseli, 17 Aralık’ta da “Unutma Beni İstanbul” filmleri sırasıyla görücüye çıkacak. Bir …

… söylentiye göre bu filmlerin ilk gösterimlerinin 2010 yılı dışına sarkmaması gerekiyormuş. Filmlere verilen desteklere bakınca …

… insanın gönlü İstanbul’u her yıl başka bir yere Kültür Başkenti yapası geliyor. İstanbul 2011 Asya Kültür Başkenti, İstanbul 2012 …

… Ortadoğu Kültür Başkenti, İstanbul 2013 Kafkasya Kültür Başkenti, İstanbul 2014 Balkanlar Kültür Başkenti vs. vs. Olur da bu önerim …

… ciddiye alınırsa deye bir de şart koşayım: Verilecek paraların kişi ve konular arasında adil dağıtılması gözetilmelidir.

(14 Aralık 2010)

Sadi Çilingir

17 Aralık 2010 Haftası

“Teslimiyet”, homofobik toplum kurbanlarından dört travestinin et pazarındaki günlük yaşamları ve birinin mahalledeki genç bir adama ilgisi üzerinden, onları sürekli yargılarken talep edenleri sorgulamayan herkese aynada ‘gerçeği’ gösteriyor: Sosyal ikiyüzlülüğü! Gerçek transseksüellerin falsosuz oyunculuklarıyla öne çıkan, minimal sinemanın cesur bir örneği!
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Karanlık Deniz”, bir üniversite öğrencisi kızın öldürülmesini araştırırken, tekinsiz, tahrik edici, heyecan verici ve ‘yasak’ cinsel bölgeye girerek, sevgilisiyle birlikte fantezilerin tutsaklığına çekilen dedektifin hikâyesi. İri lâflar etmeden, seyirciyi görünenin arkasındaki karanlık bölgeye, çok cesurca değil ama yeterli oranda götürüyor!

“Karanlık Cennet”, intihar girişimi sonrası ölümden kurtardığı enfes kadının ve bir bilgisayar oyununun etkisi altına girerek, sevgilisinin aksine saflığını yitirmeye başlayıp, tinsel – duygusal – cinsel anlamda ihtiras yüklü, bir o kadar da muhataralı dünyayla tanışan genç adamın baş karakter olduğu ilginç gerilim. Öyle başı – sonu belli filmlerden değil; zorlu bir ruhiyat çalışması. İzlemesi belki sabır istiyor fakat bitince de garip bir sinema zevki veriyor.

“Çakal”da, özellikle Amerikan Bağımsız Sineması’nın ilgilendiği bir tarz denenmiş ve hayli de başarılı olunmuş: ‘Büyük cengel İstanbul’un alt yaşamı / kültürü içinde, ailenin (babanın) hoyratlığıyla çevrenin suçu teşvik eden cazibesi arasında sıkışıp, akvaryumdaki balık gibi özgürlüğü tanıyamadan, günün birinde oksijensiz kalarak yitip gidecek genç adamın dramatik öyküsü! ‘İç ses’in doğru kullanılmasıyla, yüreğin iyiliğinin toplumsal koşulların karanlığında nasıl boğulduğuna dair, perdede gördüklerimizden çok göremediklerimizi anlatan, akıllıca çekilmiş, ritmi ve atmosferi bütünüyle doğru bir film. Oyuncu seçiminde bazı yanlışlar olsa da üzerinde durmuyor; İsmail Hacıoğlu’nun ilk kez ‘rol kesmeden’, karakterini başarıyla giyindiğini vurguluyorum. Öyle ki, kafasını gerçekten dumanladığına dair kuşkularım bile var!

“Başımıza Gelenler”, bir aile kurmak isteyen bekâr kadın ile hovarda erkeği, araba kazasında ölen ortak arkadaşlarının bebeğiyle aynı evde yaşamaya mahkûm bırakarak ‘bir taşla iki kuş vuran’ romantik komedi / kısmen dram. ‘Zıt kutuplar birbirini çeker’ yasası gereği, zoraki bir araya gelen çiftin çatışıp uzaklaşmasını ve hızla birleşmelerini anlatırken, kız bebeğin tüm sevimliliğini hikâyenin sürükleyici unsuru yapmak, az hüner değil. Cilâ ise, ışıltılı Amerikan yaşamları, hoş kadın, sportmen erkek vb. Sonuç: İzleyin, eğlenin, unutun!

“Ateşle Oynayan Kız: Millennium Üçlemesi II”de, koyu giysi – makyajı, ‘piercing’ ve dövmeleriyle uç stilleri temsil eden fiziki görünümü dışında cinsel rolleri de tersine çevirmeye kararlı, hapishaneden şartlı salıverilmiş ‘ayrıksı’ hacker kız Lisbeth Salender ile deneyimli gazeteci Mikael Blomkvist, bu kez karşılaşmadan / paralel biçimde, kadına yönelik şiddetin çerçevesini belirlediği , ‘medeni’ Avrupa’nın en önemli sorunlarından ‘fuhuş köleliği’nin üzerine gidiyorlar: Değişik ve sert bir suç gerilimi, seyri tahmin edilemeyen gerçekçi bir polisiye. Son yıllarda, sapkınlıkların uç örneklerini içermesi bakımından dünyanın gündemine bomba gibi düşen baba – kız ilişkilerinin nefret yüklü bir örneği de filmin bütününe sinerek, izleyene tuhaf biçimde kötü hissettiriyor.

(19 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Bu Filmleri mi Desteklemiş… Vah, Vah!

Opera binası olmayan, içinde yaşayanların çöpleriyle sürekli pislettikleri, ağaçlarına / hayvanlarına sistematik biçimde işkence edilen ve zaten binalarının da yarısı kaçak olan bir kültür başkenti! Bana göre bardağın yarısından fazlası boş! Ve bu başkentin (!), vatandaş vergilerinden oluşmuş fonlarını dağıtan bir ajans! Sinema ayağında bu fonlardan destek görmüş iki kurmaca film vizyonda! Biri, Şehir Tiyatroları’nın sıkıcı tarihi oyunlarından daha beter “Şenlikname: Bir İstanbul Masalı”; diğeri de beşinci sınıf macera “Sultanın Sırrı”! Düşünün, edebiyatımızda onca eser varken, tarihimizle ve ‘İstanbul denilen muhteşem alem’le ilgili sinema diye karşımıza bu acemilikler silsilesi çıkarılıyor. Yazıklar olsun! Bu filmleri, özellikle ikincisini izlerken ben utandım, yermek dahi istemiyorum; fakat gerçekleştirenler ve onlara halkın vergilerini akıtanlar hiç sıkılmamışlar! Pes!

(13 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

10 Aralık 2010 Haftası

“Turist”, ideal kadın formu Jolie ile rüyalara uçuran erkek Depp’in, çiftler için ‘seksapel bir kent’ olan ve duyuları aşan Venedik’te, ölümcül tehlikenin ortasında kalıp ‘tutkulu aşkın -neredeyse- kitabını yazdıkları’, hafif film. Hafifliği kim umurunda? Bir süreliğine ve bu şekilde perdeden içeriye kaçmak çekici yahu!

“Narnia Günlükleri: Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu”, serinin başkahramanları olan dört kardeşten -ergenlik çağına girmiş olan- ikisinin, huysuz küçük kuzenle Narnia’ya dönüp katıksız bir deniz serüvenine atılmaları: Yeni bir ‘kendini tanıma, dışarıdakinden önce içindeki karanlığı yok etme ve cesaretini sınama hikâyesi’ daha! Düş gücünün sınırsız etki alanında, tehlike ve bu film hayli büyümüş. Üç boyut ve daha akıcı bir öyküleme ile dijital sanatçılar yeni meydan okumalara girişmişler. Dev deniz canavarının, gemi ile içindekilere saldırdığı uzunca bölümdeki komplike tekniğe özellikle dikkat!

(09 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com