Ali Ulvi Uyanık tarafından yazılmış tüm yazılar

Bu Sansürle, Sinema Kanallarına Tamamıyla Elveda!

Sözün bittiği yere geldik (aslında çoktandır gelmiştik)! Çoğunluğun oylarıyla seçilmiş hükümet, sigara ve alkole savaş görüntüsü altında sanatı da sansürlüyor; sayısı zaten az olan sinema tutkunlarını hiçe sayıyor! Vatandaşın para ödeyerek satın aldığı tematik kanallara da, dünyanın en önemli sansür organizasyonlarından RTÜK’ün yasası altında sansür uygulatıyor!

Alkol yasaklarıyla birlikte sinema kanallarında film seyretmeye tamamıyla veda etmek durumundayız! Bu yasağın geleceğinin sinyallerini Başbakan 2010 yılında vermişti.

Aşağıda, “Sansürden asla kurtulamayacağız!” başlığı altında 2010 Temmuz’unda yayımlanan yazımdan o bölümü aktarıyorum.

“Eyvah! Başbakan alkole savaş açıyor!

Önce haber: “Sigarayla mücadelesi Dünya Sağlık Örgütü tarafından ödüllendiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, alkol yerine meyve önerdi. Erdoğan, sigaranın zararlarını anlatırken, ‘Bu işin sulusu da, kurusu da zarar… Bu alkol nereden elde ediliyor? Meyvelerden filan elde edilmiyor mu bunlar? Üzümden elde etmiyor musun, ediyorsun. Onları ye’ dedi”.

Neden eyvah? Çünkü Başbakan’ın sigaraya açtığı savaşta asıl kaybeden sinema sanatı oldu: RTÜK İmparatorluğu, yasa maddesine dayanarak yaşadığımız dünyanın bir gerçeği olan sigarayı sinema evreninden ‘sildi’. Böylece, ‘blurlama tekniği’, oyuncu performanslarının ve filmlerin ‘içine etti’/ediyor! Şimdi, aynı teknikle filmlerden bir de ‘alkol silinirse’, ‘tüy dikecek’!”

(24 Mayıs 2013)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

28 Ocak 2011 Haftası

“Tron Efsanesi”, deha düzeyindeki bilgisayar oyunları tasarımcısı babasının aniden kaybolmasından yirmi yıl sonra -bir şekilde- dijital dünyanın içine girerek, buradaki Sistem’i ele geçirmiş ve gerçek dünyaya sıçramaya hazırlanan ‘ana program’ ve ‘program’larla, bir ‘kullanıcı’ olarak mücadele eden genç adamın hikâyesi üzerine kurulu. Şüphe götürmez biçimde, şaşırtıcı: Sıfırdan yaratılmış bir bilgisayar sonsuzluğu içinde giderek büyüyen ve ayrıntılarla her saniye daha karışıklaşan program ağlarında, 3D teknolojisinin de katkısıyla zor bir serüven duygusu yaşamak durumundasınız. Güdümbilimsel, zor, fakat bu tür bir seyir zevkine başka bir filmde ulaşmanız henüz olası değil. Sanki kullandığınız bilgisayarın geometrisindeki karanlığın içinde, keskin ışıkların / renklerin rehberliğinde dolaştığınızı hissedeceksiniz. Ve unutmayın ki, zaman zaman ışık hızında akan dijital bir öykü olsa da, bir babayla oğlu arasındaki bağlılığın sınandığı bir duygusallık… Elektronik müziğin öncü ikilisi Daft Punk’ın, ruh halinizi bu dünyaya uyumlu hale getiren müzikleriyle filme en önemli katkıyı sağladığının altını da kalınca çiziyorum.

TRON (1982)

1982 yılı yapımı, Steven Lisberger’in senaryosunu yazıp yönettiği “TRON” Türkiye’de gösterime girmedi. 10 yıl sonra, Walt Disney Home Video’nun Türkiye temsilcisi AVT tarafından çıkarılan videosu raflarda yerini aldı. Aşağıdaki izlenimlerim, on beş günlük dergi Milliyet Sanat’ın 01 Mart 1992 tarihli sayısında “Videolardan Seçmeler” başlığı altında yayımlanmıştır. Günümüz bilgisayar animasyonu tekniklerinin hayal edilme aşamasında olduğu, ‘internet’ sözcüğünün bile henüz kullanılmaya başlanmadığı bir yılda çekilen film, belli ki beni çok etkilemiş.

Işığın değişik boyutlarda yol aldığı bilgisayar evreni içinde “Yıldız Savaşları”nı yaşamak… Yoğun bir bilinçaltı jimnastiğiyle zorlu bir yolculuğa çıkmak… Enerji dolu, soluk alıp veren bir bilgisayarın içinde “sanal mı yoksa gerçek mi” sorusunun yanıtını aramak… Genç bilgisayar programcılarıyla üst düzey yöneticinin savaşına katılmak… Gücü ve despotizmi simgeleyen Merkez Kontrol Programı (MKP) ile ‘asi’ Tron Programı’nın ‘mikro devreler’ içinde müthiş ivme kazanan mücadelelerini izlemek… Animasyon tekniklerinin kompüter egemenliğinde nasıl kusursuzluğa ulaştığına ve çizgilerin düz, simetrik, soğuk dünyasında bile ‘ruh’ların nasıl var olabildiklerine tanık olmak… Şaşkınlık ve kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla ‘mükemmel olmak’ın gerçek karşılığını yakalamak… Oscar adayı ‘kostüm tasarımı’ ve ‘ses’in ayrıntılarına kafa yormak… Sinemada çok ama çok az rastlayabileceğimiz bir teknoloji yoğun filmin duygusal açılımlarında gezinmek… Evet, evde bir film izlemek için geçerli nedenleri ve Jeff Bridges, Bruce Boxleitner, David Warner, Cindy Morgan’dan oluşan ‘kompüterize’ kadrosuyla kaçırılmaz.

“Biutiful”, adaletten yoksun, sefil, acı insan yaşamlarının ortasında, var olması bile kocaman bir problem olan eski karısı, iki küçük çocuğu, kan işemeye başladığı safhada artık baş edemediği prostat kanseri ile ölüme giderken geride bıraktıkları için plânlar yapan, üstelik medyum yetenekleri olduğu için kalbi fazlasıyla kavrulan, 6,932 milyar kişiden bir adamın şu berbat dünyadaki son günleri. Javier Bardem adındaki oyuncunun, seyirciye aktardıklarından daha fazla, kendi kariyeriyle ilgili yaşadığı, ‘karakterin gerçekliği’ noktasındaki tuhaf deneyimi… Iñárritu, insan derilerine monte edilmişçesine anları yakalayan kamera çalışmasıyla mutsuz olmak için epey neden yüklüyor. Pesimistler, ruhları daha da ‘batmış’ şekilde çıkacak filmden.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

(27 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

21 Ocak 2011 Haftası

“Çölde Kutup Ayısı”, romanının yayımlanması için sancılar çeken, bir de ‘kazayla baba’ adayı olma sorumluluğu altında ezilen genç yazar Gunther’in, 13 yaşındaki günlerini, devlet korumasına alınana dek geçen sefil yaşamını anımsaması üzerine kurulu. Flaman alt sınıfının en aylak, en iğrenç üyelerini oluşturan üç amcası, alkolik babası ve tuvaleti dışarıda ev ile bu ‘koca çocukları’ çekip çevirmeye çalışan büyükannesiyle yaşadığı, ‘kazurat’, alkol, tütün kokulu fakat tüm bu pisliğin altında karşılıksız sevginin parıldadığı tuhaf anılar bunlar. Zor bir uyarlama. Tavizsiz biçimde gerçekçi, yürek atışlarını hissettiğiniz bir anlatı, doğal akışa uyan kamera kullanımıyla, sisteme uyumlu -arınık, ancak ruhsuz- bireylerin tam tersi karakterlerini yaşanır kılıyor. Acı yaşamların, küçük sevinçlere tutunduğu insan öyküleri: Bir Roy Orbison konserini, kendilerininki haczedildiği için İranlı komşularının televizyonundan izleyerek çocukça şımarmaları gibi.

“Büyük Sır”da, 1930’ların Tennessee kırsalında kırk yıldır münzevi bir yaşam süren adamın, ‘işlerin kesat’ gittiği cenaze evine gelip, kasaba halkının katılımıyla ‘ölmeden ölüm töreni’ni yapmak istemesi, ilk başta zekice gelişecek bir mizahın ipucu gibi görünse de, ilerledikçe, seyirci üzerinde etkili olamayacak bir sır etrafında gelişen yavan bir öyküye dönüşüyor. Hikâyedeki boşlukların yanı sıra, asıl sorun, büyük oyunculara (Oscar ödüllü Robert Duvall, Oscarlı Sissy Spacek, Oscar adayı Bill Murray…) küçük gelen bir film olması. Televizyonda izlemek için ideal ama…

“Ağaç”, dört çocuklu genç anne – babadan kurulu, kent dışındaki ve kökleri su bulabilmek için uzaklara doğru ilerleyen bir ağacın kenarındaki portatif evlerinde yaşayan aile fertlerinin, kalp krizi sonucu babayı kaybetmeleri sonrası içine düştükleri duygusal boşluğun içinde birbirlerine tutunma çabalarını öykülüyor. Bu Avustralya’dan gelen film, ağaç metaforunu kullanarak, anne ve her bir çocuk için farklı tonlar içeren ‘ölümü kabûllenememe ve fakat giderek de doğal döngüye dönüş’ sürecini yumuşak bir üslûpla aktarırken, aileyi bir arada tutmanın değerini anımsatıyor. Gereksiz yere coşup çarpıcı anlar yaratmak iddiasında olmayan ve genel olarak sakin akan, teknik düzeyi yüksek bir çalışma.

(20 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

14 Ocak 2011 Haftası

“Tehlikeli Aşk”ta, Bollywood, çok güzel kızla nefes kesici derecede yakışıklı erkeğin, gerçek dünyaya taban tabana zıt ve inanılmaz ‘plâstik’ estetiğe sahip ‘acıklı aşk hikâyesi’ni, Las Vegas, Los Angeles, New Mexico’dan sunuyor: Tuhaf derecede sürrealite! Eleştirmenin anlamı var mı? Tanrı, bizleri 128 dakikalık sürümünden korudu (bu 90 dakika)!

“Megazekâ”, ‘dünyayı kurtarma günleri’nin yakışıklısı süper kahramanın, aslında, ‘kötü’ diye tanımlanan dehanın ‘olmazsa olmaz’ı olduğuna, meseleye ‘diğer taraf’tan bakarak işaret ediyor. İşaret etmekle kalmayıp, doğrunun ne olduğuna bambaşka açılardan yaklaşarak, buruk ve buruk olduğu kadar neşeli bir ‘süper zeki adam’ portresi yaratıyor. Eğer çocuklar illâ bir ders alacaklarsa, hayatın siyah ya da beyaz değil rengârenk ve farklı olanı sevmenin de önemli olduğunu öğrenecekler.

“Kâğıt”, insanlara hizmet etmek yerine onların yaşamlarını çevreleriyle birlikte mahveden ‘ceberut devlet’in en önemli organı olan bürokrasiyi, insanlığın aydınlanması ve özgürlüğü yolundaki en önemli buluşlardan biri olan ince – kuru yaprakların kötücül amaçlarla kullanılmasıyla simgeleyen hikâyesini farklı stilde anlatmayı deniyor… Ancak sinemamızın ezeli zaafı olan, kaba hatlı, kıvrımsız, düz ve ‘kendi içinde estetik’ barındırmayan metnin kurbanı oluyor. ‘Mesajlarını gözümüze sokuyor’; soktukça da etkisini yitiriyor… Sonunda da bir derse dönüşüyor! Biz seyirciler ‘gayet iyi anlayıp’ tam puanla sınıfı geçiyoruz da, geriye sinema adına belleğimizde ve yüreğimizde ne kalmış oluyor, bilemiyoruz. Yine de desteklenmesi gerekli bir film. Hele ki, RTÜK İmparatorluğu gibi kurumlarla sansürü devam ettiren ‘haşmetli devlet’, silâh gibi kullandığı kâğıtlarını şimdilerde başka hedeflere fırlatıyorken…

“Cadılar Zamanı”, Ortadoğu’ya yapılan Hıristiyan Seferleri’nde (14. yüzyılın ilk yarısı), kadınların ve çocukların da öldürülmeye başlanması üzerine ‘yüreklerindeki şeytan’dan rahatsız olup savaşmayı bırakan iki şövalyenin, sonradan ‘mecburen’ üstlendikleri bir görevde ‘gerçek şeytan’la karşılaşarak kefaretlerini ödemeleri çizgisinde gelişen fantastik serüven. Orta Çağ’ın, veba salgınının, kilise egemenliğinin ‘karanlığı’ ile gotik korkuyu başarıyla birleştiren, set tasarımları, müziği ve özellikle ışık kullanımında şaşırtıp büyüleyen görüntüleriyle, perdeye mıknatıs gibi çekiyor (Osmanlı döneminde ‘kabak ışık’ kullanan görüntü yönetmenleri özellikle izlemeli).

“Benim Adım Aşk”, Milano’da yaşayan kent soylu zengin ailenin üç çocuklu gelini Rus asıllı kadının, oğlunun aşçı arkadaşıyla sürüklendiği tutkulu cinsel serüvendeki ‘açığa çıkma’ anını ve ardından gelecek trajik olayı bekleyen seyirciyi, biçimsel ustalıkları da kullanarak, tam iki saat hikâyeye ‘yapıştırıyor’. Sinemayı sanat yapan bu tabii ki: Binlerce kez işlenmiş öyküyü, değişik – riskli bir gramer belirleyerek tazelemek! Bu film, tepeden tırnağa sanat eseri!

”Aşk Sarhoşu”, yeryüzündeki insan sayısı kadar tanımı olan ‘aşk’ın en zorlarından, en imkânsız gibi görünen hallerinden birini öykülüyor. Yaşamındaki ‘mümkün olmayanlar’ listesinin ilk sırasında ‘birine duygusal bağlılık’ gelen ressam kız ile ‘cinsel performanslarını paraya tahvil etse çok zengin olacak’ ilâç prezantasyon temsilcisi ‘şeytan tüylü’ genç adam arasında oluşan kuvvetli cinsel ilişkinin sonradan dönüştüğü aşk! Herkesin birbiriyle acımasızca savaştığı ‘rekabet muharebeleri’nin tam ortasında, sinsi bir hastalığın pençeleri içinde, gelecekte fiziki – ruhsal kötü günlerin yaşanacağı bilindiği halde, aşk, nasıl olup da, sistemin, toplumsal afyonların, bireysel uyuşturucuların üzerine çıkıp, bu kadınla erkeği sımsıkı bağlayabildi? Büyük ve değerli filmlerin yapımcı – yönetmen – yazarı Edward Zwick (1952 doğumlu), kalplerine sızarak harika performanslar elde ettiği iki oyuncusuyla birlikte, duygusal sömürülere prim vermeden ve mizahın gücünü akıllıca kullanarak bu sorunun yanıtını aramış… Genç karakterlerle, olgun seyircilerin daha kolay duygudaşlık kuracaklarını sanıyorum.

(12 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

07 Ocak 2011 Haftası

“Güzel Bir Hayat Düşlerken”, 1991’de, ‘parçalanmaya başlamış’ Yugoslavya’nın Hersek’teki köyünde, yıllar önce ‘parçalanmış bir aile’nin diplere itilmiş saflık ve sevgiyi yeniden canlandırmasını, insan olduğumuzu ‘fena, hem de çok fena hissettirerek’ öykülüyor. Sapasağlam bir hikâye… Duygusal dalgalanmalar ve tonların yüreğinizi ele geçirdiği bir anlatım stili… Doğal oyunculuğun en iyi örnekleri… Yeni yılın ilk mükemmel filmi.

“Eyyvah Eyvah 2”, İstanbul’da bulduğu kayıp babası ve bu arayışında ona yardımcı olan ’harbi şarkıcı abla’, frapan Firuzan ile Çanakkale – Geyikli’ye dönen açıkgöz -fakat hemşire Müjgan’a ilanıaşkta mahcup- klarnetçi Hüseyin’in yeni sakarlıkları / serüvenleri… Yine ‘içimizden’ ve yine insanımıza özgü mizahtan üretilmiş bir eğlence. İddiasız, güldürmeye dönük, seyirciye vaat ettiklerini yerine getiren, aksaksız sayılabilecek bir çalışma. Zaten tekdüze bir hikâye olduğundan, öyle unutulmaz komedi anları yaratabilecek iniş – çıkışlar, iç içe geçmiş hareketler falan beklemeyiniz. Gidiniz, neşeleniniz, mutlu olunuz.

(05 Ocak 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

31 Aralık 2010 Haftası

“Hayde Bre” adlı ‘samimi film’, tüm fazlalıklarına ve tartım sorunlarına rağmen belleğime üç not düştü: Bir; çok doğru: “Kendini ait hissettiğin yer evindir.” İki; çocuklarıyla yaşam savaşı veren bir anne, gerçekten de, ‘her anlamda’ azami dayanıklı müstesna bir varlıktır. Üç; Nilüfer Açıkalın, bu rolünü (Saadet) tamamıyla ‘giyinmiş’ ve mükemmel oynamıştır.

“Gulliver’in Gezileri”, İrlandalı yazar Jonathan Swift’in (1667 – 1745), hem kurumları, hem de insan açgözlülüğünü eleştiren, dört bölümden oluşan, dünyanın da temel 100 eseri arasında bulunan kitabının ruhunu, günümüz rekabet sisteminde saflığını koruyup aşka inanan komik başkarakterini Bermuda Şeytan Üçgeni içinde bir yolculukla cüceler dünyasına götürerek aynen aktarıyor. Ancak, stil olarak günümüz popüler güldürü anlayışını, Jack Black’in canlandırdığı, anti – yakışıklı, kaba ve sevimli adam sentezi karakterle çılgın uçlara çekiyor. Yarattığı masalımsı dünya ise mükemmel… “Shark Tale” ve “Monsters vs Aliens” gibi önemli animasyonlara da imza atan yönetmen Rob Letterman, mekânları, arka plânları, nesneleri, figürleri en zenginleştirilmiş şekilde tasarlayıp orantılayarak çerçeveye yerleştirmiş ve katıksız bir görsel kalitede sunmuş. Ve 3D ile de boyutlandırıp, seyircinin sinemasal doygunluğunu üst seviyelere çıkarmış. Memnun kalmamanız için bir neden yok.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Çapkın”, duygularından arınmış biçimde zengin kadınlara tutunan ve cinsel cazibesi / gücü sayesinde para emerek sistemin içinde var olma savaşı veren genç adamın, ‘kendisinin kadın karşılığı’ bir kıza tutulması ile ‘tuzla buz’ olmasını, “Young Adam” ve “Asylum”la tanıdığımız yaman İngiliz David Mackenzie, hikâyenin gereklerini yerine getirerek tam anlatmış. Sinemanın gördüğü jigololar içinde, Richard Gere’dan (“American Gigolo” / 1980) sonra, günahlarıyla parlayan kent L. A.’de ‘iş tutan’ ve finalde ‘aşkını gömüp ruhunu satmayan’ genç jigolo rolünde Ashton Kutcher da özel bir yere sahip artık.

“Aslı Gibidir”, orta yaşlı İngiliz yazar ile onu İtalya, Toscana’da gezdiren sanat galerisi sahibesi Fransız kadının bir günlük hikâyesi. Gün ilerledikçe ve diyaloglar da evlilik, evlât sahibi olma, çatışmalar, bencillik, karşılıksız – yıpratıcı duygular gibi konulara açıldıkça bir karı – koca ilişkisinin ciddi ruh haline girmelerini anlatıp, seyirciyi de bu imgelemle gerçek arasındaki katmanlı yapının içine çekiyor: Yoksa sahiden karı kocalar mı? Gerçek çift olmasalar da ‘aslı gibiler’! İlk sahnelerdeki sürekli konuşmalarla zorlanma ihtimaliniz olsa da, giderek yükselen ‘gerilim’ ve ‘çok canlı’ kamera çalışmasının etkisinde, kendi hayatınızın içinde buluyorsunuz kendinizi. Sonuç: Bittiğinde, bir ustanın eserini izlediğinizi tam olarak hissettiğiniz filmlerden.

(28 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik