Sinemia Botu ile Sinema Asistanlığınızı Yapay Zeka Yapsın

Sinemia son dönemin çok ses getiren chatbot teknolojisini, Türkiye’deki sinemaseverlerin kullanımına sunan ilk marka oldu. Sinemia Messenger Bot sayesinde artık sinemayla ilgili tüm bilgilere, internet üzerinden tek tek arama yapmak yerine, bir noktadan kolayca ulaşılabiliyor. Adeta bir kişisel asistan gibi çalışan bot, bulunulan yere en yakın sinema salonlarını 10 saniyede listeliyor, sinemayla ilgili bilgi ve içerikler saniyeler içinde kullanıcının önüne düşüyor. Sinemia, bu hizmetini Türkiye ile eşzamanlı olarak ABD’li sinemaseverle de buluşturdu.

5. Uluslararası Farklı Bakış Açıları Kısa Film Festivali

Katadrom Kültür, Sanat ve Sosyal Politikalar Derneği tarafından düzenlenen 5. Uluslararası Changing Perspectives Kısa Film Festivali, 10 – 16 Mart 2017 tarihleri arasında İstanbul’da başlıyor. Geçtiğimiz yıllarda, “Yabancı”, “Kimlikler”, “Sınır” gibi temalara odaklanan festivalin bu yılki teması “Ütopya” ve dünyanın “take-a-way” özelliğine sahip tek festivali olarak festival özel gösterim seçkileriyle bugüne kadar Sofya, Berlin, Kopenhag, Oldenburg, Talin ve Madrid, Leipzig ve Yogyakarta gibi birçok şehirde sinemaseverlerle buluştu. Uluslararası ağı her yıl gittikçe büyüyen festival, bu yıl özel seçkileriyle Berlin ve Sao Paulo şehirlerinde devam edecek.

5. Uluslararası Farklı Bakış Açıları Kısa Film Festivali yazısına devam et

İstanbul Modern Sinema’da Eskimeyen Filmlerin Gösterimi Devam Ediyor

İstanbul Modern Sinema, Nisan ayında Türk Tuborg A. Ş.nin katkılarıyla, Yeşilçam’ın unutulmaz klasiklerinden sinemamızın ödüllü filmlerine kadar uzanan geniş bir seçkiyle Eskimeyen Filmler adlı bir program düzenliyor. Klasikler, zaman içerisinde kült haline dönüşen yapımlar, kıyıda köşede kalmış gizli hazineler ve güncel ödüllü filmlerle birlikte sinemamızın mevcut birikimini bir araya toplayan program, akademisyen ve yazarların sunumları ile gerçekleşecek. Gösterilecek filmler arasında Metin Erksan’ın Karanlık Dünya, Memduh Ün’ün Üç Arkadaş, Atıf Yılmaz’ın Ah Güzel İstanbul, Özcan Alper’in Sonbahar ve Semih Kaplanoğlu’nun Bal adlı filmleri de yer alıyor.

İstanbul Modern Sinema’da Eskimeyen Filmlerin Gösterimi Devam Ediyor yazısına devam et

5. Uluslararası Kayseri Altın Çınar Film Festivali

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kayseri Valiliği ve Başbakanlık Tanıtma Fonu destekleriyle, Anadolu Sinemacılar Derneği tarafından düzenlenen Uluslararası Kayseri Altın Çınar Film Festivaline başvurmak isteyen sinemacılar; Ulusal Belgesel, Ulusal Kısa Film ve Ulusal Animasyon dallarında yapılacak olan yarışmalara 07 Nisan 2017 tarihine kadar başvurularını gerçekleştirebilirler.

5. Uluslararası Kayseri Altın Çınar Film Festivali yazısına devam et

Bordo Bereliler Suriye, 07 Nisan’da Sinemalarda

Özel Kuvvetlere bağlı bordo bereli askerlerimizin, Suriye’deki operasyonunu konu alan Bordo Bereliler Suriye filmi 07 Nisan’da izleyicilerle buluşuyor. Erhan Baytimur’un yönettiği, senaryosunu Coşkun Gündoğdu’nun yazdığı, Bordo Bereliler Suriye filminde Cenk Ertan, Sedat Mert, Erdoğan Yaprak, Turgay Atalay, Oğuz Yağcı, Arda Esen, Taner Bahadır, Ali Ertem, Açelya Elmas, Feyza Çıpa, Halil İbrahim Kalaycıoğlu, Tuğba Özay, Yaşar Uzer, Burak Arslan, Tayfun Sav, Alper Atak, Kübra Dilara Çelen ve Kahraman Sivri rol alıyor.

Cem Yılmaz, Deli Aşk’la Aşk Acısına Derman Olmaya Geliyor

10 Mart Cuma günü vizyona girmeye hazırlanan Deli Aşk’ta birbirinden ünlü isimler filme konuk oyuncu olarak destek oldular. Cem Yılmaz da kendi filmleri dışında yapımını üstlendiği ilk film olan Deli Aşk’ta kendine has tedavi yöntemleri olan enteresan bir psikolog Şefik Ercan karakteri ile karşımıza çıkacak. Yılmaz’ın, Ekrem’in aşk acısına derman olmaya çalışacak Şefik Ercan karakterine dönüşebilmesi için sette saatler süren, özel saç ve makyaj çalışması gerçekleştirildi.

Ferhan Baran Yazıyor: Aile ile Helâlleşmek

Xavier Dolan’ın anne ile ilişkisi sinemaya adım attığından beri gündemdedir. Kanadalı gencecik sinemacı 2008 yılında ilk filmini çektiğinde 19 yaşındadır. ‘Annemi Öldürdüm / J’ai Tué Ma Mère’ adını taşıyan bu otobiyografik deneme yönetmenin 15-16 yaşlarını sıcağı sıcağına perdeye taşır. Başrolde bizzat kendisinin yer aldığı terapi niteliğindeki bu ilk film, genç Hubert’in ergenlik acıları, mesafeli annesiyle yolunda gitmeyen ilişkisi ve … Devamı… »

13. Akbank Kısa Film Festivali Başlıyor

Sinema sanatı üzerinde kısa filmlerin etkin rolünün bilinciyle, Türkiye’de bu alanda bir platform oluşturma hedefiyle başlayan alanında öncü etkinliklerden biri haline gelen Akbank Kısa Film Festivali, 13 – 23 Mart tarihleri arasında 13. kez düzenlenecek. 10 gün boyunca keyifli bir program sunacak olan festival, bu yıl ilk kez açılan “Forum” bölümüyle kısa filmlerin senaryo aşamasından desteklenmesine yönelik eğitimler düzenlenmesini de hedefliyor.

13. Akbank Kısa Film Festivali Başlıyor yazısına devam et

Pablo Larrain’den Yaman Bir Anti-Biyografi Denemesi

‘Jackie’ üzerine yazalı iki ay olmamışken Pablo Larraín’in eş zamanlı olarak çektiği diğer biyografik çalışması ‘Neruda’nın ülkemizdeki gösterimi başladı bile.

Şilili usta sinemacının 60’lı yılların Amerikan ikonu First Lady’nin öyküsünü ele alışı, Hollywood usulü beşikten mezara biyografi filmlerinden farklı oluşuyla dikkate değerdir. Bir kadın karakteri merkeze aldığı bu ilk çalışmasında, beklenmedik bir trajedinin kurbanı olan Jacqueline Kennedy’nin, Dallas’taki meşum suikasti takip eden yaklaşık bir haftalık süreçte yaşadıklarını, travmatik kimlik krizini, tüm ulusun ve dünyanın gözleri üzerindeyken vakur bir duruş sergilemeye çabalamasını ustaca yakın planlarla aktarır perdeye.

Oysa biz onu ülkesinin CIA tarafından tezgâhlanmış darbeyle tarumar edilmiş geçmişini irdelediği filmleriyle biliriz. Ünlü üçlemesinin ilki olan (İstanbul Film Festivali’nden Altın Lale ödüllü) ‘Tony Manero’, başkent Santiago varoşlarında bir kafede şov yapan, tek tutkusu, o dönem sadece Amerikan filmlerinin gösterildiği sinema salonlarında defalarca izlediği John Travolta figürlerinden oluşan gösteriyi sahneye koymak olan ve amacına ulaşma yolunda gözünü kırpmadan cinayetler işleyen dansçının kişiliğinde döneme özgü ahlaki çöküntüyü gözler önüne serer.

Üçlemenin ikinci ayağı olan 2010 yapımı ‘Post Mortem’in Latince özgün adı ‘ölüm sonrası’ anlamına gelir ve otopsilerde sıkça kullanılan bir deyimdir. Larraín bizleri bu kez darbenin başlangıç günlerine 1973 Eylül’üne götürür. Ana karakteri morg görevlisi aracılığıyla bir ihanet öyküsü anlatır. General Pinochet’nin seçilmiş devlet başkanı Salvador Allende’ye ihanetini, aşkına karşılık bulamayan içe dönük Mario’nun sevdiği kadını kendi elleriyle yokediş öyküsü vasıtasıyla anlatarak dönemin otopsisine soyunur.

En tanınmış filmi olan ve bizde sinemalarda gösterilmiş olan üçlemenin son bölümü ‘No’ ise 15 yıllık Pinochet diktasının 1988’deki referandumla düşürülmesinin hikayesidir. ‘Faşist Diktatöre Hayır’ başlıklı kampanyayı tarihi gerçeklere bağlı kalmadan kurmaca gelişmelere yaslanarak aktardığı için eleştiri almış olsa da, dönemin ruhuna uygun U-matic video çekimleri, gerçek ve kurgu görüntülerin mükemmel bir şekilde bağlandığı kurgu marifetiyle sonucunu önceden bildiğimiz bir referandum sürecini soluk soluğa izleriz.

Berlinale ödüllü 2015 yapımı ‘El Club’ ya da benim kişisel çevirimle ‘Günahkârlar Kulübü’, yönetmenin karanlık ve kasvetli dünyasına dönüş yaptığı çalışmasıdır. Şili’nin kilometrelerce uzanan kıyı şeridinde yer alan küçük balıkçı kasabasında Vatikan’ın skandallara karışmış rahipleri sürgün ettiği bir tövbe evinde geçen filmde sinemada şimdiye kadar gördüğümüz en sert kilise eleştirisine imza atar, kapalı kurumsal otoritenin çürümüşlüğü temasından yola çıkmış olan üçlemesinin ardından içe dönük bir başka kulübün, ikibin yıllık Katolik kilisesinin ipliğini pazara çıkarmaya soyunur.

‘El Club’ sinemacının yıllardır düşlediği ‘Neruda’ projesine finansman bulmaya çalıştığı dönemde, küçük bir bütçeyle 2.5 haftada haftada tamamlanır. Berlin Film Festivali’nde bu filmi izleyen ve ödüllendiren jüri başkanı Amerikalı tanınmış sinemacı Darren Aronofsky’nin teklifiyle ‘Jackie’ projesine soyunur daha sonra. Ve sıra daha büyük bir bütçe gerektiren, beş uluslu ortak yapım ‘Neruda’ya gelir sonunda.

Neruda’yı ‘o bizim suyumuz, toprağımız, ağacımızdır’ diye tanımlar sinemacı. Şillili yazarın ‘ülkesini ve toplumunu hiçbir tarihçi ya da gazetecinin anlatamayacağı biçimde anlattığını ve gücünün burdan geldiğini’ ilave eder. Konvansiyonel bir biyografi filmi değildir yapmak istediği. Aynı ‘Jackie’de olduğu gibi şairin yaşamından 2 yıllık bir süreci mercek altına alacaktır.

Neruda’nın seçim kampanyasında çalıştığı Radikal Parti’nin sol kanadından devlet başkanı Videla’nın ABD işbirliğiyle Komünist Parti’yi yasadışı ilan ederek solcu avı başlattığı yıllardır bunlar. Sol koalisyon senatörlerinden Neruda, 1948-1950 yılları arasında ülkesinde kaçak olarak yaşamış, daha sonra And dağları yoluyla Arjantin’e kaçmış. Şairin 1971’de Nobel ödülü kazandıktan sonra yaptığı konuşmada ‘bu söz konusu iki yıllık süreçte neleri yaşadığını, nelerin hayal ürünü olduğunu bilemediğini’ dile getirmesi, yönetmen ile daha önce ‘El Club’da birlikte çalıştığı senaryo yazarı Guillermo Calderón’un çıkış noktası olmuş. Her zaman ‘bir öykü anlatıcısı’ olduğunu ifade eden Larrain kapalı kapılar ardında hayal gücünü devreye sokarak, doğaçlama bir Neruda portresi çizmeye soyunmuş.

Komünist, Latin Amerika’nın yoksulluğu ve onurunu ünlü epik şiiri ‘Canto General de Chile’de dile getirmiş ulusunun sesi büyük şair, aynı zamanda etkin bir siyasetçi, yanısıra müthiş bir aşçı, kadınların sevgilisi haz ustası çok renkli bir kişilik Neruda. Bu anıt ismi ele alırken sadece gerçek gelişmelere yaslanmak istemiyor Larraín. Ve hınzır bir buluşla, bizzat şairin hayal ürünü olarak ortaya çıkan kurmaca bir karakter ilave ediyor öyküye. Kaçak şairin izini süren, onu yakalayarak başkan Videla’nın arzu ettiği biçimde rezil etmeye çalışan polis müfettişi Óscar Peluchonneau’dur bu.

Başta kim olduğunu bilmeden dış sesiyle tanıştığımız beceriksiz polis şefi, Pembe Panter’de Peter Sellers’ın yorumladığı müfettiş Clouseau’yu andırır. Polisiye yazın tutkunu yazar, yarattığı ezik karakterle pek eğlenir. Kaçtığı evlerde okuması için polisiye romanlar bırakır ona. Şairin gizeminden etkilenen müfettiş, peşinde olduğu yaratıcısının gölgesinden kurtularak başrole terfi etme çabasını sürdürür. Neruda ile komiser arasındaki kovalamaca, yaratıcı hayalgücü ile despot otoritenin ezeli kavgasına, avangard bir kara film tadı veren kedi-fare oyununa dönüşür. Hikâye, Borgesyen bir dokunuşla sonlanacaktır.

Pablo Larraín’in ‘No’da olduğu gibi ciddi konu başlıklarını mizahla sarmaladığı, gerçeklik ile fantezinin içiçe geçtiği, resmin bulanıklaştığı yarı fantastik bir anti-biyografi örneği, şairin şiirsel ritmini izlemeye özen gösteren yaman bir yol hikâyesi Neruda’. Şilili usta sinemacının, tarihin şairler ve hümanistlerce yazıldığının altını çizdiği, siyasetçiler ve düzen bekçileriyle dalga geçtiği hınzır bir deneme. Görüntü yönetmeni Sergio Armstrong, dışavurumcu geleneğin ışık gölge oyunlarını maharetle kullanıyor, karakterlere hep yakın uzun plan sekansları ve kaydırmaları mükemmel. Penderecki, Grieg ve Ives’ten gizemli ezgilerin süslediği ele avuca sığmayan fantezide, dönemin ruhunu yansıtan sanat yönetimi çalışması çok başarılı. Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco ile kurmaca müfettiş yorumunda Gael Garcia Bernal’ın yorumları kusursuz.

(13 Mart 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com