36. İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gerekenler

36. İstanbul Film Festivali’nin şehrimize konuk olmasına sayılı gün kaldı. Bu yıl 05 – 15 Nisan tarihleri arasında yapılacak olan gösterimler için genel bilet satışı 25 Mart Cumartesi günü başlıyor. Program kitapçığına Atlas ve Rexx Sinemaları ile İKSV’den ulaşabilir, zengin bir seçki içinden kişisel programınızı yapabilirsiniz. Festival üzerine bu ikinci yazımda, seçimlerinize katkıda bulunacağını umduğum, klasikler dışında kalan yapıtları içeren 15 filmlik geleneksel ‘kaçırılmaması gerekenler’ listemi takdim ediyorum.

1- VAHŞİ BÖLGE (La Region Salvage):

Meksika sinemasının ustalarından Amat Escalante ‘Heli’nin ardından çektiği son çalışmasında homofobi ve şovenizmi fanteziyle bir araya getirmiş. İki çocuklu sıradan bir aile üyelerinin, bu dünyaya ait olmayan ve saf cinsel haz veren varlığın çekimine kapılmaları üzerinden ilerliyor hikâye. Toplumsal sinemasında güçlü bir sinema diliyle hayal gücüne de alan açan Escalante, Venedik Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödüllü filmini Andrzej Zulawski’nin ünlü ‘Possession’una ithaf etmiş.

2- BEDEN VE RUH (Teströl Es Lelekröl):

Berlin Film Festivali’nden büyük ödül Altın Ayı ve FIPRESCI ödülleriyle dönen film, emekliliğe yakın bir mezbaha müdürüyle asosyal kalite kontrol personelinin ortak rüyalarla başlayan tutkulu aşkını anlatıyor. Tanınmış Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra çektiği bu ilk filmi Budapeşte’de bir mezbahada geçiyor. Rüyalarındaki birlikteliği gerçek hayata taşımaya çalışan ana karakterlerin hikâyesi büyülü gerçeklik tadı taşıyor.

3- BİR YAŞAM (Une Vie):

‘Mademoiselle Chambon’, ‘İnsanın Değeri / La Loi du Marché’ gibi yapımlarla tanıyıp sevdiğimiz Stéphane Brizé’nin Venedik Film Festivali’nden FIPRESCI ödüllü son çalışması, Guy de Maupassant’ın 1883 tarihli ilk romanının uyarlaması. Aristokrat bir kadının yaşamının 27 yılını takip eden, modern ve alışılmadık bir dönem filmi bu. Yönetmenin ustalıklı el kamerası, Barones Jeanne’ın bir şatoda başlayan yaşamını, evliliğini ve hayal kırıklıklarını ustalıkla yansıtırken erkek egemen toplumda umudunu yitiren bir kadın portresini tüm gerçekçiliğiyle yakalıyor.

4- ORNİTOLOG (O Ornitologo):

Locarno Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülüyle dönmüş olan yapım, doğanın huzur verici dinginliğinde gökyüzündeki yaşamı izleyen kuş gözlemcisi Fernando’nun, nehirdeki akıntının botunu alıp götürmesi sonucunda ormanla başbaşa kalması üzerine. Portekizli yönetmen Joao Pedro Rodrigues’in gerçek ve hayal, rüya ile kâbus arasındaki mesafenin belirsizleştiren yapıtı, dinsel öyküler, mitler ve cinsel hezeyanlardan besleniyor, hem baş karakterine hem de izleyiciye beklenmedik sürprizler vaadediyor.

5- KENDİN VE SEN (Dangsinjasingwa Dangsinui Geot – Yourself and Yours):

İlişkileri mercek altına aldığı zekâ dolu komedileriyle bilinen Koreli usta sinemacı Hong Sang-soo bu kez kimliğin belirsizliğini kurcalamış. San Sebastian Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödüllü yapımda, Luis Bunuel’in ‘Arzunun Şu karanlık Nesnesi’nden yola çıkan yönetmen, karşımızdakini gerçekten tanımanın imkânsızlığını ve erkeklerin kadınlara biçtikleri rolleri eğlenceli ve yoruma açık bir mizah anlayışıyla aktarıyor.

6- GECE SAHİLDE TEK BAŞINA (Bamui Haebyun-eoseo Honja – On the Beach at Night Alone):

Hong Sang-soo’nun festivaldeki bu ikinci filmi otobiyografik öğeler taşıyor. Geçtiğimiz ay Berlin’den en iyi kadın oyuncu ödülü ile dönen yapım, evli bir yönetmenle aşk ilişkisi yaşamış ünlü kadın oyuncunun yalnızlığını iki ayrı sahil kentinde atlatmaya çalışması üzerine. Kadın karakterin melankolisini, dürüstlüğünü ve hesaplaşmalarını etrafındaki insanlarla konuşmaları aracılığıyla anlatan yönetmen, etkileyici kadın karakterin yanında yer alarak bir kez daha alışıldık erkek davranışlarını eleştiriyor.

7- 14. LOUIS’NİN ÖLÜMÜ (La Mort de Louis XIV):

İki yıl önce festivalde ‘Ölümümün Zamanı’ isimli çizgi dışı filmiyle tanınıp sevdiğimiz Katalan yönetmen Albert Serra, ‘devlet benim’ sözünün sahibi ve mutlak monarşinin simgesi tam 72 yıl krallık yapmış Avrupa tarihinin güçlü hükümdarının son günlerini perdeye aktarmış. Sight & Sound Dergisi’nin 2016’nın en iyi 10 filminden birisi olarak seçtiği yapımda, Fransız Yeni Dalgası’nın simge yüzlerinden Jean-Pierre Léaud’yu kariyerinin en büyüleyici performanslarından birinde izliyoruz.

8- MİMOZALAR (Mimosas):

Cezayir’de yaşayan İspanyol sinemacı Oliver Laxe’in Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’ndan büyük ödüllü filmi, western izleri taşıyan esrarengiz bir serüveni konu ediniyor. Akrabalarının yanına gömülmeyi arzu eden hasta ve yaşlı şeyh yolda hayatını kaybedince, Atlas dağlarının çetin şartlarında cenazenin götürülmesini vasiyet ettiği kente doğru fiziksel olduğu kadar metafizik bir yolculuk başlar. Büyüleyici coğrafyayı fon edinen sinemacı, öyküsünün şifrelerini çözmeyi izleyicisine bırakırken, alışıldık hikâye anlatım yollarını reddederek yolculuğu ruhsal bir deneyime yaklaştırıyor.

9- İZ (Pokot):

Şubat ayında Berlin’de dünya prömiyerini yaptığı son çalışması, Polonya usulü ‘Fargo’ misali, karlar altındaki bir dağ kasabasında geçen, eksantrik karakterlerin cirit attığı bir cinayet filmi. Kasabada öğretmenlik yapan, astroloji meraklısı, hayvan hakları savunucusu şirin ihtiyarın iki köpeğinin ortadan kaybolmasının ardından, çoğu kaçak avcılıkla uğraşan bölge sakinleri art arda cinayetlere kurban gitmeye başlıyor. Usta sinemacı Agniezska Holland filmini türler arası bir gerilim, kara komedi öğeleri taşıyan anarşist-feminist bir polisiye olarak tanımlıyor.

10- VİCDANSIZ (Bezbog):

Locarno Film Festivali’nden en iyi film, yönetmen ve kadın oyuncu ödülleriyle dönen Ralitza Petrova imzalı Bulgar yapımı, bir Doğu Avrupa ‘kâbus’u çizen, karanlık, gerçekçi ve fazlasıyla sert bir film. Bulgaristan’da dağların eteklerinde kurulu unutulmuş kasabada yardıma muhtaç yaşlı insanların bakımını yapan hemşire Gana, hastaların kimliklerini çalıp karaborsada satmaktadır. Monoton dünyasına duyarsızlığıyla katlanabilen kadının hayatı sıradan yozlaşmışlığıyla sürecek gibidir, ta ki hastalardan birine yakınlık duyana kadar.

11- FÉLICITÉ:

Senegal asıllı Fransız yönetmen Alain Gomis’nin geçen ay Berlin’den Jüri Büyük Ödülü ile dönen filmi. Geceleri barda şarkı söyleyerek geçimini kazanan Félicité’nin yaşamı, 14 yaşındaki oğlunun motosiklet kazasıyla iyice çıkmaza giriyor. Oğlanın ameliyatı için gereken parayı toplamaya çalışan kadını ‘onca fakirliğe rağmen’ klişesine düşmeden şefkatle izleyen Gomis, sıklıkla başroldeki Vero Tshanda Beya’nın anlamlı yüzüne odaklanmış. Kongo’nun başkenti Kinşasa’da zengini acımasızlaştıran, yoksulu ve özellikle kadını yalnızlaştıran ekonomik ve ataerkil düzenin varlığını her karede hissediyorsunuz.

12- ANA, SEVGİLİM (Ana, Mon Amour):

2013’te ‘Çocuk Pozu’ ile Berlin’de Altın Ayı kazanan Calin Peter Netzer’in, aynı festivalden geçtiğimiz Şubat ayında ‘Kurgu alanında Sanatsal Katkı’ ödülüyle dönen bu son çalışması bir kara sevda öyküsü. Üniversite yıllarında karşılaşan Ana ile Toma’nın bağımlılığa dönüşen sorunlu birlikteliklerini psikanalize geniş alan açan bir senaryo, ustalıkla kullandığı dinamik el kamerası ve doğal oyunculuklarla aktaran sinemacı, Romanya Yeni Dalgası’nın en parlak temsilcilerinden biri.

13- SONSUZ ŞİİR (Poesía Sin Fin):

Yaşı 88 olmasına karşın ruhu en genç sinemacılardan biri olan Alejandro Jodorowsky, yeni filminde bizleri bir kez daha her anı yaratıcılıkla dolu, çılgın bir evrene davet ediyor. Bir önceki ‘Gerçeğin Dansı’nın kaldığı yerden devam eden yapım, yönetmenin gençlik yıllarına odaklanmış. Ailesinden ayrılarak kendini 40’lı yılların Santiago’sunda bohem bir hayatın içine bırakan Alejandro, Enrique Lihn, Stella Díaz Varin, Nicanor Parra gibi dönemin önemli şairleri ile tanışır ve ilk kez aşık olur.

14- SÜRGÜN (Exil):

Festivalde izlediğimiz ‘Eksik Resim’ ile Kamboçya’nın yaşadığı trajedilere ayna tutan yönetmen Rithy Panh, bu son çalışmasıyla ülke tarihinin karanlık dehlizlerinde cesurca gezinmeye devam ediyor. Pol Pot rejiminin soykırımlarında kurban edilen iki milyon can için ağıt yakarken, filmini belgesel ve kurmaca arasındaki gri alanda konumlandırmış. Acımasız rejimin slogan, kitap, şarkılarla kurduğu hakimiyeti, muazzam bir arşiv çalışmasıyla sorgularken, adalet, siyaset, devrim gibi kavramları korkusuzca tartışmaya açıyor.

15- AUSTERLITZ:

Ukraynalı usta sinemacı Sergey Loznitsa, Venedik’te prömiyerini yapan son belgeselinde kamerasını ölüm, keder ve yıkımla özdeşleşmiş Nazi toplama kamplarına çeviriyor ve günümüzde binlerce kişinin ziyaret ettiği bu imha merkezlerinde insan davranışlarını gözlemlerken, bu mekanların günümüz insanı için anlamını araştırıyor. ‘Selfie’ler, kahkahalar, yemek molaları ve rehberlerin ruhsuz açıklamalarıyla ölüm kamplarının turistik bir merkezden farkının kalmadığını gösteriyor bu ilgiye değer çalışma.

Bu sınırlı seçki dışında, keşfedilmeyi bekleyen, çağdaş sinemanın son örnekleriyle dolu, çok zengin bir program sunuyor festival. Önümüzdeki yazıda, ‘Ulusal Yarışma’ seçkisinde yer alan, sinemamızın son hasadından sürprizler vaadeden yapımları ele alacağız.

(23 Mart 2017)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bu Otobanda Hepsi Aşk Uğrunaydı

İngiliz yönetmen Eran Creevy’nin “Otoban” filminde, aksiyonun tam ortasında aşkın yüceliğini hatırlatıyor. Otobanda geçen sahneler heyecan verici.

Casey Stein bir Amerikalı. Diskoda gördüğü Juliette Marne da öyle. Kader onların yollarını Almanya’nın Köln şehrinde kesiştiriyor. Casey, Amerika’daki suç dünyasından kopup buralara kadar uzanmış. Juliette, Amerika’daki mutsuz hayatından, ailesinden uzaklaşmak için Köln’e okumaya gelmiş. Bu iki genç insan ülkelerinden uzakta birbirlerine aşk sunuyorlar. Casey, arkadaşı Matthias’la “Türk” lakaplı uyuşturucu satıcısı Geran’la iş yapmak için diskoya uğruyor. Geran, yasal olarak atlarla uğraşıyor. Hedonist, yani zevkine düşkün biriydi.

Ama buraya gelmeden filmin girişindeki otondaki kaza yansıyor önce. Casey, iç sesiyle dünyanın aşk için döndüğünü söylüyor. Tüm bu olanlar aşk içindi. Sonra film, bu kazaya kadar olanları göstermek için geriye dönüş yapıp, heyecanlı dolu aksiyon sahnelerinin kuşattığı hikâyesine seyircisini çekiyor.

Uyuşturucu baronlarıyla dans…

Juliette böbrek hastası. Alman sağlık sisteminde tedavisi zor, çünkü o yabancıydı. Aşkı için kötü işlerden uzak durmaya başlayan Casey, aşkı için Geran’ın işine giriyor. Geran, dışarıdan bakınca her işi yasal görünen bir işadamı olan Hagen Kahl’la ortak olmak istiyor. Saygınlık için. Gururu incinen Geran, Almanya’da en büyük uyuşturucu trafiğini yöneten Hagen’in uyuşturucu yüklü kamyonunu soymak için yanıp tutuşuyor. Bundan sonrasında perdede heyecan fırtınası esiyor. Gerisini perdede görmek gerek.

Casey, zekice plan yaparak işi başarsa da, karşında Hagen vardı. Bu yaşlı kurt daima bir adım önde gidiyor. Hagen’in eline düşen Casey, korkunç işkenceyi atlatarak içinde para dolu arabayla kaçsa da peşindeki Hagen’in Balkanlardan gelen adamlarını kolay aşamıyor. Otobandaki takip anlarından sonra filmin girişindeki kaza oluyor ve film artık şimdiki zamanda yoluna devam ediyor. Filmin uzun final bölümünün beklenmedik olduğunu da belirtelim.

Muhteşem mekânlarda…

Köln’de ve çevresinde geçen film, gri bulutların altındaki bu yeşil ülkeden görsel anlamda estetik fotoğraflar da yansıtıyor. Almanların sakin kasabaları ve yolları görülmemiş kaos yaşıyor bu filmde. Bizim ülkemizde Türkçe altyazı çevirisi konusunda sorunlar var. Elbette yazılar çok iyi basılıyor ve okunaklı. Türkçe altyazıda Köln şehrinin adı Cologne diye yazıyordu ve insanı kedere düşürüyordu. Belki de uzak olmayan zamanlarda Fas’a Morokko, Marsilya’ya Marseille, Londra’ya London denecek. Sınırı yok bunun. Eskiden altyazılar zor okunurdu, ama her şey doğru yazılırdı.

1976’da Londra’da doğan İngiliz yönetmen Eran Creevy, bu üçüncü filmiyle sinema perdelerimize gelebildi. Daha çok müzik videolarıyla tanınıyormuş yönetmen. 2015 yapımı sinemaskop “Otoban” ortalamanın biraz üstüne çıkabilen bir film. Bu filmi yavaşlatan ve melodramın içine düşürense pembe dizilerden ödünç alınmış ne yazık ki aşktı. Elbette aşk rahatsız edici değildi, ama yansıyışı yapaylık veriyor insana. Geriye kalan her şey iyiydi. İki büyük oyuncu, Ben Kingsley ve Anthony Hopkins’in varlıkları bu filme değer katmışlar. Hollywwod’un kült oyuncularına gönderme yapılaması da ilginçti. John Travolta’dan Sylvester Stallone’a. Geran’ın Casey’i hangi aktöre benzettiğini filmden öğrenin. Fonda duyulan disko tarzı müzikler sevenleri etkileyebilir.

Otoban (Collide)
Yönetmen: Eran Creevy
Senaryo: F. Scott Frazier-Eran Creevy
Müzik: Ilan Eshkeri
Kurgu: Chris Gill
Görüntü: Ed Wild
Oyuncular: Nicholas Hoult (Casey), Felicity Jones (Juliette), Anthony Hopkins (Hagen), Ben Kingsley (Geran), Marwan Kenzari (Mathias), Aleksandar Jovanovic (Jonas), Christian Rubeck (Kay), Erdal Yıldız (Rainer), Clemens Schick (Mirko), Johnny Palmiero (Fitch),
Yapım: IM Global-Silver-DMG (2015)

(23 Mart 2017)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Sessizliğin Kardeşleri İstanbul’da

Taylan Mintaş’ın yönettiği Sessizliğin Kardeşleri ilk kez İstanbul Film Festivali’nde seyirci önüne çıkıyor. Kars’ın Susuz İlçesine bağlı küçük bir köyde yaşayan Toso ve Çao, öfkeleriyle de sevgi gösterileriyle de birbirlerinden farklıdırlar ama onları ortaklaştıran şey sadece, sağır ve dilsiz olmaları değil, kendilerine özgü işaret dilleri olmasıdır. İki kardeşin yarattıkları bu Kürtçe işaret dili, köyde Kürtçe ve Türkçe dışında üçüncü dil olarak kabul görmektedir.

Hayal Perdesi Dergisi’nin, Mart – Nisan Tarihli 57. Sayısı Çıktı

Yaşamın Kıyısında’nın kapağa taşındığı Hayal Perdesi Dergisi’nin son sayısının Vizyon sayfalarında Satıcı, Toni Erdmann, Çırak ve Vizyon Ötesi bölümünde Aşıklar Şehri değerlendiriliyor. Portre’de Alt Tarafı Dünyanın Sonu ile gündeme gelen Xavier Dolan, Edebiyattan Sinemaya’da Arrival: Geliş, Açık Alan’da ise Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi inceleniyor. Perspektif’te korku, gizem veya gerilim türlerinde çekilen İran yapımları değerlendirilirken, Malumatfuruş sayfalarında bu sayıda Disney yapımlarındaki yetim kahramanlar, Açık Alan’da ise Yüksel Aksu’nun filmlerindeki yerli unsurlar etraflı bir şekilde inceleniyor.

Hayal Perdesi Dergisi’nin, Mart – Nisan Tarihli 57. Sayısı Çıktı yazısına devam et