Kategori arşivi: Yazılar

Ölmek, Uyumak Sadece / Hamnet

Stratford kayıtlarına göre 17. yüzyıl İngiltere’sinde ‘Hamnet’ ile ‘Hamlet’ aynı anlamda isimlermiş. Buradan, Chloé Zhao’nun büyük yankı uyandıran 8 dalda Oscar adayı yeni çalışması ‘Hamnet’in William Shakespeare’in ölümsüz yapıtı ile ilişkili olduğu hemen ortaya çıkıyor. Dahası, Maggie O’Farrell’in filme kaynaklık eden 2020 tarihli aynı adlı çok satan romanını İngiliz yazarın özel yaşamına ilişkin bir fantezi üzerine kurduğu biliniyor.

Hikaye 1580’lerde başlıyor. İngiltere kırsalında eldiven ustasının oğlu William (Paul Mescal), kan kırmızısı elbisesiyle ormanda salınan Agnes’e (Jessie Buckley) ilk görüşte vurulmuştur. Kolunda ehlileştirdiği baykuşu, şifalı otları, küçük yaşta kaybettiği annesinden miras sezgi yeteneğiyle tam anlamıyla doğanın kızıdır Agnes. Willie’nin anlattığı Orpheus ile Euridyce’nin trajik aşk hikâyesini hayran hayran dinler ve onun sevdasına kayıtsız kalmaz. Hamile kalıp üvey annesi ile sorun yaşadığında soluğu oğlan evinde alacak olan genç kız, ‘ormanın cadısı’ olarak mimlenmiş olması nedeniyle önceleri pek hoş karşılanmaz ise de iki genç sonunda evlenirler.

İlk çocukları Susanna büyürken Agnes bir kez daha hamile kalır. Willie iyi adamdır, iyi babadır ama eşinin de çok iyi gözlemlediği gibi yaşadıkları köy ortamı onu boğmaktadır. Babasının borçlarını ödemek için verdiği Latince dersleri dışında oyunlar yazmak, kelimeler dünyasında yol almak ister. Kendini bir yazar olarak ifade etmesi ve eserlerini tanıtması için büyük şehre, tüm dünyanın buluştuğu Londra’ya gitmesi lazımdır artık. Karısı, giderek dar bir alanda kaybolarak mutsuzluğa sürüklenen genç yazarın en büyük destekçisi olacaktır.

İkizler William evden uzaktayken dünyaya gelir. Hamnet ve Judith okul çağına geldiklerinde aile mutludur. Londra’da giderek tanınmaya başlamış olan babaları yakın bir gelecekte onları yanına alma planları içindedir. Ancak doğada başlayan huzursuzluk, arıların tedirginliği kentten kırsala yayılan veba salgınının habercisidir. Ölümcül hastalık, zorlukla yaşama tutunmuş kırılgan Judith’i değil, Hamnet’i sevdiklerinden koparıp alır. Evlat kaybıyla kedere gömülen Agnes yanında olmadığı için kocasını suçlar. William ise büyük acısına ‘Hamlet’in dizeleriyle deva bulmaya çalışırken biricik oğluna ölümsüz olmanın kapılarını açacaktır.

‘Hamnet’in klasik bir Shakespeare biyografisi kolaylığına kaçmadan evlatlarını yitiren bir anne babanın çekildikleri karanlıktan çıkma çabaları üzerine yoğunlaşması, filmin en alkışa layık yanı olmuş. Bu noktada ‘Kederin Portresi’ başlıklı yazımda incelediğim ‘Yaşamın Kıyısında / Manchester by the Sea’ ile yakın akrabalığı olduğunu not düşmek isterim.

Çin asıllı sinemacı proje kedisine geldiğinde ilk başta tereddüt ettiğini ifade ediyor. Hem kendisinin anne olmaması, bir de ayrıntılarını açıklamadığı kendi annesine ilişkin geçmişe dair travmaları onu düşündürmüş. Sonrasında İrlandalı O’Farrell ile birlikte, Stephen Greenblatt’ın 2004 tarihli ‘The Death of Hamnet and the Making of Hamlet’ adlı denemesinden de yararlanarak tuğla kalınlığındaki kaynak romanı 90 sayfalık bir senaryoya indirgemişler.

Pawel Pawlikovski’nin siyah-beyaz başyapıtı ‘Soğuk Savaş / Zimna Wojna’dan hatırladığımız Łukasz Żal’ın sinematografisi ve Max Richter’in ruhani müzik çalışmasından büyük destek alan yapım kişisel dramlar üzerinden ilerlerken, Shakespeare’in ‘Romeo ile Juliet’ üzerine çalıştığı ya da üç çocuğun ‘Macbeth’ tragedyasından bir bölümle eğlendiği kısa pasajlar filme renk katmış. Şu günlerde sinema aleminde çokça konuşulan etkileyici final içinse kadim Globe Tiyatrosu aslına yakın bir ölçekte yeniden inşa edilmiş. ‘Hamlet’ tragedyasının ilk kez sahnelendiği son bölümde ise film zirveye çıkıyor.

Bugünlerde yine çok sözü edilen ‘Manevi Değer / Sentimental Value’nün finalini hatırlatan, büyük bir başarıyla kotarılmış bu katarsis sekansında sanatsal üretimin yaralı kalplerin acısına deva olacak önemli anlarına tanıklık ediyoruz. Mescal ve Buckley’nin olağanüsü yorumlarına hayran oluyoruz. Ölümlü hayat ve ölümsüz sanatın kaynaştığı noktada gözyaşları tutulamazken, Hamnet (Jacobi Jupe) ve temsildeki Hamlet’i (Noah Jupe) canlandıran abi / kardeşin kilit sahnelerdeki pırıltısına, Shakespeare dehasının hafızalara kazılı dizeleri eşlik ediyor: …Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! / Düşüncemizin katlanması mı zalim kaderin oklarına / Yoksa diretip bela denizlerine karşı dur, yeter demesi mi? / Ölmek, uyumak sadece…

(06 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Ritüeldir Yaşamak: Hamnet

Filmin hem çok ses getirmesinden hem de Oscar adayı, daha da önemlisi hemen herkesin ödül alacağından hemfikir olmasından dolayı Hamnet için bir farklı bakış gerekiyor.

Birincisi, Shakespeare temeli nedeniyle, okumamış, izlememiş bile olsa bir fikir var herkesin kafasında; doğru ya da yanlış. Chloé Zhao, Maggie O’Farrell’ın romanından uyarladığı ve yazarla birlikte senaryo yazımına da katıldığı filmde doğal ışık ve oyuncularını alabildiğine doğal, bir o kadar da sakin oynatarak duygusal bir zemine çekiyor. 1600’lü yıllar İngiltere’sini sadece bir tiyatro (unutmayın, Shakespeare bir tiyatrocuydu) dekoru gibi kurması, kamerasını da bir tiyatro izleyicisinin gözü gibi kısa çevrinmelerle yetinmesi dersine ne denli çalıştığının da göstergesi. Öte yandan, izleyicinin odaklanmasını geciktirecek ya da engelleyecek ayrıntılardan da sıyrılması önemli. Muhakkak ki, birçok yönetmen bu ayrıntıyı gözetmiştir, ama artık öyle pırıl pırıl, her şeyin alabildiğine açık göründüğü bir sinema dilinin geride kaldığını da ilan ediyor.

Başlıkta yer aldığı gibi yaşamak en önemli itkisi insanın. Yaşamalı ki, bir şeyler yapabilsin, bir şeyleri değiştirebilsin; ucunda gözyaşı, acı(lar) ve hâttâ ölüm olsa da. Biz, bugün hayatın hızlı akışından yakınıyoruz, ama dünya var olduğu sürece zaman hep aynı akışını korudu… Dış (!) etkenler nedeniyle biz hızlandığını sanıyoruz. Yaşam, kendi çizgisini -değişimin yansımasını unutmamalı- sürdürüyor. O zaman neyse sorun bugün de o, o zaman acısı ne kadar derinse insanların bugün de o kadar derin ve sarsıcı. Biz bir ritüelmişçesine sarılıyoruz yaşama ve kuşkusuz sanata… Sanatın ne denli önemli ve gerekli olduğunu vurguluyor film. Değil mi ki, o çok başarılı bir performans sunan Jessie Bucklay -ki en iyi oyuncu adayı, almaya da en yakını- tiyatronun kendilerini anlattığını görünce gözyaşlarını tutamıyor. İzleyicinin de mendillerine sarılacağını düşünüyorum. Agnes öyle de Paul Mescal farklı mı? O da alabildiğine başarılı… Hele çocuklar… onların duygularını hissetmeyen olabilir mi, sanmıyorum.

Sanatsız yaşam sadece acı, hüzün ve çözümsüzlüktür.

(04 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hafıza Israrcıdır / Gizli Ajan

‘Gizli Ajan / O Agente Secreto’ bir western tekinsizliğiyle açılıyor. Şehir dışındaki benzin istasyonunun yanı başındaki mukavvaların altında ayakları dışarda kalmış bir ceset yatmaktadır. Yakıt almak için duran Marcelo (dört başı mamur performansıyla Wagner Moura) olan biteni sorduğunda maktulün üç gündür o halde bekletildiğini öğrenir. Geçen gece elinde yağ tenekeleriyle gelmiş, istasyonun çalışanı adamı tek kurşunla yere indirmiştir. İstasyon sahibi ‘ateş eden kaçtı, karnaval kalabalığında izini kaybettirdi, polisi aradım ne vakittir kimse uğramadı, ceset de bana kaldı’ diye dert yanmaktadır. Benzinciye yaklaşan polis arabasını görünce sevinecek gibi olur ama federallerin derdi sarı vosvosunda bekleyen Marcelo’yu uyuşturucu arama bahanesiyle didikleyip haraçlarını almaktır. Ön jenerikte belirtildiği üzere 1977 yılındayızdır. Usta yönetmen Kleber Mendonça Filho, otokrat yönetimin Brezilya’yı sustalı maymuna çevirdiği yılların ahvalini köpeklerin kokmuş bedene dadandığı bu dehşetengiz açılış sekansıyla çizer.

Hali hazırda 91 ölü vermiş karnaval tüm çılgınlığıyla sürerken, komünist muhalif olarak aranan Marcelo doğup büyüdüğü Recife, Pernambuco’ya sahte bir kimlikle girmiştir. Karısını yitirmiş olan genç adam geride bıraktığı oğluna kavuşma umuduyla dönüş yapmıştır. Sistem muhaliflerini saklayan 77 yaşındaki Dona Sebastiana’nın (muhteşem Tânia Maria) pansiyonuna yerleşir, sonrasında ilişkide olduğu sistem karşıtı direniş örgütü aracılığıyla devlet dairesinde işe yerleşir. Lakin kısa bir süre içinde peşinde iki acımasız tetikçiyle kentte huzur bulamayacağını farkeder. Artık hedefi oğlu Fernando’yu da alıp ülke dışına çıkmaktır.

Sinema eleştirmenliğinden gelmiş Brezilyalı yönetmen, hayranlıkla izlediğimiz ‘Komşu Sesler / O Som Ao Redor’ (2012), ‘Aquarius’ (2016), ‘Bacurau’da (2019) olduğu gibi güç dinamikleri ve sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi ele almış. Ülkemizin benzer bir süreci yaşadığı 1977 yılının Brezilya’sında ‘duvarların kulağı olduğu ve hareketin şüpheli olabileceği’ bir dönemde geçen filmin hikâyesini mizah, aksiyon ve cüretkâr bir erotizm ile harmanlamış.

‘Gizli Ajan’a giden yol auteur sinemacının önceki filmleri kadar ‘Hayaletlerin Resimleri / Retratos Fantasmas’ belgeselinden geçiyor. İlk kez Cannes’da gösterilmiş olan 2023 yapımı 158 dakikalık bu deneysel çalışmada fotoğraf ve arşiv görüntüleri kullanarak çocukluk yıllarına ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşan Filho, bu defa tamamiyle kurgu, türler arasında sörf yapan ele avuca sığmaz bir sinema aracılığıyla o yılları özlemle anmak, belki de daha etkili bir biçimde yeni kuşaklara tanıtmak istemiş.

‘Aquarius’, Atlas Okyanusu’na nazır sahil kasabası Recife’de para getiren rezidanslar inşa edilmek üzere yıkılmak istenen, filme adını vermiş eski ama görkemli apartman dairelerinden elde kalan sonuncusunu terketmeyip direnişini sürdüren yaşlı Clara’nın (muhteşem Sonia Braga) hikâyesiydi. Filho film gösterildiğinde yaptığı söyleşisinde ‘Bizler mekânımızla bütünleşiyoruz. Anılarımız kimliğimizi oluşturuyor. Tarihi binaları yok ederek birkaç kuşağın kültürünü yok ediyorsunuz, anılarını siliyorsunuz’ şeklinde isyanını dile getirmişti.

‘Gizli Ajan’ adı ve filmin hareketli temposu farklı beklentiler yaratacaktır belki, ancak sinemacı, ‘Samba No Arpège’in kıpır kıpır müziği, rengârenk atmosferi ve cıvıl cıvıllığıyla kaybolup gitmiş bir çağı, tüm baskıya rağmen sıradan insanların umut dolu direnişini yoğun bir nostalji duygusuyla perdeye taşıyor. Bu noktada ülkesinin aynı dönemine, Walter Salles başyapıtı ‘I’m Still Here: Hâlâ Buradayım’ın (Ainda Estou Aqui – I’m Still Here) acı ve hüzünle yoğrulmuş trajik yorumundan farklı yaklaşıyor. Lâkin tüm haylazlığının ardında, globalizasyon sonrası dünya kültür arenasının tek tip hale geldiği çağımız çöllüğünden geçmişin otantik Brezilya’sına, Recife’nin çoktan yıkılmış görkemli sinema salonlarına duyduğu özlemi aynı süreçten geçmiş bizlere de geçirmesini biliyor. Ama ‘hafıza ısrarcıdır’. Filho’nun filmleri yaşadığımız kaotik çağda geçmişimizi kapı dışarı etmek isteyenlere, anılarımızı yok etmeye çalışanlara karşı direnişin savaşçısı olmayı hep sürdürecektir.

(30 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Müzik Umuttur / Kalpten Söylenen Bir Şarkı

Popüler kültür müzik efsanelerinin yaşamları beyazperdeye sık sık aktarılır. Son yıllarda Hollywood’da alevlenen ‘biopic’ modası, bizim yerli şöhretlerin yaşam öyküleriyle ülkemizde de hayli ilgi görüyor. Özgün adını Neil Diamond’ın ilk kez 1972 yılında piyasaya çıkan ‘Moods’ albümünden single olarak piyasaya sürülen aynı adlı şarkısından alan taze vizyon filmlerinden ‘Song Sung Blue / Kalpten Söylenen Bir Şarkı’ sanıldığı gibi efsanevi müzik adamının hayatını anlatmıyor. Buna karşılık Diamond şarkılarını ve sahne duruşunu ‘cover’layan bir ikilinin tutku dolu gerçek birlikteliğini öykülüyor. Hollywood’un çok öne çıkmamış yönetmenlerinden Craig Brewer, Greg Kohs imzalı 2008 yapımı ‘Song Sung Blue’ belgeselini izledikten sonra Diamond tutkusunu bu çok özel hikâye çerçevesinde beyazperdeye taşımak istemiş.

Feleğin çemberinden geçmiş, 20 yıl önce alkolizm batağından kurtulabilmiş Mike Sardina (Hugh Jackman) motor işleri ve yağ değişimleri yapmadığı zamanlarda restoran barlarda sahne alan, her türden pop şarkısı söyleyen emektar bir müzisyendir. Pelerini ya da maskesi yoktur. Amblemi sahne ceketinin sırtına işlenmiş ‘Şimşek / Lightning’ lakabıyla hayatını kazanır. Eşinden ayrılmış iki kocaman çocuğu olan yarı zamanlı kuaför Claire Sengl (Kate Hudson) ise Patsy Cline folk şarkılarıyla sahne alarak ek gelir elde etmektedir. Yolları kesişen Milwaukee’li çift sonuna dek sadık bir aşkla yalnızlıklarını geride bırakırken, yetişkin çocuklarıyla birlikte huzurlu bir yuva kurmayı başarırlar. ‘Nostalji para kazandırır’ düsturuyla sahnelerde insanların ihtiyaç duyduğu, duymayı sevdiği parçaları seslendirirler. Neil Diamond’ın ölümsüz şarkılarıyla hayran kitlesi giderek çoğalan bir ‘tribute group’ olmayı, taklitçi değil tutkulu Diamond yorumcusu olmayı başarırlar. Ancak kaderin beklenmedik planları vardır. Trajik bir kaza Claire’i yatağa mahkum ettiğinde dünya başlarına yıkılır. Ama müzik umuttur. Şarkı söylerken müziğin içinde kaybolmak acıları unutturacaktır.

Brewer’in konvansiyonel bir anlatım tarzını benimsediği biyografik filmi, trajik gelişmeler içeren klasik bir melodramın tuzaklarına düşmemiş. Gerçekten yaşanmış dolu dolu bir hayatın hikâyesinde pes etmemenin, kadercilik batağına saplanmadan yeniden başlamanın heyecanı var. Tutkulu bir aşkın nelerin üstesinden gelebileceğine dair içten bir mesajı var. Bunların yanı sıra mükemmel iki oyuncusu da var. Müzikal yeteneklerini iyi bildiğimiz taze Oscar adayı Hudson ile müthiş partneri Jackman, güzelim Diamond şarkılarını fanlarını coşturacak denli iyi yorumlamış. İkilinin ‘Thunder and Lightning: Bir Neil Diamond Deneyimi’ adı altında sundukları sahne performansları Mike’ın pek sevdiği doğu ezgileri taşıyan ‘Soolaimon’ ile başlıyor. Yönetmenin favorisi ‘Play Me’, Forever in Blue Jeans’, ‘You Don’t Bring Me Flowers’, ‘Cracklin’ Rosy’ ile sürüyor, genellikle coşkunun tavana vurduğu ‘Sweet Caroline’ ile noktalanıyor. ‘Play me’nin güftesine nazire olarak biri güneş diğeri ay, biri söz diğeri melodi olurken, kalpten söylenenler tutkuyu ve umudu yüceltiyor.

(29 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yardım Çağrısı / Send Help: Kahkaha, Korku ve Yaşama Tutunma Mücadelesi

Sam Raimi ustanın bu kaliteli çalışması, günün her saati ve kalabalık bir grupla izlenebilecek bir yapım. Bu filmde yeri geldiğinde kahkahalarla gülecek yeri geldiğinde korkacak, mideniz bulanacak ve tiksinerek çığlık atacaksınız.

Yardım Çağrısı, filmin yapımcılarından birisi olan yönetmen Sam Raimi‘nin “R-rated” diye isimlendirdiğimiz en çılgın ve özgürce hareket ettiği son derece kötücül bir hayatta kalma gerilim filmi. Çalışanlarını küçümseyen, üsten bakan, işten kovulduğunda patronundan intikam almak için her yolu deneyen filmler yüzlerce kez sinemaya uyarlandı. Ancak; bu film, silik, ezik bir çalışanın hikâyenin ilk sahnesinden itibaren bilerek, isteyerek, planlayarak yaptığı bir intikam hikâyesi değil. Zaman içerisinde yaşanan olaylar sonucu kendiliğinden spontane bir şekilde gelişen bir intikam hikâyesi. Bu nedenle Yardım Çağrısı’nı, diğer filmlerden ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Linda Liddle (Rachel McAdams), ünlü bir şirketin Strateji – Planlama departmanında göz ardı edilen, önemsenmeyen ama işini iyi yapan bir çalışandır. Yalnız yaşayan Linda, işten evine geldiğinde sürekli Survivor izleyen, sosyal yaşamına, giyimine ve yediğine – içtiğine dikkat etmeyen salaş bir kadındır. Şirketin sahibi kendisine Genel Müdürlük sözü vermiştir ancak patron ölünce yerine oğlu Bradley (Dylan O’Brien) geçer. Bradley, Linda’yı şirkette istemez ama yardımcısının tavsiyesi ile Tayland’daki bir birleşme toplantısına üst düzey yetkililerle beraber gitmeye ikna olur. Uçakları arızalanıp denize düşer, uçaktan sadece Linda ve Bradley kurtulur. Issız bir adaya çıkıp mahsur kalan Linda ve Bradley hayatta kalma mücadelesi vermeye başlar…

Filmi izlerken taraf tutma konusunda kararlarınız iki isim arasında sürekli değişiyor. Kendinden başkasını küçük gören, aşağılayan, burnu bir karış yukarıda olan patron mu kahramanınız, yoksa bugüne kadar aşağılanmış, pasif, ezik bir şirket çalışanı kadın mı kahramanınız? Survivor yarışması tutkunu Linda, yarışmadan öğrendikleri ve okuduğu makaleler sayesinde ada yaşamına kolayca uyum sağlayarak ayakta kalmayı başarıyor. Ama patron Bradley, Linda gibi yetenekli değil ve bir süre sonra doğa şartları gereği Linda’nın esiri oluyor.

Yıllarca iş yerinde ve yaşamında ezilmiş olan Linda bu adada, son derece çılgın ve çekici bir şekilde delirmiş karakter haline dönüşüyor. Başka bir söylemle özgürlüğüne kavuşup patronluğunu ilan ediyor. Linda’nın bu baştan sona dönüşümünü Rachel McAdams, rahat ve özgürce sergilediği şahane bir oyunla seyirciye geçirmeyi başarıyor. Dylan O’Brien de zengin, sempatik ama sinsi bir karakteri başarıyla canlandırıyor.

Yönetmen, iğrenç mizah, hızlı tempolu aksiyon, bolca iç organ, en kötü anlarda ağızlardan fışkıran sıvılar gibi klasik Raimi özelliklerinin hepsini bu filminde bolca sergiliyor. Görüntü yönetmeni Bill Pope, Filmde oluşan kargaşaya tezat oluşturan parlak ve havadar görünüm kazandırmış. Filmin tuhaf, çılgın cazibesine uyan müzikleri de fena değildi. Kurgusu ise iki saatlik sürenin sıkılmadan hızlı akmasını sağlayacak şekilde kurgulanmış.

Sam Raimi ustanın bu kaliteli çalışması, günün her saati ve kalabalık bir grupla izlenebilecek bir yapım. Bu filmde yeri geldiğinde kahkahalarla gülecek yeri geldiğinde korkacak, mideniz bulanacak ve tiksinerek çığlık atacaksınız.

(28 Ocak 2026)

Nusret Şen

Kötülüğü Analiz Etmek / Nürnberg

Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi ya da bilinen kısa adıyla Nürnberg Mahkemeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Müttefik Devletler tarafından büyük savaş suçluları olarak Alman siyasetçiler, askeri yetkililer ve Nazi görevlilerini mahkûm etmek üzere kurulmuştur. ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya’nın ortaklaşa açtığı dava yıkım sonrasında yeniden restore edilen Almanya’nın Nürnberg şehrinde yapıldığı için tarihte bu isimle anılır. Barışa karşı suç (uluslararası sözleşme ve anlaşmaları çiğneyerek savaşı planlama, başlatma ve yürütme), insanlığa karşı suç (sürgün, imha ve soykırım), savaş suçları (savaş hukukunu çiğneme) ve ilk üç maddede listelenen suç eylemlerinin ‘ortak bir plan ve komplo süreci içinde gerçekleştirilmesi’ olarak sıralanan dört ana başlıkta toplanan suçlamalar doğrultusunda yargılama süreci 216 oturum sürmüş, 01 Ekim 1946 tarihinde sonuçlanmıştır.

Bu tarihi davadan farklı oturumlar daha önce bir çok kez beyazperdeye aktarılmıştı. Bunlar arasında en fazla ses getirmiş olanı, mahkemelerden 15 yıl sonra Stanley Kramer’in yönettiği, Burt Lancaster, Stanley Kramer, Hans Rolfe performansıyla Oscar ödülüne layık görülmüş Montgomery Clift, Richard Widmark, Marlene Dietrich, Judy Garland’ın yer aldığı bir yıldızlar kadrosuna sahip ‘Nürnberg Duruşması / Judgement at Nuremberg’dir.

1945 – 46 yıllarının duruşmalarını yeniden gündeme taşıyan ve bu hafta sinemalarımıza uğrayan ‘Nürnberg / Nuremberg’i James Vanderbilt yönetmiş. David Fincher’ın 2007 yapımı başyapıtı ‘Zodiac’ın senaryosunda imzası bulunan Amerikalı sinemacı, Kramer’in izinde yıldız oyuncular kullanarak ve anlatım dili açısından yenilikçi olmayan bir yol izlemiş. Lakin 80 küsur yıl önce yaşanan insanlık ve savaş suçlarından ders alınmadığı ve kötülüğün kendini tekrar etmesinin önünün kesilemediği çağımızda bu tür öykülerin ısrarla ve her şekilde tekrar tekrar gündeme gelmesi hayırlı olmuş.

Vanderbelt’in filmi 07 Mayıs 1945’te başlıyor. Savaş Avrupa’da sona ermiş, Hitler intihar etmiştir. Bezgin bir göçmen kalabalığı Avusturya sınırdan geçmeye çalışırken Amerikalı askerin biri hurdaya dönmüş taşıtın üzerindeki gamalı haçın üzerine işeyerek Nazilere karşı öfkesini dile getirmektedir. Almanya’nın ikinci adamı, Hitler’in sağ kolu Hermann Göring (Russell Crowe) ailesi ile birlikte kaçmaya çalıştığı özel otomobili içinde tam bu noktada yakalanır.

Führerleri gibi kendi canlarına kıymış olan Goebbels ve Himmler gibi isimlerin dışında, Göring dahil ele geçirilen 20 küsur yüksek rütbeli Nazi subayı için hesap verme vakti gelmiştir. Ancak Washington D.C.’de kararsızlık hakimdir. Öncelikle böyle bir dava için hukuki emsal yoktur. 1948’de yeniden seçilmek isteyen ABD Başkanı Truman geri planda kalmayı tercih ederken, Nazileri şımartmak istemeyen Churchill de onların kurşuna dizilmesinden yanadır. Amerikalı yargıç Robert H. Jackson (Michael Shannon) yargısız infaza şiddetle karşı çıkar. Dünya bu adamların ne yaptığını bilmeli, savaş mahkeme salonunda nihayete ermelidir. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanlar küçük düşürülmüş, ödeyemeyecekleri tazminatlar yüklenerek Batı dünyasına kin ve nefret bilenmişler, ama 20 yıl geçmeden diz çökmüş bir ulus dünyayı fethetme noktasına gelebilmiştir. Şimdi dikkatli davranmak ve Nazileri yargısız mahkûm ederek kahraman olmalarına ve belki de bir 15 yıl sonra bu defa durdurulamaz biçimde geri dönmelerine yol açmamak gerekmektedir.

Nazi subayları bu tartışmaların ışığı altında bir süreliğine Luxembourg’daki Grand Hotel’de misafir edilir. Nürnberg’deki hasar görmüş mahkeme binası restore edildikten sonra 4 ülkeden hakimler atanarak uluslararası dava başlar. Bu zorlu süreçte psikiyatri doktoru Douglas M. Kelly (Rami Malek) öncelikle Göring ile yakın temasa geçerek 70 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuş, insanlık ve savaş suçlarını kabullenmeye hiç de niyetli gözükmeyen Nazi ileri gelenlerinin güvenini sağlamakla görevlendirilir. Böylece kötülüğü analiz etme ve psikolojik olarak tanımlayabilme şansı bulacak, dava süreci sonrası 1947’de ’Nürnberg’de 22 Hücre: Bir Psikiyatrist Nazi Suçlularını İnceliyor’ başlıklı kitabı yayımlanacaktır.

Göring kendini ele verme konusunda çok dikkatlidir. Hitler’den sonraki en güçlü kişi olmasına, ‘Reich Mareşali / Reichsmarschall’ ünvanı taşımasına rağmen yapılan suçlamaları alaycı bir biçimde geri çeviren Nazi komutanı ile ona yaklaşmak için her yolu deneyen hırslı psikiyatr arasındaki satranç oyununun sonucunu hepimiz biliyoruz, ince detaylar da filmi izleyecek olanlara kalsın.

Vanderbilt bu ibret verici alış veriş öyküsünü benzer filmlerin klişelerini kullanarak eski usul bir anlatımla sergilemiş. Crowe’un star personası, alaycı mizahı Göring’in karanlık ruhunu maskelemiş. Dr. Kelly’nin ihtirası Ramek’in yorumunda sönük kalmış. Tüm bunlar filmin beğeni skalamızda daha yükseğe çıkmasını engelliyor. ‘Nürnberg’ tıpkı Kramer’in filminde olduğu gibi duruşmalar sırasında mahkeme heyetine izlettirilen ‘Holokost’un insanlık dışı görüntüleri perdeye düştüğünde yükseliyor ve tarihin bu korkunç gerçeğiyle yeniden yüzleşmemize vesile oluyor. Ancak günümüzde Gazze’de çoluk çocuk Filistin halkına benzer insanlık ve soykırım suçlarının Dünya’nın gözü önünde üstelik aynı zulmü deneyimlemiş bir halkın evlatlarınca reva görülmesine hiç değinmiyor film. Buna karşılık Vanderbelt günümüz Amerika’sında güç kazanmakta olan faşist zihniyetli bir devlet yapısına dokundurmadan geçmiyor. Bugün dünyanın her yerinde iktidarı isteyen Nazilere benzeyen insanlar olduğunu, bunların Amerikalıların yarısının cesetleri üzerinde yürümekten mutlu olacaklarını, Hitler ya da Göring taklidi mevcut diktatör ya da Trump benzeri diktatör özentilerinin insanları kamplara bölerek nefreti körüklediklerine dem vurmaktan kendini alamıyor. Neticesinde herkes kendi bahçesinin, kendi toprağının derdinde. Tüm bunları düşündürdüğü için ‘Nürnberg’i izlemek gerekiyor.

(28 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ulusal Hazine Olmanın Bedeli / Kokuhô

Kabuki sanatı ile tanışmam 70’li yılların ortalarına rastlar. TRT’nin İsmail Cem yönetiminde en parlak dönemini yaşadığı zamanlarda gece vakitleri sanat kuşağında yayınlanan Kabuki tiyatro geleneğinden seçkin bölümler, Ozu ve Kurosawa filmleriyle tutkunu olduğum Japon sineması ve geleneksel kültürü ile bağımı sağlamlaştırmış, hatta üniversitede okurken bu köklü sanat üzerine bir sunum hazırlamıştım.

Japonya’nın yerel kalmış sinemacılarından Lee Sang-il’in, geçtiğimiz yıl Cannes’da ‘Yönetmenlerin 15 Günü’ seçkisi kapsamında dünya arenasına çıkan ve büyük ilgiyle karşılanan son çalışması ‘Kokuhô’ ülkesinde milli bir değer olarak asırlar boyu korunan ve halk tarafından coşkuyla alkışlanan Kabuki tiyatrosuna övgü niteliğinde destansı bir çaba. Japonya’da 10 milyonu aşan seyirci sayısıyla tarihi bir hasılat rekoru kıran yapım, bir Kabuki sanatçısının yetişme, olgunlaşma ve yarım asırlık bir süreçte kusursuzluk yolunda bir ‘ulusal hazine’ olma sürecini öykülüyor.

Kabuki tiyatrosu 17. yüzyılda Kyoto’da ortaya çıkmış. Shōgun yönetimi ahlâki çöküşe neden olacağı gerekçesiyle kadınların sahneye çıkmasını yasakladığından, dramatik sahne temsillerinin ana karakterleri olan kadınları ‘onnagata’ olarak anılan erkek oyuncular canlandırmış ve gelenek o günden bugüne korunmuş. ‘Ulusal Hazine’ anlamına gelen ‘Kokuhô’ bu geleneksel gösterinin primadonnası olarak eğitilen iki rakip dostun hikâyesidir.

Kabuki ustası Hanjiro Hanai (Ken Watanabe) bir yeni yıl kutlaması sırasında izlediği Yakuza patronunun 14 yaşındaki oğlu Kukio’yu izlediğinde genç çocuğun doğal yeteneğine hayran oluyor. Sonrasında bir çete hesaplaşması sonucu yetim kalan çocuğu himayesine alan Hanjiro onu kendi varisi Shunsuke ile birlikte yetiştirmeye koyuluyor. Sert bir hocadır Kabuki ustası, lakin ufacık bedenlerin bu sanatın inceliklerine vakıf olarak eğitilebilmesi hayli disiplinli ve meşakkatli bir eğitimden geçmektedir.

Vahşi bir dünyadan gelmiş kuralsız, ham ama içgüdüsel bir dehaya sahip, herşeyi bir sünger gibi emen doğuştan ‘onnagata’ Kukio (Ryô Yoshizawa) ile bu sanatın içine doğmuş Shunsuke (Ryusei Yokohama) birlikte büyüyor, eğitim alıyor, aynı sahnede birlikte ter döküyorlar. Ancak kader onların yollarını hem yakın bir dost hem de amansız bir rakip olarak çizdiğinde yolları ayrılıyor. Aşklar, ihanetler, başarı ve başarısızlıklarla geçen bir ömürde her ikisi de değişecek, olgunlaşacak ama Kabuki tiyatrosunun saygınlığı, halkın bu sanata olan tutkusu hiç eksilmeyecektir.

Lee Sang-il yarım asırlık destansı öyküyü beyazperdeye taşırken konvansiyonel bir anlatım tutturmuş. Bu açıdan seyirci dostu bir sinemayı tercih ettiği söylenebilir. Hikâye 1964 yılında Nagazaki’de başlıyor. Ancak trajik dünya savaşı felâketinin üzerinden çok da uzun bir süre geçmemiş olmasına, üstelik küçük Kukio’nun öz annesini ve amcasını kenti yakıp yıkmış atom bombası mirası radyasyondan kaybettiği bilgi olarak verilmesine rağmen, Sang-il ülkenin bu yıllarda yaşadıklarından ve takip eden süreçte ülkenin tarihsel değişimi ile pek ilgilenmemiş. Buna karşılık yaklaşık 3 saat uzunluğundaki epiğini Kabuki sanatının incelikleri ve sahne üzerindeki performanslara adamayı seçmiş.

Film, Nagazaki’den Kabuki’nin ana vatanı Osaka’ya uzanan süreçte tiyatronun farklı evrenini taze Oscar adayı olan büyüleyici makyaj ve kostüm çalışmasıyla perdeye taşıyor. Kabuki temsilleri detaylı bir biçimde uzun bir zaman dilimine yayılmış. Atlas Sineması’nın devasa perdesinde seyirciyi sihirli bir aleme taşıyan bu sahne gösterileri bazen iki kez tekrarlanıyor. Kabuki sanatının en önemli klasiklerinden ‘Aşk İntiharı’nı ilk kez izlediğimizde Kikuo’nun zirve yolundaki emin adımlarına tanıklık ediyoruz. Aynı oyunun son bölümdeki tekrarında, fiziksel engeline rağmen can dostu ve amansız rakibinin desteğiyle sahneye çıkan Shunsuke’nin acı yüklü ‘onnagata’ performansı iç dünyalarda kopan fırtınaların simgesi haline geliyor. Kamera pudranın altından süzülen endişe ve gözyaşını ustaca yakalıyor.

Japon sinemacı büyüleyici bir evrenin arka bahçesini detaylı bir biçimde önümüze seriyor. Kikuo babadan oğula miras olarak devredilen Kabuki sanatında adeta bir kast sisteminin dişlileri ile mücadele ederken ‘ulusal hazine’ mertebesine ulaşmanın bedelini özgürlüğünün kısıtlanması, sevdiği kadından, küçük kızından uzak kalmasıyla ödüyor. Sahnenin huşusu içinde boşalmış salona bakarken ağzından ‘ne güzel’ sözleri döküldüğünde ise biz izleyicilere bu güzelliği alkışlamak düşüyor.

(23 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aşk Parça Parça Olduğunda / Geber Aşkım

Her filminde izleyicisini şaşırtan Lynne Ramsay’in geçtiğimiz yıl Cannes Altın Palmiye seçkisinde dünya prömiyerini yapan, sekiz yıllık aradan sonra çekmiş olduğu son filmi ‘Geber Aşkım / Die My Love’ önce sinemalarda ve MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012’de yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan yapımda mekân Fransız kırsalından ABD’ye taşınmış. Film, New York keşmekeşinden Montana’daki kır evine taşınan yeni evli bir çiftin, Grace (Jennifer Lawrence) ile Jackson’ın (Robert Pattinson) inişli çıkışlı arızalı ilişkileri üzerinden ilerliyor. Doğanın kucağında farklı bir yaşama yelken açmanın heyecanı içinde olan çiftimiz, oğlanın kendini vurmuş amcasından miras kalan orman içindeki evde bağımsız bir hayatın hayalini kurmuştur. Grace kuş cıvıltılarının ilhamıyla bir süredir yol alamadığı romanına konsantre olacak, Jackson da günlük işlerinden kalan zamanda vurmalı çalgılarıyla evin başka bir köşesinde özgürce müziğine yoğunlaşabilecektir.

Taşrada her yere ve her şeye uzak ev eskidir, yıpranmıştır ama genç çifte geniş bir özgürlük alanı sunar. Lakin hamile Grace bebeğini dünyaya getirdikten sonra içinden kolay kolay çıkamadığı bir rutin sarmalına girer. ‘Bir şey yapmayı istemekle yapmamayı istemek arasında kaldım’ diyerek dert yanan genç kadın, doğum sonrası depresyonla karışık bir yalnızlık bataklığına düşmekten kurtulamaz. Yakın kasabadaki işiyle gücüyle meşgul olan kocasıyla da uzaklaştığının farkındadır. Rutin canını iyice yakmaya başlamış, tutkular azalmış, şikâyetler artmış, küçük ve sakin yuvalarında kıskançlık ve nefret rüzgârları esmeye başlamıştır.

Ramsay, ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız / We Need to Talk About Kevin’ (2011) ya da bir önceki çalışması ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin / You Were Never Really Here’ (2017) benzeri sert bir psikolojik kaynaktan yola çıkmış olmasına karşın Harwicz’in zaptı zor karanlık metnine alaycı bir mizah eklemiş. İskoçyalı auteur sinemacı, Arjantinli yazarın doğrusal olmayan anlatısı ile hayli uğraşmış, kariyeri boyunca izini sürdüğü saf sinema doğrultusunda dişi karakterin iç monologlarını kullanmamış. Grace’in psikozunu ya da derin hüznünü haklı çıkarmak gibi bir niyeti de yok. Filmin yalnızca doğum sonrası depresyonu üzerine olması gibi klişe bir tespite de itirazı var. Grace 6 aylık bebeğiyle uğraşırken özgürlük hayallerinden ve ideallerinden adım adım uzaklaştığını hissediyor. Bunun yanı sıra kocasına olan duygularının parça parça yok olmakta olduğunun dehşetle farkına varıyor. Ramsay gerçeklik ve hayal algıları birbirine karışan Grace’in çözülme ve yavaş yavaş deliliğe evrilme sürecini bir ressam, bir fotoğrafçı titizliğiyle gözlemliyor. Aşkın bitişini irdelerken Jackson ya da ailesini negatif karakterler olarak çizmekten özellikle kaçınıyor.

Başrolde nicedir özlediğimiz Lawrence, Altın Küre (Golden Globe) adayı olduğu etkileyici bir performans sunuyor. Pattinson’ın anne ile babasını, anılarımızı tazeleyen geçmişin önemli iki oyuncusu Sissy Spacek ve Nick Nolte üstlenmiş. Boşluktaki Grace’in hayal prensi esrarengiz yabancıda ise son dönemin yükselen siyahi aktörü LaKeith Stanfield’i izliyoruz. ‘Bu hikâyenin merkezinde aşkın karmaşıklığı ve zaman içinde nasıl değişip dönüşeceği var’ diyor Ramsay. Gerçek ile hayalin birbirine karıştığı gerçeküstü finale ise efsanevi rock grubu Joy Division’ın 80’li yıllardan yükselen ‘Aşk Bizi Parça Parça Edecek / Love Will Tear Us Apart’ tınıları eşlik ediyor.

(22 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Primat / Primate: Çerezlik Tür Eğlencesi

Bu C sınıfı gençlik korku filminde çeşitli unsurlar bir araya getirilip yapıcı bir şekilde birleştirilmeye çalışılmış. Bu birleştirme kısmen başarı sağlasa da paradoksal olarak tüm olay örgüsünün en ilginç kısımlarını seyirciye veremiyor.

Çocukluğundan beri sağır ve dilsiz olan ve herkesle işaret diliyle iletişim kuran ünlü bir yazar ve primat araştırmacısı olan Adam (Troy Kotsur), işleri nedeniyle uzak kaldığı kızları Lucy (Johnny Sequoyah) ve Erin’i (Gia Hunter) Hawaii’de yaşadığı eve çağırır. Bu gözlerden uzak malikanede evin dışındaki büyük bir kafeste yaşayan “Ben” isminde şempanzede vardır. Kız kardeşler, tatil amacı ile yanlarında bazı arkadaşlarını da birlikte getirirler. Her şey yolunda giderken bir firavun faresinin şempanzeyi ısırıp ona kuduz bulaştırdığında evde kâbus dolu dakikalar başlar. Kuduz şempanzeyi hızla deliliğe sürükler ve evdeki herkesi tehdit etmeye başlar…

“Primate” filminin temel fikri, varoluşsal ve felsefi birçok temadan oluşturulmuş. Bu C sınıfı gençlik korku filminde çeşitli unsurlar bir araya getirilip yapıcı bir şekilde birleştirilmeye çalışılmış. Bu birleştirme kısmen başarı sağlasa da paradoksal olarak tüm olay örgüsünün en ilginç kısımlarını seyirciye veremiyor. Film insanlığın hayvansı yönünü araştırırken, zihinsel kontrol kaybının Kafkaesk dehşetiyle oynuyor ve olağanüstü koşullar altında ailenin anlamını sorguluyor. Ancak film, tıpkı başroldeki şempanzenin sudan kaçınması gibi, tematik derinlikten sürekli olarak kaçınıyor. Bunun yerine, “Primate” felsefi düşüncelerden çok şempanzenin insanların çenelerini ikiye ayırıp koparmasından kaynaklanan, doğrudan tür eğlencesine odaklanıyor.

Yönetmen, izleyiciye var olmayan bir derinlik sunmaya bile çalışmıyor. Anlatılan hikâyede, komik şakalar ve espriler yerine olay örgüsünün odak noktası olan şempanze Ben’in merak ve istek uyandıran şiddet ağırlıklı öldürmeye yönelik cinnet saldırı davranışları olmalıydı. Bunu gerçekçi bir şekilde perdeye yansıtamadığınızda işe yaramıyor. Beyni ve vücudu yok eden kuduz illeti bir şempanzeyi delirtebilir, gördüğü canlıya saldırıp öldürtebilir ama şempanze Ben’in hastalıktan daha ziyade beyni şeytan tarafından ele geçirilmiş gibi davranışlar sergilemesi hiç mantıklı durmuyor. Aslında daha açık belirtmek gerekirse yönetmen filmin absürtlüğünden zevk almış gibi görünüyor.

Başarısızlığın nedeni olan bu tür sade korku filmlerinde hikâye monotonlaşmaya başladığında genellikle gereksiz korku sahnelerine kan bulaştırılır. Bu durumda filme faydadan daha çok zarar verir. Korku filmlerinde gençlerin aşırılıkları, cehaletleri ergenlik sonrası demografiye çekici gelebilir ama genelde bu senaryo tutmuyor artık. Filmde kuduza yakalanmış olmasına rağmen Ben’in zekâsı o gençlerden daha iyi. Kuduz olmasına rağmen düşünebiliyor, bilinçli hareket edebiliyor ve hatta oyuncağı olan maymuncuk tableti ile oynayabiliyor. Bu durumda tamamen mantık dışı.

Filmde mantık dışı olan o kadar çok şey var ki. Hawaii’de gözlerden uzak, ormanın içinde, denize yakın her şeyi ile mükemmel, eksiği olmayan koskocaman bir malikane ama malikaneyi koruyan güvenlik yok, ortalığı derleyip toparlayan hizmetçisi yok, hastalansan bir yudum su verecek kimse yok! Lâfın kısası filmde mantık yok. Yapımcı – yönetmen, hedeflediği ergen kitlesine mantıkla işin yok, 88 dakika boyunca size sabun köpüğü kıvamında, çerezlik bir hikâye sunuyoruz izleyin işte diyorlar.

Dünyanın en güzel ve eşsiz adalarından birinde çekilen mekân muhteşem. Filme bir nebze olsa katkı sağlasa da hikâyenin bütününe etkisi çok az. Filmde kullanılan efektlerde iyiydi. Oyuncular fena değil. Yönetmen tarafından istenilen sınırlar içinde oyun sergilemişler. Filmin en iyileri sağır ve dilsiz işaret dili ile iletişim kuran oyuncular. Film mekân, efekt ve oyunculuklara rağmen hafızalarda kalıcı bir etki bırakmayıp, çabucak silinecek türden. Film, sadece korku meraklıları için!

(21 Ocak 2026)

Nusret Şen

Şeytana Hizmet Etmek / Mephisto

‘Mephisto’yu 40 küsur sene önce İKSV festivalleri henüz ‘Uluslararası İstanbul Sinema Günleri’ başlığı altında düzenlenirken tarihi Emek Sineması’nda izlediğimi ve büyülendiğimi hatırlıyorum. Aradan geçen süre zarfında ikinci kez izleme bulamadığım István Szabó’nun 1981 tarihli başyapıtını, ‘Bir Film’in geçen yıl Ocak ayı başlarında düzenlemeye başladığı 11 filmden oluşan üç günlük film maratonunda, üstelik restore edilmiş gıcır gıcır kopyasıyla sinema perdesinde yeniden deneyimlemek yeni senenin ilk güzel sürpriziydi.

Macar ustaya 1982 yılında en iyi yabancı film Oscar’ını da getiren film, ilk dünya savaşındaki ağır yenilginin ardından karanlığa sürüklenen 1930’lar başı Almanya’sında yıldızı hızla parlayan tiyatro oyuncusu Hendrik Höfgen’in (muhteşem Klaus Maria Brandauer) yıldız olma yolundaki hikâyesini anlatır. Hamburg’ta bölgesel bir topluluğun üyesi olan Höfgen işçilerin oyuncularla bütünleşeceği topyekûn bir ‘devrimci tiyatro’ hayalini kurmaktadır. Lakin ihtirası doğrultusunda taşralı bir matine yıldızı olarak kalmaya da hiç niyeti yoktur. Nazi rejimi yükselirken Berlin’e çağrıldığında solcu tiyatro arenasındaki köklerinden kopar ve kariyerinin pırıltısını korumak adına politik duruşunu iktidarın çizdiği sınırlar doğrultusunda yeniden şekillendirmeye koyulur.

Arka sokaklarda Yahudilerin patakladığına tanık olan Höfgen, Nazilerin saldırgan politikalarının farkındadır belki ama büyük şehirde iktidarın gözüne girme dürtüsüyle çevresinde olan biteni görmezden gelir. Arkadaşları, meslekdaşları tutuklanır. Cumhuriyet için endişe duyan karısı ülkeyi terk eder. Siyahi dans hocası ve sevgilisi Alman vatandaşı olmasına rağmen ari ırktan olmadığı gerekçesiyle zorunlu sürgüne gönderilir. Höfgen kaynamakta olan kaptaki kurbağa misali yaşananlara seyirci kalmayı sürdürür. ‘Sen bu liberallikle diktatörlüğe bile alışırsın’ diyen yakınlarının sözüne kulak asmaz. Zor durumdaki yakınlarını kurtarma düşüncesiyle kendini kandırır. Kariyerinde hızla yükselerek Devlet Tiyatrosu’nun başına getirildiğinde ruhu iktidar ateşiyle tutuşmuş sanatçının geriye dönüş olanağı kalmamıştır artık.

Film, ünlü Alman edebiyatçı Thomas Mann’in oğlu Klaus Mann’ın 1936 yılında yayımlanan aynı adlı eserinden uyarlanmış. Roman piyasaya çıktığında Reich’ın şeytani girişimleri henüz plan aşamasındadır. Polonya’nın işgaline, Kristallnacht’ın (Kristal Gece) yaşanmasına daha 3 yıl vardır. Romanın ana karakteri, Mann’ın yasak bir eşcinsel ilişki yaşadığı dönemin parlak oyuncusu Güstaf Gründberg’den esinlenmiştir. Ancak Macar sinemacı, Höfgen’i heteroseksüel bir gönül çelici olarak yorumlamış, iktidarın gücüne teslim olmuş yandaş bir sanatçının ibret verici hikâyesini öne çıkarmak istemiş.

‘Mephisto’ iktidar ile iş birliği yaparak kendi çevresine ve ideallerine ihanet eden bir sanatçının ibret verici hikâyesidir. Goethe’nin ünlü ‘Faust’unun Berlin sahnesindeki en göz alıcı Mephistopheles’i olarak gönüllerde taht kurmuş Höfgen, şan ve şöhret uğruna ruhunu şeytani emelleri olan diktatöre satan zavallı Faust’un yersiz ve zamansız iz düşümüdür. Geçmişte olduğu gibi günümüzde, hatta yanı başımızda ruhunu ve ahlâki değerlerini güçlü olanın emrine vermiş nice sanat aktörlerine denk geliyoruz. İtaatkâr davranışlarının mükâfatını alan, gelmekte olan kötülüğe çıkarı için, biraz da korktuğundan gözlerini yuman, kulaklarını tıkayan nice yerli/yabancı Höfgenlerin tarih önünde mahkûm edilecek olmanın tedirginliğini taşıdığına eminim. Biraz sesini çıkarıp itiraz etmeye başladıklarında ‘sen işine bak oyuncu parçası yoksa böcek gibi ezilirsin’ karşılığını alacakları gün yakındır. O gün geldiğinde Höfgen gibi yandaşların ‘benden ne istiyorlar, ben sadece bir oyuncuyum’ demeye hakkı olmayacaktır.

Sözlerimi noktalarken ‘Bir Film’e bu güzel sürprizi için teşekkür etmek istiyorum. Szabó’nun Brandauer’in benzersiz yorumuyla devleşen ünlü üçlemesinin diğer iki filmini ve özellikle sinema-tarih iş birliğinin en başarılı örneklerinden 1985 yapımı ‘Albay Redl / Oberst Redl’ı da yenilenmiş kopyasıyla yeniden sinema perdesinde izleme dileğimi de ekliyorum.

(21 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Başarılı Bir Edebiyat Uyarlaması / Yabancı

‘Yabancı / L’Étranger’nin taze sinema uyarlaması heyecan veriyor. Albert Camus’nün geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş, varoluşçuluk akımını başlatan edebiyat şaheseri bu defa François Ozon eliyle beyazperdeye aktarılmış. Fransız sinemasının deneyimli ismi çok iyi bilinen ve lise yıllarında özellikle Fransızca eğitim yapılan okulların müfredatından eksik olmayan ünlü metne sadık kalmış uyarlamayı siyah – beyaz çekmiş. Bu tercih doğrultusunda anlatısını Camus’nün metninde yer almayan Cezayir’in 1930’lu yıllardan gelen haber görüntüleriyle başlatmak istemiş.

Perdeye yansıyan o döneme ait bir Afrika haritasının ardından izlediğimiz propaganda filminde, 1830’larda küçük bir köy olan beldeden Fransızların hediye ettiği (!) bir yaşam doğrultusunda Doğu ile Batı’nın karışımı haline gelmiş bir cennet sahili olarak söz ediliyor. Ancak hemen sonrasında Cezayir Kurtuluş Cephesi’nin direniş sloganlarını arşiv görüntülerle perdeye taşıyan Ozon, Camus’nün romanında pek önemsenmemiş sömürge ikliminin tez elden algılanmasını sağlıyor. Nitekim hemen ardından filmin adı Fransızca ve Arapça olarak iki dilde perdeye düşüyor.

‘Yabancı’, Mösyö Meursault’nun (Benjamin Voisin) aykırı hikâyesi üzerine kuruludur. Film, Fransız sömürgesinde gemi katibi olarak görev yapan genç adamın annesinin ölüm haberini ileten telgrafı almasıyla açılır. İş yerinden iki günlük izin alan Meursault, restoran işleten dostundan ödünç aldığı bir matem boyun bağı ile birlikte annesinin son 3 yılını geçirdiği uzak bakımevine yollanır. Son bir kez vedalaşmak üzere merhumenin tabutunun açılmasını ‘bir anlamı yok’ sözleriyle reddeder. Buna karşılık görevlinin ikram ettiği sütlü kahveyi içer, sigarasını tüttürür. Cenazeye katılanlar onun kayıtsızlığı karşısında şaşkındır. Meursault ertesi gün plajda karşılaştığı eski flörtü Marie (Rebecca Marder) ile deniz sefası yapacak, plaj sonrası gittikleri Cezayirlilerin giremediği sinemada Fernandel’in başrolünü oynadığı 1938 yapımı Marcel Pagnol uyarlaması ‘Le Schpountz’un neşeli kahkahalarıyla geçirilen keyifli dakikaların ardından çift otel odasında sevişecektir.

Camus 120 küsur sayfa uzunluğundaki anıtlaşmış yapıtı, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan ana karakter aracılığıyla 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşmayı anlatır. Topluma yabancı duran Meursault’nun çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman gücünü arka plandaki derin yalnızlıktan ve suskun acıdan alır. Dünya savaşlarıyla sarsılan Avrupalı bireyin ‘anlamın’ sürekli aranışına verdiği tepkinin ifadesi olan Camus’nün metni, ana karakterin dış dünyaya koyduğu mesafe ile topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil tüm olan biten herşeye kayıtsız kalışını ustalıkla dile getirir.

‘Yabancı’ sinemaya uyarlanması kolay bir eser değildir. Bu zorlu işe 1967 yılında büyük Visconti de girişmiş, ancak bu denemesi onun paha biçilmez başyapıtlarının gölgesinde kalmıştır. Ozon versiyonunun en büyük başarısı, Visconti’nin filminde bolca kullandığı Camus’nün cümleleri yerine bakışlar ve jestlerle derdini görsel olarak anlatabilme çabasında yatıyor. Daha önce ‘Peter von Kant’ (2022) ve ‘Suç Bende / Mon Crime’ (2023) gibi filmlerde çalışmış olduğu Belçikalı Manuel Dacosse’un siyah – beyaz görüntü çalışması onun bu uğraşına büyük katkı sağlamış.

Ozon, Meursault’nun yabancılığını baskı altında direniş filizleri veren sömürge halk ile aynı ortamı soluması ile ilişkilendiriyor. Yerlilerin girmesinin yasak olduğu plajlarda, sinemalarda keyif çatan Avrupalı azınlığın bir parçası olmasının onun ‘hayat sadece bir saçmalıktan ibaret’ hissiyatını güçlendirdiğini vurguluyor. Buna rağmen çevresindekilerle olan ilişkilerinde oyunu belli kurallara göre oynuyor genç adam. Otelden tanıştığı, arap kadınları pazarladığı ileri sürülen Raymond Sintès (Pierre Lottin) yakın dostudur. Hastalıklı köpeğiyle yaşlı bir çift hayatı süren Salamano (Denis Lavant) ona akıl danışır. Daktilo Marie ile birlikteliğinde duygusal bir yakınlaşmadan ziyade şehvetli bir cinsellik ön plandadır. Ancak ne zaman ki Meursault bir deniz kıyısında ‘sahildeki Raskolnikov misali’ bir Arab’ı öldürür, işte o zaman yabancısı olduğu toplum onu ölüme mahkûm eder. Cezanın nedeni bir sömürge toplumunda adı bile zikredilmeyen bir bireyi öldürdüğü için değil, ‘annesinin cenazesinde ağlamaması’ ile simgeleşen toplumun genel geçer kurallarına uymamasındandır.

Ozon özgün metnin dışına çıkmıyor, Camus’nün anti kahramanını sorgulamıyor, psikolojik çözümlemelere girişmiyor. Lakin romanda pek önemsenmemiş olan tarihsel çerçeveyi görünür kılıyor. Öldürülen isimsiz Arab’a (Abdurrahman Dehkani) bir ad, bir kimlik (Musa Hamdani) bahşediyor. İlk kez ’85 Yazı / Été 85′ (2020) filminde keşfettiği yakışıklı Benjamin Voisin’in kusursuz bedenini alabildiğine cömert biçimde sergiliyor. Bıçaktan yansıyan güneş ışığının gözleri kamaştırdığı cinayet anını ise homoerotik bir plan ile bağlayarak filme Ozon damgasını vuruyor.

(16 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Masum Değiliz Hiçbirimiz / Başka Yolu Yok

İlk döneminin kara filmlerine dönüş yaptığı üç yıl öncesinin ‘Ayrılma Kararı / Decision To Leave’in şaşırtıcı üslûbu ve yönetmenlik tercihleriyle sinefilleri büyüleyen Park Chan-wook yeni çalışmasıyla sinema dünyasına fırtına misali dönüş yapıyor. Venedik’te dünya prömiyerini yapan ‘Başka Yolu Yok / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda’ Brooklyn doğumlu Amerikalı yazar Donald E. Westlake’in 1997’de yayımlanmış ‘The Ax’ adlı yapıtından uyarlanmış. Üstelik romanın ilk uyarlaması da değil bu. Chan-wook eski üstadlardan Costa-Gavras’ın 2005’te Fransa’da çektiği, bizde ‘Ölümcül Çözüm’ adıyla gösterilmiş olan ‘Le Couperet’yi çağdaş Kore toplumuna adapte etmiş, benzersiz kara komik aleminin hınzır yaratıcılığını dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisinin hizmetine sunmuş.

Film bir kâğıt firmasında ustabaşı olarak çalışan You Man-su’nun (Kore sinemasının tanınmış oyuncularından Lee Byung-hun) konforlu konutunda açılır. Mozart’ın huzurlu müziğine (23 no’lu piyano konçertosu) viyolonseliyle evin dahi kızının eşlik ettiği aile tablosu imrenilecek gibidir. Bahçesinde barbekü başında olan genç adama çalıştığı firmadan ‘yılan balığı’ armağanı gelmesi olacakların habercisidir aslında. Man-su kendini en güvende hissettiği ve ailesine sarılarak ‘ben herşeye sahibim’ dediği anda işsiz kalacaktır.

Amerikalılar tarafından satın alınan ‘Solar Paper’ın yöneticileri, yapay zekâ marifetiyle rekabet gücünü arttırmak için personel çıkarmaktan başka çare olmadığını buyurmuş, ailesinin sorumluluğu altında ezilen Man-su’nun dünyası başına yıkılmıştır. Kıdem tazminatı bir süre idare eder lakin yeni iş görüşmelerinden bir şey çıkmayınca aile bireyleri konforlu hayatın birçok harcamasından vazgeçmek zorunda kalır. Kapitalizmin çarkları altında bunalımı şaha kalkan Man-su yaşadığı kâbustan kurtulmak için beklenmedik bir plan geliştirir, vahşi rekabet ortamında yeni bir iş bulabilmek için, hali hazırdaki diğer kâğıt firmalarına başvuruda bulunan kendisi gibi işinden olmuş kalifiye rakiplerini teker teker ortadan kaldırmaya karar verir.

Türler arasında hınzırca sörf yapan bu hayli yaman ve de hayli kanlı serüven dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisi içeriyor. Yapay zekâ uygulamalarının baş köşeye kurulduğu çağdaş ekonomilerde işini kaybeden yığınların dramını izleyecekmiş beklentisine giriyorsunuz önce. Lakin film Laurent Cantet imzalı ‘İş Yok Zaman Çok / L’Emploi du Temps’ benzeri bir umutsuzluğa sapmıyor, ana karakterini bir kurban olarak çizmiyor. Aksine, Man-su’nun absürd planı üzerinden yol alan seri katil öyküsü beklenmedik ölçüde komik anlar içeriyor.

Çaresiz dostumuzun dolu dizgin davranışlarının temelinde ailesini korumak ve kırılan erkeklik gururunu onarmak güdüsü ağır basmaktadır. Kutsal ailenin bireyleri, sevgili eşi Miri (Güney Kore’nin bir diğer yıldız oyuncusu Son Ye-jin) ve bu süreçte bir hırsızlık olayına karışan oğlu, aile reisinin kurtuluş (!) mücadelesine, Costa-Gavras’ın yorumundan farklı olarak, el veriyor, yaptıklarına göz yumuyor. ‘Aile şu anda bir takım halinde savaşa iştirak etmelidir, çünkü tek başına suç işlemek ürkütücüdür. Bu yüzden birbirlerine güvenmeli ve sıkı sıkıya sarılmalıdırlar.’

Man-su kapitalist düzenin ona sunduğu ancak bir anda elinden alınıverenleri geri almaya, orta üst sınıf konforuna yeniden kavuşmaya, Mozart’ın müziğini konutunda yeniden duymaya, serasında yetiştirdiği bitkinin dalı gibi kırılan aile ağacını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya kararlıdır. En lezzetli şeylerin pislikte yetişmesi misali, vahşi kapitalizm çağında ayakta kalmak için diğerlerini ezip geçmekten başka çare olmadığının farkındadır.

Kapitalist düzende kimsenin masum kalamayacağının altını çizen Chan-wook bu süreçte hiçbir şeyi dikte etmez. Kara komedi istikametinden sapmadan insanoğlunun karanlık dehlizlerine dalış yapar. İş ortamının gri-mavi renk paletinden doğanın canlı renklerine koşan kıpır kıpır kamerası koşut kurgu, gölgeler ve aynalar marifetiyle farklı mizansenler dener. Mozart’ın müziği film süresince zonklayan dişinden nihayet kurtulan Man-su’nun ve ailesinin aldatıcı mutluluğunu gizlerken, Marain Marais’nin viyolonsel ezgisi ışığa gereksinim duymayan Yapay Zekâ’nın yönettiği otomasyon sisteminde ağaç kesme makinalarının gürültüsüne karışır.

(07 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yahudi Çocuğun Amerikan Rüyası / Muhteşem Marty

Bağımsız Amerikan sinemasının yeni gözdelerinden Benny ile Josh Safdie biraderler birlikte çektikleri 3 filmin ardından yönetmenlik kariyerlerine tek başına devam etme kararı aldılar. Tesadüf bu ya, sinemacı kardeşlerin kendi başlarına uçtukları ilk çalışmaları sporcular üzerine oldu.

Benny geçtiğimiz aylarda bizde de gösterilen ‘Dövüş Efsanesi / The Smashing Machine’de 80’lı yılların iz bırakmış MMA dövüşçüsü Mark Kerr’in (Dwayne Jhonson) zirveye tırmanışını ve ardından kişisel çöküşünü anlatmıştı. Kerr’in şiddetli karşılaşmalar içeren kariyeri, ağrı kesici bağımlılığı ve depresyonla mücadelesi, 1986 doğumlu küçük birader Benny (ya da tam adıyla Benjamin)’in belgeselvari stili ve hızlı kamerası eşliğinde, ringlerin acımasızlığını bire bir yansıtan sert bir gerçekçilikle perdeye yansıyordu.

Büyük birader Joshua’nın büyük bir reklam kampanyasıyla dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime giren ilk bağımsız çalışması ‘Muhteşem Marty / Marty Supreme’ ilhamını Marty Meiser’in otobiyografik yapıtı ‘The Money Player: The Confessions of America’s Greateste Table Tennis Champion and Hustler’dan almış olmasına karşın, bir sporcu öyküsünün ötesinde savaş sonrası Amerika’sının geniş bir panoramasını çizmeye soyunuyor.

Hikâye 1952 yılında New York’ta başlıyor. Ayakkabıcı dayısının dükkanında satış elemanı olarak çalışan Marty Mauser (Timothée Chalamet) yurt dışında stadyumları dolduran masa tenisi sporunun Yeni Dünya’daki yüzü olmak için uğraş vermektedir. Bu onun İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünyanın başat gücü haline gelmiş kibirli ABD’de zirveye ulaşmak ve ezilmiş yığınların hayallerini süsleyen ‘Amerikan Rüyası’na ulaşma yoludur. Aşağı Doğu Yakası’ndaki mütevazı Yahudi mahallesinin 23 yaşındaki ele avuca sığmaz genci, Avrupa’daki ırkdaşları gibi soykırım felâketini yaşamamış, türlü eziyetler çekmemiştir belki, ancak Holokost ertesi Yahudi gururunu gözüpek tutkularıyla harmanlayarak alemin kralı olmayı kafasına koymuştur.

Masa Tenisi’ne ‘o da spor mu’ diye dudak büküldüğü bir dönemde, ‘Hitler’in en kötü kâbusu, Nazizmin yenilgisinin nihai ürünüyüm’ diyerek fırsat kovalayan Marty hedefine ulaşabilmek için herşeyi denemeye, büyük oynamaya kararlıdır. Dayısının kasasından silah zoruyla aldığı 700 dolarla Londra Açık Turnuvası’na katılır. Etine buduna bakmadan yerleştiği Ritz otelinin kral dairesinde, 1930’lu yılların ünlü yıldızı Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile flört eder. Kaybolmuş eski şöhretini tiyatro sahnesinde yakalamaya çalışan aktristin zengin iş adamı kocası Milton Rockwell’den (Kevin O’Leary) sponsorluk koparmaya çalışır. Britanya’daki turnuvada İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkımla çıkmış Japonların şampiyonu Endo’ya (Koto Kawaguchi) yenildiğinde Marty’nin kazanma tutkusu daha fazla ateşlenecek, Harlem Globetrotter adlı şov grubuyla çıktığı dünya turnesinin ardından, boğuştuğu ailevi sorunlardan sıyrılarak yeni fırsatlar yaratmanın peşini bırakmayacaktır.

‘Marty Supreme’ Amerikan usulü bireyciliğin şaha kalktığı bir döneme çok renkli ve dinamik bir bakış atıyor. Acemi bir soygun işine girişen iki kardeşin hikâyesi çerçevesinde, New York sokaklarında bir an bile hız kesmeyen, Cannes’da yarışmış ‘Soygun / Good Time’ (2017) ve yine Manhattan’da Yahudi kuyumcuların mahallesinde geçen nefes nefese suç-gerilimi ‘İşlenmemiş Taşlar / Uncut Gems’in (2019) ardından Josh Safdie’nin kıpır kıpır kamerası 2.5 saatlik süre içinde yine yerinde durmuyor. Bu fırtınalı kaotik süreçte Büyük Savaş’tan zafer ve yenilgiyle çıkmış iki ulusun gurur mücadelesi perdeye yansıyor.

Safdie’nin ‘Uncut Gems’in ardından bir kez daha Ronald Bronstein ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryo, döneme dair sayısız ayrıntı ve yan öykücüklerle zenginleşmiş. László Nemes’in yönettiği ‘Saul’un Oğlu / Saul Fia’dan hatırladığımız Macar oyuncu Géza Röhrig bu defa Auschwitz-Birkenau ölüm kampında SC bombalarını imha etmekle görevli dünya masa tenisi şampiyonu Macar tutsağı canlandırıyor. Béla Kletzki’nin ormanda keşfettiği arı kovanından vücuduna buladığı balı koğuştaki diğer aç tutsakların yaladığı trajik sekans ise yaşanmış bir olaydan nakledilmiş. Marty ile çocukluk aşkı Rachel’in (Odessa A’zion), yönetmen Abel Ferrera’nın canlandırdığı tekinsiz Ezra Mishkin’in kayıp köpeğinin izini sürdüğü bölümler ise adeta Coen biraderlerin kara komik öykülerinden fırlamış gibi.

Filmin dur durak bilmeyen temposu içinde Darius Khondji’nin hünerli kamerası Yahudi göçmenlerin adeta bir getto misali iç içe yaşadıkları evleri, yoksul mahalleleri, salaş bowling salonlarının ustaca izini sürüyor. Biraderlerin değişmez bestecisi Daniel Lopatin filmin dramatik anlarına kendine özgü etkileyici müzik çalışmasıyla damgasını vururken, Josh Safdie 50’li yılların parçalarına ilave olarak ağırlıklı olarak kendi çocukluk yıllarından 80’lerin popüler şarkılarıyla ses bandını coşturuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm iştah ve acımasızlığı ile yükselen erken küreselleşmeyi, ‘Amerikan Rüyası’nın tüm kabalığı ve aşkın hırsıyla ortalığı ezip geçtiği kaotik bir çağı bir tenis maçı hızında perdeye taşıyan, Marty ile Rachel’in inişli çıkışlı birlikteliğini Safdie biraderlerin alameti farikası haline gelmiş ‘eliptik’ mizansenle sunan ‘Marty Supreme’ kendine özgü stiliyle kusursuz bir yönetmenlik dersi içeriyor. Film aynı zamanda çok yetenekli bir oyuncunun kendini aşma yolunda şimdilik son adımı. Gencecik yaşında farklı ve özgün projelere imzasını atmış olan Chalamet’yi geçtiğimiz yıl Oscar adayı olduğu ‘Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez / A Complete Unknown’da protest müziğin efsanevi müzisyeninin şarkılarını yorumladığı, gitar, ağız mızıkası gibi enstrümanları bizzat çaldığı müthiş performansıyla ayakta alkışlamıştık. Bu defa ‘kendi hayalime inanırsam para ve şöhret beni bulacaktır’ mottosuyla yola çıkan genç Marty’nin ping pong topu hızıyla esen baş döndürücü performansıyla hak ettiği Akademi ödülüne kavuşmasını canı gönülden diliyorum.

(05 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Şu Jüri Meselesi

2025 yılıyla birlikte bir festival sezonunu daha geride bıraktık. Filmler gösterildi, ödüller verildi, açılışlar yapıldı, kapanışlar konuşuldu. Ve her zamanki sorular yine tekrarlandı: “Ödüller kime gitti?”, “Jüri gerçekten izledi mi?”, “Bu film nasıl kazanır?” “Bu isimler nasıl jüriye seçilir?”

Bu sorular yalnızca sonuçlara dair bir meraktan doğmuyor. Asıl mesele, değerlendirme süreçlerine duyulan güvensizlik. Çünkü bir festivalin ne kadar sahici olduğu, en çok da jürisi üzerinden okunur.

Jüri, bir festivalin yalnızca ödül dağıtan kurulunu değil; estetik aklını, etik sınırlarını ve sinemaya nasıl baktığını temsil eden yapısıdır. Prestijli festivaller jüriyi bir vitrin unsuru olarak değil, festivalin entelektüel omurgası olarak konumlandırır. Hangi sinema anlayışına alan açıldığını, hangi risklerin göze alındığını, hangi anlatıların görünür kılındığını jüri üzerinden anlarız.

Bu yüzden jüri kararlarını “doğru” ya da “yanlış” gibi mutlak kavramlarla tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Sinemada mutlak doğrular yoktur. Jüri bir mahkeme değil, verilen kararlar da hüküm niteliği taşımaz. Her jüri üyesi filmi kendi birikimiyle, estetik anlayışıyla, hayat tecrübesiyle izler. Sübjektif olmak kaçınılmazdır.

Ama sübjektif olmak, ölçüsüz olmak demek değildir.

Bir festival jürisi oluşturulurken, o festivalin sinema anlayışını taşıyabilecek, farklı bakışlara açık, sinemayla süreklilik içinde ilişki kuran insanlardan oluşması gerekir. Jürinin kimlerden oluştuğu, festivalin kendini nerede konumlandırdığının da açık bir göstergesidir.

Son yıllarda belgeselden kurmacaya, jürilerde popüler ya da popülist isimlere daha sık rastlıyoruz. Bunun festivalin tanıtımına katkı sağlaması amaçlanıyorsa, bunun ne kadar karşılık bulduğu gerçekten tartışmalı. Bir festivalin görünürlüğü, jürideki bir tanınmış isme bağlıysa, burada durup düşünmek gerekir. Elbette sinemayla gerçek bir ilişkisi olan, jüri olma niteliklerini taşıyan tanınmış isimler bunun dışında. Mesele, sadece tanınırlığı nedeniyle bir ismin jüri koltuğuna oturtulması. Çünkü jürilik vitrin işi değil; izlemeyi, düşünmeyi ve çoğu zaman geri planda kalmayı gerektiren bir sorumluluk. Festivalin gücü afişteki isimlerden değil, temsil ettiği sinema anlayışından gelir.

Bir jüride, sinemanın farklı aşamalarında emek veren, farklı kuşaklardan gelen, izleme pratiği güçlü ve etik sorumluluğun farkında isimlerin bir araya gelmesi, hem kör noktaları azaltır hem de değerlendirmeyi zenginleştirir. Jüri, tek bir bakışı temsil etmek için değil; bakışlar arasında bir denge kurmak, farklı bakışlara alan açmak için vardır.

Aynı isimlerin kısa aralıklarla pek çok festivalde jüri olarak karşımıza çıkması da başka bir mesele. Bu durum zamanla bakışın daralmasına yol açabiliyor. Oysa sinema, farklı perspektiflerle canlı kalır. Jüri rotasyonu bu yüzden yalnızca temsiliyet değil, düşünsel yenilenme meselesidir.

Jüri seçimi kadar, jürinin nasıl çalıştığı da mühim. Filmlerin hangi koşullarda izlendiği, değerlendirme süreçlerinin nasıl işlediği yarışmacılar için teknik bir ayrıntı değil, doğrudan etik bir konu. “Filmim gerçekten izlendi mi?” sorusu cevapsız kaldığında, festivalle kurulan bağ sessizce zarar görür. Bu güven, büyük laflarla değil; açık, tutarlı ve uygulanabilir süreçlerle kurulabilir.

Ön jüri meselesi de burada özel bir konumda. Ön jüride verilen kararlar, filmin seyirciye ve ana jüriye ulaşma ihtimalini doğrudan belirler. Bu nedenle ön jürinin sinema bilgisi, çeşitliliği ve değerlendirme ölçütleri son derece kritik. Hatta kimi zaman ana jüriden bile daha belirleyici. Değerlendirmelerin kişisel tercihlerden çok açık kriterlere dayanması, sürecin sağlığı açısından da büyük önem taşır.

Ön jürinin baştan açıklanıp açıklanmaması ise hassas bir denge. Baştan açıklamak şeffaflık hissi yaratabilir; ama küçük çevrelerde yönlendirme riskini de beraberinde getirir. Son yıllarda bazı festivallerin benimsediği gecikmeli şeffaflık modeli —seçki açıklandıktan sonra ön jüri isimlerinin ve genel değerlendirme çerçevesinin paylaşılması— bu dengeyi kurmak açısından daha sağlıklı bir yol gibi görünüyor. Gerçi genellikle değerlendirme çerçevesi paylaşılmıyor.

Hiçbir jüri tamamen tarafsız değildir. Tarafsızlık zaten mümkün değil. Asıl mesele, eşit mesafe.

Bir filmi sevmesek bile ciddiye almak.

Bir yönetmeni tanıyor olsak bile mesafeyi koruyabilmek.

Bir türe uzak olsak bile, onu anlamaya çalışmak.

Jüri olmak, beğeni dayatmak değil; kendi beğenisinin sınırlarını fark edebilmektir.

Festival jürilerinde zaman zaman yakın çevrelerin, tanışıklıkların ya da benzer estetik eğilimlerin ağırlık kazandığı algısı da konuşulur. Bu durum çoğu zaman niyetten bağımsızdır; ama dışarıdan bakıldığında kararların tekdüze algılanmasına yol açabilir. Oysa bir ödül açıklandığında hem seyircinin hem sinemacının hissetmek istediği şey çok basit: “Bu film gerçekten görülmüş.”

Ben jürilerin adalet dağıttığına da inanmıyorum. Zaten böyle bir güçleri yok. Ama dürüst bir bakışın mümkün olduğuna inanıyorum. Bilgiye, etik tutarlılığa ve vicdana dayanan bir değerlendirme kusursuz olmayabilir; ama inandırıcı olur.

Belki de mesele tam olarak şu:

Jüri olmak demek, yalnızca karar vermek değil; o kararın sorumluluğunu sessizce taşımayı göze almak demek.

Ve zaman zaman kendine şu soruları sorabilmek denek:

“Bu filmi gerçekten gördüm mü?”

“Bu filmi gerçekten dinledim mi?”

“Bu filmi gerçekten okudum mu?”

Bu sorular sorulmaya devam ettiği sürece, festival jürileri sinema için hâlâ anlamlıdır. Aksi takdirde mesele, birkaç tanıdığın bir araya gelip filmler üzerine karar verdiği, aynı isimlerin, aynı bakışların, aynı sonuçların dönüp durduğu kapalı bir döngüye dönüşür. Bu döngüden sinema da, sinemacı da zarar görür.

Çünkü sonunda ödülü kimin aldığı çoğu zaman hatırlanmaz; geriye gerçekten görülen, duyulan ve düşünülen iyi filmler kalır. Sinemanın hafızası, ödül heykelciklerinden çok bu filmlerle yazılır.

(Bu yazı ilk olarak 03 Ocak 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(05 Ocak 2026)

Semra Güzel Korver

2025 Yılından Benim Seçtiklerim

Bir seneyi daha geride bıraktık. 2025 sinema açısından hayli verimli bir yıl olarak tarihteki yerini alacağa benziyor. Bu nedenle yıl içinde vizyon ve festivallerde izlediklerim arasından seçtiğim geleneksel en iyiler listem bu defa 20 filmden oluşuyor.

1- SIRAT / Sirāt
Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan, Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla distopik yakın bir geleceği tasvire soyunuyor. İspanyol yönetmen Oliver Laxe’in yönettiği film, kıyametin gölgesinde şok edici bir başyapıt.

2- İKİ SAVCI / Two Prosecutors – Два прокурора
Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın kurmaca uzun metraja dönüş filmi, 1937 yılı Stalin döneminde baskı ve terörün sürdüğü Sovyetler Birliği’nde geçiyor. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu çarpıcı başyapıt, tarihin tekerrür ettiği günümüzde, totaliter rejimlerin karanlık dehlizlerinde nefes almaya çalışan çağımıza ve ülkemizde yaşananlara ayna tutuyor.

3- BAŞKA YOLU YOK / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda
Filmlerinde insan doğasının karanlığını eşeleyen Güney Koreli auteur sinemecı Park Chan-wook, bu kez kapitalizmin amansız çarkında ayakta kalabilmek için en kötüsünü göze alan bir mavi yakalıyı konu alıyor. Donald Westlake’in ‘The Ax’ romanının Costa-Gavras’ın ardından bu ikinci uyarlaması, işsiz kaldığında rakiplerini öldürmekten başka seçeneği olmayan You Man-su’nun kara komik hikâyesi.

4- SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ / One Battle After Another
Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın son başyapıtı, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. 80’li yıllardan günümüze uzanan görkemli freskinde adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor.

5- GÜNAHKÂRLAR / Sinners
Kölelikten özgür vatandaşlığa geçişin çileli serüveninden bir sayfayı tarihi bir araştırma ile destekleyen siyahi yönetmen Ryan Coogler, çok iyi kotarılmış bir dönem filmiyle yılın sürprizlerinden birine imza atıyor. Yılların ezilmişliğini müzik ve danslarıyla aşan siyahilerin öyküsü, müziğin, aşkın, özgürlük çığlığının ateşinin göğe yükseldiği olağanüstü bir kendinden geçiş ayini ile perdeye yansıyor.

6- AYDINLIK HAYALLERİMİZ / All We Imagine As Light
Bağımsız Hint sinemasının yükselen sinemacılarından Payal Kapadia, Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk uzun metrajında belgesel ile kurmacayı harmanlarken, devasa metropolün canlı keşmekeşinde üç kadının sevgi, arzu ve özgürlük hayallerini anlatıyor. Genç sinemacının Hindistan’daki sosyal eşitsizlik ve her türlü ayrımcılığı alt perdeden ustalıklı şiirsel bir ele alışına hayran oluyoruz.

7- NİSAN / April – აპრილი
Dea Kulumbegashvili’nin Venedik’ten ödüllü son filmi, bir kez daha erkek egemen dünyada kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı baskı ve engellemeleri gündeme getiriyor. Gürcü yönetmen derin bir sosyal bir yaraya parmak basarken, kürtaj ve doğum kontrolü gibi meseleleri sessizlik ve mesafeli estetiğiyle ele alıyor. Realist anlatı ekspresyonist fantastiğe evrilirken kadının çaresizliği çok daha sarsıcı bir biçimde perdeye yansıyor.

8- MERHAMET / Miséricorde – Misericordia
Fransız sinemasının aykırı yönetmenlerinden Alain Guiraudie’nin Cannes’da gösterilen son filmi, kara komediden polisiye ve gerilime farklı türleri harmanlayarak insan doğasının karmaşıklığını deşmeyi sürdürüyor. Fırıncı ustasının cenaze töreni için köyüne dönen genç adamın gizemli olaylar ve entrikalarla örülü kara komik öyküsünde, eşcinsellik, ölüm, din, yalanlar ve yalnızlık gibi temalar hınzır bir senaryo eşliğinde tartışmaya açılıyor.

9- DÜŞÜŞÜN TINISI / In die Sonne Schauen – Sound of Falling
Genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin hayranlık uyandıran Cannes’dan ödüllü filmi, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla anlatıyor. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyor.

10- GÖRÜNMEZ KAZA / Un Simple Accident – Yek Tasadef Sadeh
Cafer Panahi’nin ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyor. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan Vahid’in, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı deneyen yapım Cannes’dan Altın Palmiye ile döndü.

11- GİZLİ AJAN / O Agente Secreto
Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran yapım, 1977 yılının Brezilya’sının zulüm ve entrika ikliminde sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus-aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, yönetmenin çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyor.

12- MANEVİ DEĞER / Sentimental Value – Affeksjonsverdi
Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen film, Ingmar Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alırken, İskandinav yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiriyor. Sanatsal üretimin geçmiş travmalarının dermanı oluşu üzerine bu incelikli deneme, Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü baba-kız yorumlarıyla yükseliyor.

13- IŞIK / Das Licht
Deneyimli sinemacı Tom Tykwer, dinmek bilmeyen ve gece gündüz kenti ıslatan yağmur ve fırtına fonu altında belki de en kişisel yapıtını imzalamış. Sağanak yağmur altındaki Berlin gökyüzünden harika bir kaydırma ile açılan filmde, aynı evi paylaşsalar da bağlarını çoktan yitirmiş Engels ailesi eve hizmetçi olarak gelen gizemli Suriyeli göçmenle en derin yaralarını paylaşıyor. Alman sinemacı büyülü gerçekçilik unsurlarıyla bezeli bu aile dramında, atmosfer ve görsel dünya ustalığını yeniden konuşturuyor.

14- RENOIR
Genç Japon sinemacı Chie Hayakawa 80’li yıllardaki kendi büyüme çağından izlenimler taşıyan ilk uzun metrajında büyülü bir dünya kuruyor. Adını aldığı empresyonist ressamın fırça darbelerini andıran tablolar eşliğinde 11 yaşındaki Fuki’nin hem anlamak, hem de yüzleşmek zorunda kaldığı ölüm gerçeği ile yüzleşmesini ve yalnızlığıyla başa çıkma çabasını şiirsel bir dille anlatıyor.

15- TREN DÜŞLERİ / Train Dreams
Genç ustalardan Robert Bentley, Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanmış Pulitzer ödüllü aynı adlı kısa romanından uyarladığı ikinci uzun metrajında bir orman işçisinin 80 yıllık trajik öyküsünün arka planında Amerika’nın geçtiğimiz yüzyıl boyunca geçirdiği köklü değişimleri sergiliyor. Irkçılığın, ayrımcılığın, kaba kuvvetin, emek sömürüsünün hüküm sürdüğü lanetli bir yüzyılda, kıtayı bir uçtan diğerine bağlayacak olan demiryolu ağları, vahşi kapitalizm ile yükselen Amerikan uygarlığının simgesidir.

16- FRANKENSTEIN
Guillermo del Toro 19. yüzyıl başlarının eril dünyasında gencecik Mary Shelley’nin muhayelesinden doğan özgün metni, klasik korku filmi beklentisinden uzak, baba-oğul ilişkisi, sevginin gücü, aidiyet, dışlanmışlık ve yaratıcının kibri gibi temalar üzerine kurulu melankolik bir gotik drama olarak yorumlamış. Farklı yaratıkların ‘insani’ yanına tutkusuyla bilinen auteur sinemacının filmi muazzam bir görsellik içeriyor.

17- HAYALLER / Drømmer
44. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olan Dan Johan Haugerud’un aşk, ilişkiler, cinsellik, yalnızlık, özlem ve kendini keşfetmeye dair üçlemesinin Berlinale Altın Ayı ödüllü son ayağı, 17 yaşındaki ana karakterin kendini keşfi doğrultusunda ilerliyor. Tüm sinefillere ama özellikle Eric Rohmer sineması tutkunlarına ve sinema-edebiyat ilişkisi üzerine kafa yoranlara hararetle önerilir.

18- THE MASTERMIND
Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması, kendini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakteri JB’nin hüsranla sonuçlanan kara komik soygun girişimini, Amerikan’ın Vietnam protestolarıyla çalkalandığı, Watergate’in eli kulağında olduğu dönem fonunda anlatıyor. Klasik Hollywood sinemasına bağımsız bir alternatif olmuş 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşunda bulunan yapım bir küçük sinema mücevheri.

19- KONTINENTAL ‘25
Romanyalı auteur sinemacı Berlinale’den en iyi senaryo ödülü ile dönen son çalışmasında, sığındığı bodrum katından tahliye ettiği evsiz bir adamın intiharı sonucunda, suçluluk duygusu ve kendince çözmeye çalıştığı ahlaki kriz ile cebelleşen icra memuru Orsolya’nın hikâyesini anlatıyor. Film yönetmenin alametifarikası olduğu üzere siyaset, ekonomi, ırkçılık, kapitalizm, savaş ve sosyal adalet üzerine yaman diyaloglar içeriyor.

20- BUZLAR KRALİÇESİ / La Tour de Glace
Lucile Hadzihalilovic’in Andersen’in buzlarla kaplı ünlü masalının bu yeni uyarlaması, yönetmenin özenle inşa etmiş olduğu fantastik evreninden izler taşıyor. Berlin’den yaratıcı ekibe sunulan ‘Olağanüstü Sanatsal Katkı’ ödülüyle dönen yapımda, 70’li yıllarda evinden kaçan 16 yaşındaki Jeanne sığındığı film setinde ‘Karlar Kraliçesi’ni canlandıran esrarengiz yıldızın tuhaf çekiciliğine kendini kaptırırken, set ile perde, film ile gerçeklik birbirine karışıyor.

VE
HIND RAJAB’IN SESİ / The Voice of Hind Rajab – Sawt Hind Rajab

Gerçek olaylara ve gerçek bir telefon kaydına dayanan ‘doküdrama’yı herhangi bir sınıflamaya koymadan yılın en saygın çabası olarak değerlendiriyorum. Kaouther Ben Hania’nın kulak verdiği ses dünyanın duyduğu ama kimselerin cevaplamadığı Gazze’nin imdat çağrısıdır çünkü. Filmin insanlığını yitirmemiş her birey tarafından izlenmesi ve izlettirilmesini canı gönülden diliyorum.

(26 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com