2025 Yılından Benim Seçtiklerim

Bir seneyi daha geride bıraktık. 2025 sinema açısından hayli verimli bir yıl olarak tarihteki yerini alacağa benziyor. Bu nedenle yıl içinde vizyon ve festivallerde izlediklerim arasından seçtiğim geleneksel en iyiler listem bu defa 20 filmden oluşuyor.

1- SIRAT / Sirāt
Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan, Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla distopik yakın bir geleceği tasvire soyunuyor. İspanyol yönetmen Oliver Laxe’in yönettiği film, kıyametin gölgesinde şok edici bir başyapıt.

2- İKİ SAVCI / Two Prosecutors – Два прокурора
Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın kurmaca uzun metraja dönüş filmi, 1937 yılı Stalin döneminde baskı ve terörün sürdüğü Sovyetler Birliği’nde geçiyor. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu çarpıcı başyapıt, tarihin tekerrür ettiği günümüzde, totaliter rejimlerin karanlık dehlizlerinde nefes almaya çalışan çağımıza ve ülkemizde yaşananlara ayna tutuyor.

3- BAŞKA YOLU YOK / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda
Filmlerinde insan doğasının karanlığını eşeleyen Güney Koreli auteur sinemecı Park Chan-wook, bu kez kapitalizmin amansız çarkında ayakta kalabilmek için en kötüsünü göze alan bir mavi yakalıyı konu alıyor. Donald Westlake’in ‘The Ax’ romanının Costa-Gavras’ın ardından bu ikinci uyarlaması, işsiz kaldığında rakiplerini öldürmekten başka seçeneği olmayan You Man-su’nun kara komik hikâyesi.

4- SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ / One Battle After Another
Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın son başyapıtı, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. 80’li yıllardan günümüze uzanan görkemli freskinde adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor.

5- GÜNAHKÂRLAR / Sinners
Kölelikten özgür vatandaşlığa geçişin çileli serüveninden bir sayfayı tarihi bir araştırma ile destekleyen siyahi yönetmen Ryan Coogler, çok iyi kotarılmış bir dönem filmiyle yılın sürprizlerinden birine imza atıyor. Yılların ezilmişliğini müzik ve danslarıyla aşan siyahilerin öyküsü, müziğin, aşkın, özgürlük çığlığının ateşinin göğe yükseldiği olağanüstü bir kendinden geçiş ayini ile perdeye yansıyor.

6- AYDINLIK HAYALLERİMİZ / All We Imagine As Light
Bağımsız Hint sinemasının yükselen sinemacılarından Payal Kapadia, Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk uzun metrajında belgesel ile kurmacayı harmanlarken, devasa metropolün canlı keşmekeşinde üç kadının sevgi, arzu ve özgürlük hayallerini anlatıyor. Genç sinemacının Hindistan’daki sosyal eşitsizlik ve her türlü ayrımcılığı alt perdeden ustalıklı şiirsel bir ele alışına hayran oluyoruz.

7- NİSAN / April – აპრილი
Dea Kulumbegashvili’nin Venedik’ten ödüllü son filmi, bir kez daha erkek egemen dünyada kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı baskı ve engellemeleri gündeme getiriyor. Gürcü yönetmen derin bir sosyal bir yaraya parmak basarken, kürtaj ve doğum kontrolü gibi meseleleri sessizlik ve mesafeli estetiğiyle ele alıyor. Realist anlatı ekspresyonist fantastiğe evrilirken kadının çaresizliği çok daha sarsıcı bir biçimde perdeye yansıyor.

8- MERHAMET / Miséricorde – Misericordia
Fransız sinemasının aykırı yönetmenlerinden Alain Guiraudie’nin Cannes’da gösterilen son filmi, kara komediden polisiye ve gerilime farklı türleri harmanlayarak insan doğasının karmaşıklığını deşmeyi sürdürüyor. Fırıncı ustasının cenaze töreni için köyüne dönen genç adamın gizemli olaylar ve entrikalarla örülü kara komik öyküsünde, eşcinsellik, ölüm, din, yalanlar ve yalnızlık gibi temalar hınzır bir senaryo eşliğinde tartışmaya açılıyor.

9- DÜŞÜŞÜN TINISI / In die Sonne Schauen – Sound of Falling
Genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin hayranlık uyandıran Cannes’dan ödüllü filmi, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla anlatıyor. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyor.

10- GÖRÜNMEZ KAZA / Un Simple Accident – Yek Tasadef Sadeh
Cafer Panahi’nin ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyor. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan Vahid’in, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı deneyen yapım Cannes’dan Altın Palmiye ile döndü.

11- GİZLİ AJAN / O Agente Secreto
Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran yapım, 1977 yılının Brezilya’sının zulüm ve entrika ikliminde sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus-aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, yönetmenin çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyor.

12- MANEVİ DEĞER / Sentimental Value – Affeksjonsverdi
Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen film, Ingmar Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alırken, İskandinav yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiriyor. Sanatsal üretimin geçmiş travmalarının dermanı oluşu üzerine bu incelikli deneme, Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü baba-kız yorumlarıyla yükseliyor.

13- IŞIK / Das Licht
Deneyimli sinemacı Tom Tykwer, dinmek bilmeyen ve gece gündüz kenti ıslatan yağmur ve fırtına fonu altında belki de en kişisel yapıtını imzalamış. Sağanak yağmur altındaki Berlin gökyüzünden harika bir kaydırma ile açılan filmde, aynı evi paylaşsalar da bağlarını çoktan yitirmiş Engels ailesi eve hizmetçi olarak gelen gizemli Suriyeli göçmenle en derin yaralarını paylaşıyor. Alman sinemacı büyülü gerçekçilik unsurlarıyla bezeli bu aile dramında, atmosfer ve görsel dünya ustalığını yeniden konuşturuyor.

14- RENOIR
Genç Japon sinemacı Chie Hayakawa 80’li yıllardaki kendi büyüme çağından izlenimler taşıyan ilk uzun metrajında büyülü bir dünya kuruyor. Adını aldığı empresyonist ressamın fırça darbelerini andıran tablolar eşliğinde 11 yaşındaki Fuki’nin hem anlamak, hem de yüzleşmek zorunda kaldığı ölüm gerçeği ile yüzleşmesini ve yalnızlığıyla başa çıkma çabasını şiirsel bir dille anlatıyor.

15- TREN DÜŞLERİ / Train Dreams
Genç ustalardan Robert Bentley, Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanmış Pulitzer ödüllü aynı adlı kısa romanından uyarladığı ikinci uzun metrajında bir orman işçisinin 80 yıllık trajik öyküsünün arka planında Amerika’nın geçtiğimiz yüzyıl boyunca geçirdiği köklü değişimleri sergiliyor. Irkçılığın, ayrımcılığın, kaba kuvvetin, emek sömürüsünün hüküm sürdüğü lanetli bir yüzyılda, kıtayı bir uçtan diğerine bağlayacak olan demiryolu ağları, vahşi kapitalizm ile yükselen Amerikan uygarlığının simgesidir.

16- FRANKENSTEIN
Guillermo del Toro 19. yüzyıl başlarının eril dünyasında gencecik Mary Shelley’nin muhayelesinden doğan özgün metni, klasik korku filmi beklentisinden uzak, baba-oğul ilişkisi, sevginin gücü, aidiyet, dışlanmışlık ve yaratıcının kibri gibi temalar üzerine kurulu melankolik bir gotik drama olarak yorumlamış. Farklı yaratıkların ‘insani’ yanına tutkusuyla bilinen auteur sinemacının filmi muazzam bir görsellik içeriyor.

17- HAYALLER / Drømmer
44. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olan Dan Johan Haugerud’un aşk, ilişkiler, cinsellik, yalnızlık, özlem ve kendini keşfetmeye dair üçlemesinin Berlinale Altın Ayı ödüllü son ayağı, 17 yaşındaki ana karakterin kendini keşfi doğrultusunda ilerliyor. Tüm sinefillere ama özellikle Eric Rohmer sineması tutkunlarına ve sinema-edebiyat ilişkisi üzerine kafa yoranlara hararetle önerilir.

18- THE MASTERMIND
Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması, kendini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakteri JB’nin hüsranla sonuçlanan kara komik soygun girişimini, Amerikan’ın Vietnam protestolarıyla çalkalandığı, Watergate’in eli kulağında olduğu dönem fonunda anlatıyor. Klasik Hollywood sinemasına bağımsız bir alternatif olmuş 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşunda bulunan yapım bir küçük sinema mücevheri.

19- KONTINENTAL ‘25
Romanyalı auteur sinemacı Berlinale’den en iyi senaryo ödülü ile dönen son çalışmasında, sığındığı bodrum katından tahliye ettiği evsiz bir adamın intiharı sonucunda, suçluluk duygusu ve kendince çözmeye çalıştığı ahlaki kriz ile cebelleşen icra memuru Orsolya’nın hikâyesini anlatıyor. Film yönetmenin alametifarikası olduğu üzere siyaset, ekonomi, ırkçılık, kapitalizm, savaş ve sosyal adalet üzerine yaman diyaloglar içeriyor.

20- BUZLAR KRALİÇESİ / La Tour de Glace
Lucile Hadzihalilovic’in Andersen’in buzlarla kaplı ünlü masalının bu yeni uyarlaması, yönetmenin özenle inşa etmiş olduğu fantastik evreninden izler taşıyor. Berlin’den yaratıcı ekibe sunulan ‘Olağanüstü Sanatsal Katkı’ ödülüyle dönen yapımda, 70’li yıllarda evinden kaçan 16 yaşındaki Jeanne sığındığı film setinde ‘Karlar Kraliçesi’ni canlandıran esrarengiz yıldızın tuhaf çekiciliğine kendini kaptırırken, set ile perde, film ile gerçeklik birbirine karışıyor.

VE
HIND RAJAB’IN SESİ / The Voice of Hind Rajab – Sawt Hind Rajab

Gerçek olaylara ve gerçek bir telefon kaydına dayanan ‘doküdrama’yı herhangi bir sınıflamaya koymadan yılın en saygın çabası olarak değerlendiriyorum. Kaouther Ben Hania’nın kulak verdiği ses dünyanın duyduğu ama kimselerin cevaplamadığı Gazze’nin imdat çağrısıdır çünkü. Filmin insanlığını yitirmemiş her birey tarafından izlenmesi ve izlettirilmesini canı gönülden diliyorum.

(26 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com