Bağımsız Amerikan sinemasının yeni gözdelerinden Benny ile Josh Safdie biraderler birlikte çektikleri 3 filmin ardından yönetmenlik kariyerlerine tek başına devam etme kararı aldılar. Tesadüf bu ya, sinemacı kardeşlerin kendi başlarına uçtukları ilk çalışmaları sporcular üzerine oldu.
Benny geçtiğimiz aylarda bizde de gösterilen ‘Dövüş Efsanesi / The Smashing Machine’de 80’lı yılların iz bırakmış MMA dövüşçüsü Mark Kerr’in (Dwayne Jhonson) zirveye tırmanışını ve ardından kişisel çöküşünü anlatmıştı. Kerr’in şiddetli karşılaşmalar içeren kariyeri, ağrı kesici bağımlılığı ve depresyonla mücadelesi, 1986 doğumlu küçük birader Benny (ya da tam adıyla Benjamin)’in belgeselvari stili ve hızlı kamerası eşliğinde, ringlerin acımasızlığını bire bir yansıtan sert bir gerçekçilikle perdeye yansıyordu.
Büyük birader Joshua’nın büyük bir reklam kampanyasıyla dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime giren ilk bağımsız çalışması ‘Muhteşem Marty / Marty Supreme’ ilhamını Marty Meiser’in otobiyografik yapıtı ‘The Money Player: The Confessions of America’s Greateste Table Tennis Champion and Hustler’dan almış olmasına karşın, bir sporcu öyküsünün ötesinde savaş sonrası Amerika’sının geniş bir panoramasını çizmeye soyunuyor.
Hikâye 1952 yılında New York’ta başlıyor. Ayakkabıcı dayısının dükkanında satış elemanı olarak çalışan Marty Mauser (Timothée Chalamet) yurt dışında stadyumları dolduran masa tenisi sporunun Yeni Dünya’daki yüzü olmak için uğraş vermektedir. Bu onun İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünyanın başat gücü haline gelmiş kibirli ABD’de zirveye ulaşmak ve ezilmiş yığınların hayallerini süsleyen ‘Amerikan Rüyası’na ulaşma yoludur. Aşağı Doğu Yakası’ndaki mütevazı Yahudi mahallesinin 23 yaşındaki ele avuca sığmaz genci, Avrupa’daki ırkdaşları gibi soykırım felâketini yaşamamış, türlü eziyetler çekmemiştir belki, ancak Holokost ertesi Yahudi gururunu gözüpek tutkularıyla harmanlayarak alemin kralı olmayı kafasına koymuştur.
Masa Tenisi’ne ‘o da spor mu’ diye dudak büküldüğü bir dönemde, ‘Hitler’in en kötü kâbusu, Nazizmin yenilgisinin nihai ürünüyüm’ diyerek fırsat kovalayan Marty hedefine ulaşabilmek için herşeyi denemeye, büyük oynamaya kararlıdır. Dayısının kasasından silah zoruyla aldığı 700 dolarla Londra Açık Turnuvası’na katılır. Etine buduna bakmadan yerleştiği Ritz otelinin kral dairesinde, 1930’lu yılların ünlü yıldızı Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile flört eder. Kaybolmuş eski şöhretini tiyatro sahnesinde yakalamaya çalışan aktristin zengin iş adamı kocası Milton Rockwell’den (Kevin O’Leary) sponsorluk koparmaya çalışır. Britanya’daki turnuvada İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkımla çıkmış Japonların şampiyonu Endo’ya (Koto Kawaguchi) yenildiğinde Marty’nin kazanma tutkusu daha fazla ateşlenecek, Harlem Globetrotter adlı şov grubuyla çıktığı dünya turnesinin ardından, boğuştuğu ailevi sorunlardan sıyrılarak yeni fırsatlar yaratmanın peşini bırakmayacaktır.
‘Marty Supreme’ Amerikan usulü bireyciliğin şaha kalktığı bir döneme çok renkli ve dinamik bir bakış atıyor. Acemi bir soygun işine girişen iki kardeşin hikâyesi çerçevesinde, New York sokaklarında bir an bile hız kesmeyen, Cannes’da yarışmış ‘Soygun / Good Time’ (2017) ve yine Manhattan’da Yahudi kuyumcuların mahallesinde geçen nefes nefese suç-gerilimi ‘İşlenmemiş Taşlar / Uncut Gems’in (2019) ardından Josh Safdie’nin kıpır kıpır kamerası 2.5 saatlik süre içinde yine yerinde durmuyor. Bu fırtınalı kaotik süreçte Büyük Savaş’tan zafer ve yenilgiyle çıkmış iki ulusun gurur mücadelesi perdeye yansıyor.
Safdie’nin ‘Uncut Gems’in ardından bir kez daha Ronald Bronstein ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryo, döneme dair sayısız ayrıntı ve yan öykücüklerle zenginleşmiş. László Nemes’in yönettiği ‘Saul’un Oğlu / Saul Fia’dan hatırladığımız Macar oyuncu Géza Röhrig bu defa Auschwitz-Birkenau ölüm kampında SC bombalarını imha etmekle görevli dünya masa tenisi şampiyonu Macar tutsağı canlandırıyor. Béla Kletzki’nin ormanda keşfettiği arı kovanından vücuduna buladığı balı koğuştaki diğer aç tutsakların yaladığı trajik sekans ise yaşanmış bir olaydan nakledilmiş. Marty ile çocukluk aşkı Rachel’in (Odessa A’zion), yönetmen Abel Ferrera’nın canlandırdığı tekinsiz Ezra Mishkin’in kayıp köpeğinin izini sürdüğü bölümler ise adeta Coen biraderlerin kara komik öykülerinden fırlamış gibi.
Filmin dur durak bilmeyen temposu içinde Darius Khondji’nin hünerli kamerası Yahudi göçmenlerin adeta bir getto misali iç içe yaşadıkları evleri, yoksul mahalleleri, salaş bowling salonlarının ustaca izini sürüyor. Biraderlerin değişmez bestecisi Daniel Lopatin filmin dramatik anlarına kendine özgü etkileyici müzik çalışmasıyla damgasını vururken, Josh Safdie 50’li yılların parçalarına ilave olarak ağırlıklı olarak kendi çocukluk yıllarından 80’lerin popüler şarkılarıyla ses bandını coşturuyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm iştah ve acımasızlığı ile yükselen erken küreselleşmeyi, ‘Amerikan Rüyası’nın tüm kabalığı ve aşkın hırsıyla ortalığı ezip geçtiği kaotik bir çağı bir tenis maçı hızında perdeye taşıyan, Marty ile Rachel’in inişli çıkışlı birlikteliğini Safdie biraderlerin alameti farikası haline gelmiş ‘eliptik’ mizansenle sunan ‘Marty Supreme’ kendine özgü stiliyle kusursuz bir yönetmenlik dersi içeriyor. Film aynı zamanda çok yetenekli bir oyuncunun kendini aşma yolunda şimdilik son adımı. Gencecik yaşında farklı ve özgün projelere imzasını atmış olan Chalamet’yi geçtiğimiz yıl Oscar adayı olduğu ‘Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez / A Complete Unknown’da protest müziğin efsanevi müzisyeninin şarkılarını yorumladığı, gitar, ağız mızıkası gibi enstrümanları bizzat çaldığı müthiş performansıyla ayakta alkışlamıştık. Bu defa ‘kendi hayalime inanırsam para ve şöhret beni bulacaktır’ mottosuyla yola çıkan genç Marty’nin ping pong topu hızıyla esen baş döndürücü performansıyla hak ettiği Akademi ödülüne kavuşmasını canı gönülden diliyorum.
(05 Ocak 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com





