Kategori arşivi: Yazılar

Neden – Sonuç İlişkisinden Uzak Mikro Evrenin Sosyolojik Çıkmazı

Son yıllarda işlediği konular ve yarattığı kamuoyu etkisiyle çağdaş sinemamızın en etkili figürlerinden biri haline gelen Emin Alper’in, Berlin Film Festivali sonrası merakla beklenen yeni filmi “Kurtuluş”u izledim. Şahsi kanaatimce; eğer biçimsel tercihler anlatıya makro düzeyde bir hizmet sunmuyorsa, bu teknik detaylar üzerine yorum yapmayı pek anlamlı bulmuyorum. Zira beşinci uzun metrajına imza atan bir yönetmenin, artık belli bir teknik standardı yakalamış olduğu aşikârdır. Bu kalibredeki isimlerin işlerini; biçimden ziyade hikâye üzerinden ürettikleri yeni anlamlar ve açtıkları sorgulama alanları üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Ancak ne yazık ki “Kurtuluş” filminde o kadar çok yapısal problem göze çarpıyor ki, asıl anlatılmak istenene odaklanmaya bir türlü sıra gelemiyor.

Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; karşımızda iki aşiret arasındaki toprak ve buna bağlı olarak gelişen iktidar çatışması var. Bölgede koruculuk yaparak varlığını ve gücünü sürdüren Hazeran aşireti ile yıllar sonra köylerine dönerek topraklarını geri almaya çalışan ve koruculuğa talip olan Bezariler aşireti arasındaki bozulan dengeler anlatılıyor. Hikâyenin detaylarına daha fazla girmeyecek, doğrudan izlerken zihnimi kurcalayan yapısal problemlere odaklanacağım. Yazının buradan sonrasının “spoiler” içerdiğini belirterek, henüz izlemeyenlerin film sonrasında okumasını tavsiye ederim.

Hikâye başladığı andan itibaren anlatının Doğu’da, Kürt coğrafyasında geçtiği net bir şekilde hissediliyor. Haliyle izleyici; bölgenin kültürel kodları, dili, mimarisi ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi temel unsurlar üzerine inşa edilmiş tutarlı bir temsil bekliyor. Ancak bunun aksine, filmdeki ilk Kürtçe diyalogda kullanılan bir kelimenin aslında Kürtçede var olmadığı; Türkçedeki anlamının doğrudan çevrilmesiyle oluşturulmuş “yapay” bir sözcük olduğu gerçeği hemen göze batıyor. Özellikle ana karakterlerin şiveleri ve telaffuzları konusunda, filmin Türkçe – Kürtçe ağırlıklı diyalog yapısı düşünüldüğünde, mutlak bir özen gösterilmeliydi. Karakterlerin her iki dildeki telâffuzları, yaratılan temsilin inandırıcılığı açısından eksiksiz olmak zorundadır. Bu durum kimilerine basit bir detay gibi gelebilir; ancak Karadeniz’de geçen bir hikâyede karakterlerin Ege şivesiyle konuştuğu o absürt tabloyu hayal etmenizi isterim. Aynı disiplinli tutumun burada da sergilenmesi gerekirdi.

Anlatı ilerledikçe Hazeran aşiretinin temel motivasyonunun ve hakimiyet alanlarının “koruculuk” sistemi üzerine kurulu olduğunu görüyoruz. Öyle ki, rakip aşiretin de koruculuk yapmak istediğini öğrendiklerinde, devlet eliyle edinilecek silahların kendilerine karşı bir üstünlük kuracağı endişesi, saldırganlıklarını tetikleyen ana unsur haline geliyor. Fakat bu detaylar işlenirken, koruculuk kurumunun ne olduğuna veya tarihsel arka planına dair en ufak bir bağlam sunulmuyor. Bu kavram, hikâyede devasa bir yer kaplamasına rağmen, nedenlerine dair hiçbir unsura yer verilmiyor. Filmin belki de en kritik sorunu; bu “neden – sonuç” ilişkisinden kopuk olması. Sadece koruculuk meselesinde değil; bölge insanının içinde bulunduğu sosyolojik durumun nedenleri, terörün varlığı, devletin işlevi ve dönemin konjonktürü gibi durumların bir şekilde izah edilmesi gerekiyordu. Nedensellikten uzaklaşıldığında, anlatı otomatik olarak anlam kaybına uğruyor. Yönetmenin bilinçli bir tercih olduğunu düşündüğüm bu “soyutlanmış dünya” tasarımı, ne yazık ki izleyici nezdindeki karşılığını azaltıyor. Film bir yandan gerçek olayların ağırlığını kullanmaya çalışırken, diğer yandan yönetmenin kendi perspektifiyle eklediği imgelerle “temsili bir mikro evren” yaratmaya çabalıyor. Bu ikililik arasında net bir tercih yapılmalıydı ki doğabilecek soruların çoğu bu temel tercih ile yanıt bulabilsin.

Bu belirsizlik, filmin politik duruşunda da kendisini hissettiriyor, devlet ve aygıtlarının hikâyedeki konumu oldukça flu. Yönetmen, ülkemizin son 50 yılına damga vuran bu mesele hakkında bir taraf seçme gayretinde bulunmuyor. Ancak bu “tarafsız” kalma çabası, filmi her iki cenahtan da eleştiri alabilecek kırılgan bir zemine oturtarak, anlatı için en büyük hataya dönüşüyor. Aslında yüzyıllardır süregelen feodal yapı ve toprak düzeni gibi köklü problemlerin bir neticesi olarak Hazeran ve Bezarilerin toprak kavgasına gelindiğini es geçmemeliyiz. Bu tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerin yansımalarının, olaylardan bağımsız ve kopuk bir şekilde anlatılması ve bu kopukluğun göze batması benim filme dair temel eleştirilerimin merkezini oluşturuyor. Yönetmenin kurduğu bu mikro evrende, röportajlarından da anladığım kadarıyla asıl amacı, toplumların kendilerini yönetmesi için yanlış ve problemli liderleri seçmesi ve bunun yıkıcı sonuçlarını işlemek. Bu kolektif psikozu yansıtmak adına rüya sekanslarına başvurulmuş. İlk başlarda bu tercihi oldukça başarılı bulsam da bir noktadan sonra sürekli tekrara düşülmesi bu sahnelerin işlevini yitirmesine sebep oluyor. Bir yere varmayan ve yalnızca izleyiciyi germeyi amaçlayan bu histerik sahneler, ne yazık ki anlatıyı beslemek yerine döngüsel bir tekrara hapsediyor.

Burada teknik bir parantez açmak isterim ki rüya sahnelerinin görsel dili ve filmin genel aksiyon – gerilim kısımları gerçekten takdire şayan. Sinemamızda, özellikle de “Auteur” sinemamızda pek sık rastlamadığımız bu dinamik üslûbu görmek beni oldukça mutlu etti. Işık ve renk kullanımı, aktüel kamera tercihleri ve filmin genelinde etkisini hissettiren çok başarılı ses tasarımı, farklı unsurların bütünleştiği teknik bir şölen sunmakta. Hareketli sahneleri çekmenin ve bu kaosu yönetmenin ayrı bir meziyet olduğu kanaatindeyim, film de bu konuda meziyetini ispatlıyor. Ancak, daha iç mekânda geçen ve karşılıklı diyalogların ağırlıkta olduğu sahnelerde, özellikle filmin ilk yarısında sıkça tercih edilen şaryo (dolly) hareketlerini biraz yersiz bulduğumu belirtmeliyim. Bu kısımlarda daha statik bir kamera kullanımı anlatının tonuna daha çok hizmet edebilirdi, tabii bu tamamen benim kişisel ve teknik bir tercihim olduğunun altını çizmek isterim.

Hikâyeye dönecek olursak; gerçekte yaşanan olaylara az çok hâkim olan her izleyici, daha ilk sahnelerden itibaren anlatının nereye evrileceğini tahmin edecektir. Yönetmen, karakter psikolojilerine ağırlık vererek asıl patlama noktasını geciktirmeye çalışmış; fakat yukarıda belirttiğim gibi, birbirini tekrar eden rüya sekansları bu boşluğu doldurmaya yetmiyor. Anlatılmak istenen o tekinsiz atmosfer, psikanalitik derinliği olan veya dini imgelerle desteklenen gerçeküstü bir dille pekiştirilseydi, varılmak istenen nokta çok daha güçlü olabilirdi. Son olarak, yönetmenin bilinçli bir tercihle hikâyeyi şehir merkezine veya “dağ” odağına hiç kaydırmamasını anlıyorum. Ancak bu tercih, zaten oldukça dar bir alana sıkışmış olan köyde hikâyenin patinaj yapmasına neden oluyor. Sürekli aynı mekânlarda, bir türlü atağa geçemeyen ve kendi içinde devinen bir insan topluluğunu izlemek, filmin temposunu zayıflatan unsurlardan biri haline geliyor.

Tüm bu gözlemleri bir araya getirdiğimde, “Kurtuluş” filmine dair iki temel eleştirim baki kalıyor: Oryantalist bakış açısı ve neden – sonuç ilişkisinden kopukluk. Emin Alper, şahsen filmlerini her zaman merakla beklediğim ve sinema dilinden büyük keyif aldığım bir yönetmen. Bu filmdeki aksaklıkların bir özensizlikten ziyade, yönetmenin kurmak istediği o izole mikro evrene aşırı yoğunlaşma arzusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak hem seçilen coğrafyanın somutluğu hem de anlatının gerçek bir trajediden esinlenmiş olması, bu yapısal tercihleri ne yazık ki eleştiriye açık hale getiriyor. Belki yönetmenin önceki filmlerinde olduğu gibi, coğrafi belirsizliğin hâkim olduğu ve temsillerin daha evrensel / doğru temellere oturduğu bir hikâye yapısı tercih edilseydi, ortaya çok daha tutarlı bir eser çıkabilirdi. Yine de birbirini tekrar eden sığ temaların hüküm sürdüğü sinema iklimimizde; eleştireceksek tam da bu kalibredeki toplumsal işleri eleştirelim diyor, Emin Alper’in bir sonraki projesini şimdiden merakla bekliyorum.

(09 Mart 2026)

Nusret Şen

Soykırımın Anatomisi / Kurtuluş

Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nden zaferle dönen son filmi ‘Kurtuluş’ çok yerinde bir kararla sıcağı sıcağına gösterime girmiş bulunuyor. Auteur sinemacımızın beşinci uzun metrajı, dağdan inen Hazeran erkeklerinin iki PKK’lının cesedini güvenlik kuvvetlerine teslimiyle açılıyor. Evine dönen korucu Mesut’u (Caner Cindoruk) hamile eşi Gülsüm (Özlem Taş) ve elini öpen boy boy 4 evladı karşılıyor. Mesut tüfeğini duvara asıyor ancak bu geçici bir sulh anıdır. Akabinde köy dergâhında toplanan aşiret üyelerine Mesut’un kardeşi şeyh Ferit’in (Feyyaz Duman) verdiği vaazdan Hazeranların aşağı köyde oturan Bezariler ile ilişkilerinin tarihçesine vakıf oluyoruz.

Aynı tarihi kültür ve etnik kökenden gelen Hazeranlar ile Bezariler bir zamanlar sulh içine yaşarlarmış. Şeyh Ferit’in anlatımına göre, ne zaman ki Bezariler ticareti keşfetmiş ve tapuları alarak toprakların sahibi olmuşlar, işte o zaman denge bozulmuş, Hazeranlar yanaşmalara dönüşmüşler. Güneydoğu’da terör başlayınca devlet ya korucu olun ya da köyünüzü boşaltın talimatını vermiş. Bezariler köylerini terkedince, tepenin yukarısındaki komşuları bereketli topraklara sahip çıkarak refaha ulaşmış, şehir merkezinde mal mülk sahibi olmuşlar.

Şeyh Ferit bunları ‘Allah bizi mükâfatlandırdı, kuyular açtık, fındık pamuk ektik, Hazeranlar zenginleşti’ şeklinde ifade eder. Ne var ki terörün bitme noktasına gelmesiyle birlikte köylerine dönüş yapan ve tapulu topraklarını geri isteyen Bezariler de korucu olmak için dilekçe vermiştir. Bunun çoğu çiftçi olan Hazeranlar için yıkım olacağı aşikârdır. Hazeranları harekete geçiren ‘ekonomik olarak hayatta kalma mücadelesi’ iki komşu köy arasınraki husumeti tırmandırırken, antik Yunan trajedilerine konu olacak bir felâketin yaklaşmakta olduğunun ürpertisini hissederiz.

Alper’in 2012 yapımı ilk uzun metrajı ‘Tepenin Ardı’ Güneydoğu’da sürmekte olan savaşın alegorik temsilidir. Film iktidarı elinde tutanların düşman yaratma olgusu üzerinedir. Bu sayede cemaat kenetlenecek, iç düzendeki aksamalar göz ardı edilecektir. Hazeran aşiretinin düşman bellediği ise açık seçik ortadadır. ‘Zamanında başlarını ezmeliydik’ diyerek oklarını yönelttikleri, bu defa tepenin ardında değil, gece karanlığında ışıl ışıl aydınlanmış damlarıyla tepenin aşağısındaki Bezariler’dir.

İş, Mesut, Yılmaz (Berkay Ateş) ve karısı Fatma (Naz Göztan) önderliğinde cemaatin bir ‘kurtuluş’, bir ‘selamet’ ülküsüne kanalize edilmesine kalmıştır. Bu bilinçli bir planla değil, daha çok tekinsiz rüyalar doğrultusunda vücut bulacaktır. Mesut’un kaotik düşlerinde beliren alametler Hazeranların iktidar mücadelesine zemin hazırlar. Bezariler’in yanaşmasıyken eş olarak aldığı için şeyh babasının yüz çevirdiği Mesut karısından şüphe etmeye başlar. Bezariler’den Halil’in filmin finaline damga vuracak olan kızları misali doğan her ikiz çocuktan birinin şeytanın akıl çelici dölü olduğu sanrısına kapılır. Habil ile Kabil kıssasını bunun bir tezahürü olarak görür. Mesut’un gördükleri, aşiretin diğer erkeklerinin rüyalarına düştüğünde toplu bir cinnetin tetiklediği kıyım kaçınılmaz olacaktır.

‘Kurtuluş’ ‘bir topluluğun ne denli korkunç suçlar işleyebileceği üzerine bir film’. Alper’in de altını çizdiği gibi, ‘tarih ne yazık ki bu tür hikâyelerle dolu’. Ve bu dehşet verici olaylar ne yazık ki günümüzde, dün Bosna’da, Rojova’da, bugün Ukrayna’da, Gazze’de ve dünyanın farklı iklimlerinde yaşanmaya devam ediyor. Aynı ya da farklı kültürden halklar, farklı kutuplaşmalar, dinsel inanışlar ama yine Alper’in vurguladığı üzere temelde ekonomik çıkarlar ekseninde saldırıya uğruyor. Filistin’de süregelen utanç verici soykırım yaşanırken, ‘Kurtuluş’un anlattıkları bu noktada yerel bir çerçeveden geniş bir yelpazeye evriliyor. Batılı gelişmiş ülkelerin seyirci kaldığı ya da ekonomik çıkarları doğrultusunda sessizce izlediği katliamların metaforu haline geliyor.

Tarihçi – yazar yönetmenimiz, ‘Tepenin Ardı’ ve ‘Kurak Günler’in ardından Western ikonografisini kullanmayı sürdürüyor. Şeytani bir ruhun karısının ırzına geçtiğine tanık olduğu çok iyi çekilmiş ilk rüya sekansından başlayarak film boyunca düşler ile gerçeklik arasındaki çizgiyi geçirgen kılmış. İnançlar üzerinden metafizik alametlerin yön verdiği kitlesel iknanın dehşet verici yüzünü irdelemiş. 2009 yılında Mardin’de 44 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir olaydan esinlendiği hikâyesini Batman’ın Kırkat ile Mardin’in tarihi dokusuyla bilinen, terör nedeniyle terkedilmiş Süryani köyü Kıllıt’de (Dereiçi) çekmiş. Başta Cindoruk olmak üzere çocuklar dahil oyuncu performansı ile Barış Aygen – Ahmet Sesigürgil ikilisinin titiz sinematografisi çok başarılı. Giderek tırmanan paranoyanın adeta bir korku anlatısına dönüşmesinde, geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden ‘İki Savcı’dan anımsadığmız Christian Verbeek’in tekinsiz müzik çalışmasının önemli katkısı da unutulmamalı.

(05 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aynı Düzenin Kurbanları / Görünmez Kaza

“Yek Tasadef Sadeh’ Farsça kökenli bir ifade olup, Türkçe karşılığı ‘basit ya da sıradan bir kaza’ anlamına gelir. İranlı auteur sinemacı Cafer Panahi’nin 78. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen son filmi özgün adını işte bu ifadeden alıyor. Bizde geçtiğimiz yıl Filmekimi’nde sinema seyircisi ile buluşmuş olan yapım, ABD’nin gayri ahlâki bir tutumla kadim İran’a açtığı sıcak savaş ikliminde, ‘Görünmez Kaza’ adıyla 7 Mart’tan başlayarak hem ticari salonlarda hem de yedinci sanatın seçkin örneklerini arşivinde bulunduran MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada sıcak çatışmanın akıbeti belirsizliğini koruyor olsa da sevgili Haluk Bilginer’in Almanya’da kendisine takdim edilen ‘Onur Ödülü’nü kabul konuşmasından alıntıyla ‘utanmayı bilmeyenler yönetimde kaldıkları sürece, dünyanın daha da kötüye gideceği’ aşikâr. 45 küsur yıldır İran halkının özgürlüğüne ket vurmuş mollalar yönetimi sütten çıkmış ak kaşık değil kuşkusuz. Bilginer’in vurguladığı üzere Panahi de ‘başkalarının adına utanma ve üzülme duygusunu anlatmaya kelimeler yetmeyince’ yıllardır ne pahasına olursa olsun, türlü kısıtlama ve yasaklamalara rağmen ülkesindeki baskı rejimine karşı çıkan filmler çekmeyi sürdürüyor.

Cannes sahnesine 22 yıl sonra ayak basabilmiş olan İranlı sinemacı bu uzun süreçte türlü baskılara boyun eğmiş, cezaevinde yatmış, ev hapsinde tutulmuş, ülke içinde seyahat etmesi ve film çekmesi yasaklanmış. Bilindiği gibi bu zaman sürecinde üretimini durdurmamış, türlü gizli yollarla kotardığı yapıtlarını bizzat kendisi olamasa bile, film ekibi ya da ailesinden kişiler aracılığı ile festivallere ulaştırmasını bilmiş. Film çekim ve seyahat yasağı kaldırılmış olmasına rağmen, ‘Görünmez Kaza’yı Şubat 2023’te hapisten salıverildikten hemen sonra, yetkililerden izin almadan, tedbir amaçlı meskûn mahallerde, minibüs içinde, dışardan dikkat çekmeyecek mekânlarda çekmiş.

‘Genç sinemacılara bir sinemacıyı durdurmanın olanaksız olduğunu göstermek istedim. Çıktığımda parmaklıklar ardında tanıştığım, benden çok daha fazla fedakârlık yapmış, çile çekmiş insanlar için bir film yapma zorunluluğunu hissettim. Bu film onlara borcumdur’ dediği son çalışması beklenmedik bir kazayla başlıyor. Gece vakti karısı ve küçük kızıyla evine dönmekte olan Raşid Şahsever (Ebrahim Azizi) karanlıkta farketmediği bir köpeğe çarparak ölümüne neden oluyor. Henüz olayın şokunu atlatmadan araba tekliyor ve gecenin kör karanlığında zor durumda kalan aile ışıkları yanan bir küçük atölyeden yardım talebinde bulunuyor. Kız kardeşinin düğünü için minibüs tedarik etme peşindeki Azerbaycan kökenli işletme çalışanı Vahid (Vahid Mobasseri) üst kattan adamın adamın ayak sesini duyduğunda dehşete kapılıyor. Tahta bacağı zeminde gıcırdayan kişinin, hapishane günlerinden işkencecisi İkbal olduğunu farketmiştir. Onurunu, karısını, ailesini yitirdiği o karanlık cezaevi yıllarında gözleri örtülüdür ancak zihninden atamadığı o takma bacağın gıcırtısını hemen tanımıştır.

Vahid ertesi gün bir punduna getirerek işkencecisi olduğu adamı minibüsü ile kaçırıyor. Onu diri diri gömmek için kırsal bir arazide mezar çukurunu bile hazırlıyor, ancak bu uysal görünüşlü adam, olan bitenle herhangi bir ilişkisi olduğunu şiddetle inkâr etmektedir. Şüphesi ağır basan Vahid, aynı cezaevinde işkence görmüş kader kurbanı dostları Shiva (Mariam Afshari), gelinliğiyle evlilik fotoğrafları çektiren Golrokh (Hadis Pakbaten), müstakbel damat (Majid Panahi) ve öfkesinin zaptı zor Hamid’i (Mohamad Ali Elyasmehr) yanına katarak minibüsün arkasında gizlediği adamla yüzleştirmek istiyor. Böylece ona yaşatılanların intikamını alarak huzura erebileceğini düşünmektedir, lakin adam gerçekten İkbal olmuş olsa dahi, bu uzaktan halim selim aile babası olarak görünen, karısı karnı burnunda doğacak erkek çocuğunu bekleyen tutsağı katletmeye vicdanı el verecek midir? Herbiri onulmaz işkenceler çekmiş, izleri bedenlerinde kazılı acılar çekmişlerdir. Sadece haklarını talep eden fakir işçilerken hayatlarını mahvetmişler, ailelerini cezaevi kapılarına getirip zorla suçlayıcı ifadelerini aldırmaya kadar gitmişlerdir. Şimdi intikam hırsı, vicdanları ve ahlâki değerleriyle amansız bir çatışma içerisine girmiştir. Hayatını kazanmak durumunda olan işkenceci aslında bu melûn düzenin bir başka kurbanı değil midir?

Başına gelenler Vahid’in belleğini hiç terketmiyor. Filmi izledikten, salondan çıktıktan sonra izleyiciyi de rahat bırakmıyor. Çekilen tüm eziyete rağmen bireysel intikamın meşruluğunu sorgularken, adalet arayışı, vicdan muhasebesi, bir cinayet işlemenin dehşetine ilişkin sorular zihinlerimizde yanıt aramayı sürdürüyor. Cesur duruşundan ödün vermeyen Panahi, çekilen tüm acılara rağmen mizahı elden bırakmıyor. Kendisine sorulduğunda ‘mizahın İran kültürünün bir parçası olduğunun’ altını çizerken, İslam rejiminin ne kadar baskıcı, ne denli zalim olsa bile İran halkının umudunu ayakta tutan bu savunma hasletini yok edemediğini gururla ifade ediyor.

(04 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yeniden 1001 Belgesel

Belgesel Sinemacılar Birliği’nin temelleri, 1996 yılında bir grup belgeselcinin kaleme aldığı bir çağrı metniyle atıldı. Belgesel sinemanın dönüştürücü gücüne inanan, henüz mesleğinin başında bir belgeselci olarak o metnin altında benim de imzam vardı.

1997’de Feriye’de bir araya gelen belgesel sinemacılar, Türkiye’de ilk kez seslerini toplu biçimde duyurdu. O buluşma, yalnızca bir meslek örgütünün değil; bir dayanışma kültürünün, bir söz söyleme ısrarının ve birlikte düşünme pratiğinin başlangıcıydı.

Belgesel Sinemacılar Birliği, 1999 yılında meslek birliği statüsüne geçerek yoluna devam etti. O yıllarda Bahriye Kabadayı Dal, bir televizyon-sinema öğrencisi, bir belgeselci adayı olarak bu yapının içindeydi. Zamanla roller değişti; ikimiz de bu çatı altında başkanlık yaptık, festivaller yönettik, krizler yaşadık, sözümüzü yükselttik. Bugün Bahriye Kabadayı Dal, Belgesel Sinemacılar Birliği ve 1001 Belgesel Film Festivali’nin başında.

17 yıl boyunca 1001 ile birlikte yol alan Belgesel Sinemacılar Birliği, verdiği 10 yıllık aranın ardından bu yıl yeniden izleyiciyle buluşuyor. 30 Mart – 05 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek bu yine, yeni, yeniden buluşma vesilesiyle; geçmişi romantize etmeden ama hafızayı da eksiltmeden bu yolu başından beri yürümüş iki belgeselciden biri olarak ben sordum Bahriye cevapladı. O sustu ben konuştum. Ben sustum o konuştu.

En çok merak edilen soruyla başlamak istiyorum: Festival neden ara verdi? Bu süreç belgesel sinemayı ve 1001’in çevresinde oluşan yapıyı nasıl etkiledİ?

2014’te, Altın Portakal’da bir belgesel filmin sansürlenmesiyle başlayan protestolar diğer festival ve etkinliklere de yansımıştı. 1001 Belgesel Film Festivali de o dönemki Belgesel Sinemacılar Birliği yönetiminin aldığı bir kararla, 1997 yılında başlayan 17 yıllık serüvenine ara vermek zorunda kaldı.

Aslında ne kadar süreceği bilinmeyen bir süreç başlamış oldu. Yani 1001’den ne kadar süre uzak kalacağımızı, özellikle BSBliler’in rutin gündeminde olan böylesine önemli bir festivale tekrar ne zaman kavuşabileceğimizi bilmiyorduk.

1001’in eksikliğini öncelikle kendi aramızdaki iletişim ve dayanışmanın zayıflamasıyla, ardından o güne kadar hem ülke çapında hem de yurtdışında 1001’in itici gücüyle sağladığımız network’ün giderek azalmasıyla oldukça fazla hissettik. Dünyada da belgesel sinema güç kaybediyordu. Örneğin EDN (Avrupa Belgesel Ağı) gibi bir kurum o dönemlerde dağıldı. IDFA’nın (Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali) dünya belgesel sinemasına yönelik destekleri azalıyordu.

Ülkemizin yoğun ve yorucu gündemi de elbette her zaman başroldeydi. Sonuçta zaman içinde yerel yönetimler ya da sivil inisiyatifler aracılığıyla ufak ufak başka hareketlenmeler, yeni festivaller doğmaya başladı. Hiçbiri, bizler için aynı zamanda bir okul olan 1001’in yerini tutmasa da bugün hâlâ devam edenler var aralarında.

Hatta şu anda belgesel sinema etkinliği; gösterim, söyleşi, atölye gibi yapmayan kültür – sanat kurumu neredeyse kalmadı diyebiliriz. Özetlersem, 1001’in on yıl boyunca yapılamamış olması bir meslek birliği olarak BSB’ye çok şey kaybettirdi; ama öte yandan Türkiye’de bugünkü belgesel sinema ortamına, temelde ve dolaylı olarak, önemli katkılar da sağlamış oldu.

Evet Bahriye, 1001’in yokluğu sadece bir takvim boşluğu değildi; bir düşünme biçiminin, bir ortak dilin ve birlikte üretme pratiğinin askıya alınmasıydı. Bugün dönüp baktığımda, her türlü olumsuzluğa rağmen on yıl ara vermiş olmamıza hâlâ inanamıyorum. Bu, belgesel sinema için çok uzun bir sessizlik. Başlayalım, yeniden kuralım dedik elbette; niyet vardı ama o itici gücü, o ortak iradeyi ve o zemini bir türlü bulamadık, yaratamadık. Oysa 1001’in yıllar içinde oluşmuş bir seyirci kitlesi vardı. Onlar için de bir yokluk, eksiklik oldu. Her yıl aynı salonlarda yan yana oturmak, aynı filmler karşısında birlikte susup sonra konuşmak, birbirini hiç tanımasa da aynı karanlıkta buluşmak da kayboldu.

On yıllık aradan sonra festivalin yeniden başlaması nasıl karar verildi? Bu senin için nostalji mi, yoksa yeni bir başlangıç mı?

Aslında bu karar tek başına benim aldığım bir karar değil. Ben, 2023 Ekim ayında yaptığımız genel kurulda yönetim kurulu başkanlığını üstlendim. 2025 Ekim ayındaki son genel kurul sonucunda ise yeni yönetim kurulu üyeleriyle birlikte aynı göreve devam ediyorum.

2023 genel kurulunda, 1001’i yeniden hayata geçirmek konusunda bir söz vermiştik. Fakat meslek birliğinin acil idari işleri nedeniyle bu iki yıllık dönemde bunu gerçekleştirememiştik. Geçen baharda, 1001’in hazırlıklarına başlamak üzere üyelerimizden oluşan bir ekip kurduk ve yavaş yavaş çalışmalara başladık.

BSB için hâlâ yapılması gereken çok iş var. Ama inanıyoruz ki festivali, günümüz ihtiyaçlarına uygun bir formatta yeniden hayata geçirmek de en az idari işlerimiz kadar önemli.

1997’de henüz mezun olmamış bir Radyo TV Sinema öğrencisi olarak adım attığım BSB, her zaman hayatımın bir parçası oldu. 2012’ye kadar çok yoğun bir şekilde, sonrasında ise daha az ama her zaman iletişimde kalarak geçen yıllar oldu. Bu nedenle 1001’i yeniden başlatabilmek, benim açımdan ister istemez pek çok anıyı da yeniden çağırıyor.

Bu anıların içinden, motivasyon veren ve keyifli birlikteliklere ortam sağlayan, kolektif olarak bir şeyleri başardığımız zamanların duygularını öne çıkararak çalışıyorum. Esas önemlisi ise şu andaki yönetim kurulu üyesi ve festival ekibindeki arkadaşlarımla birlikte, filmlerimizi daha güçlü ve daha evrensel çizgilere çekmek üzere tüm belgeselcilere katkı sağlayacağını umduğumuz çeşitli etkinliklerle 1001’i kurguluyor olmamız.

Neyse ki senin başkanlığın döneminde, pek çok üyemizin ve ardı ardına görev alan yönetim kurullarımızın inancı, isteği ve ısrarlı çabasıyla yeniden yola çıkıyoruz. Bu, sadece bir görevi üstlenmek değil; kesintiye uğramış bir hafızayı yeniden omuzlamak anlamına geliyor. Aldığın bu kurumsal sorumluluk, yalnızca bugüne değil, Belgesel Sinemacılar Birliği’nin tarihine de düşülmüş çok önemli bir not.

1001 Belgesel Film Festivali’nin temel amacı neydi? Festival Türkiye belgesel sineması için ne ifade ediyordu ve bu yıllardan senin için unutulmaz olan ne kaldı?

1001’in temel amacı; belgesel filmlerimizi görünür kılmak, onları seyircisiyle buluşturmak için ortamlar yaratmak ve Yarına Ne Kaldı başlıklı yola çıkış metninde belirtildiği gibi “toplumsal hafıza boşluklarını” belgesel filmlerimizle doldurmaktı. Türkiye’deki belgeselcileri bir araya getirmek, dünya belgeselcileriyle tanışmak, dünya belgesel sinemasından haberdar olmak gibi temel amaçlarımız vardı. Festivallere her yıl bir ulusal konferans eşlik ediyordu. Böylelikle belgesel sinemada kuramsal çalışmaların da önü açılıyordu.

1998 sonrası 2008 yılına kadar festivalin ve konferansın her türlü işinde koşturan iki – üç kişiden biri olduğum için yüzlerce anım var tabii ki; acı ve tatlı. 2009’daki 12. festivali de ben yönetmiştim. Çok ses getiren ve başarılı bir festivaldi; aynı zamanda hem fiziksel hem de mental olarak oldukça yıpratıcı bir süreçti açıkçası.

En unutulmaz tek bir an yok. En unutamadığım ve hatırlamak istediğim anlar, festival coşkusunu hep birlikte yaşadığımız anların duyguları. CRR’deki heyecan dolu açılışlarımız, en ufak bir destek bulduğumuzda yaşanan sevinç, yerli ve yabancı pek çok konukla bir arada yaşanan yoğun zamanlar, Stefan Jarl filmlerinin etkisi, Melankoli’nin Üç Odası gibi etkileyici filmlere rastladığımızda başlayan heyecan dolu film incelemeleri…

Başından beri yarışması hiç olmayan 1001’in en önemli özelliklerinden biri şuydu: Festivale başvuru yapan tüm belgeseller, kalabalık bir ekip tarafından iki – üç günlüğüne bir yerde kapanılarak hep birlikte izlenir, tartışılır ve programa alınıp alınmayacağına karar verilirdi. Bu izleme kampı, belki de festivalin kendisinden daha önemli, son derece eğitici bir gelenekti.

Evet, 1001 hiçbir zaman sadece film izlenen bir festival olmadı. Belgesel sinemanın nasıl üretileceğini, nasıl izleneceğini, nasıl tartışılacağını, nasıl birlikte düşünüleceğini öğreten bir uluslararası atölye gibiydi. Yarışmaların yokluğu, hep birlikte geçirilen izleme kampları, konferanslar ve bitmek bilmeyen tartışmalar, izleyiciyi ve belgeselciyi sürekli eğiten bir deneyim ortamı sunuyordu.

Bugünkü festival, bir “devam” mı yoksa önceki deneyimlerle hesaplaşan yeni bir çerçeve mi? Program ve içerik kurgusunda özellikle vazgeçtiğiniz ya da dönüştürdüğünüz şeyler oldu mu? Neler var bu festivalde?

Elbette devam ama önemli değişiklikler var. Örneğin, az önce bahsettiğim izleme kampını gerçekleştirmek mümkün olmadı; zira filmler için açık çağrı da yapmadık. Küratöryel bir seçki oluşturduk. Uzun bir aradan sonra, neredeyse sıfırdan başlarken, daha odaklı ve dağılmadan, elimizdeki imkânlarla bir başlangıç yapmayı festival ekibi olarak tercih ettik.

Bu yıl, eskiden olduğu gibi programımızda onlarca film yok; küçük bir yerli seçki, aynı şekilde uluslararası bir seçki ve bolca etkinlik planladık. Belgesel sinemada yapım ve arşiv, ana başlıklarımız olarak öne çıkıyor. Yapay zekâ ise bir diğer tartışma konumuz. Festivalleri tartışacağımız Açık Kapı Çalıştayı da çok önemsediğimiz etkinliklerden biri.

1001’i heyecanla bekleyen herkes gibi, biz de bu büyük kavuşmayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

Önceki yıllara kıyasla daha küçük, daha odaklı ama belki de her zamankinden daha fazla söz söylemeye niyetli. Asıl mesele büyüklük değil ki; yeniden yola çıkabilme cesareti. Bazen en güçlü söz, durduğu yerden tekrar yürümeye karar vermek…

Sence bugün belgesel sinemanın ve bir belgesel film festivalinin en büyük ihtiyacı ne? (Bütçe meselesini bir kenara bırakırsak.)

Her ikisi için de en büyük ihtiyaç bence kamudan gerçek anlamda bir destek. “Kamu”yu, ilgili yöneticiler ve halk anlamında söylüyorum. Çünkü hem üretim hem de gösterim alanlarımız her geçen gün daralıyor. Günümüz koşullarında, gerçeğin / gerçekliğin peşinde koşturmak zaten yeteri kadar zor.

Belgesel sinema elbette yaratıcı endüstriler içinde önemli bir alan. Fakat bu ekosistem içindeki pek çok alandan farklı olarak, tümüyle ticari düşünülemeyecek bir özelliği var: o da “kamu yararı”. Yaygın ekran ve perdelerde belgesel filmlere yer açmak bile, basit gibi görünen ama çok önemli bir kamusal destektir. Bütçe meselesini bir kenara bıraktın ama o da elbette şarttır.

Belgesel sinema elbette piyasanın insafına bırakılamaz. Doğası gereği kamuya dair bir söz söyler. Gösterim alanlarının daralması yalnızca belgeselcilerin değil, toplumun da meselesi. Bu yüzden özel sektörün de sadece kâr amaçlı bakmayıp belgeselin yanında durması şart, en azından toplumun bir parçası olarak. Üstelik bu mesele yalnızca belgesel üretenlerin değil, seyircinin de sorumluluğu. Ben seyircinin belgesel filmlere olan talebinin ve sahipliğinin artmasını diliyorum. Benimki biraz da bilinçli bir toplum özlemi belki de. Belgesel sinemaya alan açmak, gerçeklere alan açmak aslında. Bu kadar basit ve bir o kadar da zor. Özellikle gerçek ile sahte arasındaki farkın bu kadar silikleştiği ve insanların giderek uyuştuğu bir dünyada.

Bu uzun yolculukta aynı yolda kalabilmiş olmak senin için ne ifade ediyor? Ve izleyiciye, genç belgeselcilere veya yıllardır küskün olanlara tek bir cümle söyleyecek olsan ne derdin?

Ardımızda bir iz bırakmaya çalışıyoruz: “Ben de geçtim buradan ve bu öyküleri paylaşmak istiyorum.” diye. Tarif edilmesi zor bir duygu, belgesel sinemada ısrar etmek. Her filmde yeni bir yolculuk ve bitmek bilmeyen bir merak var. Meraklı ruhların yeniden buluşmasına, bunun bir parçası olmak isteyen herkesi bekliyoruz.

Belgesel sinema, hız çağında yavaşlamayı, gürültü çağında bakmayı, unutmanın kolaylaştığı bir dünyada hatırlamayı ısrarla vurguluyor.

1001’in dönüşü sadece bir festivale değil, hafızaya, yarına ve birlikte düşünmeye yeniden açılmış bir davet.

(Bu yazı ilk olarak 28 Şubat 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(02 Mart 2026)

Semra Güzel Korver

Yerelden Evrensele… Kurtuluş

Sosyal, siyasal, etnik, ekonomik ama en çok da inanç üzerinden yaşanıyor sorunlar, bu topraklarda. Berlinale’den Gümüş Ayı ile dönen Emin Alper imzalı “Kurtuluş”, gerçek olaylardan yola çıktığı gibi, sadece Kürt çerçevesinde kalmamış dünyanın hemen her yerinde karşımıza çıkabilecek denli somut, önemli ve en az bir o kadar da ölümcül soruna parmak basmış. Kazandığı “Gümüş Ayı” da bunun kanıtı zaten.

Bir tepeye yaslanmış iki köy… Biri devletin “korucu olun” talebini kabûl etmiş, silâhlanmış, diğeri bağımsızlığını daha önemli görüp, verimli topraklarını terk etmiş. İki köy arasında, toprak, sınır, kız alıp verme gibi yaşanan sorunlar, devlete bakış yaklaşımıyla düşmanlığa varmış… Güneydoğu Anadolu’nun sosyopolitik, ekonomik ve coğrafi sorunları nedeniyle yaşananlar çıkar ilişkileriyle iç içeyken, köyün şeyhinin kardeşi, dededen miras şeyhlik postnişini kendisinin hakkı olduğunu iddia ederek şeyhlik mertebesine geçmek ister.

Filmin öyküsü bu eksende ilerlerken, Mesut (Caner Cindoruk), çeşitli sanrılar görür -eşinin aşağı köyde ağanın yanında çalışmış olması, ikiz bebek beklemesi gibi bilinçsiz toplumun anında kabûl edebileceği sanrılardır bunlar- köylülerin de bire bin katarak çoğaltarak yaygınlaştırdığı söylence, çözüm(!)ün de işaretçisidir.

Küçük kardeş Ferit (Feyyaz Duman), okumuş ve abisine bakarak daha bir yapıcıdır, zaten bu nedenle şeyhlik ona verilmiştir. Ferit, sadece o köyün değil, çevre köylerin de şeyhidir ve yoksul köylüden kazandıklarıyla, kentte yerler, evler, dükkânlar edinmiştir. İyi de Ferit bu kadar variyet içindeyken Mesut niye “şeytan”ın gazabına uğramıştır? Bilinçsizlik ama asıl olarak çıkarcılık herkese yayılır. Aşağı köyün topraklarını almak için Mesut’un köylüyü yanına çekmesi gerekir. Hem zaten Ferit askere öldürtmüştür belki de köyün en acar ve en itirazcı kişisi olan Yılmaz’ı (Berkay Ateş) da.

Emin Alper, sıkı bir senaryo çıkarmış, iyi bir gözlem ve araştırma sonunda. Film hak ettiği ödülü almış; reji, oyunculuk, mekân ve özellikle de müzikle hem ilgiyi odaklıyor hem de düşünmeye zorluyor.

Dini bağnazlığın, ekonomik sorunların, etnik gerilimin en yoğun olduğu köyde, hazır “terör” de bitmişken köyün en verimli topraklarını, geriye dönen aşağı köylülere bırakmak pek kabûl edilemez… Bu, yerelden evrensele varan sorunun temelidir. Göçmenlik de vardır bunun altında, çaresizlik de… Çözüm mü? Çözümün bu olmadığını anlamak için yaşananlara bakmak gerekir.

(02 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Anılar Birleştirir mi / Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş

Dünya prömiyerini yaptığı 82.Venedik Film Festivali’de büyük ödül Altın Aslan’ı kazanan Jim Jarmusch imzalı ‘Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother’ hem sinemalarda hem de MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

İstanbul Sinema Günleri’nde izlediğimizde vurulduğumuz 1984 yapımı siyah-beyaz ilk uzun metrajı ‘Cennetten de Garip / Stranger Than Paradise’ ile gönüllerimize yerleşen Amerikan Bağımsız Sineması’nın has yönetmeni, aradan geçen kırk küsur yıl ve ‘Paterson’ (2016), ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır / Only Lowers Left Alive’ (2013), ‘Kırık Çiçekler / Broken Flowers’ (2005), ‘Ölü Adam / Dead Man’ (1995) gibi olağanüstü filmlerin ardından bu kez antolojik bir anlatıda, yetişkin çocukların ebeveynleri ve birbirleriyle olan mesafeli ilişkilerini üç farklı coğrafyada geçen kısa öyküler aracılığıyla anlatıyor.

Kırsal Amerika’da geçen ilk hikâyede orta yaşlardaki Jeff (Adam Driver) ile kız kardeşi Emily (Mayim Bialik) dağbaşındaki evinde tek başına yaşayan yaşlı babalarını (Tom Waits) ziyarete geliyor. Kardeşlerin ‘nasıl hayatta kalıyor hâlâ’ dedikleri gizemli babanın bu kısa ziyaret sırasında gerçek yüzünü göstermediğini, hatta onlarla kurnazca oynadığına tanık oluyoruz. Derken Waits’in Jarmusch ile uzun yıllara dayanan dostluğunu anımsıyoruz. İkilinin 1986 yılında ‘İçerdekiler / Down By Law’ ile başlayan, 1989 yapımı ‘Gizem Treni / Mistery Train’, Waits’in müziklerini hazırladığı 1991 tarihli ‘Dünyada Bir Gece / Night on Earth’, usta müzisyen oyuncuyu şahsının parodisini yapan bir rolde izlediğimiz ünlü ‘Kahve ve Sigara / Coffee and Cigarettes’in ardından son olarak 2019’da ‘Ölüler Ölmez / The Dead Don’t Don’t Die’daki ‘Hermit Bob’ karakteri düşüyor aklımıza. İkilinin yaratıcı işbirliğinin şimdilik sonuncusu olan ‘Baba’ bölümünde Waits yine yapacağını yapıyor ve bu nadide mozaiğin en baskın karakteri olarak filme damgasını vuruyor.

Dublin’de geçen ikinci öyküde tanınmış yazar annelerine (Charlotte Rampling) yıllık çay saati ziyaretlerini yapan iki kız kardeşin peşine takılıyoruz. Androjen görünümlü Timothea (Cate Blanchett) ile ablasından daha uyanık’ influencer’ Lilith (Vicky Krieps) disiplinli annenin özenle hazırladığı masada bir şeyler atıştırırken ilk öyküdekine benzer uzun sessizlik anlarına tanık oluyoruz. Kızların çocukluk fotoğrafları büfenin üzerinde yerli yerinde ama anne ve kızlarının birbirleri ile paylaşacak şeyleri kalmamış gibi. Mükellef masanın ortasına çöreklenmiş vazodaki çiçeklerin görüşü engellemesi bir metafor olarak bu bölümün hoşluklarından biri. Bu kısa ziyaretin sınırlı konuşma anları suya sabuna değmeyen bir sohbetten öteye geçemiyor.

Son bölümde toplamın en duygusal hikâyesini izliyoruz. Anne ve babalarını talihsiz bir uçak kazasında kaybetmiş olan ikiz kardeşler, Billy (Luka Sabbat) ile Skye (India Moore) macera seven ebeveynlerinin son ikametgâhında bir araya geliyor ve şimdi boşaltılmış olan Paris’teki dairede geçmişin anılarına tutunmaya çalışıyorlar. Oyuncaklar, fotoğraflar, çocukların okul notlarına kadar saklanmış bir sürü belge ve anı yüklü eşya ile dolu depoya vardıklarında ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

İlerlemiş yaşında belki kendi geçmişine de uzanarak aile dinamiklerini inceliyor Jarmusch. O’nun sineması her zaman kelimelerin, imgelerin ve müziğin akışında yol alan anlatılar olmuştur. Filmin ses bandında yine kendi müzik topluluğu ‘Sqürl’ün imzasını görüyoruz. Müzik yoldaşı Annika Henderson’un seslendirdiği ‘Spooky Love’ şarkısını iki kez kullanmış. Bu defa akışı ve ritmi aile üyelerinin uzun sessizlikleriyle kurmayı denemiş. Kişisel özgürlüğün metaforu olarak gördüğü kay kay yapan gençler öykülere sızmış. Bir de ilk hikâyeden başlayarak tüm karakterler kırmızı ve bordo renkte giysiler ya da aksesuarlar taşıyor. Jeff’in bordo kazağı, Emily’nin mantosu, kız kardeşlerin pembe ceketi, kırmızı gömlek ve çorapları, Skye’ın kırmızılı elbisesi, Billy’nin sırt çantasına bağladığı aynı renkteki fuları vs… Her üç öyküde de kimi gerçek, kimi sahte, kimi baba hatırası Rolex saatler devreye giriyor. Jarmusch’un karakterleri anılarıyla yüzleşirken, koyu kırmızının yakıcılığında aile dinamikleri ve iletişimsizlikler sorgulanıyor.

(27 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kapitalist Düzenin Un Ufak Ettikleri / Kopma Noktası

Usta sinemacı Gus Van Sant, 6 yıl aradan çektiği ‘Kopma Noktası / Dead Man’s Wire’ ile 70’li yıllar sinemasına saygı duruşunda bulunuyor. Film, 1977 yılının karlı Şubat sabahında, Indianapolis yerel radyo istasyonu ‘WYCD’den Fred Heckman’ın sunumuyla (Colman Domingo) açılıyor. Efsanevi DJ’i arabasının radyosundan takip edenler arasında emlak piyasasına girmeye çabalayan küçük yatırımcı Anthony Kiritsis de (Bill Skarsgård) vardır. Kredi borçlusu olduğu ‘Meridian Mortgage’ binasına dalan genç adam, Florida’ya tatile gitmiş büyük patron M. L. Hall’e (Al Pacino) ulaşamayınca, onun yerine oğlunu rehin alıyor. Yanında getirdiği karton kutuda gizlediği pompalı av tüfeğini Richard Hall’ün (Dacre Montgomery) kafasına dayayan Kritsis, güvenlik kuvvetlerinin olası müdahalesinde hem kendisinin hem de rehinenin öleceği, filme adını veren telden düzeneği devreye sokarak rehinesi ile birlikte güvenli bir biçimde banliyödeki konutuna ulaşıyor. Sonrasında, öfkeli adamın dönemin etkin medya organları radyo ve televizyon aracılığı ile derdini ve isteklerini kamuoyu ile paylaşacağı 3 günlük bir pazarlık süreci başlayacaktır.

Genç adamın derdi dünyadan büyüktür. İpotek karşılığı aldığı arazisi üzerine mütevazı bir alışveriş merkezi kurmak istemiş, 4 yıl boyunca kredi faizi ödemiş ancak başarılı olamamıştır. Kredi kuruluşunun patronunu babası yerine koyduğunu ama karşılığında köpek muamelesi gördüğünü haykırmaktadır. İfadesine göre şirket yöneticileri işini sabote etmiş, onu kandırmış, muhtemel kiracılarını başka alternatiflere yönlendirerek arazisine konmak istemiştir. Kızgındır, öfkelidir. Büyük şirketlerin sıradan vatandaşın kazanmasını istemediğinden yakınır. Birçoğunun başına geldiği gibi, Amerikan Rüyası’ndan bir kaşık bal tattırılıp, daha sonra buruşmuş bir mendil misali bir kenara atılmış olduğunu düşünmektedir. Rehineyi serbest bırakması karşılığında hem yüklü bir meblağ talep eder hem de şirketin en tepesinden bir özür bekler.

Yaşanmış bir rehine krizi üzerinden ilerleyen yapım, Sidney Lumet’nin 1975’te çektiği ‘Köpeklerin Günü / Dog Day Afternoon’dan izler taşıyor. Keza kaçırma olayının can alıcı detaylarını kanalına taşıyarak yükselmek isteyen genç TV muhabiri Linda Page’in (Myha’la) çabası yine Lumet’ye ait 1976 yapımı ünlü ‘Şebeke / Network’ü akla getiriyor. Lakin yaşını başını almış auteur yönetmenimiz daha gözlemci, belgeselci bir bakış açısıyla bu başı sonu belli hikâyeyi pek de uçuramamış. ‘Dog Day Afternoon’daki genç Pacino’yu tam karşıt bir rolde karşımıza getiren Van Sant’ın bu ince buluştan yeterince yararlanamadığını düşünüyorum. Şimdi olsa tüm sorumluğu üstlenecek olan sosyal medya aktörlerinin 70’li yıllardaki öncülü TV programcısının çalakalem ele alınmışlığı unutulmaz Faye Dunaway yorumunun uzağından bile geçmiyor.

Buna karşılık, 70’li yaşlarını süren Gus Van Sant belki de vasiyet filmi olan bu son çalışmasında, başta da vurguladığım üzere, kariyerinin henüz başlarında ona ilham kaynağı olmuş klasik Amerikan sinemasını yenileyen, çağdaş toplumsal sorunları neşter altına yatıran 70’li yılların ses getirmiş sosyo-politik gerilimlerine elinden geldiğince öykünmek istemiş. Analog film yıllarının grenli organik dokusunu kullanmış. 70’li yılların renk paleti, döneme dair kostümler, saç stilleri, yoğun zoom çekimleri 70’li yılların etkileyici klasiklerini beyazperdede izlemiş olan biz eski kuşakları heyecanlandırıyor. Danny Elfman’ın caz tınılarına eşlik eden dönemin klasikleşmiş şarkıları, hele hele siyahi müzisyen Gil Scott-Heron imzalı ‘The Revolution Will Not Be Televised’ içimizdeki ‘dünyayı değiştirme’ hayalini ateşliyor.

‘Kopma Noktası’ tüm bunları hatırlattığı için önemli. Özellikle genç kuşaklarda 70’li yılların klasiklerini izleme arzusu yaratabilirse ne mutlu. Öte yandan, dönem değişse de, sinema değişse de kapitalist düzenin günümüzde daha da vahşileştiği ve filmde ele alınan ‘ipotek krizini’nin çağımız ABD’sinde eskisinden de beter bir biçimde yığınları çaresizliğe sürüklediği düşünüldüğünde bu hikayelerin hiç bir zaman eskimeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

(26 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yalnız Değilsiniz, Biz de Yalnız Değiliz / Berlin’de Türk Yönetmenlerin Zaferi

Berlinale olarak da bilinen 76. Berlin Film Festivali’nde Altın ve Gümüş Ayı Ödülleri 21 Şubat akşamı sahiplerini buldu.

Festival seçkisi açıklandığında Türk yönetmenlerin imzasını taşıyan iki filmin ana yarışmaya seçildiğine pek sevinmiştik. Sonuçlar açıklandığında her iki filmin ödül listesinin zirvesinde olduğuna inanamadık, sevincimiz katlandı.

Berlin’de yaşayan Türk kökenli, İstanbul Alman Lisesi mezunu İlker Çatak’ın yönettiği ‘Sarı Zarflar / Gelbe Briefe’, Wim Wenders’in başkanlığını yaptığı jüri tarafından en iyi filme takdim edilen ‘Altın Ayı Ödülü’ne layık görüldü. Başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer’in oynadığı yapım, Türkiye’deki siyasal baskılar nedeniyle işlerini, evlerini, dostlarını kaybeden tiyatro yazar ve yönetmeni ile oyuncu eşinin Ankara’dan İstanbul’a zorunlu göçü sırasında birlikteliklerini koruyabilmek adına verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Almanya’da çekilen filmde, Hamburg Ankara’yı, Berlin İstanbul’u canlandıran karakterlere dönüşüyor.

Berlinale’de en iyi ikinci filme verilen Jüri Büyük Ödülü ise auteur sinemacımız Emin Alper’in yönettiği ‘Kurtuluş’ filmine verildi. Övgü alan yorumuyla öne çıkan Caner Cindoruk’un başrolünde yer aldığı, korucu ‘Hazeran Aşireti’ ile yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine geri dönen ‘Bezariler’ arasındaki toprak çatışması üzerinden ilerleyen yapımda, gergin bir atmosferde tekinsiz rüyaların körüklediği bir iktidar mücadelesi ve ‘kurtuluş’ vaadinin peşinden giden bir köyün hikâyesi anlatılıyor.

Keyifli bir bayram havası yaşatan gecenin en vurucu anı ise Emin Alper’in ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşması oldu. Alper, ‘Kurtuluş’un korkunç suçlar işleyen faillerle ilgili olduğunu, onların düşünce yapısı kadar, hayatta kalanların durumunu da anlamaya çalışmak istediğini söylüyor. Olan bitenler hakkında çok düşündüğünü, en korkunç yalnızlığın, acı çektiğinizde yaşadığınız yalnızlık olduğunu öğrendiğini ifade ediyor. Duygularını; ‘günbegün haklarınızı kaybettiğinizde, kendi vergilerinizle alınan mermilerle vurulduğunuzda, sizi insan olarak bile görmeyenler tarafından bombalandığınızda; işte o anlarda tamamen yalnızsınız, böyle kimsenin umursamadığını gördüğünüzde dünyanın en yalnız insanı oluyorsunuz’ şeklinde ifade ediyor.

‘Burada, bu sahnede en azından bu sessizliği yıkabileceklerini ve onlara hiç de yalnız olmadıklarını hatırlatabiliriz.’ diyor. Gazze’de olabilecek en kötü koşullarda yaşayan ve ölen Filistinlilere, zulüm altında acı çeken İran halkına, Rojava ve Ortadoğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler’den sonra kendi halkına yalnız olmadığını haykırıyor. Dünyanın dört bir yanında özgürlük mücadelesi veren milyonlarca insana ‘yalnız değilsiniz’, ‘yalnız kalmayacağız’ mesajını veriyor.

Ülkemiz sinema izleyicisi ve sanat çevreleri, ‘Bir Film’ tarafından dağıtılacak olan bu nefes kesici filmleri bir an önce sinema salonlarında görmek istiyor.

(22 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sağlıkçıların Geleceği Var mı? Gece Vardiyası

Film başladığında, hızla görevlerini yerine getirmeye çalışan hemşireleri görünce, ister istemez bizdeki sağlık emekçilerinin yaşadıkları geldi aklıma… İsveç’in Almanca konuşulan bölgesinde bir hastanede gece vardiyasında yeterli personel yok (çünkü onlara maaş verilmesi enflasyonu arttırır). Koca bir bölümde sadece iki hemşire, dur durak bilmeden hastalarına bakmak için koşturuyor. Evet, koşturuyor, çünkü onların da sadece iki eli, iki kulağı ve iki ayağı var. Bizim takip ettiğimiz Floria (Leonie Benesch), hiçbir hastasına bırakın kötü davranmayı nezaketinden asla ödün vermeden (ayrıca refakatçileri de düşünerek) hizmet etti. İzin almadan dokunmadı, sormadan bir şey yapmadı, bilgi vermeden ilaçlarını hazırlamadı, içmeye zorlamadı. Bunlar bizim hiç bilmediğimiz, hiç yaşamadığımız duygular. Demek ki böyle de olabiliyormuş.

Oyuncuyla girince, yönetmenin önemini göz ardı ettiğimi sanmayın… Petra Blondina Volpe, yazıp yönettiği “Gece Vardiyası”nda, gerçekten çok önemli bir soruna parmak basıyor; hemşirelik mesleği, giderek yaşlanan nüfusla birlikte çok daha büyük önem kazanıyor ve yeni kuşakların bu mesleğe yöneltilmesi gerekiyor. Tabii, bunun için öncelik parada ya da itibarda değil, mesleğini yapacak insanlara değer vermekten geçiyor.

Tam zamanlı bir film “Gece Vardiyası”. Floria görevi gereği yaptığı her işi neredeyse (hiçbir insert ve/veya kurguya gerek duymaksızın) birebir izletiyor. Bu, filme izleyiciyi de katıyor ve odaklanarak izlemenizi sağlıyor. Film, tek mekânda geçiyor olmasına rağmen o kadar hızlı ki, gözünüzü perdeden bir an ayırsanız bir şeyleri kaçırırsınız. Bir de, bu çok önemli… Bir hemşirenin ne denli titiz, temiz ve dikkatli olduğunu görüyorsunuz. Floria, her gittiği hastanın odasında ellerini yıkıyor, yeni eldiven takıyor, ilaçlarını titizlikle hazırlıyor. Bir de önemli (!) ilaçların anahtarını boynunda taşıyor hemşireler, unutulup da hastaların o ilaçlara ulaşmasını önlemek için.

Sabır abidesi Floria, her hastasıyla yakından ilgileniyor, onların sadece sağlık sorunlarını değil, yaşamdan kaynaklanan sıkıntılarını da izliyor, takip ediyor. Çocukları olana çikolata götürüyor, sanki göreviymiş gibi. Bu da ülkemizde görmediğimiz bir başka özellik… Bizde sosyal, siyasal, ekonomik, sorunlarla birlikte barınma, beslenme, eğitim gibi sorunlarla iç içe yaşandığı için kimsenin yüzü gülmüyor, kimse kimseye güleryüz göstermiyor, gösteremiyor. Ama sabrın da bir sınırı var. Yorgunluktan dizlerinin dermanı kesilmişken, ters davranan hastasına sesini yükseltmesine, epeyce pahalı saatini kaldırıp atmasına tepki gösteriyor. Tabii ki, hata da yapıyor, yanlış ilaç vererek, ama sanmıyorum ki, ona suç isnat edilebilsin, çünkü izliyoruz neler yaptığını. Her bir hastanın derdi farklı, talebi başka… Floria da küçük bir fırsat bulup çocuğuna telefonda iyi geceler dileyebiliyor yine de.

Kendinizi, ister istemez Faloria ile özdeşleştiriyorsunuz, kendinizi onun yerine, o tempoda çalışmaya koyuyorsunuz… Mümkün değil o hıza, o titizliğe, o güvenirliğe yetişmek. Filmi izlemek sağlık çalışanlarının (tüm dünyada) neler yaşadıklarını anlamak, benimsemek için şart. Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanması bizde sıradan bir olay artık. Onların yerine kendimizi koymuyoruz, varsa yoksa kendi derdimize derman arıyoruz… Oysa onlar iyi (!) olursa, mesleki ve ekonomik sorunları giderilirse daha iyi hizmet alacağımız kesin.

“Gece Vardiyası”, başından sonuna içeriği ve temposuyla izlenmeyi hak ediyor. Gerek senaryosu gerek yönetimi gerekse oyuncu(luk)larıyla çok başarılı. Küresel bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark etmek için herkes izlemeli, ama en çok da siyasetçiler… Yarın oy istemeye geldiklerinde yüzleri olsun diye bu konuya eğilmeleri için…

20 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(21 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kendi Yolunu Kendin Çiz: Sesim Geliyor mu?

Yaşam, birçok sorunsal içerisinde sürdürülen bir mücadele olarak tanımlanabilir. Kimi zaman birilerinden yardım / destek alınır, kimi zaman ipin ucu bırakılır, kimi zaman savrulur insan. Hemen hepimiz savrulmaktansa bir denge sağlamayı tercih ederiz. Başarılı olunduğu kadar istenilen sonucun alınamadığı da olur kuşkusuz. İşte, asıl mücadele orada başlar ve başarmak için çaba harcamak gerekir.

Bradley Cooper’ın, senaryosuna da katkıda bulunduğu “Sesim Geliyor mu?” (ilginçtir, Türkçeye sanki spoiler gibi çevrilmiş, “Is This Thing On?”, “Bu –şey- açık mı” olarak çevrilebileceği gibi… bana kalırsa “orada mısın?” da denilebilirdi, çünkü gerçekten bir duyurulması istenen bir çığlık var) yaşamın içinden bir pencere açıyor…

20 yıldır evli olan Alex Novak (Will Arnett) ve eşi Tess (Laura Dern), evliliklerinin tökezlediğini fark etmişlerdir, ancak birbirlerine karşı özellikle düşmanca davranmıyorlar. Boşanmayı araştırmaya başlarlar, ancak, iki ayrı ev kurma ve iki oğullarının (Blake Kane, Calvin Knegten) velayetini paylaşma gibi iç içe geçmiş sorunlar göz önüne alındığında, ne tam kopabilirler ne de birlikte olabilirler. Tam bir “olamam ki, olamam ben, senle de sensiz de” durumu…

Alex, bizde pek olmayan, aslında olması da beklenemez ya (çünkü birbirimizi öldürmeye kadar gider, bunca ekonomik, sosyal, dinsel, kültürel karmaşa içinde) bir stand up kulübünde komediye çalan anılarını anlatmaya başlar. Bir anlamda terapidir, iyi de gelir… Tess ise gençliğinden kalan içindeki hevesi yeniden hayata geçirmek için bir voleybol takımında koç olmak için kolları sıvar. Çocuklar hafta sonları babalarında, hafta içinde annelerinde ama alabildiğine huzursuzdurlar.

Çokça hareketli ve yakın planlarla izleyiciyi odağında tutmayı başaran film, bir yanıyla bize kendimizi anlatıyor. Düşünüyorsunuz: Ben olsam yapabilir miydim? Gerçi bizim ülkemizde böylesi bir durum yaşandığında sonuçlar haberlere yansıyacak kadar vahim oluyor… Filmin yönetmeni, bu anlamda başarılı… Senaryo zaten ilginç ve hayatın içinden geldiğinden anlamlı… Oyuncu(luk)lar da alabildiğine gerçekçi, sanki oynamıyorlar da kendilerini yansıtıyorlar gibi… Müziğin de etkisini unutmamak gerekir.

(20 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Nefes Nefese / Gece Vardiyası

‘Gece Vardiyası / Late Shift’ hemşire Flora Lind’in (Leonie Beneschi) öğle civarı başlayıp ertesi gün sabah saatlerine kadar sürecek olan zorlu ve gergin çalışma mesaisini detaylı bir biçimde gözler önüne seriyor. 20 yıllık tecrübesiyle işinin ehli olan sağlık görevlisinin, ağırlıklı olarak kanser hastalarına hizmet verdiği halde personel eksiği bulunan serviste her bir hastaya yetişmeye çalışırken biz izleyiciler de sürecin insan üstü trafiğinden etkileniyor, bir gerilim filmi izler gibi heyecanlanıyoruz.

Dünya prömiyerini Berlinale’de yapan Petra Volpe imzalı yapımın dilimize ‘kadın kahraman’ olarak çevirebileceğimiz Almanca özgün adının ‘Heldin’ olması kuşkusuz çok anlamlı. Halen Berlin’den bir ödül çıkmasını beklediğimiz ‘Sarı Zarflar / Gelbe Briefe’nin yönetmeni İlker Çatak’ın imzasını taşıyan 2023 yapımı ‘Öğretmenler Odası / Das Lehrerzimmer’de yabancı kökenli öğrencisinin maruz kaldığı ayrımcı uygulamaya itiraz eden idealist Carla Nowak rolünde hayranlığımızı kazanmış olan Beneschi, saat gibi çalışan, disipliniyle birlikte yardıma muhtaç hastalarına güleryüzle ve şefkatle yaklaşan, Avrupa Film Akademisi ödülüne aday olmuş performansıyla bir kez daha ustalığını konuşturmuş.

‘Öğretmenler Odası’nı Almanya özelinde çağdaş Batılı demokratik toplum düzeninin bir minyatürü olarak yorumlamıştık. ‘Gece Vardiyası’nı yazan ve yöneten Volpe benzer bir metaforik anlatının peşinde değil. Saatler ilerledikçe hastalar arasında mekik dokuyuşu hızlanan Flora’nın teçhizat açısından gayet donanımlı bir devlet hastanesinde personal açığından kaynaklanan fiziki yetersizliği çağdaş Batı toplumlarını bekleyen küresel sağlık krizini haberliyor. İsviçre’nin Oscar aday adayı olarak seçilen filmin final jeneriğinde, 5 yıl sonrasında ülkede 30 bin hemşire açığı olmasının beklendiği ifade ediliyor. Eğitimli hemşirelerin % 36’sının sadece 4 yıl içinde mesleği bıraktığı bilgisi, Dünya Sağlık Örgütü’nün 2030’a kadar dünya çapında 13 milyon hemşire açığıyla karşılaşılacağı öngörüsüyle irkiliyoruz.

Eşinden ayrılmış olduğu ve bir küçük kızı olduğu bilgisi dışında Flora hakkında bilgilendirilmiyoruz. Volpe’nin amacı onun fiziki koşusunu bir belgeselci titizliği ile yansıtmak olmuş belli ki. Flora bir atlet misali temposunu düşürmeden hastadan hastaya sörf yaptığı saatler boyunca, dayanılmaz ağrıları olan, doktorundan biyopsi sonucu bekleyen ya da demansın yarattığı korkuyla teselli bekleyen hastaların yanı sıra, oda kapılarında cevap bekleyen, yurt dışından telefonla arayıp görüşme talep eden hasta yakınlarıyla empati kurarak çözüm üretmeye çalışıyor. Mesaisi sona erip eve dönmek için otobüsüne bindiğinde ise vardiyası esnasında yeterince ilgilenemediği için suçluluk duygusu hissettiği hastasından kopamadığına tanıklık ediyoruz.

İsviçreli yönetmen, yaman bir gerilim hikâyesi tadı aldığını ifade ettiği Madeline Calvelage’nin ‘Unser Beruf is nicht das Problem: Es sind die Umstände’ adlı kitabından yola çıkmış ve fedakâr hemşirelere adadığı benzer bir çetin serüveni soluk soluğa beyazperdeye taşımış.

(18 Şubat 2026)

Ferhan Baran

Sinema Bir Hikâye Değil, Bir Bakış Rejimidir

Sinema çoğu zaman anlatılan hikâye üzerinden konuşulur. Oysa asıl mesele hikâyede değil, bakışta gizlidir. Film bize ne anlattığından çok, bizi nereye yerleştirdiğiyle ilgilidir. İzlerken kimin gözünden bakıyoruz? Kime yakın duruyoruz? Kimin arzusunu normal, kimin kırılganlığını görünmez sayıyoruz?

Benim çalışma alanım tam da bu eşikte başlıyor.

Psikoloji ile sinema estetiği arasında kurduğum düşünsel hat, filmi yalnızca bir temsil alanı olarak değil; arzu, kimlik, bilinçdışı ve toplumsal cinsiyet kodlarının dolaşıma girdiği bir psikolojik mekân olarak ele alıyor. Akademik yolculuğum Yeni Yüzyıl Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde üniversite birinciliğiyle başladı; klinik formasyonumu Üsküdar Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’nda derinleştirdim.

Ancak sinemayı yalnızca teorik bir metin olarak okumadım. 2003 – 2008 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde Halkla İlişkiler ile Radyo, Sinema ve Televizyon alanlarında YÖK bursuyla eğitim aldım. 2008 – 2012 yılları arasında televizyon sektöründe yönetmenlik, yapımcılık ve editörlük yaptım. Kamera arkasında öğrendiğim şey şuydu: Her kadraj bir seçimdir. Her seçim bir dışarıda bırakma biçimidir.

Bugün geliştirdiğim “Sinema Psikolojisi” yaklaşımı, bu iki alanın kesişiminde duruyor. Film benim için yalnızca anlatılan bir hikâye değil; bakışın örgütlendiği, hazzın kodlandığı ve öznenin konumlandırıldığı bir bilinç alanı. İzleyici pasif değildir; aksine farkında olmadan bir pozisyona yerleşir. İşte benim ilgilendiğim yer, o yerleşme anı.

Sinema ile ruhsal süreçler arasındaki ilişkiyi “Ruhun Kadrajları” başlığı altında dijital mecralarda paylaşıyorum. Aynı zamanda Oya Doğan’ın yönetimindeki Dizi Doktoru platformunda köşe yazıları yazarak dizi anlatılarını psikodinamik bir perspektiften değerlendiriyorum. Kültür – sanat eksenli gazete ve dergilerde kaleme aldığım metinlerde de benzer bir sorunun izini sürüyorum:

Bir anlatı bizi neden bu kadar etkiler?
Ve o etki bize kendimiz hakkında ne söyler?

Klinik çalışmalarımı İstanbul’da İstanbul Psikomod Akademi bünyesinde sürdürüyorum. Terapide karşılaştığım ruhsal dinamiklerle sinemadaki temsiller arasında çoğu zaman şaşırtıcı paralellikler görüyorum. Çünkü insan hikâye kuran bir varlık. Ve kurduğu hikâyede kendini saklayabildiği kadar açığa da çıkarır.

Yazılarımda amacım izleyiciyi edilgen bir tüketici olmaktan çıkarmak. Sinema yalnızca görülen değildir; görüleni görme biçimimizin de analiz edildiği bir alandır. Eğer film bittiğinde sadece “beğendim” ya da “beğenmedim” demekle yetinmiyorsak, orada bir düşünce başlamış demektir.

Ben o başlangıçla ilgileniyorum.

(18 Şubat 2026)

Hatice Keltek

Dünya Bir Mayın Tarlası / Sırat

‘Sırat’ ya da özgün afişinde yazdığı üzere ‘Sirât’ çölün ortasında ‘rave’ müziğin hipnotize edici temposuyla sarmalanmış, nefes nefese temposuyla tüm duygulara hitap eden destansı bir kader yolculuğunun eşine kolay rastlanmayacak güncesini perdeye taşıyor.

Filmekimi günlerinde Kadıköy Sineması’nın engin perdesinde ilk kez izlediğimde sarsıldığım, 2025’in en iyileri listemde tartışmasız ilk sıraya yerleşen Oliver Laxe imzalı bu sarhoş edici deneyim, MUBI ile eş zamanlı olarak ve son derece yerinde bir kararla sinema salonlarında da izlenebiliyor.

Adını cennet ile cehennem arasındaki köprüden alan ‘Sırat’ çetin bir yol ayrımına gelmiş çağdaş dünyamızın distopik tasviridir. 3. Dünya Savaşı’nın gelip çattığı yakın bir gelecekte Fas’ın güneyindeki dağların çevrelediği derinliklere anfileri yerleştirenler, ‘rave’in aşkın tınılarıyla herşeyi unutmaya gelmiş kalabalığa istediklerini vermeye hazırdır. Kanyon vadisinde toplanılır ve müzik eşliğinde dans başlar. Gece boyu süren kendinden geçiş, bu bir nevi zikir hali sabahın ilk saatlerinde hızını kaybetmemiştir. Ta ki bir kıta asker gelip sesi susturuncaya kadar. Can güvenliği nedeniyle bölgeye giriş çıkış yasaklanmış olup, bütün AB vatandaşlarının araçlara bindirilerek sınıra doğru yönlendirilmeleri emredilmiştir.

Kalabalığın ortasında 5 aydır kayıp olan ‘rave’ tutkunu kızı Mar’ın izini süren endişeli Luis (Sergi López) ile oğlu Esteban’ın (Brúno Nuñez Arjona) kızı bulmadan ülkeyi terketmeye niyeti yoktur. Baba oğul üç arızalı adam ve iki kadından oluşan bir alt grubun peşine takılarak, Moritanya’nın güneyinde yapılacağı rivayet edilen bir başka ‘rave’ partisine katılmak üzere konvoydan ayrılırlar.

Askeri araçların girmediği sarp dağ yolları tehlikelerle doludur. Siviller kitleler halinde sınıra doğru ilerlerken, savaşın başladığı duyulur. Üç araçtan oluşan kaçak konvoy engebeli arazide sırat köprüsünden geçer gibi yol almayı sürdürür. Lakin esas tehlike, ‘ölüm kalım’ deneyiminin yaşanacağı mahşer anı henüz gelmemiştir.

Fransa doğumlu Galiçyalı yönetmen filmini ‘izleyiciyi ölmeden ölüme sürükleyen bir içsel yol’ olarak tanımlıyor. Spoiler vermemek için okuyucuya daha fazla bilgi sunamıyorum ancak hakkında fazla araştırmaya girmeden filmi izlemenizi ve mutlaka geniş perdede deneyimlemenizi öğütlerim. Ölüme dair, kedere dair Kangding Ray imzalı tekno ruhuyla havalanacağınız aşkın bir meditasyona, kıyametin gölgesinde soluksuz bir gerginlikle sınanacağınız şok edici bir başyapıta hazır olun.

(12 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Annelik Kutsallık Değildir / Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim

Mary Bronstein imzasını taşıyan ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim / If I Had Legs I’d Kick You Out’ adını ana karakterin yoğun hüsran ve sıkışmışlık duygusundan alıyor. Yorgun, çok yorgun bir anne Linda (Rose Byrne). Küçük kızının gizemli hastalığı ile hareket alanı daralmış. Gemi kaptanı baba (Christian Slater) uzaklarda olduğundan yapayalnız, makinaya bağlanmış karnındaki boruyla beslenip kilo alması gereken çocuklarının tek sorumlusu. Tavan çöküp evin yatak odası sular altında kaldığında sığındıkları daracık motel odasında hayat daha da dayanılmaz hale geliyor.

Akademik çalışmalarıyla feminist kurama katkılarda bulunan sinemacının hayli ilgi uyandırmış ilk filmi ‘Yeast’i (2008) bir yerlerde bulup izleyemedim. Bronstein, Sundance ve Berlinale çıkarmalarıyla ünlenen bu ikinci uzun metrajında, ‘anne fedakârdır’, ‘anne herşeye katlanır’ kodlarının kabûl gördüğü toplum düzeninde Linda’nın yardım çığlığından hareketle kadın sorunlarını irdelemeyi sürdürüyor. Annelik olgusunun, terapi sürecinin ve hasta bakıcılığının insani limitlerinin çetin bir psikolojik sorgulamasına soyunurken, geleneksel ‘romantik annelik’ mitini tartışmaya açıyor.

Linda kızının hastalığına çözüm ararken kendi hastalarının seanslarını da aksatmamaya çalışıyor. Uzaktaki kocasının talimatlarla yönlendirdiği genç kadın, aynı psikoterapi merkezinde birlikte çalıştığı meslekdaşından (Late Night sunumlarıyla ünlü Conan O’Brien) medet umuyor. Terzi kendi söküğünü dikemiyor belki ama küçük bebeğini koruyamama endişesiyle çaresizliğe düşmüş hastası Caroline’in (Danielle Macdonald) ‘ben nerde yanlış yaptım’ tedirginliği ve suçluluk duygusuna el verirken, bu hissiyatın kendisini ele geçirmesine direniyor.

Kızı 8 yaşlarındayken benzer bir sürecin içerisinde kaybolmuş olan Bronstein yarı otobiyografik anılarından yola çıkarak konvansiyonel olmayan bir çalışmaya imza atmayı hedeflemiş. Daralan çerçeveler, ağırlıklı olarak Linda’nın yüzüne odaklanan yakın planlarda genç kadının bunalımını, çare arayışını, tavanda açılmış metaforik kara delikten çıkış çabasını deneysel bir sürece dönüştürmek istiyor. Derin bir acıya gerçeküstücü bir kâbusun karanlık estetiği eşlik ederken, neyin ‘gerçek’ neyin ‘düş’ olduğu konusunda Linda gibi bizlerin de kafası karışmıyor değil. Ancak filmin ilk repliklerinden birinde duyduğumuz üzere ‘gerçeklik’ algılanandır. Linda’nın mütemadiyen ‘görün beni’, ‘duyun beni’ çığlıkları kadınların, özellikle çocuk sahibi kadınların evrensel haykırışlarının iz düşümüdür.

Geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını neşter altına yatıran manifesto niteliğindeki bu radikal yapım, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, ‘ezber bozan’ bir film. Kutsal ailenin sebatkâr anne figürünü baş köşeye koymuş konvansiyonel Hollywood’un nicedir görmezden geldiği, soluk soluğa izlenen performansıyla Bronstein’a yoldaşlık eden Rose Byrne’ün devleştiği, Josh Safdie’nin desteğini almış bu sapına kadar bağımsız sinema örneği kolay rastlanmayacak bir zihin deneyimi vadediyor.

(11 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Jüri Meselesine Festival Yönetmenlerinin Bakışı

“Şu Jüri Meselesi!” başlıklı yazım “Sadibey, MarjinalSinema, Medyaradar ve 2025 Sinema Yıllığı’nda paylaşıldı. Sektörün çeşitli kesimlerinden epey geri bir dönüş aldım.

Çoğu, bu konuya değinmiş olmama dair “kalemine sağlık” mesajlarıydı. Bazıları yazıyı fazla yumuşak buldu; bazıları kimsenin üzerine alınmayacağını söyledi. Kimileri kitabın ortasından konuştuğumu düşünürken, kimileri de festival yapmanın zaten her geçen gün daha da zorlaştığını, bu konunun abartılmaması gerektiğini ifade etti. Hâttâ benim kim olarak böyle bir yazıyı kaleme aldığımı sorgulayanlar da oldu.

Ben Semra Güzel Korver.

Film festivalleri, sinemanın yalnızca filmlerle değil, insanlar ve ilişkiler üzerinden de şekillendiği platformlar. Seyircinin, yönetmenin, yapımcının, akademisyenin, eleştirmenin, sponsorun; kısacası sinemayla yolu kesişen herkesin bir araya geldiği bu platformların çoğalması, güçlenmesi ve çeşitlenmesi gerektiğine inanıyorum. Her anlamda tekelleşmeden, tek tipleşmekten, tek seslilikten uzak olmak bizi çoğaltır. Tam da bu yüzden meselelerin olabildiğince konuşulabilir, tartışılabilir hale gelmesini önemsiyorum.

Neyse… Yaklaşık on yıl önce, o dönem ülkemizin beş büyük festivalinin yönetmeniyle, festivallerimizin vizyon ve misyonlarına odaklanan “5 festival yönetmeni, 5 soru – 5 cevap” başlıklı bir söyleşi yapmıştım.

Bugün de jüri meselesine bakışlarını ve bu süreci nasıl organize ettiklerini konuşmak üzere, yine memleketin beş büyük festivalinin yönetmenine beş soru yönelttim. Beş festivalden dördü cevap verdi.

Cevaplar festival isimlerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali Genel Koordinatörü ve Yürütme Kurulu Üyesi: İsmail Timuçin

Festivallerimizin en önemli bölümü olan ön jüri ve final jüri meselesini konuşmak ve bu konuya dikkat çekmek üzere görüşlerimizi alma fikri ve çalışması için Altın Koza adına çok memnun olduğumuzu belirtir, teşekkür ederim.

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Jüri üyelerimizi seçerken bizim olmazsa olmaz kriterlerimiz; belirlediğimiz isimlerin kendi alanlarında önemli yerlerde olan, sektörde kabul görmüş, başarılı çalışmalarda bulunmuş ve donanımlı isimler olmasına özen gösteriyoruz.

Bu süreçte ön jüri ve final jürisinde; yönetmen, sinema eleştirmeni, görüntü yönetmeni, kurgucu, sanat yönetmeni, senarist, yazar, akademisyen, müzik insanı ve oyunculardan oluşan, izleyecekleri filmi her alanda doğru bir şekilde değerlendirebilecek bir jüri oluşturmaya çalışıyoruz.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekânizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz? Jüri kurullarında “ünlü” isimlere yer verme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Altın Koza, 1969 yılından günümüze devam eden köklü bir festival olması nedeniyle dünden bugüne sektördeki birçok kuruluşun SİYAD, FİLM-YÖN, ÇASOD, SODER vb. ve sektörde başarılarıyla söz sahibi olmuş isimlerin jüriler konusunda görüşleri alınarak bugünlere gelinmiştir.

Jüride ünlü isimlere yer verme konusuna olumlu bakıyoruz ve bunun festival için önemli olduğunu da düşünüyoruz. Sinema salonlarının boş kaldığı, sosyal medyanın öneminin bu kadar arttığı bir dönemde festivalin sürekliliği ve tanıtımı için her yaş grubuna hitap eden, bilinen isimlerin jürilerde yer alması gerekliliktir. Elbette ki bir ismin sadece ünlü olduğu için jüride yer alması kabul edilemez. Ama alanında başarılı, çalışkan, ödüller almış, saygın bir ismin jüri içinde bulunmasını tercih ediyoruz.

Festivalde gerek konuk gerek konuşmacı gerekse jüride ünlü isimlerin olması festivalin görünürlüğüne büyük katkı sağlarken, yeni festival izleyicilerine de ulaşma imkânı sağlıyor. Ünlü isim bir festival için olumsuzluk değildir. Yeter ki festivalin ruhuna, kimliğine uygun doğru kişiler olsun.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

Altın Koza için festival jürisi, festivalin ana damarlarından biri. Yarışma filmlerini tarafsız olarak değerlendirecek, şaibeden uzak, objektif bir jüriye sahip olmak festivalin devamlılığını sağlar.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Öncelikle bir festivalin jüri yönetmeliği çok önemlidir. Altın Koza olarak tüm jüri toplantılarımızdan önce değerlendirme kriterleriyle ilgili jürimize gerekli bilgilendirmeyi yapar, genel bir çerçeve oluşmasını sağlarız. Ayrıca hem ön jüri hem de ana jüri toplantılarında, jüri karar sürecine etki etmeyen ama festivalin yönetmeliklerine hâkim bir koordinatör olmasını sağlarız. İlgili koordinatör uzun yıllardır Altın Koza Film Festivali bünyesinde çalışmış, deneyimli, yarışma filmlerinin tamamını izlemiş, jüriden gelebilecek sorulara cevap verebilecek niteliktedir.

Seçimlerde elbette ki oy birliği olmasını isteriz ama herhangi bir dalda çok fazla farklı fikir ortaya çıkarsa, festivali temsilen toplantıda yer alan koordinatörümüz devreye girer, puanlama esasına göre seçim yapılması için jüriyi yönlendirir.

Festivale ait bir jüri yönetmeliğinin olması, genel çerçevenin baştan çizilmesi ve her şeyden önce objektif bir jüri oluşturulmuş olması büyük krizlerin çıkmasına pek ortam yaratmaz zaten. Ama deneyimli ve işini bilen bir ekipte her türlü krizi çözmek konusunda sıkıntı yaşanmaz.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz?

Yarışmaya başvuran filmlerin yönetmeliğe uygunluğu bu bölümden sorumlu olan arkadaşlarımız tarafından kontrol edilir. Daha sonra festival takvimine göre filmlerin linkleri gönderilir. Bütün filmlerin jüri tarafından izlenmeleri teknik olarak koordinatör arkadaşımız tarafından kontrol edilir. Ön jüriye izleme için bir son tarih söylenir, bu tarih katılımcılar tarafından da bilinir. Bir gün sonra ön jüri, zaman zaman İstanbul’da toplanarak, zaman zaman da Zoom üzerinden filmleri tartışır. Bu bölüm koordinatörümüz gözlemci olarak sürece katılır ve değerlendirmenin yönetmeliğe uygun olup olmadığına bakar. Ön jüri sürecinde Altın Koza’dan kimseye filmlerin linki verilmez.

Altın Koza’da jüriler filmleri seyirciden ayrı olarak izliyor. Jürilerin film izledikleri salonun tekniğine önem veriyoruz. Jüri izlemelerinden önce yarışan filmlerin salonlarda test yapmasına olanak sağlayıp, onların tercih ettiği ışık – ses ayarlarında filmlerini hazırlıyoruz.

Ana jüri süreçlerinde ise tüm belgesel yarışma filmleri aynı salonda hem jüri hem de seyirci ile buluşuyor. Uzun metraj film yarışması için de bu geçerli. Jüri, kendine ayrılan saatlerde uzun metraj film yarışmasındaki tüm filmleri aynı salonda izliyor.

Kısa metrajda film sayısı fazla olduğu için jürilere sinema salonunda izletme şansımız olmayabiliyor. Bu durumda da kaliteli bir projeksiyon cihazı ve iyi bir ses sistemi kurarak kısa film jürilerinin tüm filmleri aynı salonda izlemelerini sağlıyoruz.

Tüm filmlerin eşit koşullarda izletilmesi, gösterimlerden önce film ekiplerine gerekli kontrollerin yapılması için fırsat verilmesi, film ekiplerinin teknik ekibimizle sürekli iletişim hâlinde olmalarının sağlanmasıyla yarışan filmlerimiz ve festival arasında güven sıkıntısı oluşmamasını sağlıyoruz.

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Yönetmeni: Deniz Yavuz

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Özellikle ana jüri oluşumlarında deneyimin ve ustalığın ön planda tutulmasına özen göstermek gerekiyor diye düşünüyorum. Bu, olmazsa olmaz bir şart değil. Her festival kendi omurgasına, içeriğine ve tarzına göre bir jüri oluşumuna gidebilir. Jüriye başkanlık edecek ismin emeklilik ile aktif üretim evresi arasında bir yerden belirlenmesi ve muhakkak deneyim seviyesinin en yukarıda olması, bir duayen olması bizim için önemli bir kriter. Yine Altın Portakal için belirtmem gerekirse; ana jüri oluşumunu komitemizde tartışırken bir uzmanlık dengesi gözetmiyoruz, çünkü her üyenin alanında uzman olmasını istiyoruz… Ülkenin en yüksek para ödülünü veren festivalin jürisinin en hakkaniyetli sonuçlara ulaşabilmesi için alanında uzman isimlerden oluşması en önemli kriterlerden biri diyebilirim.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekanizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz? Jüri kurullarında “ünlü” isimlere yer verme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Altın Portakal’ın yürütme kurulunda festival ve sinema yaşamının deneyimli isimleri yer alıyor. İsimleri aylar öncesinden tartışmaya başlıyoruz ve daha sonrasında üzerinde hemfikir olunan profesyonellerle görüşmelere başlıyoruz. Önceki sorunuza verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, önceliği aday üyenin uzmanlığına veriyoruz. Sinema yaşamında kabul görmüş, çok sayıda insanla çalışmış isimler özellikle jüri başkanlığı için ilk adayımız oluyor. Gündeme gelen ve süreç sonunda anlaşmaya vardığımız ismin toplumdaki popülaritesi ya da magazinsel bir isim olup olmaması ilk planda baktığımız bir kriter değil.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

Açıkçası tek bir iş ya da birkaç iyi işle büyük bir festivalin jürisinde yer alan bir isim olmak, o festival ve sinemanın geleceği için oldukça riskli. Bu tür sinemacılar film festivallerinin jürilerinde yer alamazlar diye bir kanun elbette yok; ama özellikle gençlerin yolunu aydınlatacak olanların, sinemaya bir gelecek vaat edecek olanların, ödülleri hakkaniyetle dağıtacak olanların ununu eleyip eleğini asmış ya da az sonra asacaklardan oluşması daha doğru geliyor. Aktif olan, sahada olan sinemacılarımız bir yandan globalde işler yapıp bir yandan festivallerde yarışıp, diğer yandan büyük bir festivalin ana jürisinde yer aldığında ister istemez kimi lüzumsuz tartışmaların içinde de kendini bulabiliyor.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Ben prensip gereği ve Altın Portakal Festival Komitesi olarak, ekibimiz yönetmelik gereği jüri karar ve değerlendirme toplantılarına girmiyor, görüş belirtmiyoruz. Filmler izlenmeye başlamadan önce yönteme dair bazı toplantılar gerçekleştiriyoruz, hepsi bu. Jüri karar toplantılarının uzun sürmesi, performanslara dair tartışmaların yapılması ya da bu değerlendirmelerin saatlerce sürmesi ise bizi oldukça heyecanlandırıyor.

Bu bana göre tam da olması gereken. Bu ödüller bir oylama, sormaca tekniğiyle de verilebilir elbette; ama jüri mekânizmasının olduğu bir alanda sağlıklı, tatmin edici tartışmaların yapılması çok doğal. Teknik olarak jürilerimizin ihtiyaçlarını ve sorularını, her jürinin sorumlusu olan deneyimli bir festival profesyoneli karşılıyor. Jüri konuşmalarına şahitlik ediyor, yönetmelik maddelerini hatırlatıyor ve süreci o yönetiyor. Yanı sıra ana jüriye başkanlık eden isim de teknik ve kuramsal açıdan jüriyi yönlendiriyor.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz

Ön jüriler, başvuru kriterlerine uyan ve geçerli sürede başvuran bütün filmleri izlemekle mükellef. Ön seçici kurullarımızı alanında uzman, daha çok sinema kuramlarına hâkim isimlerden oluşturmaya gayret gösteriyoruz. Bu isimlerin tamamına yapımcı ve yönetmenlerden alınan dijital izleme linklerini iletiyoruz ve her eser sahibi, kendilerinin ilettikleri bu linkler üzerinden filmlerinin izlenme oranlarını takip edebiliyor. Ön seçici kurullarımızı festival yürütme kurullarımızın haricinde, bağımsız kurullar olarak tasarlıyor ve oluşturuyoruz. Başvuru filmlerine dair değerlendirme sonuçlarını bize yorum ve notlarıyla beraber bir tutanak eşliğinde teslim ediyorlar. Bugüne dek çalıştığımız hiçbir ön seçici kurul üyesi olan sinema profesyoneli isimle ilgili herhangi bir sorun yaşamadık. Filmleri izlemek onların mesleki etiği ve en önemli çalışma alanı unsurudur. Bu isimleri bu yüzden daha en başında kendimizi güvende hissederek seçiyoruz.

Altın Portakal’ın yarışmalı bölümlerinin tamamında ana jüri üyeleri, film ekipleri ve sinemaseverler aynı anda, aynı salonda filmi izliyorlar. Sağlık sorunları ya da özel bir sebepten gösterime katılamayan herhangi bir jüri üyesi olursa, onun izlemesini de aynı salonda, aynı gösterim teknik şartlarıyla telafi gösterimi olarak sağlıyoruz. Bu gösterimler DCP formatıyla yapıldığından her gösterim filmin yapımcısına rapor ediliyor.

14. Boğaziçi Film Festivali Yönetmeni: Enes Erbay

Sinema sektörümüz için her zaman sıcak bir gündem maddesi olan “jüri dinamikleri” konusuna eğildiğiniz için teşekkür ederim. Sektörün şeffaflaşması ve standartların yükselmesi adına hazırladığınız bu söyleşiyi çok kıymetli buluyorum.

Sorularınızı Boğaziçi Film Festivali perspektifinden ve kendi deneyimlerim ışığında cevaplıyorum. Umarım katkısı olur.

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Bizim için “yetkinlik” ve “sinema sevgisi” her şeyden önce geliyor. Bir jüri üyesinin kendi alanında (yönetmenlik, oyunculuk, eleştirmenlik vb.) rüştünü ispat etmiş olması şart, ancak yeterli değil; aynı zamanda iyi bir izleyici olması ve farklı sinema dillerine açık olması gerekiyor.

Dengeyi kurarken “bakış açısı çeşitliliğini” esas alıyoruz. Bir jüri masasında sadece yönetmenlerin olması, tartışmayı tek bir teknik veya estetik düzleme hapsedebilir. Bu yüzden o masada bir sinema yazarının analitik bakışının, bir oyuncunun duygu durum okumasının veya bir yapımcının endüstriyel öngörüsünün harmanlanmasını önemsiyoruz. İdeal jüri, birbirine benzeyen değil, birbirini tamamlayan ve hatta birbirini entelektüel olarak zorlayan isimlerden oluşur.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekanizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz? Jüri kurullarında ”ünlü” isimlere yer verme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Festivalin artistik direktörlüğü ve danışma kurulumuzla birlikte yürüttüğümüz, yıl boyu süren bir takip sürecimiz var. Dünyadaki diğer festivallerdeki jüri profillerini inceliyor, o yılın öne çıkan sinemacılarını takip ediyoruz.

“Ünlü isim” meselesine gelince; biz popülariteyi bir vitrin süsü olarak görmüyoruz. Eğer o ünlü isim, sinemaya kafa yoran, birikimiyle o masaya değer katacak biriyse başımızın üstünde yeri var. Ancak sırf medyatik değeri yüksek diye, film izleme disiplini veya değerlendirme yetkinliği festivalin standartlarıyla örtüşmeyen bir ismi jüriye davet etmek hem yarışan filmlere hem de diğer jüri üyelerine haksızlık olur. Bizim için “ünlü” olmaktan ziyade “ehil” olmak esastır.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

Jüri, festivalin o yılki “sözünü” söyleyen son mercidir. Biz festival yönetimi olarak bir seçki sunar ve bir çerçeve çizeriz; ancak o yılın “en iyisini” işaret ederek tarihe not düşen jüridir. Dolayısıyla jüri kararları, festivalin estetik çıtasını ve hangi sinema dilini teşvik ettiğini gösterir. Doğru oluşturulmuş bir jüri, verdiği ödüllerle sadece o yılı değil, genç sinemacıların gelecekteki üretim motivasyonlarını da şekillendirir. Bu yüzden jüri, festival kimliğinin en stratejik taşıyıcısıdır.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Bizim temel ilkemiz “müdahale etmeme”dir. Jüriyi özgür bir tartışma ortamında, kendi dinamikleriyle baş başa bırakırız. İlk toplantıda onlara teknik kriterleri ve ödül tüzüğünü aktarırız, ancak içerik tartışmalarına asla dahil olmayız.

Fikir ayrılıkları, sağlıklı bir jüri sürecinin doğal ve beklenen bir parçasıdır. Hatta herkesin her filmde hemfikir olduğu bir jüri, belki de yeterince derinleşememiş demektir. Kriz anlarında festival yönetimi olarak sadece moderasyonu sağlar, herkesin sesinin eşit duyulduğu demokratik ortamı koruruz. Sonuçta sinema subjektif bir sanat ve çatışan fikirlerden çıkan uzlaşı, her zaman daha kıymetlidir.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz?

Güven, şeffaflık ve profesyonellikle inşa edilir. Jüri üyelerimizin filmleri en ideal teknik koşullarda izlemesini sağlamak bizim birinci görevimiz. Her filmin, perdede yönetmenin hayal ettiği kalitede ve eşit şartlarda gösterilmesini garanti ederiz.

Ön jüri meselesi sektörün ‘kara kutusu’ gibi görülüyor. Ön jüri (seçici kurul) süreci, festivalin mutfağıdır ve en çok spekülasyona açık alan olduğunun farkındayız. Bu şüpheyi ortadan kaldırmak için ‘teknik takip’ ve ‘çoğulcu değerlendirme’ sistemini uyguluyoruz. Öncelikle, dijital başvuru platformları ve izleme linkleri üzerinden teknik analiz yapıyoruz; yani bir filmin kaç dakika izlendiğini, yarıda bırakılıp bırakılmadığını sistem üzerinden denetliyoruz. Ekiplere ‘izlendi’ diyebilmek için elimizde veri olması şart. İkinci ve en önemli güvencemiz ise; hiçbir filmi tek bir ön jüri üyesinin inisiyatifine bırakmamamız. Bir filme ‘hayır’ denilecekse, bu karar en az üç farklı kişinin ortak kanaatiyle verilir. Bu çapraz kontrol mekânizması, hem gözden kaçmaları engelliyor hem de kişisel beğenilerin filmin kaderini tek başına belirlemesinin önüne geçiyor.

Ayrıca jüri üyeleriyle yarışan film ekipleri arasındaki sosyal mesafeyi, değerlendirme süreci bitene kadar korumaya özen gösteririz. Bu, “eşit mesafe” ilkesinin zedelenmemesi için kritiktir. Yıllar içinde oluşturduğumuz kurumsal ciddiyet ve jüri seçimlerimizdeki titizlik, sektörde bu güvenin zaten kendiliğinden oluşmasını sağladı. Seyirci ve sektör bilir ki; Boğaziçi Film Festivali’nde ödül perdenin gücüyle verilir.

45. İstanbul Film Festivali Yönetmeni: Kerem Ayan

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Kendi alanlarında göz dolduran kariyerlere sahip, diğer meslektaşlarından yaratıcılık, sektörde saygınlık ve istikrarlılık gibi açılardan ayrılan isimleri seçmeye özen gösteriyoruz. Sektördeki her branşı temsil etmeye, bu dağılımı da eşitlik üzerinden hakkaniyetli bir şekilde yapmaya gayret ediyoruz. Tabii jüri 5 – 6 kişiyle sınırlı olduğu için örneğin her sene bir senarist, bir görüntü yönetmeni, bir kurgucu olmayabiliyor. Jüri başkanının hatırı sayılır bir kariyeri olması ne kadar önemliyse, diğer üyelerin de kendi alanlarında yükselişte olan kişiler arasından seçilmesi ve birbirinden farklı disiplinlerden gelmesi de bir o kadar önemli.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekanizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz?

İKSV, 50 seneyi aşkın kurum kültürüne sahip bir vakıf olarak Türkiye’de ve dünyada birçok kurum ve sanat alanında çalışan kişiyle temas halinde. Dolayısıyla ilk olarak kendi kurumumuzun da içinde yer aldığı o yaygın ilişkiler ağından faydalanıyoruz. Ülkemizde kültür-sanat alanında hizmet veren tüm kurumlardan tutun, yabancı ülkelerin temsilciliklerine, yurt dışında bizim muadilimiz kurumlara ve o kurumlarda çalışan kontaklarımıza kadar, sürekliliği olan ve son derece organik olarak işleyen bir ağ söz konusu. Buna vakıf bünyesindeki danışma kurullarını, yurt içi ve yurt dışı festivalleri, sektör alanında hizmet veren yerli ve yabancı kuruluşları ve vakfın Kültür Politikaları Departmanı sayesinde iletişimde olduğumuz diğer STK’ları ve yerel yönetici temsilciliklerini eklersek, listenin buraya sığmayacak kadar uzun olduğunu tahmin edebilirsiniz. Vakıf yönetimiyle de son bir değerlendirme yapıyoruz.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

İstanbul Film Festivali jürilerinde, 1985 yılından bu yana Elia Kazan’dan Nuri Bilge Ceylan’a, Peter Weir’den Zeki Demirkubuz’a, Türkan Şoray’dan Udo Kier’e, Emir Kusturica’dan Lütfi Ö. Akad’a, Lynne Ramsay’den Alexandre O. Philippe’ye Türkiye ve dünyadan saygın oyuncu ve yönetmenlerin yanı sıra yapımcılar, yazarlar ve eleştirmenler bulundu. İstanbul Film Festivali’nde bir jüride yer almak, bu uzun ve sinema tarihinde yer etmiş kişiler zincirinde yer almak demek ki bu da kendi başına festivalin ve yarışmalarının kimliğini belirliyor. Bu jürilerin aldığı kararlar sinemacıların ve filmlerin tarihçelerine işleniyor tabii; ama sadece ülkemiz sinemasının değil, dünya sinemasının da belki geleceğini şekillendiren buluşmalara vesile olunuyor.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Yönetmeliğimizde jürilere dair maddelerde her jürinin kendi işleyişini kendisinin belirlediği yazıyor. Her kurul değerlendirme ve toplantı mekânizmalarını kendisi belirliyor. Fikir ayrılığı olmaması zaten son derece enderdir; sıkça söylendiği gibi, zevk meselesinden öte sinema birikimleri de her jüri üyesinin farklı bir bakış açısına sahip olmasını sağlar. Fikir ayrılıkları da bu noktada belki olumlu bir etki yapar denilebilir. Bu fikir ayrılıkları büyüyüp krize dönüşürse, jüri başkanı bir orta yol bulmak için çalışır. O da bulunamazsa jüri kararlarını oy birliğiyle değil, oy çokluğuyla verebilir. Ama tabii ki tüm jüriler tartışmalar sonunda oy birliğiyle karar vermeyi tercih eder.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz?

Festivalin seçici kurulu, programı belirlemek için aralık–ocak aylarında başvuran filmleri seyrediyor. Bu sene Festiciné adlı yeni bir başvuru yazılımına geçtik. Yapımcılar veya yönetmenler başvurduktan sonra filmlere puanlar veriliyor ve düşünceler yazılıyor. Ardından buluşulup bütün filmler üzerinden geçilerek hangi filmlerin yarışmaya alınacağına karar veriliyor. Festivalin yarışma jürileri ise festival yönetmeliğine sadık kalarak kararlarını veriyor. Festivalin yönetmeliği; başvuru aşamasından yarışmalara, jürilerin oluşturulmasından ödüllere kadar çok geniş alanları, karanlık ya da boşluk kalmasına fırsat vermeyecek şekilde ele alıyor. Jüriler filmleri seyirciyle beraber sinema salonunda izliyor. Ve sonunda da alınan tüm kararlar, tüm jüri üyelerinin imzaladığı birer karar kâğıdıyla somutlaşıyor.

Bu söyleşi, festivallerin ve jürilerinin doğru ya da yanlışlarını tartmak için değil; yıllardır kulislerde, sosyal medyada, fısıltıyla ya da öfkeyle dolaşan o merakın muhataplarına doğrudan yöneltilmesi için yapıldı.

Jüri meselesi, yalnızca bir tercih ya da organizasyon başlığı değil; karar verenlerin taşıdığı sorumlulukla, verilen ödüllerin yarattığı etkiyle ve sinema tarihine düşülen notlarla… bütün dünyada önemli bir olgu.

Bir jüri oluşturmak, bir jüride yer almak, yalnızca film izlemek değil; bir emeğe, bir yolculuğa ve kimi zaman bir geleceğe dokunmak demek. Bu yüzden jüri koltuğu, prestij kadar dikkat, yetkinlik kadar etik bir mesafe de talep ediyor.

Sorular soruldu. Cevaplar verildi.

Ötesi, bu metni okuyanlarda Perdeye olduğu kadar, perdenin arkasına nasıl baktığımızda…

(Bu yazı ilk olarak 07 Şubat 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(08 Şubat 2026)

Semra Güzel Korver