Kategori arşivi: Yazılar

Sağlıkçıların Geleceği Var mı? Gece Vardiyası

Film başladığında, hızla görevlerini yerine getirmeye çalışan hemşireleri görünce, ister istemez bizdeki sağlık emekçilerinin yaşadıkları geldi aklıma… İsveç’in Almanca konuşulan bölgesinde bir hastanede gece vardiyasında yeterli personel yok (çünkü onlara maaş verilmesi enflasyonu arttırır). Koca bir bölümde sadece iki hemşire, dur durak bilmeden hastalarına bakmak için koşturuyor. Evet, koşturuyor, çünkü onların da sadece iki eli, iki kulağı ve iki ayağı var. Bizim takip ettiğimiz Floria (Leonie Benesch), hiçbir hastasına bırakın kötü davranmayı nezaketinden asla ödün vermeden (ayrıca refakatçileri de düşünerek) hizmet etti. İzin almadan dokunmadı, sormadan bir şey yapmadı, bilgi vermeden ilaçlarını hazırlamadı, içmeye zorlamadı. Bunlar bizim hiç bilmediğimiz, hiç yaşamadığımız duygular. Demek ki böyle de olabiliyormuş.

Oyuncuyla girince, yönetmenin önemini göz ardı ettiğimi sanmayın… Petra Blondina Volpe, yazıp yönettiği “Gece Vardiyası”nda, gerçekten çok önemli bir soruna parmak basıyor; hemşirelik mesleği, giderek yaşlanan nüfusla birlikte çok daha büyük önem kazanıyor ve yeni kuşakların bu mesleğe yöneltilmesi gerekiyor. Tabii, bunun için öncelik parada ya da itibarda değil, mesleğini yapacak insanlara değer vermekten geçiyor.

Tam zamanlı bir film “Gece Vardiyası”. Floria görevi gereği yaptığı her işi neredeyse (hiçbir insert ve/veya kurguya gerek duymaksızın) birebir izletiyor. Bu, filme izleyiciyi de katıyor ve odaklanarak izlemenizi sağlıyor. Film, tek mekânda geçiyor olmasına rağmen o kadar hızlı ki, gözünüzü perdeden bir an ayırsanız bir şeyleri kaçırırsınız. Bir de, bu çok önemli… Bir hemşirenin ne denli titiz, temiz ve dikkatli olduğunu görüyorsunuz. Floria, her gittiği hastanın odasında ellerini yıkıyor, yeni eldiven takıyor, ilaçlarını titizlikle hazırlıyor. Bir de önemli (!) ilaçların anahtarını boynunda taşıyor hemşireler, unutulup da hastaların o ilaçlara ulaşmasını önlemek için.

Sabır abidesi Floria, her hastasıyla yakından ilgileniyor, onların sadece sağlık sorunlarını değil, yaşamdan kaynaklanan sıkıntılarını da izliyor, takip ediyor. Çocukları olana çikolata götürüyor, sanki göreviymiş gibi. Bu da ülkemizde görmediğimiz bir başka özellik… Bizde sosyal, siyasal, ekonomik, sorunlarla birlikte barınma, beslenme, eğitim gibi sorunlarla iç içe yaşandığı için kimsenin yüzü gülmüyor, kimse kimseye güleryüz göstermiyor, gösteremiyor. Ama sabrın da bir sınırı var. Yorgunluktan dizlerinin dermanı kesilmişken, ters davranan hastasına sesini yükseltmesine, epeyce pahalı saatini kaldırıp atmasına tepki gösteriyor. Tabii ki, hata da yapıyor, yanlış ilaç vererek, ama sanmıyorum ki, ona suç isnat edilebilsin, çünkü izliyoruz neler yaptığını. Her bir hastanın derdi farklı, talebi başka… Floria da küçük bir fırsat bulup çocuğuna telefonda iyi geceler dileyebiliyor yine de.

Kendinizi, ister istemez Faloria ile özdeşleştiriyorsunuz, kendinizi onun yerine, o tempoda çalışmaya koyuyorsunuz… Mümkün değil o hıza, o titizliğe, o güvenirliğe yetişmek. Filmi izlemek sağlık çalışanlarının (tüm dünyada) neler yaşadıklarını anlamak, benimsemek için şart. Sağlık çalışanlarına şiddet uygulanması bizde sıradan bir olay artık. Onların yerine kendimizi koymuyoruz, varsa yoksa kendi derdimize derman arıyoruz… Oysa onlar iyi (!) olursa, mesleki ve ekonomik sorunları giderilirse daha iyi hizmet alacağımız kesin.

“Gece Vardiyası”, başından sonuna içeriği ve temposuyla izlenmeyi hak ediyor. Gerek senaryosu gerek yönetimi gerekse oyuncu(luk)larıyla çok başarılı. Küresel bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark etmek için herkes izlemeli, ama en çok da siyasetçiler… Yarın oy istemeye geldiklerinde yüzleri olsun diye bu konuya eğilmeleri için…

20 Şubat’tan başlayarak gösterimde…

(21 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Kendi Yolunu Kendin Çiz: Sesim Geliyor mu?

Yaşam, birçok sorunsal içerisinde sürdürülen bir mücadele olarak tanımlanabilir. Kimi zaman birilerinden yardım / destek alınır, kimi zaman ipin ucu bırakılır, kimi zaman savrulur insan. Hemen hepimiz savrulmaktansa bir denge sağlamayı tercih ederiz. Başarılı olunduğu kadar istenilen sonucun alınamadığı da olur kuşkusuz. İşte, asıl mücadele orada başlar ve başarmak için çaba harcamak gerekir.

Bradley Cooper’ın, senaryosuna da katkıda bulunduğu “Sesim Geliyor mu?” (ilginçtir, Türkçeye sanki spoiler gibi çevrilmiş, “Is This Thing On?”, “Bu –şey- açık mı” olarak çevrilebileceği gibi… bana kalırsa “orada mısın?” da denilebilirdi, çünkü gerçekten bir duyurulması istenen bir çığlık var) yaşamın içinden bir pencere açıyor…

20 yıldır evli olan Alex Novak (Will Arnett) ve eşi Tess (Laura Dern), evliliklerinin tökezlediğini fark etmişlerdir, ancak birbirlerine karşı özellikle düşmanca davranmıyorlar. Boşanmayı araştırmaya başlarlar, ancak, iki ayrı ev kurma ve iki oğullarının (Blake Kane, Calvin Knegten) velayetini paylaşma gibi iç içe geçmiş sorunlar göz önüne alındığında, ne tam kopabilirler ne de birlikte olabilirler. Tam bir “olamam ki, olamam ben, senle de sensiz de” durumu…

Alex, bizde pek olmayan, aslında olması da beklenemez ya (çünkü birbirimizi öldürmeye kadar gider, bunca ekonomik, sosyal, dinsel, kültürel karmaşa içinde) bir stand up kulübünde komediye çalan anılarını anlatmaya başlar. Bir anlamda terapidir, iyi de gelir… Tess ise gençliğinden kalan içindeki hevesi yeniden hayata geçirmek için bir voleybol takımında koç olmak için kolları sıvar. Çocuklar hafta sonları babalarında, hafta içinde annelerinde ama alabildiğine huzursuzdurlar.

Çokça hareketli ve yakın planlarla izleyiciyi odağında tutmayı başaran film, bir yanıyla bize kendimizi anlatıyor. Düşünüyorsunuz: Ben olsam yapabilir miydim? Gerçi bizim ülkemizde böylesi bir durum yaşandığında sonuçlar haberlere yansıyacak kadar vahim oluyor… Filmin yönetmeni, bu anlamda başarılı… Senaryo zaten ilginç ve hayatın içinden geldiğinden anlamlı… Oyuncu(luk)lar da alabildiğine gerçekçi, sanki oynamıyorlar da kendilerini yansıtıyorlar gibi… Müziğin de etkisini unutmamak gerekir.

(20 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Nefes Nefese / Gece Vardiyası

‘Gece Vardiyası / Late Shift’ hemşire Flora Lind’in (Leonie Beneschi) öğle civarı başlayıp ertesi gün sabah saatlerine kadar sürecek olan zorlu ve gergin çalışma mesaisini detaylı bir biçimde gözler önüne seriyor. 20 yıllık tecrübesiyle işinin ehli olan sağlık görevlisinin, ağırlıklı olarak kanser hastalarına hizmet verdiği halde personel eksiği bulunan serviste her bir hastaya yetişmeye çalışırken biz izleyiciler de sürecin insan üstü trafiğinden etkileniyor, bir gerilim filmi izler gibi heyecanlanıyoruz.

Dünya prömiyerini Berlinale’de yapan Petra Volpe imzalı yapımın dilimize ‘kadın kahraman’ olarak çevirebileceğimiz Almanca özgün adının ‘Heldin’ olması kuşkusuz çok anlamlı. Halen Berlin’den bir ödül çıkmasını beklediğimiz ‘Sarı Zarflar / Gelbe Briefe’nin yönetmeni İlker Çatak’ın imzasını taşıyan 2023 yapımı ‘Öğretmenler Odası / Das Lehrerzimmer’de yabancı kökenli öğrencisinin maruz kaldığı ayrımcı uygulamaya itiraz eden idealist Carla Nowak rolünde hayranlığımızı kazanmış olan Beneschi, saat gibi çalışan, disipliniyle birlikte yardıma muhtaç hastalarına güleryüzle ve şefkatle yaklaşan, Avrupa Film Akademisi ödülüne aday olmuş performansıyla bir kez daha ustalığını konuşturmuş.

‘Öğretmenler Odası’nı Almanya özelinde çağdaş Batılı demokratik toplum düzeninin bir minyatürü olarak yorumlamıştık. ‘Gece Vardiyası’nı yazan ve yöneten Volpe benzer bir metaforik anlatının peşinde değil. Saatler ilerledikçe hastalar arasında mekik dokuyuşu hızlanan Flora’nın teçhizat açısından gayet donanımlı bir devlet hastanesinde personal açığından kaynaklanan fiziki yetersizliği çağdaş Batı toplumlarını bekleyen küresel sağlık krizini haberliyor. İsviçre’nin Oscar aday adayı olarak seçilen filmin final jeneriğinde, 5 yıl sonrasında ülkede 30 bin hemşire açığı olmasının beklendiği ifade ediliyor. Eğitimli hemşirelerin % 36’sının sadece 4 yıl içinde mesleği bıraktığı bilgisi, Dünya Sağlık Örgütü’nün 2030’a kadar dünya çapında 13 milyon hemşire açığıyla karşılaşılacağı öngörüsüyle irkiliyoruz.

Eşinden ayrılmış olduğu ve bir küçük kızı olduğu bilgisi dışında Flora hakkında bilgilendirilmiyoruz. Volpe’nin amacı onun fiziki koşusunu bir belgeselci titizliği ile yansıtmak olmuş belli ki. Flora bir atlet misali temposunu düşürmeden hastadan hastaya sörf yaptığı saatler boyunca, dayanılmaz ağrıları olan, doktorundan biyopsi sonucu bekleyen ya da demansın yarattığı korkuyla teselli bekleyen hastaların yanı sıra, oda kapılarında cevap bekleyen, yurt dışından telefonla arayıp görüşme talep eden hasta yakınlarıyla empati kurarak çözüm üretmeye çalışıyor. Mesaisi sona erip eve dönmek için otobüsüne bindiğinde ise vardiyası esnasında yeterince ilgilenemediği için suçluluk duygusu hissettiği hastasından kopamadığına tanıklık ediyoruz.

İsviçreli yönetmen, yaman bir gerilim hikâyesi tadı aldığını ifade ettiği Madeline Calvelage’nin ‘Unser Beruf is nicht das Problem: Es sind die Umstände’ adlı kitabından yola çıkmış ve fedakâr hemşirelere adadığı benzer bir çetin serüveni soluk soluğa beyazperdeye taşımış.

(18 Şubat 2026)

Ferhan Baran

Sinema Bir Hikâye Değil, Bir Bakış Rejimidir

Sinema çoğu zaman anlatılan hikâye üzerinden konuşulur. Oysa asıl mesele hikâyede değil, bakışta gizlidir. Film bize ne anlattığından çok, bizi nereye yerleştirdiğiyle ilgilidir. İzlerken kimin gözünden bakıyoruz? Kime yakın duruyoruz? Kimin arzusunu normal, kimin kırılganlığını görünmez sayıyoruz?

Benim çalışma alanım tam da bu eşikte başlıyor.

Psikoloji ile sinema estetiği arasında kurduğum düşünsel hat, filmi yalnızca bir temsil alanı olarak değil; arzu, kimlik, bilinçdışı ve toplumsal cinsiyet kodlarının dolaşıma girdiği bir psikolojik mekân olarak ele alıyor. Akademik yolculuğum Yeni Yüzyıl Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde üniversite birinciliğiyle başladı; klinik formasyonumu Üsküdar Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’nda derinleştirdim.

Ancak sinemayı yalnızca teorik bir metin olarak okumadım. 2003 – 2008 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde Halkla İlişkiler ile Radyo, Sinema ve Televizyon alanlarında YÖK bursuyla eğitim aldım. 2008 – 2012 yılları arasında televizyon sektöründe yönetmenlik, yapımcılık ve editörlük yaptım. Kamera arkasında öğrendiğim şey şuydu: Her kadraj bir seçimdir. Her seçim bir dışarıda bırakma biçimidir.

Bugün geliştirdiğim “Sinema Psikolojisi” yaklaşımı, bu iki alanın kesişiminde duruyor. Film benim için yalnızca anlatılan bir hikâye değil; bakışın örgütlendiği, hazzın kodlandığı ve öznenin konumlandırıldığı bir bilinç alanı. İzleyici pasif değildir; aksine farkında olmadan bir pozisyona yerleşir. İşte benim ilgilendiğim yer, o yerleşme anı.

Sinema ile ruhsal süreçler arasındaki ilişkiyi “Ruhun Kadrajları” başlığı altında dijital mecralarda paylaşıyorum. Aynı zamanda Oya Doğan’ın yönetimindeki Dizi Doktoru platformunda köşe yazıları yazarak dizi anlatılarını psikodinamik bir perspektiften değerlendiriyorum. Kültür – sanat eksenli gazete ve dergilerde kaleme aldığım metinlerde de benzer bir sorunun izini sürüyorum:

Bir anlatı bizi neden bu kadar etkiler?
Ve o etki bize kendimiz hakkında ne söyler?

Klinik çalışmalarımı İstanbul’da İstanbul Psikomod Akademi bünyesinde sürdürüyorum. Terapide karşılaştığım ruhsal dinamiklerle sinemadaki temsiller arasında çoğu zaman şaşırtıcı paralellikler görüyorum. Çünkü insan hikâye kuran bir varlık. Ve kurduğu hikâyede kendini saklayabildiği kadar açığa da çıkarır.

Yazılarımda amacım izleyiciyi edilgen bir tüketici olmaktan çıkarmak. Sinema yalnızca görülen değildir; görüleni görme biçimimizin de analiz edildiği bir alandır. Eğer film bittiğinde sadece “beğendim” ya da “beğenmedim” demekle yetinmiyorsak, orada bir düşünce başlamış demektir.

Ben o başlangıçla ilgileniyorum.

(18 Şubat 2026)

Hatice Keltek

Dünya Bir Mayın Tarlası / Sırat

‘Sırat’ ya da özgün afişinde yazdığı üzere ‘Sirât’ çölün ortasında ‘rave’ müziğin hipnotize edici temposuyla sarmalanmış, nefes nefese temposuyla tüm duygulara hitap eden destansı bir kader yolculuğunun eşine kolay rastlanmayacak güncesini perdeye taşıyor.

Filmekimi günlerinde Kadıköy Sineması’nın engin perdesinde ilk kez izlediğimde sarsıldığım, 2025’in en iyileri listemde tartışmasız ilk sıraya yerleşen Oliver Laxe imzalı bu sarhoş edici deneyim, MUBI ile eş zamanlı olarak ve son derece yerinde bir kararla sinema salonlarında da izlenebiliyor.

Adını cennet ile cehennem arasındaki köprüden alan ‘Sırat’ çetin bir yol ayrımına gelmiş çağdaş dünyamızın distopik tasviridir. 3. Dünya Savaşı’nın gelip çattığı yakın bir gelecekte Fas’ın güneyindeki dağların çevrelediği derinliklere anfileri yerleştirenler, ‘rave’in aşkın tınılarıyla herşeyi unutmaya gelmiş kalabalığa istediklerini vermeye hazırdır. Kanyon vadisinde toplanılır ve müzik eşliğinde dans başlar. Gece boyu süren kendinden geçiş, bu bir nevi zikir hali sabahın ilk saatlerinde hızını kaybetmemiştir. Ta ki bir kıta asker gelip sesi susturuncaya kadar. Can güvenliği nedeniyle bölgeye giriş çıkış yasaklanmış olup, bütün AB vatandaşlarının araçlara bindirilerek sınıra doğru yönlendirilmeleri emredilmiştir.

Kalabalığın ortasında 5 aydır kayıp olan ‘rave’ tutkunu kızı Mar’ın izini süren endişeli Luis (Sergi López) ile oğlu Esteban’ın (Brúno Nuñez Arjona) kızı bulmadan ülkeyi terketmeye niyeti yoktur. Baba oğul üç arızalı adam ve iki kadından oluşan bir alt grubun peşine takılarak, Moritanya’nın güneyinde yapılacağı rivayet edilen bir başka ‘rave’ partisine katılmak üzere konvoydan ayrılırlar.

Askeri araçların girmediği sarp dağ yolları tehlikelerle doludur. Siviller kitleler halinde sınıra doğru ilerlerken, savaşın başladığı duyulur. Üç araçtan oluşan kaçak konvoy engebeli arazide sırat köprüsünden geçer gibi yol almayı sürdürür. Lakin esas tehlike, ‘ölüm kalım’ deneyiminin yaşanacağı mahşer anı henüz gelmemiştir.

Fransa doğumlu Galiçyalı yönetmen filmini ‘izleyiciyi ölmeden ölüme sürükleyen bir içsel yol’ olarak tanımlıyor. Spoiler vermemek için okuyucuya daha fazla bilgi sunamıyorum ancak hakkında fazla araştırmaya girmeden filmi izlemenizi ve mutlaka geniş perdede deneyimlemenizi öğütlerim. Ölüme dair, kedere dair Kangding Ray imzalı tekno ruhuyla havalanacağınız aşkın bir meditasyona, kıyametin gölgesinde soluksuz bir gerginlikle sınanacağınız şok edici bir başyapıta hazır olun.

(12 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Annelik Kutsallık Değildir / Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim

Mary Bronstein imzasını taşıyan ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim / If I Had Legs I’d Kick You Out’ adını ana karakterin yoğun hüsran ve sıkışmışlık duygusundan alıyor. Yorgun, çok yorgun bir anne Linda (Rose Byrne). Küçük kızının gizemli hastalığı ile hareket alanı daralmış. Gemi kaptanı baba (Christian Slater) uzaklarda olduğundan yapayalnız, makinaya bağlanmış karnındaki boruyla beslenip kilo alması gereken çocuklarının tek sorumlusu. Tavan çöküp evin yatak odası sular altında kaldığında sığındıkları daracık motel odasında hayat daha da dayanılmaz hale geliyor.

Akademik çalışmalarıyla feminist kurama katkılarda bulunan sinemacının hayli ilgi uyandırmış ilk filmi ‘Yeast’i (2008) bir yerlerde bulup izleyemedim. Bronstein, Sundance ve Berlinale çıkarmalarıyla ünlenen bu ikinci uzun metrajında, ‘anne fedakârdır’, ‘anne herşeye katlanır’ kodlarının kabûl gördüğü toplum düzeninde Linda’nın yardım çığlığından hareketle kadın sorunlarını irdelemeyi sürdürüyor. Annelik olgusunun, terapi sürecinin ve hasta bakıcılığının insani limitlerinin çetin bir psikolojik sorgulamasına soyunurken, geleneksel ‘romantik annelik’ mitini tartışmaya açıyor.

Linda kızının hastalığına çözüm ararken kendi hastalarının seanslarını da aksatmamaya çalışıyor. Uzaktaki kocasının talimatlarla yönlendirdiği genç kadın, aynı psikoterapi merkezinde birlikte çalıştığı meslekdaşından (Late Night sunumlarıyla ünlü Conan O’Brien) medet umuyor. Terzi kendi söküğünü dikemiyor belki ama küçük bebeğini koruyamama endişesiyle çaresizliğe düşmüş hastası Caroline’in (Danielle Macdonald) ‘ben nerde yanlış yaptım’ tedirginliği ve suçluluk duygusuna el verirken, bu hissiyatın kendisini ele geçirmesine direniyor.

Kızı 8 yaşlarındayken benzer bir sürecin içerisinde kaybolmuş olan Bronstein yarı otobiyografik anılarından yola çıkarak konvansiyonel olmayan bir çalışmaya imza atmayı hedeflemiş. Daralan çerçeveler, ağırlıklı olarak Linda’nın yüzüne odaklanan yakın planlarda genç kadının bunalımını, çare arayışını, tavanda açılmış metaforik kara delikten çıkış çabasını deneysel bir sürece dönüştürmek istiyor. Derin bir acıya gerçeküstücü bir kâbusun karanlık estetiği eşlik ederken, neyin ‘gerçek’ neyin ‘düş’ olduğu konusunda Linda gibi bizlerin de kafası karışmıyor değil. Ancak filmin ilk repliklerinden birinde duyduğumuz üzere ‘gerçeklik’ algılanandır. Linda’nın mütemadiyen ‘görün beni’, ‘duyun beni’ çığlıkları kadınların, özellikle çocuk sahibi kadınların evrensel haykırışlarının iz düşümüdür.

Geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını neşter altına yatıran manifesto niteliğindeki bu radikal yapım, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, ‘ezber bozan’ bir film. Kutsal ailenin sebatkâr anne figürünü baş köşeye koymuş konvansiyonel Hollywood’un nicedir görmezden geldiği, soluk soluğa izlenen performansıyla Bronstein’a yoldaşlık eden Rose Byrne’ün devleştiği, Josh Safdie’nin desteğini almış bu sapına kadar bağımsız sinema örneği kolay rastlanmayacak bir zihin deneyimi vadediyor.

(11 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Jüri Meselesine Festival Yönetmenlerinin Bakışı

“Şu Jüri Meselesi!” başlıklı yazım “Sadibey, MarjinalSinema, Medyaradar ve 2025 Sinema Yıllığı’nda paylaşıldı. Sektörün çeşitli kesimlerinden epey geri bir dönüş aldım.

Çoğu, bu konuya değinmiş olmama dair “kalemine sağlık” mesajlarıydı. Bazıları yazıyı fazla yumuşak buldu; bazıları kimsenin üzerine alınmayacağını söyledi. Kimileri kitabın ortasından konuştuğumu düşünürken, kimileri de festival yapmanın zaten her geçen gün daha da zorlaştığını, bu konunun abartılmaması gerektiğini ifade etti. Hâttâ benim kim olarak böyle bir yazıyı kaleme aldığımı sorgulayanlar da oldu.

Ben Semra Güzel Korver.

Film festivalleri, sinemanın yalnızca filmlerle değil, insanlar ve ilişkiler üzerinden de şekillendiği platformlar. Seyircinin, yönetmenin, yapımcının, akademisyenin, eleştirmenin, sponsorun; kısacası sinemayla yolu kesişen herkesin bir araya geldiği bu platformların çoğalması, güçlenmesi ve çeşitlenmesi gerektiğine inanıyorum. Her anlamda tekelleşmeden, tek tipleşmekten, tek seslilikten uzak olmak bizi çoğaltır. Tam da bu yüzden meselelerin olabildiğince konuşulabilir, tartışılabilir hale gelmesini önemsiyorum.

Neyse… Yaklaşık on yıl önce, o dönem ülkemizin beş büyük festivalinin yönetmeniyle, festivallerimizin vizyon ve misyonlarına odaklanan “5 festival yönetmeni, 5 soru – 5 cevap” başlıklı bir söyleşi yapmıştım.

Bugün de jüri meselesine bakışlarını ve bu süreci nasıl organize ettiklerini konuşmak üzere, yine memleketin beş büyük festivalinin yönetmenine beş soru yönelttim. Beş festivalden dördü cevap verdi.

Cevaplar festival isimlerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali Genel Koordinatörü ve Yürütme Kurulu Üyesi: İsmail Timuçin

Festivallerimizin en önemli bölümü olan ön jüri ve final jüri meselesini konuşmak ve bu konuya dikkat çekmek üzere görüşlerimizi alma fikri ve çalışması için Altın Koza adına çok memnun olduğumuzu belirtir, teşekkür ederim.

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Jüri üyelerimizi seçerken bizim olmazsa olmaz kriterlerimiz; belirlediğimiz isimlerin kendi alanlarında önemli yerlerde olan, sektörde kabul görmüş, başarılı çalışmalarda bulunmuş ve donanımlı isimler olmasına özen gösteriyoruz.

Bu süreçte ön jüri ve final jürisinde; yönetmen, sinema eleştirmeni, görüntü yönetmeni, kurgucu, sanat yönetmeni, senarist, yazar, akademisyen, müzik insanı ve oyunculardan oluşan, izleyecekleri filmi her alanda doğru bir şekilde değerlendirebilecek bir jüri oluşturmaya çalışıyoruz.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekânizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz? Jüri kurullarında “ünlü” isimlere yer verme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Altın Koza, 1969 yılından günümüze devam eden köklü bir festival olması nedeniyle dünden bugüne sektördeki birçok kuruluşun SİYAD, FİLM-YÖN, ÇASOD, SODER vb. ve sektörde başarılarıyla söz sahibi olmuş isimlerin jüriler konusunda görüşleri alınarak bugünlere gelinmiştir.

Jüride ünlü isimlere yer verme konusuna olumlu bakıyoruz ve bunun festival için önemli olduğunu da düşünüyoruz. Sinema salonlarının boş kaldığı, sosyal medyanın öneminin bu kadar arttığı bir dönemde festivalin sürekliliği ve tanıtımı için her yaş grubuna hitap eden, bilinen isimlerin jürilerde yer alması gerekliliktir. Elbette ki bir ismin sadece ünlü olduğu için jüride yer alması kabul edilemez. Ama alanında başarılı, çalışkan, ödüller almış, saygın bir ismin jüri içinde bulunmasını tercih ediyoruz.

Festivalde gerek konuk gerek konuşmacı gerekse jüride ünlü isimlerin olması festivalin görünürlüğüne büyük katkı sağlarken, yeni festival izleyicilerine de ulaşma imkânı sağlıyor. Ünlü isim bir festival için olumsuzluk değildir. Yeter ki festivalin ruhuna, kimliğine uygun doğru kişiler olsun.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

Altın Koza için festival jürisi, festivalin ana damarlarından biri. Yarışma filmlerini tarafsız olarak değerlendirecek, şaibeden uzak, objektif bir jüriye sahip olmak festivalin devamlılığını sağlar.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Öncelikle bir festivalin jüri yönetmeliği çok önemlidir. Altın Koza olarak tüm jüri toplantılarımızdan önce değerlendirme kriterleriyle ilgili jürimize gerekli bilgilendirmeyi yapar, genel bir çerçeve oluşmasını sağlarız. Ayrıca hem ön jüri hem de ana jüri toplantılarında, jüri karar sürecine etki etmeyen ama festivalin yönetmeliklerine hâkim bir koordinatör olmasını sağlarız. İlgili koordinatör uzun yıllardır Altın Koza Film Festivali bünyesinde çalışmış, deneyimli, yarışma filmlerinin tamamını izlemiş, jüriden gelebilecek sorulara cevap verebilecek niteliktedir.

Seçimlerde elbette ki oy birliği olmasını isteriz ama herhangi bir dalda çok fazla farklı fikir ortaya çıkarsa, festivali temsilen toplantıda yer alan koordinatörümüz devreye girer, puanlama esasına göre seçim yapılması için jüriyi yönlendirir.

Festivale ait bir jüri yönetmeliğinin olması, genel çerçevenin baştan çizilmesi ve her şeyden önce objektif bir jüri oluşturulmuş olması büyük krizlerin çıkmasına pek ortam yaratmaz zaten. Ama deneyimli ve işini bilen bir ekipte her türlü krizi çözmek konusunda sıkıntı yaşanmaz.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz?

Yarışmaya başvuran filmlerin yönetmeliğe uygunluğu bu bölümden sorumlu olan arkadaşlarımız tarafından kontrol edilir. Daha sonra festival takvimine göre filmlerin linkleri gönderilir. Bütün filmlerin jüri tarafından izlenmeleri teknik olarak koordinatör arkadaşımız tarafından kontrol edilir. Ön jüriye izleme için bir son tarih söylenir, bu tarih katılımcılar tarafından da bilinir. Bir gün sonra ön jüri, zaman zaman İstanbul’da toplanarak, zaman zaman da Zoom üzerinden filmleri tartışır. Bu bölüm koordinatörümüz gözlemci olarak sürece katılır ve değerlendirmenin yönetmeliğe uygun olup olmadığına bakar. Ön jüri sürecinde Altın Koza’dan kimseye filmlerin linki verilmez.

Altın Koza’da jüriler filmleri seyirciden ayrı olarak izliyor. Jürilerin film izledikleri salonun tekniğine önem veriyoruz. Jüri izlemelerinden önce yarışan filmlerin salonlarda test yapmasına olanak sağlayıp, onların tercih ettiği ışık – ses ayarlarında filmlerini hazırlıyoruz.

Ana jüri süreçlerinde ise tüm belgesel yarışma filmleri aynı salonda hem jüri hem de seyirci ile buluşuyor. Uzun metraj film yarışması için de bu geçerli. Jüri, kendine ayrılan saatlerde uzun metraj film yarışmasındaki tüm filmleri aynı salonda izliyor.

Kısa metrajda film sayısı fazla olduğu için jürilere sinema salonunda izletme şansımız olmayabiliyor. Bu durumda da kaliteli bir projeksiyon cihazı ve iyi bir ses sistemi kurarak kısa film jürilerinin tüm filmleri aynı salonda izlemelerini sağlıyoruz.

Tüm filmlerin eşit koşullarda izletilmesi, gösterimlerden önce film ekiplerine gerekli kontrollerin yapılması için fırsat verilmesi, film ekiplerinin teknik ekibimizle sürekli iletişim hâlinde olmalarının sağlanmasıyla yarışan filmlerimiz ve festival arasında güven sıkıntısı oluşmamasını sağlıyoruz.

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Yönetmeni: Deniz Yavuz

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Özellikle ana jüri oluşumlarında deneyimin ve ustalığın ön planda tutulmasına özen göstermek gerekiyor diye düşünüyorum. Bu, olmazsa olmaz bir şart değil. Her festival kendi omurgasına, içeriğine ve tarzına göre bir jüri oluşumuna gidebilir. Jüriye başkanlık edecek ismin emeklilik ile aktif üretim evresi arasında bir yerden belirlenmesi ve muhakkak deneyim seviyesinin en yukarıda olması, bir duayen olması bizim için önemli bir kriter. Yine Altın Portakal için belirtmem gerekirse; ana jüri oluşumunu komitemizde tartışırken bir uzmanlık dengesi gözetmiyoruz, çünkü her üyenin alanında uzman olmasını istiyoruz… Ülkenin en yüksek para ödülünü veren festivalin jürisinin en hakkaniyetli sonuçlara ulaşabilmesi için alanında uzman isimlerden oluşması en önemli kriterlerden biri diyebilirim.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekanizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz? Jüri kurullarında “ünlü” isimlere yer verme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Altın Portakal’ın yürütme kurulunda festival ve sinema yaşamının deneyimli isimleri yer alıyor. İsimleri aylar öncesinden tartışmaya başlıyoruz ve daha sonrasında üzerinde hemfikir olunan profesyonellerle görüşmelere başlıyoruz. Önceki sorunuza verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, önceliği aday üyenin uzmanlığına veriyoruz. Sinema yaşamında kabul görmüş, çok sayıda insanla çalışmış isimler özellikle jüri başkanlığı için ilk adayımız oluyor. Gündeme gelen ve süreç sonunda anlaşmaya vardığımız ismin toplumdaki popülaritesi ya da magazinsel bir isim olup olmaması ilk planda baktığımız bir kriter değil.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

Açıkçası tek bir iş ya da birkaç iyi işle büyük bir festivalin jürisinde yer alan bir isim olmak, o festival ve sinemanın geleceği için oldukça riskli. Bu tür sinemacılar film festivallerinin jürilerinde yer alamazlar diye bir kanun elbette yok; ama özellikle gençlerin yolunu aydınlatacak olanların, sinemaya bir gelecek vaat edecek olanların, ödülleri hakkaniyetle dağıtacak olanların ununu eleyip eleğini asmış ya da az sonra asacaklardan oluşması daha doğru geliyor. Aktif olan, sahada olan sinemacılarımız bir yandan globalde işler yapıp bir yandan festivallerde yarışıp, diğer yandan büyük bir festivalin ana jürisinde yer aldığında ister istemez kimi lüzumsuz tartışmaların içinde de kendini bulabiliyor.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Ben prensip gereği ve Altın Portakal Festival Komitesi olarak, ekibimiz yönetmelik gereği jüri karar ve değerlendirme toplantılarına girmiyor, görüş belirtmiyoruz. Filmler izlenmeye başlamadan önce yönteme dair bazı toplantılar gerçekleştiriyoruz, hepsi bu. Jüri karar toplantılarının uzun sürmesi, performanslara dair tartışmaların yapılması ya da bu değerlendirmelerin saatlerce sürmesi ise bizi oldukça heyecanlandırıyor.

Bu bana göre tam da olması gereken. Bu ödüller bir oylama, sormaca tekniğiyle de verilebilir elbette; ama jüri mekânizmasının olduğu bir alanda sağlıklı, tatmin edici tartışmaların yapılması çok doğal. Teknik olarak jürilerimizin ihtiyaçlarını ve sorularını, her jürinin sorumlusu olan deneyimli bir festival profesyoneli karşılıyor. Jüri konuşmalarına şahitlik ediyor, yönetmelik maddelerini hatırlatıyor ve süreci o yönetiyor. Yanı sıra ana jüriye başkanlık eden isim de teknik ve kuramsal açıdan jüriyi yönlendiriyor.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz

Ön jüriler, başvuru kriterlerine uyan ve geçerli sürede başvuran bütün filmleri izlemekle mükellef. Ön seçici kurullarımızı alanında uzman, daha çok sinema kuramlarına hâkim isimlerden oluşturmaya gayret gösteriyoruz. Bu isimlerin tamamına yapımcı ve yönetmenlerden alınan dijital izleme linklerini iletiyoruz ve her eser sahibi, kendilerinin ilettikleri bu linkler üzerinden filmlerinin izlenme oranlarını takip edebiliyor. Ön seçici kurullarımızı festival yürütme kurullarımızın haricinde, bağımsız kurullar olarak tasarlıyor ve oluşturuyoruz. Başvuru filmlerine dair değerlendirme sonuçlarını bize yorum ve notlarıyla beraber bir tutanak eşliğinde teslim ediyorlar. Bugüne dek çalıştığımız hiçbir ön seçici kurul üyesi olan sinema profesyoneli isimle ilgili herhangi bir sorun yaşamadık. Filmleri izlemek onların mesleki etiği ve en önemli çalışma alanı unsurudur. Bu isimleri bu yüzden daha en başında kendimizi güvende hissederek seçiyoruz.

Altın Portakal’ın yarışmalı bölümlerinin tamamında ana jüri üyeleri, film ekipleri ve sinemaseverler aynı anda, aynı salonda filmi izliyorlar. Sağlık sorunları ya da özel bir sebepten gösterime katılamayan herhangi bir jüri üyesi olursa, onun izlemesini de aynı salonda, aynı gösterim teknik şartlarıyla telafi gösterimi olarak sağlıyoruz. Bu gösterimler DCP formatıyla yapıldığından her gösterim filmin yapımcısına rapor ediliyor.

14. Boğaziçi Film Festivali Yönetmeni: Enes Erbay

Sinema sektörümüz için her zaman sıcak bir gündem maddesi olan “jüri dinamikleri” konusuna eğildiğiniz için teşekkür ederim. Sektörün şeffaflaşması ve standartların yükselmesi adına hazırladığınız bu söyleşiyi çok kıymetli buluyorum.

Sorularınızı Boğaziçi Film Festivali perspektifinden ve kendi deneyimlerim ışığında cevaplıyorum. Umarım katkısı olur.

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Bizim için “yetkinlik” ve “sinema sevgisi” her şeyden önce geliyor. Bir jüri üyesinin kendi alanında (yönetmenlik, oyunculuk, eleştirmenlik vb.) rüştünü ispat etmiş olması şart, ancak yeterli değil; aynı zamanda iyi bir izleyici olması ve farklı sinema dillerine açık olması gerekiyor.

Dengeyi kurarken “bakış açısı çeşitliliğini” esas alıyoruz. Bir jüri masasında sadece yönetmenlerin olması, tartışmayı tek bir teknik veya estetik düzleme hapsedebilir. Bu yüzden o masada bir sinema yazarının analitik bakışının, bir oyuncunun duygu durum okumasının veya bir yapımcının endüstriyel öngörüsünün harmanlanmasını önemsiyoruz. İdeal jüri, birbirine benzeyen değil, birbirini tamamlayan ve hatta birbirini entelektüel olarak zorlayan isimlerden oluşur.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekanizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz? Jüri kurullarında ”ünlü” isimlere yer verme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Festivalin artistik direktörlüğü ve danışma kurulumuzla birlikte yürüttüğümüz, yıl boyu süren bir takip sürecimiz var. Dünyadaki diğer festivallerdeki jüri profillerini inceliyor, o yılın öne çıkan sinemacılarını takip ediyoruz.

“Ünlü isim” meselesine gelince; biz popülariteyi bir vitrin süsü olarak görmüyoruz. Eğer o ünlü isim, sinemaya kafa yoran, birikimiyle o masaya değer katacak biriyse başımızın üstünde yeri var. Ancak sırf medyatik değeri yüksek diye, film izleme disiplini veya değerlendirme yetkinliği festivalin standartlarıyla örtüşmeyen bir ismi jüriye davet etmek hem yarışan filmlere hem de diğer jüri üyelerine haksızlık olur. Bizim için “ünlü” olmaktan ziyade “ehil” olmak esastır.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

Jüri, festivalin o yılki “sözünü” söyleyen son mercidir. Biz festival yönetimi olarak bir seçki sunar ve bir çerçeve çizeriz; ancak o yılın “en iyisini” işaret ederek tarihe not düşen jüridir. Dolayısıyla jüri kararları, festivalin estetik çıtasını ve hangi sinema dilini teşvik ettiğini gösterir. Doğru oluşturulmuş bir jüri, verdiği ödüllerle sadece o yılı değil, genç sinemacıların gelecekteki üretim motivasyonlarını da şekillendirir. Bu yüzden jüri, festival kimliğinin en stratejik taşıyıcısıdır.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Bizim temel ilkemiz “müdahale etmeme”dir. Jüriyi özgür bir tartışma ortamında, kendi dinamikleriyle baş başa bırakırız. İlk toplantıda onlara teknik kriterleri ve ödül tüzüğünü aktarırız, ancak içerik tartışmalarına asla dahil olmayız.

Fikir ayrılıkları, sağlıklı bir jüri sürecinin doğal ve beklenen bir parçasıdır. Hatta herkesin her filmde hemfikir olduğu bir jüri, belki de yeterince derinleşememiş demektir. Kriz anlarında festival yönetimi olarak sadece moderasyonu sağlar, herkesin sesinin eşit duyulduğu demokratik ortamı koruruz. Sonuçta sinema subjektif bir sanat ve çatışan fikirlerden çıkan uzlaşı, her zaman daha kıymetlidir.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz?

Güven, şeffaflık ve profesyonellikle inşa edilir. Jüri üyelerimizin filmleri en ideal teknik koşullarda izlemesini sağlamak bizim birinci görevimiz. Her filmin, perdede yönetmenin hayal ettiği kalitede ve eşit şartlarda gösterilmesini garanti ederiz.

Ön jüri meselesi sektörün ‘kara kutusu’ gibi görülüyor. Ön jüri (seçici kurul) süreci, festivalin mutfağıdır ve en çok spekülasyona açık alan olduğunun farkındayız. Bu şüpheyi ortadan kaldırmak için ‘teknik takip’ ve ‘çoğulcu değerlendirme’ sistemini uyguluyoruz. Öncelikle, dijital başvuru platformları ve izleme linkleri üzerinden teknik analiz yapıyoruz; yani bir filmin kaç dakika izlendiğini, yarıda bırakılıp bırakılmadığını sistem üzerinden denetliyoruz. Ekiplere ‘izlendi’ diyebilmek için elimizde veri olması şart. İkinci ve en önemli güvencemiz ise; hiçbir filmi tek bir ön jüri üyesinin inisiyatifine bırakmamamız. Bir filme ‘hayır’ denilecekse, bu karar en az üç farklı kişinin ortak kanaatiyle verilir. Bu çapraz kontrol mekânizması, hem gözden kaçmaları engelliyor hem de kişisel beğenilerin filmin kaderini tek başına belirlemesinin önüne geçiyor.

Ayrıca jüri üyeleriyle yarışan film ekipleri arasındaki sosyal mesafeyi, değerlendirme süreci bitene kadar korumaya özen gösteririz. Bu, “eşit mesafe” ilkesinin zedelenmemesi için kritiktir. Yıllar içinde oluşturduğumuz kurumsal ciddiyet ve jüri seçimlerimizdeki titizlik, sektörde bu güvenin zaten kendiliğinden oluşmasını sağladı. Seyirci ve sektör bilir ki; Boğaziçi Film Festivali’nde ödül perdenin gücüyle verilir.

45. İstanbul Film Festivali Yönetmeni: Kerem Ayan

Jüri üyelerinizi seçerken sizin için olmazsa olmaz kriterler neler? Bu süreçte çeşitlilik, temsil ve uzmanlık dengelerini nasıl gözetiyorsunuz?

Kendi alanlarında göz dolduran kariyerlere sahip, diğer meslektaşlarından yaratıcılık, sektörde saygınlık ve istikrarlılık gibi açılardan ayrılan isimleri seçmeye özen gösteriyoruz. Sektördeki her branşı temsil etmeye, bu dağılımı da eşitlik üzerinden hakkaniyetli bir şekilde yapmaya gayret ediyoruz. Tabii jüri 5 – 6 kişiyle sınırlı olduğu için örneğin her sene bir senarist, bir görüntü yönetmeni, bir kurgucu olmayabiliyor. Jüri başkanının hatırı sayılır bir kariyeri olması ne kadar önemliyse, diğer üyelerin de kendi alanlarında yükselişte olan kişiler arasından seçilmesi ve birbirinden farklı disiplinlerden gelmesi de bir o kadar önemli.

Jüri kurullarını oluştururken hangi danışma mekanizmalarını işletiyorsunuz? Hangi kurum, kuruluş ya da kişilerin görüşlerine başvuruyorsunuz?

İKSV, 50 seneyi aşkın kurum kültürüne sahip bir vakıf olarak Türkiye’de ve dünyada birçok kurum ve sanat alanında çalışan kişiyle temas halinde. Dolayısıyla ilk olarak kendi kurumumuzun da içinde yer aldığı o yaygın ilişkiler ağından faydalanıyoruz. Ülkemizde kültür-sanat alanında hizmet veren tüm kurumlardan tutun, yabancı ülkelerin temsilciliklerine, yurt dışında bizim muadilimiz kurumlara ve o kurumlarda çalışan kontaklarımıza kadar, sürekliliği olan ve son derece organik olarak işleyen bir ağ söz konusu. Buna vakıf bünyesindeki danışma kurullarını, yurt içi ve yurt dışı festivalleri, sektör alanında hizmet veren yerli ve yabancı kuruluşları ve vakfın Kültür Politikaları Departmanı sayesinde iletişimde olduğumuz diğer STK’ları ve yerel yönetici temsilciliklerini eklersek, listenin buraya sığmayacak kadar uzun olduğunu tahmin edebilirsiniz. Vakıf yönetimiyle de son bir değerlendirme yapıyoruz.

Jüri, sizin açınızdan festivalinizin kimliği ve sinemamızın geleceği için ne ifade ediyor?

İstanbul Film Festivali jürilerinde, 1985 yılından bu yana Elia Kazan’dan Nuri Bilge Ceylan’a, Peter Weir’den Zeki Demirkubuz’a, Türkan Şoray’dan Udo Kier’e, Emir Kusturica’dan Lütfi Ö. Akad’a, Lynne Ramsay’den Alexandre O. Philippe’ye Türkiye ve dünyadan saygın oyuncu ve yönetmenlerin yanı sıra yapımcılar, yazarlar ve eleştirmenler bulundu. İstanbul Film Festivali’nde bir jüride yer almak, bu uzun ve sinema tarihinde yer etmiş kişiler zincirinde yer almak demek ki bu da kendi başına festivalin ve yarışmalarının kimliğini belirliyor. Bu jürilerin aldığı kararlar sinemacıların ve filmlerin tarihçelerine işleniyor tabii; ama sadece ülkemiz sinemasının değil, dünya sinemasının da belki geleceğini şekillendiren buluşmalara vesile olunuyor.

Jüri içi müzakere süreçlerini nasıl tasarlıyorsunuz? Fikir ayrılıkları ya da olası krizler ortaya çıktığında bunları nasıl yönetiyorsunuz?

Yönetmeliğimizde jürilere dair maddelerde her jürinin kendi işleyişini kendisinin belirlediği yazıyor. Her kurul değerlendirme ve toplantı mekânizmalarını kendisi belirliyor. Fikir ayrılığı olmaması zaten son derece enderdir; sıkça söylendiği gibi, zevk meselesinden öte sinema birikimleri de her jüri üyesinin farklı bir bakış açısına sahip olmasını sağlar. Fikir ayrılıkları da bu noktada belki olumlu bir etki yapar denilebilir. Bu fikir ayrılıkları büyüyüp krize dönüşürse, jüri başkanı bir orta yol bulmak için çalışır. O da bulunamazsa jüri kararlarını oy birliğiyle değil, oy çokluğuyla verebilir. Ama tabii ki tüm jüriler tartışmalar sonunda oy birliğiyle karar vermeyi tercih eder.

Seyircinin, yarışan ekiplerin ve sektörün “jüri filmleri gerçekten izledi ve eşit mesafeden yaklaştı” diyebilmesi için nasıl bir güven ortamı inşa ediyorsunuz?

Festivalin seçici kurulu, programı belirlemek için aralık–ocak aylarında başvuran filmleri seyrediyor. Bu sene Festiciné adlı yeni bir başvuru yazılımına geçtik. Yapımcılar veya yönetmenler başvurduktan sonra filmlere puanlar veriliyor ve düşünceler yazılıyor. Ardından buluşulup bütün filmler üzerinden geçilerek hangi filmlerin yarışmaya alınacağına karar veriliyor. Festivalin yarışma jürileri ise festival yönetmeliğine sadık kalarak kararlarını veriyor. Festivalin yönetmeliği; başvuru aşamasından yarışmalara, jürilerin oluşturulmasından ödüllere kadar çok geniş alanları, karanlık ya da boşluk kalmasına fırsat vermeyecek şekilde ele alıyor. Jüriler filmleri seyirciyle beraber sinema salonunda izliyor. Ve sonunda da alınan tüm kararlar, tüm jüri üyelerinin imzaladığı birer karar kâğıdıyla somutlaşıyor.

Bu söyleşi, festivallerin ve jürilerinin doğru ya da yanlışlarını tartmak için değil; yıllardır kulislerde, sosyal medyada, fısıltıyla ya da öfkeyle dolaşan o merakın muhataplarına doğrudan yöneltilmesi için yapıldı.

Jüri meselesi, yalnızca bir tercih ya da organizasyon başlığı değil; karar verenlerin taşıdığı sorumlulukla, verilen ödüllerin yarattığı etkiyle ve sinema tarihine düşülen notlarla… bütün dünyada önemli bir olgu.

Bir jüri oluşturmak, bir jüride yer almak, yalnızca film izlemek değil; bir emeğe, bir yolculuğa ve kimi zaman bir geleceğe dokunmak demek. Bu yüzden jüri koltuğu, prestij kadar dikkat, yetkinlik kadar etik bir mesafe de talep ediyor.

Sorular soruldu. Cevaplar verildi.

Ötesi, bu metni okuyanlarda Perdeye olduğu kadar, perdenin arkasına nasıl baktığımızda…

(Bu yazı ilk olarak 07 Şubat 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(08 Şubat 2026)

Semra Güzel Korver

Ölmek, Uyumak Sadece / Hamnet

Stratford kayıtlarına göre 17. yüzyıl İngiltere’sinde ‘Hamnet’ ile ‘Hamlet’ aynı anlamda isimlermiş. Buradan, Chloé Zhao’nun büyük yankı uyandıran 8 dalda Oscar adayı yeni çalışması ‘Hamnet’in William Shakespeare’in ölümsüz yapıtı ile ilişkili olduğu hemen ortaya çıkıyor. Dahası, Maggie O’Farrell’in filme kaynaklık eden 2020 tarihli aynı adlı çok satan romanını İngiliz yazarın özel yaşamına ilişkin bir fantezi üzerine kurduğu biliniyor.

Hikaye 1580’lerde başlıyor. İngiltere kırsalında eldiven ustasının oğlu William (Paul Mescal), kan kırmızısı elbisesiyle ormanda salınan Agnes’e (Jessie Buckley) ilk görüşte vurulmuştur. Kolunda ehlileştirdiği baykuşu, şifalı otları, küçük yaşta kaybettiği annesinden miras sezgi yeteneğiyle tam anlamıyla doğanın kızıdır Agnes. Willie’nin anlattığı Orpheus ile Euridyce’nin trajik aşk hikâyesini hayran hayran dinler ve onun sevdasına kayıtsız kalmaz. Hamile kalıp üvey annesi ile sorun yaşadığında soluğu oğlan evinde alacak olan genç kız, ‘ormanın cadısı’ olarak mimlenmiş olması nedeniyle önceleri pek hoş karşılanmaz ise de iki genç sonunda evlenirler.

İlk çocukları Susanna büyürken Agnes bir kez daha hamile kalır. Willie iyi adamdır, iyi babadır ama eşinin de çok iyi gözlemlediği gibi yaşadıkları köy ortamı onu boğmaktadır. Babasının borçlarını ödemek için verdiği Latince dersleri dışında oyunlar yazmak, kelimeler dünyasında yol almak ister. Kendini bir yazar olarak ifade etmesi ve eserlerini tanıtması için büyük şehre, tüm dünyanın buluştuğu Londra’ya gitmesi lazımdır artık. Karısı, giderek dar bir alanda kaybolarak mutsuzluğa sürüklenen genç yazarın en büyük destekçisi olacaktır.

İkizler William evden uzaktayken dünyaya gelir. Hamnet ve Judith okul çağına geldiklerinde aile mutludur. Londra’da giderek tanınmaya başlamış olan babaları yakın bir gelecekte onları yanına alma planları içindedir. Ancak doğada başlayan huzursuzluk, arıların tedirginliği kentten kırsala yayılan veba salgınının habercisidir. Ölümcül hastalık, zorlukla yaşama tutunmuş kırılgan Judith’i değil, Hamnet’i sevdiklerinden koparıp alır. Evlat kaybıyla kedere gömülen Agnes yanında olmadığı için kocasını suçlar. William ise büyük acısına ‘Hamlet’in dizeleriyle deva bulmaya çalışırken biricik oğluna ölümsüz olmanın kapılarını açacaktır.

‘Hamnet’in klasik bir Shakespeare biyografisi kolaylığına kaçmadan evlatlarını yitiren bir anne babanın çekildikleri karanlıktan çıkma çabaları üzerine yoğunlaşması, filmin en alkışa layık yanı olmuş. Bu noktada ‘Kederin Portresi’ başlıklı yazımda incelediğim ‘Yaşamın Kıyısında / Manchester by the Sea’ ile yakın akrabalığı olduğunu not düşmek isterim.

Çin asıllı sinemacı proje kedisine geldiğinde ilk başta tereddüt ettiğini ifade ediyor. Hem kendisinin anne olmaması, bir de ayrıntılarını açıklamadığı kendi annesine ilişkin geçmişe dair travmaları onu düşündürmüş. Sonrasında İrlandalı O’Farrell ile birlikte, Stephen Greenblatt’ın 2004 tarihli ‘The Death of Hamnet and the Making of Hamlet’ adlı denemesinden de yararlanarak tuğla kalınlığındaki kaynak romanı 90 sayfalık bir senaryoya indirgemişler.

Pawel Pawlikovski’nin siyah-beyaz başyapıtı ‘Soğuk Savaş / Zimna Wojna’dan hatırladığımız Łukasz Żal’ın sinematografisi ve Max Richter’in ruhani müzik çalışmasından büyük destek alan yapım kişisel dramlar üzerinden ilerlerken, Shakespeare’in ‘Romeo ile Juliet’ üzerine çalıştığı ya da üç çocuğun ‘Macbeth’ tragedyasından bir bölümle eğlendiği kısa pasajlar filme renk katmış. Şu günlerde sinema aleminde çokça konuşulan etkileyici final içinse kadim Globe Tiyatrosu aslına yakın bir ölçekte yeniden inşa edilmiş. ‘Hamlet’ tragedyasının ilk kez sahnelendiği son bölümde ise film zirveye çıkıyor.

Bugünlerde yine çok sözü edilen ‘Manevi Değer / Sentimental Value’nün finalini hatırlatan, büyük bir başarıyla kotarılmış bu katarsis sekansında sanatsal üretimin yaralı kalplerin acısına deva olacak önemli anlarına tanıklık ediyoruz. Mescal ve Buckley’nin olağanüsü yorumlarına hayran oluyoruz. Ölümlü hayat ve ölümsüz sanatın kaynaştığı noktada gözyaşları tutulamazken, Hamnet (Jacobi Jupe) ve temsildeki Hamlet’i (Noah Jupe) canlandıran abi / kardeşin kilit sahnelerdeki pırıltısına, Shakespeare dehasının hafızalara kazılı dizeleri eşlik ediyor: …Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! / Düşüncemizin katlanması mı zalim kaderin oklarına / Yoksa diretip bela denizlerine karşı dur, yeter demesi mi? / Ölmek, uyumak sadece…

(06 Şubat 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Ritüeldir Yaşamak: Hamnet

Filmin hem çok ses getirmesinden hem de Oscar adayı, daha da önemlisi hemen herkesin ödül alacağından hemfikir olmasından dolayı Hamnet için bir farklı bakış gerekiyor.

Birincisi, Shakespeare temeli nedeniyle, okumamış, izlememiş bile olsa bir fikir var herkesin kafasında; doğru ya da yanlış. Chloé Zhao, Maggie O’Farrell’ın romanından uyarladığı ve yazarla birlikte senaryo yazımına da katıldığı filmde doğal ışık ve oyuncularını alabildiğine doğal, bir o kadar da sakin oynatarak duygusal bir zemine çekiyor. 1600’lü yıllar İngiltere’sini sadece bir tiyatro (unutmayın, Shakespeare bir tiyatrocuydu) dekoru gibi kurması, kamerasını da bir tiyatro izleyicisinin gözü gibi kısa çevrinmelerle yetinmesi dersine ne denli çalıştığının da göstergesi. Öte yandan, izleyicinin odaklanmasını geciktirecek ya da engelleyecek ayrıntılardan da sıyrılması önemli. Muhakkak ki, birçok yönetmen bu ayrıntıyı gözetmiştir, ama artık öyle pırıl pırıl, her şeyin alabildiğine açık göründüğü bir sinema dilinin geride kaldığını da ilan ediyor.

Başlıkta yer aldığı gibi yaşamak en önemli itkisi insanın. Yaşamalı ki, bir şeyler yapabilsin, bir şeyleri değiştirebilsin; ucunda gözyaşı, acı(lar) ve hâttâ ölüm olsa da. Biz, bugün hayatın hızlı akışından yakınıyoruz, ama dünya var olduğu sürece zaman hep aynı akışını korudu… Dış (!) etkenler nedeniyle biz hızlandığını sanıyoruz. Yaşam, kendi çizgisini -değişimin yansımasını unutmamalı- sürdürüyor. O zaman neyse sorun bugün de o, o zaman acısı ne kadar derinse insanların bugün de o kadar derin ve sarsıcı. Biz bir ritüelmişçesine sarılıyoruz yaşama ve kuşkusuz sanata… Sanatın ne denli önemli ve gerekli olduğunu vurguluyor film. Değil mi ki, o çok başarılı bir performans sunan Jessie Bucklay -ki en iyi oyuncu adayı, almaya da en yakını- tiyatronun kendilerini anlattığını görünce gözyaşlarını tutamıyor. İzleyicinin de mendillerine sarılacağını düşünüyorum. Agnes öyle de Paul Mescal farklı mı? O da alabildiğine başarılı… Hele çocuklar… onların duygularını hissetmeyen olabilir mi, sanmıyorum.

Sanatsız yaşam sadece acı, hüzün ve çözümsüzlüktür.

(04 Şubat 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hafıza Israrcıdır / Gizli Ajan

‘Gizli Ajan / O Agente Secreto’ bir western tekinsizliğiyle açılıyor. Şehir dışındaki benzin istasyonunun yanı başındaki mukavvaların altında ayakları dışarda kalmış bir ceset yatmaktadır. Yakıt almak için duran Marcelo (dört başı mamur performansıyla Wagner Moura) olan biteni sorduğunda maktulün üç gündür o halde bekletildiğini öğrenir. Geçen gece elinde yağ tenekeleriyle gelmiş, istasyonun çalışanı adamı tek kurşunla yere indirmiştir. İstasyon sahibi ‘ateş eden kaçtı, karnaval kalabalığında izini kaybettirdi, polisi aradım ne vakittir kimse uğramadı, ceset de bana kaldı’ diye dert yanmaktadır. Benzinciye yaklaşan polis arabasını görünce sevinecek gibi olur ama federallerin derdi sarı vosvosunda bekleyen Marcelo’yu uyuşturucu arama bahanesiyle didikleyip haraçlarını almaktır. Ön jenerikte belirtildiği üzere 1977 yılındayızdır. Usta yönetmen Kleber Mendonça Filho, otokrat yönetimin Brezilya’yı sustalı maymuna çevirdiği yılların ahvalini köpeklerin kokmuş bedene dadandığı bu dehşetengiz açılış sekansıyla çizer.

Hali hazırda 91 ölü vermiş karnaval tüm çılgınlığıyla sürerken, komünist muhalif olarak aranan Marcelo doğup büyüdüğü Recife, Pernambuco’ya sahte bir kimlikle girmiştir. Karısını yitirmiş olan genç adam geride bıraktığı oğluna kavuşma umuduyla dönüş yapmıştır. Sistem muhaliflerini saklayan 77 yaşındaki Dona Sebastiana’nın (muhteşem Tânia Maria) pansiyonuna yerleşir, sonrasında ilişkide olduğu sistem karşıtı direniş örgütü aracılığıyla devlet dairesinde işe yerleşir. Lakin kısa bir süre içinde peşinde iki acımasız tetikçiyle kentte huzur bulamayacağını farkeder. Artık hedefi oğlu Fernando’yu da alıp ülke dışına çıkmaktır.

Sinema eleştirmenliğinden gelmiş Brezilyalı yönetmen, hayranlıkla izlediğimiz ‘Komşu Sesler / O Som Ao Redor’ (2012), ‘Aquarius’ (2016), ‘Bacurau’da (2019) olduğu gibi güç dinamikleri ve sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi ele almış. Ülkemizin benzer bir süreci yaşadığı 1977 yılının Brezilya’sında ‘duvarların kulağı olduğu ve hareketin şüpheli olabileceği’ bir dönemde geçen filmin hikâyesini mizah, aksiyon ve cüretkâr bir erotizm ile harmanlamış.

‘Gizli Ajan’a giden yol auteur sinemacının önceki filmleri kadar ‘Hayaletlerin Resimleri / Retratos Fantasmas’ belgeselinden geçiyor. İlk kez Cannes’da gösterilmiş olan 2023 yapımı 158 dakikalık bu deneysel çalışmada fotoğraf ve arşiv görüntüleri kullanarak çocukluk yıllarına ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşan Filho, bu defa tamamiyle kurgu, türler arasında sörf yapan ele avuca sığmaz bir sinema aracılığıyla o yılları özlemle anmak, belki de daha etkili bir biçimde yeni kuşaklara tanıtmak istemiş.

‘Aquarius’, Atlas Okyanusu’na nazır sahil kasabası Recife’de para getiren rezidanslar inşa edilmek üzere yıkılmak istenen, filme adını vermiş eski ama görkemli apartman dairelerinden elde kalan sonuncusunu terketmeyip direnişini sürdüren yaşlı Clara’nın (muhteşem Sonia Braga) hikâyesiydi. Filho film gösterildiğinde yaptığı söyleşisinde ‘Bizler mekânımızla bütünleşiyoruz. Anılarımız kimliğimizi oluşturuyor. Tarihi binaları yok ederek birkaç kuşağın kültürünü yok ediyorsunuz, anılarını siliyorsunuz’ şeklinde isyanını dile getirmişti.

‘Gizli Ajan’ adı ve filmin hareketli temposu farklı beklentiler yaratacaktır belki, ancak sinemacı, ‘Samba No Arpège’in kıpır kıpır müziği, rengârenk atmosferi ve cıvıl cıvıllığıyla kaybolup gitmiş bir çağı, tüm baskıya rağmen sıradan insanların umut dolu direnişini yoğun bir nostalji duygusuyla perdeye taşıyor. Bu noktada ülkesinin aynı dönemine, Walter Salles başyapıtı ‘I’m Still Here: Hâlâ Buradayım’ın (Ainda Estou Aqui – I’m Still Here) acı ve hüzünle yoğrulmuş trajik yorumundan farklı yaklaşıyor. Lâkin tüm haylazlığının ardında, globalizasyon sonrası dünya kültür arenasının tek tip hale geldiği çağımız çöllüğünden geçmişin otantik Brezilya’sına, Recife’nin çoktan yıkılmış görkemli sinema salonlarına duyduğu özlemi aynı süreçten geçmiş bizlere de geçirmesini biliyor. Ama ‘hafıza ısrarcıdır’. Filho’nun filmleri yaşadığımız kaotik çağda geçmişimizi kapı dışarı etmek isteyenlere, anılarımızı yok etmeye çalışanlara karşı direnişin savaşçısı olmayı hep sürdürecektir.

(30 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Müzik Umuttur / Kalpten Söylenen Bir Şarkı

Popüler kültür müzik efsanelerinin yaşamları beyazperdeye sık sık aktarılır. Son yıllarda Hollywood’da alevlenen ‘biopic’ modası, bizim yerli şöhretlerin yaşam öyküleriyle ülkemizde de hayli ilgi görüyor. Özgün adını Neil Diamond’ın ilk kez 1972 yılında piyasaya çıkan ‘Moods’ albümünden single olarak piyasaya sürülen aynı adlı şarkısından alan taze vizyon filmlerinden ‘Song Sung Blue / Kalpten Söylenen Bir Şarkı’ sanıldığı gibi efsanevi müzik adamının hayatını anlatmıyor. Buna karşılık Diamond şarkılarını ve sahne duruşunu ‘cover’layan bir ikilinin tutku dolu gerçek birlikteliğini öykülüyor. Hollywood’un çok öne çıkmamış yönetmenlerinden Craig Brewer, Greg Kohs imzalı 2008 yapımı ‘Song Sung Blue’ belgeselini izledikten sonra Diamond tutkusunu bu çok özel hikâye çerçevesinde beyazperdeye taşımak istemiş.

Feleğin çemberinden geçmiş, 20 yıl önce alkolizm batağından kurtulabilmiş Mike Sardina (Hugh Jackman) motor işleri ve yağ değişimleri yapmadığı zamanlarda restoran barlarda sahne alan, her türden pop şarkısı söyleyen emektar bir müzisyendir. Pelerini ya da maskesi yoktur. Amblemi sahne ceketinin sırtına işlenmiş ‘Şimşek / Lightning’ lakabıyla hayatını kazanır. Eşinden ayrılmış iki kocaman çocuğu olan yarı zamanlı kuaför Claire Sengl (Kate Hudson) ise Patsy Cline folk şarkılarıyla sahne alarak ek gelir elde etmektedir. Yolları kesişen Milwaukee’li çift sonuna dek sadık bir aşkla yalnızlıklarını geride bırakırken, yetişkin çocuklarıyla birlikte huzurlu bir yuva kurmayı başarırlar. ‘Nostalji para kazandırır’ düsturuyla sahnelerde insanların ihtiyaç duyduğu, duymayı sevdiği parçaları seslendirirler. Neil Diamond’ın ölümsüz şarkılarıyla hayran kitlesi giderek çoğalan bir ‘tribute group’ olmayı, taklitçi değil tutkulu Diamond yorumcusu olmayı başarırlar. Ancak kaderin beklenmedik planları vardır. Trajik bir kaza Claire’i yatağa mahkum ettiğinde dünya başlarına yıkılır. Ama müzik umuttur. Şarkı söylerken müziğin içinde kaybolmak acıları unutturacaktır.

Brewer’in konvansiyonel bir anlatım tarzını benimsediği biyografik filmi, trajik gelişmeler içeren klasik bir melodramın tuzaklarına düşmemiş. Gerçekten yaşanmış dolu dolu bir hayatın hikâyesinde pes etmemenin, kadercilik batağına saplanmadan yeniden başlamanın heyecanı var. Tutkulu bir aşkın nelerin üstesinden gelebileceğine dair içten bir mesajı var. Bunların yanı sıra mükemmel iki oyuncusu da var. Müzikal yeteneklerini iyi bildiğimiz taze Oscar adayı Hudson ile müthiş partneri Jackman, güzelim Diamond şarkılarını fanlarını coşturacak denli iyi yorumlamış. İkilinin ‘Thunder and Lightning: Bir Neil Diamond Deneyimi’ adı altında sundukları sahne performansları Mike’ın pek sevdiği doğu ezgileri taşıyan ‘Soolaimon’ ile başlıyor. Yönetmenin favorisi ‘Play Me’, Forever in Blue Jeans’, ‘You Don’t Bring Me Flowers’, ‘Cracklin’ Rosy’ ile sürüyor, genellikle coşkunun tavana vurduğu ‘Sweet Caroline’ ile noktalanıyor. ‘Play me’nin güftesine nazire olarak biri güneş diğeri ay, biri söz diğeri melodi olurken, kalpten söylenenler tutkuyu ve umudu yüceltiyor.

(29 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yardım Çağrısı / Send Help: Kahkaha, Korku ve Yaşama Tutunma Mücadelesi

Sam Raimi ustanın bu kaliteli çalışması, günün her saati ve kalabalık bir grupla izlenebilecek bir yapım. Bu filmde yeri geldiğinde kahkahalarla gülecek yeri geldiğinde korkacak, mideniz bulanacak ve tiksinerek çığlık atacaksınız.

Yardım Çağrısı, filmin yapımcılarından birisi olan yönetmen Sam Raimi‘nin “R-rated” diye isimlendirdiğimiz en çılgın ve özgürce hareket ettiği son derece kötücül bir hayatta kalma gerilim filmi. Çalışanlarını küçümseyen, üsten bakan, işten kovulduğunda patronundan intikam almak için her yolu deneyen filmler yüzlerce kez sinemaya uyarlandı. Ancak; bu film, silik, ezik bir çalışanın hikâyenin ilk sahnesinden itibaren bilerek, isteyerek, planlayarak yaptığı bir intikam hikâyesi değil. Zaman içerisinde yaşanan olaylar sonucu kendiliğinden spontane bir şekilde gelişen bir intikam hikâyesi. Bu nedenle Yardım Çağrısı’nı, diğer filmlerden ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Linda Liddle (Rachel McAdams), ünlü bir şirketin Strateji – Planlama departmanında göz ardı edilen, önemsenmeyen ama işini iyi yapan bir çalışandır. Yalnız yaşayan Linda, işten evine geldiğinde sürekli Survivor izleyen, sosyal yaşamına, giyimine ve yediğine – içtiğine dikkat etmeyen salaş bir kadındır. Şirketin sahibi kendisine Genel Müdürlük sözü vermiştir ancak patron ölünce yerine oğlu Bradley (Dylan O’Brien) geçer. Bradley, Linda’yı şirkette istemez ama yardımcısının tavsiyesi ile Tayland’daki bir birleşme toplantısına üst düzey yetkililerle beraber gitmeye ikna olur. Uçakları arızalanıp denize düşer, uçaktan sadece Linda ve Bradley kurtulur. Issız bir adaya çıkıp mahsur kalan Linda ve Bradley hayatta kalma mücadelesi vermeye başlar…

Filmi izlerken taraf tutma konusunda kararlarınız iki isim arasında sürekli değişiyor. Kendinden başkasını küçük gören, aşağılayan, burnu bir karış yukarıda olan patron mu kahramanınız, yoksa bugüne kadar aşağılanmış, pasif, ezik bir şirket çalışanı kadın mı kahramanınız? Survivor yarışması tutkunu Linda, yarışmadan öğrendikleri ve okuduğu makaleler sayesinde ada yaşamına kolayca uyum sağlayarak ayakta kalmayı başarıyor. Ama patron Bradley, Linda gibi yetenekli değil ve bir süre sonra doğa şartları gereği Linda’nın esiri oluyor.

Yıllarca iş yerinde ve yaşamında ezilmiş olan Linda bu adada, son derece çılgın ve çekici bir şekilde delirmiş karakter haline dönüşüyor. Başka bir söylemle özgürlüğüne kavuşup patronluğunu ilan ediyor. Linda’nın bu baştan sona dönüşümünü Rachel McAdams, rahat ve özgürce sergilediği şahane bir oyunla seyirciye geçirmeyi başarıyor. Dylan O’Brien de zengin, sempatik ama sinsi bir karakteri başarıyla canlandırıyor.

Yönetmen, iğrenç mizah, hızlı tempolu aksiyon, bolca iç organ, en kötü anlarda ağızlardan fışkıran sıvılar gibi klasik Raimi özelliklerinin hepsini bu filminde bolca sergiliyor. Görüntü yönetmeni Bill Pope, Filmde oluşan kargaşaya tezat oluşturan parlak ve havadar görünüm kazandırmış. Filmin tuhaf, çılgın cazibesine uyan müzikleri de fena değildi. Kurgusu ise iki saatlik sürenin sıkılmadan hızlı akmasını sağlayacak şekilde kurgulanmış.

Sam Raimi ustanın bu kaliteli çalışması, günün her saati ve kalabalık bir grupla izlenebilecek bir yapım. Bu filmde yeri geldiğinde kahkahalarla gülecek yeri geldiğinde korkacak, mideniz bulanacak ve tiksinerek çığlık atacaksınız.

(28 Ocak 2026)

Nusret Şen

Kötülüğü Analiz Etmek / Nürnberg

Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi ya da bilinen kısa adıyla Nürnberg Mahkemeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Müttefik Devletler tarafından büyük savaş suçluları olarak Alman siyasetçiler, askeri yetkililer ve Nazi görevlilerini mahkûm etmek üzere kurulmuştur. ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya’nın ortaklaşa açtığı dava yıkım sonrasında yeniden restore edilen Almanya’nın Nürnberg şehrinde yapıldığı için tarihte bu isimle anılır. Barışa karşı suç (uluslararası sözleşme ve anlaşmaları çiğneyerek savaşı planlama, başlatma ve yürütme), insanlığa karşı suç (sürgün, imha ve soykırım), savaş suçları (savaş hukukunu çiğneme) ve ilk üç maddede listelenen suç eylemlerinin ‘ortak bir plan ve komplo süreci içinde gerçekleştirilmesi’ olarak sıralanan dört ana başlıkta toplanan suçlamalar doğrultusunda yargılama süreci 216 oturum sürmüş, 01 Ekim 1946 tarihinde sonuçlanmıştır.

Bu tarihi davadan farklı oturumlar daha önce bir çok kez beyazperdeye aktarılmıştı. Bunlar arasında en fazla ses getirmiş olanı, mahkemelerden 15 yıl sonra Stanley Kramer’in yönettiği, Burt Lancaster, Stanley Kramer, Hans Rolfe performansıyla Oscar ödülüne layık görülmüş Montgomery Clift, Richard Widmark, Marlene Dietrich, Judy Garland’ın yer aldığı bir yıldızlar kadrosuna sahip ‘Nürnberg Duruşması / Judgement at Nuremberg’dir.

1945 – 46 yıllarının duruşmalarını yeniden gündeme taşıyan ve bu hafta sinemalarımıza uğrayan ‘Nürnberg / Nuremberg’i James Vanderbilt yönetmiş. David Fincher’ın 2007 yapımı başyapıtı ‘Zodiac’ın senaryosunda imzası bulunan Amerikalı sinemacı, Kramer’in izinde yıldız oyuncular kullanarak ve anlatım dili açısından yenilikçi olmayan bir yol izlemiş. Lakin 80 küsur yıl önce yaşanan insanlık ve savaş suçlarından ders alınmadığı ve kötülüğün kendini tekrar etmesinin önünün kesilemediği çağımızda bu tür öykülerin ısrarla ve her şekilde tekrar tekrar gündeme gelmesi hayırlı olmuş.

Vanderbelt’in filmi 07 Mayıs 1945’te başlıyor. Savaş Avrupa’da sona ermiş, Hitler intihar etmiştir. Bezgin bir göçmen kalabalığı Avusturya sınırdan geçmeye çalışırken Amerikalı askerin biri hurdaya dönmüş taşıtın üzerindeki gamalı haçın üzerine işeyerek Nazilere karşı öfkesini dile getirmektedir. Almanya’nın ikinci adamı, Hitler’in sağ kolu Hermann Göring (Russell Crowe) ailesi ile birlikte kaçmaya çalıştığı özel otomobili içinde tam bu noktada yakalanır.

Führerleri gibi kendi canlarına kıymış olan Goebbels ve Himmler gibi isimlerin dışında, Göring dahil ele geçirilen 20 küsur yüksek rütbeli Nazi subayı için hesap verme vakti gelmiştir. Ancak Washington D.C.’de kararsızlık hakimdir. Öncelikle böyle bir dava için hukuki emsal yoktur. 1948’de yeniden seçilmek isteyen ABD Başkanı Truman geri planda kalmayı tercih ederken, Nazileri şımartmak istemeyen Churchill de onların kurşuna dizilmesinden yanadır. Amerikalı yargıç Robert H. Jackson (Michael Shannon) yargısız infaza şiddetle karşı çıkar. Dünya bu adamların ne yaptığını bilmeli, savaş mahkeme salonunda nihayete ermelidir. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanlar küçük düşürülmüş, ödeyemeyecekleri tazminatlar yüklenerek Batı dünyasına kin ve nefret bilenmişler, ama 20 yıl geçmeden diz çökmüş bir ulus dünyayı fethetme noktasına gelebilmiştir. Şimdi dikkatli davranmak ve Nazileri yargısız mahkûm ederek kahraman olmalarına ve belki de bir 15 yıl sonra bu defa durdurulamaz biçimde geri dönmelerine yol açmamak gerekmektedir.

Nazi subayları bu tartışmaların ışığı altında bir süreliğine Luxembourg’daki Grand Hotel’de misafir edilir. Nürnberg’deki hasar görmüş mahkeme binası restore edildikten sonra 4 ülkeden hakimler atanarak uluslararası dava başlar. Bu zorlu süreçte psikiyatri doktoru Douglas M. Kelly (Rami Malek) öncelikle Göring ile yakın temasa geçerek 70 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuş, insanlık ve savaş suçlarını kabullenmeye hiç de niyetli gözükmeyen Nazi ileri gelenlerinin güvenini sağlamakla görevlendirilir. Böylece kötülüğü analiz etme ve psikolojik olarak tanımlayabilme şansı bulacak, dava süreci sonrası 1947’de ’Nürnberg’de 22 Hücre: Bir Psikiyatrist Nazi Suçlularını İnceliyor’ başlıklı kitabı yayımlanacaktır.

Göring kendini ele verme konusunda çok dikkatlidir. Hitler’den sonraki en güçlü kişi olmasına, ‘Reich Mareşali / Reichsmarschall’ ünvanı taşımasına rağmen yapılan suçlamaları alaycı bir biçimde geri çeviren Nazi komutanı ile ona yaklaşmak için her yolu deneyen hırslı psikiyatr arasındaki satranç oyununun sonucunu hepimiz biliyoruz, ince detaylar da filmi izleyecek olanlara kalsın.

Vanderbilt bu ibret verici alış veriş öyküsünü benzer filmlerin klişelerini kullanarak eski usul bir anlatımla sergilemiş. Crowe’un star personası, alaycı mizahı Göring’in karanlık ruhunu maskelemiş. Dr. Kelly’nin ihtirası Ramek’in yorumunda sönük kalmış. Tüm bunlar filmin beğeni skalamızda daha yükseğe çıkmasını engelliyor. ‘Nürnberg’ tıpkı Kramer’in filminde olduğu gibi duruşmalar sırasında mahkeme heyetine izlettirilen ‘Holokost’un insanlık dışı görüntüleri perdeye düştüğünde yükseliyor ve tarihin bu korkunç gerçeğiyle yeniden yüzleşmemize vesile oluyor. Ancak günümüzde Gazze’de çoluk çocuk Filistin halkına benzer insanlık ve soykırım suçlarının Dünya’nın gözü önünde üstelik aynı zulmü deneyimlemiş bir halkın evlatlarınca reva görülmesine hiç değinmiyor film. Buna karşılık Vanderbelt günümüz Amerika’sında güç kazanmakta olan faşist zihniyetli bir devlet yapısına dokundurmadan geçmiyor. Bugün dünyanın her yerinde iktidarı isteyen Nazilere benzeyen insanlar olduğunu, bunların Amerikalıların yarısının cesetleri üzerinde yürümekten mutlu olacaklarını, Hitler ya da Göring taklidi mevcut diktatör ya da Trump benzeri diktatör özentilerinin insanları kamplara bölerek nefreti körüklediklerine dem vurmaktan kendini alamıyor. Neticesinde herkes kendi bahçesinin, kendi toprağının derdinde. Tüm bunları düşündürdüğü için ‘Nürnberg’i izlemek gerekiyor.

(28 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ulusal Hazine Olmanın Bedeli / Kokuhô

Kabuki sanatı ile tanışmam 70’li yılların ortalarına rastlar. TRT’nin İsmail Cem yönetiminde en parlak dönemini yaşadığı zamanlarda gece vakitleri sanat kuşağında yayınlanan Kabuki tiyatro geleneğinden seçkin bölümler, Ozu ve Kurosawa filmleriyle tutkunu olduğum Japon sineması ve geleneksel kültürü ile bağımı sağlamlaştırmış, hatta üniversitede okurken bu köklü sanat üzerine bir sunum hazırlamıştım.

Japonya’nın yerel kalmış sinemacılarından Lee Sang-il’in, geçtiğimiz yıl Cannes’da ‘Yönetmenlerin 15 Günü’ seçkisi kapsamında dünya arenasına çıkan ve büyük ilgiyle karşılanan son çalışması ‘Kokuhô’ ülkesinde milli bir değer olarak asırlar boyu korunan ve halk tarafından coşkuyla alkışlanan Kabuki tiyatrosuna övgü niteliğinde destansı bir çaba. Japonya’da 10 milyonu aşan seyirci sayısıyla tarihi bir hasılat rekoru kıran yapım, bir Kabuki sanatçısının yetişme, olgunlaşma ve yarım asırlık bir süreçte kusursuzluk yolunda bir ‘ulusal hazine’ olma sürecini öykülüyor.

Kabuki tiyatrosu 17. yüzyılda Kyoto’da ortaya çıkmış. Shōgun yönetimi ahlâki çöküşe neden olacağı gerekçesiyle kadınların sahneye çıkmasını yasakladığından, dramatik sahne temsillerinin ana karakterleri olan kadınları ‘onnagata’ olarak anılan erkek oyuncular canlandırmış ve gelenek o günden bugüne korunmuş. ‘Ulusal Hazine’ anlamına gelen ‘Kokuhô’ bu geleneksel gösterinin primadonnası olarak eğitilen iki rakip dostun hikâyesidir.

Kabuki ustası Hanjiro Hanai (Ken Watanabe) bir yeni yıl kutlaması sırasında izlediği Yakuza patronunun 14 yaşındaki oğlu Kukio’yu izlediğinde genç çocuğun doğal yeteneğine hayran oluyor. Sonrasında bir çete hesaplaşması sonucu yetim kalan çocuğu himayesine alan Hanjiro onu kendi varisi Shunsuke ile birlikte yetiştirmeye koyuluyor. Sert bir hocadır Kabuki ustası, lakin ufacık bedenlerin bu sanatın inceliklerine vakıf olarak eğitilebilmesi hayli disiplinli ve meşakkatli bir eğitimden geçmektedir.

Vahşi bir dünyadan gelmiş kuralsız, ham ama içgüdüsel bir dehaya sahip, herşeyi bir sünger gibi emen doğuştan ‘onnagata’ Kukio (Ryô Yoshizawa) ile bu sanatın içine doğmuş Shunsuke (Ryusei Yokohama) birlikte büyüyor, eğitim alıyor, aynı sahnede birlikte ter döküyorlar. Ancak kader onların yollarını hem yakın bir dost hem de amansız bir rakip olarak çizdiğinde yolları ayrılıyor. Aşklar, ihanetler, başarı ve başarısızlıklarla geçen bir ömürde her ikisi de değişecek, olgunlaşacak ama Kabuki tiyatrosunun saygınlığı, halkın bu sanata olan tutkusu hiç eksilmeyecektir.

Lee Sang-il yarım asırlık destansı öyküyü beyazperdeye taşırken konvansiyonel bir anlatım tutturmuş. Bu açıdan seyirci dostu bir sinemayı tercih ettiği söylenebilir. Hikâye 1964 yılında Nagazaki’de başlıyor. Ancak trajik dünya savaşı felâketinin üzerinden çok da uzun bir süre geçmemiş olmasına, üstelik küçük Kukio’nun öz annesini ve amcasını kenti yakıp yıkmış atom bombası mirası radyasyondan kaybettiği bilgi olarak verilmesine rağmen, Sang-il ülkenin bu yıllarda yaşadıklarından ve takip eden süreçte ülkenin tarihsel değişimi ile pek ilgilenmemiş. Buna karşılık yaklaşık 3 saat uzunluğundaki epiğini Kabuki sanatının incelikleri ve sahne üzerindeki performanslara adamayı seçmiş.

Film, Nagazaki’den Kabuki’nin ana vatanı Osaka’ya uzanan süreçte tiyatronun farklı evrenini taze Oscar adayı olan büyüleyici makyaj ve kostüm çalışmasıyla perdeye taşıyor. Kabuki temsilleri detaylı bir biçimde uzun bir zaman dilimine yayılmış. Atlas Sineması’nın devasa perdesinde seyirciyi sihirli bir aleme taşıyan bu sahne gösterileri bazen iki kez tekrarlanıyor. Kabuki sanatının en önemli klasiklerinden ‘Aşk İntiharı’nı ilk kez izlediğimizde Kikuo’nun zirve yolundaki emin adımlarına tanıklık ediyoruz. Aynı oyunun son bölümdeki tekrarında, fiziksel engeline rağmen can dostu ve amansız rakibinin desteğiyle sahneye çıkan Shunsuke’nin acı yüklü ‘onnagata’ performansı iç dünyalarda kopan fırtınaların simgesi haline geliyor. Kamera pudranın altından süzülen endişe ve gözyaşını ustaca yakalıyor.

Japon sinemacı büyüleyici bir evrenin arka bahçesini detaylı bir biçimde önümüze seriyor. Kikuo babadan oğula miras olarak devredilen Kabuki sanatında adeta bir kast sisteminin dişlileri ile mücadele ederken ‘ulusal hazine’ mertebesine ulaşmanın bedelini özgürlüğünün kısıtlanması, sevdiği kadından, küçük kızından uzak kalmasıyla ödüyor. Sahnenin huşusu içinde boşalmış salona bakarken ağzından ‘ne güzel’ sözleri döküldüğünde ise biz izleyicilere bu güzelliği alkışlamak düşüyor.

(23 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aşk Parça Parça Olduğunda / Geber Aşkım

Her filminde izleyicisini şaşırtan Lynne Ramsay’in geçtiğimiz yıl Cannes Altın Palmiye seçkisinde dünya prömiyerini yapan, sekiz yıllık aradan sonra çekmiş olduğu son filmi ‘Geber Aşkım / Die My Love’ önce sinemalarda ve MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.

Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012’de yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan yapımda mekân Fransız kırsalından ABD’ye taşınmış. Film, New York keşmekeşinden Montana’daki kır evine taşınan yeni evli bir çiftin, Grace (Jennifer Lawrence) ile Jackson’ın (Robert Pattinson) inişli çıkışlı arızalı ilişkileri üzerinden ilerliyor. Doğanın kucağında farklı bir yaşama yelken açmanın heyecanı içinde olan çiftimiz, oğlanın kendini vurmuş amcasından miras kalan orman içindeki evde bağımsız bir hayatın hayalini kurmuştur. Grace kuş cıvıltılarının ilhamıyla bir süredir yol alamadığı romanına konsantre olacak, Jackson da günlük işlerinden kalan zamanda vurmalı çalgılarıyla evin başka bir köşesinde özgürce müziğine yoğunlaşabilecektir.

Taşrada her yere ve her şeye uzak ev eskidir, yıpranmıştır ama genç çifte geniş bir özgürlük alanı sunar. Lakin hamile Grace bebeğini dünyaya getirdikten sonra içinden kolay kolay çıkamadığı bir rutin sarmalına girer. ‘Bir şey yapmayı istemekle yapmamayı istemek arasında kaldım’ diyerek dert yanan genç kadın, doğum sonrası depresyonla karışık bir yalnızlık bataklığına düşmekten kurtulamaz. Yakın kasabadaki işiyle gücüyle meşgul olan kocasıyla da uzaklaştığının farkındadır. Rutin canını iyice yakmaya başlamış, tutkular azalmış, şikâyetler artmış, küçük ve sakin yuvalarında kıskançlık ve nefret rüzgârları esmeye başlamıştır.

Ramsay, ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız / We Need to Talk About Kevin’ (2011) ya da bir önceki çalışması ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin / You Were Never Really Here’ (2017) benzeri sert bir psikolojik kaynaktan yola çıkmış olmasına karşın Harwicz’in zaptı zor karanlık metnine alaycı bir mizah eklemiş. İskoçyalı auteur sinemacı, Arjantinli yazarın doğrusal olmayan anlatısı ile hayli uğraşmış, kariyeri boyunca izini sürdüğü saf sinema doğrultusunda dişi karakterin iç monologlarını kullanmamış. Grace’in psikozunu ya da derin hüznünü haklı çıkarmak gibi bir niyeti de yok. Filmin yalnızca doğum sonrası depresyonu üzerine olması gibi klişe bir tespite de itirazı var. Grace 6 aylık bebeğiyle uğraşırken özgürlük hayallerinden ve ideallerinden adım adım uzaklaştığını hissediyor. Bunun yanı sıra kocasına olan duygularının parça parça yok olmakta olduğunun dehşetle farkına varıyor. Ramsay gerçeklik ve hayal algıları birbirine karışan Grace’in çözülme ve yavaş yavaş deliliğe evrilme sürecini bir ressam, bir fotoğrafçı titizliğiyle gözlemliyor. Aşkın bitişini irdelerken Jackson ya da ailesini negatif karakterler olarak çizmekten özellikle kaçınıyor.

Başrolde nicedir özlediğimiz Lawrence, Altın Küre (Golden Globe) adayı olduğu etkileyici bir performans sunuyor. Pattinson’ın anne ile babasını, anılarımızı tazeleyen geçmişin önemli iki oyuncusu Sissy Spacek ve Nick Nolte üstlenmiş. Boşluktaki Grace’in hayal prensi esrarengiz yabancıda ise son dönemin yükselen siyahi aktörü LaKeith Stanfield’i izliyoruz. ‘Bu hikâyenin merkezinde aşkın karmaşıklığı ve zaman içinde nasıl değişip dönüşeceği var’ diyor Ramsay. Gerçek ile hayalin birbirine karıştığı gerçeküstü finale ise efsanevi rock grubu Joy Division’ın 80’li yıllardan yükselen ‘Aşk Bizi Parça Parça Edecek / Love Will Tear Us Apart’ tınıları eşlik ediyor.

(22 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com