Kategori arşivi: Yazılar

Duygusu Yoğun, Anlatımı Güçlü: Amrum

Sanatın evrensel olmasının temelinde yatan mesaj vermekten çok duygulara seslenmesidir. İzleyici ne isterse o çerçeveden bakarak algılar ve yorumlar. Resimde, özellikle soyut resimde, heykelde, müzikte, dansta bu çok kolay ve açıkça görülür. Edebiyatta ve sinemada bir “anlam” arama peşindedir izleyiciler; sosyal ve siyasal dünyalarının ışığında. Orada da estetik öne çıktığında mesajdan çok duygu güçlenir ve okur (izleyici de tabii) kendince bir duygu süzer. Sinemada bunun örneği çokça var olmasına karşın, alışkanlıklarımızın da etkisiyle hep bir “mesaj” aradığımız için ya beğeniyoruz ya beğenmiyoruz. Oysa düşünmeye yöneltse de kararı biz versek…

Fatih Akın, yeni filmi “Amrum”da, Hark Bohm ile birlikte bu duyguyu yaşatıyor bizlere. Akın, Amrumlu Bohm’u ustası olarak tanımlıyor ve onun yaşanmışlığından yola çıkarak yazdığı senaryoyu birlikte geliştirerek bir psikolojik gerilimle mahalle (toplumsal) baskısının nelere mal olabileceğini gösteriyor. Amrum, Danimarka’ya yakın, Almanya’nın Kuzey Denizindeki bir adası.

2. Dünya Savaşı’nın son dönemine götürüyor film bizleri. Savaşın etkisi neredeyse uğramamış diyebileceğimiz, ama insanlar üzerindeki psikolojisinin yakıcı ve yıkıcı düzeyde olduğunu gördüğümüz Amrum’da, bir ailenin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Babası Nazi askeri olunca, ister istemez Nazi, Hitler yanlısı ailenin büyük oğlu Nanning, iki kardeşi, annesi ve teyzesiyle yaşamaya çalışıyor. Ne iş bulsa (Nazi yanlısı annesinin ispiyonculuğuyla işinden olması gerçekten dokunuyor insana) yapıyor, yeter ki annesine beyaz ekmek tereyağı ve bal yedirebilsin. Düşünün zorluğu… Adada herkes Amerika’ya gitmiş gelmiş. Savaş nedeniyle göçmenler de var… bu ırkçılığı da körüklüyor ister istemez.

Asıl olarak savaş dönemi olmasına karşın film, günümüzde yaşanan göçlerle de açlıkla da küresel ısıtma ile kuraklık ve seller nedeniyle yaşanan olumsuzlukları da anlatıyor.

Fatih Akın’ın, durmuş oturmuş sineması, yalın dili ve gerçekten güçlü öyküsüyle Amrum filmi izlenmeli. Oyuncular ise o atmosferde o duyguyu çok iyi yansıtıyor. Müziği de güzel. Ben en çok adanın sakinliğini, insanların da o sakinliği benimsemesini sevdim.

Film için söylenebilecek son söz: Savaş olmazsa demokrasi yeşerir.

05 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(02 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

İntiharlar Bireysel midir?: Erken Kış

Özcan Alper’in senaryosunu Uğur Aydedim ile birlikte yazdığı Erken Kış, festival yolculuğunun ardından -muhakkak ki, uluslararası yarışmalarda göreceğiz- gösterime giriyor.

“Sonbahar”dan sonra, yine gri gökyüzüyle, dalgalı denizi ve sisli dağlarıyla Karadeniz’de geçen, aslında bölge, hatta ülke bile gözetmeyen bir yol hikâyesi “Erken Kış”. Savaş, ekonomik ve sosyal bunalım, içine sıkışan insan ve derdini anlatamayanların yaşamından üç-beş günlük bir kesit olarak görmeliyiz filmi.

Taşıyıcı anne olarak doğurduğu kızını bırakıp ülkesine zorunlu olarak dönmesi istenen Lea’yı (Leyla Tanlar), çocuğun babası olan Ferhat (Timuçin Esen) arabasıyla Gürcistan sınırına götürür. Film iki kişi arasında, yolda geçiyor… Kuşkusuz, karşılıklı hesaplaşıyorlar, gizli (platonik) duygularını açıkça değilse de ima ederek gösteriyorlar. Tabii ki, süreç içerisinde her şey kendini çıkarıyor ortaya.

Çağımızın en çözümsüz sorunlarından birine dikkatimizi çekiyor Özcan Alper. Modern toplumun geçmişten getir(eme)diği ama ileri taşı(ya)madığı sorunlar. Daha esnek, daha akılcı, daha empatik olmak gerekiyor besbelli. İntihar düşüncesi bireysel olabilir mi? Tabii ki, sadece bireysel düşünemeyiz. Toplumun beklentileri, kültürel değerler, mahalle baskısı, inançtan kaynaklanan açmazlar, düş(ünce)lerin yaygınlığı, dahası ekonomi, eğitim, barınma, beslenme gibi bireyle doğrudan ilgili sorunlar da var.

Kadın öyküsü mü?

“Erken Kış” başından beri herkes tarafından bir kadın öyküsü olarak görüldü. Oysa Ferhat, işi, eşi ve aşkı (bu arada ailesi, geçmişi dahası toplumla, yani mahalle baskısıyla da) arasında bocalayıp duruyor. Bir yanıyla “erkek filmi” denebilirse de -başta öyle nitelemiştim- modern kent insanın açmazlarını anlatan bir film olarak değerlendirilmesi gerekir.

İnsanların sadece ekonomik sorunları yok ki, kuşkusuz ekonomik sorun belirleyicidir ama sosyal, siyasal, ekolojik, kültürel, küresel sorunlar da insanı çökertebilir. Buna, Ferhat’ta olduğu gibi, arzuları da katıldığında içinden iyice çıkılmaz hal alabilir. Filmde de geçtiği gibi: “Yaşıyormuşuz zannediyoruz” oysa geçen sadece zaman ve Ferhat, eşi (görmediğimiz ama telefondan sesini duyduğumuz Handan), hatta Lia, dahası hepimiz sadece geçiyoruz, bir iz bırakmadan. Bu önemli.

Yol filmlerinin insanın içine yolculuk yaptırdığını kabul ediyoruz. Alper ve Aydedim ikilisi, filmin başında Lia’ya, “canını acıtmak istedim, belki benimki biraz azalır” dedirtiyor. Bu da önemli. Çözümsüzlüğün hınçla karşıdakine yıkılması ki, bu, gidişatın hiç de iyi olmadığının göstergesi. İzleyince kabul ediyorsunuz…

(27 Kasım 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Asıl Canavar Kim / Frankenstein

Mary Shelley’nin henüz 18 yaşındayken kaleme aldığı ‘Frankenstein’ (tam adıyla ‘Frankenstein; or, the Modern Prometheus’), doğuş yıllarından başlayarak sinemanın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır. Beyazperde serüveninde ‘Frankenstein’ denildiğinde akla ilk olarak, James Whale imzalı 1931 yapımı ünlü klasikte Boris Karloff’un canlandırdığı ucube yaratık gelir. Daha yakın 1994 yapımı ‘Mary Shelley’s Frankenstein’da filmin hem yönetmenliğini yapan hem de kibirli hekimi canlandıran Kenneth Branagh, Robert de Niro’nun hayat verdiği yaratığı yine benzer bir biçimde saldırgan bir varlık olarak perdeye taşır. Oysa gencecik Shelley’nin özgün romanındaki ‘yaratık’ çok daha farklı; hassas, kırılgan ve sorgulayan bir karakterdir. Guillermo del Toro’nun Türkiye prömiyerini geçtiğimiz ay Filmekimi gösterimleriyle yapan, ölümsüz klasiğin şimdilik son uyarlaması olan ‘Frankenstein’, öncüllerinden farklı olarak yazarın özgün metnini temel alan patetik, duygusal yaklaşımıyla öne çıkıyor.

1857 yılı Avrupa kıtasının kuzey noktasından açılıyor film. Kuzey Denizi’nde buzlar arasına sıkışmış Danimarka kraliyet gemisindeki telaşlı koşuşturma yakınlardan gelen bir insan çığlığı ile kesiliyor. Protez bacaklı bilim adamı Victor Frankestein (Oscar Isaac) kanlar içindedir. Horisont gemisinin kaptanı Anderson (Lars Mikkelsen) ile mürettebatın kurşun işlemeyen, yaraları anında iyileşen dev yapılı yaratıkla (Jacob Elordi) ilk kez karşılaştığı açılış sekansı, klasik bir canavar öyküsünden izlenimler veriyor olsa da, takip eden bölümlerde önce yaratıcının daha sonra yaratılanın ağzından olmak üzere iki ayrı perspektiften hikayenin detaylarını öğrenmeye başlıyoruz.

Shelley’nin özgün metninden bazı noktalarda ayrılsa da eserin orijinaline hayli sadık kalmış yeni versiyonda, dönemin parlak cerrahlarından baba Leopold Frankenstein ile (Charles Dance) iletişim kuramayan Victor, her zaman sevgisine sığındığı annesini (Mia Goth) erkek kardeşini dünyaya getirirken yitiriyor. Otoriter ve mesafeli babanın ‘ölümü kimse fethedemez’ deyişine isyan edecek olan genç hekim, devrin tıp otorilerince ‘can vermek ve almak Tanrı’nın işidir, O’nun hatalarını biz düzeltemeyiz’ uyarısına rağmen tabiatın sırlarının peşine düşerek ölümü yenebileceğini savunuyor. Bu konuda kendisine finans kaynağı sağlayan eskinin ordu cerrahı zengin silah tüccarı Heinrich Harlander’in (Christoph Waltz) desteği sayesinde, kadavralardan, muhabere alanlarındaki cesetlerden topladığı beden parçalarına elektrik akımıyla can vermek suretiyle çevresini şaşkına düşürecek deneyini gerçekleştiriyor.

Can verdiği varlık için herşey yenidir: sıcak, soğuk, karanlık, aydınlık. Victor şekil vermek için onun yanındadır, ancak babayla rekabetle bilenen bilimsel ihtirasının ötesinde, kendi ifadesiyle ‘yaratılış sürecinden sonrasını hiç düşünmemiştir’. Meydana getirdiği canlı tez elden temel beklentilerini karşılamayınca ondan bir an önce kurtulmaya çalışıyor. Laboratuvarda yaratılan karakter böylece, sevilmemiş, yalnız bırakılmış Victor gibi babası tarafından kaderine terkediliyor.

Bundan sonrası, kendi bakış açısından yaratığın dönüşüm öyküsüdür. Gotik şatodaki laboratuvarın alevlerinden kurtularak dünyaya düşen ürkek ‘yaratık’ ormanlık arazide karşısına çıkan aile ocağında sevgi ile tanışıyor. Gözleri görmeyen yaşlı adamın (David Bradley) ilgisi ve şefkati sayesinde dil ve zeka becerisi gelişiyor. Edebiyatla, John Milton’ın ‘Kayıp Cennet / Paradise Lost’undan pasajlarla tanışıyor. Küçük Prens’den alıntıyla ‘bir çiçeği büyüten sevgi, ceset parçalarından yaratılmış varlığı değiştirmiştir’. Lakin tüm bunlar onun kendisini kirli bir leke, insanla aynı tabiatta olmayan bir gariban olarak görmesinin önüne geçemiyor. Sonsuzluğa, ölümsüzlüğe ve eşsizliğe mahkûm yaratığın çığlıkları kalpleri dağlarken, bir kez daha ‘asıl canavar kim’ sorusunu sormadan edemiyoruz.

Meksikalı auteur sinemacı del Toro. 19. yüzyıl başlarının eril dünyasında genç bir kızın muhayelesinden doğan özgün metni, klasik korku beklentisinden uzak, baba-oğul ilişkisi, sevginin gücü, aidiyet, dışlanmışlık ve yaratıcının kibri gibi temalar üzerine kurulu melankolik bir gotik drama olarak yorumlamış. Farklı yaratıkların ‘insani’ yanına tutkusuyla bilinen ‘Suyun Sesi / The Shape of Water’ yaratıcısının bizzat kaleme almış olduğu, muazzam bir görselliğe haiz bu yeni versiyon kesinlikle geniş perdede izlenmesi gereken yapımlardan. Bu açıdan filmi İKSV festival haftasında ‘Paribuart’ın dev perdesinde deneyimlemiş olanların ayrı bir şanslı olduklarını düşünüyorum.

Danimarkalı usta Dan Laustsen’in görkemli epik görüntüleri ile beslenen filmde, ünlü besteci Alexandre Desplat’ın mükemmel müzik çalışmasıyla lirik ve duygusal bir ton yakalanmış. Yaratığı canlandıran Jacob Elordi, dört başı mamur oyuncu kadrosu içinde bir adım öne çıkıyor. Yoğun makyajın altında karakterinin duygusal isyanını başarıyla veren 1.96 boyundaki Avustralyalı oyuncunun sinema dünyasındaki hızlı yükselişi süreceğe benzer. Kendisini önümüzdeki Şubat ayı içinde Emily Brontë şaheseri ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’da intikam hırsıyla yanıp tutuşan Heathcliff rolünde izleyeceğimizi şimdiden müjdeleyelim.

(27 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Delilik Kimsesizliktir / Yeni Şafak Solarken

‘Yeni Şafak Solarken’ iyi bir sanatçı olma kavgasını verirken aklına yenik düşen tiyatro oyuncusu Akın’ın (Cem Yiğit Üzümoğlu) 72 saatlik bir zaman diliminde kendini arayışının hikâyesi. Gürcan Keltek imzasını taşıyan yapımda, yıllardır hastaneye girip çıkan, sistemin içinde sıkışıp kalmaktan yorulmuş öfkeli genç, arkadaşlarından ve çalışma ortamından uzaklaştığı akli çözülme sürecinde geleneksel Balkan kökenli ailesinin evine sığınıyor. Yakınlarının samimi gayretlerinden şifa bulamadığı ve gerçeğin sertliğiyle başa çıkamadığında ise, içine kapandığı kozada kendine bir rüya inşa ediyor.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Locarno’da yapan ve festivalden saygın Boccolino d’Oro Eleştirmenler Ödülü ile dönen yapım, bu konvansiyonel kısa girişin ardından bildik hikâye kodlarından sıyrılarak, izleyiciyi Akın’ın parçalanmış zihninde görsel işitsel bir yolculuğa davet ediyor. Genç sinemacıyı Koloni (2015), Meteorlar (2107), Gulyabani (2018) gibi kısa ve uzun sıra dışı belgeselleriyle tanıyoruz. Keltek gerçek bir karakter üzerine oluşturduğu hikâyesini başlangıçta belgesel bir formatta çekmeyi düşünmüş. Ancak zaman içinde anlatım tarzını belgeselden alan ancak mizansene dayalı stilize bir kurmacaya yönelmiş.

Artık birlikte olamayacağı kız arkadaşının özlemini çeken, tiyatroya dönmek isteyen ancak dönemeyeceğini gayet iyi bilen, aldığı ilâçların etkisiyle doğal fonksiyonlarını yerine getiremeyen Akın, yalnızlığıyla baş etmek için maneviyattan medet umuyor. Filmin baş köşesine mitolojik bir ana karakter olarak yerleşen kadim İstanbul’un epik mimarisi eşliğinde ilâhi bir güce sığınmaya yöneldiğinde, Keltek inacın tek bir boyutuna odaklanmıyor. Ayasofya ya da Eyüp Sultan Camii’nde ibadet edenler, daracık sokakları çevreleyen eski mezarlıklardan, kitabelerden Khalkedon’un pagan inanışa ev sahipliği yapmış geçmişine uzanan yolculukta, masalları, mitleri ve tüm uhreviyatıyla Akın’ın rehberi oluyor İstanbul şehri.

‘Duru Görü’ adlı giriş bölümünün ardından yönetmen doğaçlama bir zaman akışının izini sürüyor, bu da seyirciye farklı bir seyir deneyimi vadediyor. Bir belgesel çeker gibi gerçek mekânlara dalan Keltek bir söyleşisinde ‘İstanbul’da insanların yüzlerini, mimiklerini, anlık tepkilerini filtresiz kayda alma çabasına giriştiğini, daha önceden çekimi planlanmamış yerlerde gerekli gördüğü zaman hikâyeye göre gerçeğe müdahale ettiğini’ ifade ediyor. Bu konuda Werner Herzog ve Ulrich Siedel filmlerinden hatırladığımız görüntü yönetmeni Peter Zeitlinger ile çalışmasının büyük bir nimet olduğunun altını çiziyor. Çok az yapay ışık ilâvesiyle ortam ışıklarını kullanan Zeitlinger’in yanı sıra Akın’ın görsel olduğu kadar işitsel yolculuğuna izleyiciyi dahil eden ve Keltek’in görsel kurgu kadar emek verdiği müzik ve ses tasarım uygulamasının mükemmel olduğunu belirtmeden de geçmeyelim.

İstanbul’un yolunu bulmaya çalışan evlatlarından biri olarak Akın’da son dönemin en yetenekli genç oyuncularından Üzümoğlu doğaçlama upuzun sekansların hakkını veren son derece nüanslı bir performans sunmuş. ‘Alametler’ adlı final epizodunda, son performansına tanıklık ettiğimiz Ayla Algan mistik kentin bilinmez hikâyesine çok yakışmış.

Delilik kimsesizliktir aslında. Parça parça zihniyle kimselerle konuşmak istemeyen ve başına gelenlere uhrevi bir gerekçe bulmaya çalışan Akın’ın kendi için yarattığı masal aleminde kadim kentin mozaik birikiminden, katman katman inanç geçmişinden yükselen, kendini kolay ele vermeyen ancak ruhuna nüfuz edebildiğiniz ölçüde sarsıcı bir hipnotik deneyim yaşayacağınız sinemamızın gelmiş geçmiş en kendine özgü yapımlarından biri ‘Yeni Şafak Solarken’. Gürcan Keltek’i kutluyor, yeni çalışmalarını heyecanla bekliyoruz.

(24 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ne Kadar Vahşet O Kadar Reyting / Ölüme Koşan Adam

Stephen King’in ilk kez 1982 yılında Richard Bachman takma adıyla yayımlanmış olan romanı ‘Ölüme Koşan Adam / The Running Man’ Amerika’nın 2025 yılındaki geleceğine dair hayli karamsar öngörüler içerir. Eser ilk kez 1987 yılında sinemaya uyarlanmış, Paul Michael Glaser’in yönettiği, Arnold Schwarzeneger’in başrolünü oynadığı film ülkemizde ertesi yıl ‘Ölüme Karşı Koşan’ adıyla gösterilmiş ve genel olarak vasat bulunmuştur. Hoş bir tesadüf olarak tam da özgün hikâyenin geçtiği 2025 yılında gösterime giren yapım, bu kez çağımızın başarılı sinemacısı Edward Wright’ın ellerine teslim edilmiş.

Halkın ‘yukardakiler’ ve ‘aşağıdakiler’ olarak kesin bir çizgiyle ikiye ayrıldığı yakın geleceğin Amerikan toplumunda, aşağı yakadan Ben Richards (Glen Powell) işçi arkadaşlarını korumak için itirazda bulunduğundan ekmek kapısından olduğu gibi, ‘Network’ (Şebeke) adındaki devasa sistemin kara listesine alınmıştır. Genç emekçi, kucağında küçük kızıyla geldiği iş yerinde yalvarmasına rağmen kapı dışarı edilir. Yaşamlarını sürdürebilmek ve hasta çocuklarına ilâç alabilmek için karısı Sheila (Jayme Lawson) ucuz kulüplerde çift vardiya garsonluk yaparken, genç adamın acil bir gelir kaynağı bulması lâzımdır.

Tüm kapılar yüzüne kapandığında, Ben çareyi ülkenin tekel yayın kanalındaki yarışmaya katılmakta bulur. Filme özgün adını veren ve canlı yayınlanan ölümcül şovda, seçmeleri başarıyla geçen yarışmacılar milisler ve ‘avcı’ adı verilen yüzleri maskeli silahlı kişilerden kaçmak için mücadele ederler. Bu vahşi seyirlik, Roma’nın Kolezyum günlerindeki barbarlığını andırmakta olup, yoksul halka çaresizliğini unutması için servis edilen uyuşturucudan başka bir şey değildir.

Ne kadar vahşet varsa reytinglerin o denli yükseldiği görsel medya ortamında, bu insafsız kovalamacanın göz kamaştırıcı ödülleri de vardır. Yarışmacıların kazancı avcılardan saklanabildikleri her gün katlanarak artar. İzleyiciler ise onları ihbar ettiğinde para ödülü kazanmaktadır. Özgürlüğün olmadığı, adaletin işlemediği, teknolojinin insan haklarını suistimal ettiği bu kaotik düzende, yoksulu yoksula kırdıran düzen sürüp giderken, avcıların ve halktan milislerin elinden kaçmayı başaracak olan Ben, toplu bir karşı örgütlenmenin yolunu açmayı başarabilecek midir?

İlk kez 14 yaşındayken okuyup etkinlendiği ve aslına sadık olmayan Glaser yorumundan hiç de memnun kalmadığını ifade eden Wright, eline geçen fırsatı iyi kullanmış. ‘Dün Gece Soho’da / Last Night in Soho’nun (2021) başarılı yönetmeni, Hollywood ana akım sinemasında sıkça rastlamadığımız ‘sınıf çatışması’nın altını özenle kaleme alarak, olan bitenin salt bir ‘iyi-kötü’ mücadelesi olmayıp, başkanın da müdahil olduğu bir sistem sorunu olduğunun altını çiziyor. 80’li yıllardaki Reagan döneminin hoşnutsuzluklarını içeren özgün metni distopik bir yakın geleceğe taşıyarak, halen otoriter bir düzenin baskıcı ortamını solumakta olan ve bundan hiç de memnun olmayan aydın Amerikalıların hislerine tercüman oluyor.

Benzer kaygılar taşıyan, halen gösterimde olan yılın önemli yapımlarından Paul Thomas Anderson’ın ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ı denli çok boyutlu bir film değil bu kuşkusuz. Ancak 70’li 80’li yılların politik gerilimleri ile çağımızın soluk soluğa aksiyon sineması arasında keyifli bir denge kurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

(19 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Portakal Bahçesine Düşen Bombalar / Senden Geriye Kalan

‘Senden Geriye Kalan / Ally Baqi Mink – All That’s Left of You’ Filistin trajedisini üç kuşak Filistinli bir ailenin 75 yıllık yaşamı çerçevesinde anlatan ve her kuşağın yaşadığı travmayı izleyerek günümüze kadar gelen epik bir belge-kurgu yapıt. Film, 1988 yılında Batı Şeria’daki intifada sırasında açılıyor. Hammad ailesinin üçüncü kuşağından genç Nur (Muhammad Abed Elrahman) bir protestoya katılıyor. İsrail askerleri gerçek kurşunlarla müdahale ettiği sırada, ani bir geçişle gencin annesi Hanan (Cherien Dabis) yakın plan yüzümüze bakarak olan biteni anlatmaya başlıyor.

Filmin yönetmenliğini de üstlenmiş olan Dabis bizlere şöyle diyor: ‘Sizi suçlamaya gelmedim. Oğlumun başına gelenleri anlatmaya geldim. Ama iyice anlayabilmeniz için söze dedesinin hikâyesinden başlamam gerekiyor’. Ve böylece 1948 senesine, İngiliz mandası altındaki Filistin topraklarının bölgede kurulacak İsrail Devleti’ne peşkeş çekildiği yıllara dönüyoruz. Deniz kıyısındaki mis kokulu Yafa kentinin önde gelen portakal ihracatçılarından biri olan Hammad ailesi, işgâl altındaki topraklarını Nazi zulmünden kaçan Yahudilere teslim etmemeye kararlıdır. Lâkin sözlerini tutmayan İngilizlerin arkadan bıçakladığı Filistin halkı, hakkın hukukun tanınmadığı kaos ortamında evlerini, bombalanan portakal bahçelerini geride bırakmak zorunda kalır. İsrail askerlerine direndiği için çalışma kampına gönderilen ailenin reisi Şerif (Adam Bakri) hasta karısı ve üç çocuğunun göç etmek zorunda kaldığı Nablus kentine döndüğünde kendi topraklarında birer mültecidirler artık.

Aradan 30 yıl geçtiğinde, böbrek bekleyen anne Münire (Maria Zreik) ölmüştür. Kızlar evlenip uzak diyarlara göç ederken, oğul Salim (Saleh Bakri) karısı, çocukları ve iyice yaşlanmış baba Şerif (Mohammad Bakri) ile birlikte işgâl altında bulunan Batı Şeria’daki baskı altında yaşamaya çalışır. Ardı arkası kesilmeyen silâh sesleri, keyfe keder sokağa çıkma yasaklarıyla İsrail devleti ve askerlerinin zulmü sürmektedir. Şerif’in ‘tüm ülkeyi ele geçirmeden durmayacaklar’ sözü bir kehanet değil o günden bugüne yaşanıyor olanların, Yafa’dan Gazze’ye bir halkın yavaş yavaş yerinden yurdundan edilme sürecinin tespitidir.

İlkokul öğretmeni halim selim Salim, bir sokağa çıkma yasağı bahanesiyle oğlu Nur’un gözleri önünde aşağılanıp hakarete uğradıktan sonra küçük çocuğun öfke dolu bakışlarına hedef olur, ailesi ve vatanını savunmamakla suçlanır. Bu kızgınlıkla büyüyen Nur, başta tanık olduğumuz çatışmada başından vurulmuştur. Ve bundan sonrası başka bir trajedinin öyküsüdür. Çocuklarının ameliyatı için yıllar önce koparıldığı, şimdi bir İsrail kenti olan Yafa-Tel Aviv’e izin belgesi ile dönebilen Salim ile karısı, beyin ölümü gerçekleşen evlatlarını kaybeder. Yaslı anne baba, büyük olasılıkla İsrail vatandaşları için talep edilen organ bağışı teklifini kabûl edecek midir?

Yönetmen Cherien Dabis’i bizde festivallerde gösterilmiş, Filistinli bir ana oğulun daha huzurlu yeni bir yuvaya kavuşma umudu taşıyarak, kazandıkları yeşil kart piyangosuyla işgal altındaki Batı Şeria’dan yeni Chicago’ya göç edişini anlattığı, Cannes’dan FIPRESCI ödüllü 2009 yapımı ilk uzun metrajı ‘Amreeka’dan hatırlıyoruz. Filistinli göçmen bir ailenin ferdi olarak Ohio ve Ürdün’de yetişmiş, Columbia Üniversitesi’nde güzel sanatlar okumuş olan sinemacı, bu kez daha geniş çaplı bir freske soyunmuş, işgâl edilmiş ana yurdunun ebeveynlerinden dinlediği trajik geçmişini yaklaşık 2,5 saat süren epik bir kurguyla sinemaya aktarmış. Halen yaşanmakta olan Gazze soykırımının evveliyatını ibret için tüm dünyaya anlatan ve geniş yığınlara ulaşmasını umduğum bu etkileyici yapım, olgun sinema dili, Tina Baz imzalı yaman kurgusu, Beyrut asıllı Christopher Aoun’un çarpıcı görüntüleri ve üçü Bakri ailesinden olmak üzere başarılı oyuncularıyla övgüyü hak ediyor. Ürdün’ün Oscar aday adayı olan yapımın, en iyi yabancı film dalında iddialı olacağını düşünüyorum.

(18 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Derinlikli ve Gerçekçi: Bir Şair

“İyi mizah, betimlediği dünyayı kabûl eder ve aynı zamanda bizi sorgular. Büyük sanatın yapması gereken de budur. Büyük felsefenin yapması gereken de budur. Mizahı diğerlerinden ayıran şey, bunu başaran günlük bir pratik olmasıdır.” – Simon Critchley

Gerçekçi mizah her şeyi sorgularken yol da gösterir, Simon Critchley’in dediği gibi… Şairler kelimelerden dünya yaratan insanlardır. Sözcüklere verdikleri anlam(lar)la yepyeni hayatlara fırsat tanırlar. Eskilerin deyimiyle, “nevi şahsına münhasır”dırlar, gündelik yaşamla pek araları yoktur, ama hayatın içinde olmaları gerekir. Tutunamayanlardandırlar desek yeridir belki de. Çünkü sadece şairlikle hayatı sürdürmek sanıldığı kadar kolay değildir.

Gençken önemli ödüller de kazanan ve şairlikle yaşamayı seçen ama başarılı olamayan Oscar Restrepo (Ubeimar Rios), yönetmen Simon Mesa Soto’nun bu gerçekçi, gerçekçi olduğu kadar derinlikli, derinlikli olduğu kadar (kara) komediye varan filmini neredeyse tek başına taşıyor. Oscar bir şair, ama şair olarak kimsenin umursamadığı biri… Annesinin (Margarita Soto) yanında, hâttâ ondan para isteyerek alkolikliğin batağında sürünerek yaşar. Ayrıldığı eşinden olan kızı Daniela’yı (Allison Correa) mutlu edebilmek için her şeyi yapmaya hazır. Eskiden gelen öğretmenlik tekliflerini çevirirken, kızının okul taksitini ödeyebilmek için bu kez kabûl eder. Derslere de içkili girdiği için öğrenciler de umursamaz onu.

Hayatın kime neyi ne zaman ve kadar göstereceği bilinmez. Oscar, Yurlady (Rebeca Andrade) adlı öğrencisinin defterine karaladığı şiiri görünce, onunla daha yakın ilgilenir. Öğrencisiyle ilgilenmesi iyi bir şeydir de, genç kızın şiirle pek ilgisi olmadığı gibi yoksul ailesinin biraz da yasadışı para kazanma arzusu nedeniyle sıkıntı yaşar. Filmin belki de en evrensel, dünyanın hemen her yerinde insanın başına gelebilecek bir durumla karşı karşıya kalır. Ne mi olur? “Tilki tilkiliğini anlatana kadar post elden gidermiş” der bir atasözü.

Soyut sanat(çılık) ile somut yaşama savaşı arasında gelip giden bir film… Genel anlamda kültürel birikimi olmayanların, kısa yoldan köşeyi dönme hevesi, şairin ideallerinin insanlara ulaşamadığının, ne denli havada kaldığının, dahası yaşamı bile zorladığının anlatımı. Filmin Berlin’de aldığı “Belirli Bakış” ödülü, sadece konusuyla değil, çekim tekniğiyle de farklı. Sanki 35 mm. çekilmiş izlenimi veren, gerçekçi görüntüler, bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyor. Tabii, izleyicinin merakı da kabarıyor.

(17 Kasım 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Ayrılık Vakti / Mavi Ay

Auteur sinemacı Richard Linklater’ın Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan son çalışmalarından ‘Mavi Ay / Blue Moon’, klasik Amerikan müzikallerinin efsanevi bestecisi Richard Rogers’ın yıllardır birlikte çalıştığı söz yazarı Lorenz Milton Hart’dan kopuşunun ardından, bir diğer söz üstadı Oscar Hammerstein II ile birlikte kotardığı ‘Oklahoma!’ adlı sahne oyununun prömiyeriyle açılıyor. Amerikan halkının yerel hassasiyetlerini okşayan müzikali annesiyle birlikte St. James Theatre’ın locasından izleyen Hart ya da dostlarının hitap ettiği şekliyle Larry (Ethan Hawke) temsil sonlanmadan binayı terkediyor ve hemen iki adım ötedeki ünlü Sardie’s Restoran’ın barına çöküyor. Burada barmen Eddie (Bobby Cannavale), askerden izinli gelmiş caz piyanisti Morty Rifkin (Johah Lees), köşesinde içkisini yudumlarken ilham arayan yazar E. B. ‘Andy’ White (Patrick Kennedy) ile nükteli bir sohbeti koyultacaktır.

Bir kenara atıldığını düşünen Larry kırgın ve üzgündür, ama acı gülümseyişini yüzünden, küfürlü nüktedan iğnelemelerini dilinden düşürmez. Dönemin yasaklı baskıcı toplumsal ortamında, tıpkı bizim Zeki Müren gibi ‘kadınlar, erkekler, doğanın güzellikleri, dünyanın korosu içimde olmalı’ sözleriyle eşcinselliğini gözler önünden kaçırmak ister. Kanatları altına aldığı güzeller güzeli 20 yaşındaki Yale öğrencisi Elizabeth Weiland (Margaret Qualley) ile ‘akıldışı hayranlık’ olarak adlandırdığı platonik ilişkisi sadece bu amaca hizmet için değil, derin yalnızlığına çare aradığındandır.

Kendisi 23, Rogers (Andrew Scott) 16 yaşındayken yolları kesişmiş, uzun yıllar boyunca büyük ilgi gören müzikaller için 1000 kadar şarkı üretmişler, ‘My Funny Valentine’, ‘The Lady is a Tramp’, filme adını veren ‘Blue Moon’ gibi ölümsüz parçalara imza atmışlardır. Bu birliktelik Larry’nin alkolizm batağına sürüklenişi ve darmadağın özel hayatı nedeniyle sona ermek üzeredir. ‘Oklahoma!’nın yaratıcıları Sardi’s’teki açılış partisinde bir araya geldiklerinde Larry 20 küsur yıllık yol arkadaşı ile yeniden birlikte üretmenin umudunu canlı tutmak ister. Rogers’a ‘daha en iyi işimizi yapmadık, ikimizin de seveceği bir oyun yazalım’ hamlesinde bulunur. Ancak düzenli bir aile hayatı olan şöhretin zirvesindeki müzik adamının, eski sanat partnerinin disiplinsizliğini profesyonel hayatına yeniden alma gibi bir niyeti yoktur. 1927’de sahnelenmiş ilk büyük hitleri ‘Connecticut’lu Bir Yankee’nin yeni prodüksiyonu için 4 – 5 özgün şarkı yazmasını ister ondan yalnızca. Dünya değişmiştir. Halen süregelen 2. Dünya Savaşı’nın ağırlığını yüklenmiş, binlerce kayıp vermekte olan Amerikan halkını bir arada tutacak yeni bir şeyler söyleme zamanının gelmiş olduğunun farkındadır.

Aynı mekânda tam zamanlı tek bir gecede geçen bu zarif oda filmi, Broadway’in unutulmaz söz yazarına içten bir övgü niteliği taşıyor. Açılış öncesi perdede beliren Oscar Hammerstein II’ye ait (filmde kendisini Simon Delaney canlandırıyor) ilk alıntıda, Larry’den ‘çevresinde olmanın pek eğlenceli olduğu dinamik bir kişilik’ olarak söz ediliyor. Kabare efsanesi Mabel Mercer ise onun için ‘hayatımda gördüğüm en kederli adam’ nitelemesini kullanmış. Linklater ile 9. kez birlikte çalışan Ethan Hawke, sanatçının bu iki farklı çehresini Oscar adayı olmasını beklediğim olağanüstü performansıyla hayata geçirmiş. Ufak tefek söz yazarını canlandırmak üzere Hawke’nin boyu dijital marifetiyle kısaltılmış, Larry’nin kelini kapatmak için yana taradığı saçları ustalıklı bir makyajla çözümlenmiş. Berlin’den en iyi yardımcı oyuncu ödülü ile dönen, geçtiğimiz aylarda izleme şansı bulduğumuz ‘Vanya’ adlı oyunda Çehov’un tüm karakterlerine aynı sahnede hayat veren sihirbaz oyuncu Scott kısa Rogers kompozisyonunda iz bırakıyor. Son olarak ‘Cevher / The Substance’da Demi Moore’un genç alımlı personasını canlandıran Qualley yakıcı albenisiyle göz kamaştırıyor.

İncelikli senaryo, yönetmenin 2008 yapımı ‘Me and Orson Welles’ten sonra bir kez daha birlikte çalıştığı yazar Robert Kaplow’un imzasını taşıyor. Filmin Sandra Adair’in elinden çıkma mükemmel kurgusuna, Shane Kelly’nin zarif görüntü çalışmasına değinmeden de geçmeyelim.

Linklater anlatısını edebiyat ve sinema alemine dair iki küçük anekdotla renklendirmiş. Larry’nin E. B. White ile sohbeti sırasında anlattığı, her sabah bir parça yiyecek için 19. kattaki dairesinin kapısında bitiveren küçük farenin öyküsü, yazarın 1945’te yayımlanan ilk çocuk romanı ‘Stuart Little’ın esin kaynağı olacaktır. Yine Larry, açılış partisinde sinema okulu öğrencisi gencecik George Roy Hill’in uzattığı program kitapçığını ‘geleceğin yönetmenine’ ithafıyla imzalıyor ve ona ‘aşk yerine arkadaşlık öykülerinin üzerine düşmesini’ öneriyor. Yıllar sonra dünya çapında üne kavuşacak olan usta sinemacı ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’ ile onun bu öğüdüne karşılık verecektir.

Başta adını vermiş olduğum şarkıların, klasik Amerikan müzikalinin tutkunları ‘Mavi Ay’ı çok sevecektir. Tadına doyulmaz nüktedanlığı ile cezbeden, kalbin gözden hızlı olduğunu düşünen, aşk denilen delilikle başa çıkamayan, güzelliklerle sarhoş olan, oyuncak ayılarına bağlanan çocuklar misali sevginin peşinde koşan, ‘Casablanca’nın ‘hiç kimse beni bu kadar çok sevmedi’ repliğiyle viski kadehine sığınan Lorenz Hart’ın hüzünlü öyküsü ise geniş kitlelerin yüreğine dokunacaktır.

(11 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Parçalanmış Ruhlar, Kırık Bedenler / Alpha

Julia Ducournau’nun 4 yıl önce Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen bir önceki çalışması ‘Titane’ için ‘iyi kotarılmış çılgın bir kan, ter, ateş ve motor yağı kokteyli’ olarak söz etmiştim. Fransız yönetmenin bu yıl yine Cannes ana yarışma seçkisinde dünya prömiyerini yapan son filmi ‘Alpha’ öncekinin aksine çok soğuk karşılandı ve eleştirmenlerden kötü notlar aldı. Filmi yeni izledim ve kişisel olarak bu eleştirileri çok da haklı bulmadığımı ifade etmek isterim.

Hikâyeden ziyade yönetmenlik becerisiyle öne çıkan tavrını baştan kabul ettiğimizde, Ducournau cephesinde değişen bir şey yok. Fransızların ünlü sinema okulu La Fémis mezunu, jinekolog anne, dermatolog babanın kızı olan sinemacı, bundan 14 yıl önce Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterilmiş olan ‘Junior’da 13 yaşındaki Justine’in büyüme öyküsünü bir yılanın deri değiştirmesiyle parallellikler kurarak anlattığı kısa metrajında, beden değişimi konusuna ilgisini ortaya koymuştu. 2016 yılında, Kanadalı usta David Cronenberg hayranlığı doğrultusunda beden deformasyonu ve araba kazaları ilgisine ‘yamyamlık’ temasını eklediği ‘Çiğ / Raw’ (Fransızca özgün adıyla ‘Grave’) ile adını duyurdu. Zengin imgelemi coşkun fantezilerle yüklü sinemacı, nedenini nasılını pek de sormanıza izin vermeyen bir tuhaflıklar silsilesi olan ‘Titane’da ise yönetmenlik gücünü konuşturuyor ve kültleşen sekanslara imza atıyordu.

‘Alpha’ aynı diğerleri gibi, dilimizde ‘bedensel değişimler üzerinden korku’ şeklinde ifade edebileceğimiz ‘body horror’ alt türüne dahil edebileceğimiz bir yapım. Hikâyesine gelirsek; filme adını veren 13 yaşındaki küçük kız (Mélissa Boros), dört bir köşesinde duman çekilen dövmeci mekânında genç bedenlerin ortaklaşa kullandığı iğne ile koluna dövme yaptırıyor. AIDS benzeri bir salgına yakalanmış hastaların tedavi gördüğü şehir hastanesinde doktor olarak hizmet veren annesi (Golshifteh Farahani) haklı olarak büyük endişeye kapılıyor. Kentin çeperinde yaşayan Kuzey Afrika kökenli Berberi aileyi bir arada tutabilmek için elinden gelen yapmaya hazır olan genç kadın yıllar sonra baba ocağına sığınan eroinman erkek kardeşi Amin’in (Tahar Rahim) bakımı ve sorumluluğunu da üstlenmiştir. Şehri kuşatan salgın ortamında, Alpha’nın giderek kötü sinyaller veren rahatsızlığı ve Amin’in bedeni hızla deforme eden umarsız hastalığı ile mücadele etmesi kolay olmayacaktır.

Ducournau kafasında gelişen hikâyeyi krolonojik olarak kurmuyor. Bu da en başlarda bir miktar kafa karışıklığına neden oluyor. Finale doğru yol alırken, olan bitenin apokaliptik bir şimdiki zamandan tam 8 yıl öncesine uzanan çarpıcı kurgusuna dalıyoruz. Bu noktada, Ruben Impens’in etkileyici görüntüleri ile ile Jean-Christophe Bouzy’nin farklı dönemleri ustaca kaynaştıran yaman kurgusunun desteğiyle, sinemacının parmak ısırtan yönetmenlik becerisi devreye giriyor. Yeni yetme Boros, bu film için 20 kilo vererek taştan bir enkaza dönüşen Rahim ile İran asıllı usta oyuncu Farahani’nin yanında ezilmemiş. Amerikalı Jim Williams’ın tekinsiz müziği bir kez daha farklı telden pop, rock tınıların yanı sıra Beethoven, Lizst gibi bestecilerin klasik ezgileriyle dengelenmiş.

Berberi dilinde konuşabilen, göç ettiği ülkenin dili ve gelenekleri ile kaynaşamamış büyükanne gerek oğlunun gerekse torununun başına gelenleri Kuzey Afrika çöllerini kasıp kavuran şeytani ‘Kırmızı Rüzgâr’ kavramıyla izaha çalışıyor. Çaresiz hastalığın ileri devresinde hastalar kanı çekilerek mermer heykele dönüşüyor. Parçalanmış bedenden sızan sıvılar ya da ağızlardan çıkan kilden nefeslerin ürkütücülüğün katsayısını yükselttiği kültleşmesi muhtemel dehşetengiz sekanslar art arda sıralanırken, final vurucu bir ‘kızıl çöl’ metaforuyla geliyor.

Görsel yetkinliğine şapka çıkarttığımız yapım, hikâyedeki kopuk noktalar nedeniyle eleştirilebilir. Karakterlerin yeterince işlenmediği, homofobi, ayrımcılık gibi alt metinlerin atmosferin ön planda olduğu yönetmenlik gösterisinin gölgesinde kaldığı da rahatlıkla söylenebilir. Lakin Ducournau’nun tercihi bu zamana kadar hep böyle oldu. ‘Titane’ başarısından sonra gelen olumsuz eleştirilerin ardından bakalım neler yapacak. Beklemeye değer.

(05 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhanb@ferhanbaran.com

Bir Yaratım Kazancı: Sahibinden Rahmet

Sanat alanlarının hepsinde bir yaratma anı vardır; bir şeyler görür, bir şeyler duyar, bir şeylerden etkilenip bambaşka öyküler kurarak yeni bir heyecan, yeni bir coşku, yeni bir umut yaratır sanatçılar.

Bir haberden yola çıkan Emre Sert ve Gözde Yetişkin küçücük bir haberi metaforlarla genişletip –belki de günümüzün sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik sorunlarına da bağlayarak- gerçekten seyirlik bir film yapmışlar. “Seyirlik” derken, içeriği, mesajı olmadığı anlamına gelmesin; kolay seyredilir, kolay anlaşılır, herkesin beğeneceği bir film demek istedim… İki genç sinemacının yaratıcı düşünceleri ve o hayallerini gerçekleştirirken başarılı olmaları sinema geleceği için umutlu olmamızı sağlıyor. Böylesi küçük öyküler büyük yankılar, yansımalar yaratır.

Bir Anadolu köyüne gece meteor parçaları düşer. Düşerken yandıkları gerçeği biraz büyükçe olan parçalar için geçerli değildir. Halkın yoksulluğu ya da farklı bir bakış açısıyla fırsattan vazife çıkartmakta mahir olduğu göz önüne alınırsa çok haksız da sayılmazlar. Günlerce tarla tapan meteor parçaları ararlar. Amerikalı, Fransız bilim insanları gelir ve “çok para”, hatta rayicinden 10 Dolar daha fazlasını vereceklerini söylerler. Münevver (Aslı İnandık) ile evli İrfan Toprak (Cem Yiğit Üzümoğlu) belki biraz sarsak, belki biraz vurdumduymaz, belki biraz eli açık ve kandırılmaya hazır biridir. Bulduğu meteor parçası ile dünyası altüst olur. Yakınları (güvendikleri mi demeliyiz) kandırmaya çalışırken yaşamın döngüsü sıkıştırır. Ne olacaktır acaba?

Oyunculukların çok (gerçekten de çok) başarılı olduğu filmin senaryosunda gerilim ve çatışma yeterince yok. Bu nedenle de bir şeyler eksik kalıyor sanki.

Sinemamızın temel sorunlarından biri senaryo; ne geliştirebiliyoruz ne işleyebiliyoruz. Oysa dişi bir öykü anlatılıyor, istendiği kadar yan öykücüklerle güçlendirilebilir.

07 Kasım’dan başlayarak gösterimde.

(04 Kasım 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Yeşil Gezegen İçin Umut Var mı? / Bugonia

Çağdaş sinemanın önemli yaratıcılarından Yorgos Lanthimos, ‘Zavallılar / Poor Things’in dünya çapındaki başarısı sürerken filmin paha biçilmez oyuncu kadrosunun önemli bir bölümünün yer aldığı bir tür repertuvar tiyatrosu anlayışıyla çektiği ismine tezat ‘Merhamet Hikâyeleri / Kinds of Kindness’ın ardından, ‘Bugonia’ ile üçlemesini tamamlıyor. Bu son epizod bir yeniden çevirim. Yıllar önce If Bağımsız Filmler Şenliği’nde ilgiyle izlediğimiz, Jang Joon-Hwann’ın yönettiği 2003 Kore yapımı ‘Yeşil Gezegeni Kurtar / Save The Green Planet’de komplo teorileriyle kafası bulanmış mavi yakalı genç adam çalıştığı devasa kimya kuruluşunun Andromeda gezegeninden geldiğine inandığı CEO’sunu kaçırır. Lanthimos’un Amerikan versiyonunda cinsiyeti değişen CEO Michelle Fuller (Emma Stone) dövüş sanatları eğitimindeki tüm becerisine karşın, orman içindeki babadan kalma evde yaşayan gözü dönmüş Teddy (Jesse Plemons) ile

yarım akıllı kuzeni Don (Aidan Delbis) tarafından esir alınıyor. Uzaylı hemşerileri ile iletişimini kesmek adına kadın başkanın önce saçları kesiliyor, daha sonra giderek işkenceye dönüşen testlere tabi tutuluyor. Teddy başta ilaç firmasının deneklerinden biri olarak koma yatağında mucizevi tedaviyi bekleyen annesi (Alicia Silverstone) olmak üzere, gezegende yaşayan insan nesline karşı sistematik bir biçimde köleleştirme planı uyguladıklarına inandığı uzaylılara karşı bir buçuk başına açtığı cihat yolunda ilerlerken, suçlandığı komplo teorisine itiraz eden Michelle ile zihin oyunlarına girecek, genç ve akıllı kadının psikolojik hamlelerine kararlılıkla direnmeye çalışacaktır.

İki kafadarın ücra topraklarında yetiştirdiği arıların huzurlu ve gizemli yaşam düzeninin tasviri ile açılan ‘Bugonia,’ adını antik Yunan’ın ölü bir öküzün bedeninden arıların türediğine inanılan kadim ritüelden almış. Lanthimos bu adı Teddy’nin tükenişin eşiğindeki arı kolonisini kurtarma girişiminden hareketle, ‘ölümden sonra yeniden doğan hayat’ metaforu olarak seçtiğini ifade ediyor. Film başlarda dünyaya hükmeden çok uluslu kartellere karşı küçük adamın isyanı ve gezegeni kurtarma savaşı olarak başlıyor. Çılgın Teddy ile kurnaz Michelle arasındaki satranç oyununun gerilimi giderek yükselirken filmin özgün versiyonunu izlememiş olanlar için sürpriz gelişmeler yaşanıyor. Ama tüm ters köşeler Lanthimos’un kafasından çıkmış

değil, bire bir Joon-Hwann’ın kült eserinden kopyalanmış. Üstadın ilk kez ısmarlama bir senaryo üzerine çalıştığı filmde, ‘The Menu’ ile son dönemin popüler TV dizisi ‘Succession’ın yazarı Will Tracey’nin, paralel yürüyen polis soruşturması haricinde çok büyük bir değişikliğe gitmeden kaleme aldığı metin aradan geçen 20 küsur yılın ardından değişen dünya düzenine dair farklılıklar çiziyor belki, ama, tüm dünyayı saran totaliter adımlar, ekosistemin alarm çığlıkları ve salgınlar neticesinde dengesi değişen gezegenimize ilişkin Koreli sinemacının geçmiş kehanetlerinin adım adım gerçekleşmeye başladığı, eski distopyanın gerçeğe dönüşmekte olduğu günümüzde aynı şaşkın heyecan yakalanamıyor.

Yunan asıllı sanatçının kıvrak yönetmenliği, Robbie Ryan’ın baştaki Jacques Tati esinli kaçırma sekansı ve etkileyici klostrofobik görüntüleri, Jerskin Fendrix’in Lanthimos filmlerinin alameti farikası zıpkın misali müzik çalışması yeniden çevirimin artıları. Oyuncuların başarısı da malum. Ama bizim bu kalibrede bir auteur sinemacıdan beklediğimiz bundan çok daha fazlası. Yorgun üstadın bir süre dinlenip enerji toplaması gerekiyor sanki. Güzelim saçları gözlerimizin önünde sıfır numaraya vurulan çok sevdiğimiz Stone’a da bir süre Lanthimos’dan uzak kalmasını ve farklı projelere yelken açmasını tavsiye etmek isterim.

(02 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kibar Soyguncu / Çatıda Biri Var

‘Çatıda Biri Var / Roofman’ doğrudan ‘bu bir gerçek hikâyedir’ ibaresiyle başlıyor. Temel özelliği de ‘inanması zor ama gerçek’ olmasından kaynaklanıyor.

ABD’nin Afganistan seferinden dönen Jeffrey Manchester (Channing Tatum) terhis sonrası Rambo misali sivil hayata tutunamamıştır. İyi bir çocukluk geçirmiştir, suçu annesinde babasında aramaz, kötü seçimlerden başını kaldıramadığının farkındadır. Karısı ile de arası açık olan genç adam büyük kızının doğum gününde ona istediği bisikleti alamayınca filme konu olan akıl almaz serüveni başlar. Ordudan yakın arkadaşının da ittirmesiyle, herkesten farklı görme yeteneğini kullanarak kısa bir süre zarfında tanınmış fast food zincirleri ağırlıklı olmak üzere art arda 45 tane soygun gerçekleştirir.

Filmlerde izlediğimiz silahlı soygunculardan farklıdır Jeffrey. Açılış sekansındaki soygunda, kısa süreliğine buzhaneye tıktığı restoran personelini montlarını giymeleri için uyarır. Tedariksiz mağaza sorumlusuna kendi montunu çıkarıp verecek kadar düşüncelidir. Polis tarafından enselenmesi fazla gecikmeyecek olan kibar soyguncumuzun Kuzey Carolina’daki korunaklı hapishaneden kaçması zor olmaz. Sessizce işini yapan, etliye sütlüye karışmayan Jeffrey, cezaevinden firar etmenin insanların güvenini sağlamaktan geçtiğini çok iyi bilir. Şimdi sıra kimsenin bakmayacağı bir yer bulmak ve olay mahallinden uzaklaşmadan bir süre beklemektir. Polise rahatsızlık vermiyorsa, bir süre sonra unutulacağının farkındadır.

Jeffrey ‘hiç büyümeyen adam’ kişiliğine pek de yakışır biçimde, çatısından sızarak ABD’nin ünlü oyuncak mağazası zinciri ‘Toys R Us’a kapak atar. Mağazanın dikkat çekmeyen ücra bir bölmesinde kendi düzenini kuracak olan genç adam, inanılması güç ama tam 6 ay süreyle şekerli yiyeceklerle beslenerek yaşamını sürdürür. Dahili kamera sistemini devre dışı bırakmakla işe başlayan Jeffrey, mağaza çalışanı Leigh’ye (Kirsten Dunst) ilgi duymaya başlayınca alarmı devreden çıkararak dışarı çıkmaya ve aşık olduğu kadının ailesi ve cemaatine karışmaya başlar. Tüm bunlar onun tedbiri elden bırakmasına ve kaçınılmaz sona doğru yol almasına neden olacaktır.

‘Çatıda Biri Var’ neşeyle, kimi zaman hafif bir hüzünle izlenen ilgiye değer bir seyirlik. Başta da belirttiğim gibi gücünü su katılmamış yaşanmışlığından alıyor. ‘Aşk ve Küller / Blue Valentine’ (2010), ‘Babadan Oğula / The Place Beyond The Pines’ (2012) gibi iyi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Derek Cianfrance, öykünün bu vurucu etkisine yaslanmış ve daha fazlasını, meselenin toplumsal boyutuna ve de ana karakterin psikolojik çözümlemesine pek dokunmamış. Elinde Tatum gibi 45 yaşına rağmen karizmasını muhafaza eden iyi bir oyuncu var halbuki. Yıllar önce henüz 12 yaşındayken rol aldığı ‘Vampirle Görüşme / Interview with the Vampire (1994)’ ile gönüllere yerleşen Dunst ise Sofia Coppola imzalı ‘Marie Antoinette’ (2006), Lars Von Trier filmi ‘Melankoli / Melancholia’nın (2011) ardından uzun yıllar sonra hayli yıpranmış fiziğiyle daha edilgen bir rolle karşımıza çıkıyor.

(01 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Beynimizin Davetsiz Misafiri / Yapay Zekâ

Bizde gösterime girmeyen ‘Kara Kutu / La Boîte Noire’ (2021) adlı filmiyle bilinen Yann Gozlan’ın yönettiği ‘Yapay Zeka / Dalloway’ dalgaların sahile vurduğu huzurlu bir gün doğumu tasviriyle açılıyor. Genç bir kadın kumlar üzerinde uykuya dalmıştır. Ancak çok geçmeden tüm bu kurulumun uykuya dalmayı kolaylaştıran bir sahil videosu olarak planlandığını idrak ederiz.

Gerçek mekân, genç yetişkin romanlarıyla tanınmış Clarissa Katsef’in (Cécile de France) bir süredir konuk edildiği rezidans odasıdır. ‘Ludovico Vakfı’ tarafından idare edilen lüks mekân, Covid salgınını akla getiren lanet bir virüsün sokaklarını caddelerini boşalttığı yakın geleceğin Paris’inde, Clarissa benzeri ünlü sanatçıların ya da keşfedilmeyi bekleyen genç yeteneklerin yapıtlarını daha huzurlu ve verimli bir ortamda üretebilmeleri için tasarlanmıştır. Rezidansta yaşam ve çalışma sistemi her dairede kişiye özel tahsis edilmiş yapay zekâ birimlerince düzenlenmektedir.

6 yıldır yeni bir kitap çıkarmayan Clarissa’nın kentteki genel huzursuzluğun yanı sıra derin bir kederi yüklendiğini daha sonra öğreniriz. Depresyondaki oğlu Lucas’ın doğum gününün gecesinde beklenmedik intiharı onun hayatını tümden değiştirmiştir. Teselliyi Virginia Woolf’un intiharından önceki günlerini araştırdığı farklı türde bir kitap yazmakta arayan Clarissa, zaman zaman tıkandığını hissettiğinde yapay asistanı hemen yanı başında bitivermektedir. Akıllı yardımcısının hayatının düzenine olduğu gibi kitabının yazılmasına müdahalesi gecikmez. Uluslararası bir şirket tarafından yönetilen vakıfta da tuhaf şeyler dönmektedir. Clarissa konfor ve özgürlük vaadiyle yaratıcılara kol kanat geren kuruluşun gerçek niyetini ortaya çıkarmak için besteci rezidans komşusu Matthias ile birlikte harekete geçmeye karar verir.

Tatiana de Rosnay’ın, Woolf’un ünlü metninin (Mrs. Dalloway) ana karakterinin ön adı (Clarissa) ve soyadını (Dalloway) yazar ve yapay asistanına vermiş olduğu ‘Les Fleurs de L’Ombre / Gölgenin Çiçekleri’ adlı romanından sinemaya uyarlanan yapım, çağımız teknolojisine bağımlılığımızı, duygularımızdan, düşüncelerimizden beslenerek beynimize davetsiz misafir olarak yerleşmeye hazırlanan yeni sürüm yapay zeka uygulamalarına karşı korunmasızlığımızı sorguluyor. Cannes Film Festivali’nin fantastik filmler içeren ‘Geceyarısı Sineması’ seçkisi dahilinde dünya prömiyeri yapan film ürkütücü olduğu kadar düşündürücü. İklim krizi ve salgın hastalıkların yaşam alanlarımızı tehdit ettiği çok yakın bir geleceğin tasvirine soyunuyor. Son derece gelişmiş yapay zekâ modellerinin akıl ve ruhlarımızı ele geçirmek üzere oluşuna dair endişe verici tezler sunuyor.

Fransız yönetmen Gozlan’ın altıncı uzun metrajı, Thierry Flamand’a ait minimalist prodüksiyon tasarımı, Ronald Grauer gözetimindeki minimalist özel efektleri ile etkiliyor. Filmi baştan sona sırtlanmış olan Cécile de France’a rezidans sakinlerinden Matthias Nielsen’de Lars Mikkelsen, mekân yöneticisi Anne Devinter’ta Anna Mouglalis gibi deneyimli oyuncular eşlik etmiş. Clarissa’ya asistanlık yapan Dalloway’e ise ünlü Fransız şarkıcı Mylène Singer sesiyle hayat vermiş.

(26 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tutkularının Peşinden Git: Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni

Bruce Sprinsteen, 80’li yılların gençlerinin bildiği, tanıdığı, mırıldandığı, müziğine danslarla eşlik ettiği rock yıldızı. Ayrıntılı bilgimin olmamasının temelinde 12 Eylül ve öncesi yaşananlar yatıyor; başka dertlerle uğraşıp başka yollarda yürüyorduk. İnsanın içini kıpırdatan Sprinsteen müziği bizim de sevdiklerimiz arasındaydı kuşkusuz.

Aradan yıllar geçti, çok sular aktı köprülerin altından; 2025 yılına geldiğimizde beğenilerimiz gibi beklentilerimiz de değişti. Bugün, “Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni”, 40 yıl öncesine götürüyor bizi. O dönemin sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik sorunları yok filmde. Springsteen’in (Jeremy Allen White) arkadaşları, yaşamı, çevresi, neler yaptığı da yok. Sadece onun bir albüm hazırlığı, kendi içinde çatışması, en iyiyi bulma çabası var; bir de, anne babaların çocukların yaşamını nasıl gönendirdiği ya da zehir ettiğinin izleri… Yazar, yönetmen Scott Cooper, akılcı bir yöntemle, müzisyenin sadece bir albümü nasıl yazdığını, nasıl kabûl ettirdiğini, neler çektiğini, psikolojisini, kendiyle ve insanlarla kavgalarını anlatıyor, geri dönüşlerden destek alarak.

Aile bir yaşamı belirler…

Babanın alkolik, gergin ve çocuğuyla ilgilenmemesinin etkileriyle ekonomik bağımsızlığı olmadığından kocasına bağımlı annenin çocuğunu koruma çabasının bir yaşamı kurtarmaya yetmediğini görüyoruz. Zaten Springsteen de psikolojik sorunlarla boğuşuyor, depresyonlarla geziyor. Şarkılarıyla dünya çapında bir müzisyen olduktan sonra 32 yaşında babasının kucağına oturabiliyor. Bu gerçekten insanın içini acıtan, inciten bir durum. Muhakkak ki, eskiden babaların çocuklarını uluorta sevmeleri hoş karşılanmıyordu, ama her akşam içkili gelip bağırıp çağırarak çocuğunu korkutan babayı çocuğun benimsemesi de kolay değil.

Scott Cooper, izleyicinin bilinçaltına da seslenen (gökteki yeniay, merdiven basamakları, spor malzemeleri vb.) ayrıntıları çok iyi yerleştirmiş filmine. Bekâr anne ile ilişkisinin gerçek olmadığı, film için kurgulanmış bir karakter olduğu belirtiliyor, ama o kadar güzel, o kadar iyi yedirilmiş ki, ne içeriği ne de görselliği düşürüyor. Müzik zaten filmin ana teması, geçmişe dönüşlerin siyah – beyaz olması etkileyici, filmin kurgusunu çok sevdim.

Şimdi geri dönüp, benim de gençlikte dinlediğim ama altında yatanları (rock müziğin sözleri anlamlı olmak zorundadır, özellikle mesaj içerir) bilmediğim(iz)den yorumlamakta zorlandığım Springsteen şarkılarını yeniden dinleyeceğim ve inanıyorum ki, kendimden de birkaç şey bulacağım o şarkılarda.

24 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(22 Ekim 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Büyük Gözaltı: Dalloway

Teknoloji geliştikçe bizi kendisine daha çok bağlıyor. Bağımlılığımız öyle bir hal alıyor ki, o sarmaldan kurtulmak mümkün olamıyor.

Film, dingin, kumsala sevişircesine gelen dalgalar ve sesiyle açılır. Meğer bu, yapay zekâ ile oluşturulan, huzurlu ve konforlu uyunması için yapılan bir düzenlemeymiş. Her şey hazır, her şey yerinde, her şey olağanüstü. Çay, kahve, su, banyo ısısı… akla gelen her şeyi Dalloway (yapay zekâ tarafından oluşturulmuş yardımcı) çözümler. Çalışması gerekileni uyarır, randevularını düzenler ve benzeri… Clarissa (Cécile de France) işte böyle bir konutta misafir edilir -ki, eskisi gibi yazsın ve okurlarına ulaşsın. Her şey çok ince düşünülmüş, her türlü imkân sağlanmış, ihtiyaçları giderilmektedir. Clarissa’nın yardımcısı, Dalloway, dedikleri yapılmayınca önceleri sakin uyumluyken, giderek daha sert ve sinirli bir hâl alır.

Tam da; beyaz saçlı, kafasında uzun bir fötr şapka bulunan ve parmağını gözümüze sokacak denli uzatan, gergin bakışlı papyonlu “Sam Amca Bizi Gözetliyor” durumu. Her adımınız görüntüleniyor, sağlığınız kontrol altında, ateşiniz her sabah ölçülüyor, yapay zekâ yardımcınız her şeyi yapıyor. Size (burada Clarissa’ya) kalan sadece yazmak… “Biri Bizi Gözetliyor Evi”nden farkı, çalışmanız gerekliliği… Belli bir süre içerisinde kitabınızı (müzisyen, ressam, heykeltıraş, mimar artık hangi alandaysanız o alanda kuşkusuz işinizi) bitirmek zorundasınız, mücbir sebepler olmadıkça.

Hemen baştan söylemeliyim: Çok değil, beş, bilemediniz on yıl içerisinde bunlar olabilecek denli hızlı gelişiyor bu yapay zekâlı yaşam. Şimdiden hazır olmak için, kendinizi ve ailenizi, belki de çocuklarınızı da hazırlamanız için izlenmesi gereken bir film Dalloway. En azından neyle yüz yüze geleceğinizin farkında olmanız için.

Geniş ve ferah bir daireniz var, istediğiniz önünüzde istemediğiniz de sırada (ya isterseniz diye). Kim istemez böyle bir yaşamı. Zaten kendi işinizi yapmanız isteniyor; hiç bilmediğiniz, anlamadığınız ya da size uzak bir şey değil yapacağınız, yazınızı yazın, müziğinizi besteleyin, resminizi tamamlayın o kadar.

Bugün yapay zekânın olumsuzluğundan, özellikle sanat alanında kopyalamalardan, tembelleştirmelerden, yinelikleri önleyeceğinden kaygılanılıyor. Dahası, birçok mesleğin yerini alacağı ifade ediliyor. Oysa insan olmadan yapay zekâ, tek başına yeni bir şey üretemez. Ona ne yüklenmişse onu sürdürür, akıl yürütmesi pek de mümkün değildir. Zaman bunu da gösterecek. Tam da burada, yapay zekâya karşı durmak, tepki duymak da doğru değil, birçok şeyi kolaylaştıracak, birçok şeyi aşmamızı sağlayacak.

Yaratıcı düşünce, yani insan, bazı sınırlanmalara, kısıtlamalara, tırnak içinde de olsa baskılara gelmiyor; hemen itiraz ediyor. Dalloway’de, zaten yaratıcı insanlar toplanmış bir araya… sürekli gözaltında bulunmak, her adımınızın izlenmesi, neyi nasıl ve niye yapacağınızın dikte edilmesi doğal olarak itirazları da getiriyor beraberinde. Kim olsa itiraz eder.

Yönetmen Yann Gozlan’ın senaryosuna da katıldığı, görüntüleri pırıl pırıl, sesi tertemiz, müziği uygun, oyuncuları başarılı filmini izleyenler; “Biz bunun böyle olacağını biliyorduk” diyecekler zamanı geldiğinde.

24 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(21 Ekim 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com