Kategori arşivi: Yazılar

Başarılı Bir Edebiyat Uyarlaması / Yabancı

‘Yabancı / L’Étranger’nin taze sinema uyarlaması heyecan veriyor. Albert Camus’nün geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş, varoluşçuluk akımını başlatan edebiyat şaheseri bu defa François Ozon eliyle beyazperdeye aktarılmış. Fransız sinemasının deneyimli ismi çok iyi bilinen ve lise yıllarında özellikle Fransızca eğitim yapılan okulların müfredatından eksik olmayan ünlü metne sadık kalmış uyarlamayı siyah – beyaz çekmiş. Bu tercih doğrultusunda anlatısını Camus’nün metninde yer almayan Cezayir’in 1930’lu yıllardan gelen haber görüntüleriyle başlatmak istemiş.

Perdeye yansıyan o döneme ait bir Afrika haritasının ardından izlediğimiz propaganda filminde, 1830’larda küçük bir köy olan beldeden Fransızların hediye ettiği (!) bir yaşam doğrultusunda Doğu ile Batı’nın karışımı haline gelmiş bir cennet sahili olarak söz ediliyor. Ancak hemen sonrasında Cezayir Kurtuluş Cephesi’nin direniş sloganlarını arşiv görüntülerle perdeye taşıyan Ozon, Camus’nün romanında pek önemsenmemiş sömürge ikliminin tez elden algılanmasını sağlıyor. Nitekim hemen ardından filmin adı Fransızca ve Arapça olarak iki dilde perdeye düşüyor.

‘Yabancı’, Mösyö Meursault’nun (Benjamin Voisin) aykırı hikâyesi üzerine kuruludur. Film, Fransız sömürgesinde gemi katibi olarak görev yapan genç adamın annesinin ölüm haberini ileten telgrafı almasıyla açılır. İş yerinden iki günlük izin alan Meursault, restoran işleten dostundan ödünç aldığı bir matem boyun bağı ile birlikte annesinin son 3 yılını geçirdiği uzak bakımevine yollanır. Son bir kez vedalaşmak üzere merhumenin tabutunun açılmasını ‘bir anlamı yok’ sözleriyle reddeder. Buna karşılık görevlinin ikram ettiği sütlü kahveyi içer, sigarasını tüttürür. Cenazeye katılanlar onun kayıtsızlığı karşısında şaşkındır. Meursault ertesi gün plajda karşılaştığı eski flörtü Marie (Rebecca Marder) ile deniz sefası yapacak, plaj sonrası gittikleri Cezayirlilerin giremediği sinemada Fernandel’in başrolünü oynadığı 1938 yapımı Marcel Pagnol uyarlaması ‘Le Schpountz’un neşeli kahkahalarıyla geçirilen keyifli dakikaların ardından çift otel odasında sevişecektir.

Camus 120 küsur sayfa uzunluğundaki anıtlaşmış yapıtı, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan ana karakter aracılığıyla 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşmayı anlatır. Topluma yabancı duran Meursault’nun çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman gücünü arka plandaki derin yalnızlıktan ve suskun acıdan alır. Dünya savaşlarıyla sarsılan Avrupalı bireyin ‘anlamın’ sürekli aranışına verdiği tepkinin ifadesi olan Camus’nün metni, ana karakterin dış dünyaya koyduğu mesafe ile topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil tüm olan biten herşeye kayıtsız kalışını ustalıkla dile getirir.

‘Yabancı’ sinemaya uyarlanması kolay bir eser değildir. Bu zorlu işe 1967 yılında büyük Visconti de girişmiş, ancak bu denemesi onun paha biçilmez başyapıtlarının gölgesinde kalmıştır. Ozon versiyonunun en büyük başarısı, Visconti’nin filminde bolca kullandığı Camus’nün cümleleri yerine bakışlar ve jestlerle derdini görsel olarak anlatabilme çabasında yatıyor. Daha önce ‘Peter von Kant’ (2022) ve ‘Suç Bende / Mon Crime’ (2023) gibi filmlerde çalışmış olduğu Belçikalı Manuel Dacosse’un siyah – beyaz görüntü çalışması onun bu uğraşına büyük katkı sağlamış.

Ozon, Meursault’nun yabancılığını baskı altında direniş filizleri veren sömürge halk ile aynı ortamı soluması ile ilişkilendiriyor. Yerlilerin girmesinin yasak olduğu plajlarda, sinemalarda keyif çatan Avrupalı azınlığın bir parçası olmasının onun ‘hayat sadece bir saçmalıktan ibaret’ hissiyatını güçlendirdiğini vurguluyor. Buna rağmen çevresindekilerle olan ilişkilerinde oyunu belli kurallara göre oynuyor genç adam. Otelden tanıştığı, arap kadınları pazarladığı ileri sürülen Raymond Sintès (Pierre Lottin) yakın dostudur. Hastalıklı köpeğiyle yaşlı bir çift hayatı süren Salamano (Denis Lavant) ona akıl danışır. Daktilo Marie ile birlikteliğinde duygusal bir yakınlaşmadan ziyade şehvetli bir cinsellik ön plandadır. Ancak ne zaman ki Meursault bir deniz kıyısında ‘sahildeki Raskolnikov misali’ bir Arab’ı öldürür, işte o zaman yabancısı olduğu toplum onu ölüme mahkûm eder. Cezanın nedeni bir sömürge toplumunda adı bile zikredilmeyen bir bireyi öldürdüğü için değil, ‘annesinin cenazesinde ağlamaması’ ile simgeleşen toplumun genel geçer kurallarına uymamasındandır.

Ozon özgün metnin dışına çıkmıyor, Camus’nün anti kahramanını sorgulamıyor, psikolojik çözümlemelere girişmiyor. Lakin romanda pek önemsenmemiş olan tarihsel çerçeveyi görünür kılıyor. Öldürülen isimsiz Arab’a (Abdurrahman Dehkani) bir ad, bir kimlik (Musa Hamdani) bahşediyor. İlk kez ’85 Yazı / Été 85′ (2020) filminde keşfettiği yakışıklı Benjamin Voisin’in kusursuz bedenini alabildiğine cömert biçimde sergiliyor. Bıçaktan yansıyan güneş ışığının gözleri kamaştırdığı cinayet anını ise homoerotik bir plan ile bağlayarak filme Ozon damgasını vuruyor.

(16 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Masum Değiliz Hiçbirimiz / Başka Yolu Yok

İlk döneminin kara filmlerine dönüş yaptığı üç yıl öncesinin ‘Ayrılma Kararı / Decision To Leave’in şaşırtıcı üslûbu ve yönetmenlik tercihleriyle sinefilleri büyüleyen Park Chan-wook yeni çalışmasıyla sinema dünyasına fırtına misali dönüş yapıyor. Venedik’te dünya prömiyerini yapan ‘Başka Yolu Yok / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda’ Brooklyn doğumlu Amerikalı yazar Donald E. Westlake’in 1997’de yayımlanmış ‘The Ax’ adlı yapıtından uyarlanmış. Üstelik romanın ilk uyarlaması da değil bu. Chan-wook eski üstadlardan Costa-Gavras’ın 2005’te Fransa’da çektiği, bizde ‘Ölümcül Çözüm’ adıyla gösterilmiş olan ‘Le Couperet’yi çağdaş Kore toplumuna adapte etmiş, benzersiz kara komik aleminin hınzır yaratıcılığını dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisinin hizmetine sunmuş.

Film bir kâğıt firmasında ustabaşı olarak çalışan You Man-su’nun (Kore sinemasının tanınmış oyuncularından Lee Byung-hun) konforlu konutunda açılır. Mozart’ın huzurlu müziğine (23 no’lu piyano konçertosu) viyolonseliyle evin dahi kızının eşlik ettiği aile tablosu imrenilecek gibidir. Bahçesinde barbekü başında olan genç adama çalıştığı firmadan ‘yılan balığı’ armağanı gelmesi olacakların habercisidir aslında. Man-su kendini en güvende hissettiği ve ailesine sarılarak ‘ben herşeye sahibim’ dediği anda işsiz kalacaktır.

Amerikalılar tarafından satın alınan ‘Solar Paper’ın yöneticileri, yapay zekâ marifetiyle rekabet gücünü arttırmak için personel çıkarmaktan başka çare olmadığını buyurmuş, ailesinin sorumluluğu altında ezilen Man-su’nun dünyası başına yıkılmıştır. Kıdem tazminatı bir süre idare eder lakin yeni iş görüşmelerinden bir şey çıkmayınca aile bireyleri konforlu hayatın birçok harcamasından vazgeçmek zorunda kalır. Kapitalizmin çarkları altında bunalımı şaha kalkan Man-su yaşadığı kâbustan kurtulmak için beklenmedik bir plan geliştirir, vahşi rekabet ortamında yeni bir iş bulabilmek için, hali hazırdaki diğer kâğıt firmalarına başvuruda bulunan kendisi gibi işinden olmuş kalifiye rakiplerini teker teker ortadan kaldırmaya karar verir.

Türler arasında hınzırca sörf yapan bu hayli yaman ve de hayli kanlı serüven dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisi içeriyor. Yapay zekâ uygulamalarının baş köşeye kurulduğu çağdaş ekonomilerde işini kaybeden yığınların dramını izleyecekmiş beklentisine giriyorsunuz önce. Lakin film Laurent Cantet imzalı ‘İş Yok Zaman Çok / L’Emploi du Temps’ benzeri bir umutsuzluğa sapmıyor, ana karakterini bir kurban olarak çizmiyor. Aksine, Man-su’nun absürd planı üzerinden yol alan seri katil öyküsü beklenmedik ölçüde komik anlar içeriyor.

Çaresiz dostumuzun dolu dizgin davranışlarının temelinde ailesini korumak ve kırılan erkeklik gururunu onarmak güdüsü ağır basmaktadır. Kutsal ailenin bireyleri, sevgili eşi Miri (Güney Kore’nin bir diğer yıldız oyuncusu Son Ye-jin) ve bu süreçte bir hırsızlık olayına karışan oğlu, aile reisinin kurtuluş (!) mücadelesine, Costa-Gavras’ın yorumundan farklı olarak, el veriyor, yaptıklarına göz yumuyor. ‘Aile şu anda bir takım halinde savaşa iştirak etmelidir, çünkü tek başına suç işlemek ürkütücüdür. Bu yüzden birbirlerine güvenmeli ve sıkı sıkıya sarılmalıdırlar.’

Man-su kapitalist düzenin ona sunduğu ancak bir anda elinden alınıverenleri geri almaya, orta üst sınıf konforuna yeniden kavuşmaya, Mozart’ın müziğini konutunda yeniden duymaya, serasında yetiştirdiği bitkinin dalı gibi kırılan aile ağacını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya kararlıdır. En lezzetli şeylerin pislikte yetişmesi misali, vahşi kapitalizm çağında ayakta kalmak için diğerlerini ezip geçmekten başka çare olmadığının farkındadır.

Kapitalist düzende kimsenin masum kalamayacağının altını çizen Chan-wook bu süreçte hiçbir şeyi dikte etmez. Kara komedi istikametinden sapmadan insanoğlunun karanlık dehlizlerine dalış yapar. İş ortamının gri-mavi renk paletinden doğanın canlı renklerine koşan kıpır kıpır kamerası koşut kurgu, gölgeler ve aynalar marifetiyle farklı mizansenler dener. Mozart’ın müziği film süresince zonklayan dişinden nihayet kurtulan Man-su’nun ve ailesinin aldatıcı mutluluğunu gizlerken, Marain Marais’nin viyolonsel ezgisi ışığa gereksinim duymayan Yapay Zekâ’nın yönettiği otomasyon sisteminde ağaç kesme makinalarının gürültüsüne karışır.

(07 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Yahudi Çocuğun Amerikan Rüyası / Muhteşem Marty

Bağımsız Amerikan sinemasının yeni gözdelerinden Benny ile Josh Safdie biraderler birlikte çektikleri 3 filmin ardından yönetmenlik kariyerlerine tek başına devam etme kararı aldılar. Tesadüf bu ya, sinemacı kardeşlerin kendi başlarına uçtukları ilk çalışmaları sporcular üzerine oldu.

Benny geçtiğimiz aylarda bizde de gösterilen ‘Dövüş Efsanesi / The Smashing Machine’de 80’lı yılların iz bırakmış MMA dövüşçüsü Mark Kerr’in (Dwayne Jhonson) zirveye tırmanışını ve ardından kişisel çöküşünü anlatmıştı. Kerr’in şiddetli karşılaşmalar içeren kariyeri, ağrı kesici bağımlılığı ve depresyonla mücadelesi, 1986 doğumlu küçük birader Benny (ya da tam adıyla Benjamin)’in belgeselvari stili ve hızlı kamerası eşliğinde, ringlerin acımasızlığını bire bir yansıtan sert bir gerçekçilikle perdeye yansıyordu.

Büyük birader Joshua’nın büyük bir reklam kampanyasıyla dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime giren ilk bağımsız çalışması ‘Muhteşem Marty / Marty Supreme’ ilhamını Marty Meiser’in otobiyografik yapıtı ‘The Money Player: The Confessions of America’s Greateste Table Tennis Champion and Hustler’dan almış olmasına karşın, bir sporcu öyküsünün ötesinde savaş sonrası Amerika’sının geniş bir panoramasını çizmeye soyunuyor.

Hikâye 1952 yılında New York’ta başlıyor. Ayakkabıcı dayısının dükkanında satış elemanı olarak çalışan Marty Mauser (Timothée Chalamet) yurt dışında stadyumları dolduran masa tenisi sporunun Yeni Dünya’daki yüzü olmak için uğraş vermektedir. Bu onun İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünyanın başat gücü haline gelmiş kibirli ABD’de zirveye ulaşmak ve ezilmiş yığınların hayallerini süsleyen ‘Amerikan Rüyası’na ulaşma yoludur. Aşağı Doğu Yakası’ndaki mütevazı Yahudi mahallesinin 23 yaşındaki ele avuca sığmaz genci, Avrupa’daki ırkdaşları gibi soykırım felâketini yaşamamış, türlü eziyetler çekmemiştir belki, ancak Holokost ertesi Yahudi gururunu gözüpek tutkularıyla harmanlayarak alemin kralı olmayı kafasına koymuştur.

Masa Tenisi’ne ‘o da spor mu’ diye dudak büküldüğü bir dönemde, ‘Hitler’in en kötü kâbusu, Nazizmin yenilgisinin nihai ürünüyüm’ diyerek fırsat kovalayan Marty hedefine ulaşabilmek için herşeyi denemeye, büyük oynamaya kararlıdır. Dayısının kasasından silah zoruyla aldığı 700 dolarla Londra Açık Turnuvası’na katılır. Etine buduna bakmadan yerleştiği Ritz otelinin kral dairesinde, 1930’lu yılların ünlü yıldızı Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile flört eder. Kaybolmuş eski şöhretini tiyatro sahnesinde yakalamaya çalışan aktristin zengin iş adamı kocası Milton Rockwell’den (Kevin O’Leary) sponsorluk koparmaya çalışır. Britanya’daki turnuvada İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkımla çıkmış Japonların şampiyonu Endo’ya (Koto Kawaguchi) yenildiğinde Marty’nin kazanma tutkusu daha fazla ateşlenecek, Harlem Globetrotter adlı şov grubuyla çıktığı dünya turnesinin ardından, boğuştuğu ailevi sorunlardan sıyrılarak yeni fırsatlar yaratmanın peşini bırakmayacaktır.

‘Marty Supreme’ Amerikan usulü bireyciliğin şaha kalktığı bir döneme çok renkli ve dinamik bir bakış atıyor. Acemi bir soygun işine girişen iki kardeşin hikâyesi çerçevesinde, New York sokaklarında bir an bile hız kesmeyen, Cannes’da yarışmış ‘Soygun / Good Time’ (2017) ve yine Manhattan’da Yahudi kuyumcuların mahallesinde geçen nefes nefese suç-gerilimi ‘İşlenmemiş Taşlar / Uncut Gems’in (2019) ardından Josh Safdie’nin kıpır kıpır kamerası 2.5 saatlik süre içinde yine yerinde durmuyor. Bu fırtınalı kaotik süreçte Büyük Savaş’tan zafer ve yenilgiyle çıkmış iki ulusun gurur mücadelesi perdeye yansıyor.

Safdie’nin ‘Uncut Gems’in ardından bir kez daha Ronald Bronstein ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryo, döneme dair sayısız ayrıntı ve yan öykücüklerle zenginleşmiş. László Nemes’in yönettiği ‘Saul’un Oğlu / Saul Fia’dan hatırladığımız Macar oyuncu Géza Röhrig bu defa Auschwitz-Birkenau ölüm kampında SC bombalarını imha etmekle görevli dünya masa tenisi şampiyonu Macar tutsağı canlandırıyor. Béla Kletzki’nin ormanda keşfettiği arı kovanından vücuduna buladığı balı koğuştaki diğer aç tutsakların yaladığı trajik sekans ise yaşanmış bir olaydan nakledilmiş. Marty ile çocukluk aşkı Rachel’in (Odessa A’zion), yönetmen Abel Ferrera’nın canlandırdığı tekinsiz Ezra Mishkin’in kayıp köpeğinin izini sürdüğü bölümler ise adeta Coen biraderlerin kara komik öykülerinden fırlamış gibi.

Filmin dur durak bilmeyen temposu içinde Darius Khondji’nin hünerli kamerası Yahudi göçmenlerin adeta bir getto misali iç içe yaşadıkları evleri, yoksul mahalleleri, salaş bowling salonlarının ustaca izini sürüyor. Biraderlerin değişmez bestecisi Daniel Lopatin filmin dramatik anlarına kendine özgü etkileyici müzik çalışmasıyla damgasını vururken, Josh Safdie 50’li yılların parçalarına ilave olarak ağırlıklı olarak kendi çocukluk yıllarından 80’lerin popüler şarkılarıyla ses bandını coşturuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm iştah ve acımasızlığı ile yükselen erken küreselleşmeyi, ‘Amerikan Rüyası’nın tüm kabalığı ve aşkın hırsıyla ortalığı ezip geçtiği kaotik bir çağı bir tenis maçı hızında perdeye taşıyan, Marty ile Rachel’in inişli çıkışlı birlikteliğini Safdie biraderlerin alameti farikası haline gelmiş ‘eliptik’ mizansenle sunan ‘Marty Supreme’ kendine özgü stiliyle kusursuz bir yönetmenlik dersi içeriyor. Film aynı zamanda çok yetenekli bir oyuncunun kendini aşma yolunda şimdilik son adımı. Gencecik yaşında farklı ve özgün projelere imzasını atmış olan Chalamet’yi geçtiğimiz yıl Oscar adayı olduğu ‘Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez / A Complete Unknown’da protest müziğin efsanevi müzisyeninin şarkılarını yorumladığı, gitar, ağız mızıkası gibi enstrümanları bizzat çaldığı müthiş performansıyla ayakta alkışlamıştık. Bu defa ‘kendi hayalime inanırsam para ve şöhret beni bulacaktır’ mottosuyla yola çıkan genç Marty’nin ping pong topu hızıyla esen baş döndürücü performansıyla hak ettiği Akademi ödülüne kavuşmasını canı gönülden diliyorum.

(05 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Şu Jüri Meselesi

2025 yılıyla birlikte bir festival sezonunu daha geride bıraktık. Filmler gösterildi, ödüller verildi, açılışlar yapıldı, kapanışlar konuşuldu. Ve her zamanki sorular yine tekrarlandı: “Ödüller kime gitti?”, “Jüri gerçekten izledi mi?”, “Bu film nasıl kazanır?” “Bu isimler nasıl jüriye seçilir?”

Bu sorular yalnızca sonuçlara dair bir meraktan doğmuyor. Asıl mesele, değerlendirme süreçlerine duyulan güvensizlik. Çünkü bir festivalin ne kadar sahici olduğu, en çok da jürisi üzerinden okunur.

Jüri, bir festivalin yalnızca ödül dağıtan kurulunu değil; estetik aklını, etik sınırlarını ve sinemaya nasıl baktığını temsil eden yapısıdır. Prestijli festivaller jüriyi bir vitrin unsuru olarak değil, festivalin entelektüel omurgası olarak konumlandırır. Hangi sinema anlayışına alan açıldığını, hangi risklerin göze alındığını, hangi anlatıların görünür kılındığını jüri üzerinden anlarız.

Bu yüzden jüri kararlarını “doğru” ya da “yanlış” gibi mutlak kavramlarla tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Sinemada mutlak doğrular yoktur. Jüri bir mahkeme değil, verilen kararlar da hüküm niteliği taşımaz. Her jüri üyesi filmi kendi birikimiyle, estetik anlayışıyla, hayat tecrübesiyle izler. Sübjektif olmak kaçınılmazdır.

Ama sübjektif olmak, ölçüsüz olmak demek değildir.

Bir festival jürisi oluşturulurken, o festivalin sinema anlayışını taşıyabilecek, farklı bakışlara açık, sinemayla süreklilik içinde ilişki kuran insanlardan oluşması gerekir. Jürinin kimlerden oluştuğu, festivalin kendini nerede konumlandırdığının da açık bir göstergesidir.

Son yıllarda belgeselden kurmacaya, jürilerde popüler ya da popülist isimlere daha sık rastlıyoruz. Bunun festivalin tanıtımına katkı sağlaması amaçlanıyorsa, bunun ne kadar karşılık bulduğu gerçekten tartışmalı. Bir festivalin görünürlüğü, jürideki bir tanınmış isme bağlıysa, burada durup düşünmek gerekir. Elbette sinemayla gerçek bir ilişkisi olan, jüri olma niteliklerini taşıyan tanınmış isimler bunun dışında. Mesele, sadece tanınırlığı nedeniyle bir ismin jüri koltuğuna oturtulması. Çünkü jürilik vitrin işi değil; izlemeyi, düşünmeyi ve çoğu zaman geri planda kalmayı gerektiren bir sorumluluk. Festivalin gücü afişteki isimlerden değil, temsil ettiği sinema anlayışından gelir.

Bir jüride, sinemanın farklı aşamalarında emek veren, farklı kuşaklardan gelen, izleme pratiği güçlü ve etik sorumluluğun farkında isimlerin bir araya gelmesi, hem kör noktaları azaltır hem de değerlendirmeyi zenginleştirir. Jüri, tek bir bakışı temsil etmek için değil; bakışlar arasında bir denge kurmak, farklı bakışlara alan açmak için vardır.

Aynı isimlerin kısa aralıklarla pek çok festivalde jüri olarak karşımıza çıkması da başka bir mesele. Bu durum zamanla bakışın daralmasına yol açabiliyor. Oysa sinema, farklı perspektiflerle canlı kalır. Jüri rotasyonu bu yüzden yalnızca temsiliyet değil, düşünsel yenilenme meselesidir.

Jüri seçimi kadar, jürinin nasıl çalıştığı da mühim. Filmlerin hangi koşullarda izlendiği, değerlendirme süreçlerinin nasıl işlediği yarışmacılar için teknik bir ayrıntı değil, doğrudan etik bir konu. “Filmim gerçekten izlendi mi?” sorusu cevapsız kaldığında, festivalle kurulan bağ sessizce zarar görür. Bu güven, büyük laflarla değil; açık, tutarlı ve uygulanabilir süreçlerle kurulabilir.

Ön jüri meselesi de burada özel bir konumda. Ön jüride verilen kararlar, filmin seyirciye ve ana jüriye ulaşma ihtimalini doğrudan belirler. Bu nedenle ön jürinin sinema bilgisi, çeşitliliği ve değerlendirme ölçütleri son derece kritik. Hatta kimi zaman ana jüriden bile daha belirleyici. Değerlendirmelerin kişisel tercihlerden çok açık kriterlere dayanması, sürecin sağlığı açısından da büyük önem taşır.

Ön jürinin baştan açıklanıp açıklanmaması ise hassas bir denge. Baştan açıklamak şeffaflık hissi yaratabilir; ama küçük çevrelerde yönlendirme riskini de beraberinde getirir. Son yıllarda bazı festivallerin benimsediği gecikmeli şeffaflık modeli —seçki açıklandıktan sonra ön jüri isimlerinin ve genel değerlendirme çerçevesinin paylaşılması— bu dengeyi kurmak açısından daha sağlıklı bir yol gibi görünüyor. Gerçi genellikle değerlendirme çerçevesi paylaşılmıyor.

Hiçbir jüri tamamen tarafsız değildir. Tarafsızlık zaten mümkün değil. Asıl mesele, eşit mesafe.

Bir filmi sevmesek bile ciddiye almak.

Bir yönetmeni tanıyor olsak bile mesafeyi koruyabilmek.

Bir türe uzak olsak bile, onu anlamaya çalışmak.

Jüri olmak, beğeni dayatmak değil; kendi beğenisinin sınırlarını fark edebilmektir.

Festival jürilerinde zaman zaman yakın çevrelerin, tanışıklıkların ya da benzer estetik eğilimlerin ağırlık kazandığı algısı da konuşulur. Bu durum çoğu zaman niyetten bağımsızdır; ama dışarıdan bakıldığında kararların tekdüze algılanmasına yol açabilir. Oysa bir ödül açıklandığında hem seyircinin hem sinemacının hissetmek istediği şey çok basit: “Bu film gerçekten görülmüş.”

Ben jürilerin adalet dağıttığına da inanmıyorum. Zaten böyle bir güçleri yok. Ama dürüst bir bakışın mümkün olduğuna inanıyorum. Bilgiye, etik tutarlılığa ve vicdana dayanan bir değerlendirme kusursuz olmayabilir; ama inandırıcı olur.

Belki de mesele tam olarak şu:

Jüri olmak demek, yalnızca karar vermek değil; o kararın sorumluluğunu sessizce taşımayı göze almak demek.

Ve zaman zaman kendine şu soruları sorabilmek denek:

“Bu filmi gerçekten gördüm mü?”

“Bu filmi gerçekten dinledim mi?”

“Bu filmi gerçekten okudum mu?”

Bu sorular sorulmaya devam ettiği sürece, festival jürileri sinema için hâlâ anlamlıdır. Aksi takdirde mesele, birkaç tanıdığın bir araya gelip filmler üzerine karar verdiği, aynı isimlerin, aynı bakışların, aynı sonuçların dönüp durduğu kapalı bir döngüye dönüşür. Bu döngüden sinema da, sinemacı da zarar görür.

Çünkü sonunda ödülü kimin aldığı çoğu zaman hatırlanmaz; geriye gerçekten görülen, duyulan ve düşünülen iyi filmler kalır. Sinemanın hafızası, ödül heykelciklerinden çok bu filmlerle yazılır.

(Bu yazı ilk olarak 03 Ocak 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(05 Ocak 2026)

Semra Güzel Korver

2025 Yılından Benim Seçtiklerim

Bir seneyi daha geride bıraktık. 2025 sinema açısından hayli verimli bir yıl olarak tarihteki yerini alacağa benziyor. Bu nedenle yıl içinde vizyon ve festivallerde izlediklerim arasından seçtiğim geleneksel en iyiler listem bu defa 20 filmden oluşuyor.

1- SIRAT / Sirāt
Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan, Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla distopik yakın bir geleceği tasvire soyunuyor. İspanyol yönetmen Oliver Laxe’in yönettiği film, kıyametin gölgesinde şok edici bir başyapıt.

2- İKİ SAVCI / Two Prosecutors – Два прокурора
Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın kurmaca uzun metraja dönüş filmi, 1937 yılı Stalin döneminde baskı ve terörün sürdüğü Sovyetler Birliği’nde geçiyor. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu çarpıcı başyapıt, tarihin tekerrür ettiği günümüzde, totaliter rejimlerin karanlık dehlizlerinde nefes almaya çalışan çağımıza ve ülkemizde yaşananlara ayna tutuyor.

3- BAŞKA YOLU YOK / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda
Filmlerinde insan doğasının karanlığını eşeleyen Güney Koreli auteur sinemecı Park Chan-wook, bu kez kapitalizmin amansız çarkında ayakta kalabilmek için en kötüsünü göze alan bir mavi yakalıyı konu alıyor. Donald Westlake’in ‘The Ax’ romanının Costa-Gavras’ın ardından bu ikinci uyarlaması, işsiz kaldığında rakiplerini öldürmekten başka seçeneği olmayan You Man-su’nun kara komik hikâyesi.

4- SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ / One Battle After Another
Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın son başyapıtı, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. 80’li yıllardan günümüze uzanan görkemli freskinde adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor.

5- GÜNAHKÂRLAR / Sinners
Kölelikten özgür vatandaşlığa geçişin çileli serüveninden bir sayfayı tarihi bir araştırma ile destekleyen siyahi yönetmen Ryan Coogler, çok iyi kotarılmış bir dönem filmiyle yılın sürprizlerinden birine imza atıyor. Yılların ezilmişliğini müzik ve danslarıyla aşan siyahilerin öyküsü, müziğin, aşkın, özgürlük çığlığının ateşinin göğe yükseldiği olağanüstü bir kendinden geçiş ayini ile perdeye yansıyor.

6- AYDINLIK HAYALLERİMİZ / All We Imagine As Light
Bağımsız Hint sinemasının yükselen sinemacılarından Payal Kapadia, Cannes’da Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk uzun metrajında belgesel ile kurmacayı harmanlarken, devasa metropolün canlı keşmekeşinde üç kadının sevgi, arzu ve özgürlük hayallerini anlatıyor. Genç sinemacının Hindistan’daki sosyal eşitsizlik ve her türlü ayrımcılığı alt perdeden ustalıklı şiirsel bir ele alışına hayran oluyoruz.

7- NİSAN / April – აპრილი
Dea Kulumbegashvili’nin Venedik’ten ödüllü son filmi, bir kez daha erkek egemen dünyada kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı baskı ve engellemeleri gündeme getiriyor. Gürcü yönetmen derin bir sosyal bir yaraya parmak basarken, kürtaj ve doğum kontrolü gibi meseleleri sessizlik ve mesafeli estetiğiyle ele alıyor. Realist anlatı ekspresyonist fantastiğe evrilirken kadının çaresizliği çok daha sarsıcı bir biçimde perdeye yansıyor.

8- MERHAMET / Miséricorde – Misericordia
Fransız sinemasının aykırı yönetmenlerinden Alain Guiraudie’nin Cannes’da gösterilen son filmi, kara komediden polisiye ve gerilime farklı türleri harmanlayarak insan doğasının karmaşıklığını deşmeyi sürdürüyor. Fırıncı ustasının cenaze töreni için köyüne dönen genç adamın gizemli olaylar ve entrikalarla örülü kara komik öyküsünde, eşcinsellik, ölüm, din, yalanlar ve yalnızlık gibi temalar hınzır bir senaryo eşliğinde tartışmaya açılıyor.

9- DÜŞÜŞÜN TINISI / In die Sonne Schauen – Sound of Falling
Genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin hayranlık uyandıran Cannes’dan ödüllü filmi, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla anlatıyor. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyor.

10- GÖRÜNMEZ KAZA / Un Simple Accident – Yek Tasadef Sadeh
Cafer Panahi’nin ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyor. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan Vahid’in, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı deneyen yapım Cannes’dan Altın Palmiye ile döndü.

11- GİZLİ AJAN / O Agente Secreto
Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran yapım, 1977 yılının Brezilya’sının zulüm ve entrika ikliminde sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus-aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, yönetmenin çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyor.

12- MANEVİ DEĞER / Sentimental Value – Affeksjonsverdi
Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen film, Ingmar Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alırken, İskandinav yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiriyor. Sanatsal üretimin geçmiş travmalarının dermanı oluşu üzerine bu incelikli deneme, Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü baba-kız yorumlarıyla yükseliyor.

13- IŞIK / Das Licht
Deneyimli sinemacı Tom Tykwer, dinmek bilmeyen ve gece gündüz kenti ıslatan yağmur ve fırtına fonu altında belki de en kişisel yapıtını imzalamış. Sağanak yağmur altındaki Berlin gökyüzünden harika bir kaydırma ile açılan filmde, aynı evi paylaşsalar da bağlarını çoktan yitirmiş Engels ailesi eve hizmetçi olarak gelen gizemli Suriyeli göçmenle en derin yaralarını paylaşıyor. Alman sinemacı büyülü gerçekçilik unsurlarıyla bezeli bu aile dramında, atmosfer ve görsel dünya ustalığını yeniden konuşturuyor.

14- RENOIR
Genç Japon sinemacı Chie Hayakawa 80’li yıllardaki kendi büyüme çağından izlenimler taşıyan ilk uzun metrajında büyülü bir dünya kuruyor. Adını aldığı empresyonist ressamın fırça darbelerini andıran tablolar eşliğinde 11 yaşındaki Fuki’nin hem anlamak, hem de yüzleşmek zorunda kaldığı ölüm gerçeği ile yüzleşmesini ve yalnızlığıyla başa çıkma çabasını şiirsel bir dille anlatıyor.

15- TREN DÜŞLERİ / Train Dreams
Genç ustalardan Robert Bentley, Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanmış Pulitzer ödüllü aynı adlı kısa romanından uyarladığı ikinci uzun metrajında bir orman işçisinin 80 yıllık trajik öyküsünün arka planında Amerika’nın geçtiğimiz yüzyıl boyunca geçirdiği köklü değişimleri sergiliyor. Irkçılığın, ayrımcılığın, kaba kuvvetin, emek sömürüsünün hüküm sürdüğü lanetli bir yüzyılda, kıtayı bir uçtan diğerine bağlayacak olan demiryolu ağları, vahşi kapitalizm ile yükselen Amerikan uygarlığının simgesidir.

16- FRANKENSTEIN
Guillermo del Toro 19. yüzyıl başlarının eril dünyasında gencecik Mary Shelley’nin muhayelesinden doğan özgün metni, klasik korku filmi beklentisinden uzak, baba-oğul ilişkisi, sevginin gücü, aidiyet, dışlanmışlık ve yaratıcının kibri gibi temalar üzerine kurulu melankolik bir gotik drama olarak yorumlamış. Farklı yaratıkların ‘insani’ yanına tutkusuyla bilinen auteur sinemacının filmi muazzam bir görsellik içeriyor.

17- HAYALLER / Drømmer
44. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olan Dan Johan Haugerud’un aşk, ilişkiler, cinsellik, yalnızlık, özlem ve kendini keşfetmeye dair üçlemesinin Berlinale Altın Ayı ödüllü son ayağı, 17 yaşındaki ana karakterin kendini keşfi doğrultusunda ilerliyor. Tüm sinefillere ama özellikle Eric Rohmer sineması tutkunlarına ve sinema-edebiyat ilişkisi üzerine kafa yoranlara hararetle önerilir.

18- THE MASTERMIND
Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması, kendini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakteri JB’nin hüsranla sonuçlanan kara komik soygun girişimini, Amerikan’ın Vietnam protestolarıyla çalkalandığı, Watergate’in eli kulağında olduğu dönem fonunda anlatıyor. Klasik Hollywood sinemasına bağımsız bir alternatif olmuş 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşunda bulunan yapım bir küçük sinema mücevheri.

19- KONTINENTAL ‘25
Romanyalı auteur sinemacı Berlinale’den en iyi senaryo ödülü ile dönen son çalışmasında, sığındığı bodrum katından tahliye ettiği evsiz bir adamın intiharı sonucunda, suçluluk duygusu ve kendince çözmeye çalıştığı ahlaki kriz ile cebelleşen icra memuru Orsolya’nın hikâyesini anlatıyor. Film yönetmenin alametifarikası olduğu üzere siyaset, ekonomi, ırkçılık, kapitalizm, savaş ve sosyal adalet üzerine yaman diyaloglar içeriyor.

20- BUZLAR KRALİÇESİ / La Tour de Glace
Lucile Hadzihalilovic’in Andersen’in buzlarla kaplı ünlü masalının bu yeni uyarlaması, yönetmenin özenle inşa etmiş olduğu fantastik evreninden izler taşıyor. Berlin’den yaratıcı ekibe sunulan ‘Olağanüstü Sanatsal Katkı’ ödülüyle dönen yapımda, 70’li yıllarda evinden kaçan 16 yaşındaki Jeanne sığındığı film setinde ‘Karlar Kraliçesi’ni canlandıran esrarengiz yıldızın tuhaf çekiciliğine kendini kaptırırken, set ile perde, film ile gerçeklik birbirine karışıyor.

VE
HIND RAJAB’IN SESİ / The Voice of Hind Rajab – Sawt Hind Rajab

Gerçek olaylara ve gerçek bir telefon kaydına dayanan ‘doküdrama’yı herhangi bir sınıflamaya koymadan yılın en saygın çabası olarak değerlendiriyorum. Kaouther Ben Hania’nın kulak verdiği ses dünyanın duyduğu ama kimselerin cevaplamadığı Gazze’nin imdat çağrısıdır çünkü. Filmin insanlığını yitirmemiş her birey tarafından izlenmesi ve izlettirilmesini canı gönülden diliyorum.

(26 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Yuva Özlüyorum / Manevi Değer

Norveçli yazar yönetmen Joachim Trier’in Cannes’dan büyük ilgi gören ve festivalden ‘Büyük Jüri Ödülü’ ile dönen yeni çalışması ‘Manevi Değer / Affeksjonsverdi – Sentimental Value’ yılın son önemli filmi olarak gösterime giriyor. Film, asırlık bir süreçte daha önce büyük aile bireylerinin yaşamış olduğu bir evde geçmişin travmalarıyla hesaplaşmanın öyküsü.

Yılların yıprattığı, çatlakların oluştuğu ev saygıdeğer bir film yönetmeni olan baba Gustav Borg’un (Stellan Skarsgård) gidişiyle sessizleşmiştir. Oyunculuk mesleğini seçmiş, meslekten bir sahne amiriyle kaçamak huzursuz ilişkisini sürdüren büyük kız Nora (Renate Reinsve) ile eşi ve küçük oğluyla huzurlu bir hayatı olan küçük kardeş Agnes (Inga Ibsdotter Trier) ergenlik yıllarından beri sağlıklı bir ilişki kuramadıkları babalarıyla annelerinin cenaze yemeğinde karşılaşırlar. 15 yıldır yeni bir film çekmemiş olan Gustav büyük kızından senaryosunu yeni tamamladığı hayatının projesinde başrolü oynamasını ister. Nora yazılı metinle hiç ilgilenmeden mesafeli durduğu babasının teklifini geri çevirir.

Gustav rolü, geçmiş kariyerine hayran Amerikalı popüler genç oyuncu Rachel Kemp’e (Elle Fanning) vermek ister. Baba evinde çekilmesi planlanan hikâye, Gustav’ın İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazizm’e karşı direnmiş, hapis ve işkence görmüş, çalkantılı yaşamını aynı evin mutfağnda intihar ederek sonlandırmış kendi annesi üzerinedir. Bu süreçte gerek yaşlı adam, gerekse Nora geçmişin travmalarıyla yüzleşecek ve şifayı sanatın iyileştirici kucağında bulmaya çalışacaklardır.

Trier’nin, kendisi de film yönetmiş olan değişmez çalışma arkadaşı Eskil Vogt ile birlikte kaleme aldığı ‘Manevi Değer’, kuşaktan kuşağa aktarılan aile travmaları, sanatçı ruhların çatışması, ebeveyn ve çocukları arasındaki ilişkiler, kardeşlik bağları gibi konuları içtenlikle ele alıyor. Yönetmen ana mekân olarak seçtiği Oslo’daki aile evini de hatıralarla örülü canlı bir karakter olarak tasarlamış. Öylesine kederli anılar birikmiş ki bu evde, Nora’nın filmin başlarında tanık olduğumuz bir türlü dizginleyemediği sahne korkusu, annesinin intiharıyla küçük yaşta çok şey yitirmiş yaşlı adamın ahir ömründe bir yuvaya duyduğu özlem ve yıllar sonra gelen itiraflar sinema aracılığıyla dile getirilecektir. Gustav vasiyet senaryosunu belki de kendi annesi için değil, Nora ile yeniden bağ kurabilmek için kaleme almıştır. Sanatsal üretim yaralı çocukların birikmiş hasretliklerine deva olacak mıdır?

Yılın çok iyi yazılmış ve yönetilmiş en incelikli filmlerinden biri olan ‘Manevi Değer’ yönetmenin önceki filmleri ile akrabalık taşısa da bu kez bireysel bir varoluş krizi değil, nesilden nesile kişilerin hayatını etkilemiş travmalar ön plana çıkıyor. Oyunculuklara gelince, yılların deneyimini damıtmış ustalıklı performansıyla Stellan Skarsgård, yönetmenin bir önceki çalışması ‘Dünyanın En Kötü İnsanı’ ile Cannes’dan hakkıyla ‘en iyi kadın oyuncu’ ödülünü almış olan Renate Reinsve ve ilk önemli sinema deneyiminde Agnes rolü ile parlayan Inga Ibsdotter Trier, Oscar adayı olmalarına kesin gözle bakılan üçlüde harikalar yaratıyor. Hırslı Hollywood yıldızında Elle Fanning parlarken, yönetmenin eski gözdelerinden ‘Oslo, 31 Ağustos’un müthiş aktörü Anders Danielsen Lie, Nora’nın kaçak dövüşen sevgilisi rolünde kısa ve etkileyici bir kompozisyona imza atıyor.

(25 Aralık 2025)

Feran Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Komediyle Karışık Aksiyon: Anakonda

İlk gençlikte, herkesin yapmak istediği bir şey vardır muhakkak. Ağırlıklı olarak film çekmeyi ister -ben de onlardandım (ilkokul son sınıfta tahta bir kutu içerisine bir ampul, aydınger kâğıda çizilmiş “kare”ler ve bir büyüteçle duvara yansıyan görüntü). Düşünü daha da geliştirenlerle bir araya geliyoruz Anakonda’da… Dört kafadar, okul yıllarında çektikleri filmi bu kez gerçekten çekmek için yola koyulurlar.

Evdeki hesap çarşıya uymaz, çünkü. Çünkü birinde heyecan, coşku, heves, anlatılmak istenen hikâye varken diğerinde para öne çıkar. Yapılması gereken “yorganı ayağına göre uzat”maktır. Düşler terk edilebilir, film çekmek için verilen taviz olsun yeter ki, o da tamamdır.

Anakonda’nın bu yönüne bakmayanlar, doğal olarak filmin aksiyon komedi oluşunu öne çıkaracaktır. Haklılar da… Mizahı yüksek, heyecan beklentisi oyuncuların da katılımıyla yukarılarda bir film Anakonda. Altın arayıcılardan silahlı çeteye, gerçekten film çekenlere kadar geniş bir yelpazede, keyifli bir film izliyoruz. Altın arayıcıların ne başı ne de sonu var, çünkü bizim kafadarlar sadece o devasa yılana odaklanmış.

Filmin ne ve nasıl anlattığını sorgulamadan beyazperdeye yansıyan Amazon ormanı ve nehrine odaklanın, manzaranın güzelliğini seyredin. Bir de hazır olun, kendinizi tutamayacak kahkaha atacaksınız. Hele o örümcek ısırığı sonrası olanlara…

Bu kez ne yönetmenini ne de oyuncularını merak edin; sadece filmin götürdüğü yere gidin. Bırakın Amazon sizi taşısın, belki okyanusa belki de yeni yılın güzelliklerine ulaşırsınız.

İyi seyirler ve iyi yıllar!

26 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(25 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

1970 Yılında Bir Raskolnikov / The Mastermind

Bağımsızlar kraliçesi Kelly Reichardt’ın bu yıl Cannes ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan son çalışması ‘The Mastermind’, kendisini kusursuz bir planın beyni olarak gören ana karakterinin hüsranla sonuçlanan girişiminin kara komik hikâyesi. Uzak Massachusetts kasabasında işsiz güçsüz dolaşan –arkadaşlarının JB diye çağırdığı- James Blaine Mooney (Josh O’Connor) mükemmel planını daha önce küçük bir hırsızlık denemesi yaptığı ve sürekli kolaçan ettiği Framingham Sanat Müzesi’nde gerçekleştirmeyi kafaya koymuştur. Mütevazı müzede sergilenen soyut ressam Arthur Dove’un dört adet tablosunu çalmak için çevresinden iki suç ortağı ayarlar önce. Ancak son anda daha önce anlaştığı kişi yerine almak zorunda kaldığı, geçmiş bir banka soygunundan sabıkalı elemanın beklenmedik hamleleri ve nihayetinde polise ötmesiyle işler karışır. Çekirdek ailesini geçindirmek için kendi anne ile babasının (Hope Davis ile Bill Camp) eline bakan Güzel Sanatlardan terk JB, soygun sonrası ilk soruşturmadan bölgede nüfuza sahip hukukçu babası sayesinde sıyrılır ama acilen olay mahallinden uzaklaşması gerekmektedir.

JB 1970 yılında, Vietnam karşıtı eylemlerin tüm ülkede yaygınlaştığı, üniversiteli gençlerin protesto yürüyüşlerinin Nixon’ın sahtekar demeçlerini topa tuttuğu bir karmaşa ikliminde kendi bireysel kurtuluşunun peşindedir. Beş parasız yolu Cincinnati’ye düştüğünde el çantasında yüklü nakit olduğunu keşfettiği yaşlı kadını ara sokaklardan birinde soymaktan çekinmez. Bir Raskolnikov denli gözü dönmüş değildir gerçi. Yaşlı kadın bu saldırıdan fiziksel bir zarar görmeden kurtulur ancak JB havasını soluduğu, neyin ‘suç’ neyin ‘ceza’ olduğunun muğlaklaştığı kaotik ortamın getirdiklerinden nasibini alacaktır.

Klasik bir soygun filmi beklentisiyle açılan yapım, yönetmenin ustalıklı gözlemi ve gayet eğlenceli tahmin edilmezliği ile türün ritmi ve kurallarını alabildiğine eğip büküyor. Reichardt’ın antikahramanı Amerika’nın Vietnam Savaşı protestolarıyla çalkalandığı, Watergate skandalının eli kulağında olduğu bir dönemde tek başına ayakta kalmaya çabalarken, bireyselliğin pençesinde oradan oraya savruluyor. Auteur sinemacının ilhamını Fransız Yeni Dalga’sından ilham almış 70’ler Amerikan sinemasına saygı duruşu çok açık. Ön jenerikten başlayarak, klasik Hollywood sinemasına bağımsız özgürlükçü

bir alternatif olmuş Amerikan sinemasının bu en göz alıcı dönemine atıfta bulunurken, 70’li yıllar sinemasına özgü renk paletini kullanıyor. Minimalist hikâyesine Rob Mazurek imzalı caz partileri eşlik ediyor. Çağımızın en iyi aktörlerinden biri olduğunu düşündüğüm Josh O’Connor yine çok iyi. JB’nin çaldığı tabloları, karısı Terri’nin (Alana Haim) diktiği kumaş torbalar içinde bir gece vakti domuz ahırında sakladığı uzun sekans antolojilere geçecek cinsten. Halen MUBI’de gösterilen bu küçük sinema mücevherini kaçırmayın derim.

(24 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kelebek Misali Uçtu Gitti / Hind Rajab’ın Sesi

Kaouther Ben Hania’nın yönetmenliğini yaptığı ‘Hind Rajab’ın Sesi / The Voice of Hind Rajab’ gerçek olaylara dayanmaktadır. Filistindeyiz. Dramatizasyon 29 Ocak 2024 günü Kızılay Acil Çağrı Merkezi’ne gelen acil durum çağrısı ile başlıyor. 6 yaşında bir kız çocuğu Gazze’de İsrail ateşi altında kalan özel arabanın içinde mahsur kalmış, kurtarılmak için yalvarmaktadır. Hind Rajab ya da kısaca ‘Hanoud’ arabada yalnız değildir. Amcası, yengesi ve dört yeğeni ile birlikte İsrail ordusunun boşaltılmasını emrettiği Tel al-Hawa mahallesinden kaçarken Fares Benzin İstasyonu yakınında tank ateşine yakalanmış ve küçük kız dışında taşıttaki herkes ölmüştür. Kızılay gönüllüleri cesetlerin kanı üzerine bulaşmış çocuğu kurtarmak için iletişim sağlamaya çabalayarak, ona bir ambulans gönderebilmek için ellerinden gelen geleni yapar. Lakin olay mahalline yalnızca 8 dakika uzaklıkta konuşlanmış kurtarma ekibinin özel vasıtaya ulaşabilmesi için bir dolu güvenlik protokolünün aşılması gerekmektedir.

Gazze’ye 137 km uzaklıktaki Filistin Kızılayı’ndakiler çaresiz bekleyişlerini sürdürürken, Hanoud’un telefonu kapatmaması için uğraşır, sevgi ve şefkat yüklü diyaloglar ve dualar eşliğinde onun direncini ayakta tutmaya çalışırlar. Telefon kayıtlarındaki ses ‘Mutlu Çocukluk’ anaokulunun ‘Kelebek’ sınıfında okuyan Hind Rajab Hameda’nın gerçek sesidir. Tüm dünyanın duyduğu ama kimselerin cevaplamadığı Gazze’nin imdat çığlığıdır. Profesyonel oyuncuların canlandırdığı gönüllüler, Ömer (Motaz Malhees), Rana (Saja Kilani), Mehdi (Amer Hlehel), Nesrin (Clara Khoury) hüzünlü bir çaresizlikle bürokratik engelleri aşmaya çalışır. Sinema Hind’i geri getiremeyecektir belki, ona ve halkına yapılan zulmü de silemeyecektir, ama bu güçlü film küçük kızın sesini ebediyete kadar muhafaza edecek ve sınırların ötesinde yankılanmasını sağlayacaktır.

Venedik’teki dünya prömiyeri sonrasında 23 dakika ayakta alkışlanan ve festivalden Gümüş Aslan Büyük Jüri Ödülü ile dönen yapım, yönetmen Ben Hania’nın çabasının karşılığını almış ve Gazze’de hâlâ yaşanmakta olan soykırım utancı tüm dünyanın yüzüne bir şamar misali inmiştir. Ülkelerini yöneten çağın en acımasız başkanının yaptıklarından duydukları utançtan da olsa gerek, bu mucizevi tokatın yapımcıları arasında Brad Pitt, Joacquin Phoenix gibi Hollywood yıldızlarının, Alfonso Cuarón, Jonathan Glazer gibi önemli yönetmenlerin isimlerine rastlarız.

355 merminin isabet ettiği arabada ölü akrabalarıyla aç susuz yaklaşık 24 saat geçirdikten sonra bir kelebek gibi uçup giden Hind Rajab, annesinin anlattıklarına göre savaş bittiğinde denize ulaşıp kumlarda oynamayı arzularmış. Hani şu Donald Trump’ın yüzsüzce tatil köyü yapacağız diye buyurduğu Gazze kumsalına. Film sahile vuran dalgaların içli sesiyle sonlanırken bir kez daha isyan ediyor ve bu yürek parçalayıcı ancak yaşanan zulmü, fotoğraflarından bildiğimiz küçücük bir çocuğun masum bakışlarıyla zihinlere çakan çizgi dışı doküdramanın insanlığını yitirmemiş her birey tarafından izlenmesi ve izlettirilmesini canı gönülden diliyorum.

(19 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Adam, Bir Yüzyıl / Tren Düşleri

Dünya prömiyerini Sundance’te yapan ‘Tren Düşleri / Train Dreams’ fonda doğanın sesleri ile açılıyor. Kuşlar cıvıldar, börtü böcek hışırtıları arasında rüzgârın sarıp sarmalayan uğultusu kulakları okşarken, vahşi doğanın orta yerinde orman emekçileri nafakalarını çıkarmak için çalışmaktadır. Küçük yaşta kırsala gönderilen öksüz yetim Robert Grainier (Joe Edgerton) yetiştiği ortamdan hiç ayrılmamış, okyanusu hiç görmemiş, zorlu yaşam şartlarını göğüsleyerek kendi mütevazi düzenini kurmuştur. Bir kilise çıkışı Gladys (Felicity Jones) ile tanışması hayatını değiştirir ve geleceğe olan umudunu güçlendirir. Karısından ve yeni doğan küçük kızından aylarca uzak kalarak ormanın ıssızında oduncu ve demiryolu işçisi olarak ter dökmesi hep ailesine daha iyi bir gelecek sağlama arzusundandır. Ülkenin dört bir yanından emekçilerle ortak bir yaşamı sürdürdüğü orman kamplarının zorlu yaşamından ırmak kıyısındaki kendi elleriyle yaptığı yuvasına döndüğünde huzurludur. Lakin yaşamının en güzel yılları olarak hatırlayacağı bu mutlu anlar ani ve trajik bir felâket sonucu avuçlarından kayıp gidecek, Grainier acı kaybının ardından yalnızca hayatta kalmaya değil, akıl ve ruh sağlığını da korumaya çalışacaktır.

Filmin belgeselden gelen yönetmeni Clint Bentley’nin adını bizde gösterime girmemiş 2021 yapımı ‘Jokey / Jockey’den hatırlıyoruz. Genç sinemacı bu ilk uzun metrajında, yaşlanmakta olan bir at binicisinin hayatta kalma mücadelesini anlatır. Clifton Collins Jr.’ın canlandırdığı jokey Jackson Silva, Sam Peckinpah ustanın çağdaş düzenin un ufak ettiği kaybolmaya mahkûm geleneksel karakterlerinin bir iz düşümü gibidir. Denis Johnson’ın 2011’de yayımlanmış Pulitzer ödüllü aynı adlı kısa romanından uyarlanan ‘Tren Düşleri’nde Bentley başına gelenleri metanetle karşılamaya çalışan ana karakterine tıpkı jokey Silva gibi duygu sömürüsü yapmadan şefkatle yaklaşırken, onun trajik öyküsünün arka planında Amerika’nın geçtiğimiz yüzyıl boyunca geçirdiği köklü değişimleri sergiliyor.

Irkçılığın, ayrımcılığın, kaba kuvvetin, emek sömürüsünün hüküm sürdüğü lanetli bir yüzyıldır bu. Kıtayı bir uçtan diğerine bağlayacak olan demiryolu ağları ise vahşi kapitalizm ile yükselen Amerikan uygarlığının simgesidir. Grainier daha küçük yaşlarda Asyalı bir işçinin gözlerinin önünde dövüldüğüne tanıklık eder. Köprü inşaatında bir başka Asyalı işçinin insafsızca katline sadece seyirci kalmayarak saldırganlara destek verir. Başına gelenlerin, düzenli olarak rüyalarına giren bu infaz hadisesinden kaynaklandığını düşünmesi de bundandır. Felâketin ardından bir vakitler eşi ve kızıyla yaşadığı sevgi ve emekle örülmüş kulübesini onarır, doğa ile kurduğu mistik ilişki sayesinde yas sürecinde ayakta kalmaya çalışır. Yitirdiklerine kavuşma umudu düşlerinde, her an her yerde yaşamı boyunca onu takip edecektir.

80 yıllık uzun yaşamında, ormanları yıka yaka doğayı katleden çağdaş ABD uygarlığının tanığıdır O. Gençliğinin balta girmemiş ormanları demiryolu ağlarıyla örülmüş, köprüler inşa edilmiş, fabrika bacaları doğanın nefesini karartmaya başlamış, el emeğinin yerini makineler almıştır. Yıllar sonra büyük şehre ayak bastığında televizyon ekranından izlediği Apollo 8’in uzay serüveni pek de ilgisini çekmeyecektir ama bir küçük uçakla havalandığı gökyüzünden parçası olduğunu iliklerine kadar duyumsadığı doğayı hayranlıkla seyredecektir.

Bir emekçinin, bir yüzyılın, kaybolmuş bir geçmişin izini süren ‘Tren Düşleri’ doğayı bir karakter olarak kullanırken küçük dokunuşlar ve şiirsel üslûbu ile bir dünyanın değişimine tanıklık ediyor. Bentley ile ilk filminde de çalışmış olan Adolpho Veloso’nun sisli suskun ormanlarda, demiryolu inşaatlarında sessizce gezinen kamerası doğanın dokusunu ustalıkla kavrıyor. Müzik bu büyüleyici görselliğe eşlik ediyor. Minimalist tınılar açılıştan başlayarak rüzgârın sesine, ormanın mistik şarkısına karışıveriyor. Sinema dünyasında fazlaca göz önünde olmayan, Cannes’da yarışmış 2016 yapımı ‘Loving’den beri izini sürdüğüm Avustralya asıllı Joel Edgerton müthiş performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar’a göz kırpıyor.

(18 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Savaş, Bürokrasi, Gönüllülük ve… Hind Rajab’ın Sesi

Doğrudan içinize, içinizdeki size, duygularınıza seslenen bir doküdrama. Filistin’de, bir Kızılay çağrı merkezinde çalışan gönüllülerin bir çocuğun yardım çığlığını duyup, yardım edebilmek için verdikleri müthiş mücadele.

Sinefiller bilir, filmi bir cümleyle anlatan öyküler, çok fark yaratır; tıpkı “Bisiklet Hırsızları” gibi, Yeni Gerçekçilik akımını başlatan… Gerçekten çok güçlü, alabildiğine gerçekçi, tepeden tırnağa ürperten, beyazperdeye, o perdenin içine girip de sorunu çözme isteği doğuran bir film Hind Rajab’ın Sesi. Savaşın en yoğun, en tam içindeyken, insanlar “bitsin artık bu işkence” diye sokaklara çıkmış, meydanları doldurmuşken Gazze’de, “ordu”nun tankları, keskin nişancıları, bombalarıyla taradığı binek otomobilde, hayatta kalabilmiş 6 yaşındaki küçük kızın imdat çığlığı. Film bu kadar. Gerisi size kalmış. Ne süzerseniz, ne hissederseniz o.

Çaresiz insan küfredermiş…

Çaresizliği elle tutulur düzeyde hissettiren filmi, Kauther Ben Hania, gerçek seslerden yola çıkarak yazmış ve yönetmiş. Omar (Motaz Malhees), Rana (Saja Kilani), Nisreen (Clara Khoury) Kızılay gönüllüleri… Bir de Hind Rajab’ın sesi var. O kadar.

Ritmi hiç düşmeyen, soluk soluğa akan bir film, aslına bakarsanız tek mekânda çekilmiş ama insan psikolojisinin ne denli yapıcı ve aynı zamanda yıkıcı olduğunu da kanıtlıyor. Bir çocuk var kurtarılması gereken. İlk engeli bürokrasi çıkarıyor. Aslında en büyük engel savaşın kendisi, ancak savaşı engellemesi hatta çıkarmaması gerekenler o emri verdikleri için yaşıyoruz zaten tüm bunları. Bir gönüllü kurallarına uygun yapılmasını istiyor, diğeri çok zamanları olmadığı için daha pratik öneriler sunuyor. İçleri kan ağlayarak telefonda küçük kızı “oyalayan” çalışanların iki gözü iki çeşme, ama hissettirmemeleri gerekiyor. Bunun yanında, küçük kız her şeyin farkında. Öte yandan cankurtarana yol açılmasını sağlayacakların vurdumduymazlığı ya da ellerinden bir şey gel(e)memesi, insanın içini acıtıyor, belki de hıncını arttırıyor.

Filme teknik olarak bakmak, benim açımdan mümkün değil(di), o denli etkileyici, o denli çarpıcı ki, ne müziği ne oyunculuğu ne açıları fark ettim. Belki de sinema onları fark ettirmemek (Aytekin Çakmakçı, görüntüyü görmemişseniz ben başarmışım işimi diye anlatırdı) ve biz onları izledik. Sadece izledik.

Yükselen protesto…

Hind Rajab’ın Sesi, Venedik’te 23 dakika ayakta alkışlanmış. Bu bir rekor. Haklı alkışlayanlar. Haklılıkları da savaş karşıtlığından, barış yanlısı olmaktan geliyor. Çünkü Hind Rajab hepimizin kızı, kardeşi, annesi, sevgilisi…

Filmde sahip çıkılacak insanlar var, ya karşı çıkılacaklar… Tabii ki, karşı çıkılacaklar, ağız dolusu küfredilecekler, mümkün olsa karşılarına çıkıp yüzlerine tükürülecekler var. Ancak onlar sadece İsrail’de mi? Ukrayna Rusya Savaşında yok mu o caniler? Ya, bizde… Depremin yerle bir ettiği Maraş, Adıyaman, Hatay’da çadır satan Kızılay yetkilisi hak etmiyor mu o tepkiyi? Ya… ya Taybet Ana, Diyarbakır’da sokak ortasında cenazesi bir hafta kalan… Cenaze ortada kalmasın diye, kurda kuşa yem olmasın diye beyaz bayraklarla sokağa çıkan insanlara kurşun atanlara (“Ateş” emri verenler) niye tepki göstermiyoruz?

Sanat mesaj vermektense sorunu göstermeyi tercih eder, izleyicinin (okuyucunun, dinleyicinin) kendine kalmıştır neyi nasıl yapacağı.

Bir talebim var: “Hind Rajab’ın Sesi”ni sinema salonunda, beyazperdede izleyin, evde ve/veya bilgisayarda izlediğinizde odaklanamayacağınızı göz ardı etmeyin. Bir de haykırarak tepki gösterin salondan çıktığınızda.

19 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(16 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Duygunun Yaşattığı Etki: Avatar: Ateş ve Kül

Sinema görsel bir şölen, salonda oturduğunuz koltuğa sıkı sıkıya yapışıp beyazperdede yansıyan görüntülerden hem bir şeyler alıyor hem kendi yaşamınızla bağdaştırıyor hem de ileriye yönelik düş(ünce)lere dalıyorsunuz.

Sinemanın bu büyülü havasıdır zaten onu yedinci sanat yapması ve diğer sanat disiplinlerinden daha çok sevdirmesi… Küçük çocuktan yaşlı birine kadar herkes şu ya da bu ölçüde sinemanın o büyüsüne kapılıyor. Kuşkusuz, bunu izleyiciye ulaştırmak kolay değil. Onca film çekiliyor, onca öykü anlatılıyor ister geçmişten, tarihi isterse geleceğe yönelik. Kimini beğeniyoruz kimini özensiz bulup bir tarafa bırakıyoruz, ama öyle filmler de var ki, bırakın unutabilmeyi hafızanızdan silemiyorsunuz bile. Hem zaten o filmlerin devamı da geliyor aynı güçlülükte.

Avatar, James Cameron’un yazıp üçüncüsünü de çektiği ve artık kült film düzeyine gelmiş çalışması. Bizim üzerinde yaşadığımız yerkürenin dışında, insansı (ya da insana benzer) canlıların yaşadığı bir dünya. Dünyalılar da var, ama Dünyayı yaşanmaz hale getirdikleri için yeni yaşam alanı arayanlar onlar ve tabii ki “kötü”ler. Avatar’lar ise daha duygusal, daha içtenlikli, daha sevgi dolu ve sadece kendi yaşadıkları değil evrenin tümüne doğayla barışık bir yaşam getirmek, savaşları sonlandırmak isteyenler.

Kolay değil kuşkusuz, yerküremizde de savaşsız geçen yıl sayısı o kadar az ki! Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya herkesin umudu. Avatar filmlerinde hiç yapay zekâ kullanılmadığını açıklıyor Cameron hemen başında. Ancak, teknik olanakların sınırsızlığını görebiliyorsunuz. Havada ya da su içinde bile doygun renklerle alabildiğine net ve bir o kadar da canlı izliyorsunuz filmi, sanki elinizi uzatsanız tutabileceğiniz kadar hem de. O kadar çok oyuncu rol almış ki filmde, sıralandığında şaşırıyorsunuz. Hiçbiri kendisi değil, giydirilmişler farklı gözüküyorlar. Daha önceki filmleri izlemişsinizdir, izlemediyseniz (çok şey kaçırdığınıza eminim) de duymuşsunuzdur.

Müziğin filme katkısını unutmadan üç boyutlu (3D) izleyince birlikte siz de aynı alanda, aynı anda aynı havayı soluduğunuzu hissediyorsunuz. Bu, sinemanın başarısı. James Cameron’un yazıp yönettiği hazırlıkları ve çekimi aklın alamayacağı kadar uzun ve meşakkatli filmi izlerken değil, ama çıkınca “vay be, neler yapılabiliyormuş” geçiyor aklınızdan. Benzer örneklerin çoğalmasını istiyorsunuz içinizden muhakkak.

(14 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Başına Kötü Şeyler Gelecek / Üzgünüm, Bebeğim

Eva Victor’un otobiyografik ilk uzun metrajı ‘Üzgünüm, Bebeğim / Sorry, Baby’, yönetmenin bizzat canlandırdığı Agnes karakterini merkez alıyor. İngiliz edebiyatı dalında yüksek lisansını tamamlayan genç kadın, yaşadığı küçük yerden ayrılmamış, mezun olduğu New York kırsalındaki üniversitede kadrolu öğretim üyesi kariyerini sürdürmektedir. Okul bittikten sonra büyük kente taşınmış olan Lydie (Naomi Ackie), mezuniyet sonrası dört yılın ardından can arkadaşını ziyarete geldiğinde, hüznü gözlerinden okunan Agnes’in neşesi yerine gelir. İki kafadar ayrı kaldıkları yılların acısını çıkarır, bol bol kız muhabbeti yapar ‘penisleri onların benliği’ diye dalga geçtikleri hayatlarına giren erkeklerle dalga geçerler. Siyahi Lydie uzun boylu bir beyazdan hamiledir. Doğacak bebeğini onu New York’ta bekleyen hemcinsi partneri ile birlikte büyütecektir.

Lydie ona ‘halen burada olmak senin için ağır değil mi’ sorusunu yönelttiğinde Agnes’in geçmişte yaşadığı gurur kırıcı hadisenin kapısı aralanır. Misafirinin ayrılmasından sonra kedisi ile baş başa kalan Agnes ile birlikte üç yıl öncesine geri döneriz. Genç kadın tez hocasının evinde çalıştıkları bir uzun günde orta yaşlı Preston Decker’in (Louis Cancelmi) tecavüzüne uğrar. Bu gönülsüz cinsellik genç kızın onurunu zedeler ama polise şikayette bulunmaz. Sonrasında olan biteni fakülte yetkililerine anlattığında adam çoktan oradan ayrılmıştır.

Eva Victor’un detaylarına girmek istemediği çok kişisel hikâyesi üzerinedir film. Genç sinemacı yaşadıklarını perdeye aktarmak ve bulamadığı yanıtları beyazperde üzerinde aramak isteği ve duygusuyla yola çıktığını ifade ediyor. Ay sonunda sinemalarda gösterime girecek olan ‘Manevi Değer / Sentimental Value’ filminde olduğu gibi sanatın iyileştirici yanıyla ruhunu arıtmak ve bir katarsise ulaşmayı arzulamıştır.

Bu süreçte Agnes’in çabalayarak kariyerinde ilerlediğini, yol kenarında soğumuş yüreğine derman olmaya çalışan esnaftan adamın sandviçlerine keyifle yumulduğuna, sokakta bulduğu yavru kediyi şefkatle sarıp sarmaladığına tanıklık ederiz. Sıkışık tedirgin anlarında yakışıklı komşusu Gavin ile (Lucas Hedges) sevişerek rahatlar. Ama genç adamın ‘birçokları gibi bazı şeylere, örneğin bir aileye sahip olmak istiyor musun’ benzeri soruları onu ilgilendirmez. Filmekimi’nde Türkiye prömiyerini yapan ve siz okurlarla henüz paylaşmadığım ‘Die My Love / Geber Aşkım’da olduğu gibi evliliğin parça parça ettiği birlikteliklerden uzak durmayı yeğlemiştir. Kendisini çocuklu biri olarak yaşlanırken hayal bile edemez.

Buna karşılık, ertesi yıl kendisini partneri ile birlikte yeniden ziyaret eden Lydie’nin minik bebeğini endişe dolu bir sevgiyle kucaklar. Ona ‘hayat böyledir, başına kötü şeyler gelecek’ derken ‘umarım olmaz’ temennisinde bulunur. Ama minik bebeğe onu her zaman dinleyeceğini ve korkmaması için her zaman sarıp sarmalayacağı sözünü verir.

Çok kişisel bir öyküyü taze ve sade bir dille perdeye taşıyan gencecik sinemacının filmi, ilk kez gösterildiği Sundance’den beri ilgiyle izleniyor, hayranları katlanıyor. Ödül mevsimine girdiğimiz bu aylarda adaylıkları çığ gibi büyüyen, arkadaşlık üzerine bir aşk mektubu niteliğindeki bu sapına kadar bağımsız filmi kaçırmayın derim.

(12 Aralık 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Duygusu Yoğun, Anlatımı Güçlü: Amrum

Sanatın evrensel olmasının temelinde yatan mesaj vermekten çok duygulara seslenmesidir. İzleyici ne isterse o çerçeveden bakarak algılar ve yorumlar. Resimde, özellikle soyut resimde, heykelde, müzikte, dansta bu çok kolay ve açıkça görülür. Edebiyatta ve sinemada bir “anlam” arama peşindedir izleyiciler; sosyal ve siyasal dünyalarının ışığında. Orada da estetik öne çıktığında mesajdan çok duygu güçlenir ve okur (izleyici de tabii) kendince bir duygu süzer. Sinemada bunun örneği çokça var olmasına karşın, alışkanlıklarımızın da etkisiyle hep bir “mesaj” aradığımız için ya beğeniyoruz ya beğenmiyoruz. Oysa düşünmeye yöneltse de kararı biz versek…

Fatih Akın, yeni filmi “Amrum”da, Hark Bohm ile birlikte bu duyguyu yaşatıyor bizlere. Akın, Amrumlu Bohm’u ustası olarak tanımlıyor ve onun yaşanmışlığından yola çıkarak yazdığı senaryoyu birlikte geliştirerek bir psikolojik gerilimle mahalle (toplumsal) baskısının nelere mal olabileceğini gösteriyor. Amrum, Danimarka’ya yakın, Almanya’nın Kuzey Denizindeki bir adası.

2. Dünya Savaşı’nın son dönemine götürüyor film bizleri. Savaşın etkisi neredeyse uğramamış diyebileceğimiz, ama insanlar üzerindeki psikolojisinin yakıcı ve yıkıcı düzeyde olduğunu gördüğümüz Amrum’da, bir ailenin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Babası Nazi askeri olunca, ister istemez Nazi, Hitler yanlısı ailenin büyük oğlu Nanning, iki kardeşi, annesi ve teyzesiyle yaşamaya çalışıyor. Ne iş bulsa (Nazi yanlısı annesinin ispiyonculuğuyla işinden olması gerçekten dokunuyor insana) yapıyor, yeter ki annesine beyaz ekmek tereyağı ve bal yedirebilsin. Düşünün zorluğu… Adada herkes Amerika’ya gitmiş gelmiş. Savaş nedeniyle göçmenler de var… bu ırkçılığı da körüklüyor ister istemez.

Asıl olarak savaş dönemi olmasına karşın film, günümüzde yaşanan göçlerle de açlıkla da küresel ısıtma ile kuraklık ve seller nedeniyle yaşanan olumsuzlukları da anlatıyor.

Fatih Akın’ın, durmuş oturmuş sineması, yalın dili ve gerçekten güçlü öyküsüyle Amrum filmi izlenmeli. Oyuncular ise o atmosferde o duyguyu çok iyi yansıtıyor. Müziği de güzel. Ben en çok adanın sakinliğini, insanların da o sakinliği benimsemesini sevdim.

Film için söylenebilecek son söz: Savaş olmazsa demokrasi yeşerir.

05 Aralık’tan başlayarak gösterimde…

(02 Aralık 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

İntiharlar Bireysel midir?: Erken Kış

Özcan Alper’in senaryosunu Uğur Aydedim ile birlikte yazdığı Erken Kış, festival yolculuğunun ardından -muhakkak ki, uluslararası yarışmalarda göreceğiz- gösterime giriyor.

“Sonbahar”dan sonra, yine gri gökyüzüyle, dalgalı denizi ve sisli dağlarıyla Karadeniz’de geçen, aslında bölge, hatta ülke bile gözetmeyen bir yol hikâyesi “Erken Kış”. Savaş, ekonomik ve sosyal bunalım, içine sıkışan insan ve derdini anlatamayanların yaşamından üç-beş günlük bir kesit olarak görmeliyiz filmi.

Taşıyıcı anne olarak doğurduğu kızını bırakıp ülkesine zorunlu olarak dönmesi istenen Lea’yı (Leyla Tanlar), çocuğun babası olan Ferhat (Timuçin Esen) arabasıyla Gürcistan sınırına götürür. Film iki kişi arasında, yolda geçiyor… Kuşkusuz, karşılıklı hesaplaşıyorlar, gizli (platonik) duygularını açıkça değilse de ima ederek gösteriyorlar. Tabii ki, süreç içerisinde her şey kendini çıkarıyor ortaya.

Çağımızın en çözümsüz sorunlarından birine dikkatimizi çekiyor Özcan Alper. Modern toplumun geçmişten getir(eme)diği ama ileri taşı(ya)madığı sorunlar. Daha esnek, daha akılcı, daha empatik olmak gerekiyor besbelli. İntihar düşüncesi bireysel olabilir mi? Tabii ki, sadece bireysel düşünemeyiz. Toplumun beklentileri, kültürel değerler, mahalle baskısı, inançtan kaynaklanan açmazlar, düş(ünce)lerin yaygınlığı, dahası ekonomi, eğitim, barınma, beslenme gibi bireyle doğrudan ilgili sorunlar da var.

Kadın öyküsü mü?

“Erken Kış” başından beri herkes tarafından bir kadın öyküsü olarak görüldü. Oysa Ferhat, işi, eşi ve aşkı (bu arada ailesi, geçmişi dahası toplumla, yani mahalle baskısıyla da) arasında bocalayıp duruyor. Bir yanıyla “erkek filmi” denebilirse de -başta öyle nitelemiştim- modern kent insanın açmazlarını anlatan bir film olarak değerlendirilmesi gerekir.

İnsanların sadece ekonomik sorunları yok ki, kuşkusuz ekonomik sorun belirleyicidir ama sosyal, siyasal, ekolojik, kültürel, küresel sorunlar da insanı çökertebilir. Buna, Ferhat’ta olduğu gibi, arzuları da katıldığında içinden iyice çıkılmaz hal alabilir. Filmde de geçtiği gibi: “Yaşıyormuşuz zannediyoruz” oysa geçen sadece zaman ve Ferhat, eşi (görmediğimiz ama telefondan sesini duyduğumuz Handan), hatta Lia, dahası hepimiz sadece geçiyoruz, bir iz bırakmadan. Bu önemli.

Yol filmlerinin insanın içine yolculuk yaptırdığını kabul ediyoruz. Alper ve Aydedim ikilisi, filmin başında Lia’ya, “canını acıtmak istedim, belki benimki biraz azalır” dedirtiyor. Bu da önemli. Çözümsüzlüğün hınçla karşıdakine yıkılması ki, bu, gidişatın hiç de iyi olmadığının göstergesi. İzleyince kabul ediyorsunuz…

(27 Kasım 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com