Her filminde izleyicisini şaşırtan Lynne Ramsay’in geçtiğimiz yıl Cannes Altın Palmiye seçkisinde dünya prömiyerini yapan, sekiz yıllık aradan sonra çekmiş olduğu son filmi ‘Geber Aşkım / Die My Love’ önce sinemalarda ve MUBI’de eş zamanlı olarak gösterime giriyor.
Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012’de yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan yapımda mekân Fransız kırsalından ABD’ye taşınmış. Film, New York keşmekeşinden Montana’daki kır evine taşınan yeni evli bir çiftin, Grace (Jennifer Lawrence) ile Jackson’ın (Robert Pattinson) inişli çıkışlı arızalı ilişkileri üzerinden ilerliyor. Doğanın kucağında farklı bir yaşama yelken açmanın heyecanı içinde olan çiftimiz, oğlanın kendini vurmuş amcasından miras kalan orman içindeki evde bağımsız bir hayatın hayalini kurmuştur. Grace kuş cıvıltılarının ilhamıyla bir süredir yol alamadığı romanına konsantre olacak, Jackson da günlük işlerinden kalan zamanda vurmalı çalgılarıyla evin başka bir köşesinde özgürce müziğine yoğunlaşabilecektir.
Taşrada her yere ve her şeye uzak ev eskidir, yıpranmıştır ama genç çifte geniş bir özgürlük alanı sunar. Lakin hamile Grace bebeğini dünyaya getirdikten sonra içinden kolay kolay çıkamadığı bir rutin sarmalına girer. ‘Bir şey yapmayı istemekle yapmamayı istemek arasında kaldım’ diyerek dert yanan genç kadın, doğum sonrası depresyonla karışık bir yalnızlık bataklığına düşmekten kurtulamaz. Yakın kasabadaki işiyle gücüyle meşgul olan kocasıyla da uzaklaştığının farkındadır. Rutin canını iyice yakmaya başlamış, tutkular azalmış, şikâyetler artmış, küçük ve sakin yuvalarında kıskançlık ve nefret rüzgârları esmeye başlamıştır.
Ramsay, ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız / We Need to Talk About Kevin’ (2011) ya da bir önceki çalışması ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin / You Were Never Really Here’ (2017) benzeri sert bir psikolojik kaynaktan yola çıkmış olmasına karşın Harwicz’in zaptı zor karanlık metnine alaycı bir mizah eklemiş. İskoçyalı auteur sinemacı, Arjantinli yazarın doğrusal olmayan anlatısı ile hayli uğraşmış, kariyeri boyunca izini sürdüğü saf sinema doğrultusunda dişi karakterin iç monologlarını kullanmamış. Grace’in psikozunu ya da derin hüznünü haklı çıkarmak gibi bir niyeti de yok. Filmin yalnızca doğum sonrası depresyonu üzerine olması gibi klişe bir tespite de itirazı var. Grace 6 aylık bebeğiyle uğraşırken özgürlük hayallerinden ve ideallerinden adım adım uzaklaştığını hissediyor. Bunun yanı sıra kocasına olan duygularının parça parça yok olmakta olduğunun dehşetle farkına varıyor. Ramsay gerçeklik ve hayal algıları birbirine karışan Grace’in çözülme ve yavaş yavaş deliliğe evrilme sürecini bir ressam, bir fotoğrafçı titizliğiyle gözlemliyor. Aşkın bitişini irdelerken Jackson ya da ailesini negatif karakterler olarak çizmekten özellikle kaçınıyor.
Başrolde nicedir özlediğimiz Lawrence, Altın Küre (Golden Globe) adayı olduğu etkileyici bir performans sunuyor. Pattinson’ın anne ile babasını, anılarımızı tazeleyen geçmişin önemli iki oyuncusu Sissy Spacek ve Nick Nolte üstlenmiş. Boşluktaki Grace’in hayal prensi esrarengiz yabancıda ise son dönemin yükselen siyahi aktörü LaKeith Stanfield’i izliyoruz. ‘Bu hikâyenin merkezinde aşkın karmaşıklığı ve zaman içinde nasıl değişip dönüşeceği var’ diyor Ramsay. Gerçek ile hayalin birbirine karıştığı gerçeküstü finale ise efsanevi rock grubu Joy Division’ın 80’li yıllardan yükselen ‘Aşk Bizi Parça Parça Edecek / Love Will Tear Us Apart’ tınıları eşlik ediyor.
(22 Ocak 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com


