Kategori arşivi: Yazılar

Yitik Zamanın Peşinde / Sörfçü

Filmin adı sizleri yanılmasın. ‘Sörfçü / The Surfer’ söz konusu popüler okyanus sporu üzerine bir film değil. İrlandalı yönetmen Lorcan Finnegan’ın Thomas Martin’in kaleminden beyazperdeye aktardığı üçüncü uzun metrajı, tıpkı 1968 yapımı Frank Perry klasiği ‘Yüzücü / The Swimmer’da olduğu gibi, Nicolas Cage’in hayat verdiği, senaryoda ismi konmamış orta yaş krizindeki bir adamın yaşam muhasebesi üzerine derinleşiyor.

15 yaşındaki Nic, babasının trajik bir intihar sonucu kaybının ardından annesi ile birlikte göç ettiği Amerika’dan yıllar sonra anavatanı Avustralya’ya dönmüştür. Dağılmış kendi çekirdek ailesini bir araya getirmektir amacı. Ön jenerikteki dalga seslerinin üzerine orta yaşlı adamın sözleri biner. Nic okuldan kaptığı gibi ışıltılı rengarenk Luna sahiline getirdiği annesiyle birlikte yaşayan liseli oğluna (Finn Little) ‘dalgaların durdurulamaz saf enerjisinden’ söz etmektedir. Orta yaşlı adamın hayat üzerine metaforu, ‘engin denizde fırtınanın gözünde doğan, günler aylar hatta yıllar boyu demlenerek kırılma noktasında sahile şok edici bir şiddetle çarpan dalgalar üzerinde ya sörf yapacak ya da yok olup gideceksin’ şeklinde devam eder. Oğlan babasının coşkulu isteklerine ve anlattıklarına pek de oralı değildir. Adamın derdi ise yıllar önce babasıyla bu kıyılarda kurduğu muhabbeti oğlu ile yineleyerek geçmişini temize çekme ve hayat yolunda kaybettiklerine yeniden kavuşabilmektir.

Bir zamanlar baba ocağı olan okyanusa tepeden bakan evin parasını denkleştirme çabası da bu yüzdendir. Oğlanın isteksizliğine rağmen lüks arabasının tepesindeki sörf tahtasını kaptığı gibi baba – oğul aşağıda tüm görkemiyle bekleyen koya inerler. Ancak sahil yerli halktan sörfçülerin denetimi altındadır. Nic ve oğlu sahile çöreklenmiş, ‘acı çekmeden sörf yapmak yok’ mottosunu benimsemiş lokal çetenin guru tarzı reisi Scally’den (Nip / Tuck dizisinden hatırladığımız Julian McMahon) ilk uyarıyı alır. Lakin başta kös kös otoparktaki arabasına dönen Nic’in tehdide boyun eğmeye ve buraları terk etmeye niyeti yoktur. O direttikçe gördüğü muamele daha da şiddetlenecek, acımasız yaz sıcağıyla yükselen sinirler ve tahammülsüzlük kaçınılmaz bir kırılma noktasına doğru ilerlerken, Nic elindekileri teker teker yitirerek otoparktaki evsiz yaşlı adamın perişanlığına adım adım sürüklenecektir.

Dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nin sürprizlerle dolu ‘Geceyarısı Gösterimleri’ kapsamında yapmış olan ‘Sörfçü’ yönetmenin bir söyleşinde ifade ettiği üzere ‘kimlik ve aidiyet, bastırılmış bellek, krizdeki erkeklik ve yeniden doğuş umudu’ gibi temaları mercek altına alan ‘tuhaf bir rüya izlenimi’ veren çizgi dışı bir yapım. Benzer tekinsizlik ve bir mekanda sıkışmışlık duygusunu Finnegan’ın pandemi döneminde biraz da güme giden bir önceki filminde de buram buram deneyimlemiştik. 2019 yapımı ‘Vivarium’da genç çiftin gerçeküstü bir mekânda hapsolmuşluklarına karşılık, ‘Sörfçü’de ana karakterin doğanın göbeğinde ve nefis bir okyanus manzarası karşısında gönüllü mapusluğu söz konusudur. ‘Vivarium’da doğanın yokluğu korkutucuyken, ‘Sörfçü’nün atmosferinde doğa başroldedir. Sıcakta öten cırcır böceklerinin sinir bozucu sesleri, sürüngenler, sinekler, ölü hayvanlar, otoparkı çevreleyen kavruk ve kuru ağaçlar, sahilin sörf yapmaya davet eden turkuaz dalgalarıyla tezat oluşturur.

Finnegan senaryo taslağını ilk okuduğunda Avustralya’yı hayal ettiğini söylüyor. Avustralya Yeni Dalgası’nın kült örneklerinin esin kaynağı olduğunu belirtirken, kıtaya dışardan bakan Avrupalı gözlerin ilginç filmlerinden, İngiliz Nicolas Roeg’in bizde ‘Sonsuz Çöl’ adıyla gösterilmiş 1971 yapımı ‘Walkabout’ ya da Kanadalı Ted Kotcheff’in ülkemize uğramamış yine 70’lerden kült klasiği ‘Wake in Freight’ın üzerindeki etkisinden dem vuruyor. ‘Sörfçü’nün ilk gençlik yıllarımda izlemiş olduğum bu 50 küsur yıl öncesinin küçük bütçeli B mücevherlerini anımsattığını, Fransız asıllı besteci François Tétaz’ın, ‘Yüzücü’nün müziğini yapan Marvin Hamlisch esinli retro tınılarının şahsımı yarım asır öncesinin Beyoğlu Emek Sineması ya da Harbiye Konak Sineması’ndaki o eşsiz seyir deneyimine taşıdığını ifade etmek isterim.

Filmin Nicolas Cage’in kendi dalgalı, inişli çıkışlı kariyerinin bir metaforu olduğunu da düşündüm izlerken. Yapımcılar arasında da adı geçen Cage bence yarınlara bırakacağı enfes bir performans sunuyor yine. Filmin tamamı açık havada geçtiği için prodüksiyon tasarımı; kostüm, makyaj ve mekânlarla iç içe geçmiş, Nic kum rengi kostümüyle plajın bir uzantısına dönüşmüş. Geçtiğimiz sezon ‘Köylüler / The Peasants – Chlopi’ ile dikkatlerimizi geçmiş Polonya asıllı Radek Ladczuk’un görsel performansı ile tekinsiz bir düşe dönüşen yapım, yaz mevsiminin kayda değer son sürprizi olarak izleyicisini bekliyor.

(23 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

82. Venedik Film Festivali’nin Yıldızı George Clooney mi Olacak?

82. Venedik Film Festivali 27 Ağustos – 06 Eylül arasında gerçekleşiyor. Festival’in büyük ödülü “Altın Aslan” için aralarında Guillermo del Toro, Jim Jarmusch, Oliver Assayas, Kathryn Bigelow, Valerie Donazelli, François Ozon ve Park Chan-wook gibi iddialı yönetmenlerle, Shu Qi gibi ilk yönetmenlik deneyiminin heyecanını yaşayan bir oyuncunun imzasını taşıyan 21 film yarışıyor.

Festival, filmin yapımcılarının “İtalya’da geçiyor” ve “Bir aşk hikâyesi” dışında, ser verip sır vermedikleri, Paolo Sorrentino’nun “La Gazia – Grace” filmiyle açılacak. Cedric Jimenez’in “yakın gelecekte Paris’te geçen distopik bir polisiye gerilim” diye tanımlanan Fransız yapımı, Valerie Bruni Tedeschi ile Louis Garrel’in oynadığı “Chien 51” filmiyle kapanacak.

82. Venedik Film Festivali’nin kamera ışıklarına, bir süredir beyaz perdeden uzak olan George Clooney damga vuracak gibi görünüyor. Clooney bu yılın mart ve haziran ayları arasında, “Good Night and Good Luck” oyunuyla Broadway’de aldığı övgüler ve kazandığı “çeyrek dönem” büyük tiyatro başarısı cebinde, Venedik’e zaten “bir sıfır önde” geliyor.

Ama Clooney’in kamera ışıklarında kendisine ortak çıkacak, başrolünü üstlendiği “After the Hunt” filmi yapımcıları tarafından “tartışma yaratabilir” kaygısıyla son anda yarışmadan çekilse de Julia Roberts gibi, son yılların parlayan yıldızı Emma Stone gibi, nerede ve hangi zamanda olursa olsun her daim ilgi odağı olan Charlotte Rampling, Valeria Golino, Cate Blanchett gibi dişli rakibeleri var.

2005 yılında, sinemacı yazar Grant Heslov’la birlikte senaryosunu yazdığı, yönettiği ve yan bir rol oynadığı “İyi Geceler, İyi Şanslar – Good Night and Good Luck” filminden uyarladığı, gazeteci babasının meslektaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra’dan yaptığı canlı radyo pogramlarıyla efsaneleşen Amerikalı savaş muhabiri, araştırmacı gazeteci ve televizyon sunucusu Edward R. Murrow’un 1950’lerde, “bir korku imparatorluğu oluşturmaya çalışan” Senatör Joseph McCarthy’e karşı verdiği dişe diş mücadeleyi 2025’de Broadway’e taşırken, George Clooney yirmi yıl önce yaşını “erken” bulduğu için, filminde oynamayı uygun görmediği Murrow rolünü tiyatro oyununda üstlendi.

Clooney, Venedik’te “Altın Aslan” ödülü için yarışan, Noah Baumback’in yönettiği “Jay Kelly” adlı dram – komedide, ünlü herkesin tanıdığı bildiği ancak kendisi kendini tanımayan bir aktörü, “Jay Kelly”i canlandırıyor. “Olgunluğa erme” diye de tanımlanan filmde, Jay Kelly ile Adam Sandler’ın oynadığı sadık menajer Ron, Avrupa’yı turluyorlar. Gezip tozup Avrupa’yı tanır ve muhabbet ederken, hayatta yaptıkları seçimlerle, kurdukları ilişkilerle ve geride bırakmak zorunda olduklarıyla yüzleşerek kendileriyle de tanışıyorlar. Filmin Laura Dern, Emily Mortimer, Jim Broadben, Stacy Keach, Greta Gervig gibi güçlü bir oyuncu kadrosu var.

Venedik Film Festivali Sanat Yönetmeni Albero Barbero gösterim programını açıklarken bu yıl da sunulacak filmlerin çoğunun uzunluğunun “iki saat on beş dakika” ile “iki saat otuz dakika” olduğunu belirtirken, bu sürenin son yıllarda neredeyse yerleştiğine vurgu yaptı.

“Yarışma filmleri”

Festivalin ev sahibi İtalya, açılış filmi “La Grazia” dahil beş filmle “Altın Aslan” yarışmasında yer alıyor. Dram – komedi olarak nitelenen “La Grazia”nın başrollerini Paolo Sorrentino’nun vazgeçilmez oyuncusu olarak nitelenen Toni Servillo ile geçen yıl Ferzan Özpetek’in “Elmaslar – Diamanti” filmiyle adından çok söz ettiren Anna Ferzatti paylaşıyor.

Pietro Marcello’nun yönettiği “Duse” İtalyan tiyatrosunun divası Eleonora Duse’nin yaşamını beyazperdeye taşıyor. “Duse” olarak anılan, 1858 – 1924 yılları arasında yaşamış, sadece İtalya sınırları içinde değil, uluslararası alanda da döneminin en iyisi kabûl edilen, sahnede kendi kimliğini tamamen devre dışı bırakabilmesiyle büyük hayranlık uyandıran bu efsanevi oyuncuya Valeria Bruno Tedeschi hayat veriyor.

İtalya’nın diğer üç yarışma filminden Gianfranco Rosi’nin “Sotto le Nuvole” belgeseli, çifte yanardağ tehdidi altında olan Napoli kentine ve halkına bir saygı duruşu, Napoli’nın sosyal, kültürel, coğrafi ve tarihsel özelliklerine bir toplu bakış olarak tanımlanıyor. Leonardo di Costanzo’nun çektiği, Valeria Golino’nun rol aldığı “Elisa” cinayet dahil, aile içinde işlenen suçları mercek altına alıyor. Franco Maresco imzalı “Un Film Fatto per Bene” italya’da deneysel ve yenilikçi tiyatro ile sinemanın öncülerinden, şair, yazar, oyuncu Carmelo Bene’yi odağa alarak bir film setinde yaşananları sergileyen bir belgesel.

Guillermo del Toro’nun “gotik” olarak tanımlanan “Frankestein” filminin adını duyduğunuzda insan önce “yine mi?” diye sormaktan kendini alamıyor. Ama bir taraftan neye dönüşeceğini bilemediğimiz bir “yapay zekâ” heyecanı ve kaygıları, bir taraftan kaybedilen kol yerine yeni kol çıkarma gayretleri ve çalışmaları olduğunu okuduğunuzda, günümüzde de konunun hem de çok güncel olduğu konusunda del Toro’ya hak veriyorsunuz.

Fransız yönetmen yazar Olivier Assayas’ın, siyasi gerilim olarak tanımlanan “The Wizard of the Kremlin” filminde Jude Law’un üstlendiği Putin rolü merak uyandırıcı. Assayas’ın Giuliano da Empoli’nin 2022 tarihli ilk romanından uyarladığı film izleyiciyi “Sovyetler Birliği’nin dağılmakta, Rusya Federasyonu’nun kurulmakta olduğu” 1990’lara, yeni milenyum öncesinde yaşanan fırtınalı altüst oluş dönemine götürüyor. Televizyonda genç bir “reality show” yapımcısı ve oyuncusuyken, sürpriz şekilde Putin’e siyasi danışman olan Paul Bado’nun canlandırdığı kurgu karakter Vladimir Baranov’un gözünden, Kremlin’in karanlık siyaset koridorlarında dolaşırken, genç ihtiraslı Putin’in iktidar basamaklarını tırmanmasını ve Baranov’un Yeni Çar’ın doğuşuna katkılarını izliyoruz.

Her yıl filmlerini Cannes’da açan Jim Jarmusch’un bu kez ters köşe yaparak Venedik’e gelmesi belli ki festival yöneticilerini pek memnun etmiş. Birbirine yabancılaşıp uzaklaşan ailenin genç ve yaşlı üyelerinin yıllar sonra bir araya gelip ilişkilerini gözden geçirmeleri, Jarmusch’un aile antolojisi diye tanımlanan, “Father, Mother, Sister, Brother” adlı drama komedi filminin konusunu oluşturuyor. Jarmusch’un “sessiz, incelikli, komik ve acıklı” diye tanımladığı belirtilen filmin Charlotte Rampling, Cate Blanchett, Vicky Kreips, Adam Driver, Mayim Bialik, Indya Moore ve Tom Waits gibi bir yıldız kadrosu var.

François Ozon, Albert Camus’un 1942’de yazdığı, 1957’de ona Nobel Edebiyat ödülü getiren, “Varoluşculuk” felsefesinin temel taşı eserlerinden biri kabul edilen “L’étranger – Yabancı” romanından uyarladığı siyah – beyaz dramayla yarışmada. Catherine Deneuve, Fanny Ardant, Charlotte Rampling, Ludivine Sagnier gibi çok sayıda kadın oyuncuyu oynattığı komedi, drama, gerilim filmleriyle adını duyuran Ozon, 2019’da “By The Grace Of God” gibi kilisenin, bir rahibin çocuk tacizinin üstünü örtmeye çalışmasını gündeme getirdiği; 1916’da çektiği “Frantz” gibi “Biz bu savaş üç ayda sona erecek diye, çocuklarımızı güle oynaya ölüme gönderdik” diye pişmanlık içinde yakınan babaların ağzından, milyonlarca kişinin yaşamına mal olan Birinci Dünya Savaşı’nın acımasızlığını ve insanların hayatlarının darmaduman olmasını sergilediği can acıtıcı filmlere de imza attı.

Luchino Visconti’nin 1967’de “Lo Straniero”, Zeki Demirkubuz’un 2001’de “Yazgı – Fate” adlı uyarlamalarının ardından Camus’un romanını üçüncü kez beyazperdeye taşıyan Ozon’un, 1930’ların bambaşka siyasi koşullarında Cezayir’de geçen bu varoluşcu felsefi romanı nasıl bir yaklaşımla ele aldığını izlemek ilginç olacak. Visconti’nin filminde Marcello Mastroianni’nin, Demirkubuz’un filminde Serdar Orçin’in canlandırdığı “Yabancı – Meursaut” karakterini Ozon’un “L’étranger”inde Benjamin Voisin oynuyor.

Yorgos Lathimos’un, Emma Stone’nin dördüncü kez başrolü üstlendiği “Bugonia” adlı filmi, bilim – kurgu kara komedi. Jang Joon-Hwan’ın 2003’de çektiği “Save the Planet” adlı Güney Kore filminin ingilizce uyarlaması.

Kathryn Bigelow’un yönettiği “A House Of Dynamite” Rebecca Ferguson, Idris Elba, Gabriel Basso Jared Harrison’un oynadığı, Beyaz Saray yetkililerinin ABD’ye yönelik füze saldırısını önlemeye çalıştığı jeopolitik siyası gerilim.

Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania’nın yazıp yönettiği “The Voice of Hind Rajap” geçen yıl Gaza’nın kuzeyinde altı kişilik ailesiyle birlikte bir arabada İsrail ateşi altında kalan beş yaşındaki Filistinli kız çocuğunun, ailesinin diğer fertleri gibi öldürülmeden önce Kızıl Haç görevlilerine yaptığı “kurtarın bizi” çağrısı. Çok güncel ve acı verici bir siyasi dram.

Fransız yönetmen Valerie Donzelli’nin “À Pied d‘œuvre – At Work” adlı filmi başarılı bir fotoğrafçının işini bırakıp yazma hayalinin peşinden koşarken, karşı karşıya kaldığı maddi sıkıntılar ve verdiği kişisel mücadeleler üzerine.

Macar yönetmen Laszlo Nemes’in yönettiği “Orphan” da bir başka siyasi drama. Film, Macaristan’da 1956’da komünist yönetime karşı halkın başlattığı ayaklanmanın, Sovyet tanklarıyla kanla bastırılmasının ardından yaşananları konu alıyor. Bir annenin ideal bir baba efsanesiyle büyüttüğü Yahudi çocuk, babası olduğunu söyleyen tekinsiz, kaba saba bir adamla karşı karşıya gelince hayatı altüst oluyor, annesinin de İkinci Dünya Savaşı’nda nasıl sağ kaldığı öğreniyor.

Güney Kore’li yönetmen Park Chan-Wook, “Eojjeol Suga Eopda –  No other Choise” adlı kara komedi gerilim filmiyle yarışıyor. 25 yıllık işini kaybeden bir adam, yeni bir iş bulmak için umutsuz bir arayışa girer. Nafile. Sonunda tek çözümün rakibini ortadan kaldırmak olduğuna karar verir. Film Donald Westlake’nin “Ax – Balta” romanından uyarlama.

Amerikalı yönetmen ve oyuncu Benny Safdie’nin yazıp yönettiği, yapımcılarından biri olduğu “The Smashing Machine” biyografik bir spor draması. Eski güreşci ve Karma Dövüş Sanatları dövüşcüsü Mark Kerr’in öyküsü. Altın ve gümüş madalyaları ve çeşitli branşlarda şampiyonlukları olan Mark Kerr’i Dwayne Johnson, o sırada eşi olan Dawn’ı Emily Blunt canlandırıyor.

Sahne adıyla “Shu Qi”, Tayvan doğumlu – Hong Konglu yönetmen, oyuncu manken. Asıl adı Lin Li-Hui. Tayvan’ın en başarılı ve en güzel oyuncusu olarak tanınıyor. “Nühai – Girl”, 49 yaşındaki Shu Qi’nin ilk yönetmenlik denemesi. 1980’lerin sonunda içine kapanık, zor bir hayattan gelen bir genç kızın kimliğini bulma öyküsü. Kendi yaşında neşeli, hayat dolu bir kızla arkadaş olduktan sonra, o da dışa dönmeyi, kendi isteklerini ortaya koymayı öğreniyor. Ailesinin hayat anlayışıyla, kendi arzu ettiği daha özgür hayat arasında bir çıkış yolu arıyor.

Beijing doğumlu Çinli yönetmen Cai Shangjun’un “Ri Gua Zhong Tian – The Sun Rises On Us All” filmi, bir aşk ve pişmanlık draması. Eski aşıklar yıllar sonra ayrı geçmiş zamanın ve yaptıkları fedakârlıkların pişmanlığı içinde yeniden karşılaşıyorlar. Tekrar ayrılmadan önce ağlayarak son bir kez kucaklaşıyorlar.

Macar yönetmen, senarist Ildiko Enyedi’nin “Silent Friend” filmi, “Variety” dergisinde yer alan bir anlatıma göre, yüz yıllık bir zaman dilimi içinde, Almanya’nın üniversite kenti Margburg’da, batonik bahçesinde “insanları izleyen heybetli bir ağacın” çevresinde gelişen; 1908, 1972 ve 2020’de geçen ve bir şekilde birbirine değen, “çevredeki bitkiler tarafından şekillendirilen ve dönüştürülen insana dair” üç öykü. Tony Leung Chi-Wai, Léa Seydoux, Martin Wuttke oynuyor. Indiko Enyedi, Tony Leung’un candırdığı, filmin çatısını kuran “neuroscientist – sinirbilimci” rolünü özel olarak onun için yazmış.

Norveçli yönetmen, oyuncu Mona Fastvold’un Brady Corbet’le beraber yazıp yönettiği tarihi, dramatik “The Testament of Ann Lee” müzikali, Amerika’da, Shaker hareketinin kurucusu Ann Lee’nin öyküsünü sergiliyor. Müzikal, “epik masal” olarak tanımlanıyor ancak gerçek olaylardan yola çıkıyor. 1736’da İngiltere’de doğan Ann Lee, 1774’de küçük bir grupla New York’a göç ediyor. Takipçileri tarafından “Kadın Mesih” ilan ediliyor. Amerika’nın en geniş utopik topluluğunu oluşturuyor. İnananlar neşeli canlı şarkılar ve danslarla sarsılıp sallanarak ibadet ediyorlar. Ann Lee’yi Amerikalı oyuncu şarkıcı Amanda Seyfried oynuyor.

“Altın Aslan” yarışma jürisi

“Altın Aslan” ödülü için bu 21 filmi, değerlendirecek Uluslararası Jüri Başkan’ı, iki Oscar ödüllü Amerikalı yönetmen ve senaryo yazarı Alexander Payne. Adı açıklanan diğer jüri üyeleri: Cézar ödüllü Fransız yönetmen, yapımcı, senaryo yazarı ve oyuncu Stéphane Brizé; İtalyan yönetmen, yapımcı ve senaryo yazarı Maura Delpero; Altın Palmiye ödüllü Romen yönetmen yazar Cristian Mungiu; Altın Ayı ve daha pek ödülün sahibi Londra’da sürgünde yaşayan İranlı bağımsız film yapımcısı Mohammad Rasoulof; Altın Küre ve en iyi oyuncu dalında Altın Palmiye ödüllü Brezilyalı oyuncu, yazar Fernanda Torres; En iyi kadın oyuncu dalında David di Donatello ödüllü Çinli oyuncu Zhao Tao.

“Altın Aslan Yaşam Boyu Başarı Ödülü” yapıtlarıyla sinema sanatının gelişmesine yaptığı katkılardan dolayı 82 yaşındaki Alman yönetmen, senaryo yazarı ve oyuncu Werner Herzog’a verilecek. Herzog’un “Ghost Elefants”ı, belgesel film kategorisinde gösterilecek.

İkinci “Altın Aslan Yaşam Boyu Başarı Ödülü” nü birlikte çalıştığı yönetmenlerin karakteri yorumlama taleplerine büyük başarıyla karşılık verdiği, ayrıca kendi katkılarını da ortaya koyduğu için, Hitchcock’un “Ölüm Korkusu – Vertigo” filmindeki gibi akıllardan çıkmayan performansıyla, 90 yaşındaki Amerikalı oyuncu Kim Novak alacak.

“Gözden kaçmayan filmler”

“Yarışma dışı” ve “Ufuklar” gibi diğer kategorilerde yarışacak ya da gösterilecek filmler arasında da çok sayda ilgi çeken yapım var.

“After the Hunt” Yönetmen Luca Guadagnino’nun “Ben de – Me too” kadın hareketine gönderme yapan, üniversitede yaşanan bir cinsel taciz iddiasını konu alan suç ve psikolojik gerilim filmi. “Tartışma yaratabilir” kaygısıyla yapımcılarının isteğiyle, “Yarışma dışı – Yönetmenin seçimi” bölümünde gösteriliyor. Julia Roberts, Andrew Garfield, Chloe Sevigni’nin başrolleri paylaştığı filmin, ister yarışma içi, ister yarışma dışı gösterilsin, artık 82. Venedik Film Festivali’nin en çok tartışılan filmlerinden biri olacağı kuşkusuz.

“In the Hand of Dante” Amerikalı ressam yönetmen Julien Schabel’in, yıldızlar geçidi suç, gizem draması, 700.cü ölüm yıldönümünde sanat etkinlikleriyle anılan İtalyan yazar şair filozof Dante Alighieri ve onun “İlahi Komedya”sına bir selâm filmi. Al Pacino, John Malkovich, Oscar Isaac, Franco Nero ve Martin Scorsese gibi ünlü isimlerin rol aldığı film, gazeteci yazar Nick Tosches’in romanından uyarlandı. “İlahi Komedya”nın Vatikan Küphanesi’nde bulunan bir el yazma nüshası, elden ele New York’ta bir mafya şefinden sonra, yazar Tosches’in önüne gelir. Ondan el yazmasının gerçek olup olmadığını belirlemesi istenir.

“Komedie Elahi – Divine Comedy” İranlı Yönetmen Ali Asgari’nin Dante’nin İlahi Komedisi’nin adını taşıyan filmi Komedi Elahi, “Horizons – Ufuklar” bölümünde yarışacak. 200’den fazla uluslararası ödülü olan 42 yaşındaki yönetmen yazar ve film yapımcı Ali Asgari’nin İran, İtalya, Fransa, Almanya ve Türkiye’nin yapımcısı olduğu komedi filmi, saçma sapan bir bürokrasiyle uğraştıktan sonra neredeyse “gerçeküstü” bir ortamda, yasaklanan filmini izin almadan göstermeye karar veren bir yönetmenin başına gelenleri anlatıyor.

“Kurgu dışı”

Marc by Sofia: Sofia Coppola, belgesel filminde dünyanın en etkili kişisi listelerine giren Amerikalı moda tasarımcısı 1963 doğumlu Marc Jacobs’u konu alıyor.

Ghost Elephants: Alman yönetmen Werner Herzog Angola’da alışılmadık bir fil sürüsünü gündeme getiriyor.

Kim Novak Vertigo: İsviçre doğumlu, Amerikalı yönetmen Alexandre O. Phillippe’nin çektiği belgeselde Kim Novak’ın, yıldızlığa yükselmesinden, 1991’de çok erken bir dönemde adım adım sinemadan uzaklaşıp Oregon’da inzivaya çekilmesine kadar hem yaşamı, hem de Alfred Hitchcock’un “Ölüm Korkusu – Vertigo” başta olmak üzere filmlerinden parçalarla, bu sektördeki yeri sergileniyor.

Directors Diary – Alexandr Sokurov: Rus film yapımcısı Sokurov’un, 1961’den-1995’e kadar tuttuğu günce beş saatlik bir belgesel film oluşturuyor. Sokurov sadece kendi anılarını değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası yarım yüzyıllık çok önemli siyasi, ekonomik ve sosyal konuları da kaleme almış.

Görüldüğü gibi 82. Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan” için yarışan filmlerde olduğu gibi, diğer bölümlerde gösterilecek filmlerde de, iklim değişikliklerinden, artan suç oranına, siyasal ortamdaki gerilimden, aile içi gerilime, gelecek korkusundan, yaşamsal tehditlere, bilim alanında kimi zaman korkucu kimi zaman umut veren gelişmelere kadar, günümüzde kafamızı karıştıran, bizde kaygı, sıkıntı, korku yaratan, bazen de merak uyandıran her meseleden bir yaprak bulmak mümkün.

Kaynakça:

(19 Ağustos 2025)

Çiğdem Kömürcüoğlu

İçinizdeki Erkeği Öldürün: Sörfçü

Neyse, sörfçüyle tanıştığımızda başarısız bir hayatın ortasında yüzüyor. Karısı başka bir adamdan hamile, babası çocukken intihar ederek onu yetim bırakmış, onu mutlu edeceğini düşündüğü şeyi alacak kadar parası yok. Dünya ve tüm sistemleri onu yüzüstü bırakmış. Tek istediği, hayatında en mutlu olduğuna inandığı, dalgaların üzerinde süzüldüğü zamana geri dönmek. Ancak bunu yapamaz çünkü aydınlanmaya hazır değildir.

Boşan(ama)mış, eşi başka birinden hamile, zengin olsa da çocukluğunu geçirdiği evi alabilecek parası olmayan, patronu projesini bitirmesi için zorlayan Sörfçü oğlunu okuldan kaçırıp çocukluğunun geçtiği koyda sörf yapmaya götürüyor. Belki de hayattaki başarısızlığını sörf yaparak unutmak istiyor. Buraya kadar bir sorun yok. Koyda kendilerini oranın yerlileri olarak kabul ettiren bir çete, onların bırakın sörf yapmasına, bulunmasına bile izin vermiyor. Buraya kadar da tamam, ancak Sörfçü, anlamak, yapılanı sindirmek ve kaçmak yerine direnmeyi seçiyor.

Koydaki (Bay Boys) Koy Çocukları çetesi, -halka açık olsa da- kendileri dışında kimsenin o koyda denize girmesine, yerleşmesine, sörf yapmasına izin vermeyince itiraz etmeden gidenler kurtuluyor, haklarını korumak isteyenlerse dövülüyor, hatta ölümle burun buruna getiriliyor. Sörfçü (adını bilmiyoruz, ama anlamışsınızdır, Nicolas Cage), bu saçma duruma tepki gösterince biraz psikolojik, biraz şiddet, biraz da korkutularak sindirilmeye çalışılıyor.

Tipik bir tek adam (one man) filmi. Nicolas Cage tek başına sırtlamış ve bir an bile ritmini, oyununu, enerjisini yitirmeden taşıyor. Evi satmak isteyen emlakçıdan, çağrılan polise, büfe işletenden alışveriş edenlere kadar hepsi aynı çetenin insanı.

“İçinizdeki erkeği öldürün” bu film için hem maço çizgideki çete hem de Sörfçü için söylenebilir. Tabii ki, işin içine hak ve hak için direnmek girince Sörfçü’nün “içindeki erkeği” öldürmesi değil, yaşatması beklenir. Öyle de olmalı. Bu filmin içinde bulunduğumuz ortam, gündem ve yaşanırlıkla bağını muhakkak ki izleyici kuracaktır, kurmalıdır. Zaten filme girmiyorsunuz, ne yönetmen izin veriyor buna ne de fırsat bulabiliyorsunuz; gerçekten izleyicisiniz ve yorumunuz sizin…

Filmin başından bu yana kıyıya vurmuş bir cesedin kimi zaman sörfçü, kimi zaman Bay Boys lideri olduğu, kimi zaman da tanınamayan biri olduğu izleyince “acaba” sorusu gelip takılıyor insanın beynine… Bazen sualtından görüntülerle insan belleğinin ne denli kaygan olduğunu, gerçekliklerin sanrıya dönüştüğünü hissediyorsunuz: Hangisi doğru?

Sıkı bir senaryo, müthiş bir görsellik, güçlü bir oyunculuk ile etkili müziğin ve içe dönük psikolojik çatışmanın bir araya gelmesi izlenirlik kadar merakı da arttırıyor.

22 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(19 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Onca İhanet Varken / Baba 2

Francis Ford Coppola’nın ünlü epiğinin ikinci bölümü olan ‘Baba 2 / The Godfather Part II’ çevrilişinden tam 51 yıl sonra ülkemizde ilk kez vizyon görüyor. Halen ‘Başka Sinema’ ile çalışan salonların belirlenmiş seanslarında gösterimi süren filmi yıllar sonra ilk kez sinema perdesinde deneyimlemek üzerine yazmak istedim.

Bazı filmler küçük ekranlara sığmaz. Ünlü epiğin ikinci bölümü tam da bu tür yapımlardan. Film, Marlon Brando’nun efsanevi performansıyla zirveyi görmüş 1972 yapımı ‘Baba / The Godfather’da konu edilenlerin 10 küsur yıl sonrasında, Rusya ile soğuk soğuk savaş döneminde ABD’nin deniz aşırı politik ajandası ve siyaset – mafya ilişkileri fonunda bir ailenin hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Michael Corleone (Al Pacino) babasından devraldığı kirli ve kanlı imparatorluğu yönetirken ilk filmin ailenin medarı iftiharı savaş gazisi eğitimli bireyinden farklı bir aleme savrulmuştur. Parlak bir gelecek umuduyla ülkesine dönen genç adam, iş dünyası-siyaset-mafya düzeninin ağına yakalanmış ve ailesini ayakta tutmak adına tüm moral değerlerini yitirmiştir.

Genç Coppola serinin ikinci filminde, suç imparatorluğunun kurucusu baba Vito Andolini’nin Sicilya’nın ücra köyünden New York cangılına gelişi ve yeni dünyada güç kazanışının öyküsünü, küçük oğul Michael’ın acımasız taht savaşlarına paralel olarak anlatıyor. Ailesi Sicilya’daki yerel mafya tarafından katledilen henüz 9 yaşındaki Vito Amerika’ya ayak bastığında sınır görevlisinin kendisine yakıştırdığı doğduğu beldenin adı Corleone’yi soyadı olarak alıyor. Henüz 25 yaşındaki genç Vito Corleone (Robert De Niro) yeni vatanında mütevazi hayat kavgasını sürdürmeye çabalarken, yeni düzende mantar gibi biten İtalyan çetelerin tuzağına düşmemek için kaçınılmaz olarak suça ve cinayete bulaşır. Vito’nun yükselişi Michael Corleone’nin 60’lı yılların hemen başlarındaki değişen dünyada gücünü muhafaza etme mücadelesine evrilirken, genç Corleone babasının daha soğukkanlı tabiatının, belki daha hoşgörülü moral kodlarının ötesinde filmi sürükleyen kötücül bir kişiliğe bürünecektir.

İlki kadar beğenilmiş, ilki gibi en iyi film Akademi Ödülü’ne layık görülmüş olan ikinci bölümde genç Coppola tartışmasız bir Şekspir karakteri inşa etmiş. Babasınından miras ‘dostunu yakınında tut, düşmanını daha da yakınında’ prensibini sonuna kadar benimsemiş olan Michael, onca tuzak ve ihanet sonrasında kimseye güvenemeyen, hatta kimseyi sevemeyen Macbethvari bir karanlık kişiliğe dönüşmüştür. Genç adam ardında düzinelerce ceset bırakırken, onun affetmezliğinden yakın aile fertleri de nasibini alacaktır.

Coppola hayatta kalma savaşının dönüştürdüğü anti protagonisti, Mario Puzo ile birlikte ödünsüz bir bakışla kaleme almış. Pacino ailenin yeni reisinin kayıtsız ve durgun mutsuzluğunu çok başarılı bir performansla veriyor. Genç Vito’da De Niro ilk yıllarının coşku ve karizmasıyla çok iyi. Baba oğulun yaşam ve kaderlerinin kesiştiği dönüm noktaları özenle belirlenmiş. Ama şimdi olsa hazır formda bir De Niro bulmuşken Vito Corleone’nin yükseliş hikâyesi daha detaylı ayrı bir ‘prequel’ olarak çekilirdi herhalde.

Yarım asır öncesinin erkek egemen sinema sektöründe kadın karakterlerin bir kez daha fazla geride kaldığı görülüyor. İlk filmin olağanüstü güzel son planında kapılar yüzüne kapanan Kay Corleone (Diane Keaton) ikinci filmde daha çok konu mankeni olarak kullanılmış ve sonunda yine kapı dışarı edilivermiş. Buna karşılık, Gordon Willis’in büyük ekranda parıldayan görkemli mizansenleri ve de Baba filmleri deyince hemen akla düşen Nino Rota’nın muhteşem ezgileriyle, günümüzde benzerine pek rast gelmediğimiz epik sinemanın ölümsüz bir başyapıtı bekliyor izleyiciyi beyazperdede. Bu fırsatı kaçırmayın derim.

(19 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sinir Krizinin Eşiğinde Bir Alman Ailesi / Işık

Alman sinemasının usta yönetmenlerinden Tom Tykver uzun soluklu neo-noir TV dizisi ‘Babylon Berlin’in ardından beyazperdeye ve yaşadığı kentin bugününe geri dönüyor. 75. Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan ‘Işık / Das Licht’in merkezinde Engels ailesi yer alıyor. Baba Tim Engels (Lars Eidinger) bir reklam şirketinde çevre sorunlarına duyarlı büyük şirketler için kampanyalar hazırlar. Anne Milena Engels (Nicolette Krebitz) Nairobi’deki bir kültür projesi için çalışan sivil toplum kuruluşu elemanıdır. Aileyi çiftin biri kız diğeri erkek 17 yaşındaki ikiz çocukları Frieda (Elke Biesendorfer) ile Jon (Julius Gause) tamamlar. Milena’nın Kenyalı eski sevgilisi Godfrey’den (Toby Onwumere) olma ve ayın belli günlerinde aileye katılan küçük Dio’yu da (Elyas Eldridge) kadroya dahil ettiğimizde Engelsler aynı bohem apartman dairesinde

birlikte yaşayan modern bir Alman ailesidir. Ne var ki aynı evi paylaşsalar da hayatları apayrıdır, aile bağlarını çok zaman önce yitirmişlerdir. Evi çekip çeviren Polonyalı hizmetlinin ani ölümünün ardından yeni hizmetçi olarak daireye gelen Suriyeli göçmen Farrah (Tala al Deen) bu kopuk aileyi beklenmedik bir biçimde yeni bir yola sokar. Ailenin bireyleri en mahrem yaralarını ona açmıştır, lakin Farrah’ın aile ile temasa geçişi rastlantı olmayıp onun kendi başına kurguladığı bir planın parçasından başka bir şey değildir.

‘Işık’, sağanak yağmur altındaki Berlin gökyüzünden harika bir kaydırma ile açılıyor ve Christian Almesberger’in maharetli kamerası uzaktaki gökdelenin üst katlarına doğru bir dairede yanıp sönen ışığa yöneliyor. Bu mekânda filmin gizemli karakteri Farrah ile tanışıyoruz. Engels ailesinin fertlerine ise koşut kurguyla verilmiş akıcı bir giriş bölümünde aşina oluyoruz. Farrah’ın ışık terapisi seansında ‘ruhların bazen öldüklerini bilmeyip yeryüzünde başıboş dolaştıklarını, bu dünyayı bırakıp gidebilmeleri için kendilerinin yerine geçecek muadillerin rehberliğine ihtiyaç duyduğu’ bilgisini alıyoruz. Genç kadının trajik geçmişine dair ipuçları için ise filmin çok başarılı kotarılmış final bölümünü beklememiz gerekiyor.

Dinmek bilmeyen ve gece gündüz kenti ıslatan yağmur ve fırtına fonu altında belki de en kişisel yapıtını imzalamış Alman sinemacı. İlerleyen yaşına karşın ‘Koş Lola Koş / Lola Rent’deki kıvraklığını yitirmemiş sineması Almanya özelinde gelişmiş Batı toplumlarının kıyasıya eleştirisi niteliğinde. Hoşgörülü çağdaş görüntünün ardında iletişimsiz, kopuk, arızalı Avrupalı bireylerin yalnızlığını, çaresizliğini anlatıyor. Fantastik ögelerle bezeli, hem hareketli hem duygusal aile dramında, çok renkli müzikal bölümler, canlandırma sekansları kullanıyor, atmosfer ve görsel dünya kurmadaki başarısını bizlere yeniden hatırlatıyor.

Frieda’nın oklarını babasına yönelttiği ‘Batıya özgü dünyanın bütün ayrıcalıklarını vicdansızca kullanıyoruz. Dünyanın uçuruma sürüklenmesinin nedeni biziz. Gezegenimizi mahveden ve ekolojiyi paravan olarak kullanan neo-liberal şirketlere hizmet ediyorsun’ çıkışlarıyla kişisel manifestosunu sunuyor Tykwer. Engels ailesi için herşeyin değişme zamanı gelmiştir. Dünya kolay değişmiyor belki ama Farrah’ın kullandığı yüksek frekanslı LED lambanın ışığı Engelslerin sevgiye olan açlıklarını giderecek, onlara aradıkları güveni bir nebze olsun sağlayabilecek midir?

Ülkemizi sık sık ziyaret eden ‘Schaubühne Berlin’ tiyatro topluluğunun son olarak geçtiğimiz Kasım ayında III. Richard olarak ayakta alkışladığımız efsanevi aktörü Lars Eidinger başta olmak üzere çok başarılı oyuncu kadrosunun yer aldığı bu son dönemin en özel filmi 15 Ağustos’ta gösterime giriyor. Ne yapıp edin izleyin. Filmin kilit bölümlerinde devreye giren ölümsüz ‘Bohemian Rhapsody’nin büyülü sözlerine hep birlikte iştirak edin. Gökyüzünden şöyle sesleniyor Freddie Mercury: ‘Bu gerçek hayat mı yoksa sadece bir hayal mi?’

(12 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gece Yarısı Tam 02:17’de / Silahlar

‘Bu hikâyede birçok kişi tuhaf bir biçimde ölüyor’. Oyunculuktan gelme Zach Cregger’in 2025 yaz mevsimine iz bırakacağa benzer yeni çalışması ‘Silahlar / Weapons’ küçük bir çocuğun ağzından duyduğumuz bu cümle ile açılıyor. Her şey Maybrook İlkokulu’nun aynı sınıfında okuyan 18 öğrenciden 17’sinin bir gece vakti saatler 02:17’yi gösterirken evlerinin kapısını açıp ön bahçeyi geçtikten sonra kayıplara karışmaları ile başlamış, kameralar çocukların toplu halde karanlığa yürüdüğünü saptadığı halde nereye gittikleri bir sır olarak kalmıştır.

Evlatlarından haber alamayan aileler deliye dönmüş, sınıf öğretmeni Julia Gandy (Julia Garner) ile sınıfın kayıp olmayan tek öğrencisi küçük Alex (Cary Christopher) defalarca sorguya çekilmiş, polis teşkilatı ve kasabanın ileri gelenleri olayı çözememekten utanarak her şeyi örtbas etme yoluna gitmiştir. Kederli ebeveynler öfkelerini Julia’dan çıkarmaya çalışırken, alkol sorunu ile baş edemeyen genç kadın Alex’in izini sürerek yaşanan trajedinin esrarına ulaşmaya çalışacaktır.

2022 yapımı çalışması ‘Barbarian’ sinema aleminde ilgiyle karşılanan Cregger, ‘Silahlar’ ile önceki başarısının tesadüfi olmadığını kanıtlıyor. Kendi adıma ‘Barbarian’ın Hitchcock’un ‘Sapık / Psycho’sunu andıran ilk bir saatlik bölümünde usul usul yükselen gerilim duygusunu çok sevmiştim. Cregger’in farklı bir yöne evrilen abartılı finali ‘Barbarian’ın tam bir başarı olmasını engellemişse de, genç yönetmen bu defa aynı hataya düşmemiş. Grimm kardeşlerin ürkütücü masallarının izini süren yeni filminin karmaşık yapısını çoklu karakterlerin farklı bakış açılarından aktarma yolunu seçmiş. Her biri bir kurban ya da suçlu olabilecek karakterlerden sırasıyla Julia, oğlunu kaybetmiş acılı Archer Graff (Josh Brolin), Julia’nın hâlâ görüştüğü eski sevgilisi polis memuru Paul (Alden Ehrenreich), polisten kaçan uyuşturucu müptelası James (Austin Abrams), okul müdürü Marcus (Benedict Wong) ve nihayetinde Alex’in başına gelenler düz bir çizgide değil, birbirinin üzerine eklemlenmiş bir bütünün parçaları olarak sıralanmış.

‘Her Şey Her Yerde Aynı Anda / Everything Everywhere All at Once’ın görüntü yönetmeni Larkin Seiple ile çalışan Cregger, bir dolu çatlak karakterin ‘Ucuz Roman / Pulp Fiction’ tarzı iç içe geçmiş hikâyesinde kontrollü, akıcı bir yönetmenlik sınavı veriyor. Korku – gerilim türüne yeni bir soluk getiren filmin adının neden ‘Silahlar’ olduğuna gelince; hikâyenin düğüm noktasına dair ‘spoiler’ vermemek adına bunu açıklamıyor, şeytani bir gücün elinde herkesin hatta en masumların öldürücü bir silaha dönüşebildiğini söylemekle yetiniyorum.

(09 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tersine Dünya: Daha Çılgın Cuma

Bu kez şiirle bağdaşan bir film var gösterime giren: “Daha Çılgın Cuma”. “Freaky Friday” adlı romanın bu üçüncü (belki dördüncü, esinlenmeleri de sayarsanız, dört yüzüncü) yeniden çevrimi. Melih Cevdet Anday, sanki bu filmi anlatmış “Bayılırım Şu Dünyanın Düzenine” şiirinde… Belki de “Çılgın Cuma” o şiir üzerinden yazılmıştır.

Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı, yazı, baharı, güzü, gecesi, gündüzü sırayla
Ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Beş parmak yerli yerinde
Baş, işaret, orta, yüzük ve serçe
Diyelim ki kalksa da serçe, orta parmağa doğru yürüse
Ne haddine
Yahut akasyanın biri başını toprağa daldırdığı gibi bir gezintiye çıksa
Merhaba kestane merhaba çam
Esselamünaleyküm ve aleykümselam
Kimsin nesin nerelisin derken
Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden
Bir uğultudur başlar rüzgârda
Kökü dışarda, kökü dışarda
Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı, yazı, baharı, güzü, gecesi, gündüzü sırayla
Ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Altta ölüler
Üstte diriler
Gel keyfim gel”

Şiiri okuyunca, filmin ne denli keyifli, ne denli mizah yüklü ve en az bir o kadar da mesaj yüklü olduğunu fark edeceksiniz. Bir film, birkaç kez tekrar çevrilirse, birbirini takip ettirilirse, öyküsü hâlâ sevimli bulunuyor ve beğeniliyorsa, gerçekten güzeldir ve etkileyicidir. Jamie Lee Curtis ve Lindsay Lohan’ın başrollerini paylaştığı 2003 yapımı film, o kadar çok beğenildi ki, 2025 yılında (yirmi yıl sonra) yeniden çekildi. Nisha Ganadra’nın çektiği bu versiyonda Tess Colaman’ın kızı Anna Coleman da “bekâr” annedir ve lise öğrencisi bir kızı vardır Harper Colamen (Julia Butters). Her lise öğrencisi gibi başına buyruk, söz dinlemeyen biridir. Sınıf arkadaşı Lily Reyes (Sophia Hammons) ile sadece birbirleriyle değil, ailelerinin okula çağırılmasına yol açacak kavgaya tutuşurlar. Harper’in annesi Anna okulda, Lily’nin babası Eric Reyes (Manny Jacinto) ile karşılaşır. Evet, bildiniz! İlk bakışta aşk!

Kızlar bu aşka itiraz ederler. Her ne yaparlarsa yapsınlar anne babalarını geri çeviremezler. Bir falcının öngörüsüyle hayatları değişir. Zaten film de orada başlar. Sonrası ise tam da Melih Cevdet’in dizelerindeki gibi…

İyi senaryo, iyi yönetim, iyi oyunculuk, dozunda mizah, kararında mesaj. Keyfini çıkarın.

08 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(06 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Altı Kişinin Aynıyla: Silahlar

Memet Türkkan’ın, çok yıllar önce yayımlanan kitabı, “Güneşin Katli”, bir öğretmenin, birçok tanığın gözünden öldürülmesinin anlatımıydı. Orada yazar “gözünden” yerine “aynıyla” sözcüğünü kullanıyordu. Başlıktaki “aynıyla” oradan alınma…

Bir sınıfın 17 öğrencisi, bir gece, sabaha karşı evlerinden çıkar ve kaybolur. Ertesi gün, sınıfa giren öğretmen doğal olarak şaşkındır ama bütün veliler ve okul yönetimiyle birlikte kolluk kuvvetleri de ondan şüphelenir. Anne babalar, çocuklarının kaybolmasından sorumlu tuttukları öğretmene hayatı, deyim yerindeyse zindan ederler.

Zach Cregger, yazıp yönettiği bu kasaba korku ve gerilim filminde bir mesaj vermekten öte, izleyicinin adrenalinin yükselmesini, böylesi rekorlar kıran sıcaktan ezilen insanların kendilerini unutmasını hedeflemiş. Muhakkak ki, herkes kendince bir kıssa çıkaracak ve hissesini alacaktır. Ancak her izleyenin çıkardığı kendince hisse toplama uymayabilir.

Öğretmen, bir veli, polis, okul müdürü, işsiz (serseri denilebilir mi) ve öğrencinin gözünden aynı konuyu izleriz. Herkes kendi duyguları üzerinden yorumlar yaşananları. Gördükleri, işittikleri olmasa da kişileri zan altında bırakırlar. Kızı kaybolan babanın, yaşadığı acıyla gözü kimseyi görmeden, ilk aklına geleni suçlaması belki doğal gelebilir insana; ancak gerçekler her zaman ve her ne olursa olsun ortaya çıkarlar.

Filmin adı “Silahlar” (Weapons) ama bir yerde gökyüzünde siluet olarak gördük, bir anlamı vardı belki… Cehov, dekorda silah varsa patlamalı diyor, biz perdede silah gördük, ama sanki metafor niyetine konmuştu oraya… Filme adını veren silah(lar) filmin içinde hiç yoktu. İlginç değil mi?

Julia Garner, Josh Brolin, Alden Ehrenreich’in ana karakterler olarak filmi taşıdığını söyleyebiliriz. Özellikle, küçük bir rol olmasına karşın işsiz, uyuşturucu bağımlısı, Austin Abrams gerçekten rol çalıyor ve öne çıkıyor. Genel kanı, toplumsal hoşgörüsüzlük olarak tanımlansa da filmin açıktan ileri sürdüğü bir mesaj yok. Biraz zorlanırsa, ailelerin çocuklarıyla daha çok ilgilenmeleri gerektiği söylenebilir; her ne kadar bütün çocukların ailelerini görmesek de. Ancak çocukların, aile büyüklerine (hele bir de baskı altında kalmışlarsa) itaat etmesi de tartışılabilir.

Filmin, benim çıkarabildiğim mesajı; “Her ne olursa olsun aile içinde, büyük küçük demeden herkese eşit ve açık davranın” denilebilir. Film, çocuklar için “Sen küçüksün, sen bilmezsin” demenin ne kadar hatalı olduğunu kanıtlıyor.

08 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(05 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Eril Bir Dünyada Kadın Olmak / Nisan

Dea Kulumbegashvili’nin dünya prömiyerini yaptığı 81. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen yeni filmi ‘Nisan / აპრილი – April’ geçtiğimiz günlerde Kadıköy Sinematek Evi ve MUBI işbirliği ile İstanbul’daki ilk beyazperde gösterimini gerçekleştirdi.

Auteur sinemacının sabırsızlıkla beklenen ikinci uzun metrajı, yönetmenin önceki başyapıtı ‘Başlangıç / Beginning’de olduğu gibi ‘kadın olmak’ sorununu işliyor. Uzun sekanslar halinde ilerleyen yapım gerek doğum gerekse kürtaj sahneleri olsun tümüyle kadının üreme yeteneğinden kaynaklanan ve erkek egemen dünyada kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı baskı ve engellemeleri gündeme getiriyor.

Gürcü sinemacının doğup büyüdüğü Kafkas köyünde (Lagodekhi) yaşayıp tanık olduklarından yola çıkan film, kamburu çıkmış, yüzü belli olmayan ama kadın olduğu sezilen bir yaratığın boşlukta sallanan gizemli imgesiyle açılıyor. Perdedeki görüntüye eşlik eden besteci Matthew Herbert’in at kemiklerinden yapılmış enstrümanlarla oluşturduğu tasarımda, soluk soluğa bir nefes, bardaktan boşanırcasına bir yağmur ve doğadaki seslere uzaktan uzağa belirsiz çığlıklar eşlik ediyor. Yaratık imgesi yavaş yavaş perdeden silinirken Kulumbegashvili’nin 2020’de Cannes programına seçilmiş, ancak pandemi nedeniyle San Sebastian programına alınmış ilk uzun metrajının açılışını andıran şok edici bir sahne geliyor ardından.

Sabit tek planda izlediğimiz gerçek bir vajinal doğum sırasında işler beklendiği gibi gitmeyince bebek ölü doğuyor. Bu da köyün tek hastanesinde jinekolog olarak çalışan Nina’nın (Ia Sukhetashvili) başını derde sokuyor. Hastane dışında yasa dışı kürtaj yaptığı bilinen genç kadın ölü doğan bebeğin babası tarafından tehdit edilince, sıkıntılı bir soruşturmadan kurtulabilmek için geçmişte birlikte olduğu doktor arkadaşı David’den (Kakha Kintsurashvili) yardım istiyor. Nina’nın işinden başka kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Kürtaj meselesine diğer doktorlar pek bulaşmak istemez. Bu işleri para karşılığı yapan hemşirelere bırakmak herhangi bir ters durumda gencecik kızların hayatını tehlikeye sokabileceğinden, sıkı yasaları delmek suretiyle tozlu topraklı çamurlu köy yollarında evlilik dışı gizli hamileliklere çözüm bulmaya çalışan bir kurtarıcıdır O.

Erkek egemen dünyada kadın olmanın her türlü eziyetini yüklenmiş bir mesih gibidir Nina. Ataerkil düzende kadın olmanın ne denli zor zanaat olduğunu iliklerine kadar hisseder. Belki de bu nedenle kendi hayatında hiç kimseye yer yoktur. Onunla geçen yıllarını çocukluğu gibi özlediğini söyleyen David ya da herhangi bir başkası ile beraberliğin yürümeyeceğini iyi bilir. Çok bunaldığında cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek için köy yollarında karşısına çıkan adamlara seks teklif eder. Herhangi bir şefkat ya da kendisinin tatminine dair bir isteği olduğunda yine şiddetle karşılaşır.

Kulumbegashvili derin bir sosyal bir yaraya parmak basarken, kürtaj ve doğum kontrolü gibi meseleleri sessizlik ve mesafeli estetiğiyle ele alıyor. Realist anlatı ekspresyonist fantastiğe evrilirken kadının çaresizliği çok daha sarsıcı bir biçimde perdeye yansıyor. İlk filminde olduğu gibi farklı bakış ve kamera açıları üzerinden derdini anlatmaya, karanlıkta çığlığını duyurmaya çabalıyor. Açılışın ardından filmin ilerleyen bölümlerinde sıkça karşımıza çıkan, yönetmenin bir söyleşisinde Francis Bacon’ın çizimlerinden esinini aldığını ifade ettiği kimliksiz yaratık figürü Nina’nın içinde yaşadığı toplumun baskısı altında azap çekişinin imgesine dönüşüyor. Doğa canlanıyor, çiçekler açıyor Nisan ayında. Oysa Gürcistan’ın ücra köyünde herşey kasvet altındadır. ‘Allah belki umutsuzluğumuzu yenelim diye bizi zorlukla sınıyordur’ diye düşünmekten kendini alamaz Nina.

Arseni Khachaturan’ın kamerası ve Matthew Herbert’in ses tasarımı ile büyüleyen bu yeni Kulumbegashvili başyapıtını coşkuyla selamlıyor ve tüm sinefillere öneriyorum. İstanbul’daki ilk gösteriminin ardından Nina’nın çizgi dışı hikâyesini Ağustos ayından başlayarak MUBI’den izleyebilirsiniz.

(01 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Biliyorsunuz, Hissediyorsunuz, Oradasınız: Birlikte

“Kötü adam”ı olmayan, kendini anlatan, yani izleyiciyi kendisiyle tartıştırmaya çalışan bir film “Birlikte”. On yıldır bir arada olan ve evlenme talepleri -kimden gelirse gelsin- kabul görmeyen bir çift, küçük bir kasabaya yerleşir. Kız, Millie (Alison Brie) öğretmen, erkek ise Tim (Dave Franco) müzisyendir. Tabii ki, kız çalışıp para kazanırken erkek kendisini var edecek müzik çalışmaları (!) yapmak ister. Buraya kadarı olağan akış… bundan sonrası, sıra dışı, tuhaf ve ürkütücü. Bir mağaraya düşerler, sümüksü bir yapışkanlıkla birbirlerine yapışırlar.

Çoğunlukla korkutucu, iğrenç görünümlü bedenlere dönüşüldüğü için vücut korku filmleri itici olur; bu filmde gerek plastik makyaj gerek bilgisayar efekti, gerekse dekor iticilikten daha çok merak unsuru; dinamik ve etkileyici… Çok da başarılı. Oyuncular da öyle (her ne kadar ikilinin gerçek hayatta evli olmasından kaynaklı olabileceği düşüncesi öne çıkarılsa da, belli ki iyi hazırlanmışlar) ve karakterlerine iyi bürünmüşler. Karakterler, bir bakıma sevimli, ama tedirgin edici yanları da var kuşkusuz. İkilinin geçmişten getirdikleri, birlikte yaşanmışlıkları, anıları ve geçen sürede -belki de- birbirlerinden bıkmaları hem gerilimi yüksek hem de merakı diri tutuyor.

Bir yerde, Platon’un, bir bedende iki can diye özetleyebileceğimiz, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, geçmişle geleceğin, hatta cinselliğin de bulunduğunun söylenmesi, filmin asıl felsefesini sergiliyor. Zaten düştükleri mağarada gördükleri bunun kanıtı.

Hatırlar mısınız, Güzin ile Baha ikilisinin, çok yıllar önce söyledikleri bir şarkı vardı: “Olamam ki, olamam ben benle de sensiz de” (söz ve müzik Oktay Yurdatapan); “Birlikte”yi özetliyor. Filmin senaryosunu da yazan yönetmen Michael Shanks, bu ilk uzun metrajlı filminde gerilimi de, ritmi de kıvamında tutturmuş; dahası iki karakter arasındaki bu bağlı olup olmamayı çok iyi betimlemiş. Bir yanıyla korku, bir yanıyla gerilim (az sayıda klişe trükler olsa da, göze batmıyor), ama öz itibarıyla bir aşk filmi çekmiş. Uzun süre üzerinde konuşulacak, unutulmayacak bir film.

(31 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Her Şey Bir Tokatla Başlıyor / Ne Halt Ettiğinizi Biliyorum

Geçtiğimiz Şubat ayında gerçekleşen 75. Berlin Film Festivali’nden özel bir mansiyonla dönen Frédéric Hambalek imzalı ‘Ne Halt Ettiğinizi Biliyorum / Was Marielle Weiß’da her şey bir tokatla başlıyor. 13 yaşındaki Marielle’in (Laeni Geiseler) okul arkadaşından aldığı ve nedenini sonradan öğrendiğimiz bu sert darbe onun ve çekirdek ailesinin sakin ve sorunsuz gözüken hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

Beklenmedik biçimde telepatik bir güç kazanan küçük kız artık yanlarında olmadığı zamanlarda ebeveynlerinin her yaptığını görüp, ne konuştuklarını duyabilmektedir. Marielle, bir yayın firmasında yönetici olan babası Tobias’ın (Felix Kramer) kitap kapak seçimi konusunda iş arkadaşı Sören (Moritz von Trauenfels) tarafından küçümsenmesini ya da annesi Julia’nın (Julia Jentsch) çapkın ofis arkadaşı Max (Türk asıllı oyuncu Mehmet Ateşçi) ile birlikte dillendirdiği cinsel fantezilerini ifşa ettiğinde ortalık karışır. Etrafa saçılan küçük beyaz yalanları önce inkâra kalkan karı – koca, durumla başa çıkamayınca bir özeleştiri ve karşılıklı itiraf sürecine girer.

Pandemi kargaşası içinde 2020’de gösterime giren ve bizde gösterilmeyen ilk uzun metrajı ‘Model Olympia’ ile bir cinsel yönlendirme sürecinde marazi anne – oğul sorunsalını beyazperdeye taşımış olan Alman yönetmen, artık iki küçük çocuk sahibi bir ebeveyn olarak aile denen kurumun kapalı, yapay, içten pazarlıklı çıkmazını bir kez daha gündeme getiriyor. Marielle’in telepatik tanıklığı, ferah evlerinde huzurlu steril hayatlarını sürdüren karı kocanın içi boşalmış düzenini afişe ediyor, hiçbir şeyin eksik olmadığı korunaklı mekândaki hayatın inanılmaz derecede sıkıcı, hatta dile getirildiği üzere ‘mide bulandırıcı şekilde’ sıkıcı olduğunun altını çiziyor.

Direnişin ardından kabûllenme başlıyor, sorular soruluyor. Monogami gerçekten tek seçenek midir? Julia kocasına ‘Başka insanlarla yatabilmeyi istemez misin?’ diye sorarken, kendisinin Max ile birlikte olmayı ne kadar arzuladığını itiraf etmekten çekinmiyor. Tobias adeta bir ergen delikanlı dürtüsüyle, iş arkadaşına termosunun tersiyle saldırıyor ve onu yaralıyor. Bastırılmış arzular bastırılmış şiddete karışıyor. Medeni Batı insanı sıfatıyla, sonrasında ‘tekrar gerçekten aile olalım ve birbirimize iyi davranalım’ temennilerine sığınma da deneniyor kuşkusuz. Peki, tüm olan bitenin ardından ergenlik çağına yeni girmiş Marielle ile ebeveyni arasında bir uzlaşma sağlanabilecek midir?

Alman sinemacının fantastik bir çıkış noktasından hareketle kotardığı muzip denemesi, iyi kaleme alınmış senaryosu, başarılı oyunculuk performansları ve görsel titizliği ile dikkat çekiyor. Bartholomäus Martin Kleppek’in minimalist yapım tasarımı konforlu ev mekânının soğukluğunu çok iyi yansıtıyor. Beethoven ve Schubert’in sarıp sarmalayan huzurlu ezgileri evin tam ortasından geçen merdivenin çıkardığı metal sesler ile çelişiyor. Hüzünlü bir karamsarlığın ardından Hambalek hikâyesini yine de, ufacık da olsa bir umut ışığını esirgemeden, Brahms’ın bizde de Türkçe sözlerle bilinen ünlü ninnisi ‘Cradle Song’un dokunaklı tınıları ile sonlandırmayı seçiyor.

Aile denen kurumun karanlığı üzerine bu ilginç film yaz mevsiminin en iyilerinden. Umarsız ve mahkûm edici bir Haneke tavrı beklemeden izleyebilirsiniz.

(22 Temmuz 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dünyamıza Bir Hediyeydi: Jane Birkin

Muhteşem bir sanat mirasının üstüne doğuyor iki yıl önce 16 Temmuz günü kaybettiğimiz ünlü oyuncu, müzisyen, model, yazar, yönetmen Jane Birkin. Yaşı tutanlar iyi bilir, 60’ların ve 70’lerin vazgeçilmez stil ikonuydu. Bunun için adına yapılmış bir şarkı bile var. Aşık olduğu adam tarafından yazılıp bestelenmiş.

Müthiş bir protestçiydi. İnsan haklarından, doğanın korunmasına, kadınların kendi vücutlarına sahip çıkmalarından, hayvan haklarına, savaşlar başta olmak üzere her türlü adaletsizliğe karşı yılmaz bir direnişciydi. Sapına kadar gerçek biriydi. Ne yazık artık dünyamızda çok zor bulunan bir özellik oldu bu.

“Modern Teknoloji Çağımız” diye övünüp durduğumuz günümüzde, hepimizin gözünün önünde Ukrayna’dan Gazze’ye canlar yakan savaşlar sürerken, bir “Üçüncü Dünya Savaşı” ihtimalinden, pazardan limon portakal satın almak gibi sanki çok sıradan bir şeymiş gibi söz edilip dururken, Birkin gibi yüce vicdanlı bir güzel insanın yokluğunu çok daha fazla hissediyor insan.

Büyük aşkların, duyarlılıkların kadınıydı Jane Birkin. Kendi de büyük acılardan payına düşeni almıştı. Ama ölüm yaklaşırken bile yaşama umutla bakabilecek kadar cesur ve muzip bir yürekti…

*****

Aşırı sıcak olması dışında olağan bir Pazar öğleden sonrasıydı, 16 Temmuz 2023. İzlediğim yabancı televizyon kanallarının haber endekslerinde gezinirken Jane Birkin’in Paris’teki evinde hayatını kaybettiği haberiyle karşı karşıya kalınca, bir anda gözlerimin dolmasını önleyemedim. Zaten buna yeltenmedim bile. Bıraktım yaşlar aksın bildikleri gibi.

Bazı insanlar vardır, tanısanız da şahsen tanımasanız da insanın içine sokacağı gelir. Jane Birkin benim için de sayısız seveni için de öyle biriydi. O insanlar dünyanın hangi köşesinde soluk alıyor olurlarsa olsunlar.

Aynı gün Paris’in İspanyol – Fransız asıllı Belediye Başkanı Anne Hidalgo yayınladığı mesajda Jane Birkin’i “İngilizlerin en Parisli’si bizlerden ayrıldı. Onun şarkılarını, onun gülüşlerini, onun bize her zaman eşlik eden eşi benzeri olmayan aksanını hiç unutmayacağız,” sözleriyle uğurlamıştı.

Buna bence bir de Jane Birkin’in o olağanüstü mizah gücünü, doğallığını ve özgür ruhunu eklemek gerekiyordu.

Doğum tarihi bile mizah konusu

Jane Birkin, öncelikle, oyuncu, müzisyen ve model olarak, iri mavi gözleri, gülünce aydınlanan yüzü ve doğuştan gelen zarafetiyle, 60’ların ve 70’lerin çok önemli bir stil ikonuydu.

“Ex fan des sixtees, little baby doll – 60’ların eski fanı, minik bebek” diye çok güzel bir şarkısı bile var sesine çok yakışan. Aşık olduğu adam, Serge Gainsbourg onun için yazıp bestelemiş. Jane için daha pek çok şarkı yaptığı gibi.

Bu arada güçlü yaşam sevinci, canlı cansız yaratılmış her şeye duyduğu büyük saygı, sevgi, şefkat; adaletsizliklere isyanı, daha altı yaşında idama karşı pankart taşıyarak katıldığı protesto gösterilerinde, elinde megafonuyla, “Baby – boomer” diye bilinen “68 Kuşağı”nın sokaklara en yakışan mensuplarından biriydi Jane Birkin.

Tam adıyla Jane Mallory Birkin Londra’da doğup büyüyor. Chelsea’da, başkentin en gözde semtlerinden birinde. Kayıtlara göre doğum tarihi 14 Aralık 1946. Ama Jane Birkin, soranlara “27 Aralık doğumluyum” diyor çıkıyor. Yıl da canı çekerse “1947” oluyor. İsterse “1946.”

O an canı nasıl isterse öyle takılıyormuş eğlenceli olsun diye. Muzip bir kadın, doğuştan.

Jane Birkin’in çocukluktan çıkıp genç kızlığa adım attığı 1960’larda ve özellikle 60’ların ortalarında “Swinging London” diye anılan başkent Londra, fokur fokur kaynayan bir kazan. Yaratıcılık tavan yapmış. Müzik, moda, sinema dünyası, kültürel alanlar kıpır kıpır, fıkır fıkır.

“Beatles” konserlerinde gençlik “Yee, ye, yee” diye çığlık çığlığa kendinden geçiyor. Altmış küsür yıl sonra, yetmiş küsür yaşında hâlâ sahnelerde izleyicileri büyüleyebilen Mick Jagger’ın kurduğu “Rolling Stones” efsane. “The Animals” ve tabii ki onların asla unutulmaz “The House of the Rising Sun” şarkısı hâlâ kalbimizde.

Mini eteğin mucidi Mary Quant. Güzeller güzeli top model Jean Shrimpton ile sevgilisi “Korkunç Koleksiyoncu” filminin unutulmaz Terence Stamp’ı muhteşem bir çift. “Darling” filmi ile “Doktor Jivago” filminin Julie Christie’si büyüleyici.

Yok yok. Bütün gözler Londra’ya çevrilmiş. Herkes orada olmak istiyor.

Henüz sıska bir oğlan çocuğu görünümünü üstünden atamamış yeni yetme Jane Birkin, işte böyle bir ortamda, Jean Shrimpton gibi güzel bir kadına dönüşme, sanat, sinema ve gösteri dünyasında yerini alma hayalleri kuruyor ve kendi kaderini çizme yolculuğuna hazırlanıyor.

Bu arada aristokrasiyle bağlantılı bir aileden geliyor Jane Birkin. Kökenleri taa 1650’lere, Stuart Hanedanı’ndan İngiltere – İskoçya – İrlanda Kralı İkinci Charles’a kadar uzanıyormuş.

Ama Birkin ailesi öyle geleneksel Ascot Kraliyet At Yarışları haberlerinde, renk renk tüylü, çiçekli demode şapkaları, dantel ya da saten eldivenleriyle fotoğraflarını görmeye alışık olduğumuz düşeslerden, leydilerden, melon şapkalı, rugan ayakkabılı şık bastonlu düklerden, lordlardan değil.

Babası David Birkin, İngiliz Kraliyet Donanması’nın komutanlarından. Bir gözü korsan gibi siyah bir bantla kapalı. Ama giyinişten davranışa tam bir tarz adamı. Çocukluğundan beri hastalıklı olan gözünü savaşta kaybetmiş. Savaştan sonra, eşinin yazdığı senaryolar uyarınca üç çocuğuyla bahçede koşturup oynarlarken ona hep korsan rolü düşüyor. Babasının çok iyi bir matematikçi, çok yetenekli bir oyuncu, çok cesur ve sakin biri olduğunu söylüyor Jane Birkin. Çok hayran babasına.

İkinci Dünya Savaşı’nda “gizli servis” için çok tehlikeli görevler yapmış genç teğmen Birkin. Filmlerde de örneklerini gördüğümüz gibi, ayın çıkmadığı karanlık gecelerde Manş Denizi’nde dalgalarla boğuşarak, yeraltı direnişini örgütlemekle görevlendirilen kişileri küçük gemilerle gizlice Nazi işgali altındaki Fransa’ya götürüyorlar. Geri dönerken de hava operasyonlarında yaralı olarak kurtulan pilotlarla, Alman esir kamplarından kaçmayı başaran askerleri İngiltere’ye kaçırıyorlar.

Küçük gemilerde radar olmadığından David Birkin, gemiyi karaya oturtmamak için, pergel gibi aletlerle Fransa kıyılarındaki kayalıkları hesaplarmış tek tek. Üstelik genç teğmeni fena halde deniz tutarmış. Böyle anlatıyor kızı Jane.

Jane Birkin’in annesi, sahne adıyla bilindiği gibi, Judy Campbell, dile kolay, 1935 – 2002 yılları arasında, tam altmış yedi yıl sahne ve kamera ışıklarının altında kalmayı başarmış çok ünlü bir tiyatro, sinema, televizyon, müzikal yıldızı, revü sanatçısı, şantöz ve yazar.

1940’lı yıllarda Londra’ya bombalar yağarken söylediği, sözlerini uzun bir ilişki yaşadığı Eric Maschwitz’in yazdığı, “A Nightingale Sang in Berkeley Square” adlı şarkıyla efsaneleşiyor. Yeteneğinin yanısıra fotoğraflarından anlaşıldığına göre, olağanüstü güzel alımlı ve çekici bir kadın.

Sahne tozu yutarak doğup büyümüş Jane Birkin’in annesi Judy Campbell. Tiyatro sahibi ve oyun yazarı bir baba ile oyuncu bir annenin kızı. Judy Campbell, ünlü yazar, yönetmen ve müzisyen Noel Coward’ın “ilham perisi” diye anılıyor. Londra’nın West End tiyatrolarında Noel Coward’ın ve Bernard Shaw’ın oyunlarının vazgeçilmez oyuncusu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra Nazi uçaklarının bombardımanlarından enkaz yığınına dönerken, Noel Coward’ın yönetiminde, halka moral olsun diye, tiyatro sahnelerinin perdelerini açmaya devam ediyorlar. Her hafta turneye çıkıp, askerler için gösteri yapıyorlar.

1914 doğumlu Teğmen David Birkin ile 1916 doğumlu Judy Campbell, 1943 yılında savaş devam ederken evleniyorlar. Evlilikleri David Birkin’in 1991 yılında vefatına kadar kırk sekiz yıl sürüyor. İki kız bir erkek üç çocukları oluyor. Kocasının kaybından sonra Judy Campbell başka evlilik yapmıyor.

Judy Campbell 2004 yılında vefatından önce, son olarak, 2002‘de ünlü “Forsyte Efsanesi” dizisinde, misafir oyuncu olarak iki bölüm için kameraların karşısına geçiyor. Ardından Londra’da veda konserleri vererek, anılar eşliğinde, oyunlarından parçalar sahneleyerek, şenlikler ve gösterilerle, 1935 yılında on dokuz yaşında başladığı oyunculuğa, altmış yedi yıl sonra, seksen altı yaşında veda ediyor. İmrenmemek elde değil.

Çocukluğundan itibaren onun gibi sanat yolunda yürümek isteyen kızı Jane Birkin de oyuncu ve şarkıcı torunları Charlotte Gainsbourg ile Lou Doillon da, hepsi güzel kadınlar olsalar da, anneanne Judy Campbell’in güzelliğiyle yarışmaları mümkün görünmüyor. Ancak hepsinin muhteşem bir sanat mirasını arkalarına alarak dünyaya geldikleri açık.

Kocaya inat oynanan çıplak sahne

İki skandal ve kopan büyük bir gürültüyle, sinema ve müzik dünyasına tepkili uçak gibi iniş, pardon giriş yapıyor Jane Birkin. Biri 1966’da Londra’da “Blow – Up / Cinayeti Gördüm,” filmiyle, diğeri ise 1969’da Paris’te Serge Gainsbourg’la birlikte söyledikleri “Je t’aime… moi non plus” şarkısıyla adını dünyaya duyuruyor. Hem de ne duyuruş!

Jane Birkin, on altı – on yedi yaşında sanat yolculuğunun başında, Londra’da annesinin ünü ve çevresi sayesinde, bazı filmlerde ve tiyatro oyunlarında küçük roller buluyor.

James Bond filmlerinin müziklerinin ve daha birçok film müziğinin besteci olarak ün yapan yakışıklı, karizmatik orkestra şefi John Barry 1964 yılında sahneye koyduğu ve yönettiği “Passion Flower Hotel” müzikalinde Jane Birkin’e rol veriyor. 1965 yılında evleniyorlar.

Çok sevdiği babası, on sekiz yaşındaki gözünün bebeği kızının, kendinden on üç yaş büyük, adı “kadın düşkünü”ne çıkmış, ilk karısından boşanmış bir adamla evlenmesine sinirleniyor.

Jane 1967 yılında yirmi bir yaşında ilk kızı Kate Barry’i kucağına alıyor. Bu kelli felli, Oscar ödüllü, dahi diye nitenen ünlü adamın etrafında bir sürü genç güzel kız ve kadın varken, kendisine nasıl ve neden ilgi duyduğunun şaşkınlığını üstünden atamadan, 1968 yılında boşanıyorlar.

Kocası gece uyanırsa yatakta kendisini çirkin görmesin diye, göz kalemini yastığın altına saklar, öyle uyurmuş çiçeği burnunda gelin Jane Birkin. On yedi yaşındayken kendisine aşık olan ilk erkek John Barry olduğu için onunla evlenmiş. Öyle diyor Jane Birkin.

Jane üç yıl süren evliliği sırasında, 1966 yılında, ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin Londra’da çekeceği “Blow – Up” filminin deneme çekimlerine başvuruyor. Filmde adı bile geçmeyen sarışın uzun saçlı model olarak iki kısa sahnede oynamak üzere seçiliyor.

Film gösterime girdiği gün, Jane’in arkadan çıplak olarak göründüğü üçlü yatak sahnesi olay oluyor. Sinema gişelerinin önünde kuyruklar oluşuyor, cadde adam almıyor.

Jane Birkin’in adı bir günde Londra’ya yayılıyor. Hatta Londra’da kopan gürültünün yankıları Paris’e kadar gidince, filmin gösterildiği Champs Elysées Bulvarı civarındaki sinemanın önünde de kuyruk oluşuyor, bir görgü tanığının anlatımına göre.

Jane Birkin, sansürün makasına kurban gitmemesi için çok kısa tutulan bu sahneyi, kocası Barry “Sen bu sahneyi çıplak oynamaya cesaret edemezsin,” dediği için oynamış. Yoksa deneme çekimleri için müracaat ettiği sırada, savaş sonrası modern sanat filmlerinin en önemli ustalarından biri kabul edilen yönetmen Antonioni’nin kim olduğu ve sinema dünyasındaki yeri konusunda en ufak fikri yokmuş.

“Çocuktan al haberi” derler ama kocası John Barry’nin bir kadınla Roma’ya “kaçtığı” haberini, babası David Birkin bildiriyor kızına telefonda.

“Kocan bir kadınla Roma’ya gitti. Kate’yi al, bir taksiye bin, hemen bize gelin,” diyor.

Kayıp koca John Barry bir süre sonra sevgilisiyle Amerika’ya gidiyor. Oraya yerleşiyor. Toplamda dört kere evleniyor. Jane Birkin’den olan kızı Kate’nin yanısıra sayısız çocuğu oluyor.

On dokuz yaşında evlendiği adamdan, emekleyen bir kız çocuğuyla, yirmi iki yaşında dul kalan Birkin, bir süre baba evinde yaşadıktan sonra, İngiltere ve Amerika’da rol aramaya girişiyor. Yeni hayatına yön vermek için.

Birbirleri için “korkunç” demişler

Yıl 1968, başrolünü Serge Gainsbourg’un oynadığı, Pierre Grimblat’ın çektiği “Slogan” filminde, kırklı yaşlardaki adamın aşık olduğu genç İngiliz kızı rolü için aranan kız, pardon genç kadın, Londra’da baba evinde bulunuyor.

Jane, heybesinde Londra’da sinema kapılarında kuyruklar oluşturan Antonioni’nin “Cinayeti Gördüm / Blow – Up” filmi, kızı Kate’yi kucağına alıp Paris yoluna düşüyor.

Jane ile Gainsbourg’un ilk karşılaşmaları hiç umut verici olmuyor. İkisi de birbirini “korkunç” buluyor. Jane Birkin, Gainsbourg’u o kadar sevmiyor ki, adını bile doğru dürüst telaffuz edemiyor. Zaten o sırada Fransızca da bilmiyor.

Hatta durmadan kendisine sataşıp dalga geçen ya da görmezden gelen bu alaycı “korkunç adam”a dayanabilmek için destek olsun ve kaçan keyfini biraz yerine getirsin diye kendisinden bir yaş büyük ağabeyi Andrew’ü yanına, Paris’e çağırıyor.

Ama bu karşılıklı olumsuz yargı, Serge Gainsbourg ile Jane Birkin ikilisinin ilişkilerinin bir süre sonra fırtınalı bir aşka dönüşmesine, adlarının “20. yüzyılın en büyük aşıkları” arasına yazılmasına, yıllar sürecek yaratıcı ortaklığa, sayısız güzel şarkıya ve hiç bitmeyecek bir dostluğa dönüşmesine engel olmuyor.

Aşklarının sonu ayrılık olacak olsa da.

İkinci Evre: “Zor bir aşk. Zor bir ilişki onlarınki. Şu ‘imkânsız’ deneninden”

“Serge’siz mutlu olamayacağımı biliyordum,” diye yazmış anılarında Jane Birkin, Gainsbourg’un ardından. Belli ki yaşamına giren çıkanlara rağmen kimseyi koyamamış onun yerine.

1968’de “Slogan” filmini çekerken başlayan fırtınalı aşk hikâyeleri, 1980’de Jane Birkin’in, sabrının taşırıp, yaşamını tek başına kurmak üzere yürüyüp gitmesiyle kopuyor. Ama kopma sonlanma anlamına gelmiyor. Bu ayrılığın ardından, ortak çalışmalarının ürünü, daha nice şarkı geliyor dünyaya.

Yaşamının bu ikinci evresinde, yani 1968’de Londra’dan Paris’e taşınan Jane Birkin daha “Slogan” filminin çekimleri devam ederken harekete geçiyor. Film bitince kızını alıp genç bir dul olarak tekrar İngiltere’ye baba evine dönmek istemediği için yeni bir film arayışına giriyor.

Alain Delon’un başrolü eski nişanlısı Romy Schneider ile paylaşacağı, Jacques Deray’ın çekeceği “La Piscine – Sen Benimsin” filmini gözüne kestiriyor. Bu filmde kendisine bir yer bulabilmek için Delon ve Schneider ile görüşmeye gidiyor.

İkisinin de olumlu karşılamaları üzerine filmde Maurice Ronet’in kızını oynamak üzere seçiliyor.

“Sen Benimsin” filmi, Alain Delon’un, Almanya’da içine yuvarlandığı melankoli batağından ve derin inzivadan çekip çıkarıp setlere döndürdüğü Romy Schneider’e Fransız “yönetmen” sinemasının kapılarını açan, çok önemli ikinci bir başlangıç noktası olmakla kalmıyor, bu bir. Gencecik Jane Birkin’in de adını uluslararası alanda sinemaseverlere öğrettiği çok önemli bir film oluyor, bu da iki.

Böyle böyle yeni hayatını Paris’te kurmaya başlayan Jane Birkin, giderek Fransa’yı ikinci vatanı kabulleniyor. Babasının Fransız direnişçilere duyduğu hayranlık ve büyük saygı da Birkin’in seçiminde etkili olmuş.

Ve tabii, aşk…

“Fransız dilinin en güzel aşk şarkılarından bazıları benim için yazıldı,” demeyi seviyor Jane Birkin. Hangi kadın böyle bir şeyden gurur duymaz zaten? Ama zor bir aşk, zor bir ilişki onlarınki.

Şu “imkânsız” deneninden.

“Ahlar, oflar, ohlar, iç çekmeler, inlemeler”le patlayan skandal

Serge Gainsbourg – Jane Birkin ikilisi, 1969 yılında, birlikte söyledikleri “Je t’aime… moi non plus” şarkısı yüzünden büyük bir skandala yol açıyorlar. Şarkı boyunca tekrarlanan iç çekmeler, inlemeler, ahlamalar, ohlamalar, fısıldaşmalar alenen erotizmi ya da adlı adıyla söyleyelim orgazmı çağrıştırdığı için.

Eh, buna tabii, kimilerinin yüreği dayanmıyor. BBC, ona ne oluyorsa, şarkıyı anında yasaklıyor. Vatikan şarkıyı derhal lanetliyor.

Şarkının İngiltere, İtalya ve Franko İspanya’sında radyolarda çalınması hemen yasaklanıyor.

Ama böyle durumlarda hep olduğu gibi, şarkı jet hızıyla önce Avrupa ülkelerine, sonra her yere yayılıyor. Aynı yıl İngiltere’de liste başı oluyor. 1970’de de Amerika listelerine giriyor.

Yıllar sonra bile hâlâ her çalındığında, o “ahlar, ohlar, oflar, fısıldaşmalar” duyulunca kulaklar dikilir, şarkı gülümsetir, keyif verir.

Gainsbourg aslında şarkıyı Birkin’den önce ilişkide olduğu Brigitte Bardot için yapmış 1967’de. Bardot’un “Benim için dünyanın en güzel aşk şarkısını yap” talebi üzerine. Öyle diyorlar. Hatta şarkıyı birlikte söyleyip kayda almışlar. Ama ilişkileri bir yere gitmeyince, Bardot yürüyüp gitmiş. Terk ettiği kocası Alman iş adamı Gunther Sachs’a dönmüş. Şarkının kaydının yayınlanmasını yasaklamış. Aslında yasağı koyanın Gunther Sachs olduğu söylenir.

Serge Gainsbourg, ilk ortak projeleri olarak, 1969’da şarkıyı Jane Birkin’le beraber tekrar söyleyip kayda alıp yayınlıyor.

Şaka gibi ama gerçek, bu arada Brigitte Bardot ile Jane Birkin, 1973 yılında Bardot’un eski kocası Roger Vadim’in yönettiği, “Don Juan 73” filminde, yatakta çıplak çekilen bir aşk sahnesinde oynamak üzere kamera karşısına geçiyorlar birlikte.

Jane Birkin’in muzipliğinin sonu yok. “Brigitte’yi saçının telinden ayak parmaklarına kadar baştan ayağa milim milim inceledim. Gerçekten çok güzel bir kadın, tek bir kusur bulamadım,” diyor gazetecilere bir röportajında.

Serge Gainsbourg ile Jane Birkin ikilisi aşk yaşamlarında çok kıskançmışlar. Brigitte Bardot ile Jane Birkin’in oynadığı sahne çekilirken, Gainsboug’un “hal-i-pür melali”ni izlemek bayağı ilginç olabilirdi.

Rivayete bakılırsa Serge Gainsbourg, Bardot’un eski kocası filmin yönetmeni Roger Vadim’i kıskanmış.

Fotoğraf karelerinden yansıyan mutlu aile tablosu

Jane Birkin 1971 yılında, yirmi beş yaşına, ikinci kez anne olarak giriyor. Kızı Charlotte Gainsbourg’u dünyaya getiriyor. John Barry’den olan ilk kızı Kate de onların yanında. Kızlardan biri Gainsbourg’un koltuğunun altında, diğeri Jane’nin kucağında, bull terrier cinsi köpekleri Nana hep dizlerinin dibinde bol kahkahalı mutlu bir aile tablosu çiziyorlar, doğa içinde geniş bahçeli evlerinde.

O “korkunç adama” karşı kendisine “destek olsun, hayatına biraz neşe katsın” diye kız kardeşi Jane tarafından Paris’e davet edilen ancak oraya gelince Serge Gainsbourg’a hayran olan, onların yanından ayrılamayan ağabey Andrew da durmadan Gainsbourg – Birkin ailesini fotoğraflıyor.

Çift 1980 yılında ayrılana kadar Andrew gelip gidip, onları fotoğraflamaya devam ediyor. 2013 yılında “Jane & Serge / A Family Album” adlı çok özel bir fotoğraf kitabıyla ortaya çıkıyor.

Meraklısını gerilere, artık mevcut olmayan bambaşka bir dünyaya götüren albümde, Jane Birkin’in önsözünün yanısıra, ağabey Andrew’ün Jane’nin çocukluk aile fotoğraflarıyla süslediği, “Jane ve Serge ile ilgili anılar” yazısı da yer alıyor.

Andrew Birkin de ünlü bir sinema yönetmeni ve senaryo yazarı. Yeni yetme yıllarında harçlığıyla aldığı ucuz fotoğraf makinesiyle kız kardeşleri Jane ve Linda’yı fotoğraflayarak başlamış bu mesleğe. Sinemayı ünlü yönetmen Kubrick’in yanında öğrenmiş. Ayak işlerinden başlayıp, yönetmen yardımcılığına kadar gidiyor. “Gülün Adı” filminin senaryosunun altında da Umbero Eco ve Gerard Brach’la beraber imzası var.

“Ben Serge aşığım. Andrew da Serge aşık. Serge de Andrew’a aşık. Üçlü bir ‘trio’ olduk biz” diye dalgasını geçiyor Jane Birkin o mutlu dönemlerde.

Jane’nin bir de hasır sepet hikâyesi var bu yıllarda. Gainsbourg’la beraber ‘70’lerde Portekiz’e yaptıkları seyahatte balıkçılarda rastladığı hasır balık sepeti kısa sürede vücudunun ayrılmaz uzantısına dönüşüyor. Neredeyse kendisi kadar meşhur oluyor sepet çünkü Jane hasır sepetsiz hiçbir yere adım atmıyor.

Şarkıları, aşkları gibi, her şeyi olay Jane Birkin’in. Takıyor koluna hasır sepeti çanta gibi, çıkıyor çarşıya pazara. Baloya resmi davete, partiye, galaya da onunla gidiyor. Yerine göre T-shirt, pantalon ya da kazakla, yerine göre abiye elbise ve yüksek topuklarla. Şık giyindiği zamanlar hasır sepeti de ihmal etmiyor. Sapını ve üstünü parlak kağıtlarla sarıp süslüyor.

Yanılmıyorsam yönetmen Clelia Cohen’in belgeselinde izledim, Birkin bir televizyon çekiminde muhabirin “Sepetinizde neler var? Çok merak ediliyor. Gösterir misiniz?” sorusu üzerine, keyifli gülücükler saçarak hasır sepetin içindekileri kamera önünde teker teker masanın üstüne çıkarıp sergiledi.

Deri kapaklı not defteri, kalem, kitap, makyaj çantası, cilt temizlik malzemeleri, minik el bezleri havlular, acil durumda lazım olacak giysi, ilaç ya da merhemler. Bir şişe şarap. Aklımda kalanlar bunlar. Sepette bir şişe şarap mutlaka her zaman olurmuş. Öyle yanıtladı Jane Birkin muhabirin sorusunu.

Birkin’in hasır sepeti, kısa sürede Fransa’dan başlayıp çeşitli ülkelerde, birer hasır sepet edinen genç kızlar ve kadınlarla yaygın bir trende dönüşüyor, moda oluyor. O sırada iki çocuk annesi olan Jane Birkin hasır sepetle bile hâlâ stil ikonu olabildiğini, olunabileceğini kanıtlıyor.

İş, Hermes’in 1984’de onun için “Birkin Çantası” adını verdiği bir çanta tasarlamasına kadar gidiyor. O sırada da Birkin üç kız çocuğu annesi olmuş, kırkına merdiven dayamış durumda.

Birkin bizden, dünyamızdan ayrıldı ama stil ikonluğu hâlâ sürüyor. 11 Temmuz 2025 tarihli Posta Gazetesi’nin haberinde, Hermes’in orijinal Birkin modeli çantasının müzayede evi Sotheby’s Paris’te, 20 dakika içinde 10 milyon dolara satıldığı bildiriliyordu. Hermes artık Birkin model çantayı sadece sadık müşterilerine satıyormuş.

Hayat hep mutlu fotoğraf kareleri gibi akıp gitmiyor, ne yazık ki…

“Ayrılık masanın üstündeydi / kahve bardağınla limonatamın arasında / onu oraya sen koydun” der değerli şairimiz Nazım Hikmet ayrılığı böylesine güzel anlatan üç kısa mısraında.

Gainsbourg ile Birkin müzik ve sinema alanında birlikte çok güzel işler yapıyorlar. Keyifli ve mutlu zamanları da var çokca, fotoğraf karelerinin tanıklık ettiği gibi.

Aşk evet sonuna kadar ama, hiç kolay bir adam değil dünyanın en ünlü müzisyenlerinden biri kabul edilen, yakınlarınca çok iyi kalpli, çok utangaç ve çok cömert biri olduğu söylenen Serge Gainsbourg.

Rus, Ukrayna asıllı Yahudi göçmen bir aile, 1917 Bolşevik İhtilali’nin ardından 1919’da İstanbul üzerinden Rusya’dan Paris’e kaçıyorlar. Baba klasik müzik eğitimli piyanist, kabare ve gazinolarda çalıyor. Anne Kırım doğumlu, mezzo soprano. Paris’te konservatuara devam ediyor.

1928 yılında Paris’te müzik sesinin yükseldiği bir eve doğan Serge Gainsbourg, ikiz kız kardeşi Lilian ve ablası Jacqueline’yle hemen piyanonun başına oturtuluyor. Ancak Gainsbourg’un çocukluğu, ne yazık ki, Nazi Almanyası’nın tüm Avrupa’nın yanısıra 1940 yılında Fransa’yı da işgalinin beş yıl boyunca yaşattığı korkunç acılar, korkular, dramlar ve travmalarla zedeleniyor, yara alıyor.

Beraberlikte yeterli ihtimam gösterilmediği ya da gösterilemediği için, bir çocuk ve on iki yıllık birlikteliğin ardından ilişkileri kopuyor. Ayrılıyorlar 1980 yılında.

Gainsbourg’un giderek dozu artan alkol ve diğer bağımlılıkları, buna bağlı olarak davranışlarının değişmesi, zaman zaman kabalığa ve şiddete yönelmesi, melankoniye batması, gece hayatı, ihanetleri Jane Birkin’in sabrını taşırıyor ve Gainsbourg’u terk ediyor.

Yaşamını tek başına kurmak, kendine yeni bir hayat yolu çizmek üzere yürüyüp gidiyor.

Gainsbourg’un birlikte yaşanması çok zor bir adam olduğunu söylüyor Jane Birkin. Ama yaratıcı ortaklık ve dostluk sürüyor. Bağlılık da. Birbirlerine duydukları sevgi de öyle.

Üçüncü Evre, “Yeni bir hayat, yeni bir ben ve yeni bir kadın yaratmak”

Tan yeri henüz ağarmamış. Jane Birkin ile ortanca kızı Charlotte Gainsbourg, sırtlarında montları ayaklarında çizmeler, tepelik kırlık ağaçlık bir arazide ağır ağır yürüyorlar laflayarak. Onlar mola verip iki taşın üstüne karşılıklı oturup termostan doldurdukları bardaklarını yudumlayarak sohbete devam ederken, güneş yavaş yavaş ufuktan yükseliyor.

Charlotte’nin, oyuncu, müzisyen, model, stil ikonu, yazar, aktivist, kadın hakları ve sivil haklar savunucusu, doğa tutkunu annesi Jane Birkin’in ardındaki kadını tüm gerçekliğiyle ortaya koymak için 2020’de yapımcılığını üstlenip yönettiği, müziklerini yaptığı “Jane par Charlotte – Charlotte’nin Gözüyle Jane” belgeselinin çekimindeler.

Anne Jane Birkin ile kızı Charlotte aralarındaki bütün duvarları indirmişler, bütün perdeleri kaldırmışlar. Olabildiğince en doğal, en kendi hallerindeler.

Bir sahnede ana kız yatakta uzanmış keyif yapıyorlar. Anıları tazeleyerek geçmişi yâd ediyorlar. Annelik, çocuklar, kocalarla ilişkiler. Charlotte kolunun üstünde doğrulup, “Kate’yi yirmi bir yaşında doğuruyorsun. Bu kadar genç yaşta anne olmaya korkmadın mı?” diye soruyor annesine merakla.

“Tam tersine,” diyor Birkin kıkırdayarak, “Ben asıl, ‘ya anne olmazsam’ diye korkuyordum.”

Bir başka sahnede ağaçlar yeşillikler içindeki bahçeye bakan mutfaktalar. Masaya karşılıklı oturmuş, kahvelerini yudumlarken, o tadına doyum olmaz mutfak sohbetlerinden birine dalmışlar. Birkin heyecan içinde kızına fiziksel ve ruhsal nasıl bir dönüşüm geçirdiğini anlatıyor, eline aldığı mutfak makasını göstererek.

“Bir gün cesaret buldum, aldım elime mutfak makasını, tuttum saçımı ucundan iki santim kısalttım. Ertesi gün bir iki santim daha. Daha ertesi gün üç santim daha. Saçım iyice kısalana kadar kese kese böyle devam ettim.”

07 Temmuz 2021’de Cannes Film Festivali’nde düzenlenen “Jane par Charlotte” belgeselinin galası Jane Birkin’in halkın karşısına çıktığı son gösterim oluyor.

Gala’dan iki ay sonra 06 Eylül’de beyin kanaması geçiriyor. Ama tedavi başarılı oluyor, iyileşiyor.

Jane Birkin, “Jane par Charlotte” belgeselinin çekimlerinden hemen önce yoğun bir tedavi sürecinden çıkmış zaten. Lösemi tedavisinden. Teşhis 1999’da konuyor. 2006’da tedaviye başlanıyor. Bu tedaviler aralıklarla, 16 Temmuz 2023’de vefatının hemen öncesine kadar sürüyor.

“Üçüncü adam”ın dayanılmaz çilesi

Jane Birkin’in hayatına giren “Üçüncü adam,” ayrılmış olsalar da onun ne Gainsbourg tutkusuyla ne de hasır sepetiyle baş edebiliyor.

1980’de Serge Gainsbourg’u terk ettikten sonra, 1981’de Fransız yönetmen Jacques Doillon’u görüyoruz Jane Birkin’in hayatında. Heybesinde “yönetmen sineması”yla geliyor Doillon.

Aile hayatı ve kadın sorunlarını konu alan, genç deneyimsiz kadın oyuncuları başrolde oynattığı ağır dramatik, travmatik, acıya vurgu yapan realist filmleri var Doillon’un. Epey de ödülü.

Jane Birkin Fransa’daki sinema hayatının ilk yıllarında daha çok Claude Zizi gibi yönetmenlerin çektiği komedilerde ve romantik popüler filmlerde oynuyor. Televizyon yapımlarında yer alıyor. Böylece geniş çevrelere adını duyuruyor. Seviliyor, tutuluyor, benimseniyor, Fransız olmamasına rağmen, aileden biri kabul ediliyor.

Doillon’la birlikte Jane Birkin’in filmlerinin de tarzı değişiyor.

“Jacques’le bir araya gelmek, benim kariyerimde bir dönüm notası oldu. On üç yıl birlikte yaşadık ve bir kızımız oldu, Lou, 1982’de,” diye özetliyor üçüncü beraberliğini.

Birkin, Doillon’un yönettiği iki filmde oynuyor. 1981’de başrolü Michel Piccoli ile paylaştığı “La fille Prodigue” ve 1984’de Cesar ödülüne aday gösterildiği “La Pirate.”

“La fille Prodigue” filminde canlandırdığı yoğun depresyon yaşayan Anna karakteriyle, ilk kez oyunculuğunun ciddiye alınması ve beğeniyle karşılanması Birkin’i çok duygulandırıyor ve etkiliyor.

Film Anna karakterinin babasına ensest ilişkiler duymaya yönelmesi nedeniyle, Cannes Film Festivali’nde skandal yaratınca, dikkatler bir kez daha Birkin’in üstünde toplanıyor. Bu da Birkin’in önünde yeni bir yol, tiyatro oyunculuğunun yolunu açılıyor.

Kendisini “La Pirate” filminde izleyen ünlü yönetmen Patrice Chereau’nun davetiyle, Jane Birkin, Pierre de Marivaux’un yazdığı ve ilk kez 1724 yılında sahnelenen “La Fausse Suivant” adlı komedide dört başrolden biri olan kontes rolünü üstleniyor. Birkin böylece çok arzu ettiği tiyatro sahnesine çıkıyor ve başarılı oluyor. 1985 yılında yaşamında tiyatro dönemi başlıyor. Sadece oyunculukla kalmıyor, oyun sahneliyor, ödüller alıyor.

1990’larda Jane’nin özel yaşamında kaçınılmaz son geliyor. On üç yıl süren Birkin – Doillon ilişkisi bitiyor.

Jacques Doillon, Jane Birkin’le beraber oldukları sürece Serge Gainsbourg’un gölgesinin ilişkilerinin üzerinden hiç kalkmamasından şikayetçi. Ayrılmalarının sebebi ona göre, Jane’nin Gainsbourg’un yasını bir türlü sonlandıramaması ve hâlâ ona aşık olması.

Birkin ise Doillon’un, kendisini filmlerinde oynatmazken, rol verdiği Juliette Binoche ve Sandrine Bonnaire gibi genç kadın oyuncularla uzak mekânlarda yaptığı çekimler yüzünden evden uzun süre uzak kalmasını ayrılığın sebebi olarak gösteriyor. Kendisinin bundan acı duyduğunu söylüyor.

Ne denir… Muhtemelen ikisi de haklı.

Ancak Doillon’un, Jane Birkin’in yalnızca Serge Gainsboug’a bitmeyen aşkından değil, hasır sepet çantasından yana da sıkıntısı büyük. Sonunda otomobiliyle hasır sepet çantayı ezip geçip parçalayarak selamete eriyor.

1991 yılı çok kötü geliyor. Jane Birkin en çok sevdiği, hayatındaki en önemli iki adamı altı gün arayla kaybediyor. Serge Gainsbourg’u 02 Mart’ta, babası David Birkin’i 08 Mart’ta. Gainsbourg 62, babası 77 yaşında.

Üç ay sonra, Haziran ayında “Casino de Paris”de Serge Gainsbourg’un şarkılarını söylediği son derece duygulu bir anma konseri veriyor.

Ama o artık bambaşka bir Jane. Makyajsız, bir zamanlar omuzlarına şelale gibi dökülen saçlarını kulaklarının altına kadar kısaltmış. Abiye kıyafetler yerine, üstünde dümdüz açık renk bir T-shirt ile sıradan bir pantolon var.

Bu konserle Jane Birkin kendisine yeni, bambaşka bir sahne personası yaratıyor. Şarkılarıyla, şarkılarının anlattıklarıyla izleyicilerinin, dinleyicilerinin arasına hiçbir şey girsin istemiyor. Ne saçı başı ne kıyafeti ne makyajı. Doğallığı, içtenliği sıcaklığıyla çok seviliyor. Yeni sahne ikonu kabul ediliyor.

Ama bitmiyor. Jane Birkin, 1991 yılında çok sevdiği iki adamı peş peşe kaybetmesinin ardından, 2013 yılında bir annenin yaşayacağı en büyük acıyı göğüslemek zorunda kalıyor. 1967 doğumlu büyük kızı Kate Barry’nin, Paris’teki evinde yaşamını yitirmesiyle onu kaybediyor. Charlotte Gainsbourg’un yaptığı açıklamaya göre, ablası Kate’nin vefatının bir kaza sonucu mu yoksa kendi kararıyla mı gerçekleştiği kesin olarak belirlenmiş değil.

Kate Barry tam bir fotoğraf ustası kabul ediliyor. Fotoğraf çekmeye çok genç yaşta annesini ve kardeşlerini fotoğraflayarak başlıyor. Duygularını fotoğraflarına yansıtmasıyla ünlü. Paris yaşamının en güzel anlarını fotoğraflamasıyla tanınıyor. Vogue Dergisi, Sunday Times, Paris Match gibi en önemli yayın organlarıyla çalışmış bir moda fotoğrafçısı.

Kate 1990’ların başında Fransa’da bağımlılar için bir destek merkezi de kuruyor. Burada kendisi dahil çok sayıda kişi başarıyla tedavi görüyor. Kate’nin eserleri halen dünyanın çeşitli yerlerindeki sanat galerinde sergileniyor. Fotoğrafları Japonya’dan Amerika’ya kadar çeşitli ülkelerdeki sergilerde izlenebiliyor.

Jane Birkin, Charlotte Gainsbourg’un çektiği belgeselde, kızı Kate’yi kaybettikten sonra duyduğu derin acıyı, yaşadıklarını ve anneliğini sorgulamasını bütün içtenliği ve doğallıyla ortaya koyuyor.

“Sanıyorum hep bir suçluluk duygusu azabı içindeydim. Zaman zaman ‘Hepsi benim suçum muydu? Her konuda daha farklı mı davranmalıydım? Yeterince sorumlu davranmadım mı?’ diye kendimi sorgulayıp duruyordum. ‘Daha ziyade bir çocuk anne gibi, bir arkadaş gibi mi davrandım, yeterince sorumluluk almadım mı?’ kaygısı çekiyordum.”

“Bir evlat kaybetmek gibi o çok büyük acıyı yaşadığın zaman, insan geçmişi yeniden yazıyor. ‘Böyle olmasaydı. Şöyle yapmasaydım. Öyle değil, başka bir şey yapsaydım. Başka türlü davransaydım. Öyle değil, şöyle konuşsaydım, farklı olur muydu?’ Bu doğru değil. Bunu yapmamak lazım. Kendimi çok acımasız yargıladığımı farkına vardım. Çok hastalıklıydı. Ama zamanla geçti. Böyle yapmamak, geçmişi yeniden yazmaya çalışmamak lazım,” diye dile getirdi yüreğindeki yangını.

“Hayvanlar cennetin bize hediyesi,” derdi Jane Birkin. Kendi de dünyamıza en güzel hediyeydi.

Canlı cansız her şeye, hayata, doğaya duyduğu sonsuz saygı, sevgi ve şefkatle. Başına gelen her şeye rağmen tükenmeyen yaşam sevinci, hayata olan inancı, haksızlıklara karşı durma gücü ve her koşul altında kendi olma cesareti ve direnciyle.

Jane Birkin iki yıl önce sıcak bir Temmuz günü dünyamıza veda edip giderken, bana aynalarla, hem de her türlüsüyle barışmayı öğretti. Dilerim size de öyle olur.

Kaynakça:

(18 Temmuz 2025)

Çiğdem Kömürcüoğlu

İyilerle Kötülerin Çarpışması… Şirinler de Hain İlan Edilebilir

Chris Miller’in yönettiği ve Rihanna, James Corden, Nick Offerman, JP Karliak, Daniel Levy, Amy Sedaris, Natasha Lyonne, Sandra Oh, Octavia Spencer ile Nick Kroll’un seslendirdiği animasyon film Şirinler Filmi (Smurfs). Habil’le Kabil’den, yani dünyanın ilk insanlarından bu yana iyilerle kötüler hep karşı karşıya gelmiş. Mitolojide de, efsanelerde de, romanlarda, müzikte de, sinemada da bu bir fırsat olarak görülmüş ve ana izlek olarak kullanılıyor.

Şirinler, benim sonradan tanıdığım karakterler, yaşım tutmuyor yani. Benim akranlarım için “Kaptan Grant” vardı ya da Tommiks, Teksas. Televizyondan izledim kuşkusuz, ama çok az. Üzerine okudum. “Smurf” sözcüğünün “Kızıl Bayrak Altındaki Sosyalist Adamlar” kısaltması olduğunu iddia eden yazıları yani. Tabii ki, ilgisi yoktu, ama kendi içinde (Şirinler Köyünde) oluşturdukları ortak yaşamla birbirlerine saygılı, yardımcı, sevecen oldukları kesin.

Bu kez, Chris Miller’in çektiği, girişi muhteşem Şirinler’le karşı karşıyayız. Muhakkak ki, hedef kitlesi olan filmin, onlara göre değerlendirilmesi gerekir. Renkler çok hoş, müzikler çok güzel. Animasyon da başarılı. Rihanna (Şirine) çok iyi …ama yetmez.

Sihirli dört kitabı bir araya getirebilirse “kötüler” (Gargamel ile kedisi “Azman”ı tanıyorduk; kardeşi Razamel… Kötünün de iyisi varmış ya da kötüler de “iyi” görünümlü olmak isteyebilir, çıkarları uğruna), bir kitabı kaybetmişler. Anlaşılacağı üzerine, kitabı Şirin Baba, Şirinler Köyünde saklamış. Kendisini kanıtlamak isteyen “İsimsiz” Şirin, sihir yapınca kötüler Şirinler Köyünü bulur. Sonrası, beklendiği gibi, iyilerle kötülerin savaşı. İyiler iyi niyetli hatalar yaparken kötüler o hatalardan yararlanmaya çalışıyor… Beklendiği gibi, film mutlu sonla bitiyor, tabii ki devamının geleceğini işaret ederek.

Çocukları hedefleyen bir filmde şiddetin bu denli öne çıkarılması doğru gelmedi bana. Hemen her gün özellikle kadınları öldürülen bir ülkede, filmdeki şiddeti çocuk gerçek sanabilir. Kötü, hadi, sakıncalı diyelim sözcükler de var; her ne kadar “bip”lense de çocukların anlamayacağını mı sanıyorsunuz?

(16 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Politik Soslu Macera / Superman

Hollywood bu yaz da eski defterleri karıştırıyor. Artan maliyetler ve azalan izleyici kitlesi tehdidi altında gişe garantili üstün yapımlar üretme adına Amerikan mitinin en sevilen süper kahramanlarından ‘Superman’ bir kez daha sinema salonlarını şenlendiriyor.

Krypton gezegeninden gelen üstün adamın yeni serüveni James Gunn imzası taşıyor. ‘Galaksinin Koruyucuları / Guardians of the Galaxy’ serisi ile Marvel evreninde haklı bir saygınlık elde etmiş olan sinemacı, Superman maceralarının belki de en sevileni olan, rahmetli Christopher Reeve’in karizmasıyla gönüllere yerleşen beş filmlik serinin 1978 yapımı özgün başlangıcında yer alan uzaylı bebeğin dünyaya düşüşü ve çiftçi bir aile tarafından yetiştirilmesi bölümlerini atlıyor ve sıcağı sıcağına konuya giriyor. Sınır komşusu işgalci Boravia diktatörüne karşı Jarhanpur hükümetine destek vermiş Superman’in yenilgiye uğradığını ön jenerik öncesi açıklama ile öğreniyoruz. Bu haksız işgalin arkasında olan Amerikalı zengin şirketin sahibi de ezeli düşman Lex Luthor’dan başkası değildir. Süper kahramanın Antarktika’da (aslı Norveç’te çekilmiş) gelişmiş robotlar tarafından korunan gizli karargâhını basan Luthor’ın adamları onu süper güçlerinden edecek hain planlar üretirken, Luther’in maymun trolleri (bunlardan her yerde var) halkı yanıltmaya yönelik türlü karalama kampanyaları yürütmektedir. Adalet Çetesi (Gang of Justice) adlı ekip, marifetli köpeği ve de biricik sevgilisi Lois Lane’in hamleleri ile iyilerin kurtarıcısı bir kez daha düşmanın sinsi oyunlarını bozmaya çalışacaktır.

Kısa özetten görüleceği üzere, bir süper kahramanın gürültülü patırtılı aksiyon sahneleri eşliğinde kötülere karşı savaşının hikâyesini bilmem kaçıncı kez izlediğimiz bir filmle daha karşı karşıyayız. James Gunn’ın getirmeye çalıştığı yenilik nedir diye soruyorsanız, John Willams’ın özgün temasıyla nostalji rüzgârları estiren yapımın, çok kahramanlı Marvel öykülerinin ben diyeyim dinamizmi siz deyin karmaşasını yedirmeye çalışmış yanıtını verebilirim. Ha bir de politik sos katılmak istenmiş. Boravia diktatörü Putin değil de Netanyahu’yu daha bir andırıyor. Jarhanpur devlet başkanında ise Zelenski hissiyatına kapılıyoruz. Çıplak bir arazide oraya buraya koşturan Jarhanpur halkının resmedildiği hayli özensiz çekilmiş sahneler ise bize çaresiz Gazze halkının dramını hatırlatıyor. Siyasi rakipler için tasarlanmış cep evrenindeki hücreler ya da mahkûmların ailelerinin güvenliği ile tehdidi meselesi ise bizim diyarların hikâyesine fena halde benziyor. Lakin filmin derdi temelde politik bir mesaj vermek filan değil. Nitekim son tahlilde fatura, yine sinsi planlarıyla naif (!) Amerikan yöneticilerini de kandıran (hayret, herkes bir şeylere kanar olmuş) Jarhahpur’daki petrol arazilerinin peşindeki silah ticareti yapan Luther Corp’a kesiliyor.

Fazla ciddiye almadan patlamış mısır eşliğinde tüketebileceğiniz son Superman sanırım en çok oyuncu kadrosuyla hatırlanacak. 2020 yapımı televizyon dizisi ‘Hollywood’ ile ilk çıkışını yakalayan Juilliard Drama School’lu sevimli yakışıklı David Corenswet ile geçtiğimiz aylarda ‘Amatör / The Amateur’ ile karşımıza çıkan, 2017 yapımı ‘Muhteşem Bayan Maisel / The Marvelous Mrs. Maisel’ ile en iyi kadıncı oyuncu dalında Emmy’li güzel Rachel Brosnahan gelmiş geçmiş en karizmatik Superman / Lois Lane çifti olarak göz dolduruyor. Yıllar önce Marlon Brando’nun canlandırdığı Kal-El’de Bradley Cooper bir görünüp kaybolurken, Lex Luthor rolünde İngiliz sinemasının önemli oyuncularından Nicholas Hoult’u izliyoruz. Göz alıcı performanslardan bir diğeri de, kanımca filmin en etkileyici aksiyon sekansı olan antiproton nehri üzerindeki kapışma bölümünde Mr. Terrific yorumuyla süper kahramandan adeta rol çalan Edi Gathegi’den geliyor.

(10 Temmuz 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Üstün İnsan Olsa da… Superman de Hain İlan Edilebilir

Superman, çocukluğumuzdan bu yana hepimizi, herkesi gerçekten etkileyen, düşlerimizi süsleyen Kripton gezegeninden gelen, kendisini gazeteci olarak tanıtan ama her an her yerde kostümünü giyip üstün özelliklerini kuşanabilen bir kahraman. Bu kez de aynı, pek bir şey değişmemiş.

Aynı hafta gösterime gireceğini umduğum, “Gerçek Ötesi” filminin ana mesajı, bu filmle kanıtlanıyor. (https://sadibey.com/2025/06/30/gercek-politiktir-gercek-otesi/) bir küçük iftira ve basın desteğiyle herkesin kahramanı Superman, bir anda gözden düşüyor; kahramanken hain ilan ediliyor. Filmin temeli bu; geri kalan kısmı her zamanki Superman. Kuşkusuz farklılıklar, güzellikler var, kuşkusuz merak ve heyecanla izleniyor.

David Corenswet, gazeteci Clark Kent “Superman” olarak çıkıyor karşımıza. Yakışıklılığı kesin, ama Superman olabilir mi, bilemiyorum Rachel Brosnahan, Nicholas Hoult, Edi Gathegi, Anthony Carrigan, Nathan Fillion, Isabela Merced, Skyler Gisondo, Sara Sampaio da kadroda…

James Gunn, senaryosuna da katıldığı filmi öncekilerden pek ayırt edilemeyecek, birinin ardından, daha etkisi geçmeden diğer olaylar çerçevesinde -unutulmaması gereken, bu kez, Superman’ın karşısına hiç beklenmeyecek rakipler (düşman da diyebiliriz) çıkıyor- çekmiş. DC Stüdyoları’nın bu ilk uzun metrajlı film çalışması, beklendiği gibi izleyicinin ilgisini çekecektir. Peki, eski Superman’leri izlediyseniz bu yılın Superman’i ile karşılaştırmak ister misiniz?

İzleyenler, filmde Superman’in, sadece bir iftira nedeniyle yaftalanması karşısında, bizde de yaşanan gerçeklerle bağdaştırarak düşünecek, ona göre tavır alacaktır.

(08 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com