Yitik Zamanın Peşinde / Sörfçü

Filmin adı sizleri yanılmasın. ‘Sörfçü / The Surfer’ söz konusu popüler okyanus sporu üzerine bir film değil. İrlandalı yönetmen Lorcan Finnegan’ın Thomas Martin’in kaleminden beyazperdeye aktardığı üçüncü uzun metrajı, tıpkı 1968 yapımı Frank Perry klasiği ‘Yüzücü / The Swimmer’da olduğu gibi, Nicolas Cage’in hayat verdiği, senaryoda ismi konmamış orta yaş krizindeki bir adamın yaşam muhasebesi üzerine derinleşiyor.

15 yaşındaki Nic, babasının trajik bir intihar sonucu kaybının ardından annesi ile birlikte göç ettiği Amerika’dan yıllar sonra anavatanı Avustralya’ya dönmüştür. Dağılmış kendi çekirdek ailesini bir araya getirmektir amacı. Ön jenerikteki dalga seslerinin üzerine orta yaşlı adamın sözleri biner. Nic okuldan kaptığı gibi ışıltılı rengarenk Luna sahiline getirdiği annesiyle birlikte yaşayan liseli oğluna (Finn Little) ‘dalgaların durdurulamaz saf enerjisinden’ söz etmektedir. Orta yaşlı adamın hayat üzerine metaforu, ‘engin denizde fırtınanın gözünde doğan, günler aylar hatta yıllar boyu demlenerek kırılma noktasında sahile şok edici bir şiddetle çarpan dalgalar üzerinde ya sörf yapacak ya da yok olup gideceksin’ şeklinde devam eder. Oğlan babasının coşkulu isteklerine ve anlattıklarına pek de oralı değildir. Adamın derdi ise yıllar önce babasıyla bu kıyılarda kurduğu muhabbeti oğlu ile yineleyerek geçmişini temize çekme ve hayat yolunda kaybettiklerine yeniden kavuşabilmektir.

Bir zamanlar baba ocağı olan okyanusa tepeden bakan evin parasını denkleştirme çabası da bu yüzdendir. Oğlanın isteksizliğine rağmen lüks arabasının tepesindeki sörf tahtasını kaptığı gibi baba – oğul aşağıda tüm görkemiyle bekleyen koya inerler. Ancak sahil yerli halktan sörfçülerin denetimi altındadır. Nic ve oğlu sahile çöreklenmiş, ‘acı çekmeden sörf yapmak yok’ mottosunu benimsemiş lokal çetenin guru tarzı reisi Scally’den (Nip / Tuck dizisinden hatırladığımız Julian McMahon) ilk uyarıyı alır. Lakin başta kös kös otoparktaki arabasına dönen Nic’in tehdide boyun eğmeye ve buraları terk etmeye niyeti yoktur. O direttikçe gördüğü muamele daha da şiddetlenecek, acımasız yaz sıcağıyla yükselen sinirler ve tahammülsüzlük kaçınılmaz bir kırılma noktasına doğru ilerlerken, Nic elindekileri teker teker yitirerek otoparktaki evsiz yaşlı adamın perişanlığına adım adım sürüklenecektir.

Dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nin sürprizlerle dolu ‘Geceyarısı Gösterimleri’ kapsamında yapmış olan ‘Sörfçü’ yönetmenin bir söyleşinde ifade ettiği üzere ‘kimlik ve aidiyet, bastırılmış bellek, krizdeki erkeklik ve yeniden doğuş umudu’ gibi temaları mercek altına alan ‘tuhaf bir rüya izlenimi’ veren çizgi dışı bir yapım. Benzer tekinsizlik ve bir mekanda sıkışmışlık duygusunu Finnegan’ın pandemi döneminde biraz da güme giden bir önceki filminde de buram buram deneyimlemiştik. 2019 yapımı ‘Vivarium’da genç çiftin gerçeküstü bir mekânda hapsolmuşluklarına karşılık, ‘Sörfçü’de ana karakterin doğanın göbeğinde ve nefis bir okyanus manzarası karşısında gönüllü mapusluğu söz konusudur. ‘Vivarium’da doğanın yokluğu korkutucuyken, ‘Sörfçü’nün atmosferinde doğa başroldedir. Sıcakta öten cırcır böceklerinin sinir bozucu sesleri, sürüngenler, sinekler, ölü hayvanlar, otoparkı çevreleyen kavruk ve kuru ağaçlar, sahilin sörf yapmaya davet eden turkuaz dalgalarıyla tezat oluşturur.

Finnegan senaryo taslağını ilk okuduğunda Avustralya’yı hayal ettiğini söylüyor. Avustralya Yeni Dalgası’nın kült örneklerinin esin kaynağı olduğunu belirtirken, kıtaya dışardan bakan Avrupalı gözlerin ilginç filmlerinden, İngiliz Nicolas Roeg’in bizde ‘Sonsuz Çöl’ adıyla gösterilmiş 1971 yapımı ‘Walkabout’ ya da Kanadalı Ted Kotcheff’in ülkemize uğramamış yine 70’lerden kült klasiği ‘Wake in Freight’ın üzerindeki etkisinden dem vuruyor. ‘Sörfçü’nün ilk gençlik yıllarımda izlemiş olduğum bu 50 küsur yıl öncesinin küçük bütçeli B mücevherlerini anımsattığını, Fransız asıllı besteci François Tétaz’ın, ‘Yüzücü’nün müziğini yapan Marvin Hamlisch esinli retro tınılarının şahsımı yarım asır öncesinin Beyoğlu Emek Sineması ya da Harbiye Konak Sineması’ndaki o eşsiz seyir deneyimine taşıdığını ifade etmek isterim.

Filmin Nicolas Cage’in kendi dalgalı, inişli çıkışlı kariyerinin bir metaforu olduğunu da düşündüm izlerken. Yapımcılar arasında da adı geçen Cage bence yarınlara bırakacağı enfes bir performans sunuyor yine. Filmin tamamı açık havada geçtiği için prodüksiyon tasarımı; kostüm, makyaj ve mekânlarla iç içe geçmiş, Nic kum rengi kostümüyle plajın bir uzantısına dönüşmüş. Geçtiğimiz sezon ‘Köylüler / The Peasants – Chlopi’ ile dikkatlerimizi geçmiş Polonya asıllı Radek Ladczuk’un görsel performansı ile tekinsiz bir düşe dönüşen yapım, yaz mevsiminin kayda değer son sürprizi olarak izleyicisini bekliyor.

(23 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın