Etiket arşivi: Korkut Akın

İyi Bir Senaryodan İyi Bir Film Çıkar: Takip

Birçok şirket alabildiğine gizli ama bir o kadar da zararlı işler yapıyor. Pestisit kullanımı örneğin, ihraç yiyeceklerin neredeyse hepsi geri dönüyor, ama biz afiyetle yiyoruz. İşte, onlardan biri ama bu kez Amerika’da, New York’ta… Araştırma laboratuvarında çalışan genç Sarah, (Lily James) polise gidemediği için bir aracı üzerinden firmayla anlaşmak ister. Bulduğu kişi Ash (Riz Ahmed), hayli gizemli, temkinli ve işini başarıyla yapan biridir. Sarah’ya nakit para ve talimatlarına kesin uyulması şartıyla yardım etmeyi kabûl eder.

Gizemli ve gerilimi gerçekten yüksek bir film Takip. Sarah ile Ash, dilsiz ve engellilerin kullandığı bir sistem aracılığıyla iletişim kurduklarından, tek kullanımlık telefonlar üzerinden bağlantılarını sürdürdüklerinden ne birbirlerini tanırlar ne de yakalanma riskleri vardır. Yeter ki, titizliklerini kaybetmesinler. Ancak, işte, ancak burada durmak gerekir. Çünkü insan duygusallığından kurtulamaz, hiçbir zaman.

İki genç insanla arkalarındaki, şirketin silahlı ve gaddar elemanları arasında gerçekten sıkı bir takip başlar. Filmi taşıyan da o takip zaten. Ash, adsız alkolikler toplantısına katılmakta, ama kimseyle ilişki kurmamaktadır. (Bunu unutmayın, hiçbir zaman açığa çıkmayacak, ama dikkatli izleyici bu bağı yakalayabilir.)

Gerilim yüksek, oyuncular hem birbirine uyumlu hem de yakışmış gerçekten, senaryo iyi kotarılmış; zaten iyi bir senaryodan kötü bir filmin çıkma olasılığı çok zayıftır. Kaldı ki, yönetmen David Mackenzie, işine sıkı sıkıya sarılıp tempoyu (yer yer düşürse de, genel anlamda) dorukta tutuyor. Filmin neredeyse son 15 – 20 dakikasına kadar, ne olacak, kim ne yapacak diye tırnaklarınızı kemiriyorsunuz oturduğunuz koltukta kıvranarak. Bir yandan kendinizle bağdaştırmaya, bir yandan ülkenizde yaşananlarla iç içe geçirmeye çalışıyorsunuz; tabii, en çok da “ben olsam ne yaparım” diye filmi izliyorsunuz. Yukarıda değindiğim açığa çıkmamış yapbozu, zaten göstermediği için siz kendi kafanızda kuruyorsunuz.

Kamera, New York sokaklarında, gelişigüzel dolaşmıyor, biz izleyicilerin her sokak başında bir şey olacak diye merakını yükseltiyor. Gerçekten gerilim dolu bir film.

12 Eylül’den başlayarak gösterimde…

(10 Eylül 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Bir Oyundan Ötesi: Çıkış 8

Genki Kawamura’nın, ergenlerin çok sevdiği bir bilgisayar oyunundan yaptığı film bir yanıyla Japon, bir yanıyla da biz. Metroda ağlayan bebeğe sinirlenen adam, neredeyse dövecek, annenin ise özür dilemekten başka ne gelir ki elinden; tıka basa dolu metroda bir kişi bile bağıran adama itiraz etmiyor, sakinleştirmeye çalışmıyor. Filmin kahramanı, sonradan öğreniyoruz ki, üzgün tepki göstermediği için.

Adını, işini bilmediğimiz, ama ayrıldığı kız arkadaşının kendisinden hamile olduğunu öğrendiğimiz genç adam, hastaneye arkadaşının yanına gidecek ama metro koridorlarında kayboluyor. Öğreniyoruz ki, beyaz fayans kaplı, standart ışıklandırılmış, duvarlarında ilanlar asılı Japon metrosunda kaybolmak çok kolay-mış.

Bizde neden böyle bir film yapılmıyor?

Bir metro istasyonunda üç oyuncuyla kotarılan bir film “Çıkış 8”. Sorunlar yumağında çözümsüzlüğün yarattığı tahribatı anlatıyor. Tam da bizim hikâyemiz anlatılan. Japonlar bizden daha mı sıkıntılı? Çözümsüzler mi her alanda? Kendilerinin yarattığı günahın kefaretini mi ödüyorlar acaba? Biz, her gün hayat pahalılığının altında ezilirken, haksız tutuklanmalarla hukuk (Anayasa bile) hiçe sayılırken, ormanlarımız yanarken, büyük şehirlerimizde bile susuzluk tehdidi varken, barınma, beslenme, eğitim ve sağlık sorunlarıyla devlet yerine kendimiz çözüm bulmaya çalışırken böylesi bir filmi niye düşünmeyiz ki!

Metro istasyonundan çıkabilmek için işaretleri takip etmek yeterli değil, muhakkak bir şeyler değişebiliyor. Reklam panolarındaki gözler size dönebiliyor, rakamlar (8 bile) ters dönebiliyor. Eğer bir anormallik varsa geri dönmeniz gerekir. Kahramanımız her seferinde yanılıyor, birinci aşamayı geçse bile, ikincide, üçüncüde başa dönebiliyor. Peki, biz ne yapalım? Kendi ellerimizle verdiğimiz gücü geri alamadığımız için açlık, yoksulluk ve yoksunluk içerisinde çözümsüz dönenip duruyoruz.

Psikolojik gerilimle karışık…

“Çıkış 8” bir yanıyla gerilim bir yanıyla korku, bir yanıyla da seyircinin çözüm için çaba harcamasını isteyen bir film. Oyunu çok sevilmiş, çok tutulmuş, oynayanlar açısından bağımlılık yaratmış… Film ise korkutmuyor, tedirgin ediyor. Gerilimle birlikte yansıyan çözümsüzlük düşünmeye çağırıyor. Sahi, o koridorda kimse ölmez, bir şekilde kurtulur ama bizim yaşadığımız labirentten kurtulma ihtimalimiz neredeyse hiç yok. Umutsuzluk değil bu, egemen erkin hukuk, yasa, gelenek görenek dinlememesi…

“Çıkış 8” ilginç bir film. Aynı koridorlardan defalarca geçse de her seferinde izleyici olarak, “bu kez olacak” duygusuyla pür dikkat takip ediyorsunuz. Çok yönlü filmin insandaki etkisi de çok yönlü…

29 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(25 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

İçinizdeki Erkeği Öldürün: Sörfçü

Neyse, sörfçüyle tanıştığımızda başarısız bir hayatın ortasında yüzüyor. Karısı başka bir adamdan hamile, babası çocukken intihar ederek onu yetim bırakmış, onu mutlu edeceğini düşündüğü şeyi alacak kadar parası yok. Dünya ve tüm sistemleri onu yüzüstü bırakmış. Tek istediği, hayatında en mutlu olduğuna inandığı, dalgaların üzerinde süzüldüğü zamana geri dönmek. Ancak bunu yapamaz çünkü aydınlanmaya hazır değildir.

Boşan(ama)mış, eşi başka birinden hamile, zengin olsa da çocukluğunu geçirdiği evi alabilecek parası olmayan, patronu projesini bitirmesi için zorlayan Sörfçü oğlunu okuldan kaçırıp çocukluğunun geçtiği koyda sörf yapmaya götürüyor. Belki de hayattaki başarısızlığını sörf yaparak unutmak istiyor. Buraya kadar bir sorun yok. Koyda kendilerini oranın yerlileri olarak kabul ettiren bir çete, onların bırakın sörf yapmasına, bulunmasına bile izin vermiyor. Buraya kadar da tamam, ancak Sörfçü, anlamak, yapılanı sindirmek ve kaçmak yerine direnmeyi seçiyor.

Koydaki (Bay Boys) Koy Çocukları çetesi, -halka açık olsa da- kendileri dışında kimsenin o koyda denize girmesine, yerleşmesine, sörf yapmasına izin vermeyince itiraz etmeden gidenler kurtuluyor, haklarını korumak isteyenlerse dövülüyor, hatta ölümle burun buruna getiriliyor. Sörfçü (adını bilmiyoruz, ama anlamışsınızdır, Nicolas Cage), bu saçma duruma tepki gösterince biraz psikolojik, biraz şiddet, biraz da korkutularak sindirilmeye çalışılıyor.

Tipik bir tek adam (one man) filmi. Nicolas Cage tek başına sırtlamış ve bir an bile ritmini, oyununu, enerjisini yitirmeden taşıyor. Evi satmak isteyen emlakçıdan, çağrılan polise, büfe işletenden alışveriş edenlere kadar hepsi aynı çetenin insanı.

“İçinizdeki erkeği öldürün” bu film için hem maço çizgideki çete hem de Sörfçü için söylenebilir. Tabii ki, işin içine hak ve hak için direnmek girince Sörfçü’nün “içindeki erkeği” öldürmesi değil, yaşatması beklenir. Öyle de olmalı. Bu filmin içinde bulunduğumuz ortam, gündem ve yaşanırlıkla bağını muhakkak ki izleyici kuracaktır, kurmalıdır. Zaten filme girmiyorsunuz, ne yönetmen izin veriyor buna ne de fırsat bulabiliyorsunuz; gerçekten izleyicisiniz ve yorumunuz sizin…

Filmin başından bu yana kıyıya vurmuş bir cesedin kimi zaman sörfçü, kimi zaman Bay Boys lideri olduğu, kimi zaman da tanınamayan biri olduğu izleyince “acaba” sorusu gelip takılıyor insanın beynine… Bazen sualtından görüntülerle insan belleğinin ne denli kaygan olduğunu, gerçekliklerin sanrıya dönüştüğünü hissediyorsunuz: Hangisi doğru?

Sıkı bir senaryo, müthiş bir görsellik, güçlü bir oyunculuk ile etkili müziğin ve içe dönük psikolojik çatışmanın bir araya gelmesi izlenirlik kadar merakı da arttırıyor.

22 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(19 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Tersine Dünya: Daha Çılgın Cuma

Bu kez şiirle bağdaşan bir film var gösterime giren: “Daha Çılgın Cuma”. “Freaky Friday” adlı romanın bu üçüncü (belki dördüncü, esinlenmeleri de sayarsanız, dört yüzüncü) yeniden çevrimi. Melih Cevdet Anday, sanki bu filmi anlatmış “Bayılırım Şu Dünyanın Düzenine” şiirinde… Belki de “Çılgın Cuma” o şiir üzerinden yazılmıştır.

Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı, yazı, baharı, güzü, gecesi, gündüzü sırayla
Ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Beş parmak yerli yerinde
Baş, işaret, orta, yüzük ve serçe
Diyelim ki kalksa da serçe, orta parmağa doğru yürüse
Ne haddine
Yahut akasyanın biri başını toprağa daldırdığı gibi bir gezintiye çıksa
Merhaba kestane merhaba çam
Esselamünaleyküm ve aleykümselam
Kimsin nesin nerelisin derken
Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden
Bir uğultudur başlar rüzgârda
Kökü dışarda, kökü dışarda
Bayılırım şu düzenli dünyaya
Kışı, yazı, baharı, güzü, gecesi, gündüzü sırayla
Ağaçların kökü içerde
Dalların başı yukarda
İnsanların aklı başında
Altta ölüler
Üstte diriler
Gel keyfim gel”

Şiiri okuyunca, filmin ne denli keyifli, ne denli mizah yüklü ve en az bir o kadar da mesaj yüklü olduğunu fark edeceksiniz. Bir film, birkaç kez tekrar çevrilirse, birbirini takip ettirilirse, öyküsü hâlâ sevimli bulunuyor ve beğeniliyorsa, gerçekten güzeldir ve etkileyicidir. Jamie Lee Curtis ve Lindsay Lohan’ın başrollerini paylaştığı 2003 yapımı film, o kadar çok beğenildi ki, 2025 yılında (yirmi yıl sonra) yeniden çekildi. Nisha Ganadra’nın çektiği bu versiyonda Tess Colaman’ın kızı Anna Coleman da “bekâr” annedir ve lise öğrencisi bir kızı vardır Harper Colamen (Julia Butters). Her lise öğrencisi gibi başına buyruk, söz dinlemeyen biridir. Sınıf arkadaşı Lily Reyes (Sophia Hammons) ile sadece birbirleriyle değil, ailelerinin okula çağırılmasına yol açacak kavgaya tutuşurlar. Harper’in annesi Anna okulda, Lily’nin babası Eric Reyes (Manny Jacinto) ile karşılaşır. Evet, bildiniz! İlk bakışta aşk!

Kızlar bu aşka itiraz ederler. Her ne yaparlarsa yapsınlar anne babalarını geri çeviremezler. Bir falcının öngörüsüyle hayatları değişir. Zaten film de orada başlar. Sonrası ise tam da Melih Cevdet’in dizelerindeki gibi…

İyi senaryo, iyi yönetim, iyi oyunculuk, dozunda mizah, kararında mesaj. Keyfini çıkarın.

08 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(06 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Altı Kişinin Aynıyla: Silahlar

Memet Türkkan’ın, çok yıllar önce yayımlanan kitabı, “Güneşin Katli”, bir öğretmenin, birçok tanığın gözünden öldürülmesinin anlatımıydı. Orada yazar “gözünden” yerine “aynıyla” sözcüğünü kullanıyordu. Başlıktaki “aynıyla” oradan alınma…

Bir sınıfın 17 öğrencisi, bir gece, sabaha karşı evlerinden çıkar ve kaybolur. Ertesi gün, sınıfa giren öğretmen doğal olarak şaşkındır ama bütün veliler ve okul yönetimiyle birlikte kolluk kuvvetleri de ondan şüphelenir. Anne babalar, çocuklarının kaybolmasından sorumlu tuttukları öğretmene hayatı, deyim yerindeyse zindan ederler.

Zach Cregger, yazıp yönettiği bu kasaba korku ve gerilim filminde bir mesaj vermekten öte, izleyicinin adrenalinin yükselmesini, böylesi rekorlar kıran sıcaktan ezilen insanların kendilerini unutmasını hedeflemiş. Muhakkak ki, herkes kendince bir kıssa çıkaracak ve hissesini alacaktır. Ancak her izleyenin çıkardığı kendince hisse toplama uymayabilir.

Öğretmen, bir veli, polis, okul müdürü, işsiz (serseri denilebilir mi) ve öğrencinin gözünden aynı konuyu izleriz. Herkes kendi duyguları üzerinden yorumlar yaşananları. Gördükleri, işittikleri olmasa da kişileri zan altında bırakırlar. Kızı kaybolan babanın, yaşadığı acıyla gözü kimseyi görmeden, ilk aklına geleni suçlaması belki doğal gelebilir insana; ancak gerçekler her zaman ve her ne olursa olsun ortaya çıkarlar.

Filmin adı “Silahlar” (Weapons) ama bir yerde gökyüzünde siluet olarak gördük, bir anlamı vardı belki… Cehov, dekorda silah varsa patlamalı diyor, biz perdede silah gördük, ama sanki metafor niyetine konmuştu oraya… Filme adını veren silah(lar) filmin içinde hiç yoktu. İlginç değil mi?

Julia Garner, Josh Brolin, Alden Ehrenreich’in ana karakterler olarak filmi taşıdığını söyleyebiliriz. Özellikle, küçük bir rol olmasına karşın işsiz, uyuşturucu bağımlısı, Austin Abrams gerçekten rol çalıyor ve öne çıkıyor. Genel kanı, toplumsal hoşgörüsüzlük olarak tanımlansa da filmin açıktan ileri sürdüğü bir mesaj yok. Biraz zorlanırsa, ailelerin çocuklarıyla daha çok ilgilenmeleri gerektiği söylenebilir; her ne kadar bütün çocukların ailelerini görmesek de. Ancak çocukların, aile büyüklerine (hele bir de baskı altında kalmışlarsa) itaat etmesi de tartışılabilir.

Filmin, benim çıkarabildiğim mesajı; “Her ne olursa olsun aile içinde, büyük küçük demeden herkese eşit ve açık davranın” denilebilir. Film, çocuklar için “Sen küçüksün, sen bilmezsin” demenin ne kadar hatalı olduğunu kanıtlıyor.

08 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(05 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Biliyorsunuz, Hissediyorsunuz, Oradasınız: Birlikte

“Kötü adam”ı olmayan, kendini anlatan, yani izleyiciyi kendisiyle tartıştırmaya çalışan bir film “Birlikte”. On yıldır bir arada olan ve evlenme talepleri -kimden gelirse gelsin- kabul görmeyen bir çift, küçük bir kasabaya yerleşir. Kız, Millie (Alison Brie) öğretmen, erkek ise Tim (Dave Franco) müzisyendir. Tabii ki, kız çalışıp para kazanırken erkek kendisini var edecek müzik çalışmaları (!) yapmak ister. Buraya kadarı olağan akış… bundan sonrası, sıra dışı, tuhaf ve ürkütücü. Bir mağaraya düşerler, sümüksü bir yapışkanlıkla birbirlerine yapışırlar.

Çoğunlukla korkutucu, iğrenç görünümlü bedenlere dönüşüldüğü için vücut korku filmleri itici olur; bu filmde gerek plastik makyaj gerek bilgisayar efekti, gerekse dekor iticilikten daha çok merak unsuru; dinamik ve etkileyici… Çok da başarılı. Oyuncular da öyle (her ne kadar ikilinin gerçek hayatta evli olmasından kaynaklı olabileceği düşüncesi öne çıkarılsa da, belli ki iyi hazırlanmışlar) ve karakterlerine iyi bürünmüşler. Karakterler, bir bakıma sevimli, ama tedirgin edici yanları da var kuşkusuz. İkilinin geçmişten getirdikleri, birlikte yaşanmışlıkları, anıları ve geçen sürede -belki de- birbirlerinden bıkmaları hem gerilimi yüksek hem de merakı diri tutuyor.

Bir yerde, Platon’un, bir bedende iki can diye özetleyebileceğimiz, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, geçmişle geleceğin, hatta cinselliğin de bulunduğunun söylenmesi, filmin asıl felsefesini sergiliyor. Zaten düştükleri mağarada gördükleri bunun kanıtı.

Hatırlar mısınız, Güzin ile Baha ikilisinin, çok yıllar önce söyledikleri bir şarkı vardı: “Olamam ki, olamam ben benle de sensiz de” (söz ve müzik Oktay Yurdatapan); “Birlikte”yi özetliyor. Filmin senaryosunu da yazan yönetmen Michael Shanks, bu ilk uzun metrajlı filminde gerilimi de, ritmi de kıvamında tutturmuş; dahası iki karakter arasındaki bu bağlı olup olmamayı çok iyi betimlemiş. Bir yanıyla korku, bir yanıyla gerilim (az sayıda klişe trükler olsa da, göze batmıyor), ama öz itibarıyla bir aşk filmi çekmiş. Uzun süre üzerinde konuşulacak, unutulmayacak bir film.

(31 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

İyilerle Kötülerin Çarpışması… Şirinler de Hain İlan Edilebilir

Chris Miller’in yönettiği ve Rihanna, James Corden, Nick Offerman, JP Karliak, Daniel Levy, Amy Sedaris, Natasha Lyonne, Sandra Oh, Octavia Spencer ile Nick Kroll’un seslendirdiği animasyon film Şirinler Filmi (Smurfs). Habil’le Kabil’den, yani dünyanın ilk insanlarından bu yana iyilerle kötüler hep karşı karşıya gelmiş. Mitolojide de, efsanelerde de, romanlarda, müzikte de, sinemada da bu bir fırsat olarak görülmüş ve ana izlek olarak kullanılıyor.

Şirinler, benim sonradan tanıdığım karakterler, yaşım tutmuyor yani. Benim akranlarım için “Kaptan Grant” vardı ya da Tommiks, Teksas. Televizyondan izledim kuşkusuz, ama çok az. Üzerine okudum. “Smurf” sözcüğünün “Kızıl Bayrak Altındaki Sosyalist Adamlar” kısaltması olduğunu iddia eden yazıları yani. Tabii ki, ilgisi yoktu, ama kendi içinde (Şirinler Köyünde) oluşturdukları ortak yaşamla birbirlerine saygılı, yardımcı, sevecen oldukları kesin.

Bu kez, Chris Miller’in çektiği, girişi muhteşem Şirinler’le karşı karşıyayız. Muhakkak ki, hedef kitlesi olan filmin, onlara göre değerlendirilmesi gerekir. Renkler çok hoş, müzikler çok güzel. Animasyon da başarılı. Rihanna (Şirine) çok iyi …ama yetmez.

Sihirli dört kitabı bir araya getirebilirse “kötüler” (Gargamel ile kedisi “Azman”ı tanıyorduk; kardeşi Razamel… Kötünün de iyisi varmış ya da kötüler de “iyi” görünümlü olmak isteyebilir, çıkarları uğruna), bir kitabı kaybetmişler. Anlaşılacağı üzerine, kitabı Şirin Baba, Şirinler Köyünde saklamış. Kendisini kanıtlamak isteyen “İsimsiz” Şirin, sihir yapınca kötüler Şirinler Köyünü bulur. Sonrası, beklendiği gibi, iyilerle kötülerin savaşı. İyiler iyi niyetli hatalar yaparken kötüler o hatalardan yararlanmaya çalışıyor… Beklendiği gibi, film mutlu sonla bitiyor, tabii ki devamının geleceğini işaret ederek.

Çocukları hedefleyen bir filmde şiddetin bu denli öne çıkarılması doğru gelmedi bana. Hemen her gün özellikle kadınları öldürülen bir ülkede, filmdeki şiddeti çocuk gerçek sanabilir. Kötü, hadi, sakıncalı diyelim sözcükler de var; her ne kadar “bip”lense de çocukların anlamayacağını mı sanıyorsunuz?

(16 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Üstün İnsan Olsa da… Superman de Hain İlan Edilebilir

Superman, çocukluğumuzdan bu yana hepimizi, herkesi gerçekten etkileyen, düşlerimizi süsleyen Kripton gezegeninden gelen, kendisini gazeteci olarak tanıtan ama her an her yerde kostümünü giyip üstün özelliklerini kuşanabilen bir kahraman. Bu kez de aynı, pek bir şey değişmemiş.

Aynı hafta gösterime gireceğini umduğum, “Gerçek Ötesi” filminin ana mesajı, bu filmle kanıtlanıyor. (https://sadibey.com/2025/06/30/gercek-politiktir-gercek-otesi/) bir küçük iftira ve basın desteğiyle herkesin kahramanı Superman, bir anda gözden düşüyor; kahramanken hain ilan ediliyor. Filmin temeli bu; geri kalan kısmı her zamanki Superman. Kuşkusuz farklılıklar, güzellikler var, kuşkusuz merak ve heyecanla izleniyor.

David Corenswet, gazeteci Clark Kent “Superman” olarak çıkıyor karşımıza. Yakışıklılığı kesin, ama Superman olabilir mi, bilemiyorum Rachel Brosnahan, Nicholas Hoult, Edi Gathegi, Anthony Carrigan, Nathan Fillion, Isabela Merced, Skyler Gisondo, Sara Sampaio da kadroda…

James Gunn, senaryosuna da katıldığı filmi öncekilerden pek ayırt edilemeyecek, birinin ardından, daha etkisi geçmeden diğer olaylar çerçevesinde -unutulmaması gereken, bu kez, Superman’ın karşısına hiç beklenmeyecek rakipler (düşman da diyebiliriz) çıkıyor- çekmiş. DC Stüdyoları’nın bu ilk uzun metrajlı film çalışması, beklendiği gibi izleyicinin ilgisini çekecektir. Peki, eski Superman’leri izlediyseniz bu yılın Superman’i ile karşılaştırmak ister misiniz?

İzleyenler, filmde Superman’in, sadece bir iftira nedeniyle yaftalanması karşısında, bizde de yaşanan gerçeklerle bağdaştırarak düşünecek, ona göre tavır alacaktır.

(08 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Gerçek Politiktir: Gerçek Ötesi

Yapay zekâ ile yapılan ilk uzun metraj belgesel film izleyici ile buluşuyor. Bu, önemli ve bir o kadar da kıymetli bir adım. Birçok insan için hâlâ çok uzak, hâlâ inanılmaz gelen yapay zekâ ile çok şey yapılabilir, ancak her seferinde muhakkak bir insan olması gerekir yanında. Çünkü “gerçek”i bilen ya da belirleyen sadece insandır. Alkan Avcıoğlu, senaryosunu (yapay zekâ girince işin içine, yazanın da adı yapay oluyor ister istemez) Vikki Bardot ile birlikte yazmış, Ömer Can Acıoğlu görüntü çalışmalarında destek ve yardımcı olmuş.

Film öyle hızlı ki, yetişmek için gerçekten gözünüzü bile kırpmaktan kaçınıyorsunuz. Avcıoğlu, haklı, her şey hızlı günümüzde, zaten yetişmek çok güç, bir de yavaş olursa izleyici hepten gecikir. Öte yandan müziğinin tekdüzeliği izlenmeyi zorlaştırsa da, özellikle genç izleyiciler için uygun (birlikte izlediğimiz genç arkadaşlar hiç yakınmadı).

Adından da anlaşılacağı gibi film, aslında “gerçeklik” peşinde. Peki, gerçek, gerçekten de gerçek mi? Neye göre, kime göre? Zamana ve zemine göre gerçek de değişir mi? Dilerseniz farklı soralım: Değişsin mi? Gerçek olmayan, aslında hedef kitlesini ikna edebiliyor, kendini kabul ettirebiliyorsa işlevini yerine getirmiş demektir. Hem sahi, gerçek dediğimiz illa ki “gerçek” olmak zorunda değil ki!

“Gerçek Ötesi”, dün ile bugünü, bugün ile yarını; zaman ile zemini tartıştırmayı hedefliyor. Hepimiz, Körfez Savaşı sırasında bütün insanların içini acıtan o petrole bulanmış karabatak görüntüsünün gerçek olmadığını biliyoruz. Peki, o görüntü gerçek (burada hakiki, sahi, somut, real ve daha birçok sözcüğü sıralayabiliriz) olmadığı halde etkilemedi mi hepimizi? Sahte olan bu denli etkileyici olabiliyorsa, o, gerçekten de daha gerçektir. Bilmiyorum, film, belki daha farklı bir mesaj veriyordur, ama politik bir gerçekliğe (aman dikkat! buradaki “politik” siyasal anlamında değil, sadece politika yol, yöntem, anlayış anlamındadır) dikkat çektiği açık.

Alkan Avcıoğlu’nun bu meşakkatli ve uzun uğraş gerektiren belgeseli, gerçek ve gerçek ötesini yapay zekâ ile aktarılıyor. Sinemacılar, “gözün gördüğü renkleri görmüyor, siyah tam siyah olmuyor” diye elektronik kameraya itiraz ediyordu; ancak bir süre sonra hepsi elektronik kamera ile film çekmeye başladı. Aradan 40 yıl geçti, artık yapay zekâ ile çok daha yetkin, çok daha katmanlı, çok daha anlamlı filmler izlemeye başlıyoruz. Gücünü de gerek görüntülerinden, gerek anlatımından gerekse dilinden alıyor. Dijital sanatın yepyeni ve alabildiğine geniş pencereler açıyor yaşama. Buna da bağlı olarak bu yolun ilk (ve gerçekten başarılı) örneğini izlemek; gelecek için “sahte” ama insanları ikna edebilen çarpıcı görüntülerin önemini kavramak için bir fırsat sunuyor.

(07 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dar Alanda Mizah Soslu Macera: Ölümcül Uçuş

Başlığa “mizah” çıkarttım, ama bir yandan da tedirgin oldum; birkaç gündür, bir karikatür üzerinden yaratılan haksız fırtına nedeniyle…

İki katlı, neredeyse bir mahalle büyüklüğünde bir uçak dolusu ajan, casus, gizli örgüt üyesi, istihbaratçı, “Hayalet” peşinde… Hayalet, bir hacker. Kimse tanımıyor, nasıl biridir, yaşlı mı genç mi, kadın mı erkek mi? Tabii ki, erkek egemen bakışla ilk akla gelen bir erkek. O nedenle de bütün istihbaratçılar, tetikçiler birbirlerine kuşkuyla bakıyor. Kendini içkiye vermiş (öyle ki, cebinden parası çalınıyor hissetmiyor da, dibinde bir yudum içkisi kalmış şişesi alınınca atik davranabiliyor) eski bir FBI ajanı, Lucas Reyes (Josh Hartnett) Hayalet’i (Hayaleti canlandıran oyuncuyu yazmadım, yükselen merakı düşürmemek için) yakalamakla görevlendirilir (tabii ki, bu yasa dışı bir görevlendirmedir ve işin içinde çıkarlar da vardır). Senaryosunu Brooks McLaren ve DJ Cotrona’nın yazdığı, yönetmenliğini James Madigan’ın üstlendiği “Ölümcül Uçuş”, tümüyle uçakta geçiyor. Kamera yerleştir(il)mesi, mizansen açısından başarılı film, gerçekten başından sonuna hareketli, heyecanlı… “Hayalet” deşifre olduktan sonra merak bitmiyor, çünkü bu kez uçak dolusu gözü kara, ölmekten ve öldürmekten çekinmeyen silahlı insanın hedefi “Hayalet” oluyor. Hayalet de az değil, koruyucuları var ve kan akıtmaktan çekinmeyen, ölümüne savaşan kadınlar.

Filmin belki de özellikle vurgulanmayan bir mesajı; bu uluslararası suçlu hacker “Hayalet”in öksüz, yetim, yoksul çocukları korumak amaçlı olduğu… Buradan hackerliği benimsediğimiz çıkmasın, sadece Hollywood’un çocuk işçilere ve eşit işe eşit ücret alamayanlara karşı yükselen tepkiyi törpülemesi diyebiliriz.

Aslına bakılırsa keyifli bir film; yönetmenin kan ve vahşeti abartmasa. Savaşan dünyanın akıttığı kanın yanında esamisi bile okunmaz diyebilirsiniz.

04 Temmuz’dan başlayarak gösterimde…

(03 Temmuz 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Güller (Yönetmen: Jay Roach)

Jay Roach’ın yönettiği ve Olivia Colman, Benedict Cumberbatch, Andy Samberg ile Kate McKinnon’un oynadığı Güller (The Roses), 29 Ağustos 2025’de UIP Filmcilik dağıtımıyla Disney Studios Türkiye tarafından vizyona çıkarıldı.
Ivy ve Theo, başarılı kariyerleri, mutlu evlilikleri ve harika çocuklarıyla ideal bir hayat sürüyor gibi görünmektedirler. Ancak Theo’nun kariyeri düşüşe geçerken, Ivy’nin kendi hedefleri yükselişe geçince, bu kusursuz görüntünün altında bir fırtına patlak veriyor. Kusursuz görünen çiftin çatırdayan ilişkisinde gizli rekabetler, bastırılmış öfkeler ve komik olduğu kadar keskin çatışmalar gün yüzüne çıkmaya başlar.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Güller (Yönetmen: Jay Roach) yazısına devam et

Yalın Bir Kasırga

Kasırga deyince, insanın içi ürperiyor, inanılmaz bir yıkım geliyor ilkin insanın aklına. Bir kaçışla başlayan film, belli ki gizem yüklü. Kaçan -melez- kız, karşına çıkan ilk evin kapısını açınca, her şey uçuşuyor. Masanın üstündeki kağıtlar yerlere dağılırken, kapı baca çarpıyor. Kasırga gelecek…

“Yalın” dememizin nedeni de o zaten. Meğer o melez kızın adıymış Kasırga (Köki). Bakalım nasıl esecek? 1790’da, İskoçya’da geçen bir öykü… Kostümler, malzemeler, arabalar, silahlar zamanı yansıtıyor. Babası, Japon samuray Charlotte (Nina Barnett) ve Avrupalı beyaz annesi, ölmüş olsa gerek ki, hiç görmedik. Gezici bir kukla oynatıcısı olsa da baba, eski bir samuray olarak felsefesini kızına aktarmaya, onu eğitmeye çalışıyor. Bir oyun sırasında, altın çalmış Şeker Adam (Tim Roth) ve çetesi izlemeye dalıyorlar. Aralarda dolaşın küçük çocuk (Nathan Malone) altın çuvallarını çalıyor. Kendilerinden çalınan, kendilerinin de çalmış olduğu altının peşine düşen çete ile Kasırga arasında bir kaçma kovalama başlıyor.

John Mcalean’ın yönettiği, filmin kamerası ilginç, müzikleri başarılı bir film olsa da “western” niteliğindeki film istenilen etkiyi yaratamıyor. Başlangıçtaki merak biraz sonra tükeniyor zaten. Çetenin elemanlarını -adları dışında- hiç tanımıyoruz, ama ilginç karakterler olduklarına kalıbımı basarım. Hatta içlerinden biri, kendi çocuğu olmasına rağmen iki cümleyle neden tepkili olduğunu lütfen anlatıyor. İlginç bir hayatı olduğu apaçık. Diğerlerinin de öyle.

“Martı”da, Çehov, “Sahnede bir tüfek varsa mutlaka patlamalı” diyor ya, çetenin bir elemanının elindeki uzun namlulu tabanca da bir kez patlıyor, ama yanlış yerde, yanlış kişiyi vurarak. Ancak Kasırga, babasını dinlemez görünürken (haklı sayılmaz mı, bir baba, sadece nasihat verirse ne kadar dinlenir ki) içine işlemiş söyledikleri. Filmi kurtaran girişindeki sahne sadece…

(18 Haziran 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Fiziksel Şakalar ve Görsel Mizah: Fenike Planı

Wes Anderson’un, Roman Coppola ile birlikte yazdığı bu son filmi “Fenike Planı” (The Phoenician Scheme) şaşırtan bir sahneyle açılıyor. Yönetmeni tanıyanlar, onun ne kadar farklı ve absürt çizgisi olduğunu bilir, ama bu hepsinin üstünde.

Benicio del Toro (Zsa-zsa Korda), bilmem kaçıncı kez [filme göre altıncı olsa da, gör(e)mediğimizin çok daha fazla olduğunu düşünüyorum] uçak kazasından kurtulur. Hemen düzeltmem gerekir, bu kaza değil bir sabotajdır. Kim, niye öldürmek ister Korda’yı? Toro’nun ifadesiz ya da poker suratlı duruşu kocaman bir soru işareti oluşturuyor izleyicinin kafasında. Bir futbol takımı kuracak kadar (madem absürt, örnekleri de öyle vermek gerekir) çocuğu vardır, biri kız. Hiçbiriyle doğru düzgün ilgisi olmamış, büyümelerine tanıklık bile etmemiştir. Mirasını Rahibe de olan kızı Liesl’e (Mia Thereapleton) bırakacaktır.

Her kaza veya suikast sonrası ölse de, tanrılar katında bir şekilde diriltilir ve yaşama döndürülür. Bu kadar absürt olunca her şey, film gerçekten komik geliyor insana. Yer yer gülseniz de merak ağır basıyor ve neler olacağını bekliyorsunuz. Özgün ve özgür bir yorum bekliyor izleyiciyi. Şaşırtıcı ama alabildiğine merak yüklü.

Hemen her sahne bilinçli olarak çok iyi donatılmış, resimler, gravürlerle bezenmiş. Simetriye uyulmuş. Film boyunca görüntünün aksamadığını kabûl etmeliyiz. Müzik ise gerçekten güzel; sadece güzel ile kalsa iyi, çarpıcı, izleyicinin içine işleyecek denli duygusal.

Korda’nın ifadesiz yüzü başlı başına komik zaten. Buna ek(lem)lenen devrimciler, suikastçılar, çocukların oyunları, ama en çok da kutularda yer alan yönergeler. Evet, Anderson, eski filmlerdeki gibi “karton” koyup (sessiz sinema döneminde, bölümler araya konan yazılarla ayrılırdı) başka bir kutuya geçiyor. Her kutu bir öncekinden daha ilginç, daha absürt, daha farklı. Bir yanıyla kişisel yozlaşma bir yanıyla da toplumsal bilinç geliştirme ile iç içe akıyor film.

Haklısınız, absürt bir filmi anlatmak da alabildiğine absürt. Ancak izlemek, o keyif almak gerekli. Yorumu da tabii ki sizlerde…

30 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(29 Mayıs 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Duygu, Titizlik ve Aksiyon: Mission: Impossible – Son Hesaplaşma

Görevimiz Tehlike, sinemanın belki de en uzun süreli, en çok ilgi çeken, seyircinin beklentisini karşıladığı için de arkası gelen önemli bir serisi. “Son Hesaplaşma” da serinin 8. filmi. Tom Cruise, 60 yaşına rağmen hâlâ dinç, hâlâ hareketli, hâlâ güçlü… Bu, filmin taşıyıcısı olduğunun da kanıtı. Zaten bu, “Son Hesaplaşma” sanki tek başına Ethan filmi.

Hepimizin bildiği gibi ekibini koruyan, savunan ve asla arkada bırakmayan Ethan yine aynı duygusallık içerisinde. Christopher McQuarrie’nin üçüncü kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu bu filmde, Luther (Ving Rhames) ile Benji (Simon Pegg) Ethan’a inanıyor ve kendilerini aslı yalnız bırakmayacağını biliyor. Sanki kadın karakterler inanmıyor mu; olur mu öyle şey? Onlar zaten dünden razı yakışıklı Ethan’a. Yaşına kim bakar? Birileri, ister devletten ister rakiplerden isterse farklı gruplardan buna çok şaşırsa da biz biliyoruz ki, hiçbir zaman onları yarı yolda koymaz.

Üç saate yakın süren film, belki çok uzun gelebilir, ama saate bakmaya bile fırsat bulamıyorsunuz, o kadar hareketli, o kadar hızlı. Sizler biliyorsunuz, Tom Cruise, dublör kullanmadığı gibi özellikle bu filmde gerçekten rolünün hakkını vermiş. Bir ara, “tıpkı Cüneyt Arkın gibi” diye geçirmedim aklımdan dersem yalan olmaz. Onca aksiyona, yediği yumruklara, tekmelere rağmen ne yüzünde bir çizik görünüyor ne de giysileri yırtılıyor… Hele helikoptere yetişmek için koştururken…

Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyerek soğukkanlı geçiyoruz. Mantık hataları da var, akla yatmayanlar da, ama kim görüyor ki onları! Hepimiz Ethan’ız, hepimiz dünyayı kurtaran.

Duygusallığı dorukta, bu son filmin… Doğru ya, adı üstünde: “Son Hesaplaşma”, biraz duygusallık yakışır. Ama sanki son söz daha söylenmedi gibi. Sanki bunun da devamı gelir. Filmi beğenmeyenlerin haklı eleştirileri sonrasında, Kore’de izleyici rekoru kırması, diğer bütün ülkelerde de heyecanla bekleniyor olması nedeniyle yapımcılar bir filme daha yer bulurlar. Kuşkusuz tekdüzeliğe düşen aksiyonların yerine yenilerini koymak zor, ama su altı sahneleri gerçekten çok başarılıydı. Sanmayın ki, iş yapmaz, sanmayın ki, seyirci bıktı… Hayır! Aksine daha da olsa, daha da ister. Ancak bu kadar uzun olmaması sanki daha doğru.

22 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(21 Mayıs 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Habercilik Belirleyicidir: Saint-Ex

Senarist ve yönetmen Pablo Agüero, özellikle “Küçük Prens” ile tanınan, gizemli bir kayıp olan Antoine De Saint-Exupéry’nin yaşamının küçük ama çok belirleyici bir bölümünü anlatıyor Saint-Ex’te. Arjantin’de, Fransız Aeropostale firmasının posta taşımacılığı yapan iki çocukluk arkadaşı Saint-Ex (Louis Garrel) ile Henri Guillaumet (Vincent Cassel), tren yoluyla rekabeti aşmak ve taşımacılığı daha da hızlandırmak için bütün güçleriyle çalışır. Karlı And Dağlarını aşmak, hele de teknolojik yetersizlik nedeniyle gece uçuşunun da yapılamaması nedeniyle kolay değildir. Guillaumet’nin eşi, merkezde çalışan Noelle (Diane Kruger) onların bir anlamda karadaki gözü kulağıdır. Şirket Fransa’dan bastırır, kâr edemediği için kapatacaktır o güzergâhtaki taşımacılığı, ama iki arkadaş direnir. Müthiş bir arkadaşlık vardır aralarında…

Görüntü yönetmeni Claire Mathon, gerçeküstü bir görüntü şöleni sunuyor izleyiciye. Karlı dağlar, bulutlu gökyüzü, kartallar, akbabalar, güneşin şavkı, kardaki yansımalar, kuşbakışı köyler… izleyiciyi içine çekiyor. Galiba görüntülerden önce, yönetmenin uçağın üzerinden pilot ve çalışanların oluşturduğu orkestrayı ve yaptıkları müziği anlatmak gerekir. Çarpıcı, unutulmaz ve özgün. Sırf o müzikle eşlikçisi görüntüler için bile izlenir Saint-Ex.

Öykü merak uyandırıcı, gerçekten de soluksuz odaklanıyorsunuz beyazperdeye. Görüntüler müthiş. Montaj (kurgu ile montajı karıştırmamak gerekir) harika. Müzik ise olağanüstü. Oyunculara gelince… Evet, iyi ve güçlü oyuncular, ama yaşları gereği biraz aykırı kalmış. Bir yaşam öyküsü anlatılırken (tabii ki oyuncular önemli, ama yaşlarının da uyması gerekmez mi?) aslına sadık kalınmalı.

Filmi, izleyen herkes beğendi aramızda (beğenmeyen olabilir mi, bilemiyorum). Hem akışı hem görüntü hem müzik (trenin raylar üzerindeki tıkırtıları gerçekten bir tangoydu) ritmiyle sarıp sarmalıyor insanı. Sizi içine çeken öykü, kendinizle karşılaştırma yapmaya zorluyor sonradan.

1930’larda hava koşullarının yanında trenle rekabeti, teknolojik yetersizlikler nedeniyle yaşanan sorunları bugün, 2025’te sanki bin yıl öncesiymiş gibi izliyoruz. Oysa telsizler kesilir, uçaklarla bağlantı kurulamaz, uçaklar zaten yüksek irtifaya çıkamaz, insanlar posta bekler… Bugün öyle mi ya, elimizdeki akıllı telefonlarla anında haber alıp verebiliyoruz. Gençler izlemeli ve çok değil, yüzyıl önce nerelerdeymiş dünya görmeli. Bugün de habercilik belirleyici, hâlâ. Peki, filmi izledikten sonra (bana değil, kendinize) sorun bakalım, habercilik ne halde bizde?

09 Mayıs’tan başlayarak gösterimde…

(08 Mayıs 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com