Etiket arşivi: Çiğdem Kömürcüoğlu

82. Venedik Film Festivali Geri Kazanılan Hazine Değerinde Filmler

Gelelim 27 Ağustos – 06 Eylül tarihleri arasında düzenlenen 82. Venedik Film Festivali’nin en heyecan verici bölümlerinden birine, Venedik Klasikleri’ne. Restore edilerek sinemaya geri kazandırılan 18 filmle, kurtarılmış ya da yeni keşfedilmiş materyallerle yeni çekilen 9 belgesele.

Queen Kelly’nin çekim hikâyesi ve filmin başına gelenler neredeyse filmden ilginç. İki şahane kadın oyuncu Claudia Cardinale ile Monica Vitti’den, 1960’ların ortasında hayat verdikleri, iki ayrı tarz İtalyan komedisi. Japonya’nın 60 yıldır, ilk kez, hiç kesilmeden gösterilecek “hayalet hikayeleri” klasiği, “Kwaidan.” Yerli yersiz sansüre takılıp makaslanan, hatta gösterimi engellenen filmler. Meselâ Hollywood’da sansür, uzun süre, yatak sahnesi çekilirken, oyuncuların iki ayağının birden yatak üzerinde olmasına izin vermiyor. Bir ayak mutlaka yere basacak. Sinema yetkililerinin “Biz zamanında bu filmin değerini, önemini anlamadık” diye yakındıkları çok özel filmler. Ne mutlu, geri getirildiler.

18 Geri kazanılmış film

Lolita: “Bu romanın ruhunu ancak Stanley Kubric anlayabilir ve onu beyazperdeye taşıyabilirdi” diye değerlendirilen, Rus yazar Vladimir Nobokov’un, 1955’de Paris’te yayınlandığı andan itibaren skandal yaratan romanından, İngiliz yönetmen Kubric’in 1962 yılında çektiği unutulmaz siyah beyaz film. On dört yaşındayken Lolita rolü için seçilen Sue Lyon’u on altı yaşında yıldız yapmakla kalmadı, ilk filmiyle ona “Umut veren genç oyuncu” dalında Altın Küre ödülü kazandırdı. Çok genç bir kızla saplantılı bir ilişkinin kahramanı olan orta yaşlı İngiliz profesörü canlandıran James Mason ile Lolita’nın aymazlık içindeki annesini oynayan Shelly Winters’ın da ne kadar güçlü oyuncular olduklarını bir kere daha kanıtladı. ABD – İngilere 1962.

Roma Ore 11 – Acı Lokma: Guiseppe de Santis’in 1951 yılının ocak ayında Roma’da meydana gelen gerçek bir enkaz altında kalma olayından yola çıkarak çektiği film, İtalyan sinemasının “neorealizm” akımının en güçlü örneklerinden biri kabul ediyor. İtalyan sinemacılar şimdi “Vah vah, biz zamanında bu mücevher filmin değerini anlamadık” diye özeleştiri yapıyorlar. Ben buna tanıklık edebilirim. Çekildikten altı yıl sonra 1958 – 59 sezonunda Türkiye’de gösterilen bu siyah-beyaz filmi ilkokuldan mezun olduğum yaz seyrettim, yani henüz çocukluktan çıkmamıştım. Kadınların enkaz altında kaldığı sahneler ve yaralı kadınların hastanede yaşadıklarını anlatırken, yüzlerindeki hiçbir şey söylemeden, çok şey anlatan o donuk ifade, yıllar geçse de gözümün önünden hiç gitmedi. Bir kişinin alınacağı iş ilanına 200 kadın müracaat eder. Binaya girebilmek için birbirini sıkıştıran, itişen kadınların ağırlığı altında merdiven ve sahanlık çöker, kadınlar enkaz altında kalır. Yirmi altı yaşında bir kadın hastanede yaşamını yitirir. Beş yaralı kadının hastane yatağında sırasıyla yaşadıklarını anlatmasıyla film gelişir. Lucia Bose, Lea Padovani, Carla Del Poggio, Massimo Girotti ve Raf Vallone başrolleri paylaşıyor. İtalya 1952.

Il Magnifico Cornuto – Şahane Koca: Antonio Pierangeli’nin yönettiği, Ugo Tonazzi ile Claudia Cardinale’nin birbirini aldatan çifti canlandırdıkları, kocanın sonunda çıldırma noktasına geldiği, cinsellik içeren komedi-dram. Filmde Gian Maria Volonte de rol alıyor. İtalya 1964.

Ti Ho Sposato per Allegria – I Married You for Fun Luciano Solce’nin yönettiği, ağır dramatik rollerde izlemeye alıştığımız Monica Vitti’nin hafif dengesiz, neşeli bir genç kızı oynadığı komedi, “Seninle eğlence olsun diye evlendim” diyen bir film. Döneminde sansürün kesip attığı ve kayboldu sanılan iki sahne, Cinecitta’da bulunup filme eklenmiş. Italya 1967.

House of Strangers: Joseph L. Mankiewics’in yönettiği drama, gerilim, kara filmde, Susan Hayward, Edward G. Robinson, Debra Paget oynuyor. Yıllarca hapis yatan bir adam, yabancılaşmış aile fertlerinin ihanetinin hesabını sormak üzere eve geri döner. Film bazı ülkelerde “Lanetli Ev” adıyla gösterilmiş. ABD 1949.

Przypadek (Blind Chance) Polonyalı yönetmen Krzystof Kieslowsky’nin 1981 yılında çektiği, sansür tarafından “siyasi film” olduğu gerekçesiyle yasaklandığı için ancak 1987’de gösterime girebilen, Türkiye’de “Kör Talih” adıyla bilinen “Przypadek-Blind Chance” aynı öykünün üç farklı biçimde anlatıldığı bir romantik drama. “Kişinin harekete geçme ihtiyacına” vurgu yapan film, Kieslowsky’nin 1989’da Polonya televizyonu için çektiği 60 dakikalık on filmden oluşan “Dekalog’unun habercisi olarak niteleniyor. Polonya 1981.

Matador: Pedro Almodovar’ın otuz altı yaşındayken çektiği cinsellikle şiddet ilişkisini, ölüm ve aşkı sorguladığı erotik gerilim filmi. Fetiş oyuncusu Antonio Banderas başrolde. İşlemediği cinayetleri polise itiraf eden matadoru oynuyor. Filmde İspanya’nın önemli kadın oyuncuları Carmen Maura ile Assumpta Serna da rol alıyor. İspanya 1986.

Le Quai Des Brumes – Sisler Rıhtımı: Yönetmen Marcel Carne’nin, Jean Gabin ve Michele Morgan’la çektiği 1938 yapımı film, “Fransız şiirsel gerçekçiliğinin simge filmi” kabul ediliyor. Senaryoda ünlü şair yazar Jacques Prévert’in de imzası var. İkinci Dünya Savaşı sonrası doğanların ve “Yeni Dalga Akımı” filmleriyle büyüyenlerin tanımadığı, fransız sinemasının bir önceki dönemine ait tarihi önem taşıyan bir film. Fransa 1938.

Kagi – Odd Obsession – Tuhaf Takıntı: Japon yönetmen Kon Ichikawa’nın Junichiro Tanizaki’nin 1956’da yazdığı “Key – Anahtar” adlı romandan uyarladığı 1959 yapımı satirik komedi. Yaşı ilerleyen ve giderek güçten düşen antika uzmanı kendisinden çok genç bir kadınla evlenince aile içinde ilişkiler karışır. Kocanın, genç karısını kıskansın ve heyecanı artsın diye teşvik ettiği “aşk üçgeni” “dörtgen”e dönüşerek sonunda felâkete yol açıyor. Japonya 1959.

3:10 to Yuma – Gönüllü Katil: 1950’lerde Hollywood’un efsane oyuncuları Glenn Ford ve Van Heflin’in başrolleri paylaştığı, Delver Dames’in yönettiği, klasik “western” psikolojik drama. Demiryolları şirketi, yakalanan azılı katil çete liderini (Glenn Ford) kurtarmaya çalışacak çete mensuplarını engelleyerek, 3:10’da Yuma’ya giden trene bindirmesi için, para sıkıntısı çeken bir küçük çiflik sahibini (Van Heflin) tutar. Ama ilişkiler beklenenden farklı gelişir. ABD 1957.

Mark of the Renegade: Arjantin doğumlu Hugo Fregonese’nin yönettiği Amerikan yapımı macera, romans, drama filmi. 1820’lerde Meksika Cumhuriyeti’nin yönetimi altındaki Los Angeles’de geçiyor. Kahramanımız Marcos (Ricardo Montalban) Meksika’ya bağlı “Kaliforniya İmparatoru” olmak için entrikalar çeviren bir düzenbazı yakalamak için “hain” damgası yemiş bir korsan kılığında aralarına giriyor. 50’lerde Amerikan müzikal filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Cyd Charisse başrolü paylaşıyor. Filmde Charisse varsa elbette müzik ve dans da var. ABD 1951.

The Delicate Delinquent – Yaman Hafiye: Özellikle çocukların çok sevdiği Amerikalı komedyen Jerry Lewis, kavgacı genç bir kapıcı rolünde. Sokak çetelerinin eline düşmesin diye bir polis onu himayesi altına alıyor. Yöneten Don McGuire. ABD 1957.

Lo Spettro – The Ghost: Korku, kılıç- kalkan ve gerilim filmleriyle tanınan yönetmen Riccardo Fredo’nun, “Robert Hampton” takma adıyla çektiği “Hayalet” 1910’da İskoçya’da geçiyor. Olay, kadın (Barbara Steele), genç doktor sevgili (Peter Baldwin) ve tekerlekli sandalyeye mahkûm doktor koca arasında dönüyor. Hasta kocasına katlanamayan kadın, sevgilisinden kocasını öldürmesini ister. Miras paylaşımı sırasından kocanın hayaleti devreye girer. Sinemacıların “Bu olağanüstü filmin değerini, inceliklerini döneminde anlamadık” diye yakındıkları bir başka film. İtalya 1963.

Bashu: Gharibeh Kouchak – Başu: Küçük Yabancı: İranlı yönetmen Behram Beyzayi‘nin dramatik savaş filmi. İran-Irak savaşı sırasında bombardımanda annesiyle babası öldürülen bir çocuğun öyküsü. Canını kurtarmak için en kaçan çocuğu orta yaşlı bir kadın himayesi altına alır. İran 1989.

Ai qing wan sui – Vive L’Amour: Tayvanlı Yönetmen Tsai Ming – Liang’ın bol ödüllü dram ve romans içeren kara komedisi. Başkent Taypei’de birbirinden habersiz aynı evi kullanan bir kadın iki erkek üç kişi, evin özel randevu yeri olarak kullanıldığını farkederler. “Yaşasın Aşk” diyen film, “Yeni Dalga Akımı”nın temsilcisi olarak görülüyor. Tayvan 1994.

Do Bigha Zamin – The Two Acres of Land: Hint yönetmen Bimal Roy’un çektiği, “neorealist” esintiler taşıyan bir drama. Borcunu ödeyip toprağını geri alma umuduyla çekçek arabası sürücülüğü yapan bir adamın başına gelenler. Hindistan 1953.

Aniki Bobo – Bizim çocukların ‘O piti piti’sinin Portekizce karşılığı: Portekizli yönetmen Manoel de Oliviera’nın, José Rodrigues de Freitas’ın kısa hikâyesinden uyarladığı ilk uzun metraj filmi. Aile draması olarak tanımlanıyor. Porto kenti sokaklarında ve nehir rıhtımında geçen film, çok genç çocuklardan oluşan bir çetede yaşananları ve aşkı anlatıyor. Biri zorba ve dışa dönük, diğeri masum ve utangaç , iki erkek çocuğun, bir kız çocuğun aşkını kazanma mücadelesi. Oyuncuların çoğu, 1908’de Porto kentinde doğan Manoel de Oliviera’nın hemşehrileri, Portolu sokak çocukları. Başta pek iyi gözle bakılmayan film, bugün döneminin en önemli filmlerinden biri sayılıyor. Portekiz 1942.

Kaidan – Kwaidan – Hayalet Öyküleri: Samuray ve savaş filmleriyle tanınan Japon yönetmen Masaki Kobayashi’nin, 1965 yapımı, “dört hayalet öyküsü” anlatan ilk renkli filmi “Kwaidan” ilk kez hiç kesilmeden gösterilecek. Yunanistanistan doğumlu, önce İrlanda ardından Japonya vatandaşı, Japon kültürünün Batı’ya yayılması için çok çaba sarfeden gazeteci, öğretmen, yazar, çevirmen Patrick Lafcaido Hearn’ın ya da sonradan tanındığı adla, Yakumo Koizumi’nin, 1890’lardan itibaren Japonya’nın çeşitli bölgelerinden topladığı yerel efsane ve hayalet öykülerinden yazdığı Kaidan adlı kitaptan, Masaki Kobayashi’nin sinemaya uyguladığı film, “Hayalet hikâyeleri antolojisi” olarak tanımlanıyor. Japonya 1965.

Dünya Galası

Queen Kelly: Usta Alman yönetmen ve oyuncu Erich von Stroheim’in senaryosunu yazıp 1928’de çekmeye başladığı Amerikan yapımı sessiz film. Başrolleri Gloria Swanson, Walter Byron ve Seen Owen paylaşıyor. Çekimlerin ortasında, yaşanan maddi zorluklar ve yönetmen von Stroheim’le düştükleri anlaşmazlıklar nedeniyle başrol oyuncusu Gloria Swanson ile finansör sevgilisi milyarder Joseph P. Kennedy (ünlü Kennedy ailesinin babası) filmin çekimini durduruyor. Dönemin koşulları ve sansür nedeniyle film orijinal haliyle Amerika’da sinemalarda gösterilemiyor. Gloria Swanson’un yaptırdığı değişiklikler ve kısa bir bölümüne ses klenerek film 1930’larda Avrupa’da ve Güney Amerika’da gösteriliyor. Filmin sonu birkaç kez değişiyor. Günümüzde Erich von Stroheim’in orijinal senaryosuna sadık kalınarak ve yeni ortaya çıkarılan materyaller eklenerek yeniden biçimlendirildi ve restore edildi.

“Queen Kelly” filmi, “Pamuk Prenses” ve “Külkedisi Sinderella” masallarını aratmayan, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, hayalî bir Avrupa ülkesinde geçen bir saray entrikası. Kötü kalpli kıskanç kraliçe, beceriksiz prens nişanlısı, prensin gönlünü kaptırdığı manastırda yaşayan masum olduğu kadar flörtçü bir genç kız arasında yaşananlar, Afrika’da bir randevu evine kadar uzanıyor.

Bu kadar olay sonunda, yaklaşık bir asır sonra “Queen Kelly” filminin Dünya Galası’nı düzenlemek ve restore edilmiş yeni biçimiyle gösterime sunmak, 82. Venedik Film Festivali’ne kısmet oldu.

Dokuz Yeni Belgesel

Mata Hari: Kung Fu rolüyle tanınan Amerikalı oyuncu, yönetmen, yapımcı David Carradine, 1975 yılında, kendisine kırgın olan kızıyla arasını düzeltmek amacıyla ona birlikte film yapmayı teklif ediyor. Hollandalı ünlü kadın casus Mata Hari’nin yıllarca bitmeyen filmi aracılığıyla, Carradine ile kızının ilişkileri yansıtılıyor. Yönetmen, Joe Beshenkovsky ve James Smith. ABD 2025.

Louis Malle, Le Révolté: Yönetmen Claire Duquet, usta Fransız sinemacı Louis Malle’nin isyankâr ruhunu ön plana alarak savaş muhabirliğinden, yerleşik sinema kalıplarına karşı çıkarak “Yeni Dalga” akımına ve Jeanne Moreau’nun oynadığı akıldan çıkmayan gerilim dozlu drama filmlere giden yaşam ve sinema yolculuğunu sergiliyor. Fransa 2025.

The Ozu Diaries: Ünlü sinemacı Yasujiro Ozu’nun, tuttuğu defterlerden ve kendi için çektiği filmlerden yola çıkarak, onun iç dünyasına ulaşan, isyankâr bir gençten, derinlikli bir yönetmene dönüşmesinin öyküsü. Yönetmen Daniel Raim. ABD 2025.

Memory of the Forgotten – Memoria de Los Olvidados: Yönetmen Havier Espada’nın “Unutumuşların Anısı” adıyla çektiği belgesel, İspanyol yönetmen Luis Bunuel’in 1950’de çektiği, sinema tarihinin en önemli filmleri arasında sayılan ve UNESCO’nun Dünyanın Belleği Kütüğü’ne kaydedilen, “Los Olvidados – Unutulmuşlar” filmini hareket noktası olarak alıyor. Bunuel’in gerçekle kurgu arasında gide gele çektiği, ingilizce adıyla “The Young and The Damned – Genç ve Lanetli” filmi, İspanyol yönetmenin Meksika’ya sürgüne gittiği dönemde tanıyıp büyük sevgi duyduğu ve dayanışma içine girdiği, Meksika’nın yoksulluğa ve şiddete mahkum edilmiş genç çocuklarının yani “yok sayılmış ve unutulmuşların” öyküsünü ilk kez beyazperdeye getiriyor. Yönetmen, yazar Havier Espada’nın, “Unutulmuşların Anısı” adlı belgeli, yıllarca Bunuel’in yaşamı ve sineması üzerine yaptığı araştırmaya dayanıyor. İspanya – Meksika – ABD 2025.

Megadoc: Yönetmen Francis Ford Coppola’nın yıllarca bitiremediği Megapolis filminin yapımının perde arkası. Yönetmen Mike Figgis. ABD 2025

Elvira Notari: Beyond the Silence: 1875 – 1946 yılları arasında yaşamış İtalya’nın ilk kadın yönetmeni. Elvira Notari Napoli’den New York’a yüzlerce sessiz film yönetmiş olmasına rağmen değeri ancak 1970’lerde keşfedilmiş ve yeniden doğuş yaşamış. Realizm, kurgu drama içeren filmleri, Napoli folklorundan besleniyor. Yönetmen Valeria Ciriaci, İtalya – ABD

Boorman and the Devil: Yönetmen David Kittredge çektiği belgeselde, Amerikalı yapımcı, yazar, yönetmen John Boorman’a hayatının fırsatı gibi sunulan teklifin, Boorman’ın, sinema kariyerinin sonunun gelmesi tehlikesine yol açmasının öyküsünü beyazperdeye taşıyor. Warner Brothers şirketinin teklifiyle çekilen The Exorcist II her açıdan tam fiyaskoyla sonuçlanınca Hollywood’da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. ABD 2025.

Holofiction: Deneysel bir belgesel film. Holocaust yani yahudi soykırımını görsel formda yansıtma deneyimi. 1938’den günümüze kadar çekilmiş Holocaust’u konu alan film ya da televizyon dizilerinden alınan binlerce görüntünün montajla birleştirilmesiyle yahudi soykırımının görsel sunumunun yeni yolları aranıyor. Yönetmen Michal Kosakowski. Almanya – Avusturya 2025.

Sangre del Toro: Yönetmen Yves Montmayeur, sinemaseverleri “büyüleyici bir labirentte” yani Meksikalı yönetmen, yazar, artist Guiellermo del Toro’nun çocukluğundan başlayarak, karmaşık ruhsal, düşünsel ve hayâl dünyasında adım adım bir yolculuğa çıkarıyor. İspanya’da doğduğu Guadalajara’dan Paris’e oradan Hollywood’a götürerek del Toro’nun “yaratıcı zekâsının” kökenine inmeye çalışıyor. İngiltere – Fransa 2025.

Kaynakça:

(25 Ağustos 2025)

Çiğdem Kömürcüoğlu

82. Venedik Film Festivali’nin Yıldızı George Clooney mi Olacak?

82. Venedik Film Festivali 27 Ağustos – 06 Eylül arasında gerçekleşiyor. Festival’in büyük ödülü “Altın Aslan” için aralarında Guillermo del Toro, Jim Jarmusch, Oliver Assayas, Kathryn Bigelow, Valerie Donazelli, François Ozon ve Park Chan-wook gibi iddialı yönetmenlerle, Shu Qi gibi ilk yönetmenlik deneyiminin heyecanını yaşayan bir oyuncunun imzasını taşıyan 21 film yarışıyor.

Festival, filmin yapımcılarının “İtalya’da geçiyor” ve “Bir aşk hikâyesi” dışında, ser verip sır vermedikleri, Paolo Sorrentino’nun “La Gazia – Grace” filmiyle açılacak. Cedric Jimenez’in “yakın gelecekte Paris’te geçen distopik bir polisiye gerilim” diye tanımlanan Fransız yapımı, Valerie Bruni Tedeschi ile Louis Garrel’in oynadığı “Chien 51” filmiyle kapanacak.

82. Venedik Film Festivali’nin kamera ışıklarına, bir süredir beyaz perdeden uzak olan George Clooney damga vuracak gibi görünüyor. Clooney bu yılın mart ve haziran ayları arasında, “Good Night and Good Luck” oyunuyla Broadway’de aldığı övgüler ve kazandığı “çeyrek dönem” büyük tiyatro başarısı cebinde, Venedik’e zaten “bir sıfır önde” geliyor.

Ama Clooney’in kamera ışıklarında kendisine ortak çıkacak, başrolünü üstlendiği “After the Hunt” filmi yapımcıları tarafından “tartışma yaratabilir” kaygısıyla son anda yarışmadan çekilse de Julia Roberts gibi, son yılların parlayan yıldızı Emma Stone gibi, nerede ve hangi zamanda olursa olsun her daim ilgi odağı olan Charlotte Rampling, Valeria Golino, Cate Blanchett gibi dişli rakibeleri var.

2005 yılında, sinemacı yazar Grant Heslov’la birlikte senaryosunu yazdığı, yönettiği ve yan bir rol oynadığı “İyi Geceler, İyi Şanslar – Good Night and Good Luck” filminden uyarladığı, gazeteci babasının meslektaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra’dan yaptığı canlı radyo pogramlarıyla efsaneleşen Amerikalı savaş muhabiri, araştırmacı gazeteci ve televizyon sunucusu Edward R. Murrow’un 1950’lerde, “bir korku imparatorluğu oluşturmaya çalışan” Senatör Joseph McCarthy’e karşı verdiği dişe diş mücadeleyi 2025’de Broadway’e taşırken, George Clooney yirmi yıl önce yaşını “erken” bulduğu için, filminde oynamayı uygun görmediği Murrow rolünü tiyatro oyununda üstlendi.

Clooney, Venedik’te “Altın Aslan” ödülü için yarışan, Noah Baumback’in yönettiği “Jay Kelly” adlı dram – komedide, ünlü herkesin tanıdığı bildiği ancak kendisi kendini tanımayan bir aktörü, “Jay Kelly”i canlandırıyor. “Olgunluğa erme” diye de tanımlanan filmde, Jay Kelly ile Adam Sandler’ın oynadığı sadık menajer Ron, Avrupa’yı turluyorlar. Gezip tozup Avrupa’yı tanır ve muhabbet ederken, hayatta yaptıkları seçimlerle, kurdukları ilişkilerle ve geride bırakmak zorunda olduklarıyla yüzleşerek kendileriyle de tanışıyorlar. Filmin Laura Dern, Emily Mortimer, Jim Broadben, Stacy Keach, Greta Gervig gibi güçlü bir oyuncu kadrosu var.

Venedik Film Festivali Sanat Yönetmeni Albero Barbero gösterim programını açıklarken bu yıl da sunulacak filmlerin çoğunun uzunluğunun “iki saat on beş dakika” ile “iki saat otuz dakika” olduğunu belirtirken, bu sürenin son yıllarda neredeyse yerleştiğine vurgu yaptı.

“Yarışma filmleri”

Festivalin ev sahibi İtalya, açılış filmi “La Grazia” dahil beş filmle “Altın Aslan” yarışmasında yer alıyor. Dram – komedi olarak nitelenen “La Grazia”nın başrollerini Paolo Sorrentino’nun vazgeçilmez oyuncusu olarak nitelenen Toni Servillo ile geçen yıl Ferzan Özpetek’in “Elmaslar – Diamanti” filmiyle adından çok söz ettiren Anna Ferzatti paylaşıyor.

Pietro Marcello’nun yönettiği “Duse” İtalyan tiyatrosunun divası Eleonora Duse’nin yaşamını beyazperdeye taşıyor. “Duse” olarak anılan, 1858 – 1924 yılları arasında yaşamış, sadece İtalya sınırları içinde değil, uluslararası alanda da döneminin en iyisi kabûl edilen, sahnede kendi kimliğini tamamen devre dışı bırakabilmesiyle büyük hayranlık uyandıran bu efsanevi oyuncuya Valeria Bruno Tedeschi hayat veriyor.

İtalya’nın diğer üç yarışma filminden Gianfranco Rosi’nin “Sotto le Nuvole” belgeseli, çifte yanardağ tehdidi altında olan Napoli kentine ve halkına bir saygı duruşu, Napoli’nın sosyal, kültürel, coğrafi ve tarihsel özelliklerine bir toplu bakış olarak tanımlanıyor. Leonardo di Costanzo’nun çektiği, Valeria Golino’nun rol aldığı “Elisa” cinayet dahil, aile içinde işlenen suçları mercek altına alıyor. Franco Maresco imzalı “Un Film Fatto per Bene” italya’da deneysel ve yenilikçi tiyatro ile sinemanın öncülerinden, şair, yazar, oyuncu Carmelo Bene’yi odağa alarak bir film setinde yaşananları sergileyen bir belgesel.

Guillermo del Toro’nun “gotik” olarak tanımlanan “Frankestein” filminin adını duyduğunuzda insan önce “yine mi?” diye sormaktan kendini alamıyor. Ama bir taraftan neye dönüşeceğini bilemediğimiz bir “yapay zekâ” heyecanı ve kaygıları, bir taraftan kaybedilen kol yerine yeni kol çıkarma gayretleri ve çalışmaları olduğunu okuduğunuzda, günümüzde de konunun hem de çok güncel olduğu konusunda del Toro’ya hak veriyorsunuz.

Fransız yönetmen yazar Olivier Assayas’ın, siyasi gerilim olarak tanımlanan “The Wizard of the Kremlin” filminde Jude Law’un üstlendiği Putin rolü merak uyandırıcı. Assayas’ın Giuliano da Empoli’nin 2022 tarihli ilk romanından uyarladığı film izleyiciyi “Sovyetler Birliği’nin dağılmakta, Rusya Federasyonu’nun kurulmakta olduğu” 1990’lara, yeni milenyum öncesinde yaşanan fırtınalı altüst oluş dönemine götürüyor. Televizyonda genç bir “reality show” yapımcısı ve oyuncusuyken, sürpriz şekilde Putin’e siyasi danışman olan Paul Bado’nun canlandırdığı kurgu karakter Vladimir Baranov’un gözünden, Kremlin’in karanlık siyaset koridorlarında dolaşırken, genç ihtiraslı Putin’in iktidar basamaklarını tırmanmasını ve Baranov’un Yeni Çar’ın doğuşuna katkılarını izliyoruz.

Her yıl filmlerini Cannes’da açan Jim Jarmusch’un bu kez ters köşe yaparak Venedik’e gelmesi belli ki festival yöneticilerini pek memnun etmiş. Birbirine yabancılaşıp uzaklaşan ailenin genç ve yaşlı üyelerinin yıllar sonra bir araya gelip ilişkilerini gözden geçirmeleri, Jarmusch’un aile antolojisi diye tanımlanan, “Father, Mother, Sister, Brother” adlı drama komedi filminin konusunu oluşturuyor. Jarmusch’un “sessiz, incelikli, komik ve acıklı” diye tanımladığı belirtilen filmin Charlotte Rampling, Cate Blanchett, Vicky Kreips, Adam Driver, Mayim Bialik, Indya Moore ve Tom Waits gibi bir yıldız kadrosu var.

François Ozon, Albert Camus’un 1942’de yazdığı, 1957’de ona Nobel Edebiyat ödülü getiren, “Varoluşculuk” felsefesinin temel taşı eserlerinden biri kabul edilen “L’étranger – Yabancı” romanından uyarladığı siyah – beyaz dramayla yarışmada. Catherine Deneuve, Fanny Ardant, Charlotte Rampling, Ludivine Sagnier gibi çok sayıda kadın oyuncuyu oynattığı komedi, drama, gerilim filmleriyle adını duyuran Ozon, 2019’da “By The Grace Of God” gibi kilisenin, bir rahibin çocuk tacizinin üstünü örtmeye çalışmasını gündeme getirdiği; 1916’da çektiği “Frantz” gibi “Biz bu savaş üç ayda sona erecek diye, çocuklarımızı güle oynaya ölüme gönderdik” diye pişmanlık içinde yakınan babaların ağzından, milyonlarca kişinin yaşamına mal olan Birinci Dünya Savaşı’nın acımasızlığını ve insanların hayatlarının darmaduman olmasını sergilediği can acıtıcı filmlere de imza attı.

Luchino Visconti’nin 1967’de “Lo Straniero”, Zeki Demirkubuz’un 2001’de “Yazgı – Fate” adlı uyarlamalarının ardından Camus’un romanını üçüncü kez beyazperdeye taşıyan Ozon’un, 1930’ların bambaşka siyasi koşullarında Cezayir’de geçen bu varoluşcu felsefi romanı nasıl bir yaklaşımla ele aldığını izlemek ilginç olacak. Visconti’nin filminde Marcello Mastroianni’nin, Demirkubuz’un filminde Serdar Orçin’in canlandırdığı “Yabancı – Meursaut” karakterini Ozon’un “L’étranger”inde Benjamin Voisin oynuyor.

Yorgos Lathimos’un, Emma Stone’nin dördüncü kez başrolü üstlendiği “Bugonia” adlı filmi, bilim – kurgu kara komedi. Jang Joon-Hwan’ın 2003’de çektiği “Save the Planet” adlı Güney Kore filminin ingilizce uyarlaması.

Kathryn Bigelow’un yönettiği “A House Of Dynamite” Rebecca Ferguson, Idris Elba, Gabriel Basso Jared Harrison’un oynadığı, Beyaz Saray yetkililerinin ABD’ye yönelik füze saldırısını önlemeye çalıştığı jeopolitik siyası gerilim.

Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania’nın yazıp yönettiği “The Voice of Hind Rajap” geçen yıl Gaza’nın kuzeyinde altı kişilik ailesiyle birlikte bir arabada İsrail ateşi altında kalan beş yaşındaki Filistinli kız çocuğunun, ailesinin diğer fertleri gibi öldürülmeden önce Kızıl Haç görevlilerine yaptığı “kurtarın bizi” çağrısı. Çok güncel ve acı verici bir siyasi dram.

Fransız yönetmen Valerie Donzelli’nin “À Pied d‘œuvre – At Work” adlı filmi başarılı bir fotoğrafçının işini bırakıp yazma hayalinin peşinden koşarken, karşı karşıya kaldığı maddi sıkıntılar ve verdiği kişisel mücadeleler üzerine.

Macar yönetmen Laszlo Nemes’in yönettiği “Orphan” da bir başka siyasi drama. Film, Macaristan’da 1956’da komünist yönetime karşı halkın başlattığı ayaklanmanın, Sovyet tanklarıyla kanla bastırılmasının ardından yaşananları konu alıyor. Bir annenin ideal bir baba efsanesiyle büyüttüğü Yahudi çocuk, babası olduğunu söyleyen tekinsiz, kaba saba bir adamla karşı karşıya gelince hayatı altüst oluyor, annesinin de İkinci Dünya Savaşı’nda nasıl sağ kaldığı öğreniyor.

Güney Kore’li yönetmen Park Chan-Wook, “Eojjeol Suga Eopda –  No other Choise” adlı kara komedi gerilim filmiyle yarışıyor. 25 yıllık işini kaybeden bir adam, yeni bir iş bulmak için umutsuz bir arayışa girer. Nafile. Sonunda tek çözümün rakibini ortadan kaldırmak olduğuna karar verir. Film Donald Westlake’nin “Ax – Balta” romanından uyarlama.

Amerikalı yönetmen ve oyuncu Benny Safdie’nin yazıp yönettiği, yapımcılarından biri olduğu “The Smashing Machine” biyografik bir spor draması. Eski güreşci ve Karma Dövüş Sanatları dövüşcüsü Mark Kerr’in öyküsü. Altın ve gümüş madalyaları ve çeşitli branşlarda şampiyonlukları olan Mark Kerr’i Dwayne Johnson, o sırada eşi olan Dawn’ı Emily Blunt canlandırıyor.

Sahne adıyla “Shu Qi”, Tayvan doğumlu – Hong Konglu yönetmen, oyuncu manken. Asıl adı Lin Li-Hui. Tayvan’ın en başarılı ve en güzel oyuncusu olarak tanınıyor. “Nühai – Girl”, 49 yaşındaki Shu Qi’nin ilk yönetmenlik denemesi. 1980’lerin sonunda içine kapanık, zor bir hayattan gelen bir genç kızın kimliğini bulma öyküsü. Kendi yaşında neşeli, hayat dolu bir kızla arkadaş olduktan sonra, o da dışa dönmeyi, kendi isteklerini ortaya koymayı öğreniyor. Ailesinin hayat anlayışıyla, kendi arzu ettiği daha özgür hayat arasında bir çıkış yolu arıyor.

Beijing doğumlu Çinli yönetmen Cai Shangjun’un “Ri Gua Zhong Tian – The Sun Rises On Us All” filmi, bir aşk ve pişmanlık draması. Eski aşıklar yıllar sonra ayrı geçmiş zamanın ve yaptıkları fedakârlıkların pişmanlığı içinde yeniden karşılaşıyorlar. Tekrar ayrılmadan önce ağlayarak son bir kez kucaklaşıyorlar.

Macar yönetmen, senarist Ildiko Enyedi’nin “Silent Friend” filmi, “Variety” dergisinde yer alan bir anlatıma göre, yüz yıllık bir zaman dilimi içinde, Almanya’nın üniversite kenti Margburg’da, batonik bahçesinde “insanları izleyen heybetli bir ağacın” çevresinde gelişen; 1908, 1972 ve 2020’de geçen ve bir şekilde birbirine değen, “çevredeki bitkiler tarafından şekillendirilen ve dönüştürülen insana dair” üç öykü. Tony Leung Chi-Wai, Léa Seydoux, Martin Wuttke oynuyor. Indiko Enyedi, Tony Leung’un candırdığı, filmin çatısını kuran “neuroscientist – sinirbilimci” rolünü özel olarak onun için yazmış.

Norveçli yönetmen, oyuncu Mona Fastvold’un Brady Corbet’le beraber yazıp yönettiği tarihi, dramatik “The Testament of Ann Lee” müzikali, Amerika’da, Shaker hareketinin kurucusu Ann Lee’nin öyküsünü sergiliyor. Müzikal, “epik masal” olarak tanımlanıyor ancak gerçek olaylardan yola çıkıyor. 1736’da İngiltere’de doğan Ann Lee, 1774’de küçük bir grupla New York’a göç ediyor. Takipçileri tarafından “Kadın Mesih” ilan ediliyor. Amerika’nın en geniş utopik topluluğunu oluşturuyor. İnananlar neşeli canlı şarkılar ve danslarla sarsılıp sallanarak ibadet ediyorlar. Ann Lee’yi Amerikalı oyuncu şarkıcı Amanda Seyfried oynuyor.

“Altın Aslan” yarışma jürisi

“Altın Aslan” ödülü için bu 21 filmi, değerlendirecek Uluslararası Jüri Başkan’ı, iki Oscar ödüllü Amerikalı yönetmen ve senaryo yazarı Alexander Payne. Adı açıklanan diğer jüri üyeleri: Cézar ödüllü Fransız yönetmen, yapımcı, senaryo yazarı ve oyuncu Stéphane Brizé; İtalyan yönetmen, yapımcı ve senaryo yazarı Maura Delpero; Altın Palmiye ödüllü Romen yönetmen yazar Cristian Mungiu; Altın Ayı ve daha pek ödülün sahibi Londra’da sürgünde yaşayan İranlı bağımsız film yapımcısı Mohammad Rasoulof; Altın Küre ve en iyi oyuncu dalında Altın Palmiye ödüllü Brezilyalı oyuncu, yazar Fernanda Torres; En iyi kadın oyuncu dalında David di Donatello ödüllü Çinli oyuncu Zhao Tao.

“Altın Aslan Yaşam Boyu Başarı Ödülü” yapıtlarıyla sinema sanatının gelişmesine yaptığı katkılardan dolayı 82 yaşındaki Alman yönetmen, senaryo yazarı ve oyuncu Werner Herzog’a verilecek. Herzog’un “Ghost Elefants”ı, belgesel film kategorisinde gösterilecek.

İkinci “Altın Aslan Yaşam Boyu Başarı Ödülü” nü birlikte çalıştığı yönetmenlerin karakteri yorumlama taleplerine büyük başarıyla karşılık verdiği, ayrıca kendi katkılarını da ortaya koyduğu için, Hitchcock’un “Ölüm Korkusu – Vertigo” filmindeki gibi akıllardan çıkmayan performansıyla, 90 yaşındaki Amerikalı oyuncu Kim Novak alacak.

“Gözden kaçmayan filmler”

“Yarışma dışı” ve “Ufuklar” gibi diğer kategorilerde yarışacak ya da gösterilecek filmler arasında da çok sayda ilgi çeken yapım var.

“After the Hunt” Yönetmen Luca Guadagnino’nun “Ben de – Me too” kadın hareketine gönderme yapan, üniversitede yaşanan bir cinsel taciz iddiasını konu alan suç ve psikolojik gerilim filmi. “Tartışma yaratabilir” kaygısıyla yapımcılarının isteğiyle, “Yarışma dışı – Yönetmenin seçimi” bölümünde gösteriliyor. Julia Roberts, Andrew Garfield, Chloe Sevigni’nin başrolleri paylaştığı filmin, ister yarışma içi, ister yarışma dışı gösterilsin, artık 82. Venedik Film Festivali’nin en çok tartışılan filmlerinden biri olacağı kuşkusuz.

“In the Hand of Dante” Amerikalı ressam yönetmen Julien Schabel’in, yıldızlar geçidi suç, gizem draması, 700.cü ölüm yıldönümünde sanat etkinlikleriyle anılan İtalyan yazar şair filozof Dante Alighieri ve onun “İlahi Komedya”sına bir selâm filmi. Al Pacino, John Malkovich, Oscar Isaac, Franco Nero ve Martin Scorsese gibi ünlü isimlerin rol aldığı film, gazeteci yazar Nick Tosches’in romanından uyarlandı. “İlahi Komedya”nın Vatikan Küphanesi’nde bulunan bir el yazma nüshası, elden ele New York’ta bir mafya şefinden sonra, yazar Tosches’in önüne gelir. Ondan el yazmasının gerçek olup olmadığını belirlemesi istenir.

“Komedie Elahi – Divine Comedy” İranlı Yönetmen Ali Asgari’nin Dante’nin İlahi Komedisi’nin adını taşıyan filmi Komedi Elahi, “Horizons – Ufuklar” bölümünde yarışacak. 200’den fazla uluslararası ödülü olan 42 yaşındaki yönetmen yazar ve film yapımcı Ali Asgari’nin İran, İtalya, Fransa, Almanya ve Türkiye’nin yapımcısı olduğu komedi filmi, saçma sapan bir bürokrasiyle uğraştıktan sonra neredeyse “gerçeküstü” bir ortamda, yasaklanan filmini izin almadan göstermeye karar veren bir yönetmenin başına gelenleri anlatıyor.

“Kurgu dışı”

Marc by Sofia: Sofia Coppola, belgesel filminde dünyanın en etkili kişisi listelerine giren Amerikalı moda tasarımcısı 1963 doğumlu Marc Jacobs’u konu alıyor.

Ghost Elephants: Alman yönetmen Werner Herzog Angola’da alışılmadık bir fil sürüsünü gündeme getiriyor.

Kim Novak Vertigo: İsviçre doğumlu, Amerikalı yönetmen Alexandre O. Phillippe’nin çektiği belgeselde Kim Novak’ın, yıldızlığa yükselmesinden, 1991’de çok erken bir dönemde adım adım sinemadan uzaklaşıp Oregon’da inzivaya çekilmesine kadar hem yaşamı, hem de Alfred Hitchcock’un “Ölüm Korkusu – Vertigo” başta olmak üzere filmlerinden parçalarla, bu sektördeki yeri sergileniyor.

Directors Diary – Alexandr Sokurov: Rus film yapımcısı Sokurov’un, 1961’den-1995’e kadar tuttuğu günce beş saatlik bir belgesel film oluşturuyor. Sokurov sadece kendi anılarını değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası yarım yüzyıllık çok önemli siyasi, ekonomik ve sosyal konuları da kaleme almış.

Görüldüğü gibi 82. Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan” için yarışan filmlerde olduğu gibi, diğer bölümlerde gösterilecek filmlerde de, iklim değişikliklerinden, artan suç oranına, siyasal ortamdaki gerilimden, aile içi gerilime, gelecek korkusundan, yaşamsal tehditlere, bilim alanında kimi zaman korkucu kimi zaman umut veren gelişmelere kadar, günümüzde kafamızı karıştıran, bizde kaygı, sıkıntı, korku yaratan, bazen de merak uyandıran her meseleden bir yaprak bulmak mümkün.

Kaynakça:

(19 Ağustos 2025)

Çiğdem Kömürcüoğlu

Dünyamıza Bir Hediyeydi: Jane Birkin

Muhteşem bir sanat mirasının üstüne doğuyor iki yıl önce 16 Temmuz günü kaybettiğimiz ünlü oyuncu, müzisyen, model, yazar, yönetmen Jane Birkin. Yaşı tutanlar iyi bilir, 60’ların ve 70’lerin vazgeçilmez stil ikonuydu. Bunun için adına yapılmış bir şarkı bile var. Aşık olduğu adam tarafından yazılıp bestelenmiş.

Müthiş bir protestçiydi. İnsan haklarından, doğanın korunmasına, kadınların kendi vücutlarına sahip çıkmalarından, hayvan haklarına, savaşlar başta olmak üzere her türlü adaletsizliğe karşı yılmaz bir direnişciydi. Sapına kadar gerçek biriydi. Ne yazık artık dünyamızda çok zor bulunan bir özellik oldu bu.

“Modern Teknoloji Çağımız” diye övünüp durduğumuz günümüzde, hepimizin gözünün önünde Ukrayna’dan Gazze’ye canlar yakan savaşlar sürerken, bir “Üçüncü Dünya Savaşı” ihtimalinden, pazardan limon portakal satın almak gibi sanki çok sıradan bir şeymiş gibi söz edilip dururken, Birkin gibi yüce vicdanlı bir güzel insanın yokluğunu çok daha fazla hissediyor insan.

Büyük aşkların, duyarlılıkların kadınıydı Jane Birkin. Kendi de büyük acılardan payına düşeni almıştı. Ama ölüm yaklaşırken bile yaşama umutla bakabilecek kadar cesur ve muzip bir yürekti…

*****

Aşırı sıcak olması dışında olağan bir Pazar öğleden sonrasıydı, 16 Temmuz 2023. İzlediğim yabancı televizyon kanallarının haber endekslerinde gezinirken Jane Birkin’in Paris’teki evinde hayatını kaybettiği haberiyle karşı karşıya kalınca, bir anda gözlerimin dolmasını önleyemedim. Zaten buna yeltenmedim bile. Bıraktım yaşlar aksın bildikleri gibi.

Bazı insanlar vardır, tanısanız da şahsen tanımasanız da insanın içine sokacağı gelir. Jane Birkin benim için de sayısız seveni için de öyle biriydi. O insanlar dünyanın hangi köşesinde soluk alıyor olurlarsa olsunlar.

Aynı gün Paris’in İspanyol – Fransız asıllı Belediye Başkanı Anne Hidalgo yayınladığı mesajda Jane Birkin’i “İngilizlerin en Parisli’si bizlerden ayrıldı. Onun şarkılarını, onun gülüşlerini, onun bize her zaman eşlik eden eşi benzeri olmayan aksanını hiç unutmayacağız,” sözleriyle uğurlamıştı.

Buna bence bir de Jane Birkin’in o olağanüstü mizah gücünü, doğallığını ve özgür ruhunu eklemek gerekiyordu.

Doğum tarihi bile mizah konusu

Jane Birkin, öncelikle, oyuncu, müzisyen ve model olarak, iri mavi gözleri, gülünce aydınlanan yüzü ve doğuştan gelen zarafetiyle, 60’ların ve 70’lerin çok önemli bir stil ikonuydu.

“Ex fan des sixtees, little baby doll – 60’ların eski fanı, minik bebek” diye çok güzel bir şarkısı bile var sesine çok yakışan. Aşık olduğu adam, Serge Gainsbourg onun için yazıp bestelemiş. Jane için daha pek çok şarkı yaptığı gibi.

Bu arada güçlü yaşam sevinci, canlı cansız yaratılmış her şeye duyduğu büyük saygı, sevgi, şefkat; adaletsizliklere isyanı, daha altı yaşında idama karşı pankart taşıyarak katıldığı protesto gösterilerinde, elinde megafonuyla, “Baby – boomer” diye bilinen “68 Kuşağı”nın sokaklara en yakışan mensuplarından biriydi Jane Birkin.

Tam adıyla Jane Mallory Birkin Londra’da doğup büyüyor. Chelsea’da, başkentin en gözde semtlerinden birinde. Kayıtlara göre doğum tarihi 14 Aralık 1946. Ama Jane Birkin, soranlara “27 Aralık doğumluyum” diyor çıkıyor. Yıl da canı çekerse “1947” oluyor. İsterse “1946.”

O an canı nasıl isterse öyle takılıyormuş eğlenceli olsun diye. Muzip bir kadın, doğuştan.

Jane Birkin’in çocukluktan çıkıp genç kızlığa adım attığı 1960’larda ve özellikle 60’ların ortalarında “Swinging London” diye anılan başkent Londra, fokur fokur kaynayan bir kazan. Yaratıcılık tavan yapmış. Müzik, moda, sinema dünyası, kültürel alanlar kıpır kıpır, fıkır fıkır.

“Beatles” konserlerinde gençlik “Yee, ye, yee” diye çığlık çığlığa kendinden geçiyor. Altmış küsür yıl sonra, yetmiş küsür yaşında hâlâ sahnelerde izleyicileri büyüleyebilen Mick Jagger’ın kurduğu “Rolling Stones” efsane. “The Animals” ve tabii ki onların asla unutulmaz “The House of the Rising Sun” şarkısı hâlâ kalbimizde.

Mini eteğin mucidi Mary Quant. Güzeller güzeli top model Jean Shrimpton ile sevgilisi “Korkunç Koleksiyoncu” filminin unutulmaz Terence Stamp’ı muhteşem bir çift. “Darling” filmi ile “Doktor Jivago” filminin Julie Christie’si büyüleyici.

Yok yok. Bütün gözler Londra’ya çevrilmiş. Herkes orada olmak istiyor.

Henüz sıska bir oğlan çocuğu görünümünü üstünden atamamış yeni yetme Jane Birkin, işte böyle bir ortamda, Jean Shrimpton gibi güzel bir kadına dönüşme, sanat, sinema ve gösteri dünyasında yerini alma hayalleri kuruyor ve kendi kaderini çizme yolculuğuna hazırlanıyor.

Bu arada aristokrasiyle bağlantılı bir aileden geliyor Jane Birkin. Kökenleri taa 1650’lere, Stuart Hanedanı’ndan İngiltere – İskoçya – İrlanda Kralı İkinci Charles’a kadar uzanıyormuş.

Ama Birkin ailesi öyle geleneksel Ascot Kraliyet At Yarışları haberlerinde, renk renk tüylü, çiçekli demode şapkaları, dantel ya da saten eldivenleriyle fotoğraflarını görmeye alışık olduğumuz düşeslerden, leydilerden, melon şapkalı, rugan ayakkabılı şık bastonlu düklerden, lordlardan değil.

Babası David Birkin, İngiliz Kraliyet Donanması’nın komutanlarından. Bir gözü korsan gibi siyah bir bantla kapalı. Ama giyinişten davranışa tam bir tarz adamı. Çocukluğundan beri hastalıklı olan gözünü savaşta kaybetmiş. Savaştan sonra, eşinin yazdığı senaryolar uyarınca üç çocuğuyla bahçede koşturup oynarlarken ona hep korsan rolü düşüyor. Babasının çok iyi bir matematikçi, çok yetenekli bir oyuncu, çok cesur ve sakin biri olduğunu söylüyor Jane Birkin. Çok hayran babasına.

İkinci Dünya Savaşı’nda “gizli servis” için çok tehlikeli görevler yapmış genç teğmen Birkin. Filmlerde de örneklerini gördüğümüz gibi, ayın çıkmadığı karanlık gecelerde Manş Denizi’nde dalgalarla boğuşarak, yeraltı direnişini örgütlemekle görevlendirilen kişileri küçük gemilerle gizlice Nazi işgali altındaki Fransa’ya götürüyorlar. Geri dönerken de hava operasyonlarında yaralı olarak kurtulan pilotlarla, Alman esir kamplarından kaçmayı başaran askerleri İngiltere’ye kaçırıyorlar.

Küçük gemilerde radar olmadığından David Birkin, gemiyi karaya oturtmamak için, pergel gibi aletlerle Fransa kıyılarındaki kayalıkları hesaplarmış tek tek. Üstelik genç teğmeni fena halde deniz tutarmış. Böyle anlatıyor kızı Jane.

Jane Birkin’in annesi, sahne adıyla bilindiği gibi, Judy Campbell, dile kolay, 1935 – 2002 yılları arasında, tam altmış yedi yıl sahne ve kamera ışıklarının altında kalmayı başarmış çok ünlü bir tiyatro, sinema, televizyon, müzikal yıldızı, revü sanatçısı, şantöz ve yazar.

1940’lı yıllarda Londra’ya bombalar yağarken söylediği, sözlerini uzun bir ilişki yaşadığı Eric Maschwitz’in yazdığı, “A Nightingale Sang in Berkeley Square” adlı şarkıyla efsaneleşiyor. Yeteneğinin yanısıra fotoğraflarından anlaşıldığına göre, olağanüstü güzel alımlı ve çekici bir kadın.

Sahne tozu yutarak doğup büyümüş Jane Birkin’in annesi Judy Campbell. Tiyatro sahibi ve oyun yazarı bir baba ile oyuncu bir annenin kızı. Judy Campbell, ünlü yazar, yönetmen ve müzisyen Noel Coward’ın “ilham perisi” diye anılıyor. Londra’nın West End tiyatrolarında Noel Coward’ın ve Bernard Shaw’ın oyunlarının vazgeçilmez oyuncusu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra Nazi uçaklarının bombardımanlarından enkaz yığınına dönerken, Noel Coward’ın yönetiminde, halka moral olsun diye, tiyatro sahnelerinin perdelerini açmaya devam ediyorlar. Her hafta turneye çıkıp, askerler için gösteri yapıyorlar.

1914 doğumlu Teğmen David Birkin ile 1916 doğumlu Judy Campbell, 1943 yılında savaş devam ederken evleniyorlar. Evlilikleri David Birkin’in 1991 yılında vefatına kadar kırk sekiz yıl sürüyor. İki kız bir erkek üç çocukları oluyor. Kocasının kaybından sonra Judy Campbell başka evlilik yapmıyor.

Judy Campbell 2004 yılında vefatından önce, son olarak, 2002‘de ünlü “Forsyte Efsanesi” dizisinde, misafir oyuncu olarak iki bölüm için kameraların karşısına geçiyor. Ardından Londra’da veda konserleri vererek, anılar eşliğinde, oyunlarından parçalar sahneleyerek, şenlikler ve gösterilerle, 1935 yılında on dokuz yaşında başladığı oyunculuğa, altmış yedi yıl sonra, seksen altı yaşında veda ediyor. İmrenmemek elde değil.

Çocukluğundan itibaren onun gibi sanat yolunda yürümek isteyen kızı Jane Birkin de oyuncu ve şarkıcı torunları Charlotte Gainsbourg ile Lou Doillon da, hepsi güzel kadınlar olsalar da, anneanne Judy Campbell’in güzelliğiyle yarışmaları mümkün görünmüyor. Ancak hepsinin muhteşem bir sanat mirasını arkalarına alarak dünyaya geldikleri açık.

Kocaya inat oynanan çıplak sahne

İki skandal ve kopan büyük bir gürültüyle, sinema ve müzik dünyasına tepkili uçak gibi iniş, pardon giriş yapıyor Jane Birkin. Biri 1966’da Londra’da “Blow – Up / Cinayeti Gördüm,” filmiyle, diğeri ise 1969’da Paris’te Serge Gainsbourg’la birlikte söyledikleri “Je t’aime… moi non plus” şarkısıyla adını dünyaya duyuruyor. Hem de ne duyuruş!

Jane Birkin, on altı – on yedi yaşında sanat yolculuğunun başında, Londra’da annesinin ünü ve çevresi sayesinde, bazı filmlerde ve tiyatro oyunlarında küçük roller buluyor.

James Bond filmlerinin müziklerinin ve daha birçok film müziğinin besteci olarak ün yapan yakışıklı, karizmatik orkestra şefi John Barry 1964 yılında sahneye koyduğu ve yönettiği “Passion Flower Hotel” müzikalinde Jane Birkin’e rol veriyor. 1965 yılında evleniyorlar.

Çok sevdiği babası, on sekiz yaşındaki gözünün bebeği kızının, kendinden on üç yaş büyük, adı “kadın düşkünü”ne çıkmış, ilk karısından boşanmış bir adamla evlenmesine sinirleniyor.

Jane 1967 yılında yirmi bir yaşında ilk kızı Kate Barry’i kucağına alıyor. Bu kelli felli, Oscar ödüllü, dahi diye nitenen ünlü adamın etrafında bir sürü genç güzel kız ve kadın varken, kendisine nasıl ve neden ilgi duyduğunun şaşkınlığını üstünden atamadan, 1968 yılında boşanıyorlar.

Kocası gece uyanırsa yatakta kendisini çirkin görmesin diye, göz kalemini yastığın altına saklar, öyle uyurmuş çiçeği burnunda gelin Jane Birkin. On yedi yaşındayken kendisine aşık olan ilk erkek John Barry olduğu için onunla evlenmiş. Öyle diyor Jane Birkin.

Jane üç yıl süren evliliği sırasında, 1966 yılında, ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin Londra’da çekeceği “Blow – Up” filminin deneme çekimlerine başvuruyor. Filmde adı bile geçmeyen sarışın uzun saçlı model olarak iki kısa sahnede oynamak üzere seçiliyor.

Film gösterime girdiği gün, Jane’in arkadan çıplak olarak göründüğü üçlü yatak sahnesi olay oluyor. Sinema gişelerinin önünde kuyruklar oluşuyor, cadde adam almıyor.

Jane Birkin’in adı bir günde Londra’ya yayılıyor. Hatta Londra’da kopan gürültünün yankıları Paris’e kadar gidince, filmin gösterildiği Champs Elysées Bulvarı civarındaki sinemanın önünde de kuyruk oluşuyor, bir görgü tanığının anlatımına göre.

Jane Birkin, sansürün makasına kurban gitmemesi için çok kısa tutulan bu sahneyi, kocası Barry “Sen bu sahneyi çıplak oynamaya cesaret edemezsin,” dediği için oynamış. Yoksa deneme çekimleri için müracaat ettiği sırada, savaş sonrası modern sanat filmlerinin en önemli ustalarından biri kabul edilen yönetmen Antonioni’nin kim olduğu ve sinema dünyasındaki yeri konusunda en ufak fikri yokmuş.

“Çocuktan al haberi” derler ama kocası John Barry’nin bir kadınla Roma’ya “kaçtığı” haberini, babası David Birkin bildiriyor kızına telefonda.

“Kocan bir kadınla Roma’ya gitti. Kate’yi al, bir taksiye bin, hemen bize gelin,” diyor.

Kayıp koca John Barry bir süre sonra sevgilisiyle Amerika’ya gidiyor. Oraya yerleşiyor. Toplamda dört kere evleniyor. Jane Birkin’den olan kızı Kate’nin yanısıra sayısız çocuğu oluyor.

On dokuz yaşında evlendiği adamdan, emekleyen bir kız çocuğuyla, yirmi iki yaşında dul kalan Birkin, bir süre baba evinde yaşadıktan sonra, İngiltere ve Amerika’da rol aramaya girişiyor. Yeni hayatına yön vermek için.

Birbirleri için “korkunç” demişler

Yıl 1968, başrolünü Serge Gainsbourg’un oynadığı, Pierre Grimblat’ın çektiği “Slogan” filminde, kırklı yaşlardaki adamın aşık olduğu genç İngiliz kızı rolü için aranan kız, pardon genç kadın, Londra’da baba evinde bulunuyor.

Jane, heybesinde Londra’da sinema kapılarında kuyruklar oluşturan Antonioni’nin “Cinayeti Gördüm / Blow – Up” filmi, kızı Kate’yi kucağına alıp Paris yoluna düşüyor.

Jane ile Gainsbourg’un ilk karşılaşmaları hiç umut verici olmuyor. İkisi de birbirini “korkunç” buluyor. Jane Birkin, Gainsbourg’u o kadar sevmiyor ki, adını bile doğru dürüst telaffuz edemiyor. Zaten o sırada Fransızca da bilmiyor.

Hatta durmadan kendisine sataşıp dalga geçen ya da görmezden gelen bu alaycı “korkunç adam”a dayanabilmek için destek olsun ve kaçan keyfini biraz yerine getirsin diye kendisinden bir yaş büyük ağabeyi Andrew’ü yanına, Paris’e çağırıyor.

Ama bu karşılıklı olumsuz yargı, Serge Gainsbourg ile Jane Birkin ikilisinin ilişkilerinin bir süre sonra fırtınalı bir aşka dönüşmesine, adlarının “20. yüzyılın en büyük aşıkları” arasına yazılmasına, yıllar sürecek yaratıcı ortaklığa, sayısız güzel şarkıya ve hiç bitmeyecek bir dostluğa dönüşmesine engel olmuyor.

Aşklarının sonu ayrılık olacak olsa da.

İkinci Evre: “Zor bir aşk. Zor bir ilişki onlarınki. Şu ‘imkânsız’ deneninden”

“Serge’siz mutlu olamayacağımı biliyordum,” diye yazmış anılarında Jane Birkin, Gainsbourg’un ardından. Belli ki yaşamına giren çıkanlara rağmen kimseyi koyamamış onun yerine.

1968’de “Slogan” filmini çekerken başlayan fırtınalı aşk hikâyeleri, 1980’de Jane Birkin’in, sabrının taşırıp, yaşamını tek başına kurmak üzere yürüyüp gitmesiyle kopuyor. Ama kopma sonlanma anlamına gelmiyor. Bu ayrılığın ardından, ortak çalışmalarının ürünü, daha nice şarkı geliyor dünyaya.

Yaşamının bu ikinci evresinde, yani 1968’de Londra’dan Paris’e taşınan Jane Birkin daha “Slogan” filminin çekimleri devam ederken harekete geçiyor. Film bitince kızını alıp genç bir dul olarak tekrar İngiltere’ye baba evine dönmek istemediği için yeni bir film arayışına giriyor.

Alain Delon’un başrolü eski nişanlısı Romy Schneider ile paylaşacağı, Jacques Deray’ın çekeceği “La Piscine – Sen Benimsin” filmini gözüne kestiriyor. Bu filmde kendisine bir yer bulabilmek için Delon ve Schneider ile görüşmeye gidiyor.

İkisinin de olumlu karşılamaları üzerine filmde Maurice Ronet’in kızını oynamak üzere seçiliyor.

“Sen Benimsin” filmi, Alain Delon’un, Almanya’da içine yuvarlandığı melankoli batağından ve derin inzivadan çekip çıkarıp setlere döndürdüğü Romy Schneider’e Fransız “yönetmen” sinemasının kapılarını açan, çok önemli ikinci bir başlangıç noktası olmakla kalmıyor, bu bir. Gencecik Jane Birkin’in de adını uluslararası alanda sinemaseverlere öğrettiği çok önemli bir film oluyor, bu da iki.

Böyle böyle yeni hayatını Paris’te kurmaya başlayan Jane Birkin, giderek Fransa’yı ikinci vatanı kabulleniyor. Babasının Fransız direnişçilere duyduğu hayranlık ve büyük saygı da Birkin’in seçiminde etkili olmuş.

Ve tabii, aşk…

“Fransız dilinin en güzel aşk şarkılarından bazıları benim için yazıldı,” demeyi seviyor Jane Birkin. Hangi kadın böyle bir şeyden gurur duymaz zaten? Ama zor bir aşk, zor bir ilişki onlarınki.

Şu “imkânsız” deneninden.

“Ahlar, oflar, ohlar, iç çekmeler, inlemeler”le patlayan skandal

Serge Gainsbourg – Jane Birkin ikilisi, 1969 yılında, birlikte söyledikleri “Je t’aime… moi non plus” şarkısı yüzünden büyük bir skandala yol açıyorlar. Şarkı boyunca tekrarlanan iç çekmeler, inlemeler, ahlamalar, ohlamalar, fısıldaşmalar alenen erotizmi ya da adlı adıyla söyleyelim orgazmı çağrıştırdığı için.

Eh, buna tabii, kimilerinin yüreği dayanmıyor. BBC, ona ne oluyorsa, şarkıyı anında yasaklıyor. Vatikan şarkıyı derhal lanetliyor.

Şarkının İngiltere, İtalya ve Franko İspanya’sında radyolarda çalınması hemen yasaklanıyor.

Ama böyle durumlarda hep olduğu gibi, şarkı jet hızıyla önce Avrupa ülkelerine, sonra her yere yayılıyor. Aynı yıl İngiltere’de liste başı oluyor. 1970’de de Amerika listelerine giriyor.

Yıllar sonra bile hâlâ her çalındığında, o “ahlar, ohlar, oflar, fısıldaşmalar” duyulunca kulaklar dikilir, şarkı gülümsetir, keyif verir.

Gainsbourg aslında şarkıyı Birkin’den önce ilişkide olduğu Brigitte Bardot için yapmış 1967’de. Bardot’un “Benim için dünyanın en güzel aşk şarkısını yap” talebi üzerine. Öyle diyorlar. Hatta şarkıyı birlikte söyleyip kayda almışlar. Ama ilişkileri bir yere gitmeyince, Bardot yürüyüp gitmiş. Terk ettiği kocası Alman iş adamı Gunther Sachs’a dönmüş. Şarkının kaydının yayınlanmasını yasaklamış. Aslında yasağı koyanın Gunther Sachs olduğu söylenir.

Serge Gainsbourg, ilk ortak projeleri olarak, 1969’da şarkıyı Jane Birkin’le beraber tekrar söyleyip kayda alıp yayınlıyor.

Şaka gibi ama gerçek, bu arada Brigitte Bardot ile Jane Birkin, 1973 yılında Bardot’un eski kocası Roger Vadim’in yönettiği, “Don Juan 73” filminde, yatakta çıplak çekilen bir aşk sahnesinde oynamak üzere kamera karşısına geçiyorlar birlikte.

Jane Birkin’in muzipliğinin sonu yok. “Brigitte’yi saçının telinden ayak parmaklarına kadar baştan ayağa milim milim inceledim. Gerçekten çok güzel bir kadın, tek bir kusur bulamadım,” diyor gazetecilere bir röportajında.

Serge Gainsbourg ile Jane Birkin ikilisi aşk yaşamlarında çok kıskançmışlar. Brigitte Bardot ile Jane Birkin’in oynadığı sahne çekilirken, Gainsboug’un “hal-i-pür melali”ni izlemek bayağı ilginç olabilirdi.

Rivayete bakılırsa Serge Gainsbourg, Bardot’un eski kocası filmin yönetmeni Roger Vadim’i kıskanmış.

Fotoğraf karelerinden yansıyan mutlu aile tablosu

Jane Birkin 1971 yılında, yirmi beş yaşına, ikinci kez anne olarak giriyor. Kızı Charlotte Gainsbourg’u dünyaya getiriyor. John Barry’den olan ilk kızı Kate de onların yanında. Kızlardan biri Gainsbourg’un koltuğunun altında, diğeri Jane’nin kucağında, bull terrier cinsi köpekleri Nana hep dizlerinin dibinde bol kahkahalı mutlu bir aile tablosu çiziyorlar, doğa içinde geniş bahçeli evlerinde.

O “korkunç adama” karşı kendisine “destek olsun, hayatına biraz neşe katsın” diye kız kardeşi Jane tarafından Paris’e davet edilen ancak oraya gelince Serge Gainsbourg’a hayran olan, onların yanından ayrılamayan ağabey Andrew da durmadan Gainsbourg – Birkin ailesini fotoğraflıyor.

Çift 1980 yılında ayrılana kadar Andrew gelip gidip, onları fotoğraflamaya devam ediyor. 2013 yılında “Jane & Serge / A Family Album” adlı çok özel bir fotoğraf kitabıyla ortaya çıkıyor.

Meraklısını gerilere, artık mevcut olmayan bambaşka bir dünyaya götüren albümde, Jane Birkin’in önsözünün yanısıra, ağabey Andrew’ün Jane’nin çocukluk aile fotoğraflarıyla süslediği, “Jane ve Serge ile ilgili anılar” yazısı da yer alıyor.

Andrew Birkin de ünlü bir sinema yönetmeni ve senaryo yazarı. Yeni yetme yıllarında harçlığıyla aldığı ucuz fotoğraf makinesiyle kız kardeşleri Jane ve Linda’yı fotoğraflayarak başlamış bu mesleğe. Sinemayı ünlü yönetmen Kubrick’in yanında öğrenmiş. Ayak işlerinden başlayıp, yönetmen yardımcılığına kadar gidiyor. “Gülün Adı” filminin senaryosunun altında da Umbero Eco ve Gerard Brach’la beraber imzası var.

“Ben Serge aşığım. Andrew da Serge aşık. Serge de Andrew’a aşık. Üçlü bir ‘trio’ olduk biz” diye dalgasını geçiyor Jane Birkin o mutlu dönemlerde.

Jane’nin bir de hasır sepet hikâyesi var bu yıllarda. Gainsbourg’la beraber ‘70’lerde Portekiz’e yaptıkları seyahatte balıkçılarda rastladığı hasır balık sepeti kısa sürede vücudunun ayrılmaz uzantısına dönüşüyor. Neredeyse kendisi kadar meşhur oluyor sepet çünkü Jane hasır sepetsiz hiçbir yere adım atmıyor.

Şarkıları, aşkları gibi, her şeyi olay Jane Birkin’in. Takıyor koluna hasır sepeti çanta gibi, çıkıyor çarşıya pazara. Baloya resmi davete, partiye, galaya da onunla gidiyor. Yerine göre T-shirt, pantalon ya da kazakla, yerine göre abiye elbise ve yüksek topuklarla. Şık giyindiği zamanlar hasır sepeti de ihmal etmiyor. Sapını ve üstünü parlak kağıtlarla sarıp süslüyor.

Yanılmıyorsam yönetmen Clelia Cohen’in belgeselinde izledim, Birkin bir televizyon çekiminde muhabirin “Sepetinizde neler var? Çok merak ediliyor. Gösterir misiniz?” sorusu üzerine, keyifli gülücükler saçarak hasır sepetin içindekileri kamera önünde teker teker masanın üstüne çıkarıp sergiledi.

Deri kapaklı not defteri, kalem, kitap, makyaj çantası, cilt temizlik malzemeleri, minik el bezleri havlular, acil durumda lazım olacak giysi, ilaç ya da merhemler. Bir şişe şarap. Aklımda kalanlar bunlar. Sepette bir şişe şarap mutlaka her zaman olurmuş. Öyle yanıtladı Jane Birkin muhabirin sorusunu.

Birkin’in hasır sepeti, kısa sürede Fransa’dan başlayıp çeşitli ülkelerde, birer hasır sepet edinen genç kızlar ve kadınlarla yaygın bir trende dönüşüyor, moda oluyor. O sırada iki çocuk annesi olan Jane Birkin hasır sepetle bile hâlâ stil ikonu olabildiğini, olunabileceğini kanıtlıyor.

İş, Hermes’in 1984’de onun için “Birkin Çantası” adını verdiği bir çanta tasarlamasına kadar gidiyor. O sırada da Birkin üç kız çocuğu annesi olmuş, kırkına merdiven dayamış durumda.

Birkin bizden, dünyamızdan ayrıldı ama stil ikonluğu hâlâ sürüyor. 11 Temmuz 2025 tarihli Posta Gazetesi’nin haberinde, Hermes’in orijinal Birkin modeli çantasının müzayede evi Sotheby’s Paris’te, 20 dakika içinde 10 milyon dolara satıldığı bildiriliyordu. Hermes artık Birkin model çantayı sadece sadık müşterilerine satıyormuş.

Hayat hep mutlu fotoğraf kareleri gibi akıp gitmiyor, ne yazık ki…

“Ayrılık masanın üstündeydi / kahve bardağınla limonatamın arasında / onu oraya sen koydun” der değerli şairimiz Nazım Hikmet ayrılığı böylesine güzel anlatan üç kısa mısraında.

Gainsbourg ile Birkin müzik ve sinema alanında birlikte çok güzel işler yapıyorlar. Keyifli ve mutlu zamanları da var çokca, fotoğraf karelerinin tanıklık ettiği gibi.

Aşk evet sonuna kadar ama, hiç kolay bir adam değil dünyanın en ünlü müzisyenlerinden biri kabul edilen, yakınlarınca çok iyi kalpli, çok utangaç ve çok cömert biri olduğu söylenen Serge Gainsbourg.

Rus, Ukrayna asıllı Yahudi göçmen bir aile, 1917 Bolşevik İhtilali’nin ardından 1919’da İstanbul üzerinden Rusya’dan Paris’e kaçıyorlar. Baba klasik müzik eğitimli piyanist, kabare ve gazinolarda çalıyor. Anne Kırım doğumlu, mezzo soprano. Paris’te konservatuara devam ediyor.

1928 yılında Paris’te müzik sesinin yükseldiği bir eve doğan Serge Gainsbourg, ikiz kız kardeşi Lilian ve ablası Jacqueline’yle hemen piyanonun başına oturtuluyor. Ancak Gainsbourg’un çocukluğu, ne yazık ki, Nazi Almanyası’nın tüm Avrupa’nın yanısıra 1940 yılında Fransa’yı da işgalinin beş yıl boyunca yaşattığı korkunç acılar, korkular, dramlar ve travmalarla zedeleniyor, yara alıyor.

Beraberlikte yeterli ihtimam gösterilmediği ya da gösterilemediği için, bir çocuk ve on iki yıllık birlikteliğin ardından ilişkileri kopuyor. Ayrılıyorlar 1980 yılında.

Gainsbourg’un giderek dozu artan alkol ve diğer bağımlılıkları, buna bağlı olarak davranışlarının değişmesi, zaman zaman kabalığa ve şiddete yönelmesi, melankoniye batması, gece hayatı, ihanetleri Jane Birkin’in sabrını taşırıyor ve Gainsbourg’u terk ediyor.

Yaşamını tek başına kurmak, kendine yeni bir hayat yolu çizmek üzere yürüyüp gidiyor.

Gainsbourg’un birlikte yaşanması çok zor bir adam olduğunu söylüyor Jane Birkin. Ama yaratıcı ortaklık ve dostluk sürüyor. Bağlılık da. Birbirlerine duydukları sevgi de öyle.

Üçüncü Evre, “Yeni bir hayat, yeni bir ben ve yeni bir kadın yaratmak”

Tan yeri henüz ağarmamış. Jane Birkin ile ortanca kızı Charlotte Gainsbourg, sırtlarında montları ayaklarında çizmeler, tepelik kırlık ağaçlık bir arazide ağır ağır yürüyorlar laflayarak. Onlar mola verip iki taşın üstüne karşılıklı oturup termostan doldurdukları bardaklarını yudumlayarak sohbete devam ederken, güneş yavaş yavaş ufuktan yükseliyor.

Charlotte’nin, oyuncu, müzisyen, model, stil ikonu, yazar, aktivist, kadın hakları ve sivil haklar savunucusu, doğa tutkunu annesi Jane Birkin’in ardındaki kadını tüm gerçekliğiyle ortaya koymak için 2020’de yapımcılığını üstlenip yönettiği, müziklerini yaptığı “Jane par Charlotte – Charlotte’nin Gözüyle Jane” belgeselinin çekimindeler.

Anne Jane Birkin ile kızı Charlotte aralarındaki bütün duvarları indirmişler, bütün perdeleri kaldırmışlar. Olabildiğince en doğal, en kendi hallerindeler.

Bir sahnede ana kız yatakta uzanmış keyif yapıyorlar. Anıları tazeleyerek geçmişi yâd ediyorlar. Annelik, çocuklar, kocalarla ilişkiler. Charlotte kolunun üstünde doğrulup, “Kate’yi yirmi bir yaşında doğuruyorsun. Bu kadar genç yaşta anne olmaya korkmadın mı?” diye soruyor annesine merakla.

“Tam tersine,” diyor Birkin kıkırdayarak, “Ben asıl, ‘ya anne olmazsam’ diye korkuyordum.”

Bir başka sahnede ağaçlar yeşillikler içindeki bahçeye bakan mutfaktalar. Masaya karşılıklı oturmuş, kahvelerini yudumlarken, o tadına doyum olmaz mutfak sohbetlerinden birine dalmışlar. Birkin heyecan içinde kızına fiziksel ve ruhsal nasıl bir dönüşüm geçirdiğini anlatıyor, eline aldığı mutfak makasını göstererek.

“Bir gün cesaret buldum, aldım elime mutfak makasını, tuttum saçımı ucundan iki santim kısalttım. Ertesi gün bir iki santim daha. Daha ertesi gün üç santim daha. Saçım iyice kısalana kadar kese kese böyle devam ettim.”

07 Temmuz 2021’de Cannes Film Festivali’nde düzenlenen “Jane par Charlotte” belgeselinin galası Jane Birkin’in halkın karşısına çıktığı son gösterim oluyor.

Gala’dan iki ay sonra 06 Eylül’de beyin kanaması geçiriyor. Ama tedavi başarılı oluyor, iyileşiyor.

Jane Birkin, “Jane par Charlotte” belgeselinin çekimlerinden hemen önce yoğun bir tedavi sürecinden çıkmış zaten. Lösemi tedavisinden. Teşhis 1999’da konuyor. 2006’da tedaviye başlanıyor. Bu tedaviler aralıklarla, 16 Temmuz 2023’de vefatının hemen öncesine kadar sürüyor.

“Üçüncü adam”ın dayanılmaz çilesi

Jane Birkin’in hayatına giren “Üçüncü adam,” ayrılmış olsalar da onun ne Gainsbourg tutkusuyla ne de hasır sepetiyle baş edebiliyor.

1980’de Serge Gainsbourg’u terk ettikten sonra, 1981’de Fransız yönetmen Jacques Doillon’u görüyoruz Jane Birkin’in hayatında. Heybesinde “yönetmen sineması”yla geliyor Doillon.

Aile hayatı ve kadın sorunlarını konu alan, genç deneyimsiz kadın oyuncuları başrolde oynattığı ağır dramatik, travmatik, acıya vurgu yapan realist filmleri var Doillon’un. Epey de ödülü.

Jane Birkin Fransa’daki sinema hayatının ilk yıllarında daha çok Claude Zizi gibi yönetmenlerin çektiği komedilerde ve romantik popüler filmlerde oynuyor. Televizyon yapımlarında yer alıyor. Böylece geniş çevrelere adını duyuruyor. Seviliyor, tutuluyor, benimseniyor, Fransız olmamasına rağmen, aileden biri kabul ediliyor.

Doillon’la birlikte Jane Birkin’in filmlerinin de tarzı değişiyor.

“Jacques’le bir araya gelmek, benim kariyerimde bir dönüm notası oldu. On üç yıl birlikte yaşadık ve bir kızımız oldu, Lou, 1982’de,” diye özetliyor üçüncü beraberliğini.

Birkin, Doillon’un yönettiği iki filmde oynuyor. 1981’de başrolü Michel Piccoli ile paylaştığı “La fille Prodigue” ve 1984’de Cesar ödülüne aday gösterildiği “La Pirate.”

“La fille Prodigue” filminde canlandırdığı yoğun depresyon yaşayan Anna karakteriyle, ilk kez oyunculuğunun ciddiye alınması ve beğeniyle karşılanması Birkin’i çok duygulandırıyor ve etkiliyor.

Film Anna karakterinin babasına ensest ilişkiler duymaya yönelmesi nedeniyle, Cannes Film Festivali’nde skandal yaratınca, dikkatler bir kez daha Birkin’in üstünde toplanıyor. Bu da Birkin’in önünde yeni bir yol, tiyatro oyunculuğunun yolunu açılıyor.

Kendisini “La Pirate” filminde izleyen ünlü yönetmen Patrice Chereau’nun davetiyle, Jane Birkin, Pierre de Marivaux’un yazdığı ve ilk kez 1724 yılında sahnelenen “La Fausse Suivant” adlı komedide dört başrolden biri olan kontes rolünü üstleniyor. Birkin böylece çok arzu ettiği tiyatro sahnesine çıkıyor ve başarılı oluyor. 1985 yılında yaşamında tiyatro dönemi başlıyor. Sadece oyunculukla kalmıyor, oyun sahneliyor, ödüller alıyor.

1990’larda Jane’nin özel yaşamında kaçınılmaz son geliyor. On üç yıl süren Birkin – Doillon ilişkisi bitiyor.

Jacques Doillon, Jane Birkin’le beraber oldukları sürece Serge Gainsbourg’un gölgesinin ilişkilerinin üzerinden hiç kalkmamasından şikayetçi. Ayrılmalarının sebebi ona göre, Jane’nin Gainsbourg’un yasını bir türlü sonlandıramaması ve hâlâ ona aşık olması.

Birkin ise Doillon’un, kendisini filmlerinde oynatmazken, rol verdiği Juliette Binoche ve Sandrine Bonnaire gibi genç kadın oyuncularla uzak mekânlarda yaptığı çekimler yüzünden evden uzun süre uzak kalmasını ayrılığın sebebi olarak gösteriyor. Kendisinin bundan acı duyduğunu söylüyor.

Ne denir… Muhtemelen ikisi de haklı.

Ancak Doillon’un, Jane Birkin’in yalnızca Serge Gainsboug’a bitmeyen aşkından değil, hasır sepet çantasından yana da sıkıntısı büyük. Sonunda otomobiliyle hasır sepet çantayı ezip geçip parçalayarak selamete eriyor.

1991 yılı çok kötü geliyor. Jane Birkin en çok sevdiği, hayatındaki en önemli iki adamı altı gün arayla kaybediyor. Serge Gainsbourg’u 02 Mart’ta, babası David Birkin’i 08 Mart’ta. Gainsbourg 62, babası 77 yaşında.

Üç ay sonra, Haziran ayında “Casino de Paris”de Serge Gainsbourg’un şarkılarını söylediği son derece duygulu bir anma konseri veriyor.

Ama o artık bambaşka bir Jane. Makyajsız, bir zamanlar omuzlarına şelale gibi dökülen saçlarını kulaklarının altına kadar kısaltmış. Abiye kıyafetler yerine, üstünde dümdüz açık renk bir T-shirt ile sıradan bir pantolon var.

Bu konserle Jane Birkin kendisine yeni, bambaşka bir sahne personası yaratıyor. Şarkılarıyla, şarkılarının anlattıklarıyla izleyicilerinin, dinleyicilerinin arasına hiçbir şey girsin istemiyor. Ne saçı başı ne kıyafeti ne makyajı. Doğallığı, içtenliği sıcaklığıyla çok seviliyor. Yeni sahne ikonu kabul ediliyor.

Ama bitmiyor. Jane Birkin, 1991 yılında çok sevdiği iki adamı peş peşe kaybetmesinin ardından, 2013 yılında bir annenin yaşayacağı en büyük acıyı göğüslemek zorunda kalıyor. 1967 doğumlu büyük kızı Kate Barry’nin, Paris’teki evinde yaşamını yitirmesiyle onu kaybediyor. Charlotte Gainsbourg’un yaptığı açıklamaya göre, ablası Kate’nin vefatının bir kaza sonucu mu yoksa kendi kararıyla mı gerçekleştiği kesin olarak belirlenmiş değil.

Kate Barry tam bir fotoğraf ustası kabul ediliyor. Fotoğraf çekmeye çok genç yaşta annesini ve kardeşlerini fotoğraflayarak başlıyor. Duygularını fotoğraflarına yansıtmasıyla ünlü. Paris yaşamının en güzel anlarını fotoğraflamasıyla tanınıyor. Vogue Dergisi, Sunday Times, Paris Match gibi en önemli yayın organlarıyla çalışmış bir moda fotoğrafçısı.

Kate 1990’ların başında Fransa’da bağımlılar için bir destek merkezi de kuruyor. Burada kendisi dahil çok sayıda kişi başarıyla tedavi görüyor. Kate’nin eserleri halen dünyanın çeşitli yerlerindeki sanat galerinde sergileniyor. Fotoğrafları Japonya’dan Amerika’ya kadar çeşitli ülkelerdeki sergilerde izlenebiliyor.

Jane Birkin, Charlotte Gainsbourg’un çektiği belgeselde, kızı Kate’yi kaybettikten sonra duyduğu derin acıyı, yaşadıklarını ve anneliğini sorgulamasını bütün içtenliği ve doğallıyla ortaya koyuyor.

“Sanıyorum hep bir suçluluk duygusu azabı içindeydim. Zaman zaman ‘Hepsi benim suçum muydu? Her konuda daha farklı mı davranmalıydım? Yeterince sorumlu davranmadım mı?’ diye kendimi sorgulayıp duruyordum. ‘Daha ziyade bir çocuk anne gibi, bir arkadaş gibi mi davrandım, yeterince sorumluluk almadım mı?’ kaygısı çekiyordum.”

“Bir evlat kaybetmek gibi o çok büyük acıyı yaşadığın zaman, insan geçmişi yeniden yazıyor. ‘Böyle olmasaydı. Şöyle yapmasaydım. Öyle değil, başka bir şey yapsaydım. Başka türlü davransaydım. Öyle değil, şöyle konuşsaydım, farklı olur muydu?’ Bu doğru değil. Bunu yapmamak lazım. Kendimi çok acımasız yargıladığımı farkına vardım. Çok hastalıklıydı. Ama zamanla geçti. Böyle yapmamak, geçmişi yeniden yazmaya çalışmamak lazım,” diye dile getirdi yüreğindeki yangını.

“Hayvanlar cennetin bize hediyesi,” derdi Jane Birkin. Kendi de dünyamıza en güzel hediyeydi.

Canlı cansız her şeye, hayata, doğaya duyduğu sonsuz saygı, sevgi ve şefkatle. Başına gelen her şeye rağmen tükenmeyen yaşam sevinci, hayata olan inancı, haksızlıklara karşı durma gücü ve her koşul altında kendi olma cesareti ve direnciyle.

Jane Birkin iki yıl önce sıcak bir Temmuz günü dünyamıza veda edip giderken, bana aynalarla, hem de her türlüsüyle barışmayı öğretti. Dilerim size de öyle olur.

Kaynakça:

(18 Temmuz 2025)

Çiğdem Kömürcüoğlu