Etiket arşivi: Ferhan Baran

Dünyayı Değiştirmek Mümkün mü / Savaş Üstüne Savaş

Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın 10. uzun metrajı ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ ile heyecan verici yeni bir sinema mevsimine adım atıyoruz. Geçmiş filmlerinde dönem atmosferini kurmaktaki başarısıyla parmak ısırtan Amerikalı auteur sinemacı ilk kez 21. yüzyıl ahvalini kurguladığı son çalışmasında favori yazarı Thomas Pynchon’ın 1990 yılında yayımlanmış dilimize de çevrilen ‘Vineland’ adlı romanından yola çıkmış. Ancak, edebiyatın gizemli ustasının 80’li Reagan yıllarında geçen dev anlatısını çağımıza hatta biraz daha ötesine taşıyarak dünyanın ve insanlığın uzun bir süreçte hiç de kayda değer bir gelişme göstermediğinin altını çizmek istemiş.

Film, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında otoriteye karşı mücadele veren ‘French 75’ adlı direniş grubunun ABD – Meksika sınır hattındaki Otay Mesa göçmen kampında gözaltında tutulan Meksikalıların serbest kalması için başlattığı harekâtla açılyor. Ekibin Ghetto Pat adıyla anılan patlayıcı uzmanından (Leonardo DiCaprio) kamp çevresini havai fişeklerin eşlik ettiği bir şenlik ateşiyle dağıtması istenirken mesaj açıktır: Sınırların, seçimlerin özgürlüğü ve korkunun bertaraf edilmesi için sonuna kadar mücadele edilecektir. Saldırı sürerken ekibin gözü pek siyahi savaşçısı Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor) komutan Steven J. Lockjaw’in (Sean Penn) karargahına dalıyor. Yüksek adrenalin ikili arasında cinsel çekimi tetiklemiştir. Bu tuhaf ve beklenmedik karşılaşmanın ardından ‘Yaşasın Devrim’ sloganıyla bankalar soyuluyor, kürtaj yasasına red oyu veren senatörün ofisi havaya uçuruluyor. Olaylar zinciri Adalet Sarayı’na bomba yerleştirilmesine geldiğinde, yüzbaşı Lockjaw garip bir tutkuyla çekildiği siyahi militanın yaptıklarını görmezden gelecek ve hakimiyetin kadında olduğu tutkulu cinsel birliktelikleri Perfidia’nın hamile kalmasıyla sonuçlanacaktır.

Sadık partneri Ghetto Pat’ın uyarılarına aldırış etmeksizin nerdeyse doğurmak üzereyken bile silahlarla ilişkisinden feragat etmeyen Perfidia için işler her zaman yolunda gitmiyor. Polis devleti örgütü dağıtırken hapiste geçecek 30 – 40 yıla karşılık devrim arkadaşlarını ispiyonlayan siyahi militan tanık koruma programının ona sunduğu güvenceyle yeni bir yaşama doğru ortadan kayboluveriyor. Ted Kramer misali (bkz. Kramer vs. Kramer, 1979) küçücük çocukla bir başına kalan Pat, örgütten dostlarının yardımıyla sınır bölgesine yakın ücra Baktan Cross’a yerleşecek, geçen yıllar içinde küçük Willa (Chase Infiniti) genç kızlığa adım atarken, yeni ismiyle Bob Ferguson iki kişilik ailenin güvenliği için etliye sütlüye karışmadığı sakin ancak her an tetikte olduğu bir yaşamı seçecektir.

Aradan geçen süre içinde albaylığa terfi etmiş ve ‘French 57’yi çökerttiği için onur madalyasıyla ödüllendirilmiş olan Lockjaw, savaş alanındaki başarısından (!) sivil hayatta da yararlanmak isteyen (‘Noel Akıncıları Kulübü’ olarak dilimize çevirebileceğimiz) ‘Christmas Adventurers Club’ adında beyaz elitist bir ırkçı teşkilata üyesi olması için davet alıyor. Farklı ırklardan, dinlerden (buna Yahudiler de dahil) kişileri dışlayan, kendilerinden olmayanları deli, bozguncu ya da pislik olarak niteleyen bu beyaz üstünlükçü organizasyonun sorularını tek tek yanıtlıyor eski asker. Ancak örgüt elemanlarından Junglepussy’nin (Shayna McHayle) yıllar önceki polis tutanağında belgelenmiş olan Perfidia’nın melez bebeğinin babası olduğu gerçeğinin ortaya çıkma tehlikesine karşı harekete geçmesi gerekmektedir. Geçmişiyle yüzleşmek durumunda kalan savunma hattındaki Bob ise göz bebeği kızını korumak için ölümcül bir karşı mücadeleye girmek zorundadır.

Stanley Kubrick ve Robert Altman gibi ustaların takipçisi olan Anderson’ın 2,5 saati aşan dev eserini çağdaş dünyanın bekçisi ABD’nin bugünü ve geleceği üzerine bir uyarı olarak görmek mümkün. Amerikalı sinemacı senaryo metnini Donald Trump’ın ikinci başkanlığını kazanmasından önce tamamlamış olsa bile, geleceği görmek için kahin olmaya pek de gerek olmayan çağımızda, millet olarak bizlerin de buram buram yaşadığı, özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter ve baskıcı bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. Upton Sinclair uyarlaması ‘Kan Dökülecek / There Will Be Blood’ (2007) ile geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreği boyunca petrolle semiren Amerikan kapitalizminin yükselişini anlatan Anderson, ‘The Master’da (2012) İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara çevirir kamerasını. Medyadan kendini çok iyi sakladığı için nerede yaşadığı bilinmeyen ve çağımızın

Salinger’ı diye anılan Pynchon’dan ilk uyarlaması ‘Gizli Kusur / Inherent Vice’da (2014) 70’ler kültürel paranoya yıllarının sinemasal karşılığının peşine düşer. 1980’ler Reagan dönemi karmaşasını günümüze taşıyan son şaheserinde bu kez zamanın ABD ve insanlık adına pek bir şeyi değiştiremediğinin saptamasına girişiyor. Bob’ın kızının tarih öğretmeni ile olan konuşmasının yer aldığı enfes sekansta odanın duvarlarında portreleri asılı eski devlet başkanlarından Teddy Roosevelt’in 20. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmek isteyen Filipinler halkına uyguladığı vahşi soykırımdan söz ediyor. Köle ticaretini başlatmış M. Benjamin Franklin’in ipliğini pazara çıkarıyor. Geçmişten Klu-Klux Klanın günümüzde takım elbiseler içinde boy gösteren güç sahibi yeni temsilcilerini kurgusal ‘Noel Akıncıları’ adıyla alaycı acı bir gülüş eşliğinde teşhir ediyor.

Kılı kırk yaran, eserinin her bir karesinin kontrolünden çıkmasına izin vermeyen sinemacı, görüntü yönetmeni Michael Bauman ile birlikte akıcılığını hiç yitirmeyen, 70’li yılların isyankâr ‘grunge’ tarzına yakın bir görselliği yakalamış. Antolojilere geçecek harika geniş çekimlerin yanı sıra karakterlerin ruh hallerini deşifre eden bolca yakın plan kullanmış. 70’li yıllarda bizde ‘Ölüm Noktası’ adıyla gösterilmiş ‘Vanishing Point’ın ünlü araba ile takip sahnesini andıran final bölümüyle heyecanı doruğa çıkarmak istemiş. Jonny Greenwood’un modern müzik çalışması, alçalıp yükselen piyano vuruşlarıyla bir gerilim metronomu gibi aksiyon sahnelerine eşlik etmiş.

Bugün geldiği 55 yaşında aktris eşi Maya Rudolph ve 4 çocuğuyla birlikte zaman zaman kaotik hale bürünebilen özel hayatından esinlenmeleri 2017 yapımı ‘Phantom Thread’e gizli dikişler olarak dokumuş olan sanatçı, bu defa heyecan yüklü anlatısına paralel olarak Bob – Willa ilişkisinden yola çıkarak baba – evlat bağlılığının ve ebeveyn sorumluluğunun hassasiyetini özenle filmin dokusuna özenle katıyor. Bir kez daha çok sağlam iyi oyuncularla çalışmış. ‘Titanic’in kalp çalan genç aşığını ya da ‘Diriliş / The Revenant’ın vahşi savaşçısını bu defa endişeli bir ebeveyn olarak izlemek keyifli. Willa’nın karate hocası ‘Sensei’ Sergio St. Carlos’da Meksikalı ünlü oyuncu Benicio del Toro göz kamaştırıyor ama filmin en vurucu performansı Oscar ödülleri akşamında favorilerden biri olacağını düşündüğüm Sean Penn’den geliyor.

‘Savaş Üstüne Savaş’ı Amerika’nın kendisiyle, kendi çocukları ile giriştiği savaşın öyküsü olarak tanımlıyor Anderson. Aradan birkaç asır da geçse bertaraf edilemeyen adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor. Ama o denli umutsuz da değil. TV’de izlediği Gillo Pontecorvo filmi ‘Cezayir Savaşı / La Battaglia di Algeri (1966)’ ile nostalji yapan DiCaprio kendi kuşağının dünyayı değiştiremediğini başı öne eğik kabulleniyor ama usta yönetmenimiz Wilma özelinde mücadeleyi, direnişi sürdürecek olan genç kuşaklara olan umudunu koruyor.

(01 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Benim İçin Ölür müsün / September Says

Genç kadın yönetmenlerin dünya sinemasındaki ağırlığı giderek artıyor. Dünya prömiyerini 77. Cannes Film Festivali’nde yapan ‘September Says’ bunun çarpıcı yeni örneklerinden biri. Birbirine derinden bağlı iki kız kardeşin hikâyesini izlediğimiz filmin yönetmeni Ariane Labed’i oyuncu olarak rol aldığı ve Venedik’te en iyi kadın oyuncu Volpi kupasını aldığı 2010 yapımı Athina Rachel Tsangari filmi ‘Attenberg’ ile tanımıştık. Sonrasında, gerçek hayatta eşi olan Yorgos Lanthimos’un ‘Köpek Dişi’, ‘Alpler’ ve ‘The Lobster gibi filmlerinde oyuncu olarak izlemeyi sürdüreceğimiz Fransız asıllı sinemacının bu ilk uzun metrajı absürd Yunan Dalgası akımı deneyiminin izlerini taşıyor.

İngiliz yazar Daisy Johnson’ın 2020’de yayımlanmış ‘Sisters’ adlı gotik romanından sinemaya uyarlanan film, yalnızca 10 ay arayla dünyaya gelmiş September (Pascale Kann) ve July’ın (Mia Tharia) hikâyesi üzerinden ergenlik ve genç kızlığa karanlık ve sıra dışı bir bakışla yaklaşıyor. Okul ve arkadaş çevresinde dışlanan kız kardeşler, sadece kendilerinin anladığı bir dille dış dünyayla aralarına bir mesafe koymuştur. Bu ilişki dinamiğinde ipler 16 yaşındaki büyük kardeşin elindedir. July kendisini akran zorbalığına karşı koruyup gözeten öfkeli ve saldırgan ablasının sözünden dışarı çıkmaz. Buna karşılık diğeri onun kendisine olan şaşmaz itaatini her daim teste tabi tutar. July pek gönüllü olmasa da onu kollayan ablasının hükümran taleplerini yerine getirir. İş ‘elini öpmek’, ‘dansetmek’ gibi zararsız isteklerden dozu giderek artan ‘bir dolu kavanoz mayonezi bitirmek’, tokat atmak’, ‘boğazını hafifçe kesmek’ gibi zorlayıcı emirlere kadar varır. Öyle ki küçük kardeş seçim yapmak gerekirse September için ölmeyi dahi kabul etmeye mecbur kalacaktır.

‘Kontrol’ teması bir kez daha tüm ihtişamıyla sahnededir. Labed, yerleşik toplum düzeni ile dikte edilmiş çekirdek aile kurumunun birey üzerindeki tahakkümünü sürrealist bir mizah işleyen Lanthimos’a nazire olarak ‘Köpek Dişi’ni andıran ev ortamında efendi – köle ilişkisini devreye sokar. Lakin bu düzende baba mevcut olmayıp, genç kızlar annneleri ile birlikte yaşamaktadır. Kızlarının sorumluluğunu üzerine almaktan ziyade onlara bir arkadaş gibi yaklaşan Hint asıllı Sheela (Rakhee Thakrar) kendi şeytanlarıyla yüzleşmenin, depresif tatminsizliğinin derdindedir daha çok. İlk bölümü tamamlarken, fırtınalı meşum bir geceye tanıklık ederiz. September, gizlice hoşlandığı bir oğlanın ağzından atılmış mesajlarla tuzağa düşürülen kardeşinin öcünü almak için elinde bıçak okul arkadaşları ile kavgaya tutuşmaya hazırlanırken ekran kararır. Yaşananların gerçek mi yoksa hayal ürünü olup olmadığı açık uçlu sürpriz finalde izleyicinin sübjektif yorumuna kalmıştır artık.

Yönetmenin 16 mm çektiği ilk bölümde genç kızların sıkışmışlığını, July’ın sinmiş itaatkârlığını izliyoruz. Ailecek alınmış bir kararla okuldan ayrılan kızların Sheela ile birlikte babaannenin İrlanda kıyılarındaki köy evine gittikleri ikinci bölümde ekran genişleyerek nefes almaya başlıyor. Bu fasılda, değişen algılarına paralel olarak July’nin doğanın göbeğinde özgürlük arayışı devreye giriyor. Sahilde kendisine yakınlık gösteren yörenin gençlerinden John ile (Cal O’Driscoll) ilk cinsel deneyimini yaşayacak olan July, ablasının dediğim dedik otoritesine direnirken, ‘İlgi Alanı / Zone of Interest’ ile Oscar kazanan Johnnie Burn’ün tekinsiz ses tasarım çalışması destekli olaylar zinciri öfke ve şiddet patlaması eşliğinde şok edici finale doğru yol alacaktır.

Bireyler arasında güç dengesinin sürekli değiştiği, baştaki çocuksu oyunların yerini ölümcül hallere bıraktığı yapım, karanlık bir büyüme öyküsünün yanı sıra, kadınlık hallerine, dişil arzularla başa çıkmak üzerine ilginç gözlemler sunuyor. Sheela’nın uzak İrlanda kasabasının barından ayarladığı bir adamla yaşadığı cinsellik, bir ihtiyacın tatminini son derece doğal ve şefkatli ayrıntılarla perdeye aktarırken, annenin kızlarını beyaz pudra sürülmüş yüz ve bir örnek giysiler içinde fotoğrafladığı açılış sahnesi, Stanley Kubrick’in ‘Cinnet / The Shining’indeki hayalet ikizlere açık göndermeyle, ta en başından ürkünç bir şeylerin gelmekte olduğunu haberliyor.

Eğlenceli anlar da içeren, olağan ile kabûl edilemeyen arasındaki çizginin muğlâklaştığı toksik ve manipülatif bir büyüme hikâyesi çerçevesinde kadınlık halleri üzerine çok ilginç detaylarla bezeli, bizde vizyona girmeyen, yanlış hatırlamıyorsam ülke içi festivallerin programlarına da alınmamış olan bu güzel film MUBI sunumuyla izlenebiliyor. Kaçırmayın derim.

(30 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dar Alanda Catwalk Hayalleri / Toksik

Dünya prömiyerini, Altın Leopar (Pardo d ‘Oro) ile ödüllendirildiği 77. Locarno Film Festivali’nde yapan ‘Toksik / Akiplėša’ heyecan uyandırıcı yeni bir yönetmeni muştuluyor. Avrupa Filmleri Ödülleri’nde saygın ‘Keşif’ bölümünün adayı da olan Saulė Blivaitė’nin ilk uzun metrajı, Litvanya’nın gözlerden ırak kasvetli sanayi bölgesindeki hayatlar üzerine. Film boyunca yüzünü hiç görmediğimiz ilgisiz annesi tarafından yaşlı büyükannesinin yaşadığı kasabaya postalanan 13 yaşındaki Marija (Vesta Matulytė) burada akran zorbalığına uğruyor. Uzun boylu güzel bir kız olmasına rağmen doğuştan aksayan ayağı ve içine kapanıklığı nedeniyle alay konusu oluyor. Yüzme havuzunun soyunma odasındaki dolaptan pantolonunun çalınmasıyla aynı yaştaki Kristina (Ieva Rupeikaitė) ile çatışmayla başlayan ilişkisi sonrasında sırların paylaşıldığı sıcak bir arkadaşlığa dönüşüyor.

Oto tamircisi babası Ŝarūnas (Giedrus Savickas) ile küçük evlerinde yaşayan Kristina gelecek hayallerini paylaştığı Marija ile birlikte Japonya; kore gibi uzak diyarlarda istihdam edilmek üzere modellik eğitimi veren okulda şanslarını denemeye karar veriyorlar. Bu lanet kasabadaki sıkışık yaşamdan kurtulmak için belki de tek şanslarının bu olduğunu düşünüyorlar. Endamı ve güzelliğinin Marija’nın doğuştan gelen aksaklığını kapatabilecektir belki, ancak nispeten kısa boyu ve fazla albenisi olmayan fiziğiyle bu çetin sınavdan başarıyla çıkmak için daha da ileri gidecektir Kristina. Babasının ‘buradan kurtulmak için elinden ne geliyorsa yap!’ öğüdü doğrultusunda, okulun gerekli harcamaları için yaşlı adamları ‘masaj’ kisvesi altında eğlendirmeyi kabullenir, ve tıpkı ‘Çirkin Üvey Kardeş’in beyaz atlı prensiyle mutluluğa erme düşleri kuran Elvira’sı gibi daha da zayıf olabilme uğruna illegal sitelerde satılan tenya yumurtası haplarını içecek kadar gözünü karartır.

Genç yönetmen hikâyeden ziyade atmosferi ön plana taşıyan özenli belgesel bakışıyla dikkat ediyor. Bugün Litvanya, Rusya, Ukrayna ya da benzer ülkelerde yokluğun ve yoksulluğun kısırdöngüsünü kırmak, hurdaya dönmüş kasabalardan kurtulmak için mücadele eden çocuk yaştaki kızların evrensel sorununu işlerken, izleyicinin kolayca tahmin edebileceği trajik rastlantılara, sektörün bilinen yoz ayrıntılarına fazlaca girmeden, deneyimli görüntü yönetmeni Vytautas Katkus’un çarpıcı kadrajları eşliğinde çetin bir hayatta kalma mücadelesini perdeye taşıyor. Bu nedenle yakın çekimler yerine, ağırlıklı olarak uzun geniş planlar tercih edilmiş. İzleyici bir röportaj kamerası titizliğiyle atmosferin içine çekilirken, dar alanda catwalk hayalleri kuran genç bedenlerin tepeden bir çekimle tenyayı andırır biçimde spiral dizilişi yürek burkuyor.

Dişe dokunur bir sanat etkinliğinin olmadığı benzer çorak bir kasabada büyümüş olan Litvanyalı sinemacı bu iç daraltıcı toksik atmosferi kanlı canlı inşa ederken o denli karamsar değil. Belirsiz bir geleceğe doğru yol alırken yeni yetme karakterlerinin genç enerjileri ile yaşama tutunacak olmaları umudunu koruyor. Filmin özgün adı, etrafta ipe sapa gelmez haylazlıklar yapan çocuklar için yaşlı teyzelerin kullandığı tam çevirisi yapılamayan deyişlerden biriymiş. Bu doğrultuda, Marija, Kristina ve diğerleri boş beton hurdalıklarda her türlü yoksunluğa karşın yaşamdan paylarını almaya kararlı gözüküyorlar.

*Ankara Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan, İstanbul Modern Sinema programında yer almış olan yapım halen MUBI’de gösterilmektedir.

(23 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kalabalık İçinde Yalnızlık / Ada

‘Ada / Islands’ projesinin ortaya çıkışı yönetmen Jan-Ole Gerster’in kişisel deneyimlerinden kaynaklanmış. Alman sinemacı Kanarya adalarının en büyüğü olan ‘Fuerteventura’yı yıllar önce ziyaret ettiğinde tek hedefinin soğuk ve sürekli yağmurlu Berlin’in karanlık atmosferinden sıcak bir iklime kaçmak olduğunu söylüyor. Turistik otellerle çevrili olmasına rağmen esrarını ve bilinmezliğini muhafaza eden volkanik adalar kuşağı onda bu uzak diyarda film yapma arzusu uyandırmış. Bizzat kaleme aldığı öykünün ana karakterini oluştururken, kaldığı odanın balkonu altında boylu boyunca uzanan kortta sabahtan akşama ders veren tenis hocasından ilham almış.

Filmin hipnotik açılış sahnesinde sabaha karşı adanın uzak sahilinde kum tepecikleri üzerinde gözlerini açan Tom (Sam Riley) ile tanışıyoruz. Yine akşamdan kalmadır. Kameranın sola kaydırmasıyla lüks bir yolcu gemisini andıran otel görüntüye girer. Sabah erken saatteki dersine yetişmek üzere hazırlanan Tom, tenis toplarını koyduğu silindir kutuların birinden çıkardığı içkisinden birkaç yudum daha alır ve günlük rutinine başlar.

40’lı yaşlarındaki Tom’un gençliğinde gelecek için ümit veren bir sporcu olduğunu ve omzundan geçirdiği sakatlık nedeni ile profesyonel tenis kariyerine veda etmek zorunda kaldığını sonradan öğreniriz. Belli ki yaşadığı hayal kırıklıkları onu sorumsuz ve hedonistik bir yaşam sürdüğü bu ücra adaya savurmuştur. Tom’un rutini üç kişilik bir İngiliz ailenin otele gelişiyle bozulacaktır. Ders verdiği kişiler ile her zaman sakin ve güler yüzlü bir ilişki kuran Tom, sıkışık programı içinde 7 yaşındaki oğluna ders saati ayırmasını rica eden, hatta iki misli para ödemeyi teklif eden Anne’i (Stacey Martin) kırmayacak, kocası Dave (Jack Farthing) ile samimi bir dostluk kuracak, ailenin otelde manzaralı bir odaya çıkmalarına aracılık ederken, onları adanın pek bilinmeyen gizemli geçmişine dair bir geziye çıkaracaktır. Karı kocanın ikinci çocuk meselesi yüzünden küçük bir tartışma yaşadığı gecenin ilerleyen saatlerinde Dave’in ısrarı ile adanın ünlü gece kulübünde içkiye ve cümbüşe dalan Tom, ertesi sabah bir plaj şezlongunda gözünü açtığında Dave’in kayıp olduğunu öğrenecektir. Arama kurtarma çalışmaları sırasında Dave’in ailesine sahip çıkan tenis öğretmeni, Anne ile yakınlaşırken, genç kadının başından beri jestleri ile imaya çalıştıklarıyla kendi geçmişini ve yaşam tercihlerini sorgulamaya başlayacaktır.

Lawrie Doran ve Blaž Kutin ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryodan yola çıkan Gerster, sıcak Akdeniz adasında kişisel ‘L’Avventura’sını çekmiş. Özgün adının tam çevirisi ile ‘Adalar’ kalabalık ve eğlencenin ortasında her bireyin kendi adacığına çekilmesi ve kendi yalnızlığı ile başa çıkmaya çalışmasını simgeliyor. Gerster’in filmi üstad Antonioni’nin öyküsü denli sırrına erişilmez değil gerçi ancak ultra geniş Cinemascope tercihin daha bir altını çizdiği bir ‘bireysel yoksunluk’ duygusu iyi yakalanmış. Burhan Qurbani’nin 2020 yapımı ‘Berlin Alexanderplatz’ından hatırladığımız Rus asıllı Dascha Dauenhauer’in hipnotik atonal müziğinden beslenen yapım gizemli kara film atmosferini varoluşçu ana teması ile özenle kaynaştırıyor.

Gerster ana karakterini canlandıran oyuncu seçiminde de turnayı gözünden vurmuş. 2007 yapımı Anton Corbijn filmi ‘Control’ ile profesyonel kariyerini başlatan, post-punk efsanesi Joy Division grubunun vokalisti Ian Curtis’in hızlı yükselişi ve 24 yaşında intiharı ile sonuçlanan trajik kısa yaşam öyküsündeki performansı ile büyük ümitler bağlanan Sam Riley, sonrasında beklenen ivmeyi yakalayamamış ve ikinci sınıf rollerle yetinmek durumunda kalmıştı. Riley’nin bir zamanlar İspanya’nın tenis devlerinden Rafael Nadal ile çekişmeli bir maça çıktığı rivayet edilen, kendisine ‘Ace’ lâkabı takılmış tenis hocası Tom ile benzeşen yaşam yolculuğu bu açıdan filme ayrı bir anlam katıyor. 45 yaşındaki Riley rolüne asılmış, alnındaki çizgiler derinleşse de, hırıltılı sesi ve kaygısız duran tedirgin bakışlarıyla rolünün hakkını vermiş.

Gerster’ın filmi açık uçlu kapanıyor. Anne’in Tom ile bir geçmişi olup olmadığı hakkında kafamızda soru işaretleri dolaşırken, polisiye tadında yol alan bu gizemli serüvenden kesin yanıtlar almıyoruz belki ama eylemsizliği kıran enerjisinden etkileniyoruz.

(21 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Büyüleyici Bir Yaşam Dersi / Chuck’ın Hayatı

‘Chuck’ın Hayatı / The Life of Chuck’ Stephen King’in bir kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanmış. Korku ve gerilim öyküleri üstadı ve de aynı türde filmleri ile tanınan yönetmen Mike Flanagan adları sizleri yanıltmasın, bu bir korku hikâyesi değil. Film, King’in ‘Yanımda Kal / Stand By Me’, ‘Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption’ ya da ‘Yeşil Yol / The Green Mile’ gibi beyazperdeye de aktarılan romanlarının dramatik evrenine çok daha yakın bir varoluş öyküsü üzerinden ilerliyor.

Flanagan kısa hikâyenin sondan başa gelişen yapısını korumuş. Hikâye ‘Teşekkürler Chuck’ başlıklı üçüncü ve son perde ile açılıyor. Chuck ile bu bölümde, kentin tüm caddelerine yer alan ışıklı ışıksız panolar, televizyon ve sosyal medyanın reklam kuşaklarını kuşatan posterler vasıtasıyla tanışıyoruz. Genç adam 39. yaşını kutlarken ona duyulan minnetin bir ifadesidir ekranlara yansıyan. Öte yandan sadece ABD değil tüm gezegen, kıyamet öncesi bir felâketler yumağının içindedir. Kuzey Kaliforniya’daki 9.1 şiddetindeki deprem bölgenin % 80’lik kısmını oturulamayacak hale getirmiştir. Anayolda oluşan koca bir obrukla trafik tıkanmıştır. Yangınlar, seller, kıtlık çivisi çıkmış dünyanın sonunu haberlemektedir sanki.

Orta öğretimde görevli Marty Anderson (Chiwetel Ejiofor) durmuş trafikte ilk kez reklam panosunda gördüğü Chuck’ın kimliğini sorgularken, geçmişe dönen son bölümde onun küçük Chuck ile ilişkisini hakkında bilgi sahibi oluruz. Siyahi öğretmen ayrıldığı ama görüşmeyi sürdürdüğü eski eşi hemşire Felicia Gordon (Karen Gillan) ile buluştuğunda ondan intihar vakalarının hızla arttığını öğrenir. Yasın son evresinde insanların beklemekten başka çaresinin kalmadığı bir zifiri karanlıkta Kozmos son nefesini mi vermektedir?

Ekolojik ihanetin evrenin sonunu işaret ettiğine dair bir karanlık distopya ile açılan yapım, ‘Yaşasın Sokak Çalgıcıları’ adlı ikinci bölümde aydınlık ve güler yüzlü bir dünyaya taşır bizleri. Güngörmüş Marty’nin deyimiyle ‘Kıyametin Oz Büyücüsü’ gibi her panoda ışıldayan 30’lu yaşlarının sonlarındaki Charles ‘Chuck’ Krantz (Tom Hiddleston) ile kanlı canlı bu epizodda buluşuruz. Muhasebecilik zırhını kuşanmış bir halde ‘21. Yüzyılda Bankacılık Konferansı’ndan yeni çıkmıştır. Hayatı bir zamanlar düşündüğünden çok daha dardır ama O buna uyum sağlamış gibi durmaktadır. Yine de günlük şovu için ısınma yapan sokak müzisyeni Taylor’ın (The Pocket Queen) önünde duraklamadan edemez. Ve sonrasında kravatını gevşetip müziğin ritmine uyarak antolojilere geçecek dansını yapmaya başlar. Geçimini sağlayabilmek için meydanın ortasına çökmüş yetenekli müzisyen davuluyla onun tutkulu beden hareketlerine katılırken, sevgilisinin bir telefon mesajıyla terkettiği genç Janice Halliday (Annalise Basso) kavalyesi olarak Chuck’a eşlik eder. Çılgın ikili ‘Tanrı’nın dünyayı bunun için yarattığını’ duyumsayarak davulun ritmine uygun dansı sürdürürler. Tüm neşesine karşın Janice kaygılıdır yine de. Herşey ziyan olmaktadır, ‘belki biz de ziyan oluyoruzdur’ diye düşünmekten kendini alamaz.

Hikâyenin finali ama krolonojik olarak birinci perdesi ‘İçimde Yığınları Saklıyorum’ başlığını taşır. Walt Whitman’ın bir şiirinden alınmıştır dizeler. Chuck’ın 7 yaşına döneriz. Keyifli bir aile yaşantısı süren küçük çocuk annesi ile babasını, bir de henüz doğmamış küçük kardeşini meşum bir trafik kazasında kaybettiğinde evin neşesi de uçar gider. Bundan böyle birlikte yaşayacağı dedesi kendisini sayılara ve alkole vururken, babaannesi dünyayı artık gri, sessiz ve lezzetsiz buluyordur. Chuck 10 yaşına girdiğinde (bu yaşını yetenekli çocuk oyuncu Benjamin Pajak canlandırıyor) bazı lezzetler geri dönmeye başlar. Büyükanne yeniden yemek yapmaya başlarken torununu dansa teşvik eder, birlikte izledikleri ‘West Side Story’, ‘All That Jazz’ ya da ‘Cover Girl’ misali klasik Amerikan müzikalleriyle yaşama geri dönerler. Ancak dedenin, 1800’lü yılların sonuna doğru inşa edilmiş, ailenin 70’li yılların başından beri ikamet ettiği Viktoryen evin çatı katındaki kubbeli odaya giriş yasağı sürmektedir hâlâ. Krolonojik açıdan sondan başlayıp başa doğru ilerleyen filmi spoiler vermemeye çalışarak incelemek kolay olmuyor. İçinde yığınlar biriktirerek büyüyen Chuck’ın akıbetini ve sırrına ereceği kubbeli odada neler yaşandığının hikâyesi ise dilerseniz izleyecek olanlara kalsın.

Kurguyu da üstlenmiş olan Flanagan her üç bölümde de önceki filmlerini aşan bir yönetmenlik çabası ortaya koymuş. Daha çok televizyon dizileriyle bilinen Eben Bolter bölümler arasındaki kontrastın altını çizen usta işi sinematografisiyle göz dolduruyor. Nick Offerman’ın dış sesiyle detaylarına vakıf olduğumuz bu kısa ama etkileyici yaşam serüveninde rol alan ensemble farklı yaşlardaki Chuck’ı canlandıran genç oyuncular dahil iyi seçilmiş ve yönetilmiş. Afişlerde tek başına yer alan olan İngiliz sinemasının klas oyuncularından Hiddleston’u filmin bütününde izleyememek benim gibi sevenlerini biraz hayal kırıklığına uğratıyor gerçi ama ekibin kalanı onun boşluğunu aratmıyor. İlk bölümde ünlü siyahi aktör Ejiofol öne çıkarken final bölümünün dedesi Albie Krantz’da yaklaşık 50 yıl öncesinin ‘Yıldız Savaşları / Star Wars’ından anılarımıza yerleşmiş olan gencecik Luke Skywalker ‘Mark Hamill’i iyice yaşlanmış haliyle buruk bir nostalji yaşatıyor.

Flanagan’ın geçen yıl genç yaşta bu dünyadan göçen Amerikalı ünlü gazeteci dostu Scott Wampler’ın zamansız gidişine bir ağıt olarak adadığı filmi, karamsar bir kıyamet tasvirinin ardından dokunaklı bir yaşam dersi veriyor. Belanın bin türlüsü aynı anda üşüşse de, bu kısacık hayatta insan biriktirmenin, küçük bedende yığınlar büyütmenin hazzı ve mutluluğuna işaret ediyor.

(16 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Herşey Hayatta Kalmak İçin / Çirkin Üvey Kardeş

‘İki ya da üç kez sevdim seni
Yüzünü de adını da henüz bilmezken’

‘Çirkin Üvey Kardeş / Den Stygge Stesøsteren’, yakışıklı Prens Julian’ın (Isac Calmroth) bu minvaldeki dizeleri ile açılıyor. Elvira (Lea Myren) pembe düşlerinden annesinin iteklemesi ile uyandığında, eşini kaybetmiş olan Rebekka von Rosenhoff (Ane Dahl Torp) yeni bir kocaya varmak üzere uzak yollardan Viktorya dönemi malikaneye varmak üzeredir. İlk karısından olma Elvira yaşlarında kızı Agnes (Thea Sofie Loch Næss) ile birlikte yaşayan Svendlandia krallığından soylu Otto (Ralph Calsson) düğün pastası yenirken aniden ölüverir. Sorun Otto’nun ani kaybı deği, ortada kalmış kadınların gelecek hayallerini sekteye uğratan adamın beş parasız oluşu gerçeğidir. Rebekka’nın deyişiyle ‘sarkmış memeleri ve ümitsiz vaka kızlarıyla yaşı geçkin bir dulu’ isteyecek zengin bir adam bulması hiç de kolay olmayacaktır. Kralın oğlu prens Julian’ı evlendirmek üzere tüm soylu bakireleri dört dolunay sonra sarayda yapılacak baloya davet haberi cazip bir umut ışığı gibidir. Elvira oa bu işe dünden razıdır. Lakin diş tellerinin kapladığı tombul yüzü ve lüleli saçlarıyla prensin ilgisini çekebilmesi mümkün olacak mıdır?

Baloya katılarak huzura çıkmak isteyen genç bakireler, tıpkı günümüzün güzellik yarışmalarına benzer bir biçimde kayıt yaptırırlar. Genç kızlar 4 aylık süreç boyunca gözlerini üzerlerine dikmiş hocalardan zarafet (!) dersleri alacak, nasıl oturup kalkılacağını öğrenecekler, dans kabiliyetlerini geliştireceklerdir. Elvira ne yaparsa yapsın sarayın eğitmenlerine yaranamayınca çareyi 18. yüzyılda yeni yeni türemeye başlamış bir estetik uzmanına başvurulur. ‘Acısız güzellik olmaz’ sloganıyla işe koyulmuş olan Doktor Esthéthique (Adam Lundgre) genç kızın diş tellerini çıkardıktan sonra, dönemin ilkel şartları altında Elvira’nın eğri burnunu bir keski yardımıyla anestezi olmadan bağırta bağırta kırmaya, yine benzer cefalı bir biçimde göz kapaklarının hemen altına gösterişli takma kirpiklerini iğne ile dikecektir. Elvira’nın gönüllü çilesi bu kadarla da kalmayacak, saray eğitmenlerinden Sophie von Kronenberg –soyada dikkat!- (Cecilia von der Esch) tombulluğunu yok etmek üzere Elvira’yı tenya yumurtası yutmaya razı edecektir. Bu laneti midesine indirdiğinde dilediği kadar yiyerek kilo vermeye başlar Elvira. Ancak tüm bu müdahaleler onu geriye dönüşü olmayan bir sona doğru sürüklemektedir.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da yapan ve festivalin ‘Geceyarısı Sineması’ seçkisinde dakikalarca alkışlanan yapım, bir yıl öncesinden ‘Cevher / The Substance’ ile benzerlikler taşıyan ilgiye değer bir deneme. ‘Cevher’ günümüz teknolojisinin yardımıyla genç ve güzel kalmanın bedelini sorgularken ‘Çirkin Üvey Kardeş’ üç asır öncesinin iptidai şartlarında kadınların güzelleşme çabalarının doğurduğu sonuçları perdeye taşıyor. Aslında tüm bunlar erkek egemen toplumda hayatta kalabilmek, toplumda bir statü kazanmak uğruna yapılıyor. Annesi boşuna ‘prens olmazsa salon bir sürü zengin adam kaynıyor’ diye boşuna teşvik etmiyor kızını. Dünden bugüne birşeylerin çok da fazla değişmediğine dikkat çeken bu ikili örneğin sonuncusu, ilkinde olduğu gibi David Cronenberg esinli bir beden korku (body horror) gösterisine dönüşüyor. ‘Cevher’in Coralie Fargeat’ı gibi Norveçli Emilie Blichfeldt gözünü budaktan sakınmıyor, izleyiciyi salondan kaçırma pahasına Elvira’nın yaşadıklarını tüm beter ayrıntılarıyla perdeye taşıyor.

Kanadalı ustasından feyz aldığını söyleyen genç sinemacı uzunca bir süredir hazırlandığı bu ilk uzun metraj projesinde Grimm kardeşlerin klasik ‘Külkedisi / Cinderella’ masalından yola çıkmış. Filmin adından da anlaşılacağı gibi hikaye ‘çirkin üvey kardeş’ üzerinden ilerliyor ve bir noktada klasik anlatıya evriliyor. Soylu Otto’nun güzeller güzeli kızı atların bakıcısı Isak (Malte Gårdinger) ile şehvetin tam doruğundayken enselendiğinde bildik hikâyenin detayları devreye giriyor. Ve de en önemlisi, Grimm kardeşler masalının ürkütücü finalini aynen koruyor Blichfeldt. ‘Külkedisi’ni bildiğimiz saf ve iyi huylu haliyle ele almıyor. Çıkarı doğrultusunda prensi baştan çıkarmak için herşeyi yapabilecek bir genç kızdır O. Prens Julian da romantik beyaz atlı prens olarak değil, ona bahşedilmişlerin şımarıklığıyla aklı uçkurunda vurdumduymaz bir genç adam olarak çizilmiş. Elvira’nın henüz ergenliğe girmemiş küçüğü Alma (Flo Fagerli) ise yaşının küçüklüğüne rağmen filmde sağduyuyu temsil eden tek karakter olarak dikkat çekiyor.

‘Çirkin Üvey Kardeş’ Nisan ayında 44. İstanbul Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapmıştı. İki hafta kadar önce bir geceyarısı seansında Kadıköy Sineması izleyicileri ile buluştu. Halen MUBI’de gösterimini sürdürüyor.

(12 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Genç Johanne’nin Acıları / Hayaller

Oslo’nun adeta gökyüzüne uzanan uzun ve görkemli merdivenlerinin puslu görüntüsü ile açılır ‘Hayaller / Drømmer’. Bu mistik ana Johanne’nin (Ella Øverbye) dış sesi eşlik eder. Hayatının bir bulutun içinde olduğunu düşünmektedir liseli kız. Bedeni dışarda ama gördükleri, düşledikleri ve hissettikleri aynı bulutun içindedir. Bunun oldukça katı bir kümülüs bulutu olduğunu hayal etmek ister, ama bazen sirüs ya da yarı saydam bulut örtüsü aklına düştüğünde endişelenmeye başlar. O’nu O yapan her şeyin yere düşüp yağmurlarda sürüklenmesindendir korkusu.

17 yaşındaki bir genç kızın büyüme telâşlarıdır bunlar. Gidecek bir yeri olsun, kendine ulaşabilmek, hayatı kavrayabilmek için okur. Her şey bir kitapla başlar aslında. Büyükannesinin kışlık evinin kütüphanesinde bulduğu Fransız yazar Janine Boissard’ın ‘Küçük Kadınlar’ı hatırlatan ‘L’Esprit De Famille’ romanı, Paris banliyösünde yaşayan 4 kız kardeşin hikâyesi üzerinedir. Yakın arkadaşının 10 yaşında bir kızı olan sanatçı amcasına sevdalanan 16 yaşındaki Pauline’in öyküsü, aykırı çiftin şefkat dolu cinsel birliktelikleri onu derinden etkilemiştir.

Öğretim dönemi başladığında Afrika kökenli sanat akademisi mezunu yeni Fransızca öğretmeni Johanna (Selome Emnetu) ile karşılaştığında benzer duygularla sarsılır Johanne. İsimlerinin benzerliği bir yana, aralarında bakışlarla beslenen derin bir bağ olduğunu hisseder ve genç kadına sırılsıklam aşık olur. Bir akşam vakti tüm cesaretini toplayarak öğretmeninin şehrin yabancıların ikamet ettiği diğer yakasındaki apartman dairesinin kapısını çaldığında genç kızın hayatında yeni bir dönem başlayacaktır.

‘Hayaller’ yazar yönetmen Dan Johan Haugerud’un 2022 ile 2023 yıllarında 10 aylık bir süreçte çektiği üçlemesinin bu yıl Berlinale’den Altın Ayı ile dönen son ayağı. Nisan ayında 44. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak ağırladığımız Haugerud’un festivalde Türkiye prömiyeri yapan üçlemesinin ilk bölümü ‘Seks / Sex’ benlik ve cinselliğin cesur bir keşfi, erkekliğin karmaşık kırılganlığını inceleyen kışkırtıcı ve zihin açıcı bir denemedir. Büyük övgü toplayan üçlemenin ikinci bölümü ‘Aşk / Kjærlighet’ ise modern zamanlarda aşkı açık sözlülükle analiz eder. Bildik romantizme takılmadan aşkla arzunun sınırlarını araştırır, aşkın sürekli gelişen doğasını düşünmeye davet eder.

‘Hayaller’ her genç bireyin başına gelen ilk aşkın, ilk cinsel kıpırdanışların büyüleyici, bir o kadar da hüzünlü hikâyesidir. Johanne bir yıl boyunca biriktirdiği anıları kaybolsun istemez. Duyguları silikleşmeden olanları bir şekilde kayda almak ister. Özlemlerini ve hayallerini ifade edebilmek böylece onun için bir teselli kaynağı olacaktır. Bu amaçla yazdığı açık yürekli savunmasız metinleri gören şair büyükannesi Karin (Anne Marit Jacobsen) 95 sayfalık novellanın içtenliğine hayran kalır. Anne Kristin (Ane Dal Thorp) önce tedirginlikle ortalığı ayağa kaldırmaya kalkar ancak yazılanların edebi niteliği öylesine güçlüdür ki, bu süreçte farklı iki kuşaktan olgun iki kadın kendi gerçekliklerine ve hayallerine dönüp bakmayı tercih ederler.

Yazarlıktan gelen Daugerud’un sinema denemeleri birer roman – film tadı içeriyor. Dış ses (ya da iç ses) ve diyalogların bolca kullanımı kimi zaman aşırı bulunabilir belki, ancak Norveçli auteur yazar / sinemacının dili öylesine etkileyici ki, tıpkı Nuri Bilge’nin ‘Kış Uykusu’ndan başlayarak uzun diyaloglarla kurduğu içsel gerilim ve heyecanı burada da deneyimliyoruz. Oslo’nun Tanrı katına ulaşıyor izlenimi veren dış merdivenleri ya da Johanna’nın apartman dairesine yükselen ışıklı merdivenlerden görsel açıdan ustaca yararlanıyor yönetmen. Hazreti Yakub’un rüyasında gördüğüne benzer cennete uzanan dev merdivenlerde fonda Benjamin Britten ezgisi (‘The World of Spirit’ Part I Prologue bölümünden ‘With Wide-Embracing Love’) çalarken büyükannenin farklı yaşlardan erkeklerle kucaklaştığı düş sahnesi antolojilere geçecek güzellikte örneğin.

17 yaşındaki ana karakterin perspektifi doğrultusunda görsel biçimi üçlemenin diğer filmlerine kıyasla daha serbest ilerleyen ‘Hayaller’, aşk, ilişkiler, cinsellik, yalnızlık, özlem ve kendini keşfetmeye dair üç kuşaktan zengin bir kadın bakış açısı sunuyor. Haugerud’un 2019 yapımı ‘Çocuklar / Barn’ filminde henüz 13 yaşındayken ilk kez çalışmış olduğu Øverbye genç Johanne’de parlarken büyükannede deneyimli Jacobsen harikalar yaratıyor. 80’lerde büyümüş anne ile ‘ergenliğe bile girmeden önce barikatlarda eşit haklar için mücadele etmiş nesilden’ büyükannenin 1983 yapımı Adryan Lyne hiti ‘Flashdance’in feminist değeri (ya da değersizliği) üzerine tartışmaları keyifle izleniyor.

Üçlemenin görüntü yönetmeni Cecilie Semec bizleri Oslo’da yabancıların yaşadığı yan mahallelere de götürüyor. Johanne onların tutkuları, ritüelleri ve hepsini bir arada tutan o görünmez inanç dokusunun keşfine çıkarken, kamera kentin bu çok bilinmeyen, Türk berberin işlettiği ‘Istanbul Frisor’, bir küçük market ya da bir gelinlik mağazasının sıralandığı göçmen semtinin yan sokaklarındaki hayata tanıklık ediyor.

Yeni mevsimin ilk önemli filmi olan ‘Hayaller’i tüm sinefillere ama özellikle Eric Rohmer sineması tutkunlarına ve sinema – edebiyat ilişkisi üzerine kafa yoranlara hararetle öneriyorum.

(04 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Evliliğin Hikâyesi / Güller

Danny De Vito imzalı karanlık evlilik öyküsü ‘Güllerin Savaşı / The War of the Roses’ üzerinden tam 36 sene geçmiş. Warren Adler’in 1981 tarihli ünlü romanının taze uyarlamasında yönetmenlik koltuğuna bu kez başrolde Robert De Niro’yu izlediğimiz ‘Zor Baba / Meet the Parents’ serisinden hatırladığımız Jay Roach geçmiş. Emektar sinemacı filmin adından ‘savaş’ kelimesini çıkarmış ve hikâyenin sivri uçlarını biraz törpülemiş. 21. yüzyıl cinsiyet politikalarına uyumlu dayanılmaz nükteli diyaloglar içeren ‘Güller / The Roses’un senaryosu Yorgos Lanthimos’un ‘Sarayın Gözdesi / The Favourite’ ve ‘Zavallılar / Poor Things’ gibi başyapıtlarında imzası bulunan Tony McNamara’ya teslim edilmiş. Başrollerde ise İngiliz sinema ve tiyatrosunun iki ustası Olivia Colman ve Benedict Cumberbatch yer alıyor.

Hikâyemiz bir çift terapisi seansı ile açılıyor. 10 yıllık evlilikleri darboğaza girmiş Ivy ve Theo Roses ikilisi, aile danışmanının ‘birbirinize karşı çok öfkelisiniz, bence sizde sorunlarınızı çözecek kapasite yok’ saptamasına içten içe gülerek oradan ayrılıyor. Aslında her şey ne kadar güzel başlamıştır. Kariyerinde başarıdan başarıya koşan İngiliz mimar Theo ile aşçılık mesleğinde başarılı Ivy Amerika’ya yerleşerek evlenmiş, biri kız biri erkek ikizleriyle Kaliforniya kıyılarında düzenlerini kurmuştur. Theo birbirinden prestijli projelere imza atarken, çocuklarla ilgilenen Ivy haftanın

belli günlerinde kocasının oyalansın diye finanse ettiği, pek müşterisi olmayan mütevazı yengeç restoranında sinek avlamaktadır. Bu düzen beklenmedik doğal bir kasırga ile altüst olur. Theo’nun bölgenin gurur kaynağı Denizcilik Müzesi’nin tepesine kondurduğu yelkenli tasarımı şiddetli fırtınada parça parça dağıldığında ünlü mimarın kariyeri sona erer. Ancak aynı gece afet nedeniyle trafiğin yönü değişmiş ve fırtınadan kaçan kalabalık bir grup Ivy’nin gizli lezzetlerle dolu mutfağı ile tanışma fırsatı bulmuştur.

Aile ünlü ‘Bir Yıldız Doğuyor / A Star Is Born’ minvalinde bir sürecin içinden geçmektedir. Theo işsiz kalırken Ivy ülkenin en prestijli yemek eleştirmenlerinden aldığı övgülerin ardından dünyaca tanınmış şeflerle ortaklıklar kuracağı muazzam kariyerini başlatır. Çift önce çocukların eğitimi konusunda farklı görüşleriyle çatışır. Sürekli seyahat etmek durumunda kalan Ivy yoğun çalışma temposu içinde olmaktan memnundur ama çocuklarına vakit ayırabildiği eski huzurlu hayatını da özler bir yandan.

Hızla gelen başarı karı kocanın arasında soğuk rüzgârlar esmesine neden olur ama onlar ‘kimse bizi alt edemez’ sloganı doğrultusunda evliliklerini korumaya çalışırlar. Ivy kocasının yeniden mesleğini icra etmesini teşvik için Theo’nun okyanus kıyısında rüya evlerini inşa etmesini firanse eder. Stanley Kubrick’e nazire ‘Hal’ adı verilmiş yapay zekânın hizmet ettiği denize nazır malikane Avrupa’dan getirilen pahalı yosunlar, Rönesans İspanya’sından değerli parçalar ya da Meryl Streep’in hayatını oynadığı efsanevi şef Julia Child’ın (bkz. Julie & Julia, 1989) 1950’lerde Fransa’da kullandığı antik ocak seti ile donatılır. Tüm bu ihtişam, karaya vurmuş balina misali sevilme ve bağlanma özlemi çeken çiftin su almakta olan evlilik gemisini yüzdürmeye yetecek midir? Yoksa, R. W. Fassbinder’in ünlü başyapıtı ‘Maria Braun’un Evliliği / Die Ehe Der Maria Braun’un finalinde olduğu gibi herşey havaya uçacak mıdır?

‘Güller’ İngiliz sanat aleminin dünyaya armağan ettiği iki güçlü oyuncusunun çok iyi yazılmış bir senaryo eşliğinde döktürdüğü eğlenceli ve karamsar anlar içeren, kapitalist düzende başarı hikâyelerinin aldatıcı yalnızlığını didikleyen çağdaş bir hikâye anlatıyor. Yeni sinema mevsiminin ilk aperitifi niyetine rahatlıkla öneririm.

(29 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Babalar ve Oğullar / Çıkış 8

Dünya prömiyeri Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nin coşkulu ‘Geceyarısı Gösterimleri’nde gerçekleşen ‘Çıkış 8 / 8-Ban Deguchi’, Japon sinemasının efsanevi yapım şirketi Toho’nun logosu ile açılıyor. Hikâyemiz ise Tokyo metrosunda başlıyor.

Cep telefonlarına gömülmüş kalabalık, balık istifi dolmuş tren vagonundan yükselen canhıraş bebek çığlığına kayıtsızdır. Ancak sinirli bir yolcu sert bir dille annesinden çocuğu susturmasını ister. Öykümüzün olan bitene ilgisiz isimsiz ana karakteri (Kazunari Ninomiya) ise bu süreçte tren penceresine vurmuş karanlık ve hüzün yüklü aksine sorular sorar gibidir. Sırt çantasını yüklenmiş genç adam alt geçide doğru yürürken yeni ayrıldığı kız arkadaşından bir telefon gelir. Kız hamiledir ve bebeği dünyaya getirme konusunda kararsızdır. Eski partnerine bu konuda ne düşündüğünü sorduğunda kesin bir yanıt alamaz. Önce ses gider, genç adam çıkış koridoruna yöneldiğinde hat çekmiyordur artık.

Tren içinde bebek ağlaması esnasında kesilen ardından yeniden coşkuyla çalmaya başlayan ‘Bolero’nun tınıları bundan sonra yaşanacakların ön habercisidir aslında. Ravel’in ‘tek kalıp notanın farklı ses ve enstrümanlarla çalınması’ üzerine kurulu bu en tanımış orkestra eserinde bilindiği gibi parça içinde aynı melodi sürekli bir biçimde döner ve her defasında etkisi giderek artar. Genç adam 8 numaralı çıkışı ararken kendisini benzer bir döngü içinde sürüklendiği alt geçit labirentinde bulacaktır. Çevresinde, sağ elinde evrak çantası sol elinde mobil telefonu, robotik adımlarla yanından geçen kendisinden daha ileri yaşlarda ciddi görünüşlü bir adamdan (Yamato Kochi) başka hiç kimse yoktur.

Hikâye, ‘Bolero’ örneğinde olduğu gibi tedirginliğin dozu giderek katlanan bir tekrarlar silsilesine dönüşür. Duvardaki aynı posterler, aynı yangın musluğu, aynı kilitli kapılar, aynı dolaplar tekrar tekrar karşısına çıkar. Yazılı bir uyarı doğrultusunda, 8 no’lu çıkışa ulaşabilmesi için herhangi bir farklılık ya da ‘anomali’ ile karşılaştığında geri dönerek aksi yöne doğru ilerlemesi gerektiği bilgisini alır. Bu klostrofobik süreçte önce Ninomiya, ardından (belki de genç adamın hiç tanımadığı babasını simgeleyen) Kochi ve nihayetinde aniden beliren küçük oğlan çocuğunun (Naru Asanuma) gizem ve umut dolu çıkış mücadelesini izleriz. Lakin labirentten çıkış kolay olmayacaktır.

Tokyo metrosunun sonsuz bir arafa dönüştüğü yapım, yapımcılıktan gelen, ‘Eğer Kediler Yeryüzünden Yok Olursa’ adlı çok satmış romanın yazarı Genki Kawamura’nın ikinci uzun metrajı. 2022 yapımı bir roman uyarlaması ilk filmi ‘Yüzlerce Çiçek / A Hundred Flowers’da melankolik bir yaşlılık hikâyesi anlatmış olan genç sinemacı ‘Çıkış 8’i Kotake Create’nin geliştirdiği aynı adlı video oyunundan beyazperdeye uyarlamış. Film Hollywood’daki benzerlerinden farklı olarak bir video oyununun aksiyon yüklü geriliminin ötesinde, varoluşsal bir arayışa kafa yoruyor, düşsel bir psikolojik bir serüvene yelken açıyor.

Başlangıçta izleyiciye hiçbir mantıklı açıklama sunulmuyor. Öykünün huzursuz altyapısına karşın Kawamura bildik korku filmlerinin ucuz klişelerine yüz vermiyor. Yeraltındaki tedirgin arayış ilerledikçe olan bitenin ana karakterin kendi yaşadıkları ile ilintili olduğu ortaya çıkıyor. Kawamura özgün video oyununun mekanik özelliklerinin ötesinde, klostrofobik koridorlar aracılığıyla ebeveynlerin çocuklarına karşı sorumluluklarını işaret ediyor. Kişisel vicdan ve yükümlülükleri irdelerken çağdaş Japon toplumundaki değer aşınımlarını sorgulamaya girişiyor. Babasız büyümüş genç adam için harekete geçme, sorumluluğu yüklenme zamanı gelmiştir artık.

Kawamura’nın finalinde hayli duygusal sahneler var. Bu duygusallığı, bu insani adımları şahsım adına sevdim. Japon yönetmenin Kubrick esinli kompozisyonlarını, ‘Cinnet / The Shining’i hatırlatan anları, ‘Exit 8’ göstergesinin ‘2001: A Space Odyssey’deki bir dönemin yapay zekâsı Hal’ün işlevini üstlenmiş bir nevi ‘ilahi varlık’ olarak temsilini de öyle. Yazımı tamamlarken, Japonya’nın idol grubu Arashi’nin süperstarı Ninomiya’nın (kısaca ‘Nino’ diye çağrılıyor) etkileyici performansına ayrıca dikkat çekmek isterim.

(27 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Onca İhanet Varken / Baba 2

Francis Ford Coppola’nın ünlü epiğinin ikinci bölümü olan ‘Baba 2 / The Godfather Part II’ çevrilişinden tam 51 yıl sonra ülkemizde ilk kez vizyon görüyor. Halen ‘Başka Sinema’ ile çalışan salonların belirlenmiş seanslarında gösterimi süren filmi yıllar sonra ilk kez sinema perdesinde deneyimlemek üzerine yazmak istedim.

Bazı filmler küçük ekranlara sığmaz. Ünlü epiğin ikinci bölümü tam da bu tür yapımlardan. Film, Marlon Brando’nun efsanevi performansıyla zirveyi görmüş 1972 yapımı ‘Baba / The Godfather’da konu edilenlerin 10 küsur yıl sonrasında, Rusya ile soğuk soğuk savaş döneminde ABD’nin deniz aşırı politik ajandası ve siyaset – mafya ilişkileri fonunda bir ailenin hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Michael Corleone (Al Pacino) babasından devraldığı kirli ve kanlı imparatorluğu yönetirken ilk filmin ailenin medarı iftiharı savaş gazisi eğitimli bireyinden farklı bir aleme savrulmuştur. Parlak bir gelecek umuduyla ülkesine dönen genç adam, iş dünyası-siyaset-mafya düzeninin ağına yakalanmış ve ailesini ayakta tutmak adına tüm moral değerlerini yitirmiştir.

Genç Coppola serinin ikinci filminde, suç imparatorluğunun kurucusu baba Vito Andolini’nin Sicilya’nın ücra köyünden New York cangılına gelişi ve yeni dünyada güç kazanışının öyküsünü, küçük oğul Michael’ın acımasız taht savaşlarına paralel olarak anlatıyor. Ailesi Sicilya’daki yerel mafya tarafından katledilen henüz 9 yaşındaki Vito Amerika’ya ayak bastığında sınır görevlisinin kendisine yakıştırdığı doğduğu beldenin adı Corleone’yi soyadı olarak alıyor. Henüz 25 yaşındaki genç Vito Corleone (Robert De Niro) yeni vatanında mütevazi hayat kavgasını sürdürmeye çabalarken, yeni düzende mantar gibi biten İtalyan çetelerin tuzağına düşmemek için kaçınılmaz olarak suça ve cinayete bulaşır. Vito’nun yükselişi Michael Corleone’nin 60’lı yılların hemen başlarındaki değişen dünyada gücünü muhafaza etme mücadelesine evrilirken, genç Corleone babasının daha soğukkanlı tabiatının, belki daha hoşgörülü moral kodlarının ötesinde filmi sürükleyen kötücül bir kişiliğe bürünecektir.

İlki kadar beğenilmiş, ilki gibi en iyi film Akademi Ödülü’ne layık görülmüş olan ikinci bölümde genç Coppola tartışmasız bir Şekspir karakteri inşa etmiş. Babasınından miras ‘dostunu yakınında tut, düşmanını daha da yakınında’ prensibini sonuna kadar benimsemiş olan Michael, onca tuzak ve ihanet sonrasında kimseye güvenemeyen, hatta kimseyi sevemeyen Macbethvari bir karanlık kişiliğe dönüşmüştür. Genç adam ardında düzinelerce ceset bırakırken, onun affetmezliğinden yakın aile fertleri de nasibini alacaktır.

Coppola hayatta kalma savaşının dönüştürdüğü anti protagonisti, Mario Puzo ile birlikte ödünsüz bir bakışla kaleme almış. Pacino ailenin yeni reisinin kayıtsız ve durgun mutsuzluğunu çok başarılı bir performansla veriyor. Genç Vito’da De Niro ilk yıllarının coşku ve karizmasıyla çok iyi. Baba oğulun yaşam ve kaderlerinin kesiştiği dönüm noktaları özenle belirlenmiş. Ama şimdi olsa hazır formda bir De Niro bulmuşken Vito Corleone’nin yükseliş hikâyesi daha detaylı ayrı bir ‘prequel’ olarak çekilirdi herhalde.

Yarım asır öncesinin erkek egemen sinema sektöründe kadın karakterlerin bir kez daha fazla geride kaldığı görülüyor. İlk filmin olağanüstü güzel son planında kapılar yüzüne kapanan Kay Corleone (Diane Keaton) ikinci filmde daha çok konu mankeni olarak kullanılmış ve sonunda yine kapı dışarı edilivermiş. Buna karşılık, Gordon Willis’in büyük ekranda parıldayan görkemli mizansenleri ve de Baba filmleri deyince hemen akla düşen Nino Rota’nın muhteşem ezgileriyle, günümüzde benzerine pek rast gelmediğimiz epik sinemanın ölümsüz bir başyapıtı bekliyor izleyiciyi beyazperdede. Bu fırsatı kaçırmayın derim.

(19 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sinir Krizinin Eşiğinde Bir Alman Ailesi / Işık

Alman sinemasının usta yönetmenlerinden Tom Tykver uzun soluklu neo-noir TV dizisi ‘Babylon Berlin’in ardından beyazperdeye ve yaşadığı kentin bugününe geri dönüyor. 75. Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan ‘Işık / Das Licht’in merkezinde Engels ailesi yer alıyor. Baba Tim Engels (Lars Eidinger) bir reklam şirketinde çevre sorunlarına duyarlı büyük şirketler için kampanyalar hazırlar. Anne Milena Engels (Nicolette Krebitz) Nairobi’deki bir kültür projesi için çalışan sivil toplum kuruluşu elemanıdır. Aileyi çiftin biri kız diğeri erkek 17 yaşındaki ikiz çocukları Frieda (Elke Biesendorfer) ile Jon (Julius Gause) tamamlar. Milena’nın Kenyalı eski sevgilisi Godfrey’den (Toby Onwumere) olma ve ayın belli günlerinde aileye katılan küçük Dio’yu da (Elyas Eldridge) kadroya dahil ettiğimizde Engelsler aynı bohem apartman dairesinde

birlikte yaşayan modern bir Alman ailesidir. Ne var ki aynı evi paylaşsalar da hayatları apayrıdır, aile bağlarını çok zaman önce yitirmişlerdir. Evi çekip çeviren Polonyalı hizmetlinin ani ölümünün ardından yeni hizmetçi olarak daireye gelen Suriyeli göçmen Farrah (Tala al Deen) bu kopuk aileyi beklenmedik bir biçimde yeni bir yola sokar. Ailenin bireyleri en mahrem yaralarını ona açmıştır, lakin Farrah’ın aile ile temasa geçişi rastlantı olmayıp onun kendi başına kurguladığı bir planın parçasından başka bir şey değildir.

‘Işık’, sağanak yağmur altındaki Berlin gökyüzünden harika bir kaydırma ile açılıyor ve Christian Almesberger’in maharetli kamerası uzaktaki gökdelenin üst katlarına doğru bir dairede yanıp sönen ışığa yöneliyor. Bu mekânda filmin gizemli karakteri Farrah ile tanışıyoruz. Engels ailesinin fertlerine ise koşut kurguyla verilmiş akıcı bir giriş bölümünde aşina oluyoruz. Farrah’ın ışık terapisi seansında ‘ruhların bazen öldüklerini bilmeyip yeryüzünde başıboş dolaştıklarını, bu dünyayı bırakıp gidebilmeleri için kendilerinin yerine geçecek muadillerin rehberliğine ihtiyaç duyduğu’ bilgisini alıyoruz. Genç kadının trajik geçmişine dair ipuçları için ise filmin çok başarılı kotarılmış final bölümünü beklememiz gerekiyor.

Dinmek bilmeyen ve gece gündüz kenti ıslatan yağmur ve fırtına fonu altında belki de en kişisel yapıtını imzalamış Alman sinemacı. İlerleyen yaşına karşın ‘Koş Lola Koş / Lola Rent’deki kıvraklığını yitirmemiş sineması Almanya özelinde gelişmiş Batı toplumlarının kıyasıya eleştirisi niteliğinde. Hoşgörülü çağdaş görüntünün ardında iletişimsiz, kopuk, arızalı Avrupalı bireylerin yalnızlığını, çaresizliğini anlatıyor. Fantastik ögelerle bezeli, hem hareketli hem duygusal aile dramında, çok renkli müzikal bölümler, canlandırma sekansları kullanıyor, atmosfer ve görsel dünya kurmadaki başarısını bizlere yeniden hatırlatıyor.

Frieda’nın oklarını babasına yönelttiği ‘Batıya özgü dünyanın bütün ayrıcalıklarını vicdansızca kullanıyoruz. Dünyanın uçuruma sürüklenmesinin nedeni biziz. Gezegenimizi mahveden ve ekolojiyi paravan olarak kullanan neo-liberal şirketlere hizmet ediyorsun’ çıkışlarıyla kişisel manifestosunu sunuyor Tykwer. Engels ailesi için herşeyin değişme zamanı gelmiştir. Dünya kolay değişmiyor belki ama Farrah’ın kullandığı yüksek frekanslı LED lambanın ışığı Engelslerin sevgiye olan açlıklarını giderecek, onlara aradıkları güveni bir nebze olsun sağlayabilecek midir?

Ülkemizi sık sık ziyaret eden ‘Schaubühne Berlin’ tiyatro topluluğunun son olarak geçtiğimiz Kasım ayında III. Richard olarak ayakta alkışladığımız efsanevi aktörü Lars Eidinger başta olmak üzere çok başarılı oyuncu kadrosunun yer aldığı bu son dönemin en özel filmi 15 Ağustos’ta gösterime giriyor. Ne yapıp edin izleyin. Filmin kilit bölümlerinde devreye giren ölümsüz ‘Bohemian Rhapsody’nin büyülü sözlerine hep birlikte iştirak edin. Gökyüzünden şöyle sesleniyor Freddie Mercury: ‘Bu gerçek hayat mı yoksa sadece bir hayal mi?’

(12 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gece Yarısı Tam 02:17’de / Silahlar

‘Bu hikâyede birçok kişi tuhaf bir biçimde ölüyor’. Oyunculuktan gelme Zach Cregger’in 2025 yaz mevsimine iz bırakacağa benzer yeni çalışması ‘Silahlar / Weapons’ küçük bir çocuğun ağzından duyduğumuz bu cümle ile açılıyor. Her şey Maybrook İlkokulu’nun aynı sınıfında okuyan 18 öğrenciden 17’sinin bir gece vakti saatler 02:17’yi gösterirken evlerinin kapısını açıp ön bahçeyi geçtikten sonra kayıplara karışmaları ile başlamış, kameralar çocukların toplu halde karanlığa yürüdüğünü saptadığı halde nereye gittikleri bir sır olarak kalmıştır.

Evlatlarından haber alamayan aileler deliye dönmüş, sınıf öğretmeni Julia Gandy (Julia Garner) ile sınıfın kayıp olmayan tek öğrencisi küçük Alex (Cary Christopher) defalarca sorguya çekilmiş, polis teşkilatı ve kasabanın ileri gelenleri olayı çözememekten utanarak her şeyi örtbas etme yoluna gitmiştir. Kederli ebeveynler öfkelerini Julia’dan çıkarmaya çalışırken, alkol sorunu ile baş edemeyen genç kadın Alex’in izini sürerek yaşanan trajedinin esrarına ulaşmaya çalışacaktır.

2022 yapımı çalışması ‘Barbarian’ sinema aleminde ilgiyle karşılanan Cregger, ‘Silahlar’ ile önceki başarısının tesadüfi olmadığını kanıtlıyor. Kendi adıma ‘Barbarian’ın Hitchcock’un ‘Sapık / Psycho’sunu andıran ilk bir saatlik bölümünde usul usul yükselen gerilim duygusunu çok sevmiştim. Cregger’in farklı bir yöne evrilen abartılı finali ‘Barbarian’ın tam bir başarı olmasını engellemişse de, genç yönetmen bu defa aynı hataya düşmemiş. Grimm kardeşlerin ürkütücü masallarının izini süren yeni filminin karmaşık yapısını çoklu karakterlerin farklı bakış açılarından aktarma yolunu seçmiş. Her biri bir kurban ya da suçlu olabilecek karakterlerden sırasıyla Julia, oğlunu kaybetmiş acılı Archer Graff (Josh Brolin), Julia’nın hâlâ görüştüğü eski sevgilisi polis memuru Paul (Alden Ehrenreich), polisten kaçan uyuşturucu müptelası James (Austin Abrams), okul müdürü Marcus (Benedict Wong) ve nihayetinde Alex’in başına gelenler düz bir çizgide değil, birbirinin üzerine eklemlenmiş bir bütünün parçaları olarak sıralanmış.

‘Her Şey Her Yerde Aynı Anda / Everything Everywhere All at Once’ın görüntü yönetmeni Larkin Seiple ile çalışan Cregger, bir dolu çatlak karakterin ‘Ucuz Roman / Pulp Fiction’ tarzı iç içe geçmiş hikâyesinde kontrollü, akıcı bir yönetmenlik sınavı veriyor. Korku – gerilim türüne yeni bir soluk getiren filmin adının neden ‘Silahlar’ olduğuna gelince; hikâyenin düğüm noktasına dair ‘spoiler’ vermemek adına bunu açıklamıyor, şeytani bir gücün elinde herkesin hatta en masumların öldürücü bir silaha dönüşebildiğini söylemekle yetiniyorum.

(09 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Eril Bir Dünyada Kadın Olmak / Nisan

Dea Kulumbegashvili’nin dünya prömiyerini yaptığı 81. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen yeni filmi ‘Nisan / აპრილი – April’ geçtiğimiz günlerde Kadıköy Sinematek Evi ve MUBI işbirliği ile İstanbul’daki ilk beyazperde gösterimini gerçekleştirdi.

Auteur sinemacının sabırsızlıkla beklenen ikinci uzun metrajı, yönetmenin önceki başyapıtı ‘Başlangıç / Beginning’de olduğu gibi ‘kadın olmak’ sorununu işliyor. Uzun sekanslar halinde ilerleyen yapım gerek doğum gerekse kürtaj sahneleri olsun tümüyle kadının üreme yeteneğinden kaynaklanan ve erkek egemen dünyada kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı baskı ve engellemeleri gündeme getiriyor.

Gürcü sinemacının doğup büyüdüğü Kafkas köyünde (Lagodekhi) yaşayıp tanık olduklarından yola çıkan film, kamburu çıkmış, yüzü belli olmayan ama kadın olduğu sezilen bir yaratığın boşlukta sallanan gizemli imgesiyle açılıyor. Perdedeki görüntüye eşlik eden besteci Matthew Herbert’in at kemiklerinden yapılmış enstrümanlarla oluşturduğu tasarımda, soluk soluğa bir nefes, bardaktan boşanırcasına bir yağmur ve doğadaki seslere uzaktan uzağa belirsiz çığlıklar eşlik ediyor. Yaratık imgesi yavaş yavaş perdeden silinirken Kulumbegashvili’nin 2020’de Cannes programına seçilmiş, ancak pandemi nedeniyle San Sebastian programına alınmış ilk uzun metrajının açılışını andıran şok edici bir sahne geliyor ardından.

Sabit tek planda izlediğimiz gerçek bir vajinal doğum sırasında işler beklendiği gibi gitmeyince bebek ölü doğuyor. Bu da köyün tek hastanesinde jinekolog olarak çalışan Nina’nın (Ia Sukhetashvili) başını derde sokuyor. Hastane dışında yasa dışı kürtaj yaptığı bilinen genç kadın ölü doğan bebeğin babası tarafından tehdit edilince, sıkıntılı bir soruşturmadan kurtulabilmek için geçmişte birlikte olduğu doktor arkadaşı David’den (Kakha Kintsurashvili) yardım istiyor. Nina’nın işinden başka kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Kürtaj meselesine diğer doktorlar pek bulaşmak istemez. Bu işleri para karşılığı yapan hemşirelere bırakmak herhangi bir ters durumda gencecik kızların hayatını tehlikeye sokabileceğinden, sıkı yasaları delmek suretiyle tozlu topraklı çamurlu köy yollarında evlilik dışı gizli hamileliklere çözüm bulmaya çalışan bir kurtarıcıdır O.

Erkek egemen dünyada kadın olmanın her türlü eziyetini yüklenmiş bir mesih gibidir Nina. Ataerkil düzende kadın olmanın ne denli zor zanaat olduğunu iliklerine kadar hisseder. Belki de bu nedenle kendi hayatında hiç kimseye yer yoktur. Onunla geçen yıllarını çocukluğu gibi özlediğini söyleyen David ya da herhangi bir başkası ile beraberliğin yürümeyeceğini iyi bilir. Çok bunaldığında cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek için köy yollarında karşısına çıkan adamlara seks teklif eder. Herhangi bir şefkat ya da kendisinin tatminine dair bir isteği olduğunda yine şiddetle karşılaşır.

Kulumbegashvili derin bir sosyal bir yaraya parmak basarken, kürtaj ve doğum kontrolü gibi meseleleri sessizlik ve mesafeli estetiğiyle ele alıyor. Realist anlatı ekspresyonist fantastiğe evrilirken kadının çaresizliği çok daha sarsıcı bir biçimde perdeye yansıyor. İlk filminde olduğu gibi farklı bakış ve kamera açıları üzerinden derdini anlatmaya, karanlıkta çığlığını duyurmaya çabalıyor. Açılışın ardından filmin ilerleyen bölümlerinde sıkça karşımıza çıkan, yönetmenin bir söyleşisinde Francis Bacon’ın çizimlerinden esinini aldığını ifade ettiği kimliksiz yaratık figürü Nina’nın içinde yaşadığı toplumun baskısı altında azap çekişinin imgesine dönüşüyor. Doğa canlanıyor, çiçekler açıyor Nisan ayında. Oysa Gürcistan’ın ücra köyünde herşey kasvet altındadır. ‘Allah belki umutsuzluğumuzu yenelim diye bizi zorlukla sınıyordur’ diye düşünmekten kendini alamaz Nina.

Arseni Khachaturan’ın kamerası ve Matthew Herbert’in ses tasarımı ile büyüleyen bu yeni Kulumbegashvili başyapıtını coşkuyla selamlıyor ve tüm sinefillere öneriyorum. İstanbul’daki ilk gösteriminin ardından Nina’nın çizgi dışı hikâyesini Ağustos ayından başlayarak MUBI’den izleyebilirsiniz.

(01 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Her Şey Bir Tokatla Başlıyor / Ne Halt Ettiğinizi Biliyorum

Geçtiğimiz Şubat ayında gerçekleşen 75. Berlin Film Festivali’nden özel bir mansiyonla dönen Frédéric Hambalek imzalı ‘Ne Halt Ettiğinizi Biliyorum / Was Marielle Weiß’da her şey bir tokatla başlıyor. 13 yaşındaki Marielle’in (Laeni Geiseler) okul arkadaşından aldığı ve nedenini sonradan öğrendiğimiz bu sert darbe onun ve çekirdek ailesinin sakin ve sorunsuz gözüken hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

Beklenmedik biçimde telepatik bir güç kazanan küçük kız artık yanlarında olmadığı zamanlarda ebeveynlerinin her yaptığını görüp, ne konuştuklarını duyabilmektedir. Marielle, bir yayın firmasında yönetici olan babası Tobias’ın (Felix Kramer) kitap kapak seçimi konusunda iş arkadaşı Sören (Moritz von Trauenfels) tarafından küçümsenmesini ya da annesi Julia’nın (Julia Jentsch) çapkın ofis arkadaşı Max (Türk asıllı oyuncu Mehmet Ateşçi) ile birlikte dillendirdiği cinsel fantezilerini ifşa ettiğinde ortalık karışır. Etrafa saçılan küçük beyaz yalanları önce inkâra kalkan karı – koca, durumla başa çıkamayınca bir özeleştiri ve karşılıklı itiraf sürecine girer.

Pandemi kargaşası içinde 2020’de gösterime giren ve bizde gösterilmeyen ilk uzun metrajı ‘Model Olympia’ ile bir cinsel yönlendirme sürecinde marazi anne – oğul sorunsalını beyazperdeye taşımış olan Alman yönetmen, artık iki küçük çocuk sahibi bir ebeveyn olarak aile denen kurumun kapalı, yapay, içten pazarlıklı çıkmazını bir kez daha gündeme getiriyor. Marielle’in telepatik tanıklığı, ferah evlerinde huzurlu steril hayatlarını sürdüren karı kocanın içi boşalmış düzenini afişe ediyor, hiçbir şeyin eksik olmadığı korunaklı mekândaki hayatın inanılmaz derecede sıkıcı, hatta dile getirildiği üzere ‘mide bulandırıcı şekilde’ sıkıcı olduğunun altını çiziyor.

Direnişin ardından kabûllenme başlıyor, sorular soruluyor. Monogami gerçekten tek seçenek midir? Julia kocasına ‘Başka insanlarla yatabilmeyi istemez misin?’ diye sorarken, kendisinin Max ile birlikte olmayı ne kadar arzuladığını itiraf etmekten çekinmiyor. Tobias adeta bir ergen delikanlı dürtüsüyle, iş arkadaşına termosunun tersiyle saldırıyor ve onu yaralıyor. Bastırılmış arzular bastırılmış şiddete karışıyor. Medeni Batı insanı sıfatıyla, sonrasında ‘tekrar gerçekten aile olalım ve birbirimize iyi davranalım’ temennilerine sığınma da deneniyor kuşkusuz. Peki, tüm olan bitenin ardından ergenlik çağına yeni girmiş Marielle ile ebeveyni arasında bir uzlaşma sağlanabilecek midir?

Alman sinemacının fantastik bir çıkış noktasından hareketle kotardığı muzip denemesi, iyi kaleme alınmış senaryosu, başarılı oyunculuk performansları ve görsel titizliği ile dikkat çekiyor. Bartholomäus Martin Kleppek’in minimalist yapım tasarımı konforlu ev mekânının soğukluğunu çok iyi yansıtıyor. Beethoven ve Schubert’in sarıp sarmalayan huzurlu ezgileri evin tam ortasından geçen merdivenin çıkardığı metal sesler ile çelişiyor. Hüzünlü bir karamsarlığın ardından Hambalek hikâyesini yine de, ufacık da olsa bir umut ışığını esirgemeden, Brahms’ın bizde de Türkçe sözlerle bilinen ünlü ninnisi ‘Cradle Song’un dokunaklı tınıları ile sonlandırmayı seçiyor.

Aile denen kurumun karanlığı üzerine bu ilginç film yaz mevsiminin en iyilerinden. Umarsız ve mahkûm edici bir Haneke tavrı beklemeden izleyebilirsiniz.

(22 Temmuz 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Politik Soslu Macera / Superman

Hollywood bu yaz da eski defterleri karıştırıyor. Artan maliyetler ve azalan izleyici kitlesi tehdidi altında gişe garantili üstün yapımlar üretme adına Amerikan mitinin en sevilen süper kahramanlarından ‘Superman’ bir kez daha sinema salonlarını şenlendiriyor.

Krypton gezegeninden gelen üstün adamın yeni serüveni James Gunn imzası taşıyor. ‘Galaksinin Koruyucuları / Guardians of the Galaxy’ serisi ile Marvel evreninde haklı bir saygınlık elde etmiş olan sinemacı, Superman maceralarının belki de en sevileni olan, rahmetli Christopher Reeve’in karizmasıyla gönüllere yerleşen beş filmlik serinin 1978 yapımı özgün başlangıcında yer alan uzaylı bebeğin dünyaya düşüşü ve çiftçi bir aile tarafından yetiştirilmesi bölümlerini atlıyor ve sıcağı sıcağına konuya giriyor. Sınır komşusu işgalci Boravia diktatörüne karşı Jarhanpur hükümetine destek vermiş Superman’in yenilgiye uğradığını ön jenerik öncesi açıklama ile öğreniyoruz. Bu haksız işgalin arkasında olan Amerikalı zengin şirketin sahibi de ezeli düşman Lex Luthor’dan başkası değildir. Süper kahramanın Antarktika’da (aslı Norveç’te çekilmiş) gelişmiş robotlar tarafından korunan gizli karargâhını basan Luthor’ın adamları onu süper güçlerinden edecek hain planlar üretirken, Luther’in maymun trolleri (bunlardan her yerde var) halkı yanıltmaya yönelik türlü karalama kampanyaları yürütmektedir. Adalet Çetesi (Gang of Justice) adlı ekip, marifetli köpeği ve de biricik sevgilisi Lois Lane’in hamleleri ile iyilerin kurtarıcısı bir kez daha düşmanın sinsi oyunlarını bozmaya çalışacaktır.

Kısa özetten görüleceği üzere, bir süper kahramanın gürültülü patırtılı aksiyon sahneleri eşliğinde kötülere karşı savaşının hikâyesini bilmem kaçıncı kez izlediğimiz bir filmle daha karşı karşıyayız. James Gunn’ın getirmeye çalıştığı yenilik nedir diye soruyorsanız, John Willams’ın özgün temasıyla nostalji rüzgârları estiren yapımın, çok kahramanlı Marvel öykülerinin ben diyeyim dinamizmi siz deyin karmaşasını yedirmeye çalışmış yanıtını verebilirim. Ha bir de politik sos katılmak istenmiş. Boravia diktatörü Putin değil de Netanyahu’yu daha bir andırıyor. Jarhanpur devlet başkanında ise Zelenski hissiyatına kapılıyoruz. Çıplak bir arazide oraya buraya koşturan Jarhanpur halkının resmedildiği hayli özensiz çekilmiş sahneler ise bize çaresiz Gazze halkının dramını hatırlatıyor. Siyasi rakipler için tasarlanmış cep evrenindeki hücreler ya da mahkûmların ailelerinin güvenliği ile tehdidi meselesi ise bizim diyarların hikâyesine fena halde benziyor. Lakin filmin derdi temelde politik bir mesaj vermek filan değil. Nitekim son tahlilde fatura, yine sinsi planlarıyla naif (!) Amerikan yöneticilerini de kandıran (hayret, herkes bir şeylere kanar olmuş) Jarhahpur’daki petrol arazilerinin peşindeki silah ticareti yapan Luther Corp’a kesiliyor.

Fazla ciddiye almadan patlamış mısır eşliğinde tüketebileceğiniz son Superman sanırım en çok oyuncu kadrosuyla hatırlanacak. 2020 yapımı televizyon dizisi ‘Hollywood’ ile ilk çıkışını yakalayan Juilliard Drama School’lu sevimli yakışıklı David Corenswet ile geçtiğimiz aylarda ‘Amatör / The Amateur’ ile karşımıza çıkan, 2017 yapımı ‘Muhteşem Bayan Maisel / The Marvelous Mrs. Maisel’ ile en iyi kadıncı oyuncu dalında Emmy’li güzel Rachel Brosnahan gelmiş geçmiş en karizmatik Superman / Lois Lane çifti olarak göz dolduruyor. Yıllar önce Marlon Brando’nun canlandırdığı Kal-El’de Bradley Cooper bir görünüp kaybolurken, Lex Luthor rolünde İngiliz sinemasının önemli oyuncularından Nicholas Hoult’u izliyoruz. Göz alıcı performanslardan bir diğeri de, kanımca filmin en etkileyici aksiyon sekansı olan antiproton nehri üzerindeki kapışma bölümünde Mr. Terrific yorumuyla süper kahramandan adeta rol çalan Edi Gathegi’den geliyor.

(10 Temmuz 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com