Masum Değiliz Hiçbirimiz / Başka Yolu Yok

İlk döneminin kara filmlerine dönüş yaptığı üç yıl öncesinin ‘Ayrılma Kararı / Decision To Leave’in şaşırtıcı üslûbu ve yönetmenlik tercihleriyle sinefilleri büyüleyen Park Chan-wook yeni çalışmasıyla sinema dünyasına fırtına misali dönüş yapıyor. Venedik’te dünya prömiyerini yapan ‘Başka Yolu Yok / No Other Choice – Eojjeolsuga Eobsda’ Brooklyn doğumlu Amerikalı yazar Donald E. Westlake’in 1997’de yayımlanmış ‘The Ax’ adlı yapıtından uyarlanmış. Üstelik romanın ilk uyarlaması da değil bu. Chan-wook eski üstadlardan Costa-Gavras’ın 2005’te Fransa’da çektiği, bizde ‘Ölümcül Çözüm’ adıyla gösterilmiş olan ‘Le Couperet’yi çağdaş Kore toplumuna adapte etmiş, benzersiz kara komik aleminin hınzır yaratıcılığını dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisinin hizmetine sunmuş.

Film bir kâğıt firmasında ustabaşı olarak çalışan You Man-su’nun (Kore sinemasının tanınmış oyuncularından Lee Byung-hun) konforlu konutunda açılır. Mozart’ın huzurlu müziğine (23 no’lu piyano konçertosu) viyolonseliyle evin dahi kızının eşlik ettiği aile tablosu imrenilecek gibidir. Bahçesinde barbekü başında olan genç adama çalıştığı firmadan ‘yılan balığı’ armağanı gelmesi olacakların habercisidir aslında. Man-su kendini en güvende hissettiği ve ailesine sarılarak ‘ben herşeye sahibim’ dediği anda işsiz kalacaktır.

Amerikalılar tarafından satın alınan ‘Solar Paper’ın yöneticileri, yapay zekâ marifetiyle rekabet gücünü arttırmak için personel çıkarmaktan başka çare olmadığını buyurmuş, ailesinin sorumluluğu altında ezilen Man-su’nun dünyası başına yıkılmıştır. Kıdem tazminatı bir süre idare eder lakin yeni iş görüşmelerinden bir şey çıkmayınca aile bireyleri konforlu hayatın birçok harcamasından vazgeçmek zorunda kalır. Kapitalizmin çarkları altında bunalımı şaha kalkan Man-su yaşadığı kâbustan kurtulmak için beklenmedik bir plan geliştirir, vahşi rekabet ortamında yeni bir iş bulabilmek için, hali hazırdaki diğer kâğıt firmalarına başvuruda bulunan kendisi gibi işinden olmuş kalifiye rakiplerini teker teker ortadan kaldırmaya karar verir.

Türler arasında hınzırca sörf yapan bu hayli yaman ve de hayli kanlı serüven dayanılmaz bir kapitalizm eleştirisi içeriyor. Yapay zekâ uygulamalarının baş köşeye kurulduğu çağdaş ekonomilerde işini kaybeden yığınların dramını izleyecekmiş beklentisine giriyorsunuz önce. Lakin film Laurent Cantet imzalı ‘İş Yok Zaman Çok / L’Emploi du Temps’ benzeri bir umutsuzluğa sapmıyor, ana karakterini bir kurban olarak çizmiyor. Aksine, Man-su’nun absürd planı üzerinden yol alan seri katil öyküsü beklenmedik ölçüde komik anlar içeriyor.

Çaresiz dostumuzun dolu dizgin davranışlarının temelinde ailesini korumak ve kırılan erkeklik gururunu onarmak güdüsü ağır basmaktadır. Kutsal ailenin bireyleri, sevgili eşi Miri (Güney Kore’nin bir diğer yıldız oyuncusu Son Ye-jin) ve bu süreçte bir hırsızlık olayına karışan oğlu, aile reisinin kurtuluş (!) mücadelesine, Costa-Gavras’ın yorumundan farklı olarak, el veriyor, yaptıklarına göz yumuyor. ‘Aile şu anda bir takım halinde savaşa iştirak etmelidir, çünkü tek başına suç işlemek ürkütücüdür. Bu yüzden birbirlerine güvenmeli ve sıkı sıkıya sarılmalıdırlar.’

Man-su kapitalist düzenin ona sunduğu ancak bir anda elinden alınıverenleri geri almaya, orta üst sınıf konforuna yeniden kavuşmaya, Mozart’ın müziğini konutunda yeniden duymaya, serasında yetiştirdiği bitkinin dalı gibi kırılan aile ağacını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya kararlıdır. En lezzetli şeylerin pislikte yetişmesi misali, vahşi kapitalizm çağında ayakta kalmak için diğerlerini ezip geçmekten başka çare olmadığının farkındadır.

Kapitalist düzende kimsenin masum kalamayacağının altını çizen Chan-wook bu süreçte hiçbir şeyi dikte etmez. Kara komedi istikametinden sapmadan insanoğlunun karanlık dehlizlerine dalış yapar. İş ortamının gri-mavi renk paletinden doğanın canlı renklerine koşan kıpır kıpır kamerası koşut kurgu, gölgeler ve aynalar marifetiyle farklı mizansenler dener. Mozart’ın müziği film süresince zonklayan dişinden nihayet kurtulan Man-su’nun ve ailesinin aldatıcı mutluluğunu gizlerken, Marain Marais’nin viyolonsel ezgisi ışığa gereksinim duymayan Yapay Zekâ’nın yönettiği otomasyon sisteminde ağaç kesme makinalarının gürültüsüne karışır.

(07 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Giray Altınok ve Kerem Özdoğan’ın Yeni Komedi ve Aksiyon Filmi D.I.S.C.O. 01 Ocak’ta Sinemalarda

Yönetmen koltuğunda Ömer Faruk Sorak’ın yer aldığı, senaryosunu Giray Altınok ve Kerem Özdoğan’ın beraber kaleme alıp başrollerini de paylaştıkları komedi ve aksiyonu buluşturan D.I.S.C.O. filmi 01 Ocak Perşembe günü vizyona girmek için gün sayıyor. İzleyicileri yılın ilk gününde kahkahaya boğacak filmde Altınok ve Özdoğan’a; Özge Özacar, Yıldız Çağrı Atiksoy, İrem Sak, Şükrü Özyıldız, Saygın Soysal ve Devrim Yakut gibi güçlü isimler eşlik ediyor.

Giray Altınok ve Kerem Özdoğan’ın Yeni Komedi ve Aksiyon Filmi D.I.S.C.O. 01 Ocak’ta Sinemalarda yazısına devam et

Trabzon Film Festivali’nde Ödüller Sahiplerini Buldu

Bu yıl ilk kez düzenlenen Trabzon Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu. Sunuculuğunu oyuncu Şenay Gürler’in yaptığı Ödül Töreni, Trabzon Radison Blu Otel’de gerçekleşti. Törene belediye başkanları, sivil toplum temsilcileri, sanatçılar ve sanatseverler katıldı. Festivalin En İyi Belgesel (Altın Taka) Ödülü Berona filmine verilirken, Ulusal Kısa Film Yarışması’nda Mümeyyiz, Pirlerin Düğünü, Kusursuz Ölçü Nedir ve Kim filmleri kendi kategorilerinde ödüle layık görüldü.

  • Basın Bülteni
  • Ödül töreni görüntüleri için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Trabzon Film Festivali’nde Ödüller Sahiplerini Buldu yazısına devam et

Seni Öldürecekler

Kirill Sokolov’un yönettiği ve Zazie Beetz, Myha’La, Paterson Joseph, Tom Felton, Heather Graham ile Patricia Arquette’nin oynadığı Seni Öldürecekler (They Will Kill You), 27 Mart 2026’da TME Films dağıtımıyla Warner Bros. tarafından vizyona çıkarıldı.
Genç bir kadın, şeytani bir tarikatın ritüellerle örülü, karanlık ve ölümcül tuzaklarla dolu mekânı Virgil’de hayatta kalma mücadelesi verir. Önünde yalnızca tek bir gece vardır. Şafak sökmeden bu kâbustan kurtulamazsa, tarikatın bir sonraki kurbanı olacaktır. Beyazperdede seyircileri sınırları zorlayan ölümler, yükselen tansiyon ve kara mizahın çarpıcı düellosu bekliyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb
  • Nusret Şen Yazıyor

Seni Öldürecekler yazısına devam et

Son An

Alice Vial’ın yönettiği ve Magalie Lépine Blondeau, Jonathan Cohen, Florence Janas, Jean Christophe Folly, Anne Benoit, Soufiane Guerrab ile Afida Tahri’nin oynadığı Son An (L’âme Idéale), 30 Ocak 2026’da CJ ENM dağıtımıyla Siyah Beyaz Movies tarafından vizyona çıkarıldı.
Elsa, ölüleri görebilen ve onların bu dünyadan geçişine yardımcı olan bir palyatif bakım doktorudur. Bu sıra dışı yeteneği nedeniyle kendini aşktan uzak tutar. Ancak çekici ve gizemli Oscar ile tanışması, hayatını hiç de beklemediği bir yöne doğru sürükler. Elsa, Oscar’a yardım etmeye çalışırken aralarında tuhaf, büyüleyici ve yer yer huzursuz edici bir romantik bağ oluşur.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Son An yazısına devam et

Gizli Ajan

Kleber Mendonça Filho’nun yönettiği ve Robson Andrade, Joalisson Cunha, Licinio Januario, Rubens Santos ile Marcelo Valle’nin oynadığı Gizli Ajan (O Agente Secreto – The Secret Agent), 30 Ocak 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarıldı.
Brezilya, 1977. Kırklı yaşlarının başlarında, teknolojiye meraklı Marcelo, Recife’de yeni bir başlangıç yapmaya çalışır. Coşkulu Karnaval kutlamaları arasında, bu pitoresk liman kentine taşınır, küçük oğluyla yeniden bir araya gelir ve geçmişinin gölgelerini geride bırakmayı umar. Ancak görünürdeki bu huzur aldatıcıdır. Etraftaki gergin atmosfer ona orada da huzur vermez.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb
  • Ferhan Baran Yazıyor

Gizli Ajan yazısına devam et

Yahudi Çocuğun Amerikan Rüyası / Muhteşem Marty

Bağımsız Amerikan sinemasının yeni gözdelerinden Benny ile Josh Safdie biraderler birlikte çektikleri 3 filmin ardından yönetmenlik kariyerlerine tek başına devam etme kararı aldılar. Tesadüf bu ya, sinemacı kardeşlerin kendi başlarına uçtukları ilk çalışmaları sporcular üzerine oldu.

Benny geçtiğimiz aylarda bizde de gösterilen ‘Dövüş Efsanesi / The Smashing Machine’de 80’lı yılların iz bırakmış MMA dövüşçüsü Mark Kerr’in (Dwayne Jhonson) zirveye tırmanışını ve ardından kişisel çöküşünü anlatmıştı. Kerr’in şiddetli karşılaşmalar içeren kariyeri, ağrı kesici bağımlılığı ve depresyonla mücadelesi, 1986 doğumlu küçük birader Benny (ya da tam adıyla Benjamin)’in belgeselvari stili ve hızlı kamerası eşliğinde, ringlerin acımasızlığını bire bir yansıtan sert bir gerçekçilikle perdeye yansıyordu.

Büyük birader Joshua’nın büyük bir reklam kampanyasıyla dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime giren ilk bağımsız çalışması ‘Muhteşem Marty / Marty Supreme’ ilhamını Marty Meiser’in otobiyografik yapıtı ‘The Money Player: The Confessions of America’s Greateste Table Tennis Champion and Hustler’dan almış olmasına karşın, bir sporcu öyküsünün ötesinde savaş sonrası Amerika’sının geniş bir panoramasını çizmeye soyunuyor.

Hikâye 1952 yılında New York’ta başlıyor. Ayakkabıcı dayısının dükkanında satış elemanı olarak çalışan Marty Mauser (Timothée Chalamet) yurt dışında stadyumları dolduran masa tenisi sporunun Yeni Dünya’daki yüzü olmak için uğraş vermektedir. Bu onun İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünyanın başat gücü haline gelmiş kibirli ABD’de zirveye ulaşmak ve ezilmiş yığınların hayallerini süsleyen ‘Amerikan Rüyası’na ulaşma yoludur. Aşağı Doğu Yakası’ndaki mütevazı Yahudi mahallesinin 23 yaşındaki ele avuca sığmaz genci, Avrupa’daki ırkdaşları gibi soykırım felâketini yaşamamış, türlü eziyetler çekmemiştir belki, ancak Holokost ertesi Yahudi gururunu gözüpek tutkularıyla harmanlayarak alemin kralı olmayı kafasına koymuştur.

Masa Tenisi’ne ‘o da spor mu’ diye dudak büküldüğü bir dönemde, ‘Hitler’in en kötü kâbusu, Nazizmin yenilgisinin nihai ürünüyüm’ diyerek fırsat kovalayan Marty hedefine ulaşabilmek için herşeyi denemeye, büyük oynamaya kararlıdır. Dayısının kasasından silah zoruyla aldığı 700 dolarla Londra Açık Turnuvası’na katılır. Etine buduna bakmadan yerleştiği Ritz otelinin kral dairesinde, 1930’lu yılların ünlü yıldızı Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile flört eder. Kaybolmuş eski şöhretini tiyatro sahnesinde yakalamaya çalışan aktristin zengin iş adamı kocası Milton Rockwell’den (Kevin O’Leary) sponsorluk koparmaya çalışır. Britanya’daki turnuvada İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkımla çıkmış Japonların şampiyonu Endo’ya (Koto Kawaguchi) yenildiğinde Marty’nin kazanma tutkusu daha fazla ateşlenecek, Harlem Globetrotter adlı şov grubuyla çıktığı dünya turnesinin ardından, boğuştuğu ailevi sorunlardan sıyrılarak yeni fırsatlar yaratmanın peşini bırakmayacaktır.

‘Marty Supreme’ Amerikan usulü bireyciliğin şaha kalktığı bir döneme çok renkli ve dinamik bir bakış atıyor. Acemi bir soygun işine girişen iki kardeşin hikâyesi çerçevesinde, New York sokaklarında bir an bile hız kesmeyen, Cannes’da yarışmış ‘Soygun / Good Time’ (2017) ve yine Manhattan’da Yahudi kuyumcuların mahallesinde geçen nefes nefese suç-gerilimi ‘İşlenmemiş Taşlar / Uncut Gems’in (2019) ardından Josh Safdie’nin kıpır kıpır kamerası 2.5 saatlik süre içinde yine yerinde durmuyor. Bu fırtınalı kaotik süreçte Büyük Savaş’tan zafer ve yenilgiyle çıkmış iki ulusun gurur mücadelesi perdeye yansıyor.

Safdie’nin ‘Uncut Gems’in ardından bir kez daha Ronald Bronstein ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryo, döneme dair sayısız ayrıntı ve yan öykücüklerle zenginleşmiş. László Nemes’in yönettiği ‘Saul’un Oğlu / Saul Fia’dan hatırladığımız Macar oyuncu Géza Röhrig bu defa Auschwitz-Birkenau ölüm kampında SC bombalarını imha etmekle görevli dünya masa tenisi şampiyonu Macar tutsağı canlandırıyor. Béla Kletzki’nin ormanda keşfettiği arı kovanından vücuduna buladığı balı koğuştaki diğer aç tutsakların yaladığı trajik sekans ise yaşanmış bir olaydan nakledilmiş. Marty ile çocukluk aşkı Rachel’in (Odessa A’zion), yönetmen Abel Ferrera’nın canlandırdığı tekinsiz Ezra Mishkin’in kayıp köpeğinin izini sürdüğü bölümler ise adeta Coen biraderlerin kara komik öykülerinden fırlamış gibi.

Filmin dur durak bilmeyen temposu içinde Darius Khondji’nin hünerli kamerası Yahudi göçmenlerin adeta bir getto misali iç içe yaşadıkları evleri, yoksul mahalleleri, salaş bowling salonlarının ustaca izini sürüyor. Biraderlerin değişmez bestecisi Daniel Lopatin filmin dramatik anlarına kendine özgü etkileyici müzik çalışmasıyla damgasını vururken, Josh Safdie 50’li yılların parçalarına ilave olarak ağırlıklı olarak kendi çocukluk yıllarından 80’lerin popüler şarkılarıyla ses bandını coşturuyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm iştah ve acımasızlığı ile yükselen erken küreselleşmeyi, ‘Amerikan Rüyası’nın tüm kabalığı ve aşkın hırsıyla ortalığı ezip geçtiği kaotik bir çağı bir tenis maçı hızında perdeye taşıyan, Marty ile Rachel’in inişli çıkışlı birlikteliğini Safdie biraderlerin alameti farikası haline gelmiş ‘eliptik’ mizansenle sunan ‘Marty Supreme’ kendine özgü stiliyle kusursuz bir yönetmenlik dersi içeriyor. Film aynı zamanda çok yetenekli bir oyuncunun kendini aşma yolunda şimdilik son adımı. Gencecik yaşında farklı ve özgün projelere imzasını atmış olan Chalamet’yi geçtiğimiz yıl Oscar adayı olduğu ‘Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez / A Complete Unknown’da protest müziğin efsanevi müzisyeninin şarkılarını yorumladığı, gitar, ağız mızıkası gibi enstrümanları bizzat çaldığı müthiş performansıyla ayakta alkışlamıştık. Bu defa ‘kendi hayalime inanırsam para ve şöhret beni bulacaktır’ mottosuyla yola çıkan genç Marty’nin ping pong topu hızıyla esen baş döndürücü performansıyla hak ettiği Akademi ödülüne kavuşmasını canı gönülden diliyorum.

(05 Ocak 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Uluslararası Gastronomi Film Festivali 2026

Uluslararası Gastronomi Film Festivali 2026 (2. edisyon), 05 – 07 Haziran 2026 tarihleri arasında İzmir – Urla’da gerçekleştiriliyor. Festival programında açılış, gala yemeği, UrlaDam Sineması’nda kesintisiz film gösterimleri, Gastro-Sine atölyeleri, Urla genelinde sokak etkinlikleri ve tadımlar, resmî ödül töreni, büyük kapanış partisi yer alacak. Yıllık etkinliğin ötesinde Uluslararası Gastronomi Film Festivali 2026, Veri Gurmesi (Gourmet Data), Sine / Gastro Sınıf (Sinema / Gastronomi Sınıfları) ve Komşu Sofralar (Komşu Sofralar) gibi platformlar aracılığıyla yılın 365 günü aktif olan bir kültürel ekosistem olarak faaliyet gösteriyor.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali 2026 yazısına devam et

Benden Boşan

Halid Marei’nin yönettiği ve Dina El Sherbiny, Yasser El Tobgy, Mahmoud Hafez ile Alaa Morsi’nin oynadığı Benden Boşan (Tallaani), 30 Ocak 2026’da CJ ENM dağıtımıyla Ceemafilms tarafından vizyona çıkarıldı.
Mahmud ve Cemile boşanmışlardır. Ancak Mahmud ciddi bir maddi krizle karşı karşıya kalınca, eski evlerini satmak için Cemile ile yeniden bir araya gelmek zorunda kalırlar. Basit olması gereken yaşadıkları bu süreç beklenmedik karşılaşmalar, komik ve yanlış anlaşılmalar ikisinin de hiç öngöremediği bir kıvılcımla bambaşka bir hal alır. Böylece hikâyelerinin aslında henüz bitmemiş olabileceğini fark ederler.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Benden Boşan yazısına devam et

Sormam Lazım’ın Bu Hafta Konuğu Güldür Güldür Show ve Temel Filmi Serilerinden Tanıdığımız Alper Kul

Alper Kul, TRT’nin uluslararası platformu Tabii’nin yeni dizisi Sıfır850’nin çekimlerinde soruları yanıtladı. Her gün yüzlerce müşteriyle muhatap olan bir grup çağrı merkezi çalışanı insanın hayatını kara mizah diliyle anlatan Sıfır850 dizisinde Müdür Salim karakterine hayat veren Alper Kul, yeni karakterini anlattı: “Müdür Salim, 50 çalışanı olan çağrı merkezi ofisinde bir müdür. Çekimler hızlı gidiyor. Doğaçlamalarda oluyor. Bu da benim sevdiğim bir şeyç” Kul, önümüzdeki aylarda vizyona girecek olan Can Evrenol’un yönettiği Cam Sehpa filminden de bahsetti. Kul, seyircilerin kendisini filmde hiç alışık olmadığı bir rolde göreceğini söyledi.

  • Basın Bülteni
  • Bölümün tamamını izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Sormam Lazım’ın Bu Hafta Konuğu Güldür Güldür Show ve Temel Filmi Serilerinden Tanıdığımız Alper Kul yazısına devam et

Ceyda Kasabalı ve Fırat Albayram’ın Neşe Dolu Enerjisi Sinema Perdesine Yansıyor: Kardeş Takımı 3, 09 Ocak’ta Sinemalarda

Kardeş Takımı serisi, üçüncü ve son filmi Kardeş Takımı 3 ile izleyicilerle buluşmaya hazırlanırken, başrollerdeki Ceyda Kasabalı ve Fırat Albayram çiftinin neşe dolu enerjisi projeye imzasını atıyor. Ekranların sevilen çifti, hem kamera önündeki performansları hem de set arkasında çocuk oyuncularla kurdukları şefkat ve anlayışlı ilişkiyle filmin enerjisini zirveye taşıyor. Birlikte oynadıkları sahnelerdeki heyecanlarıyla öne çıkan Ceyda Kasabalı ve Fırat Albayram, çocuk oyuncularla kurdukları samimi bağ sayesinde set ortamında adeta büyük bir aile havası oluşturuyor. Serinin ilk filminden bu yana çocukların gönlünde taht kuran ‘Kardeş Takımı’, finalinde de güçlü oyuncu kadrosu ve enerjisiyle sinemaseverlerin karşısına çıkacak.

Ceyda Kasabalı ve Fırat Albayram’ın Neşe Dolu Enerjisi Sinema Perdesine Yansıyor: Kardeş Takımı 3, 09 Ocak’ta Sinemalarda yazısına devam et

Nürnberg

James Vanderbilt’in yönettiği ve Rami Malek, Russell Crowe, Michael Shannon ile Leo Woodall’ın oynadığı Nürnberg (Nuremberg), 30 Ocak 2026’da Bir Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Nürnberg, tarihin en kritik duruşmalarından birinin perde arkasında yaşanan sıra dışı bir olaya odaklanıyor. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Nürnberg Mahkemeleri’nde görev yapan Amerikalı psikiyatrist Douglas Kelley, başta Nazi Almanyası’nın en önemli figürü Hermann Göring olmak üzere yargılanan sanıkların zihnini çözmeye çalışırken hem adaletin sınırlarıyla hem de insan doğasının karanlık yüzüyle karşılaşır.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb
  • Ferhan Baran Yazıyor

Nürnberg yazısına devam et

Şu Jüri Meselesi

2025 yılıyla birlikte bir festival sezonunu daha geride bıraktık. Filmler gösterildi, ödüller verildi, açılışlar yapıldı, kapanışlar konuşuldu. Ve her zamanki sorular yine tekrarlandı: “Ödüller kime gitti?”, “Jüri gerçekten izledi mi?”, “Bu film nasıl kazanır?” “Bu isimler nasıl jüriye seçilir?”

Bu sorular yalnızca sonuçlara dair bir meraktan doğmuyor. Asıl mesele, değerlendirme süreçlerine duyulan güvensizlik. Çünkü bir festivalin ne kadar sahici olduğu, en çok da jürisi üzerinden okunur.

Jüri, bir festivalin yalnızca ödül dağıtan kurulunu değil; estetik aklını, etik sınırlarını ve sinemaya nasıl baktığını temsil eden yapısıdır. Prestijli festivaller jüriyi bir vitrin unsuru olarak değil, festivalin entelektüel omurgası olarak konumlandırır. Hangi sinema anlayışına alan açıldığını, hangi risklerin göze alındığını, hangi anlatıların görünür kılındığını jüri üzerinden anlarız.

Bu yüzden jüri kararlarını “doğru” ya da “yanlış” gibi mutlak kavramlarla tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum. Sinemada mutlak doğrular yoktur. Jüri bir mahkeme değil, verilen kararlar da hüküm niteliği taşımaz. Her jüri üyesi filmi kendi birikimiyle, estetik anlayışıyla, hayat tecrübesiyle izler. Sübjektif olmak kaçınılmazdır.

Ama sübjektif olmak, ölçüsüz olmak demek değildir.

Bir festival jürisi oluşturulurken, o festivalin sinema anlayışını taşıyabilecek, farklı bakışlara açık, sinemayla süreklilik içinde ilişki kuran insanlardan oluşması gerekir. Jürinin kimlerden oluştuğu, festivalin kendini nerede konumlandırdığının da açık bir göstergesidir.

Son yıllarda belgeselden kurmacaya, jürilerde popüler ya da popülist isimlere daha sık rastlıyoruz. Bunun festivalin tanıtımına katkı sağlaması amaçlanıyorsa, bunun ne kadar karşılık bulduğu gerçekten tartışmalı. Bir festivalin görünürlüğü, jürideki bir tanınmış isme bağlıysa, burada durup düşünmek gerekir. Elbette sinemayla gerçek bir ilişkisi olan, jüri olma niteliklerini taşıyan tanınmış isimler bunun dışında. Mesele, sadece tanınırlığı nedeniyle bir ismin jüri koltuğuna oturtulması. Çünkü jürilik vitrin işi değil; izlemeyi, düşünmeyi ve çoğu zaman geri planda kalmayı gerektiren bir sorumluluk. Festivalin gücü afişteki isimlerden değil, temsil ettiği sinema anlayışından gelir.

Bir jüride, sinemanın farklı aşamalarında emek veren, farklı kuşaklardan gelen, izleme pratiği güçlü ve etik sorumluluğun farkında isimlerin bir araya gelmesi, hem kör noktaları azaltır hem de değerlendirmeyi zenginleştirir. Jüri, tek bir bakışı temsil etmek için değil; bakışlar arasında bir denge kurmak, farklı bakışlara alan açmak için vardır.

Aynı isimlerin kısa aralıklarla pek çok festivalde jüri olarak karşımıza çıkması da başka bir mesele. Bu durum zamanla bakışın daralmasına yol açabiliyor. Oysa sinema, farklı perspektiflerle canlı kalır. Jüri rotasyonu bu yüzden yalnızca temsiliyet değil, düşünsel yenilenme meselesidir.

Jüri seçimi kadar, jürinin nasıl çalıştığı da mühim. Filmlerin hangi koşullarda izlendiği, değerlendirme süreçlerinin nasıl işlediği yarışmacılar için teknik bir ayrıntı değil, doğrudan etik bir konu. “Filmim gerçekten izlendi mi?” sorusu cevapsız kaldığında, festivalle kurulan bağ sessizce zarar görür. Bu güven, büyük laflarla değil; açık, tutarlı ve uygulanabilir süreçlerle kurulabilir.

Ön jüri meselesi de burada özel bir konumda. Ön jüride verilen kararlar, filmin seyirciye ve ana jüriye ulaşma ihtimalini doğrudan belirler. Bu nedenle ön jürinin sinema bilgisi, çeşitliliği ve değerlendirme ölçütleri son derece kritik. Hatta kimi zaman ana jüriden bile daha belirleyici. Değerlendirmelerin kişisel tercihlerden çok açık kriterlere dayanması, sürecin sağlığı açısından da büyük önem taşır.

Ön jürinin baştan açıklanıp açıklanmaması ise hassas bir denge. Baştan açıklamak şeffaflık hissi yaratabilir; ama küçük çevrelerde yönlendirme riskini de beraberinde getirir. Son yıllarda bazı festivallerin benimsediği gecikmeli şeffaflık modeli —seçki açıklandıktan sonra ön jüri isimlerinin ve genel değerlendirme çerçevesinin paylaşılması— bu dengeyi kurmak açısından daha sağlıklı bir yol gibi görünüyor. Gerçi genellikle değerlendirme çerçevesi paylaşılmıyor.

Hiçbir jüri tamamen tarafsız değildir. Tarafsızlık zaten mümkün değil. Asıl mesele, eşit mesafe.

Bir filmi sevmesek bile ciddiye almak.

Bir yönetmeni tanıyor olsak bile mesafeyi koruyabilmek.

Bir türe uzak olsak bile, onu anlamaya çalışmak.

Jüri olmak, beğeni dayatmak değil; kendi beğenisinin sınırlarını fark edebilmektir.

Festival jürilerinde zaman zaman yakın çevrelerin, tanışıklıkların ya da benzer estetik eğilimlerin ağırlık kazandığı algısı da konuşulur. Bu durum çoğu zaman niyetten bağımsızdır; ama dışarıdan bakıldığında kararların tekdüze algılanmasına yol açabilir. Oysa bir ödül açıklandığında hem seyircinin hem sinemacının hissetmek istediği şey çok basit: “Bu film gerçekten görülmüş.”

Ben jürilerin adalet dağıttığına da inanmıyorum. Zaten böyle bir güçleri yok. Ama dürüst bir bakışın mümkün olduğuna inanıyorum. Bilgiye, etik tutarlılığa ve vicdana dayanan bir değerlendirme kusursuz olmayabilir; ama inandırıcı olur.

Belki de mesele tam olarak şu:

Jüri olmak demek, yalnızca karar vermek değil; o kararın sorumluluğunu sessizce taşımayı göze almak demek.

Ve zaman zaman kendine şu soruları sorabilmek denek:

“Bu filmi gerçekten gördüm mü?”

“Bu filmi gerçekten dinledim mi?”

“Bu filmi gerçekten okudum mu?”

Bu sorular sorulmaya devam ettiği sürece, festival jürileri sinema için hâlâ anlamlıdır. Aksi takdirde mesele, birkaç tanıdığın bir araya gelip filmler üzerine karar verdiği, aynı isimlerin, aynı bakışların, aynı sonuçların dönüp durduğu kapalı bir döngüye dönüşür. Bu döngüden sinema da, sinemacı da zarar görür.

Çünkü sonunda ödülü kimin aldığı çoğu zaman hatırlanmaz; geriye gerçekten görülen, duyulan ve düşünülen iyi filmler kalır. Sinemanın hafızası, ödül heykelciklerinden çok bu filmlerle yazılır.

(Bu yazı ilk olarak 03 Ocak 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(05 Ocak 2026)

Semra Güzel Korver

Ferhan Baran Yazıyor: 2025 Yılından Benim Seçtiklerim

Bir seneyi daha geride bıraktık. 2025 sinema açısından hayli verimli bir yıl olarak tarihteki yerini alacağa benziyor. Bu nedenle yıl içinde vizyon ve festivallerde izlediklerim arasından seçtiğim geleneksel en iyiler listem bu defa 20 filmden oluşuyor. 1- SIRAT / Sirāt – Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan, Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle … Devamı…»

Ferhan Baran Yazıyor: Bir Yuva Özlüyorum / Manevi Değer

Norveçli yazar yönetmen Joachim Trier’in Cannes’dan büyük ilgi gören ve festivalden ‘Büyük Jüri Ödülü’ ile dönen yeni çalışması ‘Manevi Değer / Affeksjonsverdi – Sentimental Value’ yılın son önemli filmi olarak gösterime giriyor. Film, asırlık bir süreçte daha önce büyük aile bireylerinin yaşamış olduğu bir evde geçmişin travmalarıyla hesaplaşmanın öyküsü. Yılların yıprattığı, çatlakların oluştuğu ev saygıdeğer bir film yönetmeni olan … Devamı…»