A Ay

Rüya sadece rüyadır!

Hep bu evi anlattı halam bana
Ne çok anlatır
Anlatacak ne bulur?
Neye anlatıyorsun hala?
Ben her şeyi gördüm bile

Yekta’nın halasının bitmek bilmeyen anlatmalarına karşılık ekranda yazan iç cümleleridir bunlar.

Rüya kahramanı su perisi, annesinin gölgesi ve halalar

Yekta (Yeşim Tozan), Reha Erdem’in rüyası A Ay’ın kahramanı bir kız çocuğu. Babasını doğmadan, annesini de tanımadan kaybetmiştir. Konağı için ailesini harcayıp yatalak olmuş bir dede, tüm gün fallarla uğraşan ve konağın yarım kalan dairelerini tamamlama plânları yapan bir hala vesayetinde içinde başka bir dünya ile sessizce büyür Yekta.

Konağın annesine ait odasına her gece gelir ve bekler annesinin gelişini. Ölmemiştir annesi ona göre. Bir sabah evin altındaki kayığa binerek, beyazlar içindeki elbisesiyle uzaklaşmıştır sessizce. Ve her gece kızını görüp gitmektedir. Ama kimse buna inanmamakta, fal ve rüya uzmanı halası Nükhet Seza (Nurinisa Yıldırım) da gördüklerinin bir rüya olduğunu söyleyerek hayra yoran tabirler devşirmektedir.

Yekta’nın diğer halası Nehir (Gülsen Tuncer) ise kendini konaktan, kız kardeşinden, babasından, tüm geçmişinden uzaklaştırarak Burgazada’ya yerleşmiş, İngilizce öğretmeni olmuştur. Yekta’nın gördüğü tuhaf rüyalardan kimseyle konuşmamasından endişe ederek onu konaktan uzaklaştırmak, adada büyütmek isteyecektir. Ona göre Yekta bu çürümüş, ölü evi konakta biraz daha kalırsa iyiden iyiye sağlığını yitirecektir.

Aslında yersiz değildir halasının endişeleri. Yekta’nın tüm günü evin boş odalarında bir martıyla bakışmak, pencereden denizi izlemek, dışarıda ağaçların gölgesinde düşünmek, rüyalarla gerçekleri ayırt etme çabası içinde kendi kendine konuşmakla geçer.

Burgazada, Çocuk Başlı Martı ve Yekta’yı “norm”ale döndürme çabaları…

Yekta adada halasının fotoğraf meraklısı, kendi halinde bir öğrencisi Nurhan’la (Arif Pişkin) arkadaşlık eder ve ona da annesinin rüyanın dışında nasıl kendisine göründüğünü anlatır durur. Ve onu evine gizlice götürüp annesini göstermeye karar verir. Ada’nın farklı havasını solumak Yekta’yı değiştirmeyecek, evine döndüğünde yine halasından dedesi Sırrı Bey’i dinlemeye, rüyalarını yorumlatmaya devam eder.

Hafta sonları adada geçirdiği günlerde manastırın bekçisi (Münir Özkul) ile rüyalar ve insanlar üzerine gizemli konuşmalara dalan Yekta için hayatın tek gizemi annesidir. İnsan tanımadığı birini sever mi diye soranlara “Nasıl tanımam her gün gördüğüm birini” diyecektir. Yekta rüyanın içinde, rüyaları mı hayatının içinde?

Nurhan ve Yekta’nın Annesi

Sırrı Bey’in neden uyumadığını biliyorum Nurhan.

Annem her gece buradan kayıkla geçiyor. Bana inan. Bana inan.

Ve bir gece Nurhan’a annesini gösterecek Yekta. Gördüklerinin Nurhan’ın fotoğraflarına yansımayışına öfkelenerek Reha Erdem’in hayatı ve rüyayı sorguladığı sesi çınlar sesinde:

”gör diye!
ne diye bunca zahmet?
göstermek daha mı önemli?
her gördüğünü gösterebiliyor musun?
söylesene, her gördüğünü gösterebiliyor musun?
rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun?
ışığın yetiyor mu?
netliğini ayarlayabiliyor musun?
görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun?
hem, ne göstereceksin?
haberleşmek için mi?
kimlerle?
kendinle habersiz kaldın mı hiç?
gösterilemeyen şeyler görüyorum hep.
gör, sadece gör!”

Burgazada Balıkçısı

Yekta ada turlarında Nurhan’ı terk ederek yalnız gezintilere çıkar. Bazen manastır bekçisine rüyalarını ve gelişine kimsenin inanmadığı annesini anlatır.

Bazen de adanın meczup balıkçısını dinler: Bu yol adanın başı. Bu yol adanın sonu. Bu yol kendine çıkar. Bu yol sürekli başladığı yere döner.

Yekta halasının tabiriyle, Hisar ve Ada arasında, rüya ve gerçek arasında sıkışmış kalmış gerçeği sorgulamaya devam ederken bir yitik olmasıyla filmi sonlandırır Erdem.

A Ay, Rüya, Yekta.

Reha Erdem’in ilk uzun metraj denemesi olan 1989 Fransız – Türk ortak yapımı siyah – beyaz çekilen A Ay, yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen Türk sinemasından ne kadar farklı bir noktada beyazperdeye katıldığını kanıtlıyor. Fransız yeni dalga sinemasıyla ve Truffaut sineması ile benzerlik gösterdiği ifade edilse de, A Ay diyaloglardaki -bana göre bilinçli- yapaylıkla özgünlüğünü korumuştur. Yönetmenin Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği bir söyleşide kendisinin “sinemada doğallığın yaratıcılıktan uzak olduğunu” ifade ettiğini düşünürsek bu diyalogların bir tercih olduğunu görürüz.

Vivaldi müziği eşliğinde, kesik ve tekrarlı kareleri, fotoğraf şaheseri anlarıyla müthiş sahnelere sahip bir film A Ay. Yekta’nın rüya – yaşam anlarından birinde bir ağaca bakarak sessiz olmasını işaret ederek uçurumdan atlayışı ve bir martıya dönüştüğü sahnenin anlatımı defalarca izlenecek türden.

Sinema ve şiiri bütünleştiren ve böylece teatral bir anlatım yaratan Erdem, finalde Münir Özkul dilinden bir Edip Cansever şiirini Fransızca söyleterek amacına oldukça naif bir şekilde ulaşıyor:

sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
çirkindi
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku.

yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telâşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil.

gelişen bir korku bu yalnız
umudu, umutsuzluğu
bir anlama getiren
anlamsız bir soy olma korkusu.

Ve Yekta’nın dilinden “her şey böyle yarım…”

A Ay… Bir resim. A Ay. Bir şiir. A Ay. Bir film.

(27 Ocak 2011)

Sibel Atagün

sibel_atagun@hotmail.com

28 Ocak 2011 Haftası

“Tron Efsanesi”, deha düzeyindeki bilgisayar oyunları tasarımcısı babasının aniden kaybolmasından yirmi yıl sonra -bir şekilde- dijital dünyanın içine girerek, buradaki Sistem’i ele geçirmiş ve gerçek dünyaya sıçramaya hazırlanan ‘ana program’ ve ‘program’larla, bir ‘kullanıcı’ olarak mücadele eden genç adamın hikâyesi üzerine kurulu. Şüphe götürmez biçimde, şaşırtıcı: Sıfırdan yaratılmış bir bilgisayar sonsuzluğu içinde giderek büyüyen ve ayrıntılarla her saniye daha karışıklaşan program ağlarında, 3D teknolojisinin de katkısıyla zor bir serüven duygusu yaşamak durumundasınız. Güdümbilimsel, zor, fakat bu tür bir seyir zevkine başka bir filmde ulaşmanız henüz olası değil. Sanki kullandığınız bilgisayarın geometrisindeki karanlığın içinde, keskin ışıkların / renklerin rehberliğinde dolaştığınızı hissedeceksiniz. Ve unutmayın ki, zaman zaman ışık hızında akan dijital bir öykü olsa da, bir babayla oğlu arasındaki bağlılığın sınandığı bir duygusallık… Elektronik müziğin öncü ikilisi Daft Punk’ın, ruh halinizi bu dünyaya uyumlu hale getiren müzikleriyle filme en önemli katkıyı sağladığının altını da kalınca çiziyorum.

TRON (1982)

1982 yılı yapımı, Steven Lisberger’in senaryosunu yazıp yönettiği “TRON” Türkiye’de gösterime girmedi. 10 yıl sonra, Walt Disney Home Video’nun Türkiye temsilcisi AVT tarafından çıkarılan videosu raflarda yerini aldı. Aşağıdaki izlenimlerim, on beş günlük dergi Milliyet Sanat’ın 01 Mart 1992 tarihli sayısında “Videolardan Seçmeler” başlığı altında yayımlanmıştır. Günümüz bilgisayar animasyonu tekniklerinin hayal edilme aşamasında olduğu, ‘internet’ sözcüğünün bile henüz kullanılmaya başlanmadığı bir yılda çekilen film, belli ki beni çok etkilemiş.

Işığın değişik boyutlarda yol aldığı bilgisayar evreni içinde “Yıldız Savaşları”nı yaşamak… Yoğun bir bilinçaltı jimnastiğiyle zorlu bir yolculuğa çıkmak… Enerji dolu, soluk alıp veren bir bilgisayarın içinde “sanal mı yoksa gerçek mi” sorusunun yanıtını aramak… Genç bilgisayar programcılarıyla üst düzey yöneticinin savaşına katılmak… Gücü ve despotizmi simgeleyen Merkez Kontrol Programı (MKP) ile ‘asi’ Tron Programı’nın ‘mikro devreler’ içinde müthiş ivme kazanan mücadelelerini izlemek… Animasyon tekniklerinin kompüter egemenliğinde nasıl kusursuzluğa ulaştığına ve çizgilerin düz, simetrik, soğuk dünyasında bile ‘ruh’ların nasıl var olabildiklerine tanık olmak… Şaşkınlık ve kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla ‘mükemmel olmak’ın gerçek karşılığını yakalamak… Oscar adayı ‘kostüm tasarımı’ ve ‘ses’in ayrıntılarına kafa yormak… Sinemada çok ama çok az rastlayabileceğimiz bir teknoloji yoğun filmin duygusal açılımlarında gezinmek… Evet, evde bir film izlemek için geçerli nedenleri ve Jeff Bridges, Bruce Boxleitner, David Warner, Cindy Morgan’dan oluşan ‘kompüterize’ kadrosuyla kaçırılmaz.

“Biutiful”, adaletten yoksun, sefil, acı insan yaşamlarının ortasında, var olması bile kocaman bir problem olan eski karısı, iki küçük çocuğu, kan işemeye başladığı safhada artık baş edemediği prostat kanseri ile ölüme giderken geride bıraktıkları için plânlar yapan, üstelik medyum yetenekleri olduğu için kalbi fazlasıyla kavrulan, 6,932 milyar kişiden bir adamın şu berbat dünyadaki son günleri. Javier Bardem adındaki oyuncunun, seyirciye aktardıklarından daha fazla, kendi kariyeriyle ilgili yaşadığı, ‘karakterin gerçekliği’ noktasındaki tuhaf deneyimi… Iñárritu, insan derilerine monte edilmişçesine anları yakalayan kamera çalışmasıyla mutsuz olmak için epey neden yüklüyor. Pesimistler, ruhları daha da ‘batmış’ şekilde çıkacak filmden.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

(27 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Yeni Sinema Hareketi’nden Cafer Panahi ve Muhammed Resulov’a Destek Çağrısı

Yeni Sinema Hareketi tarafından İranlı yönetmenler Cafer Panahi ve Muhammed Resulov’a verilen hapis cezalarını protesto etmek ve onlara destek olmak amacıyla 21 Ocak Cuma günü saat 11:00’de, Beyoglu Sineması’nda bir basın açıklaması yapılacak.
Açıklamanın ardından Panahi’nin ceza almadan önce çektiği, 2010 Venedik Film Festivali İnsan Hakları Bölümü’nde gösterilmiş olan “The Accordion” adlı 10 dakikalık kısa filmi gösterilecek. Yeni Sinema Hareketi, herkesi İranlı yönetmenlere destek olmaya çağırıyor.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yeni Sinema Hareketi’nden Cafer Panahi ve Muhammed Resulov’a Destek Çağrısı yazısına devam et
  • 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali

    Adana Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Zihni Aldırmaz, 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nin 17 – 24 Eylül 2011 tarihleri arasında düzenleneceğini açıkladı. Festivalin hazırlık çalışmaları sırasında Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması yönetmeliğinde önemli bir değişikliğe gidilerek digital formatta çekilmiş filmlerin de yarışmaya başvurabilmesinin önü açıldığını kaydeden Zihni Aldırmaz, festivalin 2011 yılı yarışma yönetmeliklerinin ve geçen yıl toplam 463 bin TL. olan ödül miktarındaki artışın da Şubat ayı başında festivalin resmi web sitesinden duyurulacağını açıkladı.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • sadibey.com yazarlarının eleştirileri, diğer haberler, basın bültenleri, yarışacak bazı filmler hakkında geniş bilgiler ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali yazısına devam et
  • Kader Ajanları

    George Nolfi’nin yönettiği ve Matt Damon, Emily Blunt, Anthony Mackie ile John Slattery’nin oynadığı Kader Ajanları (The Adjustment Bureau), 04 Mart 2011’de UIP Filmcilik dağıtımıyla UIP Filmcilik tarafından vizyona çıkarıldı.
    Politikacı David, güzel modern balerin Elise ile tanışır. Tam ona âşık olmaya başladığını fark ettiği an, gizemli adamlar çifti ayırmak için karşılarına çıkar. Bu adamlar ikisinin bir araya gelmesine engel olmak için, herşeyi yapacaklardır. David ya Elise’nın peşini bırakıp daha önce kendisi için çizilmiş yoldan gidecek, ya da kadere karşı gelmek için kendisini tehlikeye atacaktır.

  • Basın Bülteni: Uzun / Kısa
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • sadibey.com yazarlarının eleştirileri, diğer basın bültenleri ve haberlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Kader Ajanları yazısına devam et
  • Kurtlar Vadisi Filistin, 13 Yaşından Küçüklere Yasaklandı

    Almanya sinemalarında gösterilmesi yasaklanan “Kurtlar Vadisi Filistin” Türkiye sinemalarında da çocukların ruh ve beden sağlığını etkileyici sahneler ve şiddet unsurları içermesi nedeniyle 13 yaşından küçüklere yasaklandı. Bu film Türkiye televizyonlarındaysa 22:00 – 06:00 saatleri arasında yayınlanabilecek.

    15 Ocak 2003’te yayın hayatına başlayan (sekiz yılı aşkın süredir gündemden düşmeyen) “Kurtlar Vadisi” TV dizisi üçüncü sinema filmiyle nihayet karşımızda… Türkiye’nin James Bond’u olan Polat Alemdar ve arkadaşları dizide İsrailli Aron Feller (Osman Soykut canlandırmıştı) ile mücadele etmişti; “Kurtlar Vadisi Filistin” filmindeyse düşmanları İsrailli Moşe Ben Eliezer (Erdal Beşikçioğlu canlandırdı). Bu macerada kahramanlarımızın müttefiği İsrail’in Filistinlilere zulmüne tanık olan Yahudi asıllı Amerikalı vicdan sahibi, vicdanlı kadın Simone (“Aşk-ı Memnu” ile “Muhteşem Yüzyıl” dizilerinin ve “Gişe Memuru” adlı sinema filminin oyuncusu) olacak.

    “Kurtlar Vadisi Filistin” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Filistin Devleti’nin kurulmasını her tür yolu deneyerek engelleyen İsrail’in Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e İsviçre’nin Davos Kasabası’nda 29 Ocak 2009’daki, “İsrail’in öldürmeyi çok iyi bildiğini” söyleyerek gösterdiği “One Minute” tepkisinin bir benzerini beyazperdeye yansıtacak.

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e Şunları Söylemişti:

    “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plâjlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum…”

    “Kurtlar Vadisi Irak” ve “Kurtlar Vadisi Gladio”

    02 Ekim 1992’de Amerikan Saratoga Uçak Gemisi’nden Muavenet adlı muhribimize açılan ateş sonucu beş Türk askerinin hayatını kaybetmesine, onsekizinin de yaralanmasına ve 04 Temmuz 2003’te 11 Türk askerinin başına Irak, Süleymaniye’de Amerikalıların çuval geçirmesine karşı uyanan tepkilerimizden, milli duygularımızdan yararlanan “Kurtlar Vadisi Irak” sinema filmi Türkiye sinemalarında 4 milyon 256 bin 567 kişi tarafından izlenmişti… Serinin ikinci bölümü, ”Kurtlar Vadisi Gladio”da büyük ilgi gördü ve sinema salonlarında 874 bin 19 kişi tarafından izlendi… Bu üçüncü bölümde (“Kurtlar Vadisi Filistin”de) Türk Rambolarının yeni hedefi: İsrail…

    “Kurtlar Vadisi Filistin”
    Yapım:
    Pana Film
    Yapımcı: Raci Şaşmaz
    Dağıtım: Özen Film
    Yönetmen: Zübeyr Şaşmaz
    Senaryo: Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener, Cüneyt Aysan
    Görüntü Yönetmeni: Selahattin Sancaklı
    Müzik: Kalan Müzik
    Yapımcı: Raci Şaşmaz
    Özel Efekt (Special Effects) Koordinatörü: Mark Meddings
    Dublör Koordinatörü: Dusan Hyska
    Oyuncular: Necati Şaşmaz, Gürkan Uygun, Kenan Çoban, Nur Aysan, Erdal Beşikçioğlu, Erkan Sever, Zafer Diper, Umut Karadağ, Mustafa Yaşar.

    “Kurtlar Vadisi Filistin”in Konusu:

    27 Aralık 2008’de İsrail’in Gazze’ye karşı düzenlediği “Dökme Kurşun Harekâtı”nda bin üç yüz (rakamla 1300) kadar Filistinli can verdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği gibi Gazze, İsrail tarafından açık hava cezaevine dönüştürüldü. İsrail halen Gazze kıyı şeridine abluka uyguluyor. Filistinlilerin her türlü hayat haklarını kısıtlıyor. En son Tel Aviv’de düzenlenen Çocuk Filmleri Festivali’ne bile Filistinli çocukların katılması engellendi… İsrail, bütün bunlarla yetinmeyerek, Batı Şeria’da ve 1967’de işgâl ettiği Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimlerini arttırıyor. En önemlisi de her türlü zorbalıkla Filistin Devleti’nin kurulmasını engelliyor… 31 Mayıs 2010’da Gazze’ye deniz yoluyla insani yardım malzemeleri götürmeye çalışan Mavi Marmara filosuna düzenlenen ve dokuz insan canını alan kanlı baskın üzerine Polat Alemdar ve arkadaşları Filistin’e gitmiştir. Yapılacaklar bellidir: Bu baskının askeri plânlayıcısı ve yürütücüsü olan İsrailli komutan ele geçirilmelidir.

    Filistinlilerle kurulan ilk temaslar sayesinde hedefine adım adım yaklaşmaya çalışan Polat Alemdar’ı bazı sürprizler beklemektedir. Hedeflerindeki kişi olan Moşe Ben Eliezer’in kural tanımaz gaddarlığı ve yüksek teknolojik imkânları işleri zorlaştırmaktadır. Polat, Moşe’ye ulaşmaya çalışırken, Filistin’de masum insanların nasıl öldürüldüklerini görür. Moşe, köyleri yıkmakta, çocukları öldürmekte ve Polat’a yardım eden herkesi hapse atmaktadır… Ancak teknolojik imkânlar ve kural tanımazlık, Moşe’yi kurtarmaya yetmeyecektir.

    İsrail Eski Cumhurbaşkanı Chaim Herzog 1996 Tarihli Anı Kitabında Şunları Anlatıyor:

    16 Temmuz 1992 akşamı eşim Aura’yla birlikte Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Başbakan Süleyman Demirel’in davetlisi olarak olan Çırağan Oteli’nde ağırlandık. 1901’de modern Siyonizm’in kurucusu Doktor Theodor Herzl (Filistin’de İsrail’i kurma iznini koparabilmek için) Padişah 2. Abdülhamit (2. Abdülhamit Filistin’de İsrail’in kurulmasına izin vermedi) tarafından kabûl edilmek için bugünkü otelin yerinde bulunan Çırağan Sarayı’nda (Saray, 20 Ocak 1910’da yanarak enkaza dönüştü) saatlerce bekletilmişti! 16 Temmuz 1992 gecesi boyunca Çırağan’da söylenen İsrail şarkılarını ve Horah (Yahudi halk dansı) seslerini mezarından duyan 2. Abdülhamit kesinlikle çok rahatsız olmuştur!

    İsrail’in Fikir Babası: Herzl ve Kurucu Babası: Gurion

    İsrail’in fikir babalarından Theodor Herzl (1860 – 1904), Ekim 1898’de İstanbul’da, Kasım 1898’deyse Filistin’de görüştüğü Alman İmparatoru 2. Wilhelm’den ve Mayıs 1901’de İstanbul’da görüştüğü Sultan 2. Abdülhamit’ten dünyanın dört bir yanından Yahudilerin Filistin’e göç ettirilmesi önerisine izin ve destek alamamıştı. Theodor Herzl döneminin en güçlü iki İmparatorunu buna ikna edememesine rağmen onun yolundan gidenler, onu takip edenler Herzl’in Sultan Abdülhamit’le görüşmesinden 47 yıl sonra yine bir Mayıs ayında İsrail devletini kurmayı başardılar. Bu takipçilerin en önemlisi ve en tuttuğunu koparanıysa, İsraillilerin “Bizim Atatürk’ümüz” dedikleri “David Ben Gurion”du (1886 – 1973).

    “Kıyamet Günü” Olasılığı ve Senaryosu:

    1996’da yayınlanan ve İsrail -İran savaşı yan konularından biri olan bir bilimkurgu romanı okuyan herkesin tüylerini ürpertti. Romanın adı: “Richter 10 – Deprem Richter 10”du (Resif Yayınları; Yazarlar: Arthur C. Clarke, Mike McQuay). “Richter 10 – Deprem Richter 10”un yazarlardan ilki olan Clarke (1917 – 2008), “2001: A Space Odyssey” (1968’de gösterime sunuldu) ve “2010”(1984’te gösterime sunuldu) adlı sinema filmlerine konu olan metinleri de yazmıştı.

    “Richter 10 – Deprem Richter 10”da İran’dan gelen saldırıya karşılık olarak İsrail nükleer silâhlarını (“Masada Opsiyonu”) Müslüman hedeflerine yolluyor ve bunun sonucunda sadece ilk gün 60 milyondan fazla insan ölüyordu (Sayfa: 77, 104, 197, 212, 235). Nükleer patlamalar sadece Orta Doğu’yu ve tüm petrollerini radyasyona maruz bırakmakla kalmıyor, yeraltında da derin etkiler yaratıyordu: İlk olarak Arap plâkası etkileniyor, o ise Türk – Ege ve İran plâkalarını hareketlendiriyordu. Domino taşlarının düşüşü gibi gelişiyordu her şey. Hint – Avustralya ve Avrasya plâkaları da birbiri ardından kırılmaya başlıyordu.

    Bir Dilek:

    İsrail – Filistin; İsrail – İran arasındakiler dahil tüm ihtilâfların müzakereyle, oturup – konuşarak – uzlaşarak, barışla sonlandırılmasını, Filistinlilerin bağımsız devletlerine kavuşmasını, hem Orta Doğu’ya, hem ülkemize, hem dünyaya huzur ve istikrar gelmesini diliyoruz.

    İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres Anlatıyor:

    “ABD’nin dostluğu olmaksızın İsrail ayakta kalamaz. Nasıl ki ABD, İsrail’in güvenlik gereksinimlerini anlayışla karşılamaya çalışıyor, İsrailliler olarak bizim de ABD’nin güvenlik gereksinimlerini anlamamız lâzım.”

    Avrupa Komisyonu’nun Ticaretten Sorumlu Üyesi ve Belçika’nın eski Dışişleri Bakanı Karel De Gucht Anlatıyor:

    “Yahudi lobisinin ABD Kongresi üstündeki ağırlığını küçümseyemezsiniz. ABD politikası üstündeki ağırlıklarını da küçümseyemezsiniz. ABD’deki en örgütlü baskı grubu onlar. Ne İsrail’de yaşayan, ne de ABD’deki lobiye dahil olan ortalama Yahudi’nin kanaatini de küçümseyemezsiniz. Çoğu Yahudi arasında hep haklı olduklarına dair bir inanç var. Bunu başka türlü ifade edemiyorum. Ama onlarla akılcı tartışmalara girerek bu inançla mücadele edebilmek zor. Ilımlı bir Yahudiyle bile Ortadoğu’daki durum hakkında akılcı bir tartışma yürütmek kolay değil. Çok duygusal bir mesele.”

    Amerikan Yayın Kuruluşu CNN Eski Muhabiri Rick Sanchez:

    “CNN dahil televizyon endüstrisini Jon Stewart gibi Yahudiler ele geçirdi ve kontrol onların elinde… Stewart’ın kendisiyle aynı görüşte olmayanlara tahammülü yok!”

    Hearst Haber Ajansı eski temsilcisi olan ve 57 yıl boyunca Beyaz Saray’da muhabirlik yapan Helen Thomas Anlatıyor:

    “Yahudiler Filistin’i terk edip Polonya ve Almanya’daki evlerine geri dönsün. Filistin’den defolup gitsinler. Orası Filistin toprağı, Almanya ya da Polonya toprağı değil… Başkan Obama’ya Ortadoğu’da nükleer silâh sahibi ülke var mı?” diye sordum. Obama soruma cevap vermedi.”

    Haham Dov Lior Anlatıyor:

    Dindar Siyonizm Hareketi’nin Yahudi hukuku uzmanı Haham Dov Lior, Yahudi bir kadının hiçbir şekilde Yahudi olmayan bir erkekten hamile kalmaması gerektiğini söylüyor. Lior aynen şöyle diyor: “Eğer baba Yahudi değilse çocuk ne gibi karakter özelliklerine sahip olabilir: Tabii ki zalimlik, barbarlık! Bunlarsa İsrail halkını temsil eden özellikler değil.”

    Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad Anlatıyor:

    “İran nükleer silâh sahibi olsa bile bunları İsrail’e karşı kullanmaz, kullanamaz. Çünkü kullanırsa çok sayıda Filistinlinin de ölümüne neden olur!”

    (27 Ocak 2011)

    Hakan Sonok

    hakan.sonok@tr.net