4. Rotaract Kısa Film Festivali

Beyoğlu Rotaract Kulübü’nün geleneksel projesi olan 4. Rotaract Kısa Film Festivali’nin katılım süreci başladı. Festival kapsamında yarışma kategorisine “kurmaca” ve “deneysel” filmler kabûl edilirken “animasyon” ve “belgesel” filmler yarışma dışında gösterilecek. Bu sene festival için gönderilen filmleri değerlendirecek olan jüri üyeleri şu isimlerden oluşuyor: Hakan Keche (yönetmen), Toprak Sergen (oyuncu), Levent Üzümcü (oyuncu), Levent Can (oyuncu), Mine Ege (Rotaryen). Jüri değerlendirmesi, sonuçların açıklanması ve ödül töreni 27 Mart 2011 tarihinde İTÜ Maçka Sosyal Tesisler Salonu’nda yapılacak.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü afişe haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    4. Rotaract Kısa Film Festivali yazısına devam et
  • 14. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali

    14. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bu sene 05 – 12 Mayıs 2011 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. Avrupa Kadın Filmleri Festivalleri Network üyesi, dünyada ve Türkiye’de Film Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) ödülünün verildiği tek Kadın Filmleri Festivali olan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bu yıl da Ankara’ya taze ve renkli bir bahar havası getirecek. Uçan Süpürge Onur Ödülleri ve Bilge Olgaç Başarı Ödülleri yine sinemamıza emek vermiş kadınları ve sinema insanlarını görünür kılmaya devam edecek. Festivalde bu yıl Uçan Süpürge Onur Ödülü Türkiye sinemasının unutulmaz oyuncularından Derya Alabora’ya, Bilge Olgaç Başarı Ödülü ise Deniz Türkali ile Handan Kara’ya verilecek.

    14. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali yazısına devam et

    Bu İzlediklerinizi Lütfen Gerçek Hayatta Denemeyin!

    Sanctum bir grup mağara dalışçısının doğal felâketler sonucu başlarına gelenleri anlatıyor. Zengin bir adamın sponsorluğunda hayatı mağara dalışlarıyla geçen bir baba ve onun ilgisinden yoksun kalmış delikanlı oğlu tropik fırtına sonrası ekibin diğer üyeleriyle birlikte mağaranın ve sualtının derinliklerinden gün yüzüne çıkmaya çalışıyorlar. Rollerin hiçbirinde çok ünlü oyuncu yok. Hatta en çok başrole yakın duran delikanlı önceden hiçbir filmle ses getirmiş değil. Pek getireceğini de yok, maalesef ki ne star aurası var ne de yeteneği. Gözlerinizi alamayacağınız bir yakışıklılığı da yok. Babayla varlıklı sponsoru çeşitli filmlerden hatırlayabilirsiniz ama oyuncuları gereği Sanctum baştan üçüncü sınıf televizyon filmlerinden öteye geçemiyor. Bu tanımlamaya konusu, filme alınışı da ekleniyor. James Cameron’un ünüyle ilgi toplamaya çalışılan filmin asıl yönetmeni Alister Grierson. Filmin macera ve heyecan açısından Avatar ve Titanik’le uzaktan yakından âlâkası yok. Hatta dalışa ilgisi olan insanlar için bile yeterince doyurucu değil. Üç boyutu kullanarak bir sualtı macerası sunulmaya çalışılmış ama üç boyut filme ne bir şey getiriyor ne filmden bir şey götürüyor. Biraz burnunuza ağırlık yapan bir gözlükle filmi izliyorsunuz.

    Film iddialı bir isme sahip: Sanctum. Sanctum hem kutsal yer anlamına geliyor hem de girilmesi yasak olan özel oda. Her iki anlamıyla da filme iyi bir yola çıkış noktası veriyor. Mağara, özellikle de sualtı mağarası, herkesin dünyaya geldiği ana karnına olan benzerliğiyle gerçekten de en kutsal olabilecek yerlerden biri. Bunun yanı sıra doğanın kanunlarıyla oyun oynamaya kalkan ekibimizin, bu yolculuğa tersten çıkmaya çalışması da özel alanın ihlâli meselesi oluyor. Ekip azimle, mağaranın yağmur alan ana girişinden girip, nehir yolunu izleyerek denize ulaşmaya, sualtı yollarının kendine has kutsallıklarını delip geçmeye çalışıyor. Maalesef ki, bu anlamlı yolculuk olabildiğince vasat bir şekilde aktarılmış. Baba oğul çatışıyor, baba, oğul ve varlıklı sponsor çatışıyor. Arada bilumum insanlar doğanın kanunlarına karşı geldikleri için ölüyor. Ve sonunda baba tahtını oğluna devrediyor. Oğul azimle yolculuğuna devam ediyor.

    Sanctum, Oscar adayı filmlerin tek tek gösterime girdiği bu günlerde pek parlak bir seçim olmaz. Ama sualtını seviyorsanız ve biraz üç boyutlu gezinti yapmak istiyorsanız, neden olmasın. Ayrıca filmin sonunda dalgıçlar için iyi bir hava edinme tekniği gösteriliyor. Yine de bu izlediklerinizi gerçek hayatta denemeyin!

    (05 Ocak 2011)

    Nur Özgenalp

    Sinema / TV Sektörü ve Bardağın Dolu Tarafı…

    Sinema / TV çalışanlarının, çalışanların sorunları ve dizilerin uzunluğu için yaptığı eylemden (protestodan) sonra taşlar yerinden iyice oynadı. Böylece, ilgili tüm bakanlıklar sektörün sorunlarına daha duyarlılaştı, yapımcılar düşünmeye başladı, sinema kurumları silkelendi ve daha çok çalışmaya başladı. 24 Aralık 2010’dan sonra, sinema / TV sektörünün en büyük kazancı ise, eskiden masaya birlik olmak için oturan fakat dağılarak kalkan sinema kuruluşlarının artık diyalog kurmaya başlaması ve karşılıklı empati yapmaya başlaması oldu. Bu empati aşağıdan yukarıya doğru (yani çalışanlar, yapımcılar, TV kanalları, çoğu uluslararası sermaye uzantılı reklâmcılar) yeterince ulaştırılamamış olsa da özellikle yapımcılar ve yayıncılar düzeyinde iki eğilim ortaya çıkardı.

    Birinci ve olumsuz eğilim, sinema / TV çalışanlarının kamuoyunda alenileşen onca sorunlarına kulaklarını tıkayan veya gözlerini kapatan yapımcı / yayıncılar. Aralık ayından sonra bir – iki tane de olsa, maalesef 90 dakika diye başlayıp 110 – 120 dakikaya çıkan diziler oldu.

    Bu yazımın asıl konusu ise ikinci ve olumlu eğilim… Çünkü yapımcıların çoğunluğu çalışanların sosyal güvenlik ve uzun çalışma saatleri (dolayısıyla dizi sürelerinin kısaltılması) tepkisi üstüne düşünmeye başladı. Bunun ilk belirtisi, yapımcıların bir kısmının çalışanlarını toplu olarak sigortalı yapması oldu. Bu olumlu gelişmenin giderek yayıldığı görülüyor…

    Eylem için çok benimsenmiş olsa da, asıl sorun reklâm kuşaklarına bağlı olarak dizi sürelerinin uzaması değil, çalışma sürelerinin uzunluğu aslında. Gerekçesi ne olursa olsun, aslında uzun dizi yapmak çalışma sürelerinin uzaması zemininde ve giderek çarpık bir model haline geldi. Oysa herkes biliyor ki, bu ülkede yasal çalışma süresi haftalık 45 saattir. (Yani 5 tam gün 5 X 8 = 40 saat ve Cumartesi yarım gün 5 saat, toplam 45 saat) Sinema / TV çalışanları bu gerçeğin çok uzağına düştüğü için, bırakalım mesai almayı, yasal olarak ancak kendileri kabûl ederse, haftada ancak 6 saat mesai yapmaları gerektiğini de çoktan unuttu. Dolayısıyla bunun dışındaki her türlü uygulama yasa dışıdır. Bazı ülkelerde sinema için çalışma saatleri 10 – 12 saat olarak kabûl ediliyor. Ama mevcut yasalarımızla bunu yapmak da mümkün değil. 17. iş kolunda yer alan sinema / TV çalışanları işte bu yüzden özel yasa istiyor.

    Konumuza dönersek… Sendika ve çalışanlar sorunlarını kamuoyu duyurmuş, bakanlıklar duyarlılaşmış, yayıncılara bağlı yapımcılar rahatsız olmuş, yayıncılar sorunları taca atmış olsa da, taşlar gerçekten yerinden oynadı. Sinema çalışanları kurum yönetimlerini sarsmaya, yayıncılar ve yapımcılar yasalara bakıp, “Biz ne yapıyoruz?” demeye başladılar. Başta TRT olmak üzere, bazı yayıncılar ve yapımcılar çalışma sürelerinin aşağı çekmeye başladılar bile. Bu eğilim sürüyor… Ama bu iyileştirmeler hâlâ eski sorunsalın onarımı ile ilgili ve pek de doğru değil…

    Bu arada, gözden kaçan başka bir dinamik daha var. Çünkü taşlar yerinden oynayınca, düşünceler ve zihniyetler de değişmeye başladı. Kurulacak yeni sorunsalın bazı ipuçları da ortaya çıkmaya başladı. Bu da son haftalarda medyada görülen “Dizi sektörü 50 milyon dolar ihracat yaptı” haberi. Çünkü TV dizi sektörü, aslında ana geliri hâlâ iç piyasa olduğu halde, artık dış piyasayı da düşünmeye ve kendiliğinden gidişi ileri itecek, “Nasıl bir dizi üretmeliyiz?” demeye de başladı. Bunun açık kanıtı, son zamanlarda yapımcılarla görüşen senaryo yazarlarından artık “dış satışa uygun dizi” istenmeye başlanmış olması.

    Bu arada herkes bildiğini diğerine de öğretmeye başladı. Senaryo yazarları eylemden önce, “90 değil 60 dakika yazalım”, diyorlardı. Birileri çıktı, 60 olmaz uluslararası standartlarda olsun, dedi. Bu yüzden eylem için, devletin imza atıp bir türlü uygulamaya koymadığı (AB standardı), her 60 dakikada 12 dakika reklâm ölçütü temel alındı. Bunun için de Amerika’nın yeniden keşfine gerek yoktu. Dizi sürelerinin, uzun veya kısa reklâm formatlarına göre, 45, 48, 52 veya 55 dakika olması gerektiği açıktı.

    Fakat bir geçiş süreci yaşıyoruz ve reyting yarışı hâlâ sürüyor. Kafalar karışık ama yasalar çalışırsa 90 dakikalık diziler yapmaya devam etmek pek mümkün görünmüyor. Öte yandan, biz iç piyasada, sadece bize özgü bir çarpıklıkla 90 dakikalık diziler üretmeye devam etsek bile, aslında bu dizileri alan ülkelere de sorun çıkartıyoruz. Onları bu bölümleri ikiye bölüp, 45’şer dakikalık uluslararası formatlara uydurmaya çalışırken zor durumda kalıyorlar. Şimdi dizilerimiz ucuza gittiği için belki buna katlanıyorlar ama bizim de standart dışı bir ürün ürettiğimiz açık. Bu yüzden dizi sürelerine uluslararası standartlara yaklaştırma eğilimi başladı bile. Bu konuda, reyting yarışı dışındaki TRT’nin eli oldukça rahat. Yapımcılara “ilk bölümler 75, sonrakiler 65 ve 60 olsun” diyen TRT’ye verilecek öneri / cevap belliydi. Bu öneri, “İyi de 75, 65, 60 da hiçbir formata uymuyor, 55 olmalı” idi. Aklın yolu aynı mecraya girince alınan cevap da “Peki 55 olsun” oldu.

    Yapımcılar kısa vadede olmasa bile uzun vadede bu gidişin daha akılcı bir çözüm olduğunu fark ediyor. Bu yüzden çalışanlar ve yapımcı kuruluşların temsilcileri de bir araya gelip, dışa yönelik formatları dikkate alan, yeni üretim modelleri üstüne çalışmaya başlamak üzereler…

    Bu arada çalışanlar da sendika çevresinde örgütlenmeye başladı. Çoğu sendikalı ve deneyimli çalışanlar, birkaç sette set temsilciliği kurdu. Bir araya gelen çalışanlar örgütlenince daha disiplinli çalışmaya başladılar. Gördüler ki, aslında her gün birkaç saat da örgütsüz oldukları için fazla çalışıyorlarmış. Eskiden evlerine zor giden çalışanlar artık sendikaya da uğramaya başladı.

    Çalışanlar ve yapımcıların bu yaklaşımına acaba yayıncı kuruluşlar ne diyecek? Kısa vadeli kazançları yüzünden bu yeni dinamikleri görmezden gelirlerse ne olacak? Eylem sırasında verilen demeçlere bakılırsa onlar hâlâ fildişi kulelerinde oturuyor. Anlaşılan o ki sorunların vahameti hâlâ kanalları yönetenlere kadar pek tırmanmadı. Az da olsa ihracata başlamaları da onlara artı puan kazandırıyor.

    Kanal yöneticileri her türlü sorunu daha ne kadar taca veya yapımcıların sırtına yıkabilir? Sıra şimdi onların düşünmesine geldi. Yoksa bir sermayedar düşünün ki, başka bir fabrikasında çalışan işçiler günde 8 saat ama setinde çalışan sinemacılar 18 saat çalışıyor. O zaman sermayedar çağırıp o yöneticiye sormaz mı? Kardeşim benim bu iş yerimde neden bana yasa dışı iş yapılıyor, diye! Onların gerçekten şapkayı önlerine koymaları ve düşünmeleri gerek. Popüler sinema filmlerimize ortaklık öneren yabancı ortaklar gelmeye başladı bile. Ne malûm yarın dizi için gelmezlerse? O zaman ne diyecekler acaba sermayedarlarına?

    Kabuk değişimi için kısa vadede ortaya çıkan olumlu ve somut veriler var elimizde. Ve yasalar, yasaları çalıştıracak olanlar ve üretici yapımcıların çoğu hazır aslında. Şimdi sorun, orta vadede, yani yaz başında, yeni başlayacak dizilerde, hep birlikte bir start verebilmek…

    (Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

    (06 Şubat 2011)

    Hüseyin Kuzu
    Senarist / Öğr. Gör.
    Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

    İyi Film… Yönetmenlik… Oyuncular… ve Sinan Çetin

    Sinemamızda 1917’den beri kurmaca filmler yapılıyor, sinema ürünü filmin, ticari bir meta olduğu çok daha sonraları ortaya çıktı. Sinemaların gelişmesi bizde 50’li yıllardan sonra giderek gelişti. Film sayısı her geçen yıl giderek arttı ama filmlerin ticari başarısı her zaman aynı olmadı. Bu kentten kente değiştiği gibi filmden filme de değişti, şimdilerde medyada gişe durumları açıklanıyor. Bu uzun yıllar yapılmadı, o yıllarda şimdikilere göre çok daha fazla iş yapan onlarca filmin bugün adı bile hatırlanmıyor. Bunları bugün için belgelemekte söz konusu değil, çok uğraşılırsa bazı bilgilere ulaşılabilir ama bunlar artık tarihsel bir nottan ibaret kalacaktır.

    İyi iş yapan filmlerin kalitesi ise başka bir tartışma konusudur. Bu böyledir de, iyi filmin kriterleri nelerdir. Öncelikle şunu söylemek isterim ki “sanat filmi” deyimini hiç bir zaman benimsemedim, anlamını da bilmiyorum. Sinema bir sanattır da, film diye her yapılan sinema ürününün sanat eseri olarak kabûl edilmesi de -kanaatımca- doğru değildir. Bütün bunlardan sonra bir filmin iyi film olmasının, iyi sinema eseri olmasının koşulu sadece sinemasal anlatımın iyi olmasıdır, yoksa konusunun şu veya bu olması bir filmi iyi yapmadığı gibi, filmim gişede iyi iş yapmış olması da bir ölçüt değildir. Ama filmlerin başarısının tartışıldığı bir televizyon programına başlangıçtan sonra katılan ve kendisine hemen söz verilen yönetmen Sinan Çetin, “İyi film, iyi gişe yapan filmdir” diye kestirip atmıştı. Tek ölçü olarak bunu benimsiyordu. Bu yıllar önce yapılan bir programdı, kaydı bir yerlerde vardır.

    Aynı Sinan Çetin geçen haftalarda katıldığı Ali Poyrazoğlu’nun televizyon programında ustalığının yanında bir auter yönetmen olarak tanıtıldı. Çetin buna itiraz etti, kendisinin auter-liğine itiraz etti, film çeken her yönetmenin, senaryoyu realize eden her yönetmenin bir auter olduğunu söyledi. Bu görüşe hiçbir zaman katılmadım, katılmayacağım da…

    Sinemamızda başlangıçtan bu yana film yöneten kişilerin, yani yönetmenlerin sayısı 600 civarında olmalı. Bunların içinde tek film çekenler de var, 100’ün üstünde çekim yapanlarda. Sayısına bakmadan iyileri de var kötüleri de. İyilerin içinde auter olanları da var, olmayanları da. Çünkü her iyi yönetmen, auter, değildir. Tek film, ne kadar ölçü olur tartışabiliriz ama tek filmle kalıcı olan birçok yönetmen var, dünya sinema tarihinde bile. Her film yöneten kişiye auter demek, birçok yönetmene haksızlık etmektir.

    Sinan Çetin, çektiği kısa film (Halının Türküsü) ile ilgi çekmiş ve ilk filmi ile -film gösterime girmeden- hayli magazinsel olmuştu. Filmi sansürle hayli mücadele etmiş, adı bile kaç defa değişmişti. Önce Sabah’tı, sonra Kamyon oldu ama hayli kırpılmış olarak sansürden çıkışında Bir Günün Hikâyesi olmuştu adı. Sonra, Yeşilçam’ın yönetmenleri gibi filmlerini sıralamış ve giderek yapımcılığa başlamıştı.

    Yapımcı olarak sinemamızda çok ender yapılan bir şeyi yaptı, çektiği filmleri gösterime çıkarmadı. Bu konuda kendisine söylenecek her hangi bir söz yoktur, kendi bileceği bir iştir. Son vizyona giren filminin (“Kâğıt”) iki yıl önce çekildiği söyleniyor. Yeterince beklemiş demekten başka bir diyeceğimiz olmaz ama tüm bunlar filmin kalitesini artırmaz veya eksiltmez. Öncelikle söyleyeyim, Kâğıt’ı izlemedim. Çetin’in filmden beklentisi fazla idi sanırım ki, beklenen kadar iş yapmayınca “filmin oyuncuları iyi idi ama oyuncular arasında star yoktu” gibi bir açıklama yapmış -bu gazete bilgisidir (doğruluğu her zaman tartışılabilir.) Kâğıt’ın bir zamanlar sinemamızın başının belâsı olan “sansürü” işlemesi (bir yönetmenin film çekme uğraşı) tek başına iyi film olmasına yetmez. Filmin iş yapıp yapmaması da kalitesini değiştirmez. Oyuncularının iyi olması olmaması ayrı bir tartışma konusudur. Ama oyuncuların iyi ama star olmamasını gişe ile âlâkalandırmak ne demektir? Tamam star tek başına bir filme seyirci çekebilen kişidir (kadın veya erkek) ama Hollywood’un ürettiği ve dünyaya yaydığı, bizde de (Yeşilçam) yerleştirdiği star sistemi artık tüm dünya ile birlikte bizde de bitmiştir. Bugün hiçbir yerde olmadığı gibi bizde de star yoktur. Onun için “filmimde star yoktu” demenin bir anlamı olamaz. Hem starın oynadığı bir filmin -sistemin yürürlükte olduğu günlerde bile- iyi iş yapma garantisi olmaz, olmamıştır da.

    Bölge işletmecisinin, Yeşilçam’daki yapımcıya telefon edip “Bana Türkan’lı, Yılmaz’lı, Hülya’lı film gönderin” dediği günler tarih öncesi gibi eskidir. Şahan’ın oynadığı filmlerin gişe listelerinde başlarda yer alması da Şahan’ı star yapmaz. Charles Chaplin’in son -hem de renkli- filmi Hong Kong’lu Kontes (A Contess from Hong Kong) için bir yazarımız: “Gidin görün, ne olursa olsun bir Chaplin filmi” demişti. Filmi beğenmiyordu ama bir Chaplin, -hem de son- filmi idi. Filmlere gidin, tabi, yönetmenine, oyuncusuna, konusuna bakarak ama gişe listelerine bakmanıza gerek yok. Beğenir veya beğenmezsiniz, bunun da “yönetmeni, oyuncuları ve konusu ile alâkası yoktur” demeyeceğim ama film bunlardan bir adım önde veya bunların oluşturduğu bir başka bütünlüktür… Tabi ki başarıldı ise… ve gişe yapıp yapmaması çok başka bir şeydir.

    (06 Ocak 2011)

    Orhan Ünser