48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin desteği ile Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından düzenlenen 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 08 – 14 Ekim 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Yönetmelikteki değişikliğe dikkat çeken Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mustafa Akaydın, Altın Portakal’a ulusal uzun metraj film yarışması dalında başvuracak filmler için “yurtiçinde yapılan ulusal ya da uluslararası hiçbir yarışmaya katılmamış olma” koşulunun getirildiğini bildirdi. İlgili bölüm geçen yılki yönetmelikte “başka bir ulusal yarışmada ‘en iyi film’ dalında ödül almamış olma” şeklindeydi.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • sadibey.com yazarlarının eleştirileri, diğer haberler, yarışacak filmler hakkında geniş bilgiler ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali yazısına devam et
  • Ölümsüz Film Oz Büyücüsü’ne Kardeş Filmler Yola Çıktı

    “Titanic” (1997) ve “Avatar” (2009) adlı filmleri dünya sinemalarında 4 milyar 625 milyon dolar hasılat elde eden, bir uçağın teröristler tarafından kaçırılmasını konu alan ”Deadline” adlı filmi, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında arşive kaldırılan, kasaya kitlenen, bir bakıma sinema seyircilerine yasaklanan yönetmen James Cameron bu sıralar “Avatar 2” (2014) ve “Avatar 3” (2015) filmlerinin yanı sıra 1939’un filmi “Wizard of Oz – Oz Büyücüsü”nün 3 Boyutlu yeni çevrimi üzerinde çalışıyor.

    Cameron bütün bu yoğun işleri arasında “Matrix 4” ve “Matrix 5”i 3 boyutlu olarak çekmek isteyen Wachowski kardeşlere 3 boyut teknolojisinin avantajları ve dezavantajları konusunda brifing vermek için de zaman bulabiliyor.

    James Cameron’ın “Oz Büyücüsü”nde, 1939’da Judy Garland’ın canlandırdığı Dorothy karakterine Megan Fox hayat verecek. Yeni “Oz Büyücüsü”nde Robin Williams’ın Korkuluk’u, Sean Connery’nin Toto’yu, Jerry Seinfeld’in Teneke Adam’ı, Danny De Vito’nun Aslan’ı, America Ferrere’nin Cadı’yı canlandırması plânlanıyor .Esin kaynağı ”Oz Büyücüsü” olan başka yeni filmler de var. Bunlardan birinde Angelina Jolie’nin, bir diğerinde Robert Downey Jr’ın oynayacağı söyleniyor. Angelina Jolie Cadı’yı canlandıracakmış.

    İlk “Oz Büyücüsü”nden Notlar:

    * 1939’un “Oz Büyücüsü”, Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’ye aday gösterilmiş ve Oscar ödüllerinde iki dalda (özgün müzik ve şarkı) ödüllendirilmişti.

    * İlk “Oz Büyücüsü”nü çevirirken 16 yaşında olan Judy Garland’ın beyazperdede daha genç, daha çocuksu görünebilmesi için göğüsleri sargıyla bastırılmıştı.

    * Filmden çıkarılan Jitterburg Dansı 1974’te gösterime giren “That’s Entertainment – İşte Eğlence” adlı belgeselde ortaya çıktı.

    * İlk “Oz Büyücüsü” çok pahalı bir yapım olduğundan ilk gösterime girdiğinde fazla kâr elde edemedi.

    İlk “Oz Büyücüsü”nden Unutulmaz Bir Cümle:

    “Kalpler kırılamaz hale getirilene kadar asla kullanışlı olamaz.”

    Eleştirmen Kim Newman İlk “Oz Büyücüsü”nü Anlatıyor:

    * Tüm filmlerin en sevilenlerinden biri olmuştur.

    * Bu film, Judy Garland’ı yetenekli çocuk oyuncudan, kalıcı ve ikonumsu bir yıldıza dönüştürmüştür.

    “Oz Büyücüsü”nün Türk Sinemasındaki Uyarlaması: “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde

    Popüler Türk sinemasının ikonlarından biri de Zeynep Değirmencioğlu’ydu… “Ayşecik” serisinin 1971’deki halkası “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde” bir “Oz Büyücüsü” (1939) uyarlamasıydı. Bu vesileyle “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde” ile “Oz Büyücüsü”nü karşılaştıran Amerikalı akademisyen Charles Daniel Sabatos’un yazdığı makaleyi kendisinin izniyle bilginize sunuyorum… Yine bu vesileyle dostum Charles Daniel Sabatos’a çok çok teşekkür ederim… Charles Daniel Sabatos, ilerleyen satırlarda bulup okuyabileceğiniz makalesinde kalp hastalığıyla dünyaya gelen Frank Baum’un (15 Mayıs 1856 – 6 Mayıs 1919) eserinden sinemaya uyarlanan, yılın en iyi filmi dalı dahil altı dalda Oscar ödülüne aday gösterilen ve iki dalda (fon müziği ve özgün şarkı dallarında) Oscar ödülü kazanan “The Wizard of Oz – Oz Büyücüsü” (1939) ile Tunç Başaran’ın “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde”sinin (1971) L. Frank Baum’un eserine ne derece, hangi düzeyde sadık kaldığının izini sürüyor. Bunu yaparken de çok şaşırtıcı sonuçlara ulaşıyor. Buyrun okuyun, faydalanın, aydınlanın…

    Alaturka (Türk Usulü) bir Amerikan “Rüyalar Ülkesi”: “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde”ye Çok Kültürlü Bir Perspektiften Bakış – Charles Daniel Sabatos

    L. Frank Baum’un ilk kez 1900 yılında yayınlanan çocuk klâsiği “The Wonderful Wizard of Oz”, kısa sürede başarıya ulaştı ve yüz on yıl boyunca sahne, sinema, radyo, televizyon ve internet olmak üzere her türlü eğlence formatında kalıcı popülariteye ulaştı. Küçük Dorothy’nin maceraları, Baum ve diğer yazarlar tarafından kaleme alınan devam kitaplarına esin kaynağı oldu. Hatta Büyücü zaman içerisinde ütopik Oz ülkesine geri döndürüldü. Kitap serilerinin “resmi” yayını 1960 yılında 40. kitapta sona erdi ama aralarında bu eleştiri yazısının yazarının da yer aldığı çok sayıda yazar, sonraki yıllarda Oz’dan esinlendikleri kendi öykülerini yayınlamaya devam ettiler.

    “The Wizard of Oz” ayrıca çok sayıda film uyarlamasına da esin kaynağı oldu. MGM (Metro Goldwyn Mayer) tarafından 1939’da çekilen ve başrolünde Judy Garland’ın oynadığı film, şöhret açısından orijinalini bile geride bırakırken hikâyenin popülaritesinin sürmesinde önemli rol oynadı. Kaynağını “Oz” fenomeninden alan en ilginç filmlerden birisi, Türk yönetmen Tunç Başaran’ın 1971 yılında çektiği “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde” adlı filmdir. Oz’un ABD dışında çekilen az sayıdaki film uyarlamalarından biri olan bu versiyon, Baum’un hikâyesinin naif çekiciliğini diğerlerinden, hatta MGM’inkinden bile daha iyi yakalamıştır. Judy Garland’ın oynadığı versiyonun Amerika’da bir tatil günü televizyon klâsiği olması gibi Türkiye’de klâsik olan bu film, Amerika’daki fanatik “Oz” hayranları arasında bile az bilinir. Yakından incelendiğinde bir Amerikan kültürel ikonunun Türklere özgü bakış açısıyla büyüleyici bir birleşimi gibidir.

    L. Frank Baum orijinal kitabının girişinde, “Heyecan ve keyfin doruğa çıktığı, kalp acılarıyla kâbusların dışta bırakıldığı modernize edilmiş bir peri masalı” tanımlaması yapmıştı. Bütün büyük efsanelerde olduğu gibi hikâyesi, sembolizmin her düzeyinde işleyen macera ve büyüyle doludur.

    “The Wizard of Oz”un ana öyküsü yaygın olarak bilinir: Kasırganın (hortumun) girdabına kapılan Kansas’lı küçük Dorothy ve köpeği Toto, kendilerini Oz ülkesinde bulurlar. Sarı Briketli Yol’u (Yellow Brick Road) takip ederek Zümrüt Şehrine (Emerald City) giderlerken Dorothy, evine dönebilmek için Oz Büyücüsünün yardımını istemeyi plânlamaktadır. Dorothy, yol boyunca bir beyni olsun isteyen Korkuluk, bir kalbi olsun isteyen Teneke Ormancı ve sadece cesur olmak isteyen Aptal Aslan ile karşılaşır. Büyücü onları Batı’nın kötü ruhlu cadısını öldürmeleri için gönderir. Dorothy, kötü ruhlu cadıyı bir kova suda eriterek öldürür. Geri döndüklerinde Büyücünün aslında yalancının teki olduğunu anlarlar. Giydiği büyülü ayakkabılar (kitapta gümüş rengi, filmde rugandır) sayesinde Dorothy, artık evine geri dönecek güce sahiptir.

    1930’lu yıllardan itibaren ilk defa ciddi eleştiriler almaya başlayan hikâye, popülistten feministe kadar çok farklı sosyal, politik ve psikolojik açılardan analiz edildi. Amerikan kamuoyunda belki de kitaptan daha iyi bilinen MGM film versiyonunda birtakım değişiklikler yapılmasına rağmen (Özellikle de Baum’un kitabında olmayan ve tüm maceranın rüya gibi görünmesini sağlayan Kansas sahnesinin eklenmesi) orijinal hikâyenin özüne sadık kalındı.

    “The Wizard of Oz”un ilk önemli uyarlaması, Baum’un kendisi tarafından kaleme alınan vodvil tarzı Broadway şovuydu. Kitaptan büyük oranda farklıydı ama kaydadeğer başarıya ulaştı. Baum’un 1904’te yazdığı ilk devam kitabı “The Marvelous Land of Oz”da Emerald City, bir kadınlar ordusu tarafından istilâ ediliyordu (Bu kitap, o yıllarda kadınların oy verme hakkını savunan kadın hareketinin taşlamasıydı). İkinci hikâyede Korkuluk ile Teneke Oduncu öne çıkarken Dorothy hiç görünmüyordu. Yine bu hikâyede, hikâyenin kahramanı olan Tip adlı çocuğun, aslında Oz ülkesinin adaletli yöneticisi Prenses Ozma olduğu, ona büyü yapılarak erkek çocuk gibi büyütüldüğü ortaya çıkıyordu. Prenses Ozma’nın tahtını yeniden ele geçirişi, sadece psikolojik etkisi açısından zengin olmakla kalmayıp aynı zamanda Amerikan Oz serilerinin belirleyici olgusuydu.

    Sonraki 40 yıl boyunca hemen hemen her yıl yeni bir Oz kitabı yayınlandı. Bunları 1919’daki ölümüne kadar Baum’un kendisi yazdı. Sonraki yıllarda ise halefi olarak kabûl edilen ve yazım tarzı daha enerjik ama aynı düzeyde yaratıcı olan Ruth Plumly Thompson ve başka yazarlar tarafından kaleme alındı. Dorothy karakteri zaman içinde Oz’a defalarca geri döndü. Prenses Ozma’nın yönetimi altındaki Oz ülkesi, hiç kimsenin yaşlanmadığı ve ölmediği; paranın ortadan kaldırıldığı, ülkeye yönelik her türlü tehdidin hızla ve kolayca bastırıldığı bir yer oldu.

    Oz’un etkilerinden birisi de, başka ülkelerin işlerine özgürce müdahele eden büyülü bir süper güç haline gelmesiydi. O ülkelerin vatandaşlarına refahın eşit oranda dağıtıldığı yaşam standardı empoze ediyordu. Bazı eleştirmenler Baum’un ütopyasında Marksizm’in izlerini bulurken bazıları da Amerikan rüyasının bir versiyonu şeklinde tanımlamayı tercih ettiler.

    Serinin sonraki kitaplarını yetişkinlik yıllarında tekrar okurken; Baum’un kararlılıkla “kalp acıları ve kâbuslar dışlanacak” dediği tezinin gerçekleşmesiyle Oz ülkesinin yol boyunca birçok özelliğini kaybettiği duygusuna kapılmak mümkündür. Artık hiç kimse kötü ruhlu cadıların baskısı altında kalmadığı, büyücülerin ihanetine uğramadığı için Oz’daki hayat bir bakıma anlamını kaybetmiştir. İnsanın kendi benliğini araması yerine sonsuz gençliğe ulaşma çaresini arayışa dönüştüğüne tanık oluruz. 20. yüzyıl Amerikan kültürünün gelişimini düşündüğümüzde, Oz’un konusunun maceradan çıkıp boş zamanları değerlendirmek için eğlenceliğe dönüşmesi sürpriz sayılmaz.

    Oz ülkesi ve sinemanın her ikisi de aynı on yıllık dönemde ortaya çıktığı için beraber gelişmeleri doğaldı. Yeni mecranın sunduğu büyüleyici olanakların farkında olan Baum, ilk kısa Oz filmlerini yaptı. Bunlarda bazı slaytlar ve canlı performans eşliğinde kendisini ifade etmeye çalıştı. Birkaç yıl sonra Hollywood’a giderek ilk film stüdyolarından birisini kurdu. Şirketin iflâsına kadar olan sürede Oz kitaplarını temel alan iki film gerçekleştirdi. Çok basit özel efektlere sahip olan bu siyah – beyaz ve sessiz filmler, günümüz izleyicisine, özellikle de çocuklara cazip gelmeyebilir. Ancak kitapların yazarının bizzat kendisi tarafından yapıldığının farkında olanlar üzerinde belirli bir etki bırakırlar.

    Amerikan filmini popüler müzik açısından kıyaslayacak olursak, Baum’un çektiği Oz filmlerinin, sonradan çekilen MGM klâsiğiyle aynı çizgiye sahip olduğu söylenebilir. MGM filminde Ella Fitzgerald gibi bir jazz şarkıcısı varken Baum’un çektiği filmde Ma Rainey gibi bir ilk dönem blues şarkıcısı yer alır. Format ve teknoloji açısından tüm kabalığına rağmen eski versiyonların, sonradan gelenlere kıyasla daha sağlam bir derinlik ve otantizme sahip oldukları görülür. Sonradan çekilen Oz filmleri -Judy Garland ve Ella Fitzgerald’ın yeteneklerini dışta bırakacak olursak- orijinal esin kaynağıyla olan bağlantısını kaybetmiş gibidirler.

    Baum’un filmlerindeki Oz ülkesi, birkaç fantastik bina hariç, tıpkı kitaplarında olduğu gibi gerçek dünyaya daha çok benzer. Bu yüzden de öncelikle gerçek mekânlarda çekilmişlerdir. Buna karşılık MGM’in çektiği Oz filminde tepeden tırnağa herşey stüdyo ortamında insan yapımı dekorlarla gerçekleştirilmiştir. MGM’in filmindeki her detay, yetkili bir stüdyo komitesi ve bir düzine senaryo yazarı tarafından filtreden geçirilirken Baum’un filmleri, orijinal yaratıcısı tarafından direkt olarak anlatılır. George Lucas’ın düşük bütçeli ilk “Star Wars” filmlerindeki taptaze ve dinç havaya, sonradan çekilen yüksek bütçeli devam filmlerinin ulaşamaması gibi bir tablo söz konusudur.

    Baum’un filmlerinde tempo bazen yavaşlar ve ana konuyla direkt bağlantısı olmayan yönlere kayar. Ancak bunlar, sürprizli olayları veya mizahi unsurları yakalama keyfi adına yapılır. Örneğin Baum’un “His Majesty, the Scarecrow of Oz” adlı filminde kötü ruhlu cadının komplolarına devam ederken aniden ortaya çıkıveren korkutucu görünümlü bir katır tarafından (hayvan kostümü giymiş bir insan oynar) dikkatinin dağıtıldığını, taciz edildiğini görürüz. Ardından dövüşçü bir kanguruyla başa derde girer. Tıpkı Baum’un hikâyelerinde ve özellikle de sonradan gelen Oz kitaplarında esas krizin bir süreliğine unutulduğu (geri plâna itildiği) görülebilir. Böylelikle asıl önemli olanın macera olduğu vurgulanır. MGM’in çektiği filmde ise tam tersi yapılmış; Jitterbug Dans Sahnesi “hayati önem” taşımadığı için kurguda çıkarılmış, sonradan tamamen imha edilmiştir.

    MGM’in çektiği “Wizard of Oz”, Baum’un Oz konseptine sadakatini kısmen kaybetmiş olmasına rağmen yüzyılın en iyi filmlerinden birisi olarak kabûl görür. Ancak Oz’un Amerika’daki ve tüm dünyadaki kalıcı popülaritesine artı katkı yaptığını söylemek güçtür. Judy Garland’ın dokunaklı Dorothy’si, Ray Bolger’ın cana yakın Korkuluk’u ve Margaret Hamilton’ın ürkütücü Cadı’sı olmasaydı, “The Wizard of Oz” bugün büyük ihtimâlle sadece büyüleyici bir yüzyıl dönümü fantezisi olarak hatırlanacaktı. Ancak o film sayesinde çocukların tüm seriye istekle bağlandığına ve ulusal bilince sıkı sıkıya sarıldığına da kuşku yoktur.

    Hikâyenin evrensel cazibesi, Afrika kökenli Amerikalıların “daha iyi yaşama” mücadelesinin portresini siyah karakterler ve müzik eşliğinde canlandıran başarılı Broadway müzikali “The Wiz” sayesinde belki de tam kapsamıyla 1970’li yıllarda görüldü. “The Wiz”in, başrollerinde Diana Ross, Michael Jackson ve Lena Horne gibi müzik efsanelerinin oynadığı film versiyonu ise eleştirmenlerce beğenilmedi ama bu filmde Oz’un bir varoş semti olarak sunulması görsel açıdan çarpıcıydı. “The Wiz” Oz’un sadece uyarlanmakla kalmayıp farklı kültürel ortamlar için tamamen yeniden yorumlanabileceğini gösterdi.

    Oz’un çok kültürlü Amerikan varyasyonlarından daha ilginci ise, bu hikâyenin dünyanın çeşitli ülkelerinde aldığı şekillerdir. Bunların en beklenmedik ve büyüleyici olanlardan birisi, daha önceden Baum’un ilk hikâyesini Rusça’ya çeviren ve sonradan tamamen farklı ve kasvetli yapılı devamlarını yazan Sovyet yazar Alexander Volkov’un “Magic Land” serisidir. Volkov’un “Magic Land”inde (ki asla Oz demez) ilk kitabın tehlike ve acıları sonraki hikâyelerde de ortadan kaybolmaz. Gümüş Şehri sokaklarında casuslar ve gizli polislerin kol gezdiği görülür. Baskıcı kraliyet aileleri büyülü bir süreçten geçirilerek çiftçi ve dokumacı gibi topluma yararlı bir vatandaş olacak şekilde yeniden eğitime tabi tutulurlar.

    Kitaptan veya film versiyonundan esinlenen yazarlar arasında Salman Rüşdi de yer alır. Sürreal ve postmodern özellikler taşıyan “At the Auction of the Ruby Slippers” adlı kısa öyküsünde, MGM’in “Wizard of Oz”unu çözümlerken, çok iyi bilinen halk hikâyeleri ve efsanelerinden yapılan uyarlamalarla tanınan Hint sinemasıyla bağlantılar kurar. Buna karşılık dev Hint film endüstrisi, Amerika’nın en kalıcı peri masalının uyarlamasına hiç kalkışmamıştır.

    1973 yılında Volkov’un kitaplarını baz alan bir Rus televizyon dizisi; 1976’da da “20th Century Oz” adını taşıyan ve ABD’de de R ratingiyle gösterime giren bir Avustralya filmi yapılmıştır ama ilk uluslararası versiyon, “Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde” olmuştur.

    “Ayşecik” için Dorothy’nin yeni versiyonu olduğu söylenemez. O dönemde Türkiye’nin en ünlü çocuk starı olan Zeynep Değirmencioğlu’nun beyazperde kimliğini yansıtır. 1930’ların bir başka Amerikan fantezi filmi “Pamuk Prenses”in live action (animasyon olmayan) yapımında da başrol oynamış olan Zeynep Değirmencioğlu’na “Oz”a yaptığı yolculukta yedi cüce adam eşlik eder. Bunlar yolculuk boyunca sihirli şekilde bir görünüp bir kaybolurlar. Küçük siyah köpeğinin adı bu versiyonda “Boncuk”tur. Zeynep Değirmencioğlu, Amerikan filmlerinin Dorothy’leri arasında en çok 1985 Disney yapımı “Return to Oz”dan Fairuza Balk’ı çağrıştırır. Ayşecik’in diğer üç arkadaşı ise hikâyenin her versiyonundaki yer alan Korkuluk, Teneke Adam ve Aptal Aslan gibi tanıdık simalardır. Bunlar temelde MGM filmindeki benzerlerini çağrıştırırlar. Bu filmdeki Korkuluk, Ayşeçik tarafından tarlada terk edilmiş halde bulunduğu günleri hatırlarcasına bazen sol dirseğini kaldırıp kolunu asılı tutuyor olsa da Ray Bolger’ınki kadar esnek yapıda değildir. Teneke Adam’ın kostümlerinden muhtemelen dublajla yapılan çıtırtı sesleri çıkar. Bazen filmin soundtrack’ine ağır bastığı görülür. Aslan’ın en çok bilinen hareketi ise dudaklarını iki yana doğru kıpırdatma hareketidir. (İngilizce “lion” sözcüğünün Türkçe’deki karşılığı “aslan” olduğu için bu filmde “aslan” adı kullanılır. Bu yönüyle Batılı izleyicilere ünlü fantezi dizisi “Narnia”daki “Aslan” karakterini hatırlatabilir.)

    Ayşecik’in maceralarında İyi Cadı, Kötü Cadı ve Büyücü karakterlerinin hepsi vardır. İyi Cadı biraz da olsa ortaçağ hanımefendileri gibiyken Kötü Cadı kamburdur. Yüzüne kalın bir makyaj yapılmıştır. Parlak turuncu rengi kıvırcık saçları siyah şapkasının altından görünür. Büyücü’nün ilk ortaya çıkışı ise, MGM’in dev kafa ve ateş topu görünümüne kıyasla fazla etkileyici değildir. Ayşecik ve arkadaşlarının karşısına önce oldukça ümitsiz ve perişan görünümlü bir kurukafa çıkar. Türk hamamının iç kısmına benzeyen ıssız bir odadaki meşalenin küçük aleviyle aydınlanır. Büyücü’nün kendisi ortaya çıktığında onun MGM versiyonunda bu karakterin portresini çizen Frank Morgan’ın sirk şovmeni benzeri kıyafetini giymediğini görürüz. Sivri şapkası, bol pelerini ve havada asılı gibi duran uzun beyaz bıyıklarıyla “gerçek” bir büyücüye benzer.

    “Sihirli Cüceler”in bazı bölümleri, özellikle de Aslan’ın insan /aslan kostümü MGM filminden alınmış gibi görünmekle beraber, birçok unsur orijinal kitaptan alınmıştır. Örneğin Ayşecik karakteri rugan ayakkabı değil, gümüş ayakkabı giyer. Gelişinde onu karşılayan İyi Cadı, sonraki maceraları boyunca Ayşecik’i koruyacak büyülü öpücüğü verir. Kötü Cadı’nın kalesine yaklaşırlarken grubun “ölümlü” iki üyesi olan Ayşecik ile Aslan’ın Teneke Adam tarafından korunduğunu görürüz. Bunu, Korkuluk’un samanlarını onların üzerine saçarak yapar. Kötü Cadı’nın askerlerinin Korkuluk ile Teneke Adam’ı imha etmesinden sonra Ayşecik ile Aslan ele geçirilir ve kaleye getirilir. Kitapta olduğu gibi Ayşecik’i kalede gezdiren Cadı, onun gümüş ayakkabılarının tekini alır. Bu sahnede küçük bir farklılık vardır. Ayşecik’in duyduğu büyülü bir ses, ona cadının üzerine bir kova su boşaltmasını söyler. Böylece Margaret Hamilton’un oynadığı sahnedekine benzer şekilde cadı aniden erimeye başlar.

    “Büyülü Cüceler” diğer açılardan Baum’un çektiği iki Oz filmine yakın düşer. Tunç Başaran’ın filmi, sesli ve renkli olmasına rağmen özellikle eğlenceli anlarında Baum’un sessiz versiyonlarını çarpıcı şekilde çağrıştırır. Müzikal bölümler vardır ama bu sahnelerde titiz koreografi yerine karakterlerin çay eşliğinde şarkı söyleyip dans ederlerken gösterildiğine tanık oluruz. Judy Garland’ın rüyası, olay oluşturma tekniğiyle hemen zirve noktasına ve hızlı çözüme ulaşırken, Ayşecik’in macerası açıkça birkaç güne yayılır. Ormanda ağır adımlarla yürüyen karakterler önce bir ağacın saldırısına uğrar; sonra “Bebekler Ülkesi”ndeki bir duvara tırmanırlar. Ertesi gün robota benzeyen ve canlı oyuncak bebeğe dönüşmüş olan iki küçük kız tarafından uyandırılırlar. Ayşecik ve arkadaşları, bebeklerle uzun ve eğlenceli bir dans yaparlar. (Filmin tamamen orijinal parçasını oluşturan bu bölüm, orijinal kitabın sonunda yer alan ve bazen etkisiz olmakla eleştirilen Çin Ülkesi bölümünü çağrıştırır). Kahramanlarımız, maceranın bir sonraki adımında büyülü cücelerle karşılaşır ve onlarla piknik yaparlar. Ardından yine dans sahnesi gelir.

    Yolcularımız sonunda Büyücü’nün şehrine ulaşır ve doğruca saraya varırlar. Karşılarına engel olarak şişman ve sebepli sebepsiz gülen bir bekçi çıkar. Ancak bu sahnede gerilim inşa etmek yerine büyülü cücelerin eğlenceli oyunlarına yer verilir. Cüceler, zaman zaman ortaya çıkarak bekçinin kaba etlerine sapanla taş attıktan sonra ortadan kaybolurlar. Sonra kıkırdayarak yeniden ortaya çıktıklarını; oyunlarını tekrarladıklarını görürüz. Yeniden kaybolup yeniden ortaya çıkarlar. Cücelerin sergilediği yaramazlıklar, en yaşlı cücenin sert ve katı müdahalesiyle son bulur.

    Büyücü’nün balonu Ayşecik olmadan uzaklara uçtuktan sonra (“There’ll Be a Hard Time in the Old Town Tonight” adlı eski blues şarkısından birkaç nağme eşliğinde yeterince eğlenceli hale gelen ve soundtrack’e eşlik eden bir andır) birkaç gün daha geçmesi ve yeni bir yolculuk yapılması gerekir. Ayşecik’in evine dönme isteğinin sonunda gerçeğe dönüşmesi öncesinde çılgın mağara sakinleriyle karşılaşırlar. Bu farklılıklar daha az gerilimli, belki daha az dramatik duygular yaratır ki, Baum’un ılımlı ve dolambaçlı maceralarının ruhuna daha fazla sadıktır.

    Tunç Başaran’ın filminin, Baum filmleriyle bir başka benzerliği de filmin doğal dış mekânlarda çekilmesidir. Türkiye’nin gerçek kale ve harabeler konusundaki zenginliğinin getirdiği avantajdan yararlanılmıştır. Büyücünün sarayı (zümrüt yerine süslemesiz taştan yapılmıştır) ile cadının kalesinin her ikisi de mekân çekimi şeklinde filme alınmıştır. Türk versiyonun çocuksu haliyle bize verdiği genel izlenim, realite ve aksiyon ağırlıklı temaların stüdyo reprodüksiyonlarından etkilenen izleyicinin beklentisi bu kadar yükselmeden öncesinde çekilmiş Hollywood filmlerinin “masumiyet”ine; filmlerin kendisinin bile başlıbaşına büyüleyici olduğu, birkaç aktörün sade kostümler içerisinde sıradan bir ırmak kıyısında yürümesinin bile hayalgücünü ateşleyebildiği o yıllara dönüşü simgelemesidir.

    Filmin isminde periler ülkesinden “rüyalar ülkesi” şeklinde bahsedildiği halde filmin sonunda Ayşecik’in ülkesinin hayli gerçekçi olması ilginçtir. Bu açıdan bakınca Baum’un Oz’una benzerken MGM’inkine benzemez. İyi Cadı’nın Ayşecik’e artık evine dönmeyi dileyebileceğini söylediği sahnede cadı ortadan kaybolur ama kamera bir süre Oz karakterlerinin üzerinde kalmaya devam eder. Bu, ilk dönem Oz kitaplarında bile yer almayan bir perspektiftir. Ardından büyülü cüceler gözden kaybolur. Bir sonraki sahnede Ayşecik’i çorak ve engebeli bir arazide (Anadolu’nun kırsal kesimleri Kansas’ın yerini çok iyi almış) kendisini sevinçle karşılayan ailesine doğru yürürken görürüz. Büyülü cüceler ansızın çiftliğe yukarıdan bakan bir tepe üzerinde görünürler. Ona bir kez daha hoşçakal derken gittiği için sanki üzgün gibidirler. Ardından son kez kaybolurlar. Büyülü karakterlerin Ayşecik’e elveda demesinin verdiği izlenim, sanki onlar gerçekmiş de Ayşecik sönüp giden bir rüyaymış gibidir.

    Baum’un sonradan yazdığı Oz kitaplarından birisinde Oz ülkesinin bir haritası vardır. Bu haritada, Oz ülkesinin, öldürücü bir çöl ve büyülü ülkelerle çevrelendiğini görürüz. Oz üzerine yapılan akademik çalışmaların öncülerinden olan Michael Patrick Hearn, “The Annotated Wizard of Oz” adlı kitabında bu haritada yer aldığı halde Baum’un kitaplarında göremediğimiz tek krallığın “Rüyalar Ülkesi” adlı küçük bir ülke olduğunu not eder. Burası, Oz’un ötesinde uzanan ölümcül çölün tam karşısındadır. Tunç Başaran’ın “Rüyalar Ülkesi” bir bakıma bu esrarengiz ve bilinmeyen ülkenin portresi şeklinde değerlendirilebilir. Bildiğimiz ve tanıdığımız Amerikan fantezi ülkesini başka bir dil ve kültürde yansıtır. Tıpkı mucizeler ve mitlerle meçhul kalan Oz ülkesinin, çölün öbür tarafından bakılınca çok yakın ama umutsuzca farklı bir komşu gibi görülmesi gibi…

    Yararlanılan Kaynaklar:

    * Baum, L. Frank. Oz Büyücüsü. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1997.
    * The Wonderful Wizard of Oz. New York: Dover, 1960. [1900]
    * Greene, David L., and Martin, Dick. The Oz Scrapbook. New York: Random House, 1978.
    * Hearn, Michael Patrick. The Annotated Wizard of Oz. New York: Clarkson N. Potter, 1973.
    * Rushdie, Salman. The Wizard of Oz. London: British Film Institute, 1992.
    * Scognamillo, Giovanni. Türk Sinema Tarihi. Istanbul: YKY, 1998.
    * Volkov, Alexander. Tales of Magic Land 1. Staten Island, NY: Red Branch Press, 1993.

    (26 Ocak 2011)

    ercan1962@yahoo.com.tr
    hakan.sonok@tr.net

    1000 Avroluk Nesil Regista, İtalyan Kültür Merkezi’nde Gösteriliyor

    İstanbul İtalyan Kültür Merkezi’nde (Casa d’Italia) 26 Ocak 2011 Çarşamba günü 19:00’da Massimo Venier Interpreti’nin yönettiği 1000 Avroluk Nesil Regista adlı film gösteriliyor. Başrollerinde Valentina Lodovini ve Carolina Crescentini’nin oynadığı filmin konusu şöyle: Matteo’nun maaşı bir arkadaşı ile paylaştığı dairenin kirasını ödemeye zar zor yetmektedir. Hayatı gerçek bir cehenneme dönmek üzeredir. Yeni ev arkadaşı Beatrice ve çalıştığı yerdeki pazarlama şefi Angelica’nın hayatına girmesiyle olayların akışı değişir. İtalyan Kültür Merkezi, “Meşrutiyet Cad, No: 75, Tepebaşı” adresinde bulunuyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    1000 Avroluk Nesil Regista, İtalyan Kültür Merkezi’nde Gösteriliyor yazısına devam et
  • İFSAK’tan 8 Haftalık Senaryo Atölyesi

    İFSAK, 02 Şubat – 23 Mart tarihlerinde senaryo atölyesi düzenleyecek. Yönetmen Rıza Kıraç’ın eğitmenliğinde toplam 16 saat sürecek atölye, Çarşamba günleri 19:30 – 21:30 saatleri arasında yapılacak. İFSAK Senaryo Atölyesi’nde, senaryo yazımı ile ilgili teknik eğitim verilecek, katılımcılara özgün ve yaratıcı bir bakış açısı kazandırılacak. 1970 İstanbul doğumlu Rıza Kıraç, lisans eğitimini 1999 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema – Televizyon Bölümü’nde tamamladı. Belgesel, reklâm ve televizyon programlarında yönetmen asistanlığı, metin yazarlığı ve yönetmenlik yapan Rıza Kıraç, 1999 yılından beri SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İFSAK’tan 8 Haftalık Senaryo Atölyesi yazısına devam et