Kategori arşivi: Yazılar

Filmekimi 2025’den Kalanlar

Bu yıl 24. yaşını kutlayan Filmekimi, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) seçkin programıyla sinemaseverleri bir kez daha büyüledi. Filmekimi ağırlıklı olarak, düzenlendiği senenin Cannes seçkisini geniş bir biçimde izleyicisine sunun bir etkinliktir. Buna Venedik’in Altın Aslan dahil ödül listesine girmiş kimi filmler ve Sundance’te ilgi görmüş bazı yapımlar eklendiğinde ortaya doyum olmaz bir toplam çıkar. Festivalde bu yıl da Cannes Film Festivali Altın Palmiye seçkisinin en iyilerini seyrettiğim dolu dolu bir 10 gün geçirdim. Bu yazıda, sinemalardaki gösterim tarihleri yakın olan bazı önemli filmleri vizyon dönemine bırakmak suretiyle izleme şansı bulduklarımdan söz etmek istiyorum.

2017’de yine festivalde izlediğimiz ‘Mimozalar / Mimosas’ ile sinefillerde derin iz bırakmış olan İspanyol yönetmen Oliver Laxe imzalı ‘Sırat’ yalnızca seçkinin değil yılın en iyileri listemde şimdilik baş sıraya yerleşen heyecan verici bir deneyimdi. Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla, distopik yakın bir geleceği tasvire soyunmuştu. Yönetmenin ifadesiyle ‘bizleri ölmeden ölüme sürükleyen bu içsel yol güncesi’ üzerine ülkemizde vizyona girdiğinde uzun uzun tartışacağız.

Yine bu yılın Cannes ana seçkisinde yer almış, kişisel olarak çok etkilendiğim bir diğer yapım, İKSV’de gösterilmiş olan ‘Mutluluğum / Schaste Moe (2010) ‘Sislerin İçinde / V Tumane) (2012) gibi başyapıtlarıyla bağrımıza bastığımız Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın bir dizi ilginç belgeselin ardından kurmaca uzun metraja dönüş filmi ‘İki Savcı / Zwei Staatsanwälte’ oldu. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan film, 1937 yılında Stalin’in Sovyetler Birliği ‘Büyük Temizlik’ döneminde geçiyor. Halk ülke çapında korkuya teslim olmuşken yeni mezun genç bir savcının adalet arayışı onu Moskova’daki başsavcıya ve totaliter rejimin karanlık dehlizlerine sürüklüyor. Tarihin tekerrür edişiyle çağdaş dünyaya ve ülkemizde yaşananlara ayna tutan bu sarsıcı yapımı festivale yeni eklenen Paribuart’ın devasa perdesinde dehşet içinde izledim. Bir MUBI sunumu olarak lanse edilen yapımın küçük ekranda öncesinde sinema salonlarında izleyiciye ulaşmasını diliyorum.

Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran ‘Gizli Ajan / O Agente Secreto’, Kadıköy Sineması’nın her zamanki özenli gösterim koşullarında tadını çıkararak izlediğim bir filmdi. İKSV festivallerinden aşina olduğumuz ‘Komşu Sesler / O Som ao Redor’ (2012), ‘Aquarius’ (2016), ‘Bacurau’ (2019) gibi önemli yapıtların Brezilyalı yönetmeni, duvarların kulağı olduğu 1977 yılının zulüm ve entrika ortamında sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus – aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyordu.

Festivalde izlediklerim arasında dördüncü sıraya koyduğum film, Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen, yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiren ‘Manevi Değer / Affeksjonsverdi’ idi. Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alan yapım, sanatsal üretimin tüm yaraların dermanı oluşu üzerine incelikli bir yapım olarak izleyicinin büyük ilgisine mazhar oldu. Bir zamanların ünlü film yönetmeni ile oyunculuk yapan kızının geçmişin travmaları üzerinden hesaplaşmalarında Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü yorumlarını alkışladık.

Yine Cannes’dan ödüllü ‘Düşüşün Tınısı / In die Sonne Schauen’de, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla soluk soluğa izledik. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyordu.

Seçkide yer alan bu yılın Cannes ve Venedik birincilerinin yukarda saydığım 5 filmden daha parlak olmadığını söyleyebilirim. Filmekimi’nin hemen başında basın gösterimi yapılan Venedik’ten Altın Aslan Ödüllü Jim Jarmusch filmi ‘Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother’ Amerikan sinemasının tartışmasız ustasının önceki çalışmalarının gerisinde kalıyordu. Adam Driver, Charlotte Rampling, Cate Blanchett, Vicky Krieps gibi önemli oyuncuların yer aldığı, her biri farklı ülkede geçen üç bölümden oluşan yapım, adından da anlaşılacağı gibi aile denen iletişimsizlik yumağını trajikomik üç skeç halinde perdeye taşıyor, yönetmenin kıdemli gözdesi Tom Waits ilk öyküdeki baba performansı ile filme damgasını vuruyordu.

Cannes’dan Altın Palmiyeli Cafer Panahi’nin, ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyordu. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan adamın, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı denemiş Panahi. Önceki filmlerinden daha farklı bir üslûp tutturmuş olan sinemacı yer yer tekrara düşen filmini finaldeki hesaplaşma sekansında toparlamayı bilmiş.

Paribuart’ın dev perdesinde izleme şansı bulduğum ‘Josef Mengele’nin Kayboluşu / Das Verschwinden des Josef Mengele’, Nazi Almanyası’nın en dehşet verici suçlularından birinin savaş sonrası izini sürüyordu. Gözde yönetmenlerimden Kirill Serebrennikov’un imzasını taşıyan yapım, sakatlar, ikizler, hamile kadınlar ya da çocuklar üzerinde uyguladığı insanlık dışı deneylerle ‘ölüm meleği’ olarak anılan Auschwitz doktorunun ellili yıllardan başlayarak Güney Amerika ülkelerindeki gizlenme sürecini krolonojik atlamalarla perdeye taşımıştı. Mengele’yi deneyimli oyuncu August Diehl’in canlandırdığı yapım usta sinemacının belgeselci üslubuna yakışan usta işi mizansenleri, Alman asıllı usta sinematograf Hansjörg Weißbrich’in olağanüstü siyah – beyaz görüntü çalışmasıyla öne çıkıyordu.

Festivali kapattığım ‘Yeni Dalga / Novelle Vague’ tam bir sinefil filmiydi. Amerikalı bağımsız auteur sinemacı Richard Linklater’ın bu yıl ana festivallerde yarışan iki filminden biri olan yapım, 60’lı yıllarda dünya sinemasını derinden etkilemiş Fransız Yeni Dalgası’nın simge yapıtlarından, bizde ‘Serseri Aşıklar’ adıyla gösterilen Jean-Luc Godard imzalı ünlü ‘Nefes Nefese / À Bout de Souffle’un fikir ve günbegün yapım sürecini, zamanında devrim yaratan aynı tarz ve teknikleri kullanarak anlatıyordu. Dönemin öne çıkan yönetmenleri ve kimi oyuncuların kendilerine benzeyen çok başarılı oyuncular tarafından canlandırıldığı, bir sinefilden diğerine saygı duruşu niteliğindeki bu siyah – beyaz yapımın, biz sinema tutkunlarını yoğun bir nostalji seline sürüklediğini söyleyebilirim.

Seans çakışmalarından dolayı görmek isteyip de göremediğim bazı filmleri vizyonda değerlendirmek dileğiyle, bu güzel etkinliği yaşatmayı sürdüren İKSV yönetimine bir kez daha teşekkür ediyorum.

(18 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gerçek Kimin Umurunda / O da Bir Şey mi

Dünya prömiyerini 54. Rotterdam Film Festivali’nde yapan ‘O da Bir Şey mi’ Pelin Esmer imzasını taşıyor. Sinemamızın inatla film çekmeyi sürdüren bir avuç auteur yönetmeninden biri olan Esmer önceki çalışmalarından aşina olduğumuz irili ufaklı yaşam öykülerine Aliye (Merve Asya Özgür) ile başlıyor. Bir otel odasında mobil telefonun kamerasına konuşurken tanışıyoruz onunla. Genç kız kendini müvekkillerin izinde şehirden şehre koşturan bir avukat olarak tanıtıyor, tecavüz ve cinayet davalarında uzmanlaştığını söylüyor. Yeni bir davayla ilgili olarak yolu Söke’ye düşmüştür. Aniden kapı vurulduğunda onun kat görevlisi olarak çalıştığı mekânda otel odasının gerçek müşterisinin kimliğine bürünmüş olduğunu anlıyoruz.

Aliye hayali hikâyeler anlatmayı seviyor. Bir şekilde içerisine hapsolduğu toksik taşra hayatının sıkıcılığından uzaklaşmak için yapıyor bunları. Her filmini 2 kez izlediği ünlü yönetmen Levent Akgün’ü (Timuçin Esen) bir yıl kadar önce konuğu olduğu Söke Film Festivali’nde heyecanla dinlemiş, hayaller kurmuştur. Şimdi sıra kendi hikâyelerini sinemacının telefonuna seri iletiler halinde atmaya gelmiştir. Boşanmanın eşiğindeki sinemacı önceleri ciddiye almadığı Aliye’nin bitmek bilmeyen mesajlarına tuhaf bir biçimde çekilmeye başlıyor. Yaklaşan yeni festival için önceden söz vermiş olduğu kısa film çalışmasına odaklanmaya çalışırken, Aliye’nin yıkık aile öyküsünü gerçeğin hayallere karıştığı detaylarla dinlemeyi sürdürüyor.

Belgeselcilikten gelen ve belgeselci kumaşını hep diri tutmuş olan Esmer, önceki filmlerindeki gibi, farklı statülerdeki karakterlerin sınıf, yaş, kariyer ayırt etmeksizin hikâyelerini iç içe anlatmayı seven bir sinemacı. Aliye ile Levent’in ortak paydası babalarından kaynaklanan travmatik öykülerine, otelin Aspasia adlı barında kafa bulan kişilerin anlatıları, Levent’in annesi Nigâr Hanım’ın (İpek Bilgin) mutsuz evlilik geçmişi de katılıyor. Barın duvarında silueti asılı Aspasia’nın yani Socrates’e aşkı öğreten ama Perikles’in sevgilisi olmayı seçecek olan baştan çıkarıcı kadının, tarihi Milet harabelerine sinmiş mitolojik söylemiyle öykü dağarcığının ufku daha da genişliyor.

Yönetmen Levent’in ağzından ‘gerçeğin kimsenin umurunda olmadığı’ tezinden hareket eden Esmer’in hikâyeleri bu kadarla da kalmıyor. 1950’lerin sonunda inşa edilmiş, 2019 yılına kadar hizmet vermiş Efes Oteli ve onun girişindeki tarihi Efes Sineması filmin belki de en etkileyici karakteri olarak sinefil hafızasındaki yerini alıyor. Mimar Ziya Nebioğlu’nun imzasını taşıyan tarihi yapının, 2009 yılından beri kapalı olan ama toz toprak atıldıktan sonra koltukları, duvar işlemeleri, balkonu ve localarıyla art deco sanatın eşsiz güzelliğini yansıtan sinema mekânı bu çok karakterli anlatının adeta başrolünü kaparak sinemaseverlerin yüreğine yerleşiveriyor.

Cristi Puiu imzalı ‘Sieranevada’dan hatırladığımız Romanyalı usta görüntü yönetmeni Barbu Bălăşoiu ile çalışan Esmer, titiz yönetmenliği, çok başarılı mekân kullanımı ve özenli sanat yönetimi ile sinemamız için örnek bir çalışmaya imza atmış. Genç yetenek Merve Asya Özgür ve deneyimli Timuçin Esen’e otelin merhum sahibi Ayhan Bey ile tutkulu bir aşk yaşamış, bir dönemin meşhur şimdilerin sönen yıldızı Gülistan’da unutulmaz Nur Sürer, kıyıda iki kadının yer aldığı yağlı boya tablo ile özdeşleşen yönetmenin annesi Nigâr hanıma mükemmel İpek Bilgin hayat vermiş. Levent’in kendi çocukluk travmalarıyla boğuştuğu kısa filminde rol alan Caner’de çocuk oyuncu Oğuz Kara’nın umut veren performansı ve diğer rollerde Sermet Yeşil, Mehmet Ulusoy, Asiye Dinçsoy gibi usta oyuncular kusursuz bir ensemble oluşturmuş.

Peki tüm bu olumlu unsurlara karşın film tam bir başarıya ulaşıyor mu? Bu soruya ne yazık ki evet yanıtını veremiyorum. Tıpkı yönetmen Levent gibi iyi bir hikâye anlatıcısı olan Esmer sabırla dokuduğu hikâyelerinde vadettiklerinin karşılığını veremiyor. Öykü içinde öyküler, onca güzel kadraj ve yoğun emek son tahlilde etkileyici, vurucu sulara ulaşamıyor. Hikâyeler filmin İngilizce adından (And The Rest Will Follow) hareketle ‘bir başlasam devamı gelecek’ çizgisinde sönümlenerek kayboluyor. Film içinde siyah – beyaz kısa film sekansı anlatının en değerli parçası olarak sivriliyor.

(14 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aşk, Emek, Mücadele ve Dayanışmanın Adıdır Kadın: Elmaslar

Herkesin amacı, bir derdi, bir çözüm yolu, bir çaresi vardır muhakkak; ama başarılı ama değil. Çocukluktan bu yana herkes her an bir şeyler yapmak, yaşatmak, kazanmak için koşturuyor. Yaşamın belki de kaçınılmaz gerçeği…

Ferzan Özpetek, bu koşuşturmayı, bir terzihanede, karakterlerin hepsini tek tek irdeleyerek, her birine -deyim yerindeyse- dokunarak işliyor, filmin adındaki gibi. Hem zaten insanlar birer “elmas” değil midir? Yönetmenin oyuncuların topladığı bir yemekle başlıyor film. (Eskiden bizde olmazdı, nasıl da özenirdik, şimdilerde hazırlık için gerçekten çok zaman ayrılıyor ve çalışmalar çok daha başarılı artık.) Oyuncular senaryoyu okurken kendilerince birbirleriyle de atışıyor. Tabii ki, herkesin derdi kendince… hep olduğu gibi kısıtlı bir zamanda, kısıtlı bir bütçeyle, kısıtlı koşullarda, belki de çok çalışılarak bir filmin kostümleri tamamlanacaktır. Biri rengine, diğeri kesimine, öbürü düğmelerine hatta iliklerine bile takar; olmayanlar için “bir daha dene”mekten başka bir çıkar var mıdır?

Kadınlar başarır!

Sorunlu yönetmenle birkaç yardımcı dışında tümüyle kadınlardan bir kadro oluşturan Özpetek, bir bakıma günümüz dünyasını yansıtıyor. Çok çalışma, az maaş, koca dayağı, kaçan kocanın ardındaki küçük çocuğu bırakacak bir yer olmaması… Terzihanenin yöneticisi, aslında alabildiğine sert, hiç taviz vermeyen ve denilenlerin tam da istenildiği gibi yapılmasını isteyen biridir. Hayatta kalan bir kız kardeşi vardır ve o da yanındadır. Kızının acısından hâlâ sıyrılamamış kız kardeş, içine kapanık, dünyadan umudunu kesmiş gibi görünse de ablasına yardımcı olmaya çalışır, her an. Ablanın, sert görünümünün yanı sıra çalışanlarına nasıl destek olduğunu izleriz (Türk bir kocanın ardında bıraktığı küçük çocuğuyla kalakalan kadın önemli bir ayrıntı; bizi tanımak için). Evden çıktığınızda, işte çalışırken, arkadaşınızla konuşurken ne görüyorsanız, ne hissediyorsanız, neler yaşıyorsanız eksiği var fazlası yok onu izliyoruz.

Ferzan Özpetek, iyi bir gözlemci olduğunu kanıtlıyor. Bu gözlemi sadece hayatla sınırlı değil, işle de ilgili. Nasıl yumuşak, nasıl içten, nasıl duygusal bir dil tutturmuş, inanılmaz. Daha önceki filmlerinden de biliyoruz ki, bu özverili çabası başarıyla taçlanıyor.

Kadınlar en çok cinsellikten konuşuyor ve açlığını duyuyor, o nedenle malzeme taşıyan gençlere sarkıyorlar, gülüşerek. Başarılı olup olmadıkları filmde izlenebilir; tabii, erkeklerin de kadınlardan, bu anlamda, pek farkı yok.

Durum dramı ve/veya komedisi iç içe “Elmaslar”da kameranın özellikle yakın plan çekimleri gerçekten çok başarılı. Ayrıntılarda kayan görüntü, izleyiciyi sanki içine çekiyor. Müziğin yer yer oturmadığı aklıma geliyorsa da genel anlamda; görüntüyle uyumlu. Oyuncular, çok beğendim, işlerini kavramış, yönetmenin beklentisini yansıtıyor; zaten Özpetek sürekli çalıştığı oyuncuları toplamış ekibine… Bir istisna: Bu kez Serra Yılmaz yok. Bir istisna daha ilk kez beyazperdede gördüğümüz genç oyuncu, hakkını vermiş.

Film bizi bize anlatıyor. “Biz tek başımıza hiçbir şeyiz, ama biz her şeyiz” sözü filmin savsözü, bence.

10 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(08 Ekim 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dünyayı Değiştirmek Mümkün mü / Savaş Üstüne Savaş

Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın 10. uzun metrajı ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ ile heyecan verici yeni bir sinema mevsimine adım atıyoruz. Geçmiş filmlerinde dönem atmosferini kurmaktaki başarısıyla parmak ısırtan Amerikalı auteur sinemacı ilk kez 21. yüzyıl ahvalini kurguladığı son çalışmasında favori yazarı Thomas Pynchon’ın 1990 yılında yayımlanmış dilimize de çevrilen ‘Vineland’ adlı romanından yola çıkmış. Ancak, edebiyatın gizemli ustasının 80’li Reagan yıllarında geçen dev anlatısını çağımıza hatta biraz daha ötesine taşıyarak dünyanın ve insanlığın uzun bir süreçte hiç de kayda değer bir gelişme göstermediğinin altını çizmek istemiş.

Film, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında otoriteye karşı mücadele veren ‘French 75’ adlı direniş grubunun ABD – Meksika sınır hattındaki Otay Mesa göçmen kampında gözaltında tutulan Meksikalıların serbest kalması için başlattığı harekâtla açılyor. Ekibin Ghetto Pat adıyla anılan patlayıcı uzmanından (Leonardo DiCaprio) kamp çevresini havai fişeklerin eşlik ettiği bir şenlik ateşiyle dağıtması istenirken mesaj açıktır: Sınırların, seçimlerin özgürlüğü ve korkunun bertaraf edilmesi için sonuna kadar mücadele edilecektir. Saldırı sürerken ekibin gözü pek siyahi savaşçısı Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor) komutan Steven J. Lockjaw’in (Sean Penn) karargahına dalıyor. Yüksek adrenalin ikili arasında cinsel çekimi tetiklemiştir. Bu tuhaf ve beklenmedik karşılaşmanın ardından ‘Yaşasın Devrim’ sloganıyla bankalar soyuluyor, kürtaj yasasına red oyu veren senatörün ofisi havaya uçuruluyor. Olaylar zinciri Adalet Sarayı’na bomba yerleştirilmesine geldiğinde, yüzbaşı Lockjaw garip bir tutkuyla çekildiği siyahi militanın yaptıklarını görmezden gelecek ve hakimiyetin kadında olduğu tutkulu cinsel birliktelikleri Perfidia’nın hamile kalmasıyla sonuçlanacaktır.

Sadık partneri Ghetto Pat’ın uyarılarına aldırış etmeksizin nerdeyse doğurmak üzereyken bile silahlarla ilişkisinden feragat etmeyen Perfidia için işler her zaman yolunda gitmiyor. Polis devleti örgütü dağıtırken hapiste geçecek 30 – 40 yıla karşılık devrim arkadaşlarını ispiyonlayan siyahi militan tanık koruma programının ona sunduğu güvenceyle yeni bir yaşama doğru ortadan kayboluveriyor. Ted Kramer misali (bkz. Kramer vs. Kramer, 1979) küçücük çocukla bir başına kalan Pat, örgütten dostlarının yardımıyla sınır bölgesine yakın ücra Baktan Cross’a yerleşecek, geçen yıllar içinde küçük Willa (Chase Infiniti) genç kızlığa adım atarken, yeni ismiyle Bob Ferguson iki kişilik ailenin güvenliği için etliye sütlüye karışmadığı sakin ancak her an tetikte olduğu bir yaşamı seçecektir.

Aradan geçen süre içinde albaylığa terfi etmiş ve ‘French 57’yi çökerttiği için onur madalyasıyla ödüllendirilmiş olan Lockjaw, savaş alanındaki başarısından (!) sivil hayatta da yararlanmak isteyen (‘Noel Akıncıları Kulübü’ olarak dilimize çevirebileceğimiz) ‘Christmas Adventurers Club’ adında beyaz elitist bir ırkçı teşkilata üyesi olması için davet alıyor. Farklı ırklardan, dinlerden (buna Yahudiler de dahil) kişileri dışlayan, kendilerinden olmayanları deli, bozguncu ya da pislik olarak niteleyen bu beyaz üstünlükçü organizasyonun sorularını tek tek yanıtlıyor eski asker. Ancak örgüt elemanlarından Junglepussy’nin (Shayna McHayle) yıllar önceki polis tutanağında belgelenmiş olan Perfidia’nın melez bebeğinin babası olduğu gerçeğinin ortaya çıkma tehlikesine karşı harekete geçmesi gerekmektedir. Geçmişiyle yüzleşmek durumunda kalan savunma hattındaki Bob ise göz bebeği kızını korumak için ölümcül bir karşı mücadeleye girmek zorundadır.

Stanley Kubrick ve Robert Altman gibi ustaların takipçisi olan Anderson’ın 2,5 saati aşan dev eserini çağdaş dünyanın bekçisi ABD’nin bugünü ve geleceği üzerine bir uyarı olarak görmek mümkün. Amerikalı sinemacı senaryo metnini Donald Trump’ın ikinci başkanlığını kazanmasından önce tamamlamış olsa bile, geleceği görmek için kahin olmaya pek de gerek olmayan çağımızda, millet olarak bizlerin de buram buram yaşadığı, özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter ve baskıcı bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. Upton Sinclair uyarlaması ‘Kan Dökülecek / There Will Be Blood’ (2007) ile geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreği boyunca petrolle semiren Amerikan kapitalizminin yükselişini anlatan Anderson, ‘The Master’da (2012) İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara çevirir kamerasını. Medyadan kendini çok iyi sakladığı için nerede yaşadığı bilinmeyen ve çağımızın

Salinger’ı diye anılan Pynchon’dan ilk uyarlaması ‘Gizli Kusur / Inherent Vice’da (2014) 70’ler kültürel paranoya yıllarının sinemasal karşılığının peşine düşer. 1980’ler Reagan dönemi karmaşasını günümüze taşıyan son şaheserinde bu kez zamanın ABD ve insanlık adına pek bir şeyi değiştiremediğinin saptamasına girişiyor. Bob’ın kızının tarih öğretmeni ile olan konuşmasının yer aldığı enfes sekansta odanın duvarlarında portreleri asılı eski devlet başkanlarından Teddy Roosevelt’in 20. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmek isteyen Filipinler halkına uyguladığı vahşi soykırımdan söz ediyor. Köle ticaretini başlatmış M. Benjamin Franklin’in ipliğini pazara çıkarıyor. Geçmişten Klu-Klux Klanın günümüzde takım elbiseler içinde boy gösteren güç sahibi yeni temsilcilerini kurgusal ‘Noel Akıncıları’ adıyla alaycı acı bir gülüş eşliğinde teşhir ediyor.

Kılı kırk yaran, eserinin her bir karesinin kontrolünden çıkmasına izin vermeyen sinemacı, görüntü yönetmeni Michael Bauman ile birlikte akıcılığını hiç yitirmeyen, 70’li yılların isyankâr ‘grunge’ tarzına yakın bir görselliği yakalamış. Antolojilere geçecek harika geniş çekimlerin yanı sıra karakterlerin ruh hallerini deşifre eden bolca yakın plan kullanmış. 70’li yıllarda bizde ‘Ölüm Noktası’ adıyla gösterilmiş ‘Vanishing Point’ın ünlü araba ile takip sahnesini andıran final bölümüyle heyecanı doruğa çıkarmak istemiş. Jonny Greenwood’un modern müzik çalışması, alçalıp yükselen piyano vuruşlarıyla bir gerilim metronomu gibi aksiyon sahnelerine eşlik etmiş.

Bugün geldiği 55 yaşında aktris eşi Maya Rudolph ve 4 çocuğuyla birlikte zaman zaman kaotik hale bürünebilen özel hayatından esinlenmeleri 2017 yapımı ‘Phantom Thread’e gizli dikişler olarak dokumuş olan sanatçı, bu defa heyecan yüklü anlatısına paralel olarak Bob – Willa ilişkisinden yola çıkarak baba – evlat bağlılığının ve ebeveyn sorumluluğunun hassasiyetini özenle filmin dokusuna özenle katıyor. Bir kez daha çok sağlam iyi oyuncularla çalışmış. ‘Titanic’in kalp çalan genç aşığını ya da ‘Diriliş / The Revenant’ın vahşi savaşçısını bu defa endişeli bir ebeveyn olarak izlemek keyifli. Willa’nın karate hocası ‘Sensei’ Sergio St. Carlos’da Meksikalı ünlü oyuncu Benicio del Toro göz kamaştırıyor ama filmin en vurucu performansı Oscar ödülleri akşamında favorilerden biri olacağını düşündüğüm Sean Penn’den geliyor.

‘Savaş Üstüne Savaş’ı Amerika’nın kendisiyle, kendi çocukları ile giriştiği savaşın öyküsü olarak tanımlıyor Anderson. Aradan birkaç asır da geçse bertaraf edilemeyen adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor. Ama o denli umutsuz da değil. TV’de izlediği Gillo Pontecorvo filmi ‘Cezayir Savaşı / La Battaglia di Algeri (1966)’ ile nostalji yapan DiCaprio kendi kuşağının dünyayı değiştiremediğini başı öne eğik kabulleniyor ama usta yönetmenimiz Wilma özelinde mücadeleyi, direnişi sürdürecek olan genç kuşaklara olan umudunu koruyor.

(01 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Benim İçin Ölür müsün / September Says

Genç kadın yönetmenlerin dünya sinemasındaki ağırlığı giderek artıyor. Dünya prömiyerini 77. Cannes Film Festivali’nde yapan ‘September Says’ bunun çarpıcı yeni örneklerinden biri. Birbirine derinden bağlı iki kız kardeşin hikâyesini izlediğimiz filmin yönetmeni Ariane Labed’i oyuncu olarak rol aldığı ve Venedik’te en iyi kadın oyuncu Volpi kupasını aldığı 2010 yapımı Athina Rachel Tsangari filmi ‘Attenberg’ ile tanımıştık. Sonrasında, gerçek hayatta eşi olan Yorgos Lanthimos’un ‘Köpek Dişi’, ‘Alpler’ ve ‘The Lobster gibi filmlerinde oyuncu olarak izlemeyi sürdüreceğimiz Fransız asıllı sinemacının bu ilk uzun metrajı absürd Yunan Dalgası akımı deneyiminin izlerini taşıyor.

İngiliz yazar Daisy Johnson’ın 2020’de yayımlanmış ‘Sisters’ adlı gotik romanından sinemaya uyarlanan film, yalnızca 10 ay arayla dünyaya gelmiş September (Pascale Kann) ve July’ın (Mia Tharia) hikâyesi üzerinden ergenlik ve genç kızlığa karanlık ve sıra dışı bir bakışla yaklaşıyor. Okul ve arkadaş çevresinde dışlanan kız kardeşler, sadece kendilerinin anladığı bir dille dış dünyayla aralarına bir mesafe koymuştur. Bu ilişki dinamiğinde ipler 16 yaşındaki büyük kardeşin elindedir. July kendisini akran zorbalığına karşı koruyup gözeten öfkeli ve saldırgan ablasının sözünden dışarı çıkmaz. Buna karşılık diğeri onun kendisine olan şaşmaz itaatini her daim teste tabi tutar. July pek gönüllü olmasa da onu kollayan ablasının hükümran taleplerini yerine getirir. İş ‘elini öpmek’, ‘dansetmek’ gibi zararsız isteklerden dozu giderek artan ‘bir dolu kavanoz mayonezi bitirmek’, tokat atmak’, ‘boğazını hafifçe kesmek’ gibi zorlayıcı emirlere kadar varır. Öyle ki küçük kardeş seçim yapmak gerekirse September için ölmeyi dahi kabul etmeye mecbur kalacaktır.

‘Kontrol’ teması bir kez daha tüm ihtişamıyla sahnededir. Labed, yerleşik toplum düzeni ile dikte edilmiş çekirdek aile kurumunun birey üzerindeki tahakkümünü sürrealist bir mizah işleyen Lanthimos’a nazire olarak ‘Köpek Dişi’ni andıran ev ortamında efendi – köle ilişkisini devreye sokar. Lakin bu düzende baba mevcut olmayıp, genç kızlar annneleri ile birlikte yaşamaktadır. Kızlarının sorumluluğunu üzerine almaktan ziyade onlara bir arkadaş gibi yaklaşan Hint asıllı Sheela (Rakhee Thakrar) kendi şeytanlarıyla yüzleşmenin, depresif tatminsizliğinin derdindedir daha çok. İlk bölümü tamamlarken, fırtınalı meşum bir geceye tanıklık ederiz. September, gizlice hoşlandığı bir oğlanın ağzından atılmış mesajlarla tuzağa düşürülen kardeşinin öcünü almak için elinde bıçak okul arkadaşları ile kavgaya tutuşmaya hazırlanırken ekran kararır. Yaşananların gerçek mi yoksa hayal ürünü olup olmadığı açık uçlu sürpriz finalde izleyicinin sübjektif yorumuna kalmıştır artık.

Yönetmenin 16 mm çektiği ilk bölümde genç kızların sıkışmışlığını, July’ın sinmiş itaatkârlığını izliyoruz. Ailecek alınmış bir kararla okuldan ayrılan kızların Sheela ile birlikte babaannenin İrlanda kıyılarındaki köy evine gittikleri ikinci bölümde ekran genişleyerek nefes almaya başlıyor. Bu fasılda, değişen algılarına paralel olarak July’nin doğanın göbeğinde özgürlük arayışı devreye giriyor. Sahilde kendisine yakınlık gösteren yörenin gençlerinden John ile (Cal O’Driscoll) ilk cinsel deneyimini yaşayacak olan July, ablasının dediğim dedik otoritesine direnirken, ‘İlgi Alanı / Zone of Interest’ ile Oscar kazanan Johnnie Burn’ün tekinsiz ses tasarım çalışması destekli olaylar zinciri öfke ve şiddet patlaması eşliğinde şok edici finale doğru yol alacaktır.

Bireyler arasında güç dengesinin sürekli değiştiği, baştaki çocuksu oyunların yerini ölümcül hallere bıraktığı yapım, karanlık bir büyüme öyküsünün yanı sıra, kadınlık hallerine, dişil arzularla başa çıkmak üzerine ilginç gözlemler sunuyor. Sheela’nın uzak İrlanda kasabasının barından ayarladığı bir adamla yaşadığı cinsellik, bir ihtiyacın tatminini son derece doğal ve şefkatli ayrıntılarla perdeye aktarırken, annenin kızlarını beyaz pudra sürülmüş yüz ve bir örnek giysiler içinde fotoğrafladığı açılış sahnesi, Stanley Kubrick’in ‘Cinnet / The Shining’indeki hayalet ikizlere açık göndermeyle, ta en başından ürkünç bir şeylerin gelmekte olduğunu haberliyor.

Eğlenceli anlar da içeren, olağan ile kabûl edilemeyen arasındaki çizginin muğlâklaştığı toksik ve manipülatif bir büyüme hikâyesi çerçevesinde kadınlık halleri üzerine çok ilginç detaylarla bezeli, bizde vizyona girmeyen, yanlış hatırlamıyorsam ülke içi festivallerin programlarına da alınmamış olan bu güzel film MUBI sunumuyla izlenebiliyor. Kaçırmayın derim.

(30 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dar Alanda Catwalk Hayalleri / Toksik

Dünya prömiyerini, Altın Leopar (Pardo d ‘Oro) ile ödüllendirildiği 77. Locarno Film Festivali’nde yapan ‘Toksik / Akiplėša’ heyecan uyandırıcı yeni bir yönetmeni muştuluyor. Avrupa Filmleri Ödülleri’nde saygın ‘Keşif’ bölümünün adayı da olan Saulė Blivaitė’nin ilk uzun metrajı, Litvanya’nın gözlerden ırak kasvetli sanayi bölgesindeki hayatlar üzerine. Film boyunca yüzünü hiç görmediğimiz ilgisiz annesi tarafından yaşlı büyükannesinin yaşadığı kasabaya postalanan 13 yaşındaki Marija (Vesta Matulytė) burada akran zorbalığına uğruyor. Uzun boylu güzel bir kız olmasına rağmen doğuştan aksayan ayağı ve içine kapanıklığı nedeniyle alay konusu oluyor. Yüzme havuzunun soyunma odasındaki dolaptan pantolonunun çalınmasıyla aynı yaştaki Kristina (Ieva Rupeikaitė) ile çatışmayla başlayan ilişkisi sonrasında sırların paylaşıldığı sıcak bir arkadaşlığa dönüşüyor.

Oto tamircisi babası Ŝarūnas (Giedrus Savickas) ile küçük evlerinde yaşayan Kristina gelecek hayallerini paylaştığı Marija ile birlikte Japonya; kore gibi uzak diyarlarda istihdam edilmek üzere modellik eğitimi veren okulda şanslarını denemeye karar veriyorlar. Bu lanet kasabadaki sıkışık yaşamdan kurtulmak için belki de tek şanslarının bu olduğunu düşünüyorlar. Endamı ve güzelliğinin Marija’nın doğuştan gelen aksaklığını kapatabilecektir belki, ancak nispeten kısa boyu ve fazla albenisi olmayan fiziğiyle bu çetin sınavdan başarıyla çıkmak için daha da ileri gidecektir Kristina. Babasının ‘buradan kurtulmak için elinden ne geliyorsa yap!’ öğüdü doğrultusunda, okulun gerekli harcamaları için yaşlı adamları ‘masaj’ kisvesi altında eğlendirmeyi kabullenir, ve tıpkı ‘Çirkin Üvey Kardeş’in beyaz atlı prensiyle mutluluğa erme düşleri kuran Elvira’sı gibi daha da zayıf olabilme uğruna illegal sitelerde satılan tenya yumurtası haplarını içecek kadar gözünü karartır.

Genç yönetmen hikâyeden ziyade atmosferi ön plana taşıyan özenli belgesel bakışıyla dikkat ediyor. Bugün Litvanya, Rusya, Ukrayna ya da benzer ülkelerde yokluğun ve yoksulluğun kısırdöngüsünü kırmak, hurdaya dönmüş kasabalardan kurtulmak için mücadele eden çocuk yaştaki kızların evrensel sorununu işlerken, izleyicinin kolayca tahmin edebileceği trajik rastlantılara, sektörün bilinen yoz ayrıntılarına fazlaca girmeden, deneyimli görüntü yönetmeni Vytautas Katkus’un çarpıcı kadrajları eşliğinde çetin bir hayatta kalma mücadelesini perdeye taşıyor. Bu nedenle yakın çekimler yerine, ağırlıklı olarak uzun geniş planlar tercih edilmiş. İzleyici bir röportaj kamerası titizliğiyle atmosferin içine çekilirken, dar alanda catwalk hayalleri kuran genç bedenlerin tepeden bir çekimle tenyayı andırır biçimde spiral dizilişi yürek burkuyor.

Dişe dokunur bir sanat etkinliğinin olmadığı benzer çorak bir kasabada büyümüş olan Litvanyalı sinemacı bu iç daraltıcı toksik atmosferi kanlı canlı inşa ederken o denli karamsar değil. Belirsiz bir geleceğe doğru yol alırken yeni yetme karakterlerinin genç enerjileri ile yaşama tutunacak olmaları umudunu koruyor. Filmin özgün adı, etrafta ipe sapa gelmez haylazlıklar yapan çocuklar için yaşlı teyzelerin kullandığı tam çevirisi yapılamayan deyişlerden biriymiş. Bu doğrultuda, Marija, Kristina ve diğerleri boş beton hurdalıklarda her türlü yoksunluğa karşın yaşamdan paylarını almaya kararlı gözüküyorlar.

*Ankara Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan, İstanbul Modern Sinema programında yer almış olan yapım halen MUBI’de gösterilmektedir.

(23 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kalabalık İçinde Yalnızlık / Ada

‘Ada / Islands’ projesinin ortaya çıkışı yönetmen Jan-Ole Gerster’in kişisel deneyimlerinden kaynaklanmış. Alman sinemacı Kanarya adalarının en büyüğü olan ‘Fuerteventura’yı yıllar önce ziyaret ettiğinde tek hedefinin soğuk ve sürekli yağmurlu Berlin’in karanlık atmosferinden sıcak bir iklime kaçmak olduğunu söylüyor. Turistik otellerle çevrili olmasına rağmen esrarını ve bilinmezliğini muhafaza eden volkanik adalar kuşağı onda bu uzak diyarda film yapma arzusu uyandırmış. Bizzat kaleme aldığı öykünün ana karakterini oluştururken, kaldığı odanın balkonu altında boylu boyunca uzanan kortta sabahtan akşama ders veren tenis hocasından ilham almış.

Filmin hipnotik açılış sahnesinde sabaha karşı adanın uzak sahilinde kum tepecikleri üzerinde gözlerini açan Tom (Sam Riley) ile tanışıyoruz. Yine akşamdan kalmadır. Kameranın sola kaydırmasıyla lüks bir yolcu gemisini andıran otel görüntüye girer. Sabah erken saatteki dersine yetişmek üzere hazırlanan Tom, tenis toplarını koyduğu silindir kutuların birinden çıkardığı içkisinden birkaç yudum daha alır ve günlük rutinine başlar.

40’lı yaşlarındaki Tom’un gençliğinde gelecek için ümit veren bir sporcu olduğunu ve omzundan geçirdiği sakatlık nedeni ile profesyonel tenis kariyerine veda etmek zorunda kaldığını sonradan öğreniriz. Belli ki yaşadığı hayal kırıklıkları onu sorumsuz ve hedonistik bir yaşam sürdüğü bu ücra adaya savurmuştur. Tom’un rutini üç kişilik bir İngiliz ailenin otele gelişiyle bozulacaktır. Ders verdiği kişiler ile her zaman sakin ve güler yüzlü bir ilişki kuran Tom, sıkışık programı içinde 7 yaşındaki oğluna ders saati ayırmasını rica eden, hatta iki misli para ödemeyi teklif eden Anne’i (Stacey Martin) kırmayacak, kocası Dave (Jack Farthing) ile samimi bir dostluk kuracak, ailenin otelde manzaralı bir odaya çıkmalarına aracılık ederken, onları adanın pek bilinmeyen gizemli geçmişine dair bir geziye çıkaracaktır. Karı kocanın ikinci çocuk meselesi yüzünden küçük bir tartışma yaşadığı gecenin ilerleyen saatlerinde Dave’in ısrarı ile adanın ünlü gece kulübünde içkiye ve cümbüşe dalan Tom, ertesi sabah bir plaj şezlongunda gözünü açtığında Dave’in kayıp olduğunu öğrenecektir. Arama kurtarma çalışmaları sırasında Dave’in ailesine sahip çıkan tenis öğretmeni, Anne ile yakınlaşırken, genç kadının başından beri jestleri ile imaya çalıştıklarıyla kendi geçmişini ve yaşam tercihlerini sorgulamaya başlayacaktır.

Lawrie Doran ve Blaž Kutin ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryodan yola çıkan Gerster, sıcak Akdeniz adasında kişisel ‘L’Avventura’sını çekmiş. Özgün adının tam çevirisi ile ‘Adalar’ kalabalık ve eğlencenin ortasında her bireyin kendi adacığına çekilmesi ve kendi yalnızlığı ile başa çıkmaya çalışmasını simgeliyor. Gerster’in filmi üstad Antonioni’nin öyküsü denli sırrına erişilmez değil gerçi ancak ultra geniş Cinemascope tercihin daha bir altını çizdiği bir ‘bireysel yoksunluk’ duygusu iyi yakalanmış. Burhan Qurbani’nin 2020 yapımı ‘Berlin Alexanderplatz’ından hatırladığımız Rus asıllı Dascha Dauenhauer’in hipnotik atonal müziğinden beslenen yapım gizemli kara film atmosferini varoluşçu ana teması ile özenle kaynaştırıyor.

Gerster ana karakterini canlandıran oyuncu seçiminde de turnayı gözünden vurmuş. 2007 yapımı Anton Corbijn filmi ‘Control’ ile profesyonel kariyerini başlatan, post-punk efsanesi Joy Division grubunun vokalisti Ian Curtis’in hızlı yükselişi ve 24 yaşında intiharı ile sonuçlanan trajik kısa yaşam öyküsündeki performansı ile büyük ümitler bağlanan Sam Riley, sonrasında beklenen ivmeyi yakalayamamış ve ikinci sınıf rollerle yetinmek durumunda kalmıştı. Riley’nin bir zamanlar İspanya’nın tenis devlerinden Rafael Nadal ile çekişmeli bir maça çıktığı rivayet edilen, kendisine ‘Ace’ lâkabı takılmış tenis hocası Tom ile benzeşen yaşam yolculuğu bu açıdan filme ayrı bir anlam katıyor. 45 yaşındaki Riley rolüne asılmış, alnındaki çizgiler derinleşse de, hırıltılı sesi ve kaygısız duran tedirgin bakışlarıyla rolünün hakkını vermiş.

Gerster’ın filmi açık uçlu kapanıyor. Anne’in Tom ile bir geçmişi olup olmadığı hakkında kafamızda soru işaretleri dolaşırken, polisiye tadında yol alan bu gizemli serüvenden kesin yanıtlar almıyoruz belki ama eylemsizliği kıran enerjisinden etkileniyoruz.

(21 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Büyüleyici Bir Yaşam Dersi / Chuck’ın Hayatı

‘Chuck’ın Hayatı / The Life of Chuck’ Stephen King’in bir kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanmış. Korku ve gerilim öyküleri üstadı ve de aynı türde filmleri ile tanınan yönetmen Mike Flanagan adları sizleri yanıltmasın, bu bir korku hikâyesi değil. Film, King’in ‘Yanımda Kal / Stand By Me’, ‘Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption’ ya da ‘Yeşil Yol / The Green Mile’ gibi beyazperdeye de aktarılan romanlarının dramatik evrenine çok daha yakın bir varoluş öyküsü üzerinden ilerliyor.

Flanagan kısa hikâyenin sondan başa gelişen yapısını korumuş. Hikâye ‘Teşekkürler Chuck’ başlıklı üçüncü ve son perde ile açılıyor. Chuck ile bu bölümde, kentin tüm caddelerine yer alan ışıklı ışıksız panolar, televizyon ve sosyal medyanın reklam kuşaklarını kuşatan posterler vasıtasıyla tanışıyoruz. Genç adam 39. yaşını kutlarken ona duyulan minnetin bir ifadesidir ekranlara yansıyan. Öte yandan sadece ABD değil tüm gezegen, kıyamet öncesi bir felâketler yumağının içindedir. Kuzey Kaliforniya’daki 9.1 şiddetindeki deprem bölgenin % 80’lik kısmını oturulamayacak hale getirmiştir. Anayolda oluşan koca bir obrukla trafik tıkanmıştır. Yangınlar, seller, kıtlık çivisi çıkmış dünyanın sonunu haberlemektedir sanki.

Orta öğretimde görevli Marty Anderson (Chiwetel Ejiofor) durmuş trafikte ilk kez reklam panosunda gördüğü Chuck’ın kimliğini sorgularken, geçmişe dönen son bölümde onun küçük Chuck ile ilişkisini hakkında bilgi sahibi oluruz. Siyahi öğretmen ayrıldığı ama görüşmeyi sürdürdüğü eski eşi hemşire Felicia Gordon (Karen Gillan) ile buluştuğunda ondan intihar vakalarının hızla arttığını öğrenir. Yasın son evresinde insanların beklemekten başka çaresinin kalmadığı bir zifiri karanlıkta Kozmos son nefesini mi vermektedir?

Ekolojik ihanetin evrenin sonunu işaret ettiğine dair bir karanlık distopya ile açılan yapım, ‘Yaşasın Sokak Çalgıcıları’ adlı ikinci bölümde aydınlık ve güler yüzlü bir dünyaya taşır bizleri. Güngörmüş Marty’nin deyimiyle ‘Kıyametin Oz Büyücüsü’ gibi her panoda ışıldayan 30’lu yaşlarının sonlarındaki Charles ‘Chuck’ Krantz (Tom Hiddleston) ile kanlı canlı bu epizodda buluşuruz. Muhasebecilik zırhını kuşanmış bir halde ‘21. Yüzyılda Bankacılık Konferansı’ndan yeni çıkmıştır. Hayatı bir zamanlar düşündüğünden çok daha dardır ama O buna uyum sağlamış gibi durmaktadır. Yine de günlük şovu için ısınma yapan sokak müzisyeni Taylor’ın (The Pocket Queen) önünde duraklamadan edemez. Ve sonrasında kravatını gevşetip müziğin ritmine uyarak antolojilere geçecek dansını yapmaya başlar. Geçimini sağlayabilmek için meydanın ortasına çökmüş yetenekli müzisyen davuluyla onun tutkulu beden hareketlerine katılırken, sevgilisinin bir telefon mesajıyla terkettiği genç Janice Halliday (Annalise Basso) kavalyesi olarak Chuck’a eşlik eder. Çılgın ikili ‘Tanrı’nın dünyayı bunun için yarattığını’ duyumsayarak davulun ritmine uygun dansı sürdürürler. Tüm neşesine karşın Janice kaygılıdır yine de. Herşey ziyan olmaktadır, ‘belki biz de ziyan oluyoruzdur’ diye düşünmekten kendini alamaz.

Hikâyenin finali ama krolonojik olarak birinci perdesi ‘İçimde Yığınları Saklıyorum’ başlığını taşır. Walt Whitman’ın bir şiirinden alınmıştır dizeler. Chuck’ın 7 yaşına döneriz. Keyifli bir aile yaşantısı süren küçük çocuk annesi ile babasını, bir de henüz doğmamış küçük kardeşini meşum bir trafik kazasında kaybettiğinde evin neşesi de uçar gider. Bundan böyle birlikte yaşayacağı dedesi kendisini sayılara ve alkole vururken, babaannesi dünyayı artık gri, sessiz ve lezzetsiz buluyordur. Chuck 10 yaşına girdiğinde (bu yaşını yetenekli çocuk oyuncu Benjamin Pajak canlandırıyor) bazı lezzetler geri dönmeye başlar. Büyükanne yeniden yemek yapmaya başlarken torununu dansa teşvik eder, birlikte izledikleri ‘West Side Story’, ‘All That Jazz’ ya da ‘Cover Girl’ misali klasik Amerikan müzikalleriyle yaşama geri dönerler. Ancak dedenin, 1800’lü yılların sonuna doğru inşa edilmiş, ailenin 70’li yılların başından beri ikamet ettiği Viktoryen evin çatı katındaki kubbeli odaya giriş yasağı sürmektedir hâlâ. Krolonojik açıdan sondan başlayıp başa doğru ilerleyen filmi spoiler vermemeye çalışarak incelemek kolay olmuyor. İçinde yığınlar biriktirerek büyüyen Chuck’ın akıbetini ve sırrına ereceği kubbeli odada neler yaşandığının hikâyesi ise dilerseniz izleyecek olanlara kalsın.

Kurguyu da üstlenmiş olan Flanagan her üç bölümde de önceki filmlerini aşan bir yönetmenlik çabası ortaya koymuş. Daha çok televizyon dizileriyle bilinen Eben Bolter bölümler arasındaki kontrastın altını çizen usta işi sinematografisiyle göz dolduruyor. Nick Offerman’ın dış sesiyle detaylarına vakıf olduğumuz bu kısa ama etkileyici yaşam serüveninde rol alan ensemble farklı yaşlardaki Chuck’ı canlandıran genç oyuncular dahil iyi seçilmiş ve yönetilmiş. Afişlerde tek başına yer alan olan İngiliz sinemasının klas oyuncularından Hiddleston’u filmin bütününde izleyememek benim gibi sevenlerini biraz hayal kırıklığına uğratıyor gerçi ama ekibin kalanı onun boşluğunu aratmıyor. İlk bölümde ünlü siyahi aktör Ejiofol öne çıkarken final bölümünün dedesi Albie Krantz’da yaklaşık 50 yıl öncesinin ‘Yıldız Savaşları / Star Wars’ından anılarımıza yerleşmiş olan gencecik Luke Skywalker ‘Mark Hamill’i iyice yaşlanmış haliyle buruk bir nostalji yaşatıyor.

Flanagan’ın geçen yıl genç yaşta bu dünyadan göçen Amerikalı ünlü gazeteci dostu Scott Wampler’ın zamansız gidişine bir ağıt olarak adadığı filmi, karamsar bir kıyamet tasvirinin ardından dokunaklı bir yaşam dersi veriyor. Belanın bin türlüsü aynı anda üşüşse de, bu kısacık hayatta insan biriktirmenin, küçük bedende yığınlar büyütmenin hazzı ve mutluluğuna işaret ediyor.

(16 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Herşey Hayatta Kalmak İçin / Çirkin Üvey Kardeş

‘İki ya da üç kez sevdim seni
Yüzünü de adını da henüz bilmezken’

‘Çirkin Üvey Kardeş / Den Stygge Stesøsteren’, yakışıklı Prens Julian’ın (Isac Calmroth) bu minvaldeki dizeleri ile açılıyor. Elvira (Lea Myren) pembe düşlerinden annesinin iteklemesi ile uyandığında, eşini kaybetmiş olan Rebekka von Rosenhoff (Ane Dahl Torp) yeni bir kocaya varmak üzere uzak yollardan Viktorya dönemi malikaneye varmak üzeredir. İlk karısından olma Elvira yaşlarında kızı Agnes (Thea Sofie Loch Næss) ile birlikte yaşayan Svendlandia krallığından soylu Otto (Ralph Calsson) düğün pastası yenirken aniden ölüverir. Sorun Otto’nun ani kaybı deği, ortada kalmış kadınların gelecek hayallerini sekteye uğratan adamın beş parasız oluşu gerçeğidir. Rebekka’nın deyişiyle ‘sarkmış memeleri ve ümitsiz vaka kızlarıyla yaşı geçkin bir dulu’ isteyecek zengin bir adam bulması hiç de kolay olmayacaktır. Kralın oğlu prens Julian’ı evlendirmek üzere tüm soylu bakireleri dört dolunay sonra sarayda yapılacak baloya davet haberi cazip bir umut ışığı gibidir. Elvira oa bu işe dünden razıdır. Lakin diş tellerinin kapladığı tombul yüzü ve lüleli saçlarıyla prensin ilgisini çekebilmesi mümkün olacak mıdır?

Baloya katılarak huzura çıkmak isteyen genç bakireler, tıpkı günümüzün güzellik yarışmalarına benzer bir biçimde kayıt yaptırırlar. Genç kızlar 4 aylık süreç boyunca gözlerini üzerlerine dikmiş hocalardan zarafet (!) dersleri alacak, nasıl oturup kalkılacağını öğrenecekler, dans kabiliyetlerini geliştireceklerdir. Elvira ne yaparsa yapsın sarayın eğitmenlerine yaranamayınca çareyi 18. yüzyılda yeni yeni türemeye başlamış bir estetik uzmanına başvurulur. ‘Acısız güzellik olmaz’ sloganıyla işe koyulmuş olan Doktor Esthéthique (Adam Lundgre) genç kızın diş tellerini çıkardıktan sonra, dönemin ilkel şartları altında Elvira’nın eğri burnunu bir keski yardımıyla anestezi olmadan bağırta bağırta kırmaya, yine benzer cefalı bir biçimde göz kapaklarının hemen altına gösterişli takma kirpiklerini iğne ile dikecektir. Elvira’nın gönüllü çilesi bu kadarla da kalmayacak, saray eğitmenlerinden Sophie von Kronenberg –soyada dikkat!- (Cecilia von der Esch) tombulluğunu yok etmek üzere Elvira’yı tenya yumurtası yutmaya razı edecektir. Bu laneti midesine indirdiğinde dilediği kadar yiyerek kilo vermeye başlar Elvira. Ancak tüm bu müdahaleler onu geriye dönüşü olmayan bir sona doğru sürüklemektedir.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da yapan ve festivalin ‘Geceyarısı Sineması’ seçkisinde dakikalarca alkışlanan yapım, bir yıl öncesinden ‘Cevher / The Substance’ ile benzerlikler taşıyan ilgiye değer bir deneme. ‘Cevher’ günümüz teknolojisinin yardımıyla genç ve güzel kalmanın bedelini sorgularken ‘Çirkin Üvey Kardeş’ üç asır öncesinin iptidai şartlarında kadınların güzelleşme çabalarının doğurduğu sonuçları perdeye taşıyor. Aslında tüm bunlar erkek egemen toplumda hayatta kalabilmek, toplumda bir statü kazanmak uğruna yapılıyor. Annesi boşuna ‘prens olmazsa salon bir sürü zengin adam kaynıyor’ diye boşuna teşvik etmiyor kızını. Dünden bugüne birşeylerin çok da fazla değişmediğine dikkat çeken bu ikili örneğin sonuncusu, ilkinde olduğu gibi David Cronenberg esinli bir beden korku (body horror) gösterisine dönüşüyor. ‘Cevher’in Coralie Fargeat’ı gibi Norveçli Emilie Blichfeldt gözünü budaktan sakınmıyor, izleyiciyi salondan kaçırma pahasına Elvira’nın yaşadıklarını tüm beter ayrıntılarıyla perdeye taşıyor.

Kanadalı ustasından feyz aldığını söyleyen genç sinemacı uzunca bir süredir hazırlandığı bu ilk uzun metraj projesinde Grimm kardeşlerin klasik ‘Külkedisi / Cinderella’ masalından yola çıkmış. Filmin adından da anlaşılacağı gibi hikaye ‘çirkin üvey kardeş’ üzerinden ilerliyor ve bir noktada klasik anlatıya evriliyor. Soylu Otto’nun güzeller güzeli kızı atların bakıcısı Isak (Malte Gårdinger) ile şehvetin tam doruğundayken enselendiğinde bildik hikâyenin detayları devreye giriyor. Ve de en önemlisi, Grimm kardeşler masalının ürkütücü finalini aynen koruyor Blichfeldt. ‘Külkedisi’ni bildiğimiz saf ve iyi huylu haliyle ele almıyor. Çıkarı doğrultusunda prensi baştan çıkarmak için herşeyi yapabilecek bir genç kızdır O. Prens Julian da romantik beyaz atlı prens olarak değil, ona bahşedilmişlerin şımarıklığıyla aklı uçkurunda vurdumduymaz bir genç adam olarak çizilmiş. Elvira’nın henüz ergenliğe girmemiş küçüğü Alma (Flo Fagerli) ise yaşının küçüklüğüne rağmen filmde sağduyuyu temsil eden tek karakter olarak dikkat çekiyor.

‘Çirkin Üvey Kardeş’ Nisan ayında 44. İstanbul Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapmıştı. İki hafta kadar önce bir geceyarısı seansında Kadıköy Sineması izleyicileri ile buluştu. Halen MUBI’de gösterimini sürdürüyor.

(12 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İyi Bir Senaryodan İyi Bir Film Çıkar: Takip

Birçok şirket alabildiğine gizli ama bir o kadar da zararlı işler yapıyor. Pestisit kullanımı örneğin, ihraç yiyeceklerin neredeyse hepsi geri dönüyor, ama biz afiyetle yiyoruz. İşte, onlardan biri ama bu kez Amerika’da, New York’ta… Araştırma laboratuvarında çalışan genç Sarah, (Lily James) polise gidemediği için bir aracı üzerinden firmayla anlaşmak ister. Bulduğu kişi Ash (Riz Ahmed), hayli gizemli, temkinli ve işini başarıyla yapan biridir. Sarah’ya nakit para ve talimatlarına kesin uyulması şartıyla yardım etmeyi kabûl eder.

Gizemli ve gerilimi gerçekten yüksek bir film Takip. Sarah ile Ash, dilsiz ve engellilerin kullandığı bir sistem aracılığıyla iletişim kurduklarından, tek kullanımlık telefonlar üzerinden bağlantılarını sürdürdüklerinden ne birbirlerini tanırlar ne de yakalanma riskleri vardır. Yeter ki, titizliklerini kaybetmesinler. Ancak, işte, ancak burada durmak gerekir. Çünkü insan duygusallığından kurtulamaz, hiçbir zaman.

İki genç insanla arkalarındaki, şirketin silahlı ve gaddar elemanları arasında gerçekten sıkı bir takip başlar. Filmi taşıyan da o takip zaten. Ash, adsız alkolikler toplantısına katılmakta, ama kimseyle ilişki kurmamaktadır. (Bunu unutmayın, hiçbir zaman açığa çıkmayacak, ama dikkatli izleyici bu bağı yakalayabilir.)

Gerilim yüksek, oyuncular hem birbirine uyumlu hem de yakışmış gerçekten, senaryo iyi kotarılmış; zaten iyi bir senaryodan kötü bir filmin çıkma olasılığı çok zayıftır. Kaldı ki, yönetmen David Mackenzie, işine sıkı sıkıya sarılıp tempoyu (yer yer düşürse de, genel anlamda) dorukta tutuyor. Filmin neredeyse son 15 – 20 dakikasına kadar, ne olacak, kim ne yapacak diye tırnaklarınızı kemiriyorsunuz oturduğunuz koltukta kıvranarak. Bir yandan kendinizle bağdaştırmaya, bir yandan ülkenizde yaşananlarla iç içe geçirmeye çalışıyorsunuz; tabii, en çok da “ben olsam ne yaparım” diye filmi izliyorsunuz. Yukarıda değindiğim açığa çıkmamış yapbozu, zaten göstermediği için siz kendi kafanızda kuruyorsunuz.

Kamera, New York sokaklarında, gelişigüzel dolaşmıyor, biz izleyicilerin her sokak başında bir şey olacak diye merakını yükseltiyor. Gerçekten gerilim dolu bir film.

12 Eylül’den başlayarak gösterimde…

(10 Eylül 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Genç Johanne’nin Acıları / Hayaller

Oslo’nun adeta gökyüzüne uzanan uzun ve görkemli merdivenlerinin puslu görüntüsü ile açılır ‘Hayaller / Drømmer’. Bu mistik ana Johanne’nin (Ella Øverbye) dış sesi eşlik eder. Hayatının bir bulutun içinde olduğunu düşünmektedir liseli kız. Bedeni dışarda ama gördükleri, düşledikleri ve hissettikleri aynı bulutun içindedir. Bunun oldukça katı bir kümülüs bulutu olduğunu hayal etmek ister, ama bazen sirüs ya da yarı saydam bulut örtüsü aklına düştüğünde endişelenmeye başlar. O’nu O yapan her şeyin yere düşüp yağmurlarda sürüklenmesindendir korkusu.

17 yaşındaki bir genç kızın büyüme telâşlarıdır bunlar. Gidecek bir yeri olsun, kendine ulaşabilmek, hayatı kavrayabilmek için okur. Her şey bir kitapla başlar aslında. Büyükannesinin kışlık evinin kütüphanesinde bulduğu Fransız yazar Janine Boissard’ın ‘Küçük Kadınlar’ı hatırlatan ‘L’Esprit De Famille’ romanı, Paris banliyösünde yaşayan 4 kız kardeşin hikâyesi üzerinedir. Yakın arkadaşının 10 yaşında bir kızı olan sanatçı amcasına sevdalanan 16 yaşındaki Pauline’in öyküsü, aykırı çiftin şefkat dolu cinsel birliktelikleri onu derinden etkilemiştir.

Öğretim dönemi başladığında Afrika kökenli sanat akademisi mezunu yeni Fransızca öğretmeni Johanna (Selome Emnetu) ile karşılaştığında benzer duygularla sarsılır Johanne. İsimlerinin benzerliği bir yana, aralarında bakışlarla beslenen derin bir bağ olduğunu hisseder ve genç kadına sırılsıklam aşık olur. Bir akşam vakti tüm cesaretini toplayarak öğretmeninin şehrin yabancıların ikamet ettiği diğer yakasındaki apartman dairesinin kapısını çaldığında genç kızın hayatında yeni bir dönem başlayacaktır.

‘Hayaller’ yazar yönetmen Dan Johan Haugerud’un 2022 ile 2023 yıllarında 10 aylık bir süreçte çektiği üçlemesinin bu yıl Berlinale’den Altın Ayı ile dönen son ayağı. Nisan ayında 44. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak ağırladığımız Haugerud’un festivalde Türkiye prömiyeri yapan üçlemesinin ilk bölümü ‘Seks / Sex’ benlik ve cinselliğin cesur bir keşfi, erkekliğin karmaşık kırılganlığını inceleyen kışkırtıcı ve zihin açıcı bir denemedir. Büyük övgü toplayan üçlemenin ikinci bölümü ‘Aşk / Kjærlighet’ ise modern zamanlarda aşkı açık sözlülükle analiz eder. Bildik romantizme takılmadan aşkla arzunun sınırlarını araştırır, aşkın sürekli gelişen doğasını düşünmeye davet eder.

‘Hayaller’ her genç bireyin başına gelen ilk aşkın, ilk cinsel kıpırdanışların büyüleyici, bir o kadar da hüzünlü hikâyesidir. Johanne bir yıl boyunca biriktirdiği anıları kaybolsun istemez. Duyguları silikleşmeden olanları bir şekilde kayda almak ister. Özlemlerini ve hayallerini ifade edebilmek böylece onun için bir teselli kaynağı olacaktır. Bu amaçla yazdığı açık yürekli savunmasız metinleri gören şair büyükannesi Karin (Anne Marit Jacobsen) 95 sayfalık novellanın içtenliğine hayran kalır. Anne Kristin (Ane Dal Thorp) önce tedirginlikle ortalığı ayağa kaldırmaya kalkar ancak yazılanların edebi niteliği öylesine güçlüdür ki, bu süreçte farklı iki kuşaktan olgun iki kadın kendi gerçekliklerine ve hayallerine dönüp bakmayı tercih ederler.

Yazarlıktan gelen Daugerud’un sinema denemeleri birer roman – film tadı içeriyor. Dış ses (ya da iç ses) ve diyalogların bolca kullanımı kimi zaman aşırı bulunabilir belki, ancak Norveçli auteur yazar / sinemacının dili öylesine etkileyici ki, tıpkı Nuri Bilge’nin ‘Kış Uykusu’ndan başlayarak uzun diyaloglarla kurduğu içsel gerilim ve heyecanı burada da deneyimliyoruz. Oslo’nun Tanrı katına ulaşıyor izlenimi veren dış merdivenleri ya da Johanna’nın apartman dairesine yükselen ışıklı merdivenlerden görsel açıdan ustaca yararlanıyor yönetmen. Hazreti Yakub’un rüyasında gördüğüne benzer cennete uzanan dev merdivenlerde fonda Benjamin Britten ezgisi (‘The World of Spirit’ Part I Prologue bölümünden ‘With Wide-Embracing Love’) çalarken büyükannenin farklı yaşlardan erkeklerle kucaklaştığı düş sahnesi antolojilere geçecek güzellikte örneğin.

17 yaşındaki ana karakterin perspektifi doğrultusunda görsel biçimi üçlemenin diğer filmlerine kıyasla daha serbest ilerleyen ‘Hayaller’, aşk, ilişkiler, cinsellik, yalnızlık, özlem ve kendini keşfetmeye dair üç kuşaktan zengin bir kadın bakış açısı sunuyor. Haugerud’un 2019 yapımı ‘Çocuklar / Barn’ filminde henüz 13 yaşındayken ilk kez çalışmış olduğu Øverbye genç Johanne’de parlarken büyükannede deneyimli Jacobsen harikalar yaratıyor. 80’lerde büyümüş anne ile ‘ergenliğe bile girmeden önce barikatlarda eşit haklar için mücadele etmiş nesilden’ büyükannenin 1983 yapımı Adryan Lyne hiti ‘Flashdance’in feminist değeri (ya da değersizliği) üzerine tartışmaları keyifle izleniyor.

Üçlemenin görüntü yönetmeni Cecilie Semec bizleri Oslo’da yabancıların yaşadığı yan mahallelere de götürüyor. Johanne onların tutkuları, ritüelleri ve hepsini bir arada tutan o görünmez inanç dokusunun keşfine çıkarken, kamera kentin bu çok bilinmeyen, Türk berberin işlettiği ‘Istanbul Frisor’, bir küçük market ya da bir gelinlik mağazasının sıralandığı göçmen semtinin yan sokaklarındaki hayata tanıklık ediyor.

Yeni mevsimin ilk önemli filmi olan ‘Hayaller’i tüm sinefillere ama özellikle Eric Rohmer sineması tutkunlarına ve sinema – edebiyat ilişkisi üzerine kafa yoranlara hararetle öneriyorum.

(04 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir Evliliğin Hikâyesi / Güller

Danny De Vito imzalı karanlık evlilik öyküsü ‘Güllerin Savaşı / The War of the Roses’ üzerinden tam 36 sene geçmiş. Warren Adler’in 1981 tarihli ünlü romanının taze uyarlamasında yönetmenlik koltuğuna bu kez başrolde Robert De Niro’yu izlediğimiz ‘Zor Baba / Meet the Parents’ serisinden hatırladığımız Jay Roach geçmiş. Emektar sinemacı filmin adından ‘savaş’ kelimesini çıkarmış ve hikâyenin sivri uçlarını biraz törpülemiş. 21. yüzyıl cinsiyet politikalarına uyumlu dayanılmaz nükteli diyaloglar içeren ‘Güller / The Roses’un senaryosu Yorgos Lanthimos’un ‘Sarayın Gözdesi / The Favourite’ ve ‘Zavallılar / Poor Things’ gibi başyapıtlarında imzası bulunan Tony McNamara’ya teslim edilmiş. Başrollerde ise İngiliz sinema ve tiyatrosunun iki ustası Olivia Colman ve Benedict Cumberbatch yer alıyor.

Hikâyemiz bir çift terapisi seansı ile açılıyor. 10 yıllık evlilikleri darboğaza girmiş Ivy ve Theo Roses ikilisi, aile danışmanının ‘birbirinize karşı çok öfkelisiniz, bence sizde sorunlarınızı çözecek kapasite yok’ saptamasına içten içe gülerek oradan ayrılıyor. Aslında her şey ne kadar güzel başlamıştır. Kariyerinde başarıdan başarıya koşan İngiliz mimar Theo ile aşçılık mesleğinde başarılı Ivy Amerika’ya yerleşerek evlenmiş, biri kız biri erkek ikizleriyle Kaliforniya kıyılarında düzenlerini kurmuştur. Theo birbirinden prestijli projelere imza atarken, çocuklarla ilgilenen Ivy haftanın

belli günlerinde kocasının oyalansın diye finanse ettiği, pek müşterisi olmayan mütevazı yengeç restoranında sinek avlamaktadır. Bu düzen beklenmedik doğal bir kasırga ile altüst olur. Theo’nun bölgenin gurur kaynağı Denizcilik Müzesi’nin tepesine kondurduğu yelkenli tasarımı şiddetli fırtınada parça parça dağıldığında ünlü mimarın kariyeri sona erer. Ancak aynı gece afet nedeniyle trafiğin yönü değişmiş ve fırtınadan kaçan kalabalık bir grup Ivy’nin gizli lezzetlerle dolu mutfağı ile tanışma fırsatı bulmuştur.

Aile ünlü ‘Bir Yıldız Doğuyor / A Star Is Born’ minvalinde bir sürecin içinden geçmektedir. Theo işsiz kalırken Ivy ülkenin en prestijli yemek eleştirmenlerinden aldığı övgülerin ardından dünyaca tanınmış şeflerle ortaklıklar kuracağı muazzam kariyerini başlatır. Çift önce çocukların eğitimi konusunda farklı görüşleriyle çatışır. Sürekli seyahat etmek durumunda kalan Ivy yoğun çalışma temposu içinde olmaktan memnundur ama çocuklarına vakit ayırabildiği eski huzurlu hayatını da özler bir yandan.

Hızla gelen başarı karı kocanın arasında soğuk rüzgârlar esmesine neden olur ama onlar ‘kimse bizi alt edemez’ sloganı doğrultusunda evliliklerini korumaya çalışırlar. Ivy kocasının yeniden mesleğini icra etmesini teşvik için Theo’nun okyanus kıyısında rüya evlerini inşa etmesini firanse eder. Stanley Kubrick’e nazire ‘Hal’ adı verilmiş yapay zekânın hizmet ettiği denize nazır malikane Avrupa’dan getirilen pahalı yosunlar, Rönesans İspanya’sından değerli parçalar ya da Meryl Streep’in hayatını oynadığı efsanevi şef Julia Child’ın (bkz. Julie & Julia, 1989) 1950’lerde Fransa’da kullandığı antik ocak seti ile donatılır. Tüm bu ihtişam, karaya vurmuş balina misali sevilme ve bağlanma özlemi çeken çiftin su almakta olan evlilik gemisini yüzdürmeye yetecek midir? Yoksa, R. W. Fassbinder’in ünlü başyapıtı ‘Maria Braun’un Evliliği / Die Ehe Der Maria Braun’un finalinde olduğu gibi herşey havaya uçacak mıdır?

‘Güller’ İngiliz sanat aleminin dünyaya armağan ettiği iki güçlü oyuncusunun çok iyi yazılmış bir senaryo eşliğinde döktürdüğü eğlenceli ve karamsar anlar içeren, kapitalist düzende başarı hikâyelerinin aldatıcı yalnızlığını didikleyen çağdaş bir hikâye anlatıyor. Yeni sinema mevsiminin ilk aperitifi niyetine rahatlıkla öneririm.

(29 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aman Bud Zarar Görmesin / Suçüstü

Çağdaş Amerikan sinemasının auteur yönetmenlerinden Darren Aronofsky, son filmi ‘Suçüstü / Caught Stealing’ ile New York’taki gençlik günlerinin ışıltılı kargaşasına ışık tutuyor. Hikâyemiz, üstadın sinema alemine adımını attığı ünlü siyah – beyaz klasiği ‘Pi’yi çektiği 1998 yılında geçiyor. Belediye Başkanı Rudy Giuliani’nin 24 saat uyumayan kentinin aykırılıklarını henüz tam törpüleyemediği yıllardır bunlar. Aşağı Doğu Yakası’nda nerdeyse sabah saatlerine kadar açık eski püskü bir mekânda, ‘Paul’ün Barı’nda çalışmaktadır Hank Thompson (Austin Butler). Lise yıllarında gelecek için büyük ümitleri olan sporcu genç adam kendi kullandığı arabayla kaza yaptığında hem yan koltukta oturan takım arkadaşının ölümüne sebep olmuş, hem de dizinden aldığı darbeyle beyzbol ligindeki hayallerine veda etmiştir.

6 – 7 yıl kadar önce mega kentin ışıltısıyla tanışan taşralı gencimiz, bara yürüme mesafesindeki mütevazi dairesindeki hayatından, ateşli saatlerini geçirdiği sağlıkçı kız arkadaşı Yvonne (Zoë Kravitz) ile adı tam konmamış birlikteliğinden memnun mesut yaşayıp gitmektedir. Yaşadığı trajedinin kâbusları zaman zaman onu uykusundan etmektedir gerçi ama gerçek belâ ile henüz tanışmamıştır.

Yan komşusu İngiliz asıllı punk Russ (Math Smith) felç geçirdiğini öğrendiği babasını ziyaret etmek üzere alelacele Avrupa’ya uçarken kedisi Bud’ı (gerçek adıyla Tonic) göz kulak olması için ona emanet eder. Ertesi sabah yan kapıyı zorlayan Rus aksanlı iki belalı adam bulamadıkları Russ yerine Hank’i ölesiye hırpalar. Bu da genç adamın ağır zedelenmiş bir böbreğinden olmasına yol açar. Hastanede geçirdiği günler sonrasında kendine gelmeye çalışan genç adamın, kedinin tuvalet kumunda bulduğu esrarengiz bir deponun anahtarı işleri daha da karıştıracaktır. Hank bu süreçte kadın dedektif Elise Roman (Regina King) ile işbirliği yapmaya yeltenir, lakin Rus mafyası ve tetikçilerine ilaveten, suç aleminin gediklilerinden Ortodoks Yahudi kardeşler Lipa (Liev Schreiber) ve Shmully’nin (Vincent D’Onofrio) gazabından kaçmak pek kolay olmayacaktır.

Aronofsky’nin kariyeri hayatın karanlık köşelerinde çıkış yolu arayan karakterlerin sert hikâyeleri ile doludur. Halen 50’li yaşlarını süren yönetmen bu kez daha hafif, ana akım bir hikâyeye yönelmek istemiş, bu vesileyle senaryoyu da kaleme almış olan Charlie Huston’ın aynı adlı romanından yola çıkarak, gençlik yıllarını geçirdiği görkemli şehre nostaljik bir bakış atmak istemiş.

Hikâye yine çok karanlık, ancak yaşanan onca trajediye, seri cinayetlere rağmen nüktedan bölümler, kimi zaman eğlenceli kaçıp kovalamacalar içeriyor film. Aronofsky bu girift, sürprizlerle dolu öyküde adeta bir yönetmenlik dersi veriyor. Film, üstadın değişmez çalışma arkadaşı Matthew Libatique’in görüntüleri, Andrew Weisblum’un zımba gibi kurgusu, cep telefonlarının ortada olmadığı 90’lı yılların isyankâr ruhlu Manhattan’ını yeni baştan yaratan çok başarılı prodüksiyon tasarımıyla parlıyor. Oyuncu

kadrosu da mükemmel. Oscar adayı olduğu ‘Elvis’in ardından çok ilginç bir karakteri canlandırdığı ‘Dune Part Two’ ve yine geçtiğimiz mevsim ‘Motorcular / The Bikeriders’da ilgiyle izlenen Butler’ın filmi sırtlanan saf ve yakıcı karizmasına, yan rollerde çok başarılı kompozisyonlar çizen sıkı bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. Martin Scorsese’nin hiç uyumayan kente atfen çektiği 1985 yapımı ‘Geç Saatler / After Hours’un oyuncusu Griffin Dunne’un bar sahibi Paul rolünde hatırlanması filmin bir diğer hoş sürprizi.

Hikâyenin çok karizmatik bir diğer karakteri olan Bud ise bir çoğundan rol çalıyor. Film boyunca aman bir zarar görmesin diye endişelendiğimiz bu şirin kediyi Aronofsky’nin de çok sevdiğini ve üzerine titrediğini son jenerikte yönetmen koltuğunu Tonic’e teslim etmesinden anlıyoruz. Tüm sertliğine karşın Idols grubunun enerjik parçalarıyla bezenmiş, Aronofsky’nin muhtemelen en eğlendiği filmi olmuş ‘Suçüstü’.

(28 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Komik, Ürkütücü Ama Olmazsa Olmaz: Güller

Popüler bir şarkı vardı, aklımda kaldığınca, “Olamam ki, olamam ben senle de sensiz de” diyordu… Evlilikler de öyle sanki, iki ayrı insan, iki ego (güçlü ya da güçsüz), iki düş(ünce), iki karakter, iki gergin ya da esnek insan… ne kadar bir arada olabilirler? Olurlarsa, kim neyi feda eder, kim kazanır ya da kaybeder? Sahi, siz kimin kazanmasını istersiniz? Bu soruyu önce kendiniz için yanıtlayın…

“Evlilik zor zanaat”

Jeneriğinden başlayarak gerçekten güzel, keyifli, hoş, bir o kadar da düşündürücü bir film izleyeceğinizi baştan belirteyim. Nasıl kıpır kıpır bir jenerik, son günlerde hepimizin tepesine binen sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik sorunlar yumağından sıyrılmanız için özel yapılmış sanki. Warren Adler ve Tony Mcnemara’nın yazdığı, çok yıllar önce çevrilmiş (yaşı tutanların hâlâ hatırladığı) “Güller”i (O zamanki adı “Güllerin Savaşı” idi), bu kez Jay Roach yönetmiş. Olivia Colman ile Benedict Cumberbatch filmi başından sonuna taşıyor zaten, tam bir İngiliz zarafeti ve soğukkanlılığıyla. Her iki oyuncu, zaten başarılılar, bu filmde iyice aşmışlar kendilerini bile.

Neden “Güller”, hemen belirtelim, soyadları Gül (Rose) de ondan. Bir araya geldikten sonra, ilk işleri Amerika’ya göçmek olan ikilinin iki çocuğu olmuştur. İyi yemek yapan Ivy (Colman), şef olmanın hayalindedir. Theo (Cumberbatch) ise bilinen bir mimardır ve Amerika’da da hemen iş bulur. Çok büyük bir kasırgada yaptığı bina (denizcilik müzesidir) yıkılınca işsiz kalır. Aynı gün, Ivy’nin açtığı küçük lokantaya yağmurdan sığınan bir yemek eleştirmeni gelir ve yemeklerin lezzetini över. Durum tersine dönmüştür. Theo evde çocuklara bakarken Ivy artan müşterilerine yemek yetiştirmek için daha çok çalışır.

Buraya kadarı tamam…

Bu koşuşturma içinde birbirlerine zaman ayıramamaları nedeniyle aralarındaki duygusal bağ da zayıflar. Herkesin başına gelebilecek böylesi bir durumdan sıyrılmaları kolay olmayacaktır. Birbirlerini sevdikleri apaçık ortadadır (Theo, kendisine sarkan bir kadına hiç pas vermez. Ivy ise zaten sadıktır eşine). Ancak yine de anlaşamazlar. Birbirlerini öyle iğnelerler ki, arkadaşları bile imrenir onların bu olgunluğuna. Kızmazlar, kırıp dökmezler, ayrılıp gitmezler… Ne zaman ki, çıkarlar devreye girer, her şey tersine döner. Zaten film, bu tersine dönmüşlüğün nedenlerini ve sonuçlarını aktarıyor bizlere.

Empati gerekli…

İki ayrı insanın birlikteliğinin sürmesi için karşılıklı empati gerekir. Çocuklarını büyütürlerken, onlara verdikleri veya vermeye çalıştıkları eğitim önemlidir. Sevdiğiniz kişiye saygı (işine, yaptıklarına, konuşmalarına, tavırlarına) duymamaya başladığınızda ipler kopacak denli incelir.

Alabildiğine komik, bir o kadar gergin, en az o derecede tartışmaya açık ve birebir kendinizi gördüğünüz karakterlerden çıkarılacak çok ders var…

29 Ağustos’tan başlayarak gösterimde…

(27 Ağustos 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Babalar ve Oğullar / Çıkış 8

Dünya prömiyeri Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nin coşkulu ‘Geceyarısı Gösterimleri’nde gerçekleşen ‘Çıkış 8 / 8-Ban Deguchi’, Japon sinemasının efsanevi yapım şirketi Toho’nun logosu ile açılıyor. Hikâyemiz ise Tokyo metrosunda başlıyor.

Cep telefonlarına gömülmüş kalabalık, balık istifi dolmuş tren vagonundan yükselen canhıraş bebek çığlığına kayıtsızdır. Ancak sinirli bir yolcu sert bir dille annesinden çocuğu susturmasını ister. Öykümüzün olan bitene ilgisiz isimsiz ana karakteri (Kazunari Ninomiya) ise bu süreçte tren penceresine vurmuş karanlık ve hüzün yüklü aksine sorular sorar gibidir. Sırt çantasını yüklenmiş genç adam alt geçide doğru yürürken yeni ayrıldığı kız arkadaşından bir telefon gelir. Kız hamiledir ve bebeği dünyaya getirme konusunda kararsızdır. Eski partnerine bu konuda ne düşündüğünü sorduğunda kesin bir yanıt alamaz. Önce ses gider, genç adam çıkış koridoruna yöneldiğinde hat çekmiyordur artık.

Tren içinde bebek ağlaması esnasında kesilen ardından yeniden coşkuyla çalmaya başlayan ‘Bolero’nun tınıları bundan sonra yaşanacakların ön habercisidir aslında. Ravel’in ‘tek kalıp notanın farklı ses ve enstrümanlarla çalınması’ üzerine kurulu bu en tanımış orkestra eserinde bilindiği gibi parça içinde aynı melodi sürekli bir biçimde döner ve her defasında etkisi giderek artar. Genç adam 8 numaralı çıkışı ararken kendisini benzer bir döngü içinde sürüklendiği alt geçit labirentinde bulacaktır. Çevresinde, sağ elinde evrak çantası sol elinde mobil telefonu, robotik adımlarla yanından geçen kendisinden daha ileri yaşlarda ciddi görünüşlü bir adamdan (Yamato Kochi) başka hiç kimse yoktur.

Hikâye, ‘Bolero’ örneğinde olduğu gibi tedirginliğin dozu giderek katlanan bir tekrarlar silsilesine dönüşür. Duvardaki aynı posterler, aynı yangın musluğu, aynı kilitli kapılar, aynı dolaplar tekrar tekrar karşısına çıkar. Yazılı bir uyarı doğrultusunda, 8 no’lu çıkışa ulaşabilmesi için herhangi bir farklılık ya da ‘anomali’ ile karşılaştığında geri dönerek aksi yöne doğru ilerlemesi gerektiği bilgisini alır. Bu klostrofobik süreçte önce Ninomiya, ardından (belki de genç adamın hiç tanımadığı babasını simgeleyen) Kochi ve nihayetinde aniden beliren küçük oğlan çocuğunun (Naru Asanuma) gizem ve umut dolu çıkış mücadelesini izleriz. Lakin labirentten çıkış kolay olmayacaktır.

Tokyo metrosunun sonsuz bir arafa dönüştüğü yapım, yapımcılıktan gelen, ‘Eğer Kediler Yeryüzünden Yok Olursa’ adlı çok satmış romanın yazarı Genki Kawamura’nın ikinci uzun metrajı. 2022 yapımı bir roman uyarlaması ilk filmi ‘Yüzlerce Çiçek / A Hundred Flowers’da melankolik bir yaşlılık hikâyesi anlatmış olan genç sinemacı ‘Çıkış 8’i Kotake Create’nin geliştirdiği aynı adlı video oyunundan beyazperdeye uyarlamış. Film Hollywood’daki benzerlerinden farklı olarak bir video oyununun aksiyon yüklü geriliminin ötesinde, varoluşsal bir arayışa kafa yoruyor, düşsel bir psikolojik bir serüvene yelken açıyor.

Başlangıçta izleyiciye hiçbir mantıklı açıklama sunulmuyor. Öykünün huzursuz altyapısına karşın Kawamura bildik korku filmlerinin ucuz klişelerine yüz vermiyor. Yeraltındaki tedirgin arayış ilerledikçe olan bitenin ana karakterin kendi yaşadıkları ile ilintili olduğu ortaya çıkıyor. Kawamura özgün video oyununun mekanik özelliklerinin ötesinde, klostrofobik koridorlar aracılığıyla ebeveynlerin çocuklarına karşı sorumluluklarını işaret ediyor. Kişisel vicdan ve yükümlülükleri irdelerken çağdaş Japon toplumundaki değer aşınımlarını sorgulamaya girişiyor. Babasız büyümüş genç adam için harekete geçme, sorumluluğu yüklenme zamanı gelmiştir artık.

Kawamura’nın finalinde hayli duygusal sahneler var. Bu duygusallığı, bu insani adımları şahsım adına sevdim. Japon yönetmenin Kubrick esinli kompozisyonlarını, ‘Cinnet / The Shining’i hatırlatan anları, ‘Exit 8’ göstergesinin ‘2001: A Space Odyssey’deki bir dönemin yapay zekâsı Hal’ün işlevini üstlenmiş bir nevi ‘ilahi varlık’ olarak temsilini de öyle. Yazımı tamamlarken, Japonya’nın idol grubu Arashi’nin süperstarı Ninomiya’nın (kısaca ‘Nino’ diye çağrılıyor) etkileyici performansına ayrıca dikkat çekmek isterim.

(27 Ağustos 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com