Kategori arşivi: Yazılar

Ayrılık Vakti / Mavi Ay

Auteur sinemacı Richard Linklater’ın Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan son çalışmalarından ‘Mavi Ay / Blue Moon’, klasik Amerikan müzikallerinin efsanevi bestecisi Richard Rogers’ın yıllardır birlikte çalıştığı söz yazarı Lorenz Milton Hart’dan kopuşunun ardından, bir diğer söz üstadı Oscar Hammerstein II ile birlikte kotardığı ‘Oklahoma!’ adlı sahne oyununun prömiyeriyle açılıyor. Amerikan halkının yerel hassasiyetlerini okşayan müzikali annesiyle birlikte St. James Theatre’ın locasından izleyen Hart ya da dostlarının hitap ettiği şekliyle Larry (Ethan Hawke) temsil sonlanmadan binayı terkediyor ve hemen iki adım ötedeki ünlü Sardie’s Restoran’ın barına çöküyor. Burada barmen Eddie (Bobby Cannavale), askerden izinli gelmiş caz piyanisti Morty Rifkin (Johah Lees), köşesinde içkisini yudumlarken ilham arayan yazar E. B. ‘Andy’ White (Patrick Kennedy) ile nükteli bir sohbeti koyultacaktır.

Bir kenara atıldığını düşünen Larry kırgın ve üzgündür, ama acı gülümseyişini yüzünden, küfürlü nüktedan iğnelemelerini dilinden düşürmez. Dönemin yasaklı baskıcı toplumsal ortamında, tıpkı bizim Zeki Müren gibi ‘kadınlar, erkekler, doğanın güzellikleri, dünyanın korosu içimde olmalı’ sözleriyle eşcinselliğini gözler önünden kaçırmak ister. Kanatları altına aldığı güzeller güzeli 20 yaşındaki Yale öğrencisi Elizabeth Weiland (Margaret Qualley) ile ‘akıldışı hayranlık’ olarak adlandırdığı platonik ilişkisi sadece bu amaca hizmet için değil, derin yalnızlığına çare aradığındandır.

Kendisi 23, Rogers (Andrew Scott) 16 yaşındayken yolları kesişmiş, uzun yıllar boyunca büyük ilgi gören müzikaller için 1000 kadar şarkı üretmişler, ‘My Funny Valentine’, ‘The Lady is a Tramp’, filme adını veren ‘Blue Moon’ gibi ölümsüz parçalara imza atmışlardır. Bu birliktelik Larry’nin alkolizm batağına sürüklenişi ve darmadağın özel hayatı nedeniyle sona ermek üzeredir. ‘Oklahoma!’nın yaratıcıları Sardi’s’teki açılış partisinde bir araya geldiklerinde Larry 20 küsur yıllık yol arkadaşı ile yeniden birlikte üretmenin umudunu canlı tutmak ister. Rogers’a ‘daha en iyi işimizi yapmadık, ikimizin de seveceği bir oyun yazalım’ hamlesinde bulunur. Ancak düzenli bir aile hayatı olan şöhretin zirvesindeki müzik adamının, eski sanat partnerinin disiplinsizliğini profesyonel hayatına yeniden alma gibi bir niyeti yoktur. 1927’de sahnelenmiş ilk büyük hitleri ‘Connecticut’lu Bir Yankee’nin yeni prodüksiyonu için 4 – 5 özgün şarkı yazmasını ister ondan yalnızca. Dünya değişmiştir. Halen süregelen 2. Dünya Savaşı’nın ağırlığını yüklenmiş, binlerce kayıp vermekte olan Amerikan halkını bir arada tutacak yeni bir şeyler söyleme zamanının gelmiş olduğunun farkındadır.

Aynı mekânda tam zamanlı tek bir gecede geçen bu zarif oda filmi, Broadway’in unutulmaz söz yazarına içten bir övgü niteliği taşıyor. Açılış öncesi perdede beliren Oscar Hammerstein II’ye ait (filmde kendisini Simon Delaney canlandırıyor) ilk alıntıda, Larry’den ‘çevresinde olmanın pek eğlenceli olduğu dinamik bir kişilik’ olarak söz ediliyor. Kabare efsanesi Mabel Mercer ise onun için ‘hayatımda gördüğüm en kederli adam’ nitelemesini kullanmış. Linklater ile 9. kez birlikte çalışan Ethan Hawke, sanatçının bu iki farklı çehresini Oscar adayı olmasını beklediğim olağanüstü performansıyla hayata geçirmiş. Ufak tefek söz yazarını canlandırmak üzere Hawke’nin boyu dijital marifetiyle kısaltılmış, Larry’nin kelini kapatmak için yana taradığı saçları ustalıklı bir makyajla çözümlenmiş. Berlin’den en iyi yardımcı oyuncu ödülü ile dönen, geçtiğimiz aylarda izleme şansı bulduğumuz ‘Vanya’ adlı oyunda Çehov’un tüm karakterlerine aynı sahnede hayat veren sihirbaz oyuncu Scott kısa Rogers kompozisyonunda iz bırakıyor. Son olarak ‘Cevher / The Substance’da Demi Moore’un genç alımlı personasını canlandıran Qualley yakıcı albenisiyle göz kamaştırıyor.

İncelikli senaryo, yönetmenin 2008 yapımı ‘Me and Orson Welles’ten sonra bir kez daha birlikte çalıştığı yazar Robert Kaplow’un imzasını taşıyor. Filmin Sandra Adair’in elinden çıkma mükemmel kurgusuna, Shane Kelly’nin zarif görüntü çalışmasına değinmeden de geçmeyelim.

Linklater anlatısını edebiyat ve sinema alemine dair iki küçük anekdotla renklendirmiş. Larry’nin E. B. White ile sohbeti sırasında anlattığı, her sabah bir parça yiyecek için 19. kattaki dairesinin kapısında bitiveren küçük farenin öyküsü, yazarın 1945’te yayımlanan ilk çocuk romanı ‘Stuart Little’ın esin kaynağı olacaktır. Yine Larry, açılış partisinde sinema okulu öğrencisi gencecik George Roy Hill’in uzattığı program kitapçığını ‘geleceğin yönetmenine’ ithafıyla imzalıyor ve ona ‘aşk yerine arkadaşlık öykülerinin üzerine düşmesini’ öneriyor. Yıllar sonra dünya çapında üne kavuşacak olan usta sinemacı ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’ ile onun bu öğüdüne karşılık verecektir.

Başta adını vermiş olduğum şarkıların, klasik Amerikan müzikalinin tutkunları ‘Mavi Ay’ı çok sevecektir. Tadına doyulmaz nüktedanlığı ile cezbeden, kalbin gözden hızlı olduğunu düşünen, aşk denilen delilikle başa çıkamayan, güzelliklerle sarhoş olan, oyuncak ayılarına bağlanan çocuklar misali sevginin peşinde koşan, ‘Casablanca’nın ‘hiç kimse beni bu kadar çok sevmedi’ repliğiyle viski kadehine sığınan Lorenz Hart’ın hüzünlü öyküsü ise geniş kitlelerin yüreğine dokunacaktır.

(11 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Parçalanmış Ruhlar, Kırık Bedenler / Alpha

Julia Ducournau’nun 4 yıl önce Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen bir önceki çalışması ‘Titane’ için ‘iyi kotarılmış çılgın bir kan, ter, ateş ve motor yağı kokteyli’ olarak söz etmiştim. Fransız yönetmenin bu yıl yine Cannes ana yarışma seçkisinde dünya prömiyerini yapan son filmi ‘Alpha’ öncekinin aksine çok soğuk karşılandı ve eleştirmenlerden kötü notlar aldı. Filmi yeni izledim ve kişisel olarak bu eleştirileri çok da haklı bulmadığımı ifade etmek isterim.

Hikâyeden ziyade yönetmenlik becerisiyle öne çıkan tavrını baştan kabul ettiğimizde, Ducournau cephesinde değişen bir şey yok. Fransızların ünlü sinema okulu La Fémis mezunu, jinekolog anne, dermatolog babanın kızı olan sinemacı, bundan 14 yıl önce Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterilmiş olan ‘Junior’da 13 yaşındaki Justine’in büyüme öyküsünü bir yılanın deri değiştirmesiyle parallellikler kurarak anlattığı kısa metrajında, beden değişimi konusuna ilgisini ortaya koymuştu. 2016 yılında, Kanadalı usta David Cronenberg hayranlığı doğrultusunda beden deformasyonu ve araba kazaları ilgisine ‘yamyamlık’ temasını eklediği ‘Çiğ / Raw’ (Fransızca özgün adıyla ‘Grave’) ile adını duyurdu. Zengin imgelemi coşkun fantezilerle yüklü sinemacı, nedenini nasılını pek de sormanıza izin vermeyen bir tuhaflıklar silsilesi olan ‘Titane’da ise yönetmenlik gücünü konuşturuyor ve kültleşen sekanslara imza atıyordu.

‘Alpha’ aynı diğerleri gibi, dilimizde ‘bedensel değişimler üzerinden korku’ şeklinde ifade edebileceğimiz ‘body horror’ alt türüne dahil edebileceğimiz bir yapım. Hikâyesine gelirsek; filme adını veren 13 yaşındaki küçük kız (Mélissa Boros), dört bir köşesinde duman çekilen dövmeci mekânında genç bedenlerin ortaklaşa kullandığı iğne ile koluna dövme yaptırıyor. AIDS benzeri bir salgına yakalanmış hastaların tedavi gördüğü şehir hastanesinde doktor olarak hizmet veren annesi (Golshifteh Farahani) haklı olarak büyük endişeye kapılıyor. Kentin çeperinde yaşayan Kuzey Afrika kökenli Berberi aileyi bir arada tutabilmek için elinden gelen yapmaya hazır olan genç kadın yıllar sonra baba ocağına sığınan eroinman erkek kardeşi Amin’in (Tahar Rahim) bakımı ve sorumluluğunu da üstlenmiştir. Şehri kuşatan salgın ortamında, Alpha’nın giderek kötü sinyaller veren rahatsızlığı ve Amin’in bedeni hızla deforme eden umarsız hastalığı ile mücadele etmesi kolay olmayacaktır.

Ducournau kafasında gelişen hikâyeyi krolonojik olarak kurmuyor. Bu da en başlarda bir miktar kafa karışıklığına neden oluyor. Finale doğru yol alırken, olan bitenin apokaliptik bir şimdiki zamandan tam 8 yıl öncesine uzanan çarpıcı kurgusuna dalıyoruz. Bu noktada, Ruben Impens’in etkileyici görüntüleri ile ile Jean-Christophe Bouzy’nin farklı dönemleri ustaca kaynaştıran yaman kurgusunun desteğiyle, sinemacının parmak ısırtan yönetmenlik becerisi devreye giriyor. Yeni yetme Boros, bu film için 20 kilo vererek taştan bir enkaza dönüşen Rahim ile İran asıllı usta oyuncu Farahani’nin yanında ezilmemiş. Amerikalı Jim Williams’ın tekinsiz müziği bir kez daha farklı telden pop, rock tınıların yanı sıra Beethoven, Lizst gibi bestecilerin klasik ezgileriyle dengelenmiş.

Berberi dilinde konuşabilen, göç ettiği ülkenin dili ve gelenekleri ile kaynaşamamış büyükanne gerek oğlunun gerekse torununun başına gelenleri Kuzey Afrika çöllerini kasıp kavuran şeytani ‘Kırmızı Rüzgâr’ kavramıyla izaha çalışıyor. Çaresiz hastalığın ileri devresinde hastalar kanı çekilerek mermer heykele dönüşüyor. Parçalanmış bedenden sızan sıvılar ya da ağızlardan çıkan kilden nefeslerin ürkütücülüğün katsayısını yükselttiği kültleşmesi muhtemel dehşetengiz sekanslar art arda sıralanırken, final vurucu bir ‘kızıl çöl’ metaforuyla geliyor.

Görsel yetkinliğine şapka çıkarttığımız yapım, hikâyedeki kopuk noktalar nedeniyle eleştirilebilir. Karakterlerin yeterince işlenmediği, homofobi, ayrımcılık gibi alt metinlerin atmosferin ön planda olduğu yönetmenlik gösterisinin gölgesinde kaldığı da rahatlıkla söylenebilir. Lakin Ducournau’nun tercihi bu zamana kadar hep böyle oldu. ‘Titane’ başarısından sonra gelen olumsuz eleştirilerin ardından bakalım neler yapacak. Beklemeye değer.

(05 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhanb@ferhanbaran.com

Bir Yaratım Kazancı: Sahibinden Rahmet

Sanat alanlarının hepsinde bir yaratma anı vardır; bir şeyler görür, bir şeyler duyar, bir şeylerden etkilenip bambaşka öyküler kurarak yeni bir heyecan, yeni bir coşku, yeni bir umut yaratır sanatçılar.

Bir haberden yola çıkan Emre Sert ve Gözde Yetişkin küçücük bir haberi metaforlarla genişletip –belki de günümüzün sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik sorunlarına da bağlayarak- gerçekten seyirlik bir film yapmışlar. “Seyirlik” derken, içeriği, mesajı olmadığı anlamına gelmesin; kolay seyredilir, kolay anlaşılır, herkesin beğeneceği bir film demek istedim… İki genç sinemacının yaratıcı düşünceleri ve o hayallerini gerçekleştirirken başarılı olmaları sinema geleceği için umutlu olmamızı sağlıyor. Böylesi küçük öyküler büyük yankılar, yansımalar yaratır.

Bir Anadolu köyüne gece meteor parçaları düşer. Düşerken yandıkları gerçeği biraz büyükçe olan parçalar için geçerli değildir. Halkın yoksulluğu ya da farklı bir bakış açısıyla fırsattan vazife çıkartmakta mahir olduğu göz önüne alınırsa çok haksız da sayılmazlar. Günlerce tarla tapan meteor parçaları ararlar. Amerikalı, Fransız bilim insanları gelir ve “çok para”, hatta rayicinden 10 Dolar daha fazlasını vereceklerini söylerler. Münevver (Aslı İnandık) ile evli İrfan Toprak (Cem Yiğit Üzümoğlu) belki biraz sarsak, belki biraz vurdumduymaz, belki biraz eli açık ve kandırılmaya hazır biridir. Bulduğu meteor parçası ile dünyası altüst olur. Yakınları (güvendikleri mi demeliyiz) kandırmaya çalışırken yaşamın döngüsü sıkıştırır. Ne olacaktır acaba?

Oyunculukların çok (gerçekten de çok) başarılı olduğu filmin senaryosunda gerilim ve çatışma yeterince yok. Bu nedenle de bir şeyler eksik kalıyor sanki.

Sinemamızın temel sorunlarından biri senaryo; ne geliştirebiliyoruz ne işleyebiliyoruz. Oysa dişi bir öykü anlatılıyor, istendiği kadar yan öykücüklerle güçlendirilebilir.

07 Kasım’dan başlayarak gösterimde.

(04 Kasım 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Yeşil Gezegen İçin Umut Var mı? / Bugonia

Çağdaş sinemanın önemli yaratıcılarından Yorgos Lanthimos, ‘Zavallılar / Poor Things’in dünya çapındaki başarısı sürerken filmin paha biçilmez oyuncu kadrosunun önemli bir bölümünün yer aldığı bir tür repertuvar tiyatrosu anlayışıyla çektiği ismine tezat ‘Merhamet Hikâyeleri / Kinds of Kindness’ın ardından, ‘Bugonia’ ile üçlemesini tamamlıyor. Bu son epizod bir yeniden çevirim. Yıllar önce If Bağımsız Filmler Şenliği’nde ilgiyle izlediğimiz, Jang Joon-Hwann’ın yönettiği 2003 Kore yapımı ‘Yeşil Gezegeni Kurtar / Save The Green Planet’de komplo teorileriyle kafası bulanmış mavi yakalı genç adam çalıştığı devasa kimya kuruluşunun Andromeda gezegeninden geldiğine inandığı CEO’sunu kaçırır. Lanthimos’un Amerikan versiyonunda cinsiyeti değişen CEO Michelle Fuller (Emma Stone) dövüş sanatları eğitimindeki tüm becerisine karşın, orman içindeki babadan kalma evde yaşayan gözü dönmüş Teddy (Jesse Plemons) ile

yarım akıllı kuzeni Don (Aidan Delbis) tarafından esir alınıyor. Uzaylı hemşerileri ile iletişimini kesmek adına kadın başkanın önce saçları kesiliyor, daha sonra giderek işkenceye dönüşen testlere tabi tutuluyor. Teddy başta ilaç firmasının deneklerinden biri olarak koma yatağında mucizevi tedaviyi bekleyen annesi (Alicia Silverstone) olmak üzere, gezegende yaşayan insan nesline karşı sistematik bir biçimde köleleştirme planı uyguladıklarına inandığı uzaylılara karşı bir buçuk başına açtığı cihat yolunda ilerlerken, suçlandığı komplo teorisine itiraz eden Michelle ile zihin oyunlarına girecek, genç ve akıllı kadının psikolojik hamlelerine kararlılıkla direnmeye çalışacaktır.

İki kafadarın ücra topraklarında yetiştirdiği arıların huzurlu ve gizemli yaşam düzeninin tasviri ile açılan ‘Bugonia,’ adını antik Yunan’ın ölü bir öküzün bedeninden arıların türediğine inanılan kadim ritüelden almış. Lanthimos bu adı Teddy’nin tükenişin eşiğindeki arı kolonisini kurtarma girişiminden hareketle, ‘ölümden sonra yeniden doğan hayat’ metaforu olarak seçtiğini ifade ediyor. Film başlarda dünyaya hükmeden çok uluslu kartellere karşı küçük adamın isyanı ve gezegeni kurtarma savaşı olarak başlıyor. Çılgın Teddy ile kurnaz Michelle arasındaki satranç oyununun gerilimi giderek yükselirken filmin özgün versiyonunu izlememiş olanlar için sürpriz gelişmeler yaşanıyor. Ama tüm ters köşeler Lanthimos’un kafasından çıkmış

değil, bire bir Joon-Hwann’ın kült eserinden kopyalanmış. Üstadın ilk kez ısmarlama bir senaryo üzerine çalıştığı filmde, ‘The Menu’ ile son dönemin popüler TV dizisi ‘Succession’ın yazarı Will Tracey’nin, paralel yürüyen polis soruşturması haricinde çok büyük bir değişikliğe gitmeden kaleme aldığı metin aradan geçen 20 küsur yılın ardından değişen dünya düzenine dair farklılıklar çiziyor belki, ama, tüm dünyayı saran totaliter adımlar, ekosistemin alarm çığlıkları ve salgınlar neticesinde dengesi değişen gezegenimize ilişkin Koreli sinemacının geçmiş kehanetlerinin adım adım gerçekleşmeye başladığı, eski distopyanın gerçeğe dönüşmekte olduğu günümüzde aynı şaşkın heyecan yakalanamıyor.

Yunan asıllı sanatçının kıvrak yönetmenliği, Robbie Ryan’ın baştaki Jacques Tati esinli kaçırma sekansı ve etkileyici klostrofobik görüntüleri, Jerskin Fendrix’in Lanthimos filmlerinin alameti farikası zıpkın misali müzik çalışması yeniden çevirimin artıları. Oyuncuların başarısı da malum. Ama bizim bu kalibrede bir auteur sinemacıdan beklediğimiz bundan çok daha fazlası. Yorgun üstadın bir süre dinlenip enerji toplaması gerekiyor sanki. Güzelim saçları gözlerimizin önünde sıfır numaraya vurulan çok sevdiğimiz Stone’a da bir süre Lanthimos’dan uzak kalmasını ve farklı projelere yelken açmasını tavsiye etmek isterim.

(02 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kibar Soyguncu / Çatıda Biri Var

‘Çatıda Biri Var / Roofman’ doğrudan ‘bu bir gerçek hikâyedir’ ibaresiyle başlıyor. Temel özelliği de ‘inanması zor ama gerçek’ olmasından kaynaklanıyor.

ABD’nin Afganistan seferinden dönen Jeffrey Manchester (Channing Tatum) terhis sonrası Rambo misali sivil hayata tutunamamıştır. İyi bir çocukluk geçirmiştir, suçu annesinde babasında aramaz, kötü seçimlerden başını kaldıramadığının farkındadır. Karısı ile de arası açık olan genç adam büyük kızının doğum gününde ona istediği bisikleti alamayınca filme konu olan akıl almaz serüveni başlar. Ordudan yakın arkadaşının da ittirmesiyle, herkesten farklı görme yeteneğini kullanarak kısa bir süre zarfında tanınmış fast food zincirleri ağırlıklı olmak üzere art arda 45 tane soygun gerçekleştirir.

Filmlerde izlediğimiz silahlı soygunculardan farklıdır Jeffrey. Açılış sekansındaki soygunda, kısa süreliğine buzhaneye tıktığı restoran personelini montlarını giymeleri için uyarır. Tedariksiz mağaza sorumlusuna kendi montunu çıkarıp verecek kadar düşüncelidir. Polis tarafından enselenmesi fazla gecikmeyecek olan kibar soyguncumuzun Kuzey Carolina’daki korunaklı hapishaneden kaçması zor olmaz. Sessizce işini yapan, etliye sütlüye karışmayan Jeffrey, cezaevinden firar etmenin insanların güvenini sağlamaktan geçtiğini çok iyi bilir. Şimdi sıra kimsenin bakmayacağı bir yer bulmak ve olay mahallinden uzaklaşmadan bir süre beklemektir. Polise rahatsızlık vermiyorsa, bir süre sonra unutulacağının farkındadır.

Jeffrey ‘hiç büyümeyen adam’ kişiliğine pek de yakışır biçimde, çatısından sızarak ABD’nin ünlü oyuncak mağazası zinciri ‘Toys R Us’a kapak atar. Mağazanın dikkat çekmeyen ücra bir bölmesinde kendi düzenini kuracak olan genç adam, inanılması güç ama tam 6 ay süreyle şekerli yiyeceklerle beslenerek yaşamını sürdürür. Dahili kamera sistemini devre dışı bırakmakla işe başlayan Jeffrey, mağaza çalışanı Leigh’ye (Kirsten Dunst) ilgi duymaya başlayınca alarmı devreden çıkararak dışarı çıkmaya ve aşık olduğu kadının ailesi ve cemaatine karışmaya başlar. Tüm bunlar onun tedbiri elden bırakmasına ve kaçınılmaz sona doğru yol almasına neden olacaktır.

‘Çatıda Biri Var’ neşeyle, kimi zaman hafif bir hüzünle izlenen ilgiye değer bir seyirlik. Başta da belirttiğim gibi gücünü su katılmamış yaşanmışlığından alıyor. ‘Aşk ve Küller / Blue Valentine’ (2010), ‘Babadan Oğula / The Place Beyond The Pines’ (2012) gibi iyi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Derek Cianfrance, öykünün bu vurucu etkisine yaslanmış ve daha fazlasını, meselenin toplumsal boyutuna ve de ana karakterin psikolojik çözümlemesine pek dokunmamış. Elinde Tatum gibi 45 yaşına rağmen karizmasını muhafaza eden iyi bir oyuncu var halbuki. Yıllar önce henüz 12 yaşındayken rol aldığı ‘Vampirle Görüşme / Interview with the Vampire (1994)’ ile gönüllere yerleşen Dunst ise Sofia Coppola imzalı ‘Marie Antoinette’ (2006), Lars Von Trier filmi ‘Melankoli / Melancholia’nın (2011) ardından uzun yıllar sonra hayli yıpranmış fiziğiyle daha edilgen bir rolle karşımıza çıkıyor.

(01 Kasım 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Beynimizin Davetsiz Misafiri / Yapay Zekâ

Bizde gösterime girmeyen ‘Kara Kutu / La Boîte Noire’ (2021) adlı filmiyle bilinen Yann Gozlan’ın yönettiği ‘Yapay Zeka / Dalloway’ dalgaların sahile vurduğu huzurlu bir gün doğumu tasviriyle açılıyor. Genç bir kadın kumlar üzerinde uykuya dalmıştır. Ancak çok geçmeden tüm bu kurulumun uykuya dalmayı kolaylaştıran bir sahil videosu olarak planlandığını idrak ederiz.

Gerçek mekân, genç yetişkin romanlarıyla tanınmış Clarissa Katsef’in (Cécile de France) bir süredir konuk edildiği rezidans odasıdır. ‘Ludovico Vakfı’ tarafından idare edilen lüks mekân, Covid salgınını akla getiren lanet bir virüsün sokaklarını caddelerini boşalttığı yakın geleceğin Paris’inde, Clarissa benzeri ünlü sanatçıların ya da keşfedilmeyi bekleyen genç yeteneklerin yapıtlarını daha huzurlu ve verimli bir ortamda üretebilmeleri için tasarlanmıştır. Rezidansta yaşam ve çalışma sistemi her dairede kişiye özel tahsis edilmiş yapay zekâ birimlerince düzenlenmektedir.

6 yıldır yeni bir kitap çıkarmayan Clarissa’nın kentteki genel huzursuzluğun yanı sıra derin bir kederi yüklendiğini daha sonra öğreniriz. Depresyondaki oğlu Lucas’ın doğum gününün gecesinde beklenmedik intiharı onun hayatını tümden değiştirmiştir. Teselliyi Virginia Woolf’un intiharından önceki günlerini araştırdığı farklı türde bir kitap yazmakta arayan Clarissa, zaman zaman tıkandığını hissettiğinde yapay asistanı hemen yanı başında bitivermektedir. Akıllı yardımcısının hayatının düzenine olduğu gibi kitabının yazılmasına müdahalesi gecikmez. Uluslararası bir şirket tarafından yönetilen vakıfta da tuhaf şeyler dönmektedir. Clarissa konfor ve özgürlük vaadiyle yaratıcılara kol kanat geren kuruluşun gerçek niyetini ortaya çıkarmak için besteci rezidans komşusu Matthias ile birlikte harekete geçmeye karar verir.

Tatiana de Rosnay’ın, Woolf’un ünlü metninin (Mrs. Dalloway) ana karakterinin ön adı (Clarissa) ve soyadını (Dalloway) yazar ve yapay asistanına vermiş olduğu ‘Les Fleurs de L’Ombre / Gölgenin Çiçekleri’ adlı romanından sinemaya uyarlanan yapım, çağımız teknolojisine bağımlılığımızı, duygularımızdan, düşüncelerimizden beslenerek beynimize davetsiz misafir olarak yerleşmeye hazırlanan yeni sürüm yapay zeka uygulamalarına karşı korunmasızlığımızı sorguluyor. Cannes Film Festivali’nin fantastik filmler içeren ‘Geceyarısı Sineması’ seçkisi dahilinde dünya prömiyeri yapan film ürkütücü olduğu kadar düşündürücü. İklim krizi ve salgın hastalıkların yaşam alanlarımızı tehdit ettiği çok yakın bir geleceğin tasvirine soyunuyor. Son derece gelişmiş yapay zekâ modellerinin akıl ve ruhlarımızı ele geçirmek üzere oluşuna dair endişe verici tezler sunuyor.

Fransız yönetmen Gozlan’ın altıncı uzun metrajı, Thierry Flamand’a ait minimalist prodüksiyon tasarımı, Ronald Grauer gözetimindeki minimalist özel efektleri ile etkiliyor. Filmi baştan sona sırtlanmış olan Cécile de France’a rezidans sakinlerinden Matthias Nielsen’de Lars Mikkelsen, mekân yöneticisi Anne Devinter’ta Anna Mouglalis gibi deneyimli oyuncular eşlik etmiş. Clarissa’ya asistanlık yapan Dalloway’e ise ünlü Fransız şarkıcı Mylène Singer sesiyle hayat vermiş.

(26 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Tutkularının Peşinden Git: Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni

Bruce Sprinsteen, 80’li yılların gençlerinin bildiği, tanıdığı, mırıldandığı, müziğine danslarla eşlik ettiği rock yıldızı. Ayrıntılı bilgimin olmamasının temelinde 12 Eylül ve öncesi yaşananlar yatıyor; başka dertlerle uğraşıp başka yollarda yürüyorduk. İnsanın içini kıpırdatan Sprinsteen müziği bizim de sevdiklerimiz arasındaydı kuşkusuz.

Aradan yıllar geçti, çok sular aktı köprülerin altından; 2025 yılına geldiğimizde beğenilerimiz gibi beklentilerimiz de değişti. Bugün, “Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni”, 40 yıl öncesine götürüyor bizi. O dönemin sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik sorunları yok filmde. Springsteen’in (Jeremy Allen White) arkadaşları, yaşamı, çevresi, neler yaptığı da yok. Sadece onun bir albüm hazırlığı, kendi içinde çatışması, en iyiyi bulma çabası var; bir de, anne babaların çocukların yaşamını nasıl gönendirdiği ya da zehir ettiğinin izleri… Yazar, yönetmen Scott Cooper, akılcı bir yöntemle, müzisyenin sadece bir albümü nasıl yazdığını, nasıl kabûl ettirdiğini, neler çektiğini, psikolojisini, kendiyle ve insanlarla kavgalarını anlatıyor, geri dönüşlerden destek alarak.

Aile bir yaşamı belirler…

Babanın alkolik, gergin ve çocuğuyla ilgilenmemesinin etkileriyle ekonomik bağımsızlığı olmadığından kocasına bağımlı annenin çocuğunu koruma çabasının bir yaşamı kurtarmaya yetmediğini görüyoruz. Zaten Springsteen de psikolojik sorunlarla boğuşuyor, depresyonlarla geziyor. Şarkılarıyla dünya çapında bir müzisyen olduktan sonra 32 yaşında babasının kucağına oturabiliyor. Bu gerçekten insanın içini acıtan, inciten bir durum. Muhakkak ki, eskiden babaların çocuklarını uluorta sevmeleri hoş karşılanmıyordu, ama her akşam içkili gelip bağırıp çağırarak çocuğunu korkutan babayı çocuğun benimsemesi de kolay değil.

Scott Cooper, izleyicinin bilinçaltına da seslenen (gökteki yeniay, merdiven basamakları, spor malzemeleri vb.) ayrıntıları çok iyi yerleştirmiş filmine. Bekâr anne ile ilişkisinin gerçek olmadığı, film için kurgulanmış bir karakter olduğu belirtiliyor, ama o kadar güzel, o kadar iyi yedirilmiş ki, ne içeriği ne de görselliği düşürüyor. Müzik zaten filmin ana teması, geçmişe dönüşlerin siyah – beyaz olması etkileyici, filmin kurgusunu çok sevdim.

Şimdi geri dönüp, benim de gençlikte dinlediğim ama altında yatanları (rock müziğin sözleri anlamlı olmak zorundadır, özellikle mesaj içerir) bilmediğim(iz)den yorumlamakta zorlandığım Springsteen şarkılarını yeniden dinleyeceğim ve inanıyorum ki, kendimden de birkaç şey bulacağım o şarkılarda.

24 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(22 Ekim 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Büyük Gözaltı: Dalloway

Teknoloji geliştikçe bizi kendisine daha çok bağlıyor. Bağımlılığımız öyle bir hal alıyor ki, o sarmaldan kurtulmak mümkün olamıyor.

Film, dingin, kumsala sevişircesine gelen dalgalar ve sesiyle açılır. Meğer bu, yapay zekâ ile oluşturulan, huzurlu ve konforlu uyunması için yapılan bir düzenlemeymiş. Her şey hazır, her şey yerinde, her şey olağanüstü. Çay, kahve, su, banyo ısısı… akla gelen her şeyi Dalloway (yapay zekâ tarafından oluşturulmuş yardımcı) çözümler. Çalışması gerekileni uyarır, randevularını düzenler ve benzeri… Clarissa (Cécile de France) işte böyle bir konutta misafir edilir -ki, eskisi gibi yazsın ve okurlarına ulaşsın. Her şey çok ince düşünülmüş, her türlü imkân sağlanmış, ihtiyaçları giderilmektedir. Clarissa’nın yardımcısı, Dalloway, dedikleri yapılmayınca önceleri sakin uyumluyken, giderek daha sert ve sinirli bir hâl alır.

Tam da; beyaz saçlı, kafasında uzun bir fötr şapka bulunan ve parmağını gözümüze sokacak denli uzatan, gergin bakışlı papyonlu “Sam Amca Bizi Gözetliyor” durumu. Her adımınız görüntüleniyor, sağlığınız kontrol altında, ateşiniz her sabah ölçülüyor, yapay zekâ yardımcınız her şeyi yapıyor. Size (burada Clarissa’ya) kalan sadece yazmak… “Biri Bizi Gözetliyor Evi”nden farkı, çalışmanız gerekliliği… Belli bir süre içerisinde kitabınızı (müzisyen, ressam, heykeltıraş, mimar artık hangi alandaysanız o alanda kuşkusuz işinizi) bitirmek zorundasınız, mücbir sebepler olmadıkça.

Hemen baştan söylemeliyim: Çok değil, beş, bilemediniz on yıl içerisinde bunlar olabilecek denli hızlı gelişiyor bu yapay zekâlı yaşam. Şimdiden hazır olmak için, kendinizi ve ailenizi, belki de çocuklarınızı da hazırlamanız için izlenmesi gereken bir film Dalloway. En azından neyle yüz yüze geleceğinizin farkında olmanız için.

Geniş ve ferah bir daireniz var, istediğiniz önünüzde istemediğiniz de sırada (ya isterseniz diye). Kim istemez böyle bir yaşamı. Zaten kendi işinizi yapmanız isteniyor; hiç bilmediğiniz, anlamadığınız ya da size uzak bir şey değil yapacağınız, yazınızı yazın, müziğinizi besteleyin, resminizi tamamlayın o kadar.

Bugün yapay zekânın olumsuzluğundan, özellikle sanat alanında kopyalamalardan, tembelleştirmelerden, yinelikleri önleyeceğinden kaygılanılıyor. Dahası, birçok mesleğin yerini alacağı ifade ediliyor. Oysa insan olmadan yapay zekâ, tek başına yeni bir şey üretemez. Ona ne yüklenmişse onu sürdürür, akıl yürütmesi pek de mümkün değildir. Zaman bunu da gösterecek. Tam da burada, yapay zekâya karşı durmak, tepki duymak da doğru değil, birçok şeyi kolaylaştıracak, birçok şeyi aşmamızı sağlayacak.

Yaratıcı düşünce, yani insan, bazı sınırlanmalara, kısıtlamalara, tırnak içinde de olsa baskılara gelmiyor; hemen itiraz ediyor. Dalloway’de, zaten yaratıcı insanlar toplanmış bir araya… sürekli gözaltında bulunmak, her adımınızın izlenmesi, neyi nasıl ve niye yapacağınızın dikte edilmesi doğal olarak itirazları da getiriyor beraberinde. Kim olsa itiraz eder.

Yönetmen Yann Gozlan’ın senaryosuna da katıldığı, görüntüleri pırıl pırıl, sesi tertemiz, müziği uygun, oyuncuları başarılı filmini izleyenler; “Biz bunun böyle olacağını biliyorduk” diyecekler zamanı geldiğinde.

24 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(21 Ekim 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Filmekimi 2025’den Kalanlar

Bu yıl 24. yaşını kutlayan Filmekimi, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) seçkin programıyla sinemaseverleri bir kez daha büyüledi. Filmekimi ağırlıklı olarak, düzenlendiği senenin Cannes seçkisini geniş bir biçimde izleyicisine sunun bir etkinliktir. Buna Venedik’in Altın Aslan dahil ödül listesine girmiş kimi filmler ve Sundance’te ilgi görmüş bazı yapımlar eklendiğinde ortaya doyum olmaz bir toplam çıkar. Festivalde bu yıl da Cannes Film Festivali Altın Palmiye seçkisinin en iyilerini seyrettiğim dolu dolu bir 10 gün geçirdim. Bu yazıda, sinemalardaki gösterim tarihleri yakın olan bazı önemli filmleri vizyon dönemine bırakmak suretiyle izleme şansı bulduklarımdan söz etmek istiyorum.

2017’de yine festivalde izlediğimiz ‘Mimozalar / Mimosas’ ile sinefillerde derin iz bırakmış olan İspanyol yönetmen Oliver Laxe imzalı ‘Sırat’ yalnızca seçkinin değil yılın en iyileri listemde şimdilik baş sıraya yerleşen heyecan verici bir deneyimdi. Adını cennet ve cehennem arasındaki köprüden almış olan Cannes’dan Jüri Ödüllü yapım, Kuzey Afrika çölünün ortasında ‘rave’ müziğinin izleyiciyi hipnotize eden ritmiyle sarmalanmış nefes nefese temposuyla, distopik yakın bir geleceği tasvire soyunmuştu. Yönetmenin ifadesiyle ‘bizleri ölmeden ölüme sürükleyen bu içsel yol güncesi’ üzerine ülkemizde vizyona girdiğinde uzun uzun tartışacağız.

Yine bu yılın Cannes ana seçkisinde yer almış, kişisel olarak çok etkilendiğim bir diğer yapım, İKSV’de gösterilmiş olan ‘Mutluluğum / Schaste Moe (2010) ‘Sislerin İçinde / V Tumane) (2012) gibi başyapıtlarıyla bağrımıza bastığımız Ukraynalı usta Sergey Loznitsa’nın bir dizi ilginç belgeselin ardından kurmaca uzun metraja dönüş filmi ‘İki Savcı / Zwei Staatsanwälte’ oldu. Gulag sürgünlerinden Georgy Demidov’un aynı adlı romanından uyarlanan film, 1937 yılında Stalin’in Sovyetler Birliği ‘Büyük Temizlik’ döneminde geçiyor. Halk ülke çapında korkuya teslim olmuşken yeni mezun genç bir savcının adalet arayışı onu Moskova’daki başsavcıya ve totaliter rejimin karanlık dehlizlerine sürüklüyor. Tarihin tekerrür edişiyle çağdaş dünyaya ve ülkemizde yaşananlara ayna tutan bu sarsıcı yapımı festivale yeni eklenen Paribuart’ın devasa perdesinde dehşet içinde izledim. Bir MUBI sunumu olarak lanse edilen yapımın küçük ekranda öncesinde sinema salonlarında izleyiciye ulaşmasını diliyorum.

Kleber Mendonça Filho’ya Cannes’da en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Wagner Moura’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran ‘Gizli Ajan / O Agente Secreto’, Kadıköy Sineması’nın her zamanki özenli gösterim koşullarında tadını çıkararak izlediğim bir filmdi. İKSV festivallerinden aşina olduğumuz ‘Komşu Sesler / O Som ao Redor’ (2012), ‘Aquarius’ (2016), ‘Bacurau’ (2019) gibi önemli yapıtların Brezilyalı yönetmeni, duvarların kulağı olduğu 1977 yılının zulüm ve entrika ortamında sosyal eşitsizlikleri, siyasal baskı ve direnişi casus – aksiyon kalıplarını da kullanarak ele alırken, çocukluğuna ve geçmiş zaman sinemalarına derin bir nostalji ile yaklaşıyordu.

Festivalde izlediklerim arasında dördüncü sıraya koyduğum film, Cannes’dan Büyük Jüri Ödülü ile dönen, yönetmen Joachim Trier ile sıkça çalıştığı senarist Eskil Vogt’u yeniden bir araya getiren ‘Manevi Değer / Affeksjonsverdi’ idi. Bergman misali aile dinamiklerinin karanlık dehlizlerinde yol alan yapım, sanatsal üretimin tüm yaraların dermanı oluşu üzerine incelikli bir yapım olarak izleyicinin büyük ilgisine mazhar oldu. Bir zamanların ünlü film yönetmeni ile oyunculuk yapan kızının geçmişin travmaları üzerinden hesaplaşmalarında Stellan Skarsgård ile yönetmenin gözdesi Renate Reinsve’nin olağanüstü yorumlarını alkışladık.

Yine Cannes’dan ödüllü ‘Düşüşün Tınısı / In die Sonne Schauen’de, dört farklı dönemden dört genç kadının Almanya’nın kuzey sınırındaki aynı çiftlikte geçen çocukluk ve gençlik yıllarını paralel bir kurguyla soluk soluğa izledik. Dünya bir yüzyıl boyunca değişip dönüşürken duvarları geçmişin izlerini taşıyan çiftlik evinde yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışan kadınların deneyimlerini gizemli, şiirsel bir anlatımla cesurca ele alan yapım, genç Alman sinemacı Mascha Schilinski’nin travmalar, algı ve bellek üzerinden ilerleyen şaşırtıcı, sarsıcı deneysel üslûbuyla ilgiyi hak ediyordu.

Seçkide yer alan bu yılın Cannes ve Venedik birincilerinin yukarda saydığım 5 filmden daha parlak olmadığını söyleyebilirim. Filmekimi’nin hemen başında basın gösterimi yapılan Venedik’ten Altın Aslan Ödüllü Jim Jarmusch filmi ‘Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş / Father Mother Sister Brother’ Amerikan sinemasının tartışmasız ustasının önceki çalışmalarının gerisinde kalıyordu. Adam Driver, Charlotte Rampling, Cate Blanchett, Vicky Krieps gibi önemli oyuncuların yer aldığı, her biri farklı ülkede geçen üç bölümden oluşan yapım, adından da anlaşılacağı gibi aile denen iletişimsizlik yumağını trajikomik üç skeç halinde perdeye taşıyor, yönetmenin kıdemli gözdesi Tom Waits ilk öyküdeki baba performansı ile filme damgasını vuruyordu.

Cannes’dan Altın Palmiyeli Cafer Panahi’nin, ülkesinde ev hapsinden kurtulmasına rağmen yine de gerilla usulü gizlice çektiği son çalışması ‘Görünmez Kaza / Yek Tasadef Sadeh’ İran’daki baskıcı rejimin zulmünü gözler önüne sererken, intikam olgusunu ahlâki bir yönden işliyordu. Hapishane günlerinden işkencecisi olduğuna inandığı kişiyle karşılaşan adamın, aynı eziyetlere maruz kalmış bir grup mağdur ile birlikte bir gün boyunca Tahran sokaklarında yaşadıklarını mizah ile yoğun trajediyi harmanlayarak anlatmayı denemiş Panahi. Önceki filmlerinden daha farklı bir üslûp tutturmuş olan sinemacı yer yer tekrara düşen filmini finaldeki hesaplaşma sekansında toparlamayı bilmiş.

Paribuart’ın dev perdesinde izleme şansı bulduğum ‘Josef Mengele’nin Kayboluşu / Das Verschwinden des Josef Mengele’, Nazi Almanyası’nın en dehşet verici suçlularından birinin savaş sonrası izini sürüyordu. Gözde yönetmenlerimden Kirill Serebrennikov’un imzasını taşıyan yapım, sakatlar, ikizler, hamile kadınlar ya da çocuklar üzerinde uyguladığı insanlık dışı deneylerle ‘ölüm meleği’ olarak anılan Auschwitz doktorunun ellili yıllardan başlayarak Güney Amerika ülkelerindeki gizlenme sürecini krolonojik atlamalarla perdeye taşımıştı. Mengele’yi deneyimli oyuncu August Diehl’in canlandırdığı yapım usta sinemacının belgeselci üslubuna yakışan usta işi mizansenleri, Alman asıllı usta sinematograf Hansjörg Weißbrich’in olağanüstü siyah – beyaz görüntü çalışmasıyla öne çıkıyordu.

Festivali kapattığım ‘Yeni Dalga / Novelle Vague’ tam bir sinefil filmiydi. Amerikalı bağımsız auteur sinemacı Richard Linklater’ın bu yıl ana festivallerde yarışan iki filminden biri olan yapım, 60’lı yıllarda dünya sinemasını derinden etkilemiş Fransız Yeni Dalgası’nın simge yapıtlarından, bizde ‘Serseri Aşıklar’ adıyla gösterilen Jean-Luc Godard imzalı ünlü ‘Nefes Nefese / À Bout de Souffle’un fikir ve günbegün yapım sürecini, zamanında devrim yaratan aynı tarz ve teknikleri kullanarak anlatıyordu. Dönemin öne çıkan yönetmenleri ve kimi oyuncuların kendilerine benzeyen çok başarılı oyuncular tarafından canlandırıldığı, bir sinefilden diğerine saygı duruşu niteliğindeki bu siyah – beyaz yapımın, biz sinema tutkunlarını yoğun bir nostalji seline sürüklediğini söyleyebilirim.

Seans çakışmalarından dolayı görmek isteyip de göremediğim bazı filmleri vizyonda değerlendirmek dileğiyle, bu güzel etkinliği yaşatmayı sürdüren İKSV yönetimine bir kez daha teşekkür ediyorum.

(18 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gerçek Kimin Umurunda / O da Bir Şey mi

Dünya prömiyerini 54. Rotterdam Film Festivali’nde yapan ‘O da Bir Şey mi’ Pelin Esmer imzasını taşıyor. Sinemamızın inatla film çekmeyi sürdüren bir avuç auteur yönetmeninden biri olan Esmer önceki çalışmalarından aşina olduğumuz irili ufaklı yaşam öykülerine Aliye (Merve Asya Özgür) ile başlıyor. Bir otel odasında mobil telefonun kamerasına konuşurken tanışıyoruz onunla. Genç kız kendini müvekkillerin izinde şehirden şehre koşturan bir avukat olarak tanıtıyor, tecavüz ve cinayet davalarında uzmanlaştığını söylüyor. Yeni bir davayla ilgili olarak yolu Söke’ye düşmüştür. Aniden kapı vurulduğunda onun kat görevlisi olarak çalıştığı mekânda otel odasının gerçek müşterisinin kimliğine bürünmüş olduğunu anlıyoruz.

Aliye hayali hikâyeler anlatmayı seviyor. Bir şekilde içerisine hapsolduğu toksik taşra hayatının sıkıcılığından uzaklaşmak için yapıyor bunları. Her filmini 2 kez izlediği ünlü yönetmen Levent Akgün’ü (Timuçin Esen) bir yıl kadar önce konuğu olduğu Söke Film Festivali’nde heyecanla dinlemiş, hayaller kurmuştur. Şimdi sıra kendi hikâyelerini sinemacının telefonuna seri iletiler halinde atmaya gelmiştir. Boşanmanın eşiğindeki sinemacı önceleri ciddiye almadığı Aliye’nin bitmek bilmeyen mesajlarına tuhaf bir biçimde çekilmeye başlıyor. Yaklaşan yeni festival için önceden söz vermiş olduğu kısa film çalışmasına odaklanmaya çalışırken, Aliye’nin yıkık aile öyküsünü gerçeğin hayallere karıştığı detaylarla dinlemeyi sürdürüyor.

Belgeselcilikten gelen ve belgeselci kumaşını hep diri tutmuş olan Esmer, önceki filmlerindeki gibi, farklı statülerdeki karakterlerin sınıf, yaş, kariyer ayırt etmeksizin hikâyelerini iç içe anlatmayı seven bir sinemacı. Aliye ile Levent’in ortak paydası babalarından kaynaklanan travmatik öykülerine, otelin Aspasia adlı barında kafa bulan kişilerin anlatıları, Levent’in annesi Nigâr Hanım’ın (İpek Bilgin) mutsuz evlilik geçmişi de katılıyor. Barın duvarında silueti asılı Aspasia’nın yani Socrates’e aşkı öğreten ama Perikles’in sevgilisi olmayı seçecek olan baştan çıkarıcı kadının, tarihi Milet harabelerine sinmiş mitolojik söylemiyle öykü dağarcığının ufku daha da genişliyor.

Yönetmen Levent’in ağzından ‘gerçeğin kimsenin umurunda olmadığı’ tezinden hareket eden Esmer’in hikâyeleri bu kadarla da kalmıyor. 1950’lerin sonunda inşa edilmiş, 2019 yılına kadar hizmet vermiş Efes Oteli ve onun girişindeki tarihi Efes Sineması filmin belki de en etkileyici karakteri olarak sinefil hafızasındaki yerini alıyor. Mimar Ziya Nebioğlu’nun imzasını taşıyan tarihi yapının, 2009 yılından beri kapalı olan ama toz toprak atıldıktan sonra koltukları, duvar işlemeleri, balkonu ve localarıyla art deco sanatın eşsiz güzelliğini yansıtan sinema mekânı bu çok karakterli anlatının adeta başrolünü kaparak sinemaseverlerin yüreğine yerleşiveriyor.

Cristi Puiu imzalı ‘Sieranevada’dan hatırladığımız Romanyalı usta görüntü yönetmeni Barbu Bălăşoiu ile çalışan Esmer, titiz yönetmenliği, çok başarılı mekân kullanımı ve özenli sanat yönetimi ile sinemamız için örnek bir çalışmaya imza atmış. Genç yetenek Merve Asya Özgür ve deneyimli Timuçin Esen’e otelin merhum sahibi Ayhan Bey ile tutkulu bir aşk yaşamış, bir dönemin meşhur şimdilerin sönen yıldızı Gülistan’da unutulmaz Nur Sürer, kıyıda iki kadının yer aldığı yağlı boya tablo ile özdeşleşen yönetmenin annesi Nigâr hanıma mükemmel İpek Bilgin hayat vermiş. Levent’in kendi çocukluk travmalarıyla boğuştuğu kısa filminde rol alan Caner’de çocuk oyuncu Oğuz Kara’nın umut veren performansı ve diğer rollerde Sermet Yeşil, Mehmet Ulusoy, Asiye Dinçsoy gibi usta oyuncular kusursuz bir ensemble oluşturmuş.

Peki tüm bu olumlu unsurlara karşın film tam bir başarıya ulaşıyor mu? Bu soruya ne yazık ki evet yanıtını veremiyorum. Tıpkı yönetmen Levent gibi iyi bir hikâye anlatıcısı olan Esmer sabırla dokuduğu hikâyelerinde vadettiklerinin karşılığını veremiyor. Öykü içinde öyküler, onca güzel kadraj ve yoğun emek son tahlilde etkileyici, vurucu sulara ulaşamıyor. Hikâyeler filmin İngilizce adından (And The Rest Will Follow) hareketle ‘bir başlasam devamı gelecek’ çizgisinde sönümlenerek kayboluyor. Film içinde siyah – beyaz kısa film sekansı anlatının en değerli parçası olarak sivriliyor.

(14 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Aşk, Emek, Mücadele ve Dayanışmanın Adıdır Kadın: Elmaslar

Herkesin amacı, bir derdi, bir çözüm yolu, bir çaresi vardır muhakkak; ama başarılı ama değil. Çocukluktan bu yana herkes her an bir şeyler yapmak, yaşatmak, kazanmak için koşturuyor. Yaşamın belki de kaçınılmaz gerçeği…

Ferzan Özpetek, bu koşuşturmayı, bir terzihanede, karakterlerin hepsini tek tek irdeleyerek, her birine -deyim yerindeyse- dokunarak işliyor, filmin adındaki gibi. Hem zaten insanlar birer “elmas” değil midir? Yönetmenin oyuncuların topladığı bir yemekle başlıyor film. (Eskiden bizde olmazdı, nasıl da özenirdik, şimdilerde hazırlık için gerçekten çok zaman ayrılıyor ve çalışmalar çok daha başarılı artık.) Oyuncular senaryoyu okurken kendilerince birbirleriyle de atışıyor. Tabii ki, herkesin derdi kendince… hep olduğu gibi kısıtlı bir zamanda, kısıtlı bir bütçeyle, kısıtlı koşullarda, belki de çok çalışılarak bir filmin kostümleri tamamlanacaktır. Biri rengine, diğeri kesimine, öbürü düğmelerine hatta iliklerine bile takar; olmayanlar için “bir daha dene”mekten başka bir çıkar var mıdır?

Kadınlar başarır!

Sorunlu yönetmenle birkaç yardımcı dışında tümüyle kadınlardan bir kadro oluşturan Özpetek, bir bakıma günümüz dünyasını yansıtıyor. Çok çalışma, az maaş, koca dayağı, kaçan kocanın ardındaki küçük çocuğu bırakacak bir yer olmaması… Terzihanenin yöneticisi, aslında alabildiğine sert, hiç taviz vermeyen ve denilenlerin tam da istenildiği gibi yapılmasını isteyen biridir. Hayatta kalan bir kız kardeşi vardır ve o da yanındadır. Kızının acısından hâlâ sıyrılamamış kız kardeş, içine kapanık, dünyadan umudunu kesmiş gibi görünse de ablasına yardımcı olmaya çalışır, her an. Ablanın, sert görünümünün yanı sıra çalışanlarına nasıl destek olduğunu izleriz (Türk bir kocanın ardında bıraktığı küçük çocuğuyla kalakalan kadın önemli bir ayrıntı; bizi tanımak için). Evden çıktığınızda, işte çalışırken, arkadaşınızla konuşurken ne görüyorsanız, ne hissediyorsanız, neler yaşıyorsanız eksiği var fazlası yok onu izliyoruz.

Ferzan Özpetek, iyi bir gözlemci olduğunu kanıtlıyor. Bu gözlemi sadece hayatla sınırlı değil, işle de ilgili. Nasıl yumuşak, nasıl içten, nasıl duygusal bir dil tutturmuş, inanılmaz. Daha önceki filmlerinden de biliyoruz ki, bu özverili çabası başarıyla taçlanıyor.

Kadınlar en çok cinsellikten konuşuyor ve açlığını duyuyor, o nedenle malzeme taşıyan gençlere sarkıyorlar, gülüşerek. Başarılı olup olmadıkları filmde izlenebilir; tabii, erkeklerin de kadınlardan, bu anlamda, pek farkı yok.

Durum dramı ve/veya komedisi iç içe “Elmaslar”da kameranın özellikle yakın plan çekimleri gerçekten çok başarılı. Ayrıntılarda kayan görüntü, izleyiciyi sanki içine çekiyor. Müziğin yer yer oturmadığı aklıma geliyorsa da genel anlamda; görüntüyle uyumlu. Oyuncular, çok beğendim, işlerini kavramış, yönetmenin beklentisini yansıtıyor; zaten Özpetek sürekli çalıştığı oyuncuları toplamış ekibine… Bir istisna: Bu kez Serra Yılmaz yok. Bir istisna daha ilk kez beyazperdede gördüğümüz genç oyuncu, hakkını vermiş.

Film bizi bize anlatıyor. “Biz tek başımıza hiçbir şeyiz, ama biz her şeyiz” sözü filmin savsözü, bence.

10 Ekim’den başlayarak gösterimde…

(08 Ekim 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dünyayı Değiştirmek Mümkün mü / Savaş Üstüne Savaş

Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın 10. uzun metrajı ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ ile heyecan verici yeni bir sinema mevsimine adım atıyoruz. Geçmiş filmlerinde dönem atmosferini kurmaktaki başarısıyla parmak ısırtan Amerikalı auteur sinemacı ilk kez 21. yüzyıl ahvalini kurguladığı son çalışmasında favori yazarı Thomas Pynchon’ın 1990 yılında yayımlanmış dilimize de çevrilen ‘Vineland’ adlı romanından yola çıkmış. Ancak, edebiyatın gizemli ustasının 80’li Reagan yıllarında geçen dev anlatısını çağımıza hatta biraz daha ötesine taşıyarak dünyanın ve insanlığın uzun bir süreçte hiç de kayda değer bir gelişme göstermediğinin altını çizmek istemiş.

Film, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında otoriteye karşı mücadele veren ‘French 75’ adlı direniş grubunun ABD – Meksika sınır hattındaki Otay Mesa göçmen kampında gözaltında tutulan Meksikalıların serbest kalması için başlattığı harekâtla açılyor. Ekibin Ghetto Pat adıyla anılan patlayıcı uzmanından (Leonardo DiCaprio) kamp çevresini havai fişeklerin eşlik ettiği bir şenlik ateşiyle dağıtması istenirken mesaj açıktır: Sınırların, seçimlerin özgürlüğü ve korkunun bertaraf edilmesi için sonuna kadar mücadele edilecektir. Saldırı sürerken ekibin gözü pek siyahi savaşçısı Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor) komutan Steven J. Lockjaw’in (Sean Penn) karargahına dalıyor. Yüksek adrenalin ikili arasında cinsel çekimi tetiklemiştir. Bu tuhaf ve beklenmedik karşılaşmanın ardından ‘Yaşasın Devrim’ sloganıyla bankalar soyuluyor, kürtaj yasasına red oyu veren senatörün ofisi havaya uçuruluyor. Olaylar zinciri Adalet Sarayı’na bomba yerleştirilmesine geldiğinde, yüzbaşı Lockjaw garip bir tutkuyla çekildiği siyahi militanın yaptıklarını görmezden gelecek ve hakimiyetin kadında olduğu tutkulu cinsel birliktelikleri Perfidia’nın hamile kalmasıyla sonuçlanacaktır.

Sadık partneri Ghetto Pat’ın uyarılarına aldırış etmeksizin nerdeyse doğurmak üzereyken bile silahlarla ilişkisinden feragat etmeyen Perfidia için işler her zaman yolunda gitmiyor. Polis devleti örgütü dağıtırken hapiste geçecek 30 – 40 yıla karşılık devrim arkadaşlarını ispiyonlayan siyahi militan tanık koruma programının ona sunduğu güvenceyle yeni bir yaşama doğru ortadan kayboluveriyor. Ted Kramer misali (bkz. Kramer vs. Kramer, 1979) küçücük çocukla bir başına kalan Pat, örgütten dostlarının yardımıyla sınır bölgesine yakın ücra Baktan Cross’a yerleşecek, geçen yıllar içinde küçük Willa (Chase Infiniti) genç kızlığa adım atarken, yeni ismiyle Bob Ferguson iki kişilik ailenin güvenliği için etliye sütlüye karışmadığı sakin ancak her an tetikte olduğu bir yaşamı seçecektir.

Aradan geçen süre içinde albaylığa terfi etmiş ve ‘French 57’yi çökerttiği için onur madalyasıyla ödüllendirilmiş olan Lockjaw, savaş alanındaki başarısından (!) sivil hayatta da yararlanmak isteyen (‘Noel Akıncıları Kulübü’ olarak dilimize çevirebileceğimiz) ‘Christmas Adventurers Club’ adında beyaz elitist bir ırkçı teşkilata üyesi olması için davet alıyor. Farklı ırklardan, dinlerden (buna Yahudiler de dahil) kişileri dışlayan, kendilerinden olmayanları deli, bozguncu ya da pislik olarak niteleyen bu beyaz üstünlükçü organizasyonun sorularını tek tek yanıtlıyor eski asker. Ancak örgüt elemanlarından Junglepussy’nin (Shayna McHayle) yıllar önceki polis tutanağında belgelenmiş olan Perfidia’nın melez bebeğinin babası olduğu gerçeğinin ortaya çıkma tehlikesine karşı harekete geçmesi gerekmektedir. Geçmişiyle yüzleşmek durumunda kalan savunma hattındaki Bob ise göz bebeği kızını korumak için ölümcül bir karşı mücadeleye girmek zorundadır.

Stanley Kubrick ve Robert Altman gibi ustaların takipçisi olan Anderson’ın 2,5 saati aşan dev eserini çağdaş dünyanın bekçisi ABD’nin bugünü ve geleceği üzerine bir uyarı olarak görmek mümkün. Amerikalı sinemacı senaryo metnini Donald Trump’ın ikinci başkanlığını kazanmasından önce tamamlamış olsa bile, geleceği görmek için kahin olmaya pek de gerek olmayan çağımızda, millet olarak bizlerin de buram buram yaşadığı, özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter ve baskıcı bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. Upton Sinclair uyarlaması ‘Kan Dökülecek / There Will Be Blood’ (2007) ile geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreği boyunca petrolle semiren Amerikan kapitalizminin yükselişini anlatan Anderson, ‘The Master’da (2012) İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara çevirir kamerasını. Medyadan kendini çok iyi sakladığı için nerede yaşadığı bilinmeyen ve çağımızın

Salinger’ı diye anılan Pynchon’dan ilk uyarlaması ‘Gizli Kusur / Inherent Vice’da (2014) 70’ler kültürel paranoya yıllarının sinemasal karşılığının peşine düşer. 1980’ler Reagan dönemi karmaşasını günümüze taşıyan son şaheserinde bu kez zamanın ABD ve insanlık adına pek bir şeyi değiştiremediğinin saptamasına girişiyor. Bob’ın kızının tarih öğretmeni ile olan konuşmasının yer aldığı enfes sekansta odanın duvarlarında portreleri asılı eski devlet başkanlarından Teddy Roosevelt’in 20. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmek isteyen Filipinler halkına uyguladığı vahşi soykırımdan söz ediyor. Köle ticaretini başlatmış M. Benjamin Franklin’in ipliğini pazara çıkarıyor. Geçmişten Klu-Klux Klanın günümüzde takım elbiseler içinde boy gösteren güç sahibi yeni temsilcilerini kurgusal ‘Noel Akıncıları’ adıyla alaycı acı bir gülüş eşliğinde teşhir ediyor.

Kılı kırk yaran, eserinin her bir karesinin kontrolünden çıkmasına izin vermeyen sinemacı, görüntü yönetmeni Michael Bauman ile birlikte akıcılığını hiç yitirmeyen, 70’li yılların isyankâr ‘grunge’ tarzına yakın bir görselliği yakalamış. Antolojilere geçecek harika geniş çekimlerin yanı sıra karakterlerin ruh hallerini deşifre eden bolca yakın plan kullanmış. 70’li yıllarda bizde ‘Ölüm Noktası’ adıyla gösterilmiş ‘Vanishing Point’ın ünlü araba ile takip sahnesini andıran final bölümüyle heyecanı doruğa çıkarmak istemiş. Jonny Greenwood’un modern müzik çalışması, alçalıp yükselen piyano vuruşlarıyla bir gerilim metronomu gibi aksiyon sahnelerine eşlik etmiş.

Bugün geldiği 55 yaşında aktris eşi Maya Rudolph ve 4 çocuğuyla birlikte zaman zaman kaotik hale bürünebilen özel hayatından esinlenmeleri 2017 yapımı ‘Phantom Thread’e gizli dikişler olarak dokumuş olan sanatçı, bu defa heyecan yüklü anlatısına paralel olarak Bob – Willa ilişkisinden yola çıkarak baba – evlat bağlılığının ve ebeveyn sorumluluğunun hassasiyetini özenle filmin dokusuna özenle katıyor. Bir kez daha çok sağlam iyi oyuncularla çalışmış. ‘Titanic’in kalp çalan genç aşığını ya da ‘Diriliş / The Revenant’ın vahşi savaşçısını bu defa endişeli bir ebeveyn olarak izlemek keyifli. Willa’nın karate hocası ‘Sensei’ Sergio St. Carlos’da Meksikalı ünlü oyuncu Benicio del Toro göz kamaştırıyor ama filmin en vurucu performansı Oscar ödülleri akşamında favorilerden biri olacağını düşündüğüm Sean Penn’den geliyor.

‘Savaş Üstüne Savaş’ı Amerika’nın kendisiyle, kendi çocukları ile giriştiği savaşın öyküsü olarak tanımlıyor Anderson. Aradan birkaç asır da geçse bertaraf edilemeyen adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor. Ama o denli umutsuz da değil. TV’de izlediği Gillo Pontecorvo filmi ‘Cezayir Savaşı / La Battaglia di Algeri (1966)’ ile nostalji yapan DiCaprio kendi kuşağının dünyayı değiştiremediğini başı öne eğik kabulleniyor ama usta yönetmenimiz Wilma özelinde mücadeleyi, direnişi sürdürecek olan genç kuşaklara olan umudunu koruyor.

(01 Ekim 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Benim İçin Ölür müsün / September Says

Genç kadın yönetmenlerin dünya sinemasındaki ağırlığı giderek artıyor. Dünya prömiyerini 77. Cannes Film Festivali’nde yapan ‘September Says’ bunun çarpıcı yeni örneklerinden biri. Birbirine derinden bağlı iki kız kardeşin hikâyesini izlediğimiz filmin yönetmeni Ariane Labed’i oyuncu olarak rol aldığı ve Venedik’te en iyi kadın oyuncu Volpi kupasını aldığı 2010 yapımı Athina Rachel Tsangari filmi ‘Attenberg’ ile tanımıştık. Sonrasında, gerçek hayatta eşi olan Yorgos Lanthimos’un ‘Köpek Dişi’, ‘Alpler’ ve ‘The Lobster gibi filmlerinde oyuncu olarak izlemeyi sürdüreceğimiz Fransız asıllı sinemacının bu ilk uzun metrajı absürd Yunan Dalgası akımı deneyiminin izlerini taşıyor.

İngiliz yazar Daisy Johnson’ın 2020’de yayımlanmış ‘Sisters’ adlı gotik romanından sinemaya uyarlanan film, yalnızca 10 ay arayla dünyaya gelmiş September (Pascale Kann) ve July’ın (Mia Tharia) hikâyesi üzerinden ergenlik ve genç kızlığa karanlık ve sıra dışı bir bakışla yaklaşıyor. Okul ve arkadaş çevresinde dışlanan kız kardeşler, sadece kendilerinin anladığı bir dille dış dünyayla aralarına bir mesafe koymuştur. Bu ilişki dinamiğinde ipler 16 yaşındaki büyük kardeşin elindedir. July kendisini akran zorbalığına karşı koruyup gözeten öfkeli ve saldırgan ablasının sözünden dışarı çıkmaz. Buna karşılık diğeri onun kendisine olan şaşmaz itaatini her daim teste tabi tutar. July pek gönüllü olmasa da onu kollayan ablasının hükümran taleplerini yerine getirir. İş ‘elini öpmek’, ‘dansetmek’ gibi zararsız isteklerden dozu giderek artan ‘bir dolu kavanoz mayonezi bitirmek’, tokat atmak’, ‘boğazını hafifçe kesmek’ gibi zorlayıcı emirlere kadar varır. Öyle ki küçük kardeş seçim yapmak gerekirse September için ölmeyi dahi kabul etmeye mecbur kalacaktır.

‘Kontrol’ teması bir kez daha tüm ihtişamıyla sahnededir. Labed, yerleşik toplum düzeni ile dikte edilmiş çekirdek aile kurumunun birey üzerindeki tahakkümünü sürrealist bir mizah işleyen Lanthimos’a nazire olarak ‘Köpek Dişi’ni andıran ev ortamında efendi – köle ilişkisini devreye sokar. Lakin bu düzende baba mevcut olmayıp, genç kızlar annneleri ile birlikte yaşamaktadır. Kızlarının sorumluluğunu üzerine almaktan ziyade onlara bir arkadaş gibi yaklaşan Hint asıllı Sheela (Rakhee Thakrar) kendi şeytanlarıyla yüzleşmenin, depresif tatminsizliğinin derdindedir daha çok. İlk bölümü tamamlarken, fırtınalı meşum bir geceye tanıklık ederiz. September, gizlice hoşlandığı bir oğlanın ağzından atılmış mesajlarla tuzağa düşürülen kardeşinin öcünü almak için elinde bıçak okul arkadaşları ile kavgaya tutuşmaya hazırlanırken ekran kararır. Yaşananların gerçek mi yoksa hayal ürünü olup olmadığı açık uçlu sürpriz finalde izleyicinin sübjektif yorumuna kalmıştır artık.

Yönetmenin 16 mm çektiği ilk bölümde genç kızların sıkışmışlığını, July’ın sinmiş itaatkârlığını izliyoruz. Ailecek alınmış bir kararla okuldan ayrılan kızların Sheela ile birlikte babaannenin İrlanda kıyılarındaki köy evine gittikleri ikinci bölümde ekran genişleyerek nefes almaya başlıyor. Bu fasılda, değişen algılarına paralel olarak July’nin doğanın göbeğinde özgürlük arayışı devreye giriyor. Sahilde kendisine yakınlık gösteren yörenin gençlerinden John ile (Cal O’Driscoll) ilk cinsel deneyimini yaşayacak olan July, ablasının dediğim dedik otoritesine direnirken, ‘İlgi Alanı / Zone of Interest’ ile Oscar kazanan Johnnie Burn’ün tekinsiz ses tasarım çalışması destekli olaylar zinciri öfke ve şiddet patlaması eşliğinde şok edici finale doğru yol alacaktır.

Bireyler arasında güç dengesinin sürekli değiştiği, baştaki çocuksu oyunların yerini ölümcül hallere bıraktığı yapım, karanlık bir büyüme öyküsünün yanı sıra, kadınlık hallerine, dişil arzularla başa çıkmak üzerine ilginç gözlemler sunuyor. Sheela’nın uzak İrlanda kasabasının barından ayarladığı bir adamla yaşadığı cinsellik, bir ihtiyacın tatminini son derece doğal ve şefkatli ayrıntılarla perdeye aktarırken, annenin kızlarını beyaz pudra sürülmüş yüz ve bir örnek giysiler içinde fotoğrafladığı açılış sahnesi, Stanley Kubrick’in ‘Cinnet / The Shining’indeki hayalet ikizlere açık göndermeyle, ta en başından ürkünç bir şeylerin gelmekte olduğunu haberliyor.

Eğlenceli anlar da içeren, olağan ile kabûl edilemeyen arasındaki çizginin muğlâklaştığı toksik ve manipülatif bir büyüme hikâyesi çerçevesinde kadınlık halleri üzerine çok ilginç detaylarla bezeli, bizde vizyona girmeyen, yanlış hatırlamıyorsam ülke içi festivallerin programlarına da alınmamış olan bu güzel film MUBI sunumuyla izlenebiliyor. Kaçırmayın derim.

(30 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dar Alanda Catwalk Hayalleri / Toksik

Dünya prömiyerini, Altın Leopar (Pardo d ‘Oro) ile ödüllendirildiği 77. Locarno Film Festivali’nde yapan ‘Toksik / Akiplėša’ heyecan uyandırıcı yeni bir yönetmeni muştuluyor. Avrupa Filmleri Ödülleri’nde saygın ‘Keşif’ bölümünün adayı da olan Saulė Blivaitė’nin ilk uzun metrajı, Litvanya’nın gözlerden ırak kasvetli sanayi bölgesindeki hayatlar üzerine. Film boyunca yüzünü hiç görmediğimiz ilgisiz annesi tarafından yaşlı büyükannesinin yaşadığı kasabaya postalanan 13 yaşındaki Marija (Vesta Matulytė) burada akran zorbalığına uğruyor. Uzun boylu güzel bir kız olmasına rağmen doğuştan aksayan ayağı ve içine kapanıklığı nedeniyle alay konusu oluyor. Yüzme havuzunun soyunma odasındaki dolaptan pantolonunun çalınmasıyla aynı yaştaki Kristina (Ieva Rupeikaitė) ile çatışmayla başlayan ilişkisi sonrasında sırların paylaşıldığı sıcak bir arkadaşlığa dönüşüyor.

Oto tamircisi babası Ŝarūnas (Giedrus Savickas) ile küçük evlerinde yaşayan Kristina gelecek hayallerini paylaştığı Marija ile birlikte Japonya; kore gibi uzak diyarlarda istihdam edilmek üzere modellik eğitimi veren okulda şanslarını denemeye karar veriyorlar. Bu lanet kasabadaki sıkışık yaşamdan kurtulmak için belki de tek şanslarının bu olduğunu düşünüyorlar. Endamı ve güzelliğinin Marija’nın doğuştan gelen aksaklığını kapatabilecektir belki, ancak nispeten kısa boyu ve fazla albenisi olmayan fiziğiyle bu çetin sınavdan başarıyla çıkmak için daha da ileri gidecektir Kristina. Babasının ‘buradan kurtulmak için elinden ne geliyorsa yap!’ öğüdü doğrultusunda, okulun gerekli harcamaları için yaşlı adamları ‘masaj’ kisvesi altında eğlendirmeyi kabullenir, ve tıpkı ‘Çirkin Üvey Kardeş’in beyaz atlı prensiyle mutluluğa erme düşleri kuran Elvira’sı gibi daha da zayıf olabilme uğruna illegal sitelerde satılan tenya yumurtası haplarını içecek kadar gözünü karartır.

Genç yönetmen hikâyeden ziyade atmosferi ön plana taşıyan özenli belgesel bakışıyla dikkat ediyor. Bugün Litvanya, Rusya, Ukrayna ya da benzer ülkelerde yokluğun ve yoksulluğun kısırdöngüsünü kırmak, hurdaya dönmüş kasabalardan kurtulmak için mücadele eden çocuk yaştaki kızların evrensel sorununu işlerken, izleyicinin kolayca tahmin edebileceği trajik rastlantılara, sektörün bilinen yoz ayrıntılarına fazlaca girmeden, deneyimli görüntü yönetmeni Vytautas Katkus’un çarpıcı kadrajları eşliğinde çetin bir hayatta kalma mücadelesini perdeye taşıyor. Bu nedenle yakın çekimler yerine, ağırlıklı olarak uzun geniş planlar tercih edilmiş. İzleyici bir röportaj kamerası titizliğiyle atmosferin içine çekilirken, dar alanda catwalk hayalleri kuran genç bedenlerin tepeden bir çekimle tenyayı andırır biçimde spiral dizilişi yürek burkuyor.

Dişe dokunur bir sanat etkinliğinin olmadığı benzer çorak bir kasabada büyümüş olan Litvanyalı sinemacı bu iç daraltıcı toksik atmosferi kanlı canlı inşa ederken o denli karamsar değil. Belirsiz bir geleceğe doğru yol alırken yeni yetme karakterlerinin genç enerjileri ile yaşama tutunacak olmaları umudunu koruyor. Filmin özgün adı, etrafta ipe sapa gelmez haylazlıklar yapan çocuklar için yaşlı teyzelerin kullandığı tam çevirisi yapılamayan deyişlerden biriymiş. Bu doğrultuda, Marija, Kristina ve diğerleri boş beton hurdalıklarda her türlü yoksunluğa karşın yaşamdan paylarını almaya kararlı gözüküyorlar.

*Ankara Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan, İstanbul Modern Sinema programında yer almış olan yapım halen MUBI’de gösterilmektedir.

(23 Eylül 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kalabalık İçinde Yalnızlık / Ada

‘Ada / Islands’ projesinin ortaya çıkışı yönetmen Jan-Ole Gerster’in kişisel deneyimlerinden kaynaklanmış. Alman sinemacı Kanarya adalarının en büyüğü olan ‘Fuerteventura’yı yıllar önce ziyaret ettiğinde tek hedefinin soğuk ve sürekli yağmurlu Berlin’in karanlık atmosferinden sıcak bir iklime kaçmak olduğunu söylüyor. Turistik otellerle çevrili olmasına rağmen esrarını ve bilinmezliğini muhafaza eden volkanik adalar kuşağı onda bu uzak diyarda film yapma arzusu uyandırmış. Bizzat kaleme aldığı öykünün ana karakterini oluştururken, kaldığı odanın balkonu altında boylu boyunca uzanan kortta sabahtan akşama ders veren tenis hocasından ilham almış.

Filmin hipnotik açılış sahnesinde sabaha karşı adanın uzak sahilinde kum tepecikleri üzerinde gözlerini açan Tom (Sam Riley) ile tanışıyoruz. Yine akşamdan kalmadır. Kameranın sola kaydırmasıyla lüks bir yolcu gemisini andıran otel görüntüye girer. Sabah erken saatteki dersine yetişmek üzere hazırlanan Tom, tenis toplarını koyduğu silindir kutuların birinden çıkardığı içkisinden birkaç yudum daha alır ve günlük rutinine başlar.

40’lı yaşlarındaki Tom’un gençliğinde gelecek için ümit veren bir sporcu olduğunu ve omzundan geçirdiği sakatlık nedeni ile profesyonel tenis kariyerine veda etmek zorunda kaldığını sonradan öğreniriz. Belli ki yaşadığı hayal kırıklıkları onu sorumsuz ve hedonistik bir yaşam sürdüğü bu ücra adaya savurmuştur. Tom’un rutini üç kişilik bir İngiliz ailenin otele gelişiyle bozulacaktır. Ders verdiği kişiler ile her zaman sakin ve güler yüzlü bir ilişki kuran Tom, sıkışık programı içinde 7 yaşındaki oğluna ders saati ayırmasını rica eden, hatta iki misli para ödemeyi teklif eden Anne’i (Stacey Martin) kırmayacak, kocası Dave (Jack Farthing) ile samimi bir dostluk kuracak, ailenin otelde manzaralı bir odaya çıkmalarına aracılık ederken, onları adanın pek bilinmeyen gizemli geçmişine dair bir geziye çıkaracaktır. Karı kocanın ikinci çocuk meselesi yüzünden küçük bir tartışma yaşadığı gecenin ilerleyen saatlerinde Dave’in ısrarı ile adanın ünlü gece kulübünde içkiye ve cümbüşe dalan Tom, ertesi sabah bir plaj şezlongunda gözünü açtığında Dave’in kayıp olduğunu öğrenecektir. Arama kurtarma çalışmaları sırasında Dave’in ailesine sahip çıkan tenis öğretmeni, Anne ile yakınlaşırken, genç kadının başından beri jestleri ile imaya çalıştıklarıyla kendi geçmişini ve yaşam tercihlerini sorgulamaya başlayacaktır.

Lawrie Doran ve Blaž Kutin ile ortaklaşa kaleme aldığı senaryodan yola çıkan Gerster, sıcak Akdeniz adasında kişisel ‘L’Avventura’sını çekmiş. Özgün adının tam çevirisi ile ‘Adalar’ kalabalık ve eğlencenin ortasında her bireyin kendi adacığına çekilmesi ve kendi yalnızlığı ile başa çıkmaya çalışmasını simgeliyor. Gerster’in filmi üstad Antonioni’nin öyküsü denli sırrına erişilmez değil gerçi ancak ultra geniş Cinemascope tercihin daha bir altını çizdiği bir ‘bireysel yoksunluk’ duygusu iyi yakalanmış. Burhan Qurbani’nin 2020 yapımı ‘Berlin Alexanderplatz’ından hatırladığımız Rus asıllı Dascha Dauenhauer’in hipnotik atonal müziğinden beslenen yapım gizemli kara film atmosferini varoluşçu ana teması ile özenle kaynaştırıyor.

Gerster ana karakterini canlandıran oyuncu seçiminde de turnayı gözünden vurmuş. 2007 yapımı Anton Corbijn filmi ‘Control’ ile profesyonel kariyerini başlatan, post-punk efsanesi Joy Division grubunun vokalisti Ian Curtis’in hızlı yükselişi ve 24 yaşında intiharı ile sonuçlanan trajik kısa yaşam öyküsündeki performansı ile büyük ümitler bağlanan Sam Riley, sonrasında beklenen ivmeyi yakalayamamış ve ikinci sınıf rollerle yetinmek durumunda kalmıştı. Riley’nin bir zamanlar İspanya’nın tenis devlerinden Rafael Nadal ile çekişmeli bir maça çıktığı rivayet edilen, kendisine ‘Ace’ lâkabı takılmış tenis hocası Tom ile benzeşen yaşam yolculuğu bu açıdan filme ayrı bir anlam katıyor. 45 yaşındaki Riley rolüne asılmış, alnındaki çizgiler derinleşse de, hırıltılı sesi ve kaygısız duran tedirgin bakışlarıyla rolünün hakkını vermiş.

Gerster’ın filmi açık uçlu kapanıyor. Anne’in Tom ile bir geçmişi olup olmadığı hakkında kafamızda soru işaretleri dolaşırken, polisiye tadında yol alan bu gizemli serüvenden kesin yanıtlar almıyoruz belki ama eylemsizliği kıran enerjisinden etkileniyoruz.

(21 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com