Çağımızın tartışmasız en ilgiye değer yaratıcılarından Paul Thomas Anderson’ın 10. uzun metrajı ‘Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’ ile heyecan verici yeni bir sinema mevsimine adım atıyoruz. Geçmiş filmlerinde dönem atmosferini kurmaktaki başarısıyla parmak ısırtan Amerikalı auteur sinemacı ilk kez 21. yüzyıl ahvalini kurguladığı son çalışmasında favori yazarı Thomas Pynchon’ın 1990 yılında yayımlanmış dilimize de çevrilen ‘Vineland’ adlı romanından yola çıkmış. Ancak, edebiyatın gizemli ustasının 80’li Reagan yıllarında geçen dev anlatısını çağımıza hatta biraz daha ötesine taşıyarak dünyanın ve insanlığın uzun bir süreçte hiç de kayda değer bir gelişme göstermediğinin altını çizmek istemiş.
Film, faşist bir polis devleti olarak çizilmiş günümüz Amerika’sında otoriteye karşı mücadele veren ‘French 75’ adlı direniş grubunun ABD – Meksika sınır hattındaki Otay Mesa göçmen kampında gözaltında tutulan Meksikalıların serbest kalması için başlattığı harekâtla açılyor. Ekibin Ghetto Pat adıyla anılan patlayıcı uzmanından (Leonardo DiCaprio) kamp çevresini havai fişeklerin eşlik ettiği bir şenlik ateşiyle dağıtması istenirken mesaj açıktır: Sınırların, seçimlerin özgürlüğü ve korkunun bertaraf edilmesi için sonuna kadar mücadele edilecektir. Saldırı sürerken ekibin gözü pek siyahi savaşçısı Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor) komutan Steven J. Lockjaw’in (Sean Penn) karargahına dalıyor. Yüksek adrenalin ikili arasında cinsel çekimi tetiklemiştir. Bu tuhaf ve beklenmedik karşılaşmanın ardından ‘Yaşasın Devrim’ sloganıyla bankalar soyuluyor, kürtaj yasasına red oyu veren senatörün ofisi havaya uçuruluyor. Olaylar zinciri Adalet Sarayı’na bomba yerleştirilmesine geldiğinde, yüzbaşı Lockjaw garip bir tutkuyla çekildiği siyahi militanın yaptıklarını görmezden gelecek ve hakimiyetin kadında olduğu tutkulu cinsel birliktelikleri Perfidia’nın hamile kalmasıyla sonuçlanacaktır.
Sadık partneri Ghetto Pat’ın uyarılarına aldırış etmeksizin nerdeyse doğurmak üzereyken bile silahlarla ilişkisinden feragat etmeyen Perfidia için işler her zaman yolunda gitmiyor. Polis devleti örgütü dağıtırken hapiste geçecek 30 – 40 yıla karşılık devrim arkadaşlarını ispiyonlayan siyahi militan tanık koruma programının ona sunduğu güvenceyle yeni bir yaşama doğru ortadan kayboluveriyor. Ted Kramer misali (bkz. Kramer vs. Kramer, 1979) küçücük çocukla bir başına kalan Pat, örgütten dostlarının yardımıyla sınır bölgesine yakın ücra Baktan Cross’a yerleşecek, geçen yıllar içinde küçük Willa (Chase Infiniti) genç kızlığa adım atarken, yeni ismiyle Bob Ferguson iki kişilik ailenin güvenliği için etliye sütlüye karışmadığı sakin ancak her an tetikte olduğu bir yaşamı seçecektir.
Aradan geçen süre içinde albaylığa terfi etmiş ve ‘French 57’yi çökerttiği için onur madalyasıyla ödüllendirilmiş olan Lockjaw, savaş alanındaki başarısından (!) sivil hayatta da yararlanmak isteyen (‘Noel Akıncıları Kulübü’ olarak dilimize çevirebileceğimiz) ‘Christmas Adventurers Club’ adında beyaz elitist bir ırkçı teşkilata üyesi olması için davet alıyor. Farklı ırklardan, dinlerden (buna Yahudiler de dahil) kişileri dışlayan, kendilerinden olmayanları deli, bozguncu ya da pislik olarak niteleyen bu beyaz üstünlükçü organizasyonun sorularını tek tek yanıtlıyor eski asker. Ancak örgüt elemanlarından Junglepussy’nin (Shayna McHayle) yıllar önceki polis tutanağında belgelenmiş olan Perfidia’nın melez bebeğinin babası olduğu gerçeğinin ortaya çıkma tehlikesine karşı harekete geçmesi gerekmektedir. Geçmişiyle yüzleşmek durumunda kalan savunma hattındaki Bob ise göz bebeği kızını korumak için ölümcül bir karşı mücadeleye girmek zorundadır.
Stanley Kubrick ve Robert Altman gibi ustaların takipçisi olan Anderson’ın 2,5 saati aşan dev eserini çağdaş dünyanın bekçisi ABD’nin bugünü ve geleceği üzerine bir uyarı olarak görmek mümkün. Amerikalı sinemacı senaryo metnini Donald Trump’ın ikinci başkanlığını kazanmasından önce tamamlamış olsa bile, geleceği görmek için kahin olmaya pek de gerek olmayan çağımızda, millet olarak bizlerin de buram buram yaşadığı, özgürlüklerin tutsak edildiği totaliter ve baskıcı bir gelecek tehlikesine dikkat çekiyor. Upton Sinclair uyarlaması ‘Kan Dökülecek / There Will Be Blood’ (2007) ile geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreği boyunca petrolle semiren Amerikan kapitalizminin yükselişini anlatan Anderson, ‘The Master’da (2012) İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara çevirir kamerasını. Medyadan kendini çok iyi sakladığı için nerede yaşadığı bilinmeyen ve çağımızın
Salinger’ı diye anılan Pynchon’dan ilk uyarlaması ‘Gizli Kusur / Inherent Vice’da (2014) 70’ler kültürel paranoya yıllarının sinemasal karşılığının peşine düşer. 1980’ler Reagan dönemi karmaşasını günümüze taşıyan son şaheserinde bu kez zamanın ABD ve insanlık adına pek bir şeyi değiştiremediğinin saptamasına girişiyor. Bob’ın kızının tarih öğretmeni ile olan konuşmasının yer aldığı enfes sekansta odanın duvarlarında portreleri asılı eski devlet başkanlarından Teddy Roosevelt’in 20. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmek isteyen Filipinler halkına uyguladığı vahşi soykırımdan söz ediyor. Köle ticaretini başlatmış M. Benjamin Franklin’in ipliğini pazara çıkarıyor. Geçmişten Klu-Klux Klanın günümüzde takım elbiseler içinde boy gösteren güç sahibi yeni temsilcilerini kurgusal ‘Noel Akıncıları’ adıyla alaycı acı bir gülüş eşliğinde teşhir ediyor.
Kılı kırk yaran, eserinin her bir karesinin kontrolünden çıkmasına izin vermeyen sinemacı, görüntü yönetmeni Michael Bauman ile birlikte akıcılığını hiç yitirmeyen, 70’li yılların isyankâr ‘grunge’ tarzına yakın bir görselliği yakalamış. Antolojilere geçecek harika geniş çekimlerin yanı sıra karakterlerin ruh hallerini deşifre eden bolca yakın plan kullanmış. 70’li yıllarda bizde ‘Ölüm Noktası’ adıyla gösterilmiş ‘Vanishing Point’ın ünlü araba ile takip sahnesini andıran final bölümüyle heyecanı doruğa çıkarmak istemiş. Jonny Greenwood’un modern müzik çalışması, alçalıp yükselen piyano vuruşlarıyla bir gerilim metronomu gibi aksiyon sahnelerine eşlik etmiş.
Bugün geldiği 55 yaşında aktris eşi Maya Rudolph ve 4 çocuğuyla birlikte zaman zaman kaotik hale bürünebilen özel hayatından esinlenmeleri 2017 yapımı ‘Phantom Thread’e gizli dikişler olarak dokumuş olan sanatçı, bu defa heyecan yüklü anlatısına paralel olarak Bob – Willa ilişkisinden yola çıkarak baba – evlat bağlılığının ve ebeveyn sorumluluğunun hassasiyetini özenle filmin dokusuna özenle katıyor. Bir kez daha çok sağlam iyi oyuncularla çalışmış. ‘Titanic’in kalp çalan genç aşığını ya da ‘Diriliş / The Revenant’ın vahşi savaşçısını bu defa endişeli bir ebeveyn olarak izlemek keyifli. Willa’nın karate hocası ‘Sensei’ Sergio St. Carlos’da Meksikalı ünlü oyuncu Benicio del Toro göz kamaştırıyor ama filmin en vurucu performansı Oscar ödülleri akşamında favorilerden biri olacağını düşündüğüm Sean Penn’den geliyor.
‘Savaş Üstüne Savaş’ı Amerika’nın kendisiyle, kendi çocukları ile giriştiği savaşın öyküsü olarak tanımlıyor Anderson. Aradan birkaç asır da geçse bertaraf edilemeyen adaletsizliğin, önü alınamayan ırkçı insanlık ayıbının altını çiziyor. Ama o denli umutsuz da değil. TV’de izlediği Gillo Pontecorvo filmi ‘Cezayir Savaşı / La Battaglia di Algeri (1966)’ ile nostalji yapan DiCaprio kendi kuşağının dünyayı değiştiremediğini başı öne eğik kabulleniyor ama usta yönetmenimiz Wilma özelinde mücadeleyi, direnişi sürdürecek olan genç kuşaklara olan umudunu koruyor.
(01 Ekim 2025)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com







