Kategori arşivi: Yazılar

Çalışmayan Ama Çalan Telefon

… boşlukta yankılanır sesi ve nasıl tedirgin eder insanı, nasıl da korkutur! Çocukluk kâbusu gibi… Gerilim ve korku filmlerini beğeniyorsanız, bu filmi seveceksiniz. Basit, yoğun, yalın, kısa ve güçlü.

13 yaşında bir çocuk; alkolik baba, küçük bir kız kardeş arasında hayaller dünyasına dalınca hem okulda hem de mahallede dışlanır. Kentte kaçırılan çocuklar vardır, akıbeti bilinmeyen… “Gaspçı”, yani çocuk kaçıran bilinse de ne tanınır ne de bulunabilir. Öykünün gelişinden belli ki o çocuk da kaçırılacaktır ve öykümüz öyle başlayacak…

1970’li yılların en büyük kâbusu, bizim için değilse de Amerika için, çocuk kaçırma olaylarıdır. Doğal olarak, herkesi ürküten bu durum yaşamı da belirler. Yönetmen Scott Derrickson, çocuk kaçırma olaylarını, biraz da gizli olarak yaşamın odağında yer alan şiddete bağlıyor. Çocuklar arasında inanılmaz bir şiddet yaşanıyor. Birbirlerini öldüresiye dövüyorlar. Belki de bu çocuk kaçırma olayları, onları bu şiddet sarmalından korumak amacıyla artmıştır, araştırmacıların bilebileceği bir şey.

Merak, heyecan, ürperti sinema için de bulunmaz bir kaynaktır. Buna da bağlı olarak fantastik filmler izleyicinin ilgisini çeker. “Siyah Telefon”da merakın ve gizemin odağında o çalışmayan ama çalan telefon bulunuyor; ilk ilgi odağı… İyi öykü, iyi yönetmen, iyi oyuncular (Finney’de Mason Thames, Gwen’de Madeleine McGraw, babada Jeremy Davies ve tabii, Gaspçı’da Ethan Hawke) ile kuşkusuz çok ilgi çekecektir. Gwen’in gördüğü rüyalara babasının şiddet kullanarak gösterdiği tepki filmin diğer gizemli yanı, çünkü polis inanıyor küçük kıza. Daha önce kaçırılan çocukların o çalışmayan ama çalan telefonla yönlendirdiği Finney, giderek kendine güvenecek ve Gaspçının karşısına dikilecektir. Burada, ‘80ler dizisinin unutulmaz repliği “icat çıkarma”yı, buna da bağlı olarak Rasim Öztekin’i (alkışlar sarsın doğanın kucağında da) anımsamamak elde değil. Finney, kendince denemeler yapan bir çocuk, her ne kadar arkadaşları tarafından dışlansa da… O denemelerinin yararını görecektir.

Filmin, dönemin atmosferini yansıtması açısından rengi, ışığı hatta formatı (bir kısmı “süper 8” ile çekilmiş) iyi düşünülmüş ve başarıyla kotarılmış. Fantastik filmler, gerçeklik duygusu izleyiciye yansıdığı ölçüde başarıya ulaşır. Pandemiyle birlikte yaşamımıza ortak olan maskeler “Gaspçı”nın haletiruhiyesini yansıtıyor. Sahi, o maskelerle yeni fantastik filmler izleyecek miyiz?

Siyah Telefon (The Black Phone), fantastik, korku, gerilim, Yönetmen: Scott Derrickson, Senaryo: Scott Derrickson & C. Robert Cargill, Oyuncular: Mason Thames, Madeleine McGraw, Jeremy Davies, James Ransone ve Ethan Hawke… 24 Haziran 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(23 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Babayı Öldürmek

Alexander Sokurov’un yetenekli öğrencileri ilgiye değer filmler üretmeyi sürdürüyor. ‘Uzun Kız / Dylda’ ile beğenimizi kazanmış olan Kafkasyalı Kantemir Balagov’un ardından aynı yöreden Kira Kovalenko, geçtiğimiz yıl dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da ödüllendirilen ikinci uzun metrajı ‘Yumrukları Gevşetmek / Razzhimaya Kulaki’ ile sinemalarımıza konuk oldu. Film, Kuzey Kafkasya’nın ücra bölgesinde yaşayan Ada’nın babasının boğucu baskısından kurtulmak için verdiği özgürlük mücadelesi üzerinden ilerliyor. Gürcistan ve Çeçenistan ile komşu olan, yeşilden yoksun kasvetli maden kasabasında hayat tek düzedir. Annenin hayatta olmadığı patriyarkal düzende sıkışmıştır genç kız. Baba evin hakimidir. Yarım akıllı erkek kardeş annesiymiş gibi bağlıdır ona. Başkent Rostov’a kapak atarak kendini kurtarmış ağabeyi Akim’in onu bu mezbeleden kurtarma umudu ile yaşamını sürdürür Ada. Çalıştığı küçük markete mal getiren Tamik’in kendisine yakınlaşmasına sırf evden kurtulmak için karşılık verir.

Yaşadıkları küçük dairenin tek anahtarını elinde tutan baba evin hakimidir. Genç kızı çalıştığı yere kendi üç kapılı arabasıyla götürür. Ada’yı kısa saçlı sever, parfüm kullanmasını istemez. Her daim dizinin dibinde ayak tırnaklarını keserken başını okşar kızının. Öte yandan, kendinden küçük erkek kardeşi Dakko’nun gece yatağına gelip ona sarılarak uyumasını durdurmaya çalışır genç kız. Komşuların dediği gibi Zaur çocuklarının üzerine titreyen örnek bir baba mıdır, yoksa kişilerin iletişim kurmakta zorlandığı, kendilerini diyalog yerine vücut dili ile daha çok birbirlerine dokunarak ifade ettikleri bu hastalıklı aile ortamında, kadınlar erkeklerin bastırılmış arzularının cinsel nesnesi midir. Kovalenko, Ada’nın ‘ailesinin tutsağı olduğunu’ belirtiyor bir söyleşisinde. En yakınlarının sıkı sıkı sarmasıyla kapana kısılmıştır o. Erkekler bir şekilde çekip gidebilirler belki ama ele geçirilmiş kadınlar için koşullar çok daha çetindir. Evlenmek suretiyle baba evinden çıksalar da bu defa koca evinin zindanında tutsak olma tehlikesi vardır.

Filmin çekildiği Mizur kasabasına komşu bir cumhuriyette yetişmiş olan 1989 doğumlu kadın yönetmen Ada’nın yaşadıklarına benzer şeyler deneyimlemiş. Bu umutsuz düzende umudu ve özgürlüğü sinema yapmakta bulduğunu söylüyor. Filmde açıkça ifade edilmese de bedeninde 2004 yılında Çeçenlerin Beslan’daki okula attıkları bombanın izlerini taşıyan Ada psikolojik olduğu kadar, fizyolojik olarak da yaralı. Ayrıca, yetiştiği ailenin kokusunu özlerken yeni bir hayata nasıl başlayabilecektir. Mahallenin tozlu arsasında araba ile gösteriler yapılan, düğün alayına silah seslerinin eşlik ettiği maço kültürün göbeğinde Kovalenko misali özgürlük hayallerine tutunabilecek midir. Babayı öldürmek o denli kolay olacak mıdır.

Filmin babanın sıkılı yumruklarıyla Ada’nın belini kavrayan kollarından kurtulmasını simgeleyen adı ile Marco Belocchio’nun 26 yaşında çektiği ve genç Alessandro’nun işlevsiz aile düzenine isyanını anlatan sarsıcı ilk uzun metrajı ‘Cepteki Yumruklar / I Pugni in Tasca’ya nazire yapıyor yönetmen. Pavel Fomintsev’in kasveti iliklerimize kadar hissettiren soluk görüntüleri, yağmur ve klostrofobik mekânlar ile bezediği gri atmosferi Ada’nın mor ceketi ya da otomobilin camında sallanan masmavi balık süsü ile renklendirirken, rengi bir savunma aracı olarak kullanmayı deniyor. Emilie Dequenne’in çarpıcı ‘Rosetta’sını anımsatan performansı ile Ada’da parlayan ve henüz sinema okulu öğrencisi olan Milana Aguzarova’ya baba Zaur’da deneyimli oyuncu Alik Karaev eşlik ediyor.

(22 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Müziğin Ruhunu Yakalamak

Sıradan biriyken bir menajerin bulduğu, sıradan bir yaşamı varken dünya çapında şöhrete ulaştığı, sonra da o karmaşa içerisinde ipin ucunu kaçırdığı… hep duyduğumuz bir öyküdür. Burada her iki tarafın da etkisi önemli ve değerlidir. Birbirlerini var etmişlerdir ve birlikte olmadıklarında (belki) ikisi de aynı güce, şöhrete, varsıllığa ulaşamayacaklardır. Bu tür öykülerin sonu -sanki- her zaman hüzün, hüsran ve erken ölümle bitiyor nedense.

Elvis Presley ile Albay Tom Parker’ın öyküsü de diğerleriyle benzer birbirine. Parker, inanılmaz öngörüsüyle Elvis’i alır ve müthiş bir hızla en yukarı taşır.

Sinemanın özünde…

Yaşamları beyazperdeye kendi duygu, içtenlik ve yorumuyla taşıyan sinemacılar birçok bilinmeyeni, birçok ayrıntıyı öne çıkararak hepimize heyecan ve umut taşırlar, bir yol gösterirler. Doğaldır ki, burada izleyicinin merakı, beklentisi ve aldıkları önemlidir. Elvis’i çok sevip, şarkılarını yeniden duymak için sinemaya giden izleyici bile etkilenecek, alabildiğine mutlu olacaktır.

Barış içinde bir arada…

Müziğin efsane ismi Elvis Presley’in yaşamını menajeri Tom Parker’ın penceresinden anlatan yönetmen Baz Luhrmann, gerçekten unutulmaz bir destanı, biraz da uzunca aktarıyor bizlere. Siyahların arasında, zorunlu bir hayat süren, bağlı olarak her iki kültürden de etkilenerek müziğin aslında bir birleştirici olduğunu iki tarzı da buluşturarak gösteren film bize, ırkçılığın ne denli kötü ve yaşamın önünde engel olduğunu da anlatıyor.

Elvis Presley’in, ‘beyazların’ country’si ile ‘siyahların’ blues’unu bir arada yorumlaması, bambaşka bir etki yaratıyor. Bunu fark eden Tom Parker, hem kendini gizlemesini (spoiler olmasın, günümüzün de en büyük sorunlarından biri bu aslında, hâlâ süregelen) iyi biliyor hem de Elvis’ten yararlanıyor. Biri kumar, diğeri uyuşturucu ile kendini kaybediyor.

Şöhret gözleri kamaştırır mı?

Kimi zaman evet! Sonrası ise sadece şöhrete, şöhretli kişiye, onun gücüne değil, toplumsal yaşama, toplumun beklentilerine, giderek sosyoekonomik ve sosyopolitik koşullara göre şekillenir.

Elvis Presley’in yaşamını ele alan ve bunu gerçekten bir destan olarak bizlere sunan filmin iki ayrıntısı -günün anlam ve önemini de göz ardı etmeksizin- etkiledi beni. Birincisi; eşi Priscilla’nın, Elvis’in kaçamaklarındansa yaşamını önemsemesi… İkincisi; menajer Parker’ın, deyim yerindeyse Elvis’i hem taşıması hem de parmağının ucunda oynatması…

Etrafında dönüp durdum, çünkü Elvis Presley’i o dünya çapında herkesi etkilediği dönemi yaşayan biri olarak (yaşım ortaya çıkıyor, bağışlayın), çok etkilendim filmden. Gerek yönetmen Baz Luhrmann gerek oyuncular, tabii ki başta Austin Butler ve Tom Hanks (aslında bütün oyuncuları saymak gerekir; anne ve baba da, Priscilla da) gerekse baş döndürücü yakın planlarla hızlı çekimler başarılı. Sadece film izlemiyorsunuz, bir yaşam öyküsünde müziğin ruhunu yakalarken altında (veya arkasında) yatanları heyecan, nefret, ürperti ve şaşkınlık ile yeni pencereden dünyayı tanıyorsunuz.

Elvis, yaşam öyküsü, Yönetmen: Baz Luhrmann, Oyuncular: Austin Butler, Tom Hanks, Olivia DeJonge Hemen Thomson, Kelvin Harrison Jr…. 24 Haziran 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(22 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Bu Ne Yaman Çelişki

Hatırlayanlar vardır, Güzin ile Baha söylerdi, keyifli bir şarkıydı: “Olamam ki, olamam ben senle de sensiz de…” Tamam, o sevgilileri anlatan, onların çelişkilerini dile getiren bir ezgiydi. “Yumrukları Gevşetmek”te ise genç kızın aileden kopma, kendi ayakları üstünde durma isteğiyle çok sevdiği ailesinden kopamama duygusu anlatılıyor.

Osetya, adı sadece savaşlarla duyulan bir Kafkas ülkesi… Bizim 40 – 50 yıl öncemiz gibi… Yollar toprak, araçlar eski, kaldırım yok, yoksulluk diz boyu (burası tutmadı, bizde de yoksulluk boğaza dek uzandı). Ada, iki erkek kardeşi ve alabildiğine baskıcı babasıyla yaşayan bir genç kız. Anneleri yok… Her genç insanın düşlerinde büyüttüğü gibi gurbete, hayatı yaşamaya gitmek istiyorlar. Hepsi istiyor kuşkusuz, ama biz kızın öyküsünü izliyoruz. Kız sevmese de kızı seven biri var, ne dese yapacak denli de istekli.

Film, bir durum saptaması, aile dramı… Çelişkilerle çatışmaların, toplumsal ve kültürel yoksunlukla iç içe siyasal sorunların anlatımı. Kızın amacı kendi ayakları üstünde durabilmek, yaşamını kendince sürdürebilmek, ama babasının (hemen bütün tutucu ailelerde olduğu gibi…) baskısından bunalsa da onları bırakıp gidemiyor. Gidemez, çünkü seviyor onları. Erkek kardeşler de aynı durumda. Aslında biri kırsa o çemberi, diğerleri de kurtaracak. Hatta belki tüm kasabanın kurtulmasına sebep olacak o kır(ıl)ma.

Filmi gerçekten izliyorsunuz. İçine girmiyorsunuz. Öyledir zaten kimse kendisine (ailesine de) yakıştırmaz öylesi bir durumu. İçinizden hak veriyorsanız da itiraf edemeyeceğinizi söyleyebilirim.

Geçenlerde, Şişli Belediyesi için yaptığım bir belgesel -sözlü tarih- çekiminde 101 yaşındaki kadın, babasının çok sert biri olduğunu hatırladığını söyledi sadece. Demek ki içine işliyor insanın. “Yumrukları Gevşetmek”te de öyle…

Yumrukları Gevşetmek (Unclenching the Fists), psikolojik drama, Yönetmen: Kira Kovalenko, Oyuncular: Milana Aguzarova, Alik Karaev, Soslan Khugaev… 24 Haziran 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(22 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Korku Dağları Bekler

Korku sinemasına yakın ilgisi olduğu bilinen Scott Derrickson’ın, türün ilham kaynağı ünlü yazar Sephen King’in oğlu olan Joe Hill’in aynı adlı kısa öyküsünden yola çıktığı son filmi ‘Siyah Telefon / The Black Phone’ sıcak yaz günlerinin yeni ürpertisi olmaya aday. Son dönemde pek gözde olan Retro akımının ilginç bir örneği olan film, 1978 yılında Kuzey Denver’da geçen ürkütücü gelişmeler üzerinden ilerliyor. Sakin kasabanın ergenlik çağındaki çocukları yüzü maskeli bir adam tarafından siyah bir araçla kaçırılırken olay mahalline siyah balonlar bırakılıyor. Son kurban olan 13 yaşındaki içe dönük Finney’nin, ses geçirmez bodrum duvarına asılı kablosu kesik siyah telefon aracılığıyla esrarengiz seri katilin önceki mağdurlarıyla iletişime geçmesi ile olaylar doğaüstü bir boyut üzerinden yol almaya başlıyor.

Ön jeneriğe eşlik eden fon müziğinden başlayarak 70’ler 80’ler sinemasına selam çakan film büyük ölçüde 1966 doğumlu yönetmenin çocukluk anılarından, bastırılmış korkularından ilham almış. Stephen King’in alamet-i farikası sancılı büyüme sürecinin hüznüyle iyi dengelenmiş olan oğul King’in öyküsü Derrickson için biçilmiş kaftan olmuş. Bu ürkütücü büyüme hikâyesinin ortaya çıkardığı duygulara aşina olduğunu ifade ediyor bir söyleşisinde. O da Finney’nin kız kardeşi Gwen ve diğer çocuklar gibi babası tarafından kemerle dövülmüş. Okul hayatında diğer erkek çocukların zorbalıklarına maruz kalmış. Büyüme yılları korku filmleri izleyerek geçmiş. Finney gibi o da arkadaşlarıyla dönemin olay yaratan filmi ‘The Texas Chainsaw Massacre / Teksas Cinayetler’ini konuşmuş. Televizyon ekranından aynı Finney gibi William Castle klasiği 1959 yapımı ‘The Tingler’ın ünlü banyo küvetinden fırlayan kanlı el sekansı benzeri dehşet sahnelerini izlemiş.

King’in iki kez beyazperdeye aktarılmış kült romanı ‘O / It’ örneğine benzer bir biçimde çocukluk travmalarının ete kemiğe bürünmüş hali olan şeytan maskeli adamla başa çıkabildiğinde Finney özgüvenine kavuşacaktır. Ve bu konuda gereken yardım kanlı katilin kurbanı olan ölü arkadaşların hayaletlerinden gelecektir. Derrickson’ın pek yüzünü göstermeyen seri katili oynamaya ikna ettiği Ethan Hawke ile 2012 yapımı ‘Lanet / Sinister’dan sonra ilk kez bir araya geldiği ‘Siyah Telefon’ seri katil öyküsünü ustalıkla hayalet öyküsüne bağlayan özünde dokunaklı bir büyüme öyküsü. Öte yandan Finney ve geçmişi görme yeteneğine haiz kız kardeşi Gwen’in ortak serüveni üzerinden yürüyen çağdaş bir ‘Hansel ve Gretel’ meseli. Ufacık bir bodrum katında yaratılan dehşet ve kurtuluş mücadelesi boyunca Vietnam sonrası dağılmış Amerikan taşrasının tedirgin atmosferinde kendi çocukluğunun korkuları ile yüzleşen Derrickson, cep telefonlarının henüz icat edilmediği bir dünyada yakınlık duyduğu (teoloji okumuşluğu da var) mistik güçlerin ilhamıyla bir nevi katarsis hali yaşıyor. Dehşeti ağırlıklı olarak izleyicinin hayal gücüne bırakmayı tercih eden anlatımıyla izleyicinin övgüsünü hak ediyor.

(21 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Dışarda Kar Yağıyor

Yazıma başlık olan Ünol Büyükgönenç’in yüreğimize işlemiş klasik şarkısı, ‘zemherinin en acımasız günlerinde’ evsiz barksız yapayalnız bir çocuğun ‘sıcacık bir çörek gibi güneşi düşlediğini’ anlatır. Gerek yurt dışı gerekse yerli festivallerde övgüyle karşılanışının ardından uzun bir süre gösterime girmesini beklediğimiz ‘Okul Tıraşı’nda kar yağıyor yine. Doğu Anadolu’nun ücra bir köşesinde yatılı okulda geçen anlatıda öğrenci çocuklar bu defa aç açıkta değiller ancak yaşadıkları yer bir hapishaneden farklı değil. Haftalık toplu banyo sırasında su tası yüzünden tartışan Memo nöbetçi öğretmen tarafından soğuk su ile yıkanmaya zorlandığında en yakın arkadaşı Yusuf onu ısıtabilmek için elinden geleni yapıyor ancak gün doğduğunda düzelmeyince Memo’yu sırtladığı gibi raflarında ağrı kesiciden başka ilaç ve sağlık görevlisi bulunmayan revirin yolunu tutuyor. Baygın çocuğun acilen hastaneye götürülmesi için karın kapadığı yolların açılması beklenirken yerleşkede yaşayan her bireyin gizlediği sırlar ortaya dökülüyor.

2013 yapımı ‘Cennetten Kovulmak’ ile bilinen yazar yönetmen Ferit Karahan bu ikinci uzun metrajında ‘kendi çocukluk yıllarında benzer bir yatılı okulda yaşadığı travmatik deneyimlerin üzerine gitmeyi hedeflediğini ve gerçeğe yakın durmak istediğini belirtiyor’. Filme adını veren ‘Okul Tıraşı’ disipline riayet etmeyen öğrencilerin saçlarının tam ortadan sıfır numara kesilmesi ve bu şekilde günlük rutinine devam etmesi üzerine küçük düşürücü bir ceza biçimi. Açılıştaki banyo sahnesinden yatakhanede geçen bölümlere okulda askeri disiplini sergileyerek başlayan film, yatılı okulu bir tür cezaevi ya da kışla olarak tasvir ederken büyük resimde sistemin işleyişini daha doğrusu işlemeyişini sorgulamaya girişiyor. İşlevini yitirmiş toplumsal düzenin bireyler üzerindeki baskısını, sistematik ve psikolojik tacize maruz kalan öğrenciler kadar öğretmenler ve diğer görevlilerin de yaşadığının altını çiziyor. ‘Esas meselesini çok fazla korku ya da baskı olan bir yerde insanların esnemek için yalanı nasıl bir direniş biçimine dönüştürdüğü üzerine inşa ettiğini’ belirten Karahan’ın filminde herkes yalan söylüyor. Yusuf yalan söylüyor. Hamza hoca yalan söylüyor. Okul müdürü yalan söylüyor. Kantinci, diğer hizmetliler, hepsi yalan söylüyor. Hiçbiri masum değil çünkü yaşadıkları düzene uyum sağlamak için bunu yapmak zorundalar.

Kimseyi iyi veya kötü olarak damgalamıyor Karahan. Herkes sisteme uyum sağlama ve ayakta kalma derdinde. Yoksul aileler çocuklarının sisteme entegre olması kaygısıyla onları yüzlerce başka çocukla aynı kalıba sokulacakları yatılı okula göndermiş, ‘tek umudumuzsun’ dedikleri çocuklarının etliye sütlüye karışmadan derslerine çalışmaları, düzene uyum sağlamalarını istiyorlar. Öğretmenler de sistem onlara bastırmayı, sindirmeyi salık verdiği için her fırsatta şiddete başvuruyor. Güçlü güçsüzü ezerek kurtlar sofrasında ayakta kalmaya çalışıyor da o beton yığını içinde herkes tutsak aslında. Eve gitmek istiyorum diye ağlayan çocuğa Kenan öğretmenin ‘Ben de gitmek istiyorum. Yapacak bir şey yok’ demesi bu yüzden anlamlı. Kara saplanmış arabayı yürütmeye çalışan öğretmenlerin çabası nafileliği simgeliyor.

Karahan tek günde geçen ve otobiyografik özellikler içeren öyküsü aracılığı ile baskının olduğu yerde doğruyu söylemenin pek mümkün olmadığı, bürokrasiye takılmış kısır döngüyü aşmanın kolay olmadığı, işlevini yitirmiş eğitim sisteminin öğrenciler kadar öğretmenlerin ruhlarında da büyük tahribata yol açtığı, herkesin suçu birbirinin üzerine atmaya çalıştığı bir ülke panoraması çizmeyi; görünürde polisin olmadığı bir anlatıda sistemin çürümüşlüğünü polisiye bir gizem unsuru üzerinden son derece yaratıcı bir tercihle vermeyi başarıyor. Yönetmen karın estetik halini yansıtmaktan özenle kaçınmış. Bembeyaz örtü ve lapa lapa yağan kar bir hapislik, mahsur kalma duygusuna hizmet ediyor. Yakın çekimler ve hareketli omuz kamerası hem ana karakter Yusuf’un çocukluktan olgunluğa geçiş sürecinin yakın takibi hem de gerilim unsurlarına katkısı nedeni ile tercih edilmiş. Daraltılmış ekran formatı klostrofobik atmosferi ve sistemin dar görüşlülüğünü yansıtabilmek için özellikle seçilmiş. Dar bir renk skalası seçimi sorulduğunda ise ‘kar beyazının aydınlatamadığı bir karanlığı renklendirmenin anlamı olmadığını düşündüm’ yanıtını veriyor Karahan.

Kendisinin geçtiği yollardan geçen çocukların öyküsü aracılığı ile çıkmazda bir ülke panoraması çizen Karahan’ın ‘okul üçlemesi’nin bu ilk yapıtının günümüz Türkiye sineması için bir yüz akı olduğunun altını çiziyor, Yusuf’ların Memo’ların ülkenin makus kaderini değiştirecekleri umuduna sarılıyorum.

(17 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Hayatı Akışına Bırakmak

Amerikan sinemasının bağımsız kalmakta direnen yeni kuşak yönetmenlerinden Mike Mills’in son çalışması ‘Yaşamaya Bak / C’mon C’mon’, radyo programcısı Johnny ile kısa bir süreliğine bakma görevini üstlendiği minik yeğeni Jesse arasındaki yetişkin-çocuk bağları üzerinden gelişen sımsıcak bir yol filmi. Amerika’yı bir uçtan diğer uca kat ederek çocuklarla röportaj yapan deneyimli gazeteci onlarla hayatları hakkında konuşuyor, gelecekten neler bekledikleri, nelerin nasıl değiştiği, nelerden ilham aldıkları ya da nelerden heyecan duyduklarına dair sorular soruyor. Aldığı basit yanıtlarla üzerinde yaşadığımız gezegenin gidişatı hakkında endişelerinin sağlamasını da yapıyor. öte yandan: doğanın tahribatı nelere yol açacaktır, şehirlerimiz nasıl değişecektir, aileler aynı mı kalacaktır, bizlerden geriye ne kalacaktır ya da neler unutulacaktır.

Bu karşılıklı alışverişte orta yaşlara gelmiş gazeteci kendi kişisel arayışlarına, hayata dair sorularına da bir yanıt arar gibidir. Yalnız yaşamaktadır. Oğluna toz kondurmamış annesini çileli bir Alzheimer süreci sonrasında bir yıl önce kaybetmiştir. Pek anlaşamadığı kız kardeşi ondan bir ricada bulunur. Ciddi psikolojik sorunları depreşmiş müzisyen kocası ile ilgilenmek için oğlunun bir süre dayısı ile birlikte kalmasını ister. Bu bakıcılık olayı elde olmayan nedenlerle biraz uzayınca dayı-yeğen Johnny’nin farklı kentlerdeki çalışmalarını birlikte sürdürme yolunu seçerler.

Mills kişisel hayatını filmlerine kaynak olarak kullanan bir sinemacı. Bizde sinemalara gelmeyen ama festivallerde izlenen 2013 yapımı ‘Aşkın Halleri / Beginners’ta yetmişli yaşlarının sonlarına doğru eşcinselliğini açıklayan babasından, 2016 yapımı ’20. Yüzyılın Kadınları / 20th Century Women’da yetmişli yılların Güney Kaliforniya’sında annesi ile ablasının kadın olma mücadelesinden ilham almıştı. Bu defa bugünden geleceğe bakarak yetişkin-çocuk ya da ebeveyn-çocuk ilişkisinden yola çıkıyor ve gezegenin geleceğine dair kaygıları üzerine serbest vezin bir denemeye girişiyor. Yönetmen filmini büyük ölçüde doğaçlama çekmiş. Küçükleri dinliyor, onlarla yakın bir bağ kurma çabası içine giriyor. Doğaçlama röportajlar ile Jessie ile Johnny’nin kurgusal ilişkisi koşut olarak gelişiyor. Sinemacı ebeveynlik denen deli sorumluluğun zor hallerini dile getirirken, çocuğun yetişmesinde kadınlara haksızca aşırı bir biçimde yüklenilmesini tartışıyor. Karşı cephede ise çocuk olmanın zor hallerini Jesse’in huzursuzluklarında, arayışlarında, özlemlerinde gözlemliyoruz. Velhasıl birbirlerine iyi geliyor bu ikili. İçinde bulunduğumuz o mutlu, üzgün, dolu, boş, sürekli değişen hayata anlam vermeye çalışacağız elbet, ancak tuhaf güzellikteki bu dünyada çoğu şey unutuluyor her geçen gün. Johnny çocuktan alıyor öğüdü: hayatı akışına bırak hadi, hadi.

Siyah beyaz özenli sinematografisiyle yağmurlu gri New York kentine selam çakan bu çok farklı deneme, rengarenk Joker personasını silkinip göbeğini salmış radyo gazetecisine bürünen usta oyuncu Joaquin Phoenix ile 9 yaşındaki büyük yetenek Woody Norman’ın enfes performansları eşliğinde keyifle izleniyor.

(16 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Adaletin Ahlakı Yoktur

“Biri, denetimsiz sürdüğü arabayla trafik kazası yapar. Birine vurur, öldürür ve hemen kaçar. Bir görgü tanığı vardır, ilk anda teşhis ederse de mahkemede tanıyamadığını söyler… Sanık, ister istemez tahliye edilir. Kaza yapan suçsuz bulunup salınır, özgürlüğüne kavuşur. Biz buna adalet diyoruz.”

Usta yönetmen Martin Campbell, iyi ve yıldız oyuncu Liam Neeson ile gerçekten gizemli ve bir o kadar da sürükleyici bir film çekmiş. Neeson, başarılı bir kiralık katildir, ama artık yaşlanmıştır ve son bir “iş” alır. Öldüreceğinin, 13 yaşında bir kız olduğunu görünce vazgeçer.

Jef Geeraerts’in, Bir Katilin Hafızası romanından, yönetmen Erik Van Looy’un uyarladığı, 2003 yılında vizyona giren filminin yeni uyarlaması Memory (Geçmişe Dönüş). Önceki filmi izlemediğim gibi romanı da okumadığım için Campbell’in, gerilimi doruğa çıkardığını söyleyebiliriz. Buradaki gerilim sadece kiralık katilin yaşadıklarıyla sınırlı değil, polis teşkilatının, dedektiflerin ve diğer insanların yaşamlarını da kapsayan geniş bir yelpaze. Yönetmenin de görüşü aynı doğrultuda, okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla; “psikolojik bir gerilim” olarak niteliyor filmini.

Katil, polislere geç kaldıklarını söylüyor; polis de kendi işlerini bir katilin yaptığını… Biri katil olmasına karşın, çocukların fuhuşa sürüklenmesine karşı çıkıyor; itibarlı kişiler adalet diye kendi çıkarlarını düşünüyor.

Yukarıdaki örnek filmden… Sahi, adalet nedir diye soruyorsunuz film boyunca, hem kime göre ve neyle bağlantılı? Mahkemelerde adalet dağıtılıyor ve tartışılmaz kararlar veriliyor. Peki, nereye kadar doğru bu kararlar? Bizim ülkemizle bağlantısını kuracaksınız, -ister istemez. Sadece trafik kazası değil, sosyal, siyasal cinayetler de gelecek aklınıza. Hiç farkı olmadığını, hepsinin sanki birbirinin kopyası olduğunu göreceksiniz.

Film, ihkak-ı hak mı (kendi sorununu kendin çöz) öneriyor? Tabii ki, hayır! Kesinlikle böyle bir şey düşünmüyorsunuz. Ancak filmin sonunda, salondan çıkarken, (en azından benim için geçerli) hiç de rahatlamadım. Kesinlikle mutlu son değildi, ama aynı oranda mutsuz da sonlanmadı film. İkinci veya üçüncü, hatta sayısını unuttuğunuz kadar çok kez soracaksınız “adalet nedir ve nasıl yerine gelir”.

Öykünün sürükleyiciliğinin yanı sıra yönetmenin mizanseni, oyuncuların başarısı sizi filmin içine çekiyor. Siz de Alex (Neeson) oluyorsunuz ve fikir yürütüyorsunuz. Sahi, siz kiralık katil olsanız ve son olarak aldığınızı işi yarım bırakır mısınız? Kafanızda oluşan soru işaretleri yaşam boyu bırakır mı peşinizi?

Geçmişe Dönüş (Memory), aksiyon, psikolojik gerilim, Yönetmen: Martin Campbell, Senaryo Dario Scardapane, Oyuncular: Liam Neeson, Guy Pearce, Monica Bellucci, Taj Atwal, Ray Fearon, Harold Torres… 17 Haziran 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(16 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Görkemli Bir Yaz Eğlencesi

Steven Spielberg’in Michael Crichton’ın romanından sinemaya uyarladığı ‘Jurassic Park’ sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük gişe canavarlarından biridir. 1993 yapımı film çok ilgi görünce iki devam filmi geldi haliyle. 2015 yılında ise Spielberg’in yürütücü yapımcılığı altında uzun ömürlü serinin ‘Jurassic World’ başlıklı ikinci evresi devreye girdi. Çağlar öncesinden gelen yaratıkların serüvenini noktalayan altıncı ve son film ‘Jurassic World: Hakimiyet / Jurassic World: Dominion’ dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime girmiş bulunuyor.

Yaklaşık 30 yıldır popüler sinema dünyasının ikonlarından biri haline gelmiş olan bilim-kurgu yapımın ‘Jurassic World: Yıkılmış Krallık’ adlı bir önceki bölümünde ünlü tema parkına mekân olmuş Kosta Rika açıklarındaki Nublar adasının bir volkanik patlama ile tarumar oluşunun ardından farklı türlerdeki dinozorlar zengin iş adamı Benjamin Lockwood’un Kuzey Kaliforniya’daki malikanesinin bulunduğu özel araziye nakledilmişti. Burada sahibinden izinsiz süper güce haiz tamamen yeni bir dinozor türünün (Indominous Rex) üretildiğine ve bu güçlü yaratığın olası savaş mahallinde itaatkâr bir silâh olarak kullanılmak üzere tasarlandığına tanık olmuştuk. Yine bu bölümde Lockwood’ın genç yaşta ölen kızı Charlotte’un genlerinden yola çıkarak Maisie adlı klonunun yaratıldığını izlemiştik.

Aradan geçen 4 yılda dünyanın dört bir yanına dağılan tarih öncesi çağın yaratıkları ile dünyamız artık hayal edilemeyecek tehditlere karşı hazırlıklı olunması gereken tam anlamıyla bir ‘Jurassic Dünya’ haline gelmiş, Bering Denizi açıklarında ‘Jaws’ın dev köpekbalığı gibi sudan çıkıp denizcileri avlayanından tutun, New York gökdelenlerinin tepesinde yuva kurmuş olanlarına kadar dinozorlar insan ırkı ile birlikte yaşamaya başlamıştır. Serinin geçmiş bölümlerinin hakim kuruluşu InGen yerine yeni dönemin Biosyn’i İtalya’daki Dolomiti dağlarında konuşlanmış araştırma merkezinde bir yandan çağın ölümcül savaşlarında binlerce askerin yerini alabilecek yenilmez türler geliştirirken, Mezozoik zamanın Kratase dönemi genlerine sahip dev çekirgeler aracılığıyla, küresel kıtlığın nedeni olabilecek dünya besin zinciri üzerinden tehlikeli oyunlara girişmiştir. Diğer yandan, yasadışı dinozor damızlık tesisleri türemiş ve kaçak avcılar vasıtasıyla dinozorlar için dünya çapında bir yeraltı pazarı oluşmuştur.

Bu sırada önceki filmlerden aşina olduğumuz yırtıcı Reptor Blue’nun yavrusu ve de insan klonlama yoluyla yaratılmış Maisie kaçak avcılar tarafından kaçırılır. Serinin ana karakterleri Blue’nun eğiticisi Owen Grady (Chris Pratt) ile Maisie’ye ebeveyn olarak göz kulak oldukları uzatmalı sevgilisi Claire (Bryce Dallas Howard) dostlarını kurtarmak üzere harekete geçerken, özgün ve nostaljik ‘Jurassic Park’ karakterleri, sırasıyla paleontolog Alan Grant (Sam Neill), paleobotanist Ellie Sattler (Laura Dern) ve profesör Ian Malcolm (Jeff Goldblum) dev çekirgeler sorununu çözmek için Biosyn’in merkez üssüne sızarlar.

‘Jurassic World: Hakimiyet’ uzun soluklu seriyi sonlandıran, bunu yaparken eski yeni tüm ana karakterlere olduğu kadar, gerilim, korku, aksiyon türünün bilinen tüm formüllerine selâm çakan bir final serüveni olmuş. Sierra Nevada’lı dino kovboyların at üzerinde kementle dinozor yakaladığı başlangıcın ardından, kaçırılan yavru dinoyu annesine geri getirme sözü verilen tipik bir ‘Lassie’ hikâyesine, oradan Malta adasındaki Bondvari ölümcül kaçıp kovalamacaya evrilen yapım nostaljik karakterlerin serinin artık orta yaşa gelmiş ya da geçmiş eski hayranlarını hedefleyen anılarına bağlanıyor. ‘Kuşlar’, ‘Arılar’, ‘Dev Tohumu’ gibi klasiklerin tutmuş formülleri ödünç alınırken, serinin esas kahramanları dinozorlar farklı tasarımlarıyla korku ve dehşet katsayısını gitgide yükseltiyor. Eskinin T-Rex’inden daha da kocaman dünyanın en büyük et oburu Giganotosaurus ikiziyle birlikte ortalığı mahşer yerine döndürürken, Owen ile pilot Kayla’nın buzullar üzerindeki tavus kuşu misali kanatları olan ürkütücü komik dino ile olan evlere şenlik mücadelesinde kendi adıma pek eğlendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Evet sonuçta görkemli bir yaz eğlencesi bu. Hele hele IMAX düzeninde izlendiğinde izleyiciyi çocukluk yıllarına götüren hayli şamatalı bir seyirlik. Dünyamızı ve ırkımızı yok olmaktan kurtarmak kendi elimizde ve bu güzel doğada tüm canlılar uyum içinde yaşamalıyız minvalinde güzel mesajları da var. Ancak okul öncesi çocuklar için fazla ürkütücü olabileceği konusunda uyarımızı yapalım.

(09 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Duygu Paylaşımı mı, Sapıklık mı?

Yoğun bir çalışmanın ardından tatili hak ettiklerini düşünen erkekler kardeş, eşleri arkadaş iki çift, hafta sonunu geçirecekleri bir ev tutarlar. Ağabeyin yakın iş arkadaşı kardeşin sevgilisidir, yani birbirlerini tanıyan insanlardır ve birlikte tatil yapmaları çok doğal bir gelişmedir.

Orijinal adı The Rental (Kiralık) olan film, bizde Issız Ev olarak gösterime giriyor. Tatil modunda alınan alkol ve uyuşturucunun etkisiyle ağabey ile kardeşinin sevgilisi olan iş arkadaşı sevişirler. Sabah, ilk iş olarak birinin eşini, diğerinin sevgilisini çok sevdikleri ve onlara karşı sorumlulukları olduğunu bu kaçamağın unutulması gerektiği konusunda hemfikir olurlar. Bu, her ne kadar sorunsa da, kimseye duyurmayacakları ve tekrarına izin vermeyecekleri için içlerinde bir soru işareti olarak kalacaktır. Ancak bir tacizcinin, röntgencinin kamerasını bulduklarında işler karışır.

Bize yüzünü hiç göstermeyen o röntgenci sapık başka kurbanların peşine düşmüştür bile…

Sorunun iki yüzü…

İnsanlar eşlerini, sevgililerini ne kadar severlerse sevsinler, ne kadar değer verirlerse versinler, duygularına yenilip kaçamak yaşayabilir. Bu kabul edilebilir bir şey midir? Birçoğumuz “ben yapmam” dese de, kaçamaklar yaşanıyor. Kadınlar erkekleri suçlarken erkekler de kadınlara yüklüyor. Doğaldır ki bu kaçamaklar ne karıncalarla ne de ağaç kovuklarıyla yaşanıyor. Film bunu işlese de sonucu izleyiciye bırakıyor. Zaten gidişata göre sapıklık belirleyici bir sorun filmde… Belki de devam filmi için ucu açık bırakılmıştır…

Merdiven altından kadınların bacaklarını çekenlerin haberlere yansıdığı bir gerçek. Bu tür gizli kamera ile daha organize röntgencilik kolay yakalanmayacak bir sapıklık. Ama hiçbir cinayet kusursuz değildir denir ya, hiçbir sapıklık da uzun uzadıya gizli kalamaz.

İki ucu olan Issız Ev, önemli bir soruna değiniyor; özellikle de tatil yörelerinde günübirlik tutulan evlerde yaşanması olası benzer sorunlara…

İnsanların evlerini tatil amaçlı kiralatan uluslararası bir sistem olan AirBNB’nin kurucusu, “Issız Ev”in temeli olmuş: “İnsanların yatak odaları, banyoları gibi en mahrem alanlarının fotoğraflarını herkese açık olarak yayınladığı bir web sitesi AirBNB, bu mahrem alanlar insanlar evinize uğradığında genellikle kapalı tuttuğunuz türden odalar. AirBNB ile insanlar tamamen yabancıları internet üzerinden evlerinde uyumaya davet edecekler.”

Normalde, özellikle Covid 19 sonrası kimse kimseye güven(e)mezken, iki günlüğüne de olsa bir yabancının evinde kalmaya ikna olabiliyor.

Alabildiğine yalın anlatımı, ucuz sayılabilecek prodüksiyonu ve az oyuncusuyla gerçekten etkili bir film yapan yönetmen Dave Franco, filmini, bu durum, bu dünyadaki gerçek korkulara dokunabilecek bir gerilim filmi olarak niteliyor, tam da bu açıklamadan yola çıkarak.

Her şey bir tarafa, konunun sizler üzerinden döndüğünü düşünsenize… kaldı ki kaçamak bile yapmasanız da, nasıl büyük bir gerilim ve korku!

Issız Ev (The Rental), gerilim, korku, Yönetmen: Dave Franco, Senaryo: Dave Franco ve Joe Swanberg, Oyuncular: Alison Brie, Dan Stevens, Jeremey Allen White, Sheila Vand… 10 Haziran 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(08 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Gün Işığı Umudu ile Gecenin İçinden Geçenler

Panah Panahi’nin yönetmenliğini yaptığı ‘Yola Devam / Jaddeh Khaki’ bir yol hikâyesini konu alıyor. Feleğin çemberinden geçen bir çekirdek aile kendi aralarındaki ilişkiler gibi engebeli kırsalda yolculuk etmektedir. 6 yaşındaki küçük kardeş tüm saflığı ile arabanın içinde cıvıldarken, anne baba ve 20 yaşlarındaki büyük oğul temkinli suskunluklarını sürdürür. Küçük çocuğun yanında havadan sudan konuşulur ama dert büyüktür. Araba İran’ın kuzeybatısındaki Türkiye sınırına doğru yol alırken ailenin sırrı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.

Yönetmenin soyadından Cafer Panahi’nin akrabası olduğunu düşündüğünüzde yanılmadınız. Geçtiğimiz yıl Cannes’da dünya prömiyerini yapmış filmin yaratıcısı İranlı ustanın 38 yaşındaki oğlu. Rejim tarafından ev hapsine mahkum edilen, yurt dışına çıkması yasaklanan Cafer Panahi’nin sabit planlar üzerinden ilerleyen daha ciddi görünümlü sinemasından farklı olarak hayatı kederi ve coşkusuyla kucaklayan bir filme imza atmış genç Panahi. Oğullarının kanun dışı yollardan ülke dışına çıkabilmesi için varını yoğunu gözden çıkarmış ailenin bireyleri, hüzün ve mizahın birbirini dengelediği bir yolculukta yaşama tutunuyor. Sosyoloji okumuş büyük oğlan Ferit ise düşünceli. Gün Işığı umudu ile gecenin içinden geçen, Panah’ın içinde olduğu genç kuşaklar daha iyi bir ülke ve daha iyi bir hayat için mücadele etmiş ve ellerinde yalnızca hayal kırıklığı kalmıştır. Oğul Ferit de bir çok arkadaşı gibi ülkesinin mevcut durumundan ümitsiz geleceğini yabancı diyarlarda kurma arzusundadır. Geride bıraktığı ailesi veda vakti gelmiş olsa da ayrılık hüznünü içlerine atıp yaşamaya devam edeceklerdir. Yolculuk sırasında Schubert’in hüzünlü andantinosuna (la majör 20. No’lu piyano sonatı, ikinci bölüm) Farsi popüler ezgiler karışır. Araba içinde İslam Devrimi öncesinin şen şakrak popüler şarkıları ile dans edilir, kaybın acısı yaşam enerjisi ile giderilmeye çalışılır.

‘Yola Devam’ küçük boyutu içinde kalplere gönüllere seslenen bir büyük film. İran sinema geleneğinin, genç Panahi’nin ustası Kiarostami’nin ve de onların izini sürmüş Nuri Bilge Ceylan külliyatının etkisini hissedebiliyorsunuz filmde. Oğul Panahi’nin Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’nda kullanmış olduğu Schubert ezgisini kullanmayı tercihi bu açıdan anlamlı. Bir sohbet esnasında annesinin sorusu üzerine Ferit sinema tarihinin en büyük filmi olarak gördüğü eşsiz Kubrick başyapıtı ‘2001’in Zen huzurundan ve onun hayata bakışını değiştirdiğinden söz ediyor. Ferit karakteriyle kendi duygularını açığa vuran Panahi, kamp yerinde baba oğulun astronot misali gökyüzüne yıldızlar alemine yükseldiği fantastik sekans ile hislerine görsel bir karşılık sunmayı da ihmal etmiyor.

Daha fazla dramatik hale getirmemek için veda faslını çok uzak tek planda çeken sinemacı, ailenin doğanın içinde eridiği güzelim sekansta sinemacı kumaşının altını çiziyor. Ağlamayı susturmak için gülen karakterler eve dönüş yolunda şarkılara sığınıyor, devrim sonrasında İran’ı terk etmek zorunda kalmış şarkıcıların ezgileri ile avunmaya çalışıyor. Annenin gözyaşları, babanın acı mizahı ailenin en küçüğünün çocuksu coşkusuna karışırken, biz izleyiciler boğazımızda düğümlenmiş bir hıçkırık ile ayrılıyoruz sinema salonundan.

(03 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Eril Şiddetin Çeşitlemeleri

Alex Garland, geçtiğimiz yıl Cannes’da görücüye çıkan son filmi ‘Adamlar’ ile bu haftadan başlayarak sinemalarımızı ziyaret ediyor. Film, Londralı genç bir kadının trajik bir kaybın ardından yaralarını sarıp iyileşmek umuduyla İngiltere kırsalına gelişiyle açılıyor. Fırtınalı bir evliliğin ardından geçmişi 500 yıl kadar öncesine dayanan yeşilin tam göbeğindeki hayal taşra evine yerleştiğinde ve çiseleyen yağmur altında bedenini doğaya bıraktığında mutludur Harper. Ancak bu anlar çok uzun sürmez. Etrafını çevreleyen ormanda onu takip eden tekinsiz şahsı fark ettiğinde dehşete kapılır. Kaldığı evin kapısına dayanan anadan üryan adamın polis tarafından yakalanması tehdidi ortadan kaldırmayacak, köy civarında karşılaştığı her yaş ve meşguliyetten adamların küçümser bakışları genç kadının rüya tatilini kâbusa çevirecektir.

Yönetmenlik koltuğuna oturduğu 2015 yapımı çok ses getirmiş ‘Ex Machina’dan beri toksik erillik üzerine bir kadın yönetmeni aratmayacak keskinlikle lafını esirgememiştir Garland. Uzaydan dünyaya sirayet eden ve canlı genetiği ile oynayan esrarengiz parıltının gizemini çözmeye çalışan kadın bilim adamı askerlerden oluşmuş ekibin dehşetengiz serüvenini anlatan 2018 yapımı ‘Yok Oluş / Annihilation’ın ardından, son çalışmasıyla eril buyurganlığa neşter atmayı sürdürüyor. Tehlike bu defa yapıtaşları yozlaşmış bitki ve hayvanlar değil, bizzat kanlı canlı erkekler. Harper’ı takip eden meczup adam dışında, ev sahibi tuhaf taşralı Geoffrey’den başlayarak köyün sakin ve buyurgan papazı, küfürbaz ergen delikanlısı, küçük barın işletmecisi ve barın müdavimlerine ilaveten yerel erkek polis dozu giderek artan bir eril baskıya tabi tutuyorlar genç kadını. Çıplak meczup bir şey çalmadığı için polis tarafından salıveriliyor. Köy papazı onu güzelliğini kontrol almamakla ya da ona kaba davranmış eski kocasının özrünü kabul etmediği için suçluyor. Taşralı ev sahibi genç kadınla ilk karşılaştığında bahçedeki elma ağacından ‘yasak meyva’yı kopardığı için amiyane bir şaka yapmaktan kendini alamıyor vs.

Garland Hristiyanlığa ve Pagan döneme ait imgelerle erkeğin kadına bakışını görselleştirmiş. Elmayı ısıran Havva ya da Orta Çağ ertesinde kiliselerde de sıkça rastlanan ‘abartılı vulvaları’ ile dikkat çeken ‘Sheela na gigs’ adı verilen taşa oyulmuş kadın figürlerini defalarca kullanıyor. Çıplak adam karakterini yaratırken yine eski çağların ‘Yeşil Adam’ (Green Man) mitolojisinden yararlanıyor. Bu ikonografik sembollerin eşlik ettiği korku sarmalıyla Harper’ın başına gelenleri anlatmaya koyulurken, genç kadının siyahi eski eşi dışında bütün erkeklerin makyaj ve bilgisayar efekti marifetiyle aynı aktör (tanınmış Shakespeare oyuncusu Rory Kinnear) tarafından canlandırıldığı dahiyane bir buluşla, hangi konumda olursa olsun toksik erkekliğin her adamda bir nebze olsun barındığına dikkat çekmek istiyor.

Harper’ın her saldırıda aynı adamı görüp görmediği duygusunu, keza yaşananların gerçek mi yoksa genç kadının kurtulamadığı suçluluk duygusunun tezahürü olup olmadığını izleyiciye bırakmış Garland. Geriye dönüşlerde öfkeli turuncunun, iç mekânda tekinsiz kırmızının ve doğada yeşilin binbir çeşidinin kullandığı bir renk paleti tercih edilmiş. Başrolde son olarak ‘Karanlık Kız / The Lost Daughter’da izlediğimiz son dönemin başarılı kadın oyuncularından Jessie Buckley’i izlediğimiz yapım ikonografik semboller, Homeros’tan alıntılarla ilerlerken ortaya somut gerçekler sunarak bıyık altından gülercesine kafa karıştırmayı seçmiş İngiliz sinemacı. Bunlar da yetmemiş, ürkütücülüğün doruğa ulaştığı kanlı finalde kafa kol yararak ve de doğurganlığı erkek bedenine taşıyarak ardı arkası kesilmeyen erkek eril şiddetini abartılı bir biçimde görselleştirmeye yönelmiş. Bu şiddet sarmalını Lesley Duncan’ın Elton John ile seslendirmiş olduğu ‘aşka açılır kapı’ sözleriyle başlayan 70’lerin popüler aşk şarkısı ‘Love Song’ ile ti’ye almayı da ihmal etmemiş.

‘Adamlar’ ya sevilecek ya da nefret edilecek o cehennemi bıçak ucu yapıtlardan. Kalabalık bir salondan çıktığımda özellikle kadın izleyicilerin ‘tiksinme’ duygusunu bastıramadıklarına tanık olduğum aşırılıklarla dolu bir yapım. Ancak kadına şiddetin ülkemizde ulaştığı boyut ve kadınların devlet başkanı tarafından ‘sürtük’ ilan edildikleri bir ülkede uyuyanları uyandırmak açısından şok etkisi yaratacak bir işlevi olduğunu düşünüyorum.

(02 Haziran 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Uzlaşmaz Bir Çelişki: Yola Devam

Anadolu için medeniyetler beşiği tanımı gerçekten doğrudur. Şairin de dediği gibi “Orta Asya’dan gelip Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu toprak…”, yani Anadolu göç yollarının da kesiştiği yerdir.

Jafar Panahi’nin oğlu Panah Pahani, ilk filminde günümüzün en önemli gerçeği olan göç, göçmenlik konusunu işliyor. Kimdirler, nereden gelip nerede giderler, neden ve niye kaçıyorlardır, nereye ve nasıl varacaklardır ve birçok benzeri soruyla sürdürülebilir, ama önemli olan yaşanan durumdur. Ne kim olduklarının önemi vardır ve nereye gittiklerinin; çünkü hemen tüm dünyada insanlar zorunlu göç içerisinde… Siyasi, ekonomik, ekolojik veya başka nedenlerle, sadece kaçıyorlar hem de bir bilinmeze…

Bu denli önemli bir sorunu yol boyunca, hem de arabadan inmeden sadece izliyoruz. Sahi, gerçeğini de izliyoruz sadece. Birilerinin söylediği (yalanlar) büyüyüp kocaman bir kaya gibi üzerimize düşse de gerçeği görmek yerine izlemek ve o yalanlara inanmaktan başka bir şey yapmıyoruz.

Göçmenlik giderek artıyor. Kimseler yerlerine yurtlarına sığmıyor. Bu, giderek büyük bir sorunun ilk kıvılcımları… Bu, hepimizi saracak ve sarsacak büyük bir yangın aslında…

Şaşırtıcı yolculuk

Büyük oğul (arabayı da kullanıyor) insan kaçakçılarıyla buluşmaya gidiyor, anne babası ve küçük kardeş de birlikte… Babanın ayağı kırılmış (mı, yoksa yalandan alçıya alınmış da numara mı yapıyor belli değil), anne ise yavrusundan ayrılacak olmanın haklı hüznüyle ne yere sığıyor ve göğe… Küçük kardeşe göre yaşananların hepsi bir oyun. Zaten sadece çocuklar masum, bilebildiğimiz kadarıyla. Küçük bir an uykuya yenilen annenin, gözünü açtığında “neredeyiz” sorusuna, küçük oğulun “öldük” yanıtı, filmin ana mesajı…

Açılışta, babanın alçılı ayağına çizilmiş piyanonun tuşlarına basarak filmin müziğini yapan çocuk, aslına bakarsanız bir buçuk saat boyunca yaşanacakların da habercisi…

Kelimesiz anlaşma…

Aile, belki de sadece birbirine karşı dürüst. Küçük çocuğa yaklaşım, büyük çocuğu annenin rahatlatma çabası, birbirleriyle sözsüz konuşma yani bakışmalardaki anlam çok şey anlatıyor.

Haberlerden de takip ediyoruz; Afrika’dan Avrupa’ya, Suriye’den Türkiye’ye, Afganistan’dan Batıya, Uzakdoğu’dan diğer ülkelere, Ukrayna’dan Avrupa ülkelerine, Meksika’dan ABD’ye, Latin Amerika ülkelerinden Avustralya’ya ya da Avrupa’dan Latin Amerika ülkelerine pek çok nedenle insanlar göçüyor. Zor koşullara karşın yollara düşmekten asla vazgeçmiyorlar, ucunda ölüm olsa bile. Filmde izlediğimiz aileden pek farkları yok. Gittikleri yerde “öteki” olacaklarını biliyorlar; onun için de içlerinde bilinmez bir korkuyla karışık acı… Kalanlar da benzer aslında; gidenlerin bir meçhule gittiklerini biliyorlar: Gidip de dönememek, dönüp de görememek var. Uzlaşmaz bir çelişki.

Yola Devam (Hit the Road), dram, Yönetmen ve Senarist: Panah Panahi, Oyuncular: Pantea Panahiha, Hasan Majuni, Rayan Sarlak, Amin Simiar. 03 Haziran’dan başlayarak gösterimde…

(02 Haziran 2022)

Korkut Akın

[email protected]

Düşünme Sadece Yap

‘Top Gun’ Hollywood – Pentagon işbirliğinin çok ses getirmiş ürünlerinin başında gelir. 1986 yapımı özgün film, ABD’nin Vietnam bozgunu ertesinde hem dünya devletlerine, hem de 70 sonlarında Amerikan Sineması’na ağırlığını koymuş Vietnam savaşı ve sonrasını neşter altına yatıran bir dizi güçlü sinema eserine bir cevap niteliğindedir. 24 yaşının ataklığıyla şöhret merdivenlerini hızla tırmanmakta olan Tom Cruise ve genç oyuncular ekibinin Tony Scott yönetiminde kotardıkları yapım, maço gençlik ateşi, cüretkâr cinsellik soslu militarist söylemi ile ABD Savunma Birimlerinin Hollywood kanalıyla yığınlara enjekte etmiş olduğu en başarılı propaganda yapımlarından biridir.

İlk filmden tam 36 yıl sonra gelen devam filmi ‘Top Gun: Maverick’ de geçen uzun süre içinde formunu çok iyi korumuş olan Cruise beklentileri aşmış. ABD Hava Kuvvetleri’ne yılmadan (!) hizmet vermiş, Bosna’da Irak’ta savaşmış ama gözü rütbede olmamış albay Pete Mitchell (nam-ı diğer Maverick), tertiplerinin amiral ya da senatör olduğu 30 küsur yılın ardından ‘Top Gun’a geri çağrılıyor. 1969 yılında Jet Muhabere Okulu resmi ismiyle kurulmuş ve ülkenin en gözde genç pilotlarının eğitildiği ‘Top Gun’ adıyla anılan kurumda bu defa uçması değil ‘çok gizli ve tehlikeli bir görev için’ genç pilotları eğitmesi isteniyor ondan. Başına buyruk bir devletin (hangisi acaba?) Nato’ya aykırı devreye sokulmuş, sarp kanyonlar arasına konuşlanmış gizli uranyum geliştirme tesisini yok etme görevidir bu.

Deneyimli Maverick eğitimci olmayı istemez önce. Lakin devir değişmiştir. Gelecek dört nala gelirken, insansız uçakların geliştirildiği çağımızda farklı bir yerinin olmadığı ima edilir ona. Ancak adamımız ‘son kovboylar’ misali ‘yaşayan en hızlı insan’ lakabına uygun olarak harekete geçer. Donanmanın en iyi pilotlarına yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi belirleyecek 3 haftalık altın eğitimine başlar. Teknolojik avantajlarının olmadığı bir it dalaşında yönetmelikleri çöpe atar önce. Ve onlara ‘düşünme sadece yap’ mottosu ile karşı tarafın bilmediği kokpit becerilerinin sınırlarını aşmasını öğretmeye koyulur.

Zamanında çok izlenmiş yapıma 36 yıl aradan sonra bir devam filmi çekildiğini duyduğumda burun kıvırdığımı hatırlıyorum. Öyle ya 60 yaşına gelmiş Cruise gençlik anılarının altından kalkabilecek miydi. Sonucun herkesin beklediğinden parlak olduğunu baştan söyleyebilirim. Yeni nesil ‘Top Gun’ orijinaline saygıda kusur etmiyor. Geçmiş anılar, hayattan ayrılanlar fotoğraflarla yad ediliyor. Şimdinin oramirali ‘Iceman’ lakaplı Tom Kazansky (Val Kilmer) duygusal bir sahne ile filme dahil ediliyor. Tom Cruise motosikleti, ceketi ve eski kız arkadaşı Penny (Jennifer Connelly) ile gençliğindeki kadar ateşli değil belki ancak bedeninin tüm fitliği ile gençlerle aşık atıyor. Hans Zimmer’in filmi sarmalayan müziği ve Lady Gaga’nın yorumladığı ‘Hold My Hand’ bir Oscar galibi olan ‘Take My Breath Away’ kadar olmasa da kulağı okşuyor. Maverick’in bir uçuşta kaybettiği can dostu Goose’un pilot oğlu Bradley ‘Rooster’ Bradshaw (‘Whiplash’ten Miles Teller) ile Maverick’in öfkeden sevgiye uzanan baba-oğul dayanışması filmin duygu rüzgarını yükseltiyor.

Film 80’li yılların aksiyon sinemasının etkisini koruyor ve bilgisayar efektlerinin asgaride kullanımı biz eski kuşaklar için mutluluk veriyor. Marvel seri yapımlarına düşkün genç izleyicinin aksiyon ile duygusallığı ustaca kaynaştırmış bu eski usul Joseph Kosinski filmini nasıl karşılayacağını ben de merak ediyorum doğrusu. Ve Pentagon – Hollywood işbirliğinin bu yepyeni göz alıcı ürününü izlemek isteyenlere, imkanları var ise IMAX salonlarını tercih etmelerini öneriyorum.

(27 Mayıs 2022)

Ferhan Baran

[email protected]

Hız ve Zaman Önemli: Top Gun Maverick

Otuz yılı aşmış, herkesin o zamandan beri hiç unutmadığı, hep andığı, buna da bağlı olarak gençlerin de (internetin yüzü suyu hürmetine) tanıyıp sevdiği Top Gun, devam ediyor, ama bu kez bir kahraman olarak: Maverick.

Tom Cruise, ilk filmde de kahramandı, ama filmin başka bir hesabı (hedefi diyelim) vardı. Filmin taşıyıcı teması rekabetti ve bu, sadece işte değil hayatın her alanında yer alıyordu. Bununla birlikte büyük ve yıkılmaz bir dostluktan da söz etmeliyiz; şairin şiirce dillendirdiği “fırtınalarla sınanmış”.

Görüntünün güzelliği…

Bilgisayar tabanlı görüntüleme (CGI) artık her filmde kullanılagelen bir teknik. Birçok şeyi kolaylaştırıyor, ucuza mal edilmesini sağlıyor, zaman kazandırıyor ve daha birçok şey…

Top Gun Maverick’in en büyük özelliği bilgisayar teknolojisinden kaçınması. Buna da bağlı olarak görüntünün etkisi alabildiğine artıyor. Belki alışkın olduğumuzdandır, ama “gerçek” olduğunu bildiğiniz görüntü heyecanı arttırıyor doğal olarak.

İlkini internetten ve/veya kasetten-CD’den izleyip canlı hatıralarla izlemenizi öneririm; ilk filmi görüp “kült” olarak değerlendirenlerdenseniz, bu önerimi dikkate almayın. Her filmin bir eksiği vardır, her devam filmi öncekinin üzerine çıkabilir diye düşünüyorsanız, anımsamanızda fayda var.

Hâlâ Albay…

Maverick, başarılı ama bir o kadar da muhalif biri. Asker olmasına karşın aklına yatmayanı yapmayacak denli kararlı da… Yeni bir görev için pilotları eğitmesi görevi verilir. Kısa zamanda ve yüksek hızla, verilen görevin başarılması gerekmektedir, hem de kayıpsız. Maverick, birbirleriyle rekabet içindeki “en iyi” pilotları “takım” haline getirir.

Hızla çalışmaya başlarlar, alabildiğine yoğun çalışırlar, ama sonuçta takımın liderliğini Maverick üstlenmek zorunda kalır.

Heyecan dorukta

Deri mont, güneş gözlüğü, motor ve şarkısıyla (Take my Breath Away) ile tüm gençliği sarıp sarmalayan Top Gun, bu kez 20 kadar kamera ile çekilen, ama bilgisayar üretimli görüntüler olmayan ve herkesin beklediği o müziğin yerine, Lady Gaga’dan (ben beğendim, kim ne derse desin, filmin atmosferine cuk oturmuştu) Hold My Hand ile yeniden huzurlarımızda.

Gerek senaryosu gerek teknik ekibi, gerek oyuncuları, gerekse çekimi ve montajıyla çok başarılı bir film olduğunu söylemek zor olmasa gerek; bu da “yılın en iyi açılış filmi” olacağı beklentisini destekliyor.

Artık kadın pilotlar da var. İlk Top Gun’da yoktu. O zaman kadın pilot da yoktu şeklindeki mazeret pek geçerli olmasa gerek. Sinema, hep öncü olmuştur.

“İt dalaşı” savaş uçaklarının en çok yüz yüze geldiği durumdur, sabırlı, dikkatli, kararlı ve sakin olmak gerekir. Film boyunca, eğitim adı altında bu heyecana katılıyoruz. Heyecan giderek yükseliyor ve doruğa çıktığında tüm izleyiciler gibi siz de sonuna kadar tuttuğunuz soluğunuzu koy veriyorsunuz. Aynı tat mı, bilemem, ama aynı heyecan, aynı gerilim.

Bugüne gelirsek…

Savaş uçakları ve NATO üzerinden benzer sorunlar yaşayan Türkiye açısından manidar bir buluşma bir bakıma. F14 mü, F16 mı tartışması ile bağlantılı olarak teknolojik gelişmeyi de izliyoruz… Filmin girişindeki savaşla ilgili kısmı dikkatle dinleyin: Sinema her şeydir, savaş hiçbir şey!

Top Gun Maverick, aksiyon, gerilim, Yönetmen: Joseph Kosinski, Senaryo: Christopher McQuarrie , Peter Craig, Justin Marks, Jim Cash, Jack Epps Jr., Oyuncular: Tom Cruise, Jennifer Connelly, Miles Teller, Val Kilmer, Jon Hamm… 27 Mayıs 2022 tarihinden başlayarak gösterimde…

(26 Mayıs 2022)

Korkut Akın

[email protected]