Kategori arşivi: Yazılar

23 Mayıs 2008 Haftası

“Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı”, tüm serinin en komiği fakat ‘kayıp kenti bulma ve sırrını keşfetme’ amaçlı serüveni itibariyle de ‘en tanıdık’ geleni: İflâh olmaz hayranlarını bilemeyiz ama bizim için bir kez izlemenin yeterli olduğu bu eğlencenin bazı sahneleri, görsel etkileri kullanma açısından bilgisayar animasyonları denli ‘uçuyor’!

“Boleyn Kızı”, Kral VIII. Henry’nin nüfuz alanına girmek için onun ‘genç kadınlara düşkünlük’ ve ‘erkek çocuk sahibi olma’ zaaflarından yararlanan Boleyn Ailesi’nin iki kızı aracılığıyla Avrupa tarihinin dönüm sürecine -bu çerçevede- tanık ederken seyirciyi, mükemmel akışı içinde çok net vurguluyor ki, güçlü biriyle oyun “kaplanla yatağa girmeye” benzer: Bu filmden sonra Cate Blanchett’li iki “Elizabeth”i izlerseniz, alacağınız zevk katlanır; bir de “A Man for All Seasons”ı (1966) eklerseniz tam bir ziyafet olur!

(23 Mayıs 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Zorladığımız Sınırlar…

Geçtiğimiz hafta tesadüfen üst üste izlediğim iki film, sınırlar ve sınıflar üzerine düşünmeme neden oldu.

La Zona’da zenginleri yoksullardan ayıran duvardı sınırı belirleyen. Duvar, üzerinde hep düşündüğüm bir kavram olmuştur nedense. Birbiriyle çelişen iki anlam içerdiğinden belki. Bir yanıyla korur, güven verir, ana rahmi sıcaklığı hissettirir. Oysa diğer yanıyla hapseder, boğar, sıkıştırır. İşte bunlar aklımdan geçtiğinde, duvara karşı ne hissedeceğimi bilemem. Meksikalı genç yönetmen Rodrigo Plá’nın ilk uzun metrajlı filmi Yasak Bölge’de de, duvar, her iki anlamıyla dikiliyor insanın karşısına. O duvarın ardında kurdukları sahte cennette, yaratılmış bir güvenlik duygusu içinde yaşayan şehrin zenginleri var. Duvar, onları koruyor. Oysa, aynı duvar, dışındaki yıkık dökük, harap mahallelerde yaşayan yoksul insanları karanlık dünyaları içine hapsederek, umutsuzluğa itiyor. Duvar, filmdeki maddi sınırı belirliyor. Elle tutulan, gözle görülen bir sınır bu. Oysa Yasak Bölge’de bir de kişisel yargıların sınırları sorgulanıyor. Gözle görülmeyen, elle tutulamayan ama duvarın iç tarafında yaşayanların kaybetmekten çok korktukları ayrıcalıkları korumak için yapabileceklerinin sınırsızlığı aslında bu noktada söz konusu olan. Şehirden, toplumun geri kalanından soyutlanmış bir grup insan, kendi adalet sistemini yaratabilir mi? Kendi gruplarına ait olmayan bir insandan nefret edebilir, onu, sırf güvenlik duvarını aştı, sahte cennetin kapılarını zorladı diye yargısızca infaz edebilir mi? Sınırlarımız nerede başlıyor ve nerede bitiyor?

Sınırları sorgulatan ikinci film, Sınır(da) da, yönetmeni Xavier Gens’in ilk uzun metrajlı filmi. Burada da, sınır kavramı farklı boyutlarıyla çıkıyor karşımıza. Öncelikle filme adını veren maddi sınır var. İki ülkeyi coğrafi olarak birbirinden ayıran sınır bu. Ardından, karşımıza insanın insana edebileceklerinin sınırı çıkıyor ki, işin bu kısmı gerçekten izleyenin dayanma sınırlarını zorluyor. Filmi izlemeye karar verdiyseniz, kendinizi işkence sahnelerine ve bolca kana hazırlamanızda fayda var. Filmin başkahramanın hamile olması ise, beş aylık hamile olan bendenizde başka bir sınır sorgulaması başlattı. Düşünüyorum da, kimsenin kimsenin kişisel sınırına saygı göstermediği, ülkelerin coğrafi sınırlarını genişletmek adına binlerce cana mal olan kanlı savaşların sürüp gittiği, harita üzerindeki farklı noktalardaki milyonlarca insanın açlık sınırına geldiği, kuraklık sınırına dayanmış bir dünyaya çocuk getirmek, acaba bir parça aklın sınırlarını zorlamak mı?

(23 Mayıs 2008)

Gülay Oktar Ural

Mania Akbari: “Kadın, ‘Kadınca’ Yaşadığında Başarabilir!”

sinemasinemadir.com için, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’ni izlemek amacıyla bulunduğum Ankara’da, festival filmlerinin gösterildiği Kızılırmak Sineması’nın kafeteryasında hoş bir sürprizle karşılaşana kadar Mania Akbari’yle konuşmayı düşünmüyordum. O hoş sürprizin ta kendisi olan Mania, kısıtlı olan vaktini ayırdı ve sorularımı cevaplamayı kabûl etti. Ben de teybimi çalıştırdım ve İran’ın bağımsız kadın sinemacılarından, 10, 10+4 20 Fingers gibi filmlerin yönetmeni Mania Akbari’ye, tercümanı Hüsrev Şahi’nin de yardımıyla sorularımı sordum.

Mehr Haber Ajansı’nın bir haberine göre, İran sineması son bir yılda yüzde 120 artış kaydetti. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim bu istatistikler üzerine pek bir ilgim yok, bilgim de yok. Bana çok ilginç geliyor. Çünkü daha önce başka bir söyleşide soruyu soran arkadaş, bana şöyle sordu; ‘Neden İran sineması gerilemiştir?’ Ben de çok şaşırdım. Çünkü İran sineması, yıllık ürün olarak her geçen gün daha da fazlalaşıyor. Fakat bir ülkenin nicelik olarak ‘kaç tane film üretmiş ya da üretmemiş, yüzde kaç artmış, ya da azalmış’ sorunuyla uğraşmamak lâzım. Nihayetinde bunlar iniş çıkışlar gösterecektir. Bazen artabilir, bazen de azalabilir. Veya birkaç yıl sonrasında büyük bir potansiyelle bir patlama gösterebilir.

Size göre İran sinemasında bu artış da kadınların yeri nedir?

İlerlemenin çok da belirgin, özgün bir biçimde ortaya çıkması her zaman mümkün olmayabilir. Bu toplam bir şey, bir bütündür. Kadın da bu bütünün bir parçası olabilir. Kadınlar değişik yaşamları denemek için kendilerine fırsat tanıyabilirler. Aynı zamanda kadınlar kadın oluşlarını biraz daha fazla kabûllenmeye başlıyor. Bence kadın, kadın olduğunu kabûllendikten sonra ya da kadınca yaşadığında başarabilir.

2005 yılında Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde 20 Fingers adlı filminizi de göstermiştiniz. Bu film aynı zamanda İran’da yasaklanmıştı. Bu yasaklanmalar sizce özgünlüğün dozunu arttırıyor mu?

Ben bunu bir fayda olarak görmüyorum, tam tersi bu filmi yaratanlar için bir üzüntü kaynağıdır. Zaten ben bir film yapımcısı olmama rağmen, neyin yasak olup olmadığını anlayamıyorum. İran’daki film yasaklama kurulunda, yasaklamanın kriterleri belli değildir. Bazen öyle filmlere izin çıkıyor ki biz bile şaşırıyoruz buna. Bazen de hiçbir sakıncası olmadığını düşündüğümüz filmleri yasaklıyorlar. Neye göre bunu yapıyorlar bilemiyoruz. Ben buradan yapımcı olarak şöyle bir sonuca varıyorum; ben filmimi yaparım ve her iki alternatife de hazırlanırım.

‘FATİH AKIN’I ÇOK BEĞENİYORUM’

Türk sinemasını takip edebilme fırsatınız oluyor mu?

Bütün yönleriyle tabii ki hayır. Fakat birçok filmi biliyorum. Son yıllarda özellikle önemli festivallerde Türk sineması adını duyurmuştur. Çok önemli festivallerde Türkiye’den önemli filmlerin katıldığına tanık oluyorum. Nihayet benim de bir film yapımcısı olarak, Türkiye’nin önemli filmlerini görüp onları değerlendirmem gerekiyor. Ama Türkiye sineması üzerine yoğunlaşmışım diye bir şey söylemem de söz konusu değil.

Beğendiğiniz Türk yönetmenler varsa, birkaç isim alabilir miyim?

Almanya’da büyüyen ve bence Türkiye’nin yönetmeni olan Fatih Akın’ı çok beğeniyorum. Ben, onu Türk olarak kabûl ediyorum. Bence tamamen Türk kültüründen öğeler taşıyor. Bütünüyle Türk olarak ele alıyorum onu. Dünyaya bakış açısı da Doğu’ya yönelik. Bence başarısının altında da bu bakış açısı yatıyor. Bunun farkında değiller. Çünkü Alman’ın kendisi yıllardır önemli bir film, yapımcı, yönetmen vermedi.

Sizin İran’da tabuları sorgulamanız nasıl algılanıyor?

Her tabunun yıkılışında ilk başta büyük bir direnişle karşı karşıya kalırsınız. Fakat zaman geçtikçe bu yeni durum kabûllenilmeye başlanır. Şayet filmim İran’da gösterime girmiş olsaydı, daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilirdik. O zaman toplu bir tepkimeyle değerlendirme imkânı bulurduk. Tabii bu tepkileri aldığım topluluk, zaten kendileri tabuları kırılmış aydınlar ve entelektüeller olduğu için, bunu genellemek biraz zor olur. Toplumun geneli için bir şey demem doğru olmaz.

(15 Mayıs 2008)

Erkin Erk

www.sinemasinemadir.com

16 Mayıs 2008 Haftası

“Üç Haydut”, iyi ve kötü olarak kabul ettiklerimizin, pekâlâ, kötü ve iyi de olabileceklerini, aradaki koca gri alanda herkesin iyi ya da kötü şeyler yapabileceklerini, yetim küçük kızla üç soyguncu arasındaki şefkat aracılığıyla o denli büyüleyici bir stilde anlatıyor ki… Yerinizden kalkıp perdeye girerek, oldukça özgün bu çizgi filmin inanılmaz derecede çekici renkleri arasında kaybolmak istiyorsunuz.

“Şantaj”, içinde seksin, paranın, ölümcül tehlikenin olduğu bir entrikada kazanan bile olsanız, sadece ama sadece “aşk için!” her şeyi feda edebileceğinizi, usta işi “yalnızlık görüntüleri” ile öykülüyor: Lütfen jenerikleri de izleyin ve temanın içine nüfuz etmiş müziği sonuna dek dinleyin.

“O… Çocukları” adlı, ‘sinema duygusu olmayan’ fecaati izledikten sonra bir kez daha anlaşılıyor ki, sinema filmi çekmek kolaylıkla altından kalkılabilecek bir iş olmadığı gibi, herkes de sinema filmi çekmek zorunda değildir!

“Hep Seni Aradım”, “ne denli anlamsız gibi gözükse de ayrılıklar, gerçek bir aşkla besleniyorsa eğer, er ya da geç son bulur ve aşk kazanır” temasını, sizi bir şekilde içine çekmeyi başararak işliyor: Kıvrımlı senaryonun hakkını veren oyuncu, görüntü ve müzik yönetimi kayda değer.

“Beni Orada Arama”da, yirminci yüzyılda doğmuş büyük besteci ve şairlerin Tanrılaşmış olanlarından Bob Dylan, aynen onun dünyaya bakışı gibi ‘değişken’ biçimde, farklı dönemlerinde farklı oyuncular tarafından yorumlanmış: Bu seyri zor filme gitmeden ders çalışmanız ve onunla ilgili biraz okumanız, biraz da dinlemeniz gerek; hayranıysanız zaten çoktan görmüşsünüzdür.

“Asla Pes Etme”, çeşitli dövüş tekniklerini katı bir disiplin içinde ve çalışma salonu dışında asla kullanmamak şartıyla birleştiren bir savunma sporunu problemli gençlerin öyküleri içinde kullanıyor; cazip oyuncuları ve zor dövüş sahneleri sayesinde hızla tüketiliyor: Otuz küsur yıldan sonra bile, “Bruce Lee’nin ünlü tekmesi” hala revaçta ve işi bitiriyor!

TEK CÜMLE EKSTRA

“O… Çocukları” Neden Fecaat ve Okura Yanıt:

Neden sinemaya gidersiniz? Neden gişeye para vererek bilet alıp o filmin, o seans için seyir hakkını satın alırsınız? İnsan öyküleri görsel bir dille, görüntü sanatı ile insana dair her şey anlatıldığı için. Bilirsiniz ki, o sinema filmine emeği geçen herkes, o görsel dili en iyi şekilde kalıcı kılabilmek için aylar belki yıllarca çalışmışlardır. Ama eğer “iki arada bir derede”, üstelik de ‘dönem filmi’ çekilmişse sinema duygusunu yansıtmama tehlikesi doğar. Eğer siz 12 Eylül diktatörlüğü fonu ya da eleştirisi önünde, özgürlükleri töre, fahişelik ya da düşünce suçlusu olarak ellerinden alınmak istenen / alınan kadınları anlatmak islemişseniz, çarpıcı bir fikir bulmuş ama o denli de sorumluluk yüklenmişsiniz demektir. Bu filme baktığımızda gördüğümüz şu: Kimse hazırlığını iyi yapmamış. Senaryo bir kuru metinden ibaret. Oyunculuklar dengesiz; çocuk oyuncular dökülüyor. Döneme dair sanat yönetimi yok gibi. Müzik kendi başına hareket etmekte… Kim bunların sorumlusu? Orkestra şefi olan yönetmen!

Üç tane işkenceci, beceriksiz polis ve İtalyan devletinin içindeki bir takım girişimcilerin düşünce suçlularına yönelik yardım çabaları ile dönemin ağırlığını, baskısını, tarih içindeki önemini veremezsiniz zaten; güdük kalır. Geriye ne kalıyor? Aslında tüm bir ülkenin içinde bulunduğu durumu örnekleyen bir ev ve evin gerçekçi patroniçesi ile ona emanet edilmiş çocuklar! Katı gerçekçi bir film değil ama kendi mantığı içinde inandırıcılık iddiası var (finale yakın havalimanı sahnesini yok sayıyoruz). Nasıl inanacağız, nasıl içine gireceğiz? Tamamen ama tamamen tiyatro sahnesinde de sergilense bir şey değişmeyecek metin ve oyunculuklarla mı? İtalya’dan gelmiş kız ile mahallenin bıçkın delikanlısı arasında oluşan cinsel çekim, bu filmde ne denli inandırıcılıktan uzaksa, sahneye girip çıkan fahişelerin traji-komiklikleri de olmamış işte! Yani, reklâmların komik / fırlama çocuğundan mahalle delikanlısı ve banka reklâmlarının sevimli kızından çalkantılı ruh hallerini yansıtması gereken, iki kültür arasındaki kız çıkmamış; Sarp Apak ve Özgü Namal kötü oynuyorlar (sondaki arya da tüy dikiyor)! Kendileri bile inanmamışlar ki rollerine. Ne kadar çalışmışlar, ne kadar hazırlanmışlar meçhul… Geriye kalıyor üç tiyatro oyunculuğu: Küfür ettikçe güldüren Demet Akbağ, rolüne hiç derinlik katamayan Altan Erkekli ve tamamen ‘ezber’ İpek Tuzcuoğlu. Dünyada en zor işlerden biri de yönetmenler için, çocuklar ve hayvanlarla çalışmaktır. Allah aşkına, akıllı çocuğa diyalog ezberletmek başka bir şeydir, onunla duygudaşlık kurarak filme inanmasını sağlamak başka şeydir. İkincisinde devreye çocuklar için gerekli çalıştırıcılar da girer; bu filmde böyle bir çalışmanın olmadığını ya da başarılı olamadığını görmek için eleştirmen olmaya gerek yok.

Peki, onlar kötü, sıkıcı ve kıvrımsız da, senaryo yapısı nasıl? Örneğin her karakterin kendi öyküsünü sahne sırası geldikçe oturup anlatması sinema mı? O tür bir mahalleyi zengin tiplerle renklendirememek, evde –ne bileyim- bir mutfak sahnesi bile becerememek, oyuncuya aynı anda iki trafiği yaptıramamak yönetmenlik mi oluyor günümüz Türk Sineması’nda?

Bu filmi çeken yönetmen “story board” diye bir çalışma yöntemini bilir de neden uygulamaz (“bu konuda çalıştım” derse durum daha da vahim)? Yani oyunculara yükleniyoruz da tüm mesele yönetmen değil mi, yinelersek? Senaryo bizim apolitik sinemamızda bir fırsat yakalamış olabilir. Ama bunu sinema filmi diye satıyorsa gereklerini yerine getirecek.

“O… Çocukları”nın sanat yönetmenleri nerededir? Film 1980’lerde mi, günümüzde mi geçmektedir, belli değildir. Gözümüzün içinde Hürriyet Gazetesi’nin o günkü baskısını sokmak yetmez. Bu çalışma genel atmosferi tüm dokusuyla kurmaktan geçer. Biz dikkat etmeyiz zaten, benimseriz. Öykü akışından daha çok, örneğin objelere dikkat edilirse başarısızlık söz konusudur. O İtalya sahneleri neydi öyle? Opera ülkesinin sınav salonu öyle mi yansıtılır? Bu filmde ‘color correction’ çalışması yok mudur? Farklı ruh hallerine göre renk dokuları neden düzenlenmemiştir?

Kıraç iyi bir müzisyen olabilir fakat bir filmde müziğin işlevselliği konusunda bilgilendirilmelidir. Müzik filmin üzerine çıkarsa, tehlike var demektir. Olur, olmaz yerlerdeki yüksek müziklerle etki arttırılmaz; etki, oyuncu ve sahnenin gücüyle artar, müzik tamamlar.

“O… Çocukları”, bir döneme işaret etmeye çalışan doğru bir fikir ama fecaat bir sinemadır.

Bir söz de filme “7+” yaş sınırı veren alt denetleme kurul üyelerine. “Kabadayı” yaş sınırsız geçmişti (hala çözemedik sırrını). Sizin açınızdan, bu da bir gelişmedir. Yani 7 yaşını doldurup, sekizden gün alan her çocuk, “i. ne”, “g. t”, “ s.k” gibi sözcükler geçen küfürleri rahatlıkla dinleyebilir.

“Tek Cümle” köşesi, benim gibi işini haddinden fazla ciddiye alan ve her filmin olumlu yanlarını bulup çıkartan (bu özelliği meslektaşlarınca bazen eleştirilen) bir sinema yazarının, bir sevgili arkadaşının önermesiyle hayata geçirdiği, sinemaya gitmek için acilen film seçecek seyircinin genel bir fikir sağlaması amacıyla hazırlanmaktadır. Amaç, o filmin düşünce yapısını, ruhunu, varsa farklı özelliklerini, özlü bir-iki cümle ile anlatmaktır. Bu satırların yazarı, yaklaşık 25 yıldır kısa-orta-uzun binlerce eleştiri yazmıştır / yazmaya devam etmektedir. “Tek Cümle”, kısalara örnektir. Slogan atmaz, “O… Çocukları” ile ilgili cümlede de “sinema duygusu olmayan” yargısıyla fecaat demiştir. Sinema duygusu taşımayan film fecaattir bana göre.

Edebiyat tarihini bildiğini varsaydığım Ahmet Bey (soyadını yazmamış), hangi alanda yazarsa yazsın herkesin başucu kitabı, Berna Moran’ın “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”yi okumuştur. Eleştiri yöntemlerinin çeşitliliği hakkında bir fikri vardır. Bazen tek bir cümle, gereksiz şişirilmiş bir yazıdan daha çok şey anlatabilir. Önemli olan, film-seyirci-eleştirmen arasında kurulan ilişkinin olabildiğince ‘saf bir alan’a çekilmesidir. Kötü olanları yaşam eler, elemiştir. Sanatçı filmini çekerek zaten eleştirilere açık hale gelmiştir; üzerine düşen, aldatıcı-yapay övgüler düzenleri , “kral çıplak!” diyenlerden daha sıkı sorgulamaktır. Düşünen, okuyan, yazan, duygularını canlı tutan okur ise, eleştirmenle yapıcı bir etkileşime girmelidir. Doğrudur; Ahmet Bey tatmin olmamıştır. Film gösterime girmeden yazdığına göre daha fazla bilgilenmek istemektedir. Fakat bunun yanı sıra bir tür “üstten bakış”la, 40 yıldır film izleyen beni, sanki başka hiç yazı yazmıyormuşum gibi sorgulamak hakkı yoktur. Kusura bakılmasın, bu o kadar basit değildir. Bu sayfayı ilk okuyan biri bile amacını anlayabilecekken ve zevk alanlar da varken, sanki okuru hafifsiyormuşum gibi vurgu yapmak iyi niyetle yazılmış bir eleştiri değildir. Zekâsına güvenenler tam da bu güven çerçevesi içinde okur ve alacağını alır Ahmet Bey. Daha fazla açıklama isteme hakkınıza saygım var ama başkaları adına genelleme yaparak bana ders vermeye kalkmanıza saygı göstermem. SİYAD vurgunuzu anlayamadım. Eğer SİYAD’ın 40. yıl kitabını inceleseydiniz, benim de imzamın olduğu yazılarla tarihe notlar düşüldüğünü görecektiniz. O konuda kuşkunuz olmasın, isteyen istediği yerden iz sürmektedir. Bir de şu bedel konusunda “olumsuz hatta kötü bir eleştirinin bedeli vardır, olmalıdır da” derken ne kastettiniz? Benim eleştiri yazılarım olumsuz (yani -şaka gibi ama- yıkıcı) hatta kötü ise bedeli öderim, okunmam, bırakırım. Ama hala yazıyorsam kusura bakmayın, asla “eyvallah etmem”; özellikle Türk Sineması söz konusu olduğunda, hiç ama hiç kimseyle ‘ahbap-çavuş’ ilişkim olmadığından ve beş para etmez filmleri şişirip, pohpohlayarak hatta yağcılık çekerek göklere çıkarıp iyilik ettiklerini sananlar ama aslında kötülük ettiklerini bilmeyenler gibi asla olmayacağıma garanti veririm. Bu konuda en az sizin kadar ciddiyim!

(16 Mayıs 2008)

Sayın Aydan Yıldırım’a Yanıt:

Öncelikle teşekkürler. Adınız ve soyadınızla beni eleştirdiğiniz için…

Lütfen yanlış anlamayın, sizi bilgilendirmek istiyorum: Ben “Tek Cümle“ köşesini 2000 yılından bu yana sürdürüyorum. Amacını anlattım; yinelemeyeceğim. “O… Çocukları” adlı filmi izledikten sonra, bu filmde “sinema duygusunun olmadığını” yazarak bir yorum yaptım. Bana biraz güveni olanlar itibar edebilirler. Eğer “sinema duygusu çok güçlü”, “harika bir film” olarak yazsaydım, yine de “sen beğenmişsin ama neden, açıkla “ diye bir yazı gelecek miydi? Kuşkuluyum.

Gelenden hareket edersek, Ahmet Bey, “açınız bu cümleyi” diyor. Haklı. Tabii ki açabiliriz bu cümleyi. Fakat durumun hassas noktası şu ki, lütfen yazısını dikkatle okuyunuz, ‘hesap’ sormaya varan bir “üstten bakış”la bayağı ders veriyor; bedelden bahsediyor. Ben kendimi Ahmet Bey’den daha iyi tanıdığım ve gerçekten de bu işi sürdürmeye çalışırken, meslek mensupları olarak nasıl hassasiyet içinde sağlımızı bile (haklısınız, sinirlerimizi de) bozduğumuzu bildiğimden, bu haksızlığa bir tepki gösterdim. Hakaret etmem söz konusu bile olamaz. Üslubum sizi rahatsız ettiyse, şahsınızdan özür dilerim. Ancak takdir edin ki, internetin sonsuz boşluğunda çeşitli köşelerden, çeşitli rumuzlarla yazanlara karşı biz adımız-soyadımız-cismimiz-fotoğrafımızla kendimizi savunmak zorunda kalıyoruz. Bu sert üslup, biraz da karşıdakinin ‘görünmemesi’ ile ilgili. Filmle ilgili görüşlerime gelince, fikirlerimi tek başıma da kalsam savunurum (bu arada, filmle ilgili yazdığım yazıyı kısalttığımı belirtmem gerek).

(22 Mayıs 2008)

Sayın Ayşegül Uğur’a Yanıt:

Anlaşılmak ne güzel… Teşekkür ederim.

Saygılarımla.

(05 Haziran 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

T. C. Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay Makamına

Aşağıdaki sorumun BİLGİ EDİNME YASASI gereğince, T. C. Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim… 12/05/2008

T. C. Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu 2008/2 sayılı (dönemi) kararında YEĞENLERE ENİŞTELERE FON kararı çıktı, Bağımsız öteki sinemacılar ise yine desteklenmedi…

Uzman Film adına çıkan proje, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi Faruk Turgut’un YEĞENİ; Görkem Turgut’undur.!!

Yıldız Film adına çıkan proje, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi İsmail Güneş’in KARDEŞİ; Mehmet Güneş’indir.!!

ve yine Tunç Okan, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi Cengiz Ergun’un ENİŞTESİDİR.!!

1. Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyelerinin tamamı kimlerden oluşmaktadır?

2. Kuruldaki üyelerin akrabalarının projelerinin desteklenmesi konusundaki gerekçeli kararları nelerdir?

3. Dünyanın her yerinde Ulusal Bağımsız Sinema desteklenirken, Türkiye Cumhuriyeti’nde neden maddi sorunu olmayan Zengin Tekel büyük yapımcılar desteklenmektedir?

4. Sinema Destek Kurulu proje destek puanlama sistemi kriterleri nasıl bir sistemle çalışmaktadır ve hangi kıstaslara göre puanlama yapılmaktadır?

5. Sinema Destek Kurulu üyeliğine kimler ve hangi kıstaslara gore seçilmektedir ve maaşları ne kadardır?

6. Sinema Destek Kurulu üyelerince destek projeleri reddedilen sinemacıların tam listesi neden “başarısız oldukları” için reddedildiği izlenimi bırakacak şekilde kamuoyuna açıklanmaktadır? Kişinin kendisine özel olarak açıklanamazmı?

7. Proje desteği için Sinema Destek Kurulu neden film bütçesinin tamamının maddi değeri kadar banka teminatı ve ipotek istemektedir? Türkiye koşullarında bir sinemacının bu banka teminatı ve ipoteği gösteremeyeceği bakanlığınızca bilinmiyormu?

(12 Mayıs 2008)

Mutlu ŞAHİN
(Bağımsız Belgesel Sinema Yönetmeni)
Sahrayıcedit Atatürk Cad, Şehit İlhanlar Sok, Başak Ap, No: 21/1,
Erenköy – İSTANBUL.
Tel: 0555 305 1 222
e-posta: mutlusahin@gmail.com

Hep Aynı Film

Kültür Bakanlığı 2008 yılı 1. dönem destekleri hakkında alınan kararlar burada açıklandı.

5224 Sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun ve bu yasaya bağlı olarak 2005 yılında çıkarılan 25642 Sayılı Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik çerçevesinde; Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmekte olan her yıl sinema sanatının gelişimine katkıda bulunmak için yapılan desteklerdir bunlar.

İlgili yasa gereği Destekleme Kurulu oluşturulmuştur ve bu kurul bu değerlendirmeyi yapmaktadır. Önemli nokta; Kültür ve Bakanlığı ve Telif hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü bu desteklerden doğrudan sorumlu olmayıp bir düzenleyicidir.

Destekleme Kurulu ise çoğunluğu sinema sektöründen, meslek birliklerinden oluşmaktadır.

İlgili yönetmelik Madde 9 – “Kurul, Bakanlık temsilcisi ile ilgili alan meslek birliklerinin üyeleri arasından seçtiği birer üye ve sinema ile ilişkili alanlarda temayüz etmiş uzman kişilerden Bakanlıkça belirlenecek üç üyeden oluşur. Kurul üye sayısı onbeş kişiyi geçemez. İlgili alanda faaliyet gösteren meslek birliği sayısının onbirden fazla olması halinde, üye gönderecek birlikler önce kurulmuş olmaları dikkate alınarak belirlenir. Kurulun oluşturulmasında üye bildirimi açısından ortaya çıkan eksiklikler Bakanlıkça giderilir.”

Ve

“Kurul üyelerine, yılda on toplantıdan fazla olmamak üzere her toplantı için (3000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutar üzerinden toplantı ücreti ödenir.”

demektedir yönetmelik.

Buraya kadar her şey çok güzel.

Ancak olay Türkiye ve insanımız gerçeğine gelince birden değişmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda bu destekleme kurullarının ne derece dürüst çalıştıkları şüphelidir.

Nerdeyse ahbap çavuş ilişkileri ile bu destekler; “körler ve sağırlar birbirlerini ağırlar” noktasına kadar gelmiştir. Bunu konuyu bilen ve içinde olan çoğu kişi yadsıyamaz sanırım. Yoksa ayıp olur.

Bu desteklerin asıl kaynağı, sizlerin sinema bileti vb. harcamalarınızdan alınan rüsumlardan oluşmaktadır. Bunun bir kısmı bütçeye dahil olurken önemli kısmı ise sinema sektörüne yeni yapıtlar oluşturmak ve sinemanın gelişmesine destek olmak amacıyla bu yolla geri dönmektedir.

Ticari kurgu film yapımlarına geri ödemeli bir destek verilmektedir aslında. Karşılığında da o kadar bir teminat gerekir.

Geçtiğimiz yılları ve destekleri hepimiz biliyoruz. Kurul üyesi olabilmek yada kurula üye gönderebilmek amacıyla, olmayan sinema sektörümüzde gereksinimin çok üstünde meslek birlikleri oluşmaya başladı. 2006 ve 2007 yıllarını ve destekleri incelerseniz sonuç ortadadır.

Kaç filme destek sağlandı?

Kaç kişi geri ödedi?

Başarı?

Ha, bir de zarar eden geri ödemiyor. Oh ne âlâ.

Anımsıyorum, Yılmaz Erdoğan medyada sitem etmişti, yanlış iletilmediyse. “En büyük katkı benim filmlerimden geliyor, ama benim filmlerim destek almıyor” diye.

Son yayınlanan tabloya baktığımda, acaba diyorum, aynı filmi mi izliyoruz?

Çünkü para bizim, para sizin. Para halkın. 11 kişi neyi ve neye göre değerlendiriyor. “Red edilen” diye yazılan projeler çok mu kötü? Hem bu neden yazılır? Onu da anlamak mümkün değil. Piyasaya çıkarsa o filmleri de izlemeyelim mi?

Başvuru sayısına bakıyorsunuz. Değerlendirme zamanına bakıyorsunuz. Okumak bile olası değilken bizim kurul iyi çalışmış. Duyduğuma göre; öğrencilerine yada yardımcılarına okutuyorlarmış, özet alıp değerlendirmeye çalışıyorlarmış.

Beyler emeğe saygı lütfen.

Bir de şu var, alınan destek kadar, banka yada gayrimenkul teminatı gerekiyormuş.

Zaten o teminatı olanların ticari kurgu film yapım sorunu olur mu?

Umut ediyorum ki, bu yıl ki değerlendirme dürüst ve emeğe saygı ile yapılmıştır. Ve kurul üyelerinin gönlü rahattır. Umarım bu yıl artık, yönetmelikte yazan hükümler insan öğesi de devreye girerek doğru uygulansın. Umarım, öyle de olmuştur.

Son yayınlanan tabloya baktığımda, acaba diyorum, aynı filmi mi izliyoruz? Pek içim rahatlamadı benim.

Neyse, sonuç olarak bu ticari bir kaygıdır. Zaten geri ödenecek. Ama halk olarak ödenmesini istiyoruz. Ödensin ki sinemamıza yeni kaynaklar yaratsın.

Benim asıl kuşkum, ticari olmayan, kısa film, belgesel film, senaryo yazım vb. destekler. Çünkü geleceğin sineması bu yaratımlarda bence.

Değerli kurul üyeleri de bu gerçeği nihayet özümsemiş olmalılar ki, fazla sayıda başvuran projeyi bizzat kendileri değerlendirip, çevre etkisinden uzak kalıp, yetim hakkı yememeğe özen gösterip karara varabilmek için öteye atmışlar.

Sanıyorum ki 1 – 2 ay gibi bir ek süre sonunda bunu açıklayacaklar.

Bunu şunun için önemsiyorum; kısa film ve belgesel gerçekten Türk Sinemasının temel taşı olmakla kalmayıp ulusal kültürlerin de en büyük tanıtım araçlarından birini oluşturmaktadır.

Bir de; şu özlük hakkı kavramı var ya. Bu çok önemli. Askerlikte; bir erin aylık, nerdeyse bir paket sigara parası tutan maaşını imza karşılığı vermeyen bölük komutanı çok ciddi cezalara maruz kalmıştır ve uzun süreli hapisler yatmıştır. Bu konuda ceza kanunumuzu bir okuyun. Bu katkılar da doğru yerde kullanılamazsa bir özlük hakkı işi olduğu, halkın parası olduğu gerçeği ile ceza hukukumuzda önemli yeri olmalı diye değerlendiriyorum.

Çok genel yazdım. Gerçi açıklanan tablo biraz tuhaf hisler oluştursa da, bildiklerimize ve gördüklerimize set çeksek de, benim için asıl önemli olan ticari olmayan sinemaya ve geleceğimize verilecek destekler. Bana lütfen söyleyin. Bu destekleme kurulunun geçmiş yıllarda destek olduğu belgesel, kısa film, senaryo vb. ön plâna çıkmış bir iki adet adı?

Rahmetli Kenan Pars’ın bir sözüyle noktalamak istiyorum. Geçtiğimiz yıl, onun çok değişik bir belgesel versiyonu başvurmuş. “Bilir misiniz Kenan Pars yaşamında ilk ve tek ödül aldı, onun el işi özgün çalışmaları var.” Desteklenmemiş. Saygı. Ona sonuç söylendiğinde, her zamanki gibi alaycığı ile şöyle demişti: NE BİLİYORLAR Kİ, NEYİ DESTEKLİYORLAR?

Saygılar.

EKLER:

1- Değerlendirme Kurulu bir yarışma seçici kurulu değildir.

2- Yaptıkları görev, gerçekten önemlidir ve ne yazık ki bu görevi algılama yeteneğinden uzak kişlerden oluşmaktadır.

3- Çoğunun sinema geçmiş ve bilgisi tartışılır.

4- Bazıları gerçek sinema sektörünü temsil etmemektedir.

5- Son 4 yılda alınan kararların bir kısmı şaibelidir. Her yıl aynı gruplar destek almış, aynı gruplar almamıştır. Liste gönderebilirim.

6- Özellikle; 2008/2 kararında basında da yer alan akraba ilişkileri tam bir skandaldır ve yargıya taşınacak konudur. Çünkü; devlet ihale yasalarında bile 1. derece yakınlar o ihalaye katılamazlar, ceza yasalarında da yeri vardır. Eğer böyle bir durum oluşmuşsa tüm kurul üyeleri (şerh koyanlar dışında) ve destek alanlar yasalar önünde birinci derece suçludur. Hiçbir yönetmelik yasalar önüne geçemez.

7- Ben ilk yazımda; tablo içime sinmedi derken hiçbir isim vermedim. Aslında olay akraba ilişkileri dışında meslek birliği vb. tanıdık ilşkileridir. Kurul üyelerinin bir çoğu proje okumamaktadır. Bazıları öğrenci vb. birine okutup özet almakta ve ona göre değerlendirmektedir. Çünkü o kadar başvuruyu değerlendirme süresi gerçekleşmemiştir.

8- Ezel Akay’ın deyişine katılıyorum. Kültür Bakanlığı’na 4 yıl önce sektörden empoze edilen bir uygulama sonucu bu yasa ve yönetmelik çıktı. Bu kapsamda Bakanlık haklı olarak, bu işin dışında kalmayı yeğlemiştir. (Özet yazdım; konu uzun aslında.)

9- Kurul üyelerinden bazıları toplantı öncesi bazı film yapımcılarını neden ararlar? Aramışlar mıdır?

10- Neden sürekli bir meslek grubu kurulur hale gelmiştir?

11- Neden Kültür Bakanlığı birimleri bu kurulun geçmiş çalışmalarından ve çıkan dedikodulardan rahatsız olup 2008’den itibaren bu kurulun dürüst çalışması için önlemler düşünmüş ve puanlama sistemine başlamasına karar vermiştir acaba?

12- Geçmiş yıllarda kabûl edilmeyen projelere ortak gerekçe olarak sinematografik yetersizlik vb. gerekçeler yazarak bunu yayınlamak yerine bu gün sadece reddine denmesi uygulaması başlamıştır. Ne demek red etmek; benim politikam bu dersin ve bunları desteklemeyi uygun gördüm dersin olur biter. Onca büyük özveri, para ve emeği, hem de sanatçı kişiliği olmayanların red ettim demesi ne ayıp.

13- Geçmiş yıllarda destek alan projeleri hiç inceleme olanağınız oldu mu?

14- En önemli konu; verilen paralar ve kaynağı çok önemlidir. Bu bir devlet genel bütçesi olsa belki gerekçeleri olur, ancak bu özel bir bütçe. Kurul beyefendileri iyi düşünmelidir.

15- Son 4 yılın gelmiş geçmiş tüm kurul üyelerine soruyorum: (Bu arada aralarında gerçekten son derece saygıdeğer ve dürüst insanlar var. Onları dışta tutuyorum ama bir koşulla. Karara şerh koymuşlarsa, bunu bilemiyoruz.) Akşam eve gidince çocuklarının ve eşlerinin yüzüne gönül rahatlığı ile bakabiliyorlar mı? Rahat uyuyabiliyorlar mı?

16- Deniyor ki; kimsenin itiraz etmeyeceği bir sistem getirelim. Böyle bir sistem var ve dünyada olduğu gibi ülkemizde de uygulanıyor. Danışma Kurulu toplantısında bunu ben bizzat dile getirdim ama kimsenin işine gelmediği için bugün sorsan çoğu anımsamaz. Ama gerçekten böyle bir sistem var. Bunu uygulamaya hazırlar mıdır? (Bu sistem bende mevcut. Devletin en üst kademelerinde kendim bizzat uyguladım, hâlâ da uygulanıyor. Kanıtlı, delili, örnekli) Sinemaya da çok kolay uyarlanabilir. Ama bu bazılarının işine gelir mi bilemem.

17- Bu arada gerçekten hakederek destek alan projeleri de yaralıyoruz. Bunun sebebi bence o bazı kurul üyeleridir. (Bazıları, çok konuşup etkileyenleri)

Bu maddeleri daha da somut olarak belki 200’e kadar sıralayabilirim.

Sonuç olarak; bence şu kurul beyefendilerinin asıl yetim hakkı paralarını dağıtacakları ve en hassas olmaları gereken kararlarını bekleyelim. Çünkü uzun metraj ticari projelerdir ve zaten geri ödenecektir. Asıl özen gösterilecek yer geri ödemesiz desteklerdedir.

Aslında ilk yazımı, tümü hakkında kararlar açıklanınca yazacaktım ve bu yıl gerçekten dürüst olacaklarını umut ediyordum. Ancak basında da açık ve somut kayırmalar çıkınca zaten bidiğim tablodan rahatsız olup yazdım. Bakın, gene umut etmek istiyorum ki; kurul efendileri doğru kararlar alacaklardır.

Geçen seneki kararlara gene baktım. (Kurul üyeleri 2 yılda bir seçilse de aynı meslek gruplarından oluştuklarından sonuç maalesef değişmemektedir.) Son 3 yıllarını somut izledim. Verilen ve yapılanlar ortadadır. Eğer ki gene aynı hamam aynı tas olacaksa, geriye dönük olarak, hesap sorulacak ve ortalık yangın yerine dönüşecek kanaatindeyim.

Telefonum açık, (zaten bu arada adını vermeyeceğim bazı kurul üyelerinden tehditvari tavırlar alsam da benim için farketmez. Herkesin geçmişi bellidir. En apaçık da benimdir. Onlar için korkunu ecele faydası yoktur.) bu platformda ortak bir görüş ve davranış tarzı belirleyelim. Yasal olmak koşulu ile yapılacakları belirleyelim, son 4 yıl geriye dönük işlemi başlatalım.

Ayrıca, en önem verdiğim konu, sayın sinema yazarlarımız, bir hafta Amerikan filmleri eksik kalsa ne olur. (Biliyorum çok şey olur.) Bu görevler sizin değil mi? Sorun bana: Belge, bilgi, tanık… Sizden de ricam var; son 4 yılın Değerlendirme Kurulu üyelerini, ama tüm geçmişleriyle (adlarını bilmiyorsanız ben veririm) bir yazıverin.

Bunlar yapılırsa; herşey çok doğru ve çok dürüstçe ve herkes tarafından anlaşılacak zaten. Buna kefilim.

Valla dürüst insan düşmanım olsun ama öteki, o hiç olmasın.

(11 Mayıs 2008)

Vural Çavuşoğlu / 0532 254 80 32

Sefaletin Sineması, Sinemanın Sefaleti…

Konuşmalarına “Genco Erkal’dan jüri üyesi olur mu?”, “Yumurta’dan film olur mu?” diye başlayan sinema adam(!)ları için Recep’den film olur. Hemde 4 milyon seyirciyi de peşinden götürür. Çünkü sinema gişe demektir. Gişede para demektir. Tanrı, para; tapınak, gişe; müminlerde seyirci olunca Genco Erkal’dan jüri üyesi, Yumurta’dan film olmaz.

Tabi bu gişe filmlerinin bir formülü var. Bu formül her ülkede sosyolojik olarak en ilkel değerlere göre dizayn edildiği zaman, çok başarılı gişe sonuçları ve kazanç elde etmek mümkün.

Bu iyi bir ticaret adamının sinema alanındaki başarısıdır. Bu işi ticaret olarak yapanlar zaten “sanat” sözcüğünden nefret ederler. Benim bu işi yapana, yani sinema ile ticaret yapana diyeceğim yoktur. Benim itirazım, tüccarın sanatçıyı aşağılamasınadır. Sanat sinemasına seyirci toplayamadığı ve para kazanamadığı için kızıyorlar. Bu konuyu kendilerine dert ediniyorlar. İşte buna hakları yok.

Büyük kentlerimizin eteklerine tırnakları ile pençeleri ile tutunmuş genç ve “kent köylüsü” büyük bir nüfus oldukça, ticaret sineması için sonsuz fırsatlar ve büyük gişe başarıları hep olacaktır. Vandallığa, angutluğa, şirin aptallığa ve ilkel duygulara yönelik her tür güldürü projesi ticaret sinemasının önünde sereserpedir. Ayrıca bu türe hayran bir sinema yazarı (!) sinema düşünürü (!) kitlesi de oluşmuştur. Sinema bahanedir, fırsat ticarettir. Birinin işi para, ötekinin sanat. Herkes işini yapsın. Sanat sinemasından sana ne.

Ancak kazın ayağı öyle mi? Ticaretçilerin gişe başarısı “genç sinemacıları” mıknatıs gibi kendine çekmektedir. Bu şablonun ve başarı formülünün gençler tarafından kabul görmesi, hele sinemacı olmak için gençlerin neredeyse kitle halinde üniversitelere (27 üniversitede sinema eğitimi veriliyor) ve kurslara akın ettiği bir ülkede “sinema sanatı” kavramının yozlaştırılması… işte buna da itiraz edilmesi gerekiyor.

Sanat, yaşadığı toplumun kalbidir. Tüm incelikleri ve muhalefeti içinde barındırır. Bir ülkenin sinema sanatı, halkının macerasını, sevinci ve kederiyle, acısı ve mizahı ile anlatabilmelidir. Son çeyrek yüzyılda bin civarında uzun metraj sinema filmi yapılmış. Bu ülkede yaşayan sinemacıların bu halkın yaşadığı derin acıları (bir – kaç film hariç) yansıttığını söyleyebilir miyiz. Bu ülkede olup bitenler sinema sanatçısının yüreğini yakmaz mı? Bu ülkede olup bitenler tragedya ve komedyanın ta kendisi değil mi? Nerede politik sinema? Bu ülke sinemasının genç Lütfi Akad’ları, Metin Erksan’ları, Yılmaz Güney’leri olmayacak mı? Yoksa sinema sanatının temsilcileri de gözlerini ticaret sinemasına mı çevirdiler? Bunu asla kabullenemiyorum. Öyleyse buna da itiraz edilmesi gerekiyor.

Bir zamanlar bu ülkede sinemacılar halkın acılarını, yaşam mücadelesini ve direnişini hikâye ederlerdi. Şimdilerde ise iki tür sinema var. Birincisi ticaret sineması. Seyirci de orada para da orada. Diğeri toplumsal duyarlılık yerine bireysel duyarlılıkla kişisel sinemalarını oluşturmaya çalışan art – house sinemacılar, yani “sanat sineması.” Bu ikinci türü inatla ve içtenlikle sürdüren “has” sinemacılar henüz toplumun vicdanı olmayı başarabilmiş değiller ve filmlerini büyük bir kitleye ulaştıramıyorlar. Ancak dünya sineması içinde bir “Türkiye sineması”ından bahsediliyorsa bu sinemacılar sayesindedir.

Sinema sanatını kitlesel ve evrensel kılan güç, içinde yaşadığımız modern toplumun vicdanı olmasıdır. Geçtiğimiz yüz yıl içinde sinema bu gerçeği kanıtlamıştır. Bu gerçek bizim için de geçerli olmalı.

Toplumumuza ne yazık ki silâh zoru ile dayatılan bir anayasa ile çeyrek yüz yıldır yaşıyoruz. Tüm alanlarda tam bir çözülme ve çürüme. Yargıdan eğitime tüm toplumsal sistemlerimiz yetersizlik içinde. Kentler ve kıyılarımız yağmalanmış, kültürel dokusu harap edilmiş, yoksulluk ve çaresizlik kentlerin eteklerinden merkezine doğru hızla yürüyor. Peki, yaşanan alt – üst oluşu, yani bu sosyolojik devrimi, yani bu kahrolası çeyrek yüzyılımızı yansıtan bir sinemamız olduğunu söylemek mümkün mü?

Bir sinemacı için hazine değerinde olan Türkiye halkının acılarını biz filme çekmeyeceksek kim çekecek?

Bu ülkede yaşamıyor muyuz ? Belki de…

Öyleyse: İtalyan opera sanatçısına Gebze’de Mozambikliler tecavüz etti? Hırant Dink’i Şişli’de İtalyanlar öldürdü? 10 yaşındaki okul çocuklarının bileklerini Adana’da Fransızlar kırıyor? 84 yaşındaki İlhan Selçuk’u İstanbul’da Danimarka polisi gözaltına aldı?

Hangi ülkede devlet, siyasi iktidarı ile davalı? Hangi ülkede seçim sandığını tarikatlar ve satılık aşiretler belirliyor? Hangi ülkede 40 yaşındaki katiller üniversite öğrencisi kılığında kurşun atıyor? Baharı Karşılama Bayramı hangi ülkede bir korku filmi gibi yaşanıyor? Hangi ülkede her gün darbe oluyor?

Bu sefalet tanıdık geliyor mu? Evet sefaletin sineması değil, sinemanın sefaleti.

(08 Mayıs 2008)

Sabahattin Çetin

T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Sinema Destekleme Komisyonu Hakkında

Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi? Sinema Destekleme Komisyonu 2008 yılının ilk toplantısını yaptı ve birbirinden komik kararlara imza attı.

18 sinema filmine 150.000 YTL ve 325.000 YTL arasında değişen miktarlarda destek çıktı.

Çıkan filmler arasında komisyon üyelerinin kardeşlerinin, kayınbiraderlerinin ve yeğenlerinin de projeleri var. Birçok profesyonel sinemacının filmlerini gözlerini kırpmadan red eden bu gurup kendi menfaatleri doğrultusunda karar almaktan hiçbir çekince duymamışlardır.

Kültür Bakanlığı sitesinde de bu projeler, sadece firma ve film ismi bildirilerek kamuflaj taktiğine gidilmiştir.

Bu kadarla kalsa gene insanın içi gam yemeyecek. Türk sinemasının emektarları film üretmek için yanıp tutuşurken, desteklediği projelerden sekizi ilk filmi çekecek yönetmenlere verilmiş. Bunda ne var, o insanlarında üretmek en temel hakları denilecek olursa, bu destek alan insanların öz geçmişinin incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yüzde doksanı belirli bir cemaat, yada lobiye yakın duran isimler.

Zaten AKP hükümeti kendi sinemacısını yaratma peşinde. Ama unuttukları bir şey var ki, sinema yetenek isteyen bir sektör. Öyle mecliste parmak indirip, kaldırmakla yürütülecek bir şey değil. Yani bu arkadaşlar en fazla bir film çektikten sonra, daha hiç anılmamak üzere kaybolup gidecekler.

İşte garip kültür politikası. Destekleme Komisyonu da kendilerine yakın insanlardan oluşturulmuş. Sektör temsilcileri de menfaatleri uğruna onlara uyunca ortaya bir katliam çıkmış. Hepsinin günahını almayayım ama görünen o ki, birer projeyi aralarında paylaşmışlar. Geri kalanda AKP’ye, yada onların malûm cemaat mensuplarına, sempatizanlarına gitmiş.

Dağıtılan bu para sinemaya giren seyirciden kesilerek, fona aktarılan paradır. Öyle kolay yağmalanacak para değildir.

Ne yazık ki destek alanlar arasında, PKK olaylarından ceza almışlarda vardır. Yani iş menfaate gelince gözler hiçbir şey görmemektedir.

Lütfen komisyon üyeleriyle, destek alan proje sahiplerinin, beşeri ve ticari ilişkilerini inceleyin. Adaletin hiçbir yerde işlemediğine tanık olacaksınız.

Sektörde saygın gözüken insanlarda bu yağmanın bir unsuru olmuştur. En azından seslerini çıkarmayıp, insanların haklarının gaspını seyrederek.

Bundan önceki hükümetlerde bu fonu arpalık olarak kullanıyordu, ama hiçbir zaman bu kadar gözlerini karartarak davranmıyorlardı.

Ama adamlar haklı, karşılarında hiçbir müeyyide yok. Ben yaptım oldu mantığı. Ülkenin tamamını yağmalamış insanlar için zaten oralarda konuşulan rakamlar çok komik. Sadece dört milyon lira. Bu parayı bile sinemacılara vermeyip, kendi yandaşlarına dağıtmayı yeğ tutuyorlar.

T. C. Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün sitesine girerek destek alan projeleri görebilirsiniz.

Uzman Film adına çıkan proje, komisyon üyesi Faruk Turgut’un yeğeni, Görkem Turgut’undur.

Yıldız Film adına çıkan proje komisyon üyesi İsmail Güneş’in kardeşi, Mehmet Güneş’indir.

Tunç Okan, komisyon üyesi Cengiz Ergun’un eniştesidir ve onunda projesi çıkmıştır. Ama yine de Tunç Okan’ın film çekmesini önemsiyorum. Ancak alınan kararlar mide bulandırıcıdır. Dikkatlerinize sunulur.

Saygılarımla,

(07 Mayıs 2008)

Bülent Pelit

İletişim: 0 539 240 10 06

Cennet Filminin Yönetmeni Biray Dalkıran’ın Açıklaması

Sayın Adana Altın Koza Yönetimi

Bugün filmim “Cennet”in Adana Altın Koza Film Festivali’ne kabûl edilmediğini öğrendim.

Filmimiz “Cennet” İngiltere, İspanya, Çin ve İsrail’in en önemli film festivallerinden yarışması için davet edildiğini göz önüne alırsak; bu festivallerde En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Müzik, En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında ödüle aday olduğumuz düşünülürse; Adana Altın Koza ön jürisinin “Cennet” filmine emeği geçen oyuncularına, ekibine ve sinemada beğenmiş seyirciye ve Adana’da buluşması muhtemel seyirciyi mahrum edildiği düşünülürse; sinema televizyon lisansı yapmış; sinema televizyon üzerine master’ını tamamlamış ve aynı konuda doktora yapan, Ünsal Oskay, Tuğrul Eryılmaz, Ali Erdemci, Tevfik Başer, Müşfik Kenter ve Mehmet Birkiye gibi sinema ve basın devlerinden eğitim almış, toplam 41 adet ödül ve mansiyon kazanmış, onlarca reklâm, yüzlerce klip yönetmiş bir yönetmenin filmimi reddediyor olmanız benden çok daha deneyimli olduğunuzu (ne yazık ki değilsiniz) veya objektif olmadığınızı gösterir. Adana Film Festivali ön jürisi yüzünden “Cennet” filmimle Türkiye’de sadece “davet gelen” festivallere katılacağımı ve Türkiye’deki başka bir festivale davet gelmediği sürece başvurmayacağımı, yurtdışında ise temsil edeceğime devam etmem gerektiğini sizin sayenizde anlamış bulunmaktayım. Umarım festivaller filmleri değerlendirmek ve tanıtmak için yapılır. Yarışmaya katılan tüm meslektaşlarıma başarılar diliyorum ve sizinle yarışma fırsatımızı elimizden alan ön jüriden dolayı özür diliyorum.

Saygılarımla

(07 Mayıs 2008)

Biray Dalkıran / Yapımcı – Yönetmen

www.cennetfilm.com

www.dfgs.net

09 Mayıs 2008 Haftası

“Yasak Krallık”, Uzakdoğu dövüşlerinin en önemli aktörlerini, en çarpıcı işlere imza atmış aksiyon koreograflarını, bu alandaki en iyi görüntü yönetmenini buluşturan ve Çin efsaneleri esas alınarak yazılmış öyküsünde Batı ile Doğu arasındaki köprüyü kurarak birkaç türü birleştiren bir seyirlik: Zamanın en hızlı aktığı filmlerden aynı zamanda.

“Tehlikeli Oyun”, “Otokrasi benzeri bir oluşum, hem de günümüzde ve Nazizm’i yaşamış Almanya’da, yeniden; hadi canım sen de!” diyenlerdensiniz, gidiniz, bir lisede salt bir sınıfta bile nasıl kolayca ve sadece 5 günde canlanabildiğini izleyip pay çıkarınız: Zeki bir film ve önemli.

“Şöhret”, Salsa Kralı Hector Lavoe ile sıra dışı bir tutku, aşk, evlilik yaşadığı karısının gerçek hikâyesinin odağında, göçmen olarak New York’ta var olabilmek, tüm dünya tanısa da yapayalnız hissedebilmek, yoksulluktan paraya, üne, kadınlara ama asla tam bir mutluluğa sıçrayamamak gibi zengin bir içeriği, etkili performanslarla unutulmaz kılıyor: Öykülemedeki teknik sağlamlık ve müziğin fonksiyonelliği ders olarak okutulabilir.

“Münferit”, gerçek olaylardan yola çıkılarak yazılmış senaryosuyla sinemamıza taze bir soluk veren polisiye – gerilim: Keşke çekim süresi ve olanakları daha geniş olabilseydi!

“Kırmızı Balon’un Yolculuğu”, büyüyüp çeşitli maddi sıkıntılar, yürekteki büyük boşluklara bağlı üzüntüler, koyu kederler yaşamaya başlamadan önceki berrak dönemde yani çocukluğunda, Simon’ın Paris’teki serüvenine eşlik ediyor: Ve bu sessiz, alçakgönüllü, ustalık içeren film, hani bir daha asla hissedemediğimiz o naif yıllarımıza çok kısa da olsa duygusal bir dönüş yaşatıyor.

“Karamel”, kadının hangi coğrafyada, nasıl acılarla, nasıl baskılarla karşılaşırsa karşılaşsın hep ‘güzel’ kalabildiğini, kötülükleri bertaraf edip salt neşeye, hüzne, aşka, bakımlı olma çabasına yoğunlaşarak anlatıyor ve kadın duyarlığını içinize işliyor: Hepimize çok tanıdık gelen beş kadın ve çevresi öyle canlı ki perdede, elinizi uzatıp dokunmak istiyorsunuz o güzelliklere.

“Burada Olan Burada Kalır” diyorsanız yanılıyorsunuz, hele bir de Vegas’da sarhoş halinizle evlenmişseniz yandınız ya da belki eğri olan doğrudur aslında; çift olarak birbirinizi çok yıpratsanız da kim bilir, belki… : Bu rollere en yakışan iki oyuncuyla çok keyifleneceksiniz ya!

“Aleksandra”, silâhların, savaşın, can alıp vermenin gölgesinden içeriye sızan gün ışığında çocuksuluğu, şefkat gereksinimini, masumiyeti görebilen yaşlı kadının rehberliğinde, insan yüreğinin iyiliğine bir yolculuk: Keşke dünyamızı hepimize can vermiş kadınlar yönetebilseydi, her şey nasıl da farklı olurdu değil mi?

“96 Saat”, kızını kadın tacirlerinin elinden kurtarmak için harekete geçen babanın önündeki toplam süre ve soluksuz bir tempoya sahip filmde bu eski ajan abartılı bir istihbarat toplama / öldürme makinesine dönüşüyor: Ancak kabûl de etmeli ki, film çağın en önemli sorunu olan kadın (genelde kadın ve çocuk) ticaretine, bazı sahnelerde çok moral bozma pahasına dikkat çekmeyi başarıyor!

(06 Mayıs 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Easy Rider

Festivaller… yeni filmlerin yarıştığı bir şenlik olmanın yanında eski değerleri de tanıma olanağı tanıyor. Easy Rider hep görmek istediğim bir filmdi. Filmin adını ilk duyduğumda Henry Fonda’nın, ablası kadar ünlü olmasa da, yine birkaç filmde oynamış oğlu Peter Fonda’nın yönettiği bir filmdi. Sonra Fonda’nın yanında Dennis Hopper adında bir yönetmen daha olduğunu duydum. Sonrada yönetmen olarak Peter Fonda’nın adı geçmez oldu ama film de ortada yoktu. İlerleyen zamanla Peter Fonda ortadan çekildi, Hopper birbirinden ilginç filmlerle beyazperdede konuğumuz oldu. Easy Rider gizlenmeye devam ediyordu, kült bir film olarak görmek istediğim yapıtı, asıl görme isteğim oyuncu olarak bir çok kez seyrettiğim Hopper’in yönetmen olarak ne yaptığı idi. Festivallerin cilvesi yaptığı sürprizlerdir; bu yıl bana yapılan sürpriz Easy Rider oldu.

1969 yapımı filmde, daha önce küçük ama dikkat çekici roller oynamış olan Hopper ne yapmıştı da kırk yıldır hâlâ ilginç idi. Film çekildiği yıllara göre ilerici özelliği yanında naifliği de taşıyordu. O tipik Hollywood filmlerinin şablonlarına itibar etmiyordu. Senaryo, yapımcı Peter Fonda ve yönetmen Dennis Hopper’in yanlarına aldıkları Terry Southern tarafından yazılıyordu. Dramatik yapı hemen yok gibi (acaba – ?) (ilk kez Ömer Kavur’un Körebe’si üzerine yazılan bir eleştiride okuduğumda çok beğendiğim deyiş ile filmde) “aşk yok”. Kadın -aşık olunan- yok, kadınlar var, insanları sırf “saçları uzun” diye öldüren USA sessiz çoğunluğu var. (Aynı kişiler yıllar önce Arthur Penn’in The Chase’sinde de vardılar.)

İki serüvenci, at yerine motosiklete biniyorlar, satın aldıkları esrarı başkasına satarak kazandıkları para ile karnavala gidiyorlar. Bomboş yollarda, ne bir arabayı sollayarak, ne bir araba tarafından sollanarak, bomboş yollarda… Karşılaştıkları kişilerle -motosiklete otostop yapanlarla- geçici ilişkiler kuruyorlar, gitmeleri gereken bir yer var, bunun için yollardalar. Yolculukları müzik eşliğinde sürüyor, şarkı sözleri filmin açıklanması sanki… Ses/müzik bandında kimler yok Steppenwolf, The Byrds, Bob Dylan, Robbie Robertson grubu, Jimi Hendrix, Electric, Roger McGinn, birkaç kuşağı peşinden sürüklemiş, coşturmuş sesler.

Yakışıklı Captain America / Wyat (Peter Fonda) USA bayraklı ceketi ve kaskı ile çıktıkları yolculukta sadece karnavala ulaşmaya çalışıyor. Yol arkadaşı -püsküllü cowboy elbisesi ile- Bill (Dennis Hopper) ulaşmaları gerektiğinde daha da ısrarcı… ’68 ruhunun özgürlükçü, bohem, “daha güzel bir dünya olabileceğine” inanan, sevgiden yana olan kahramanlarımızın (!) bir gecelik tutukluluklarında -o ne tuhaf nedendir!- tanıştıkları yol arkadaşları avukatta genç bir Jack Nicholson istikbalde geleceği noktaların müjdesini veriyor. Filmin asıl sürprizi.

Kırk yıl sonra, sinemanın günümüzde ulaştığı noktada bile keyifle izlenen, hâlâ genç (ve naif) bu filmi görmek, keyif verici olmanın yanında, görmeyi istediğim eski ve yeni pek çok filmin listesinden ayrılarak keyif veren filmlerim arasına girerken, -seyretmekle benim filmin oldu-sinemanın her zaman ne olanaklara açılabileceğini göstermesi bakımından da puan toplamaya devam ediyor.

Son bir not: Sn. Dorsay, Easy Rider’in “zamanında ülkemize gelmediğini, bu nedenle de ‘Türkçe’ adının olmadığını, bütün dünyada da bu isimle gösterildiğini” belirtiyor; hayli ilginç.

(03 Mayıs 2008)

Orhan Ünser

Sırrı Süreyya Önder: Diktatörlerin Aptallığını “Beynelmilel”de Gösterdim, Kanlı Oluşunu da “O… Çocukları”nda

“BENİM SİNEMAM ‘YOKSUL’LARIN TARAFINDAN BAKIYOR”

Sırrı Süreyya Önder, daha ilk filmi Beynelmilel’de, kendi sinematografisini oluşturacağını gösterdi. Nefreti, öfkesi olan bir senarist ve yönetmen, o. Buradan besleniyor; ama ona mahkûm değil. Karşısında durarak, öfkesine biçim veriyor. Ama bu, bir dönüştürme olarak algılanmasın. Önder’in derdi, kendi varlığı için insanları yok eden iktidar; bunun özgün adı ise diktatörlük…

Beynelmilel’de bir siyaset ve toplum okuması yaptınız. Senaryosunu yazdığınız O… Çocukları da aynı paralelde mi yürüyor?

Beynelmilel, belki de anti-militarist duruşumu sözümü sakınmadan en net biçimde söyleyebildiğim filmlerden birisi oldu. Bunu yaparken o biyografik özelliklerinin dışında biraz ‘diktatörlüğün budalalığı’nı ya da ‘budalalığın diktatörlüğü’nü teşhir etmeye çalıştım. Bütün diktatörler aptaldır ve bütün diktatörlerin eli kanlıdır. Aptallığını Beynelmilel’le gösterdim, eli kanlılığını da bu filmde anlatmak istiyorum. Aradaki fark budur.

80 darbesini çok acımasız bir şekilde yaşadınız. Frankfurt Okulu’ndan biliyorsunuz ki, “Çıplak gerçeklik, korkutur.” Sırrı Süreyya Önder hâlâ o hazmedememişliği içinde taşıyor mu? O nefret tüm canlılığıyla içinde mi?

Bunun mağduru bir tek ben değilim ki! Hatta en önemsiz mağdurlarından birisiyim. Yaşanan diğer acıları hatırladığımızda benim derdimi anlatmam bile ayıp. Hayatını kaybedenler var. Gözünün önünde çocuğu tecavüze uğrayanlar var. Gözünün önünde eşi tecavüze uğrayanlar var. Adam oğlunu arıyor, oğlunu öldürmüşler. Çeşitli merkezlere gidiyor ve adama “Oğlun Karşıyaka’ya götürüldü.” diyorlar. Adam gelmiş Hozat’tan; bilmiyor Karşıyaka’nın mezarlık olduğunu. Gidip soruyor herkese, kimse ona mezarlık olduğunu söyleyemiyor. Hâl böyleyken, bunu kişisel bir bağışlama ya da cezalandırma gibi görmemek lâzım. Bu bir toplumsal suç ve kollektif ayıbımızdır. Bunlar ne zaman yargılanır; biz de o zaman yüreğimizdeki öfkeyi, rafa yerleştiririz.

Anlatıcılığın bir misyona dönüştüğünü söyleyebilir miyiz o halde?

İster istemez dönüştü. Çünkü “Sen bunu dile getirdin. Şunu da getirirsin.” diyenler var. Bunların hiç birisi, sırtınızı döneceğiniz talepler değil. Ama benim sinema yolculuğum, genel anlamda yoksulların yanından bakıyor. ‘O… Çocukları’ da öyledir. Etini satarak geçinmek zorunda kalan bir kadından daha yoksul hiçbir varlık yoktur. Bu ne açlığa benzer, ne susuzluğa benzer, ne evsizliğe benzer! Benim bu dertlere yetişmem mümkün değil, sinemanın kendisi de tek başına derman olamaz. Ama bir duruş ve yolculuk olarak hep yoksulun yanındadır benim kameram.

YILMAZ GÜNEY’İN GÖNÜLLÜ ÖĞRENCİSİYİM

Yılmaz Güney sinemasının izinden gidiyorsunuz. Peki, anlatıcılık bağlamında “Neden ben?” diye sorguladığınız oluyor mu?

Yok, hiç öyle değil. Bir sürü arkadaşımız var, bu çizgide önemli işler yapan. Bunların kitlelere ulaşabileni var, ulaşamayanları var; ama bu çizgide uğraşan birçok sinemacı arkadaşımız var.

Sizinki, ironik oluşu ve yalınlığındaki çarpıcılığıyla daha öne çıktı…

Yılmaz Güney benim kutbumdur. Hem siyaseten yoldaşım; hem de sinemada açtığı yolu takip eden öğrencisiyim. Sebebi de şu: Bu ülke sinemasının ortak aklı yoktur. Ortak hafızası yoktur. Hiçbir ülke sinemasını etkilememiştir. Ne zamana kadar? ‘Umut’ filmine kadar. ‘Umut’ filmi, Türk sinemasının yapı taşlarından birisidir ve belki de en önemlisidir. ‘Umut’dan sonra Türk sinemasında hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır, olamazdı da. Bugün herhangi bir İran sinemacısıyla konuştuğunuzda Yılmaz Güney’i örnek aldığını söyleyecektir. Yeni nesil de Yılmaz Güney’i örnek alanları örnek alıyor. Dolayısıyla veraseten intikâl eden bir durum var İran sinemasında. İran sineması hep yoksulların sinemasıdır. Oradaki politiklik adamın beynine şamar gibi iner. ‘Ajitasyon sineması’ denir bir anlamda. Yılmaz Güney’in yaptığı; ajitasyonu, o didaktikliği, ete kemiğe büründürmektir. O anlamda ben, Yılmaz Güney’in rahle-i tedrisine diz çökmemiş bir öğrencisiyim.

Bu öğrencilik, ‘kaybedenler’in hikayesinden geliyor. Barış Pirhasan’a “Öfkem var, bu yüzden senaryo yazmak istiyorum.” demeniz de bunun dışavurumu olmalı?

Bir türkü vardır: ‘Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.’ Barış Pirhasan’a öyle demiştim; o da “Sinemaya başlamak için iyi bir sebep.” dedi. Ama bana devam ettirmek için de bu öfkeyle arama bir mesafe koymak gerektiğini öğretti. Mesafe biraz daha serinkanlı bakabilmeyi çağrıştırsın. O anlamda kaybetmek, kazanmak falan çok uzun bir zaman aralığında muhasebesi yapılacak şeyler. Bugün, işkenceye uğratan o insanların sokağa çıkıp, dolaşabilecek halleri yok. Yüzleri de yok… Biz geziyoruz ve Orhan Kemal Kahvesi’nde oturabiliyoruz, ama onlar oturamazlar. Çünkü namusları noksana düşmüştür onların. Niye? Ellerine kan bulaşmıştır. Niye? Mahkeme kararıyla tescilli hırsız oldukları ortaya çıkmıştır. Bu ülkenin en önemli şeyini, zamanını çalmışlardır. Neyi bahane ederek gelmişlerse, onu çoğaltarak gitmişlerdir. Yazık bu ülkeye! Bu anlamda bizim söyleyecek sözlerimiz var. Bu öfke ürünlerimizi başlatmak için sebep olmalı; ama ürün sinemaysa bunun önce sinema olmasına gayret göstermeliyiz.

“Her filmde olduğu gibi bu filmde sağ yok.” eleştirisi getirilmişti, Ali Murat Güven’in eleştirisiydi. Bu ifade, sizi çok etkilemişti. Yine de Beynelmilel’e bakınca, sert bir sol algısıyla karşılaşmadı izleyici. Sizce o ‘öte anlam’ neydi?

Bir tek şeyi yapmaya çalıştık: Samimiyeti elden bırakmadık. Mevzuya tüccarca değil samimiyetle yaklaştığınızda, bu duygu insanlara mutlaka geçiyor. Hiçbir şeyi bilmiyorsanız da samimiyeti elden bırakmayın. İnsanlar diğer çapakları affedebiliyor. Sağın olmaması meselesine gelince, sağın kendisi 12 Eylül’de iyi bir sınav veremedi. Dolayısıyla 12 Eylül ürününün önemli ana objelerinden birisi olamıyor. Hatırlayalım dönemin sağ siyasi aktörlerini… En baba yiğitleri ‘Fikrimiz iktidarda, kendimiz mahpustayız.’ dedi. Agâh Oktay Güner sanırım, MHP büyük davasında böyle bir savunma yaptı. MHP’nin ikinci ya da üçüncü adamıydı. Diğerleri de itiraz etmediler bu minvalde savunma yaptılar. Fikrin iktidardaysa yapılan bütün zulümlerde dahlin var demektir. Çünkü iktidarda olan fikir; insanı yok sayan, ilerlemeyi, aydınlanmayı, eşitliği, özgürlüğü yok sayan ve bunu kanla boğan bir anlayış. O zaman sen bu tür sanatsal ürünlerde, var olamazsın, yer alamazsın. Kenan Evren’in şöyle bir demeci var: “İlk idam dosyası önümüze geldiğinde denge olsun diye bir tane de sağdan olsun dedik.” İşte o dengeye kurban giden sağcının konusu sinemanın konusudur. Ama bunu da bir sağcının yapması lâzım. Bundan sinemasal bir şey yok. Kendini iktidarda zannediyorsun ve seni asıyorlar.

Bir solcu bir sağ filmi çekemez mi? Arada keskin bir sınır mı var? Yoksa o anlam dünyasına hakim değildir de, o yüzden mi çekemez?

Çeker; her şey öğrenilir, her şey yerine konulur. Ama niye bir sağcı çekmesin. “Bu filmler bize yer vermiyor.” demek, soylu bir yaklaşım değil. Sağın önemli sinemacıları var. Hepsini çok önemsiyorum ben. Yücel Çakmaklı, İsmail Güneş ve ismini yeni duymakta olduğumuz, kısa film çeken arkadaşlar…

Solun, hikâyelerini beceriyle anlatabilmesini neye bağlıyorsunuz?

Dramaturjide basit bir kurala bağlıyorum. Siz başkasının aşk mektubunu yazamazsınız. Oturursun, o aşkı en iyi sen anlatırsın. Çünkü o aşk seni perişan etmiştir. Sağın şanssızlığı, dramaturji eşittir çatışma, o da eşittir engel. Böyle basit bir tanıma indirsek, sağ repertuar hayatı hep bir takdiri ilâhi olarak görünce buradan bir çatışma çıkarmak zor.

Askerlerden, Beynelmilel’e dair tepkiler aldınız mı?

‘Eline sağlık’ diyen, o dönem askerlik yapmış insanlar oldu. İkincisi, “Evet filmde bahsi geçen konular oldu.” dediler. Fakat bundan hemen sonra hiyerarşiyle eğlenmemi eleştirdiler. 30 Ağustos balosunda başçavuşla, yüzbaşıya aynı masada rakı içirmiştim. Hiyerarşiyle her şey yapılır ama eğlenilmez. Niye ilk dansı komutan yapsın? Buna çok bozuldular. Ankara Barosu, kendi üyeleri arasında yılın filmi seçtiler Beynelmilel’i. Film izlenildi, ödül verdiler sonra da soru cevap faslına geçildi. Üç, dört tane emekli askeri hukukçu kalkarak sadece bu konudaki itirazlarını dile getirdiler. Buraya takılacaklarını da biliyordum.

O… ÇOCUKLARI, ‘EMANETÇİ ANNELER’İN HİKÂYESİ

O… Çocukları’ndan biraz bahsedersek, yine 80 dönemini ya da siyasetin ezdiği insanı mı sorguluyorsunuz?

Sadece 80 dönemini değil… Faşizmin dini, imanı, kitabı yoktur. Ama cinsiyeti vardır. Faşizm erkektir. Bütün jargonu, erkek jargonudur. Bütün yöntemi, kaba erkek yöntemleridir. Bir toplumu erkekleştiremezsen, o kitleyi faşizmin uzantısı yapamazsın. Kadın merhamettir, kadın vicdandır, kadın anadır, kadın topraktır. Dolayısıyla faşizmin ilk mağdurları kadınlardır. Bu olgunun fıtratı budur ve ilk mağduriyetini de kadınlar yaşar. O… Çocukları, bir kadın hikâyesidir. Hemen bunlarla birlikte anılması gereken diğer kesim çocuklardır. Kim Allah’tan korkmaz? Çocuk, derler. Çocuk dolayısıyla faşizmden de korkmaz. O… Çocukları’nda kadınların ve çocukların üzerindeki tahribatı anlatmaya çalıştım. Yani faşizmin erkek yüzünü…

Foucaultyen bir yere doğru gidiyoruz. İktidarın, bedeni tahakküm altına alması… İlginçtir Türk sinemasında bugüne kadar böyle bir örnek yok sanıyorum. Zor bir işe soyunduğunuzun farkında mısınız?

Vardır mutlaka, benim şimdi aklıma gelmiyor ama. İnsanlar hayatı üç şekilde algılarlar: Günlük hayat, bilim ve sanat. Herkesin şeyi neye dönükse, bakarsınız çok ünlü bir adam görürsünüz, ama hayatın, kâinatın sırlarına ermişçesine refleksler gösterir. Bu o günlük hayattan süzebilmektir. Yoksa Yunus Emre’yi izah edemezsiniz. Marx, Das Capital’i yazar, Picasso’da onu Guernica’yla anlatıverir. Ben de oturup size anlattığım kadar detaylı cümleler kurarak bu hikâyeye başlamadım. Drama, soru sormakla başlar. Soruyu sorarsın, verdiğin cevap senaryondur. Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a ilk geldiğimde, Tarlabaşı’nda kalmıştım. Yüz yıllık köhne bir apartmanda! Yıl 1988. Orda çoluk çocuklu birkaç ev görünce dikkatimi çekti. Sordum, ‘emanetçi anneler’in evi dediler. Ne iş yapar bunlar? Fuhuşla geçinmek zorunda kalan kadınların çocuklarına bakarlar. Bu tanım bile yeterince dehşetengiz. Daha sonra tanıdım da bu çocukları. Bu kadınların çocuklarının hepsinin hayat hikâyelerinde cinsel tacize uğramak var. Emanetçi anneye bırakılanlar, bu anlamda güvencede sayılıyorlar. Bu kadınların hepsinin başı, çocuklarının babasıyla dertte. Bütün kavgalar hep çocukların üzerinden yürütülüyor. Emanetçi annelerin iyi – kötü militer bir gücü de var. Yanlarında mutlaka bir sabıkalı bulunduruyorlar. Bir üçüncü husus bu kadınlar, çocuklara, annelerinin iştigâl ettiği işi sevdirmiyor. Bende, “Yurt dışına gitmek zorunda kalmış, eğitimli bir aile; çocuğunu emanetçi annelerden birine verseydi neler olurdu?” sorusunu sordum, senaryo çıktı ortaya.

Senaryoyu yazarken, emanetçi aile kavramını yeniden gözlemleme şansınız oldu mu?

Bu kavram artık yok. Çünkü fuhuş, kurumsallaşmaktan daha vahim bir boyuta geldi bu ülkede. Bir kere ideolojik olarak meşrulaştırıldı. Bu nedenle “ar, namus” olgusu ortadan kalktı. Bir de çok yaygınlaştı. Paranın maliyeti ne kadar yükselirse ahlâkın maliyeti o kadar düşer. Enflasyon, ahlâksızlık demektir. Kapitalizm, namussuzluk demektir. Bu çok bilimsel bir şeydir. Kendi insanımız yetmezmiş gibi, başka ülkelerin kadınları da bu ülkede böyle bir pazarın metaı haline geliyor. Şimdi nispi refah denilen bir şey var. Etiler’de insan bu işi yapıyor olabilir; ama parası, onun yoksulluğundan bir kademe eksiltmez.

İktidar ve beden ilişkisinde, ‘çocuk’ kavramını nasıl şekillendirdiniz? Kapitalist ya da modernist düşüncenin, çocuğu, üremenin sonucu dünyaya gelen beden olarak görmesine dokundunuz mu meselâ?

Çocuk için hiç bu kadar ayrıntılı analizlere gerek yok aslında. Çocuk tüketim ideolojisinin önemli metalarından biridir. Hem hedefidir, hem objesidir. Meselâ bir hayat kadını var. Okuması yazması yok. “Okumam yazmam yok; ama her gün mutlaka bir gazete alırım.” diyor. Ben, herkes bağışlasın, bugün çocuğunu kolejlere sokma, belli kalıplara sokma histerisinde olanlara gönderme yaptım. Orada en sevdiğim diyaloglardan birisi şöyle gelişiyor: Kadın, çocuğuna Sakıp adını vermiş, zengin olsun diye. Her gün işine giderken, çocuğa para veriyor. Akşam geldiğinde de verdiği paranın hesabını soruyor. Bu toplumda, “Babam bana şunu verirdi, akşam onunla şunu yapardım, sonra zengin oldum.” gibi bir geyik dönerdi. Bildiğimiz mahdut sayıdaki zenginimizin hikâyesini, bu zannederdik. Fakat çocukta böyle bir şey yok. Her akşam geliyor çocuk mal mal bakıyor, ona verilen parayla kesinlikle bir sermaye birikimi yapması mümkün değil. O anda hayat kadınının şöyle bir yakınmasını duyuyoruz, gayet hayal kırıklığıyla: “Acaba Vehbi mi koysaydım?”

3. FİLMİMİ TEK BAŞIMA YAPACAĞIM

Halihazırda üçüncü bir sinema projesi var mı?

Berlin Duvarı’na gecekondu yapan bir Yozgatlı’nın hikâyesini işliyorum. Biraz fazla ironik… Bir Türk, dünyaya kederdir. Orada da gene yoksulluk var. Etini satmaktan sonraki yoksulluk baremi de gurbete düşmektir. Gurbetlik essahlı bir derttir. Rivayet, 72 millet var diyorlardı. Şimdi 73 millet var; çünkü göçmenler de artık bir millet. Meşrebi, menşei, rengi, dini, dili ne olursa olsun göçmenler diye bir millet var, millet tanımına çok uyuyorlar çünkü. Kaderde, tasada, kıvançta birler; dünyanın hangi coğrafyasında göçmense, aynı refleksi gösterirler. Bizim Almancının yaptığıyla, buradaki Nijeryalı’nın yaptığı arasında zerre fark yoktur. Ev sahibi ve göçmen olmakla ilgilidir bu hikâye. Gerçek bir hayat hikâyesi… TRT’de belgeselini gördüm, bir de Samanyolu’nda görünce, gittim adamdan telifini aldım. Bu, ilhakla başlıyor. “Almanya, acı vatan” adını yeterli bulmuyorum. Almanya’dan yapılan oryantalist filmleri de derde derman olarak görmüyorum. Hele bir de ben kurcalayım şu işi, bakalım ne çıkacak dedim. Böyle bir hallenmenin sonucudur, yani bir tür kederdir. Yozgatlı Osman da ufak ufak Berlin duvarının dibinde 580 metrekare arazinin ilk bir metresini çöpten temizlemekle başlıyor. Giderek oraya sahip oluyor, iki hemşerisiyle beraber. Sonra bu iki hemşeri birbirlerine düşüyorlar. Bu da, bize özgü bir hal…

Ne zaman çekilecek? Ayrıca yönetmen koltuğuna siz mi oturacaksınız?

Bu, Ağustos’ta çekilecek nasip olursa. Evet ben yöneteceğim inşallah. Her şeyiyle üstleniyorum projeyi.

“Ben, Türkiye’deki sinema âleminin adamı değilim.” der gibisiniz…

Sinema bu ülkede, en eski geleneğe sahip sektör. Ben de ona en son intisap eden adamlardan birisiyim. Burası dışarıdan bakıldığı gibi değil. Bizim sektörümüz çok dar. En muhteşem işi yapanlardan, en sıra dışı işi yapanlardan tutun, bir avuç insan sonuçta. Meslek içi çok uzlaşmaz bir dil kullananlardan değilim. Ayrıca çok bundan yana da değilim. Bir faydası olduğuna inanıyorum çünkü. Daha vahim noktalar var; bunlardan biri de dağıtım tekeli var bu ülkede. İstatistiklerde belki de en yüz akı olduğu alanlardan birisi kendi filmine teveccüh oranı. Bu, bizde yüzde 54. Avrupa’da Fransa kendi filmine kota koyuyor, ona rağmen rakamlar bunun çok gerisinde. Dünya üçüncüsüyüz. Amerika ve Hindistan’ın hemen ardından geliyoruz. Hal böyleyken Amerika bu alana muvaffak olamamış, çözümü şunda bulmuş: Dağıtım tekelini ele geçirmiş. Bu ülkenin toplam dağıtıcı oranlarına baktığımızda yüzde 80’ine yakını Amerikan şirketlerinin denetiminde. Ben bununla mı uğraşmalıyım, yoksa meslektaşımın kendi kişisel alanıyla ilgili bir film yapma hallenmesine mi saydırmalıyım? Onun için bu aleme ait olmak olmamak falan önemli değil.

(01 Mayıs 2008)

Fatih Dural

http://www.sinemalife.com

02 Mayıs 2008 Haftası

“WΔZ”, sevgi ve aşkın gerçekte olmadığını kanıtlamaya çalışan seri cinayetlerin peşinde ‘çok karanlık’ gettoya sürüklenip ‘ters köşeye yatırılacağınız’, gerçeklik duygusu yüksek bir polisiye dram-gerilim: WΔZ denkleminin ne olduğunu yeni öğrenenlerin tüylerinin diken diken olacağına eminim.

“Seksi & Çılgın” adlı sıkıcı filmi izlerken, bir an önce, çirkin ve iğrenç karakterin güzellik ve temizliğe geçiş yapmasını diliyorsunuz; işte tüm beklentiniz de bu zaten: Biliyorsunuz, iyi niyetli sinema seyircilerinin dilekleri hep kabûl edilir!

“Özel Tim”i izlerseniz, Rio De Janerio kentinin uyuşturucu merkezli şiddet dünyasında yarı asker sayılan ‘seçkin polisler’in görüş ve uygulamalarının nefes nefese koşturan tanığı oluyor; özellikle zengin çocuklarının talebiyle patlayan ticarette, sorunun çözümünün ne denli zor olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz: Tuhaftır; polis işkencelerini olduğu gibi gösteren film polis cephesinden baskı görürken, büyük oranda anti-kahraman başkarakteri yüzünden de entelektüel çevrelerden ağır eleştiriler aldı (iyi bir sanat yapıtı da kimseyi memnun etmez zaten).

“İkiye Bölünen Kız”da, çok güzel, akıllı, cesur genç karakter iki erkekle birden garip bir oyuna sürüklenirken, parayı ve kültürel gündemi ellerinde tutanlarla ‘çok dikkatli’ olunması gerektiği, keskin eleştirilerle -Chabrol ustalığına yakışır biçimde- dokuya işleniyor: Tam da görünenin altındakini merak edenlere göre.

“Iron Man”, yüksek teknolojiye sahip silâhların üreticisi dâhi iş adamının nasıl olup da kolayca duygudaşlık kuramayacağınız bir çizgi roman kahramanı olabildiğini merak edenlere sunulan büyük bir serüven: Doygun bir izleyici olarak çıkacağınız, eğer yazıları sonuna kadar izleme sabrınız veya merakınız varsa, en sonda bu tür seyirciye armağan edilen sahneyle de iyice doyuma ulaşacağınız kesindir.

“Altın Şans”, kimyaları mükemmel uyuşan iki başoyuncusunun cazibesi, duraksamaksızın mizah, macera, hareket, heyecan sunan yapısı ve ‘içi dolu’ hikâyesiyle baştan çıkarıcı: Doğanın ve özellikle su altının nefes kesici güzellikte olduğunu da biliniz.

(01 Mayıs 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

25 Nisan 2008 Haftası

“Suç”, ‘birine sahip olmak için bir başkasının ölümünü sağlamak’ gibi karanlık insan oyunlarından birini günümüz New York fonu önünde oynayan, ortalama bir film: 43 yaşındaki Emmanuelle Beart ile 67 yaşındaki Harvey Keitel’ın sevişme sahneleri filmin (2006 yapımı) en ilginci!

“Sokak Dansı”, kendilerini beden diliyle ifade eden ve sokaklarda dans ortaklığı yaparak öfkelerini boşaltan genç dansçıların sunduğu estetik ziyafet: Canlı bir gösteri izlemişçesine tatmin olarak çıkacaksınız!

“Ölümün Sesi”, bilinen bir hikâyeyi ortalamanın üzerinde bir gözü olan yönetmen sayesinde sıkıntı vermeden izlettiriyor: Mekânların dokusunu, açıları ve renkleri çok sevdim.

“Mevlana Celaleddin-i Rumi: Aşkın Dansı”, bir dramatik belgesel olarak ancak bu kadar kötü çekilebilirdi: Düzeyi ilk mektep ama inanın o çağdaki çocuklar da izlemez!

“Lütfen Başa Sarın”, enteresan buluşlarıyla güldürüde taze bir alan açıyor ve keyif veriyor: Yani, her film ‘isveçlenebilir’ (ne demek olduğunu öğrenmek için lütfen filme gidin)!

“Kesişen Yollar”, etkili oyuncu başarımlarının öne çıktığı, “ben olsam ne yapardım?” sorusunu sordurtan, vicdan azabı, pişmanlık, acıma ve affetme üzerine ilgiyi hak eden bir çalışma: ‘İnsan olma’, üzerimize yüklenmiş gerçekten de çok zor bir sınav!

“Karanlığın Gölgesinde”yi izlerken, çıldırmış uygarlığımızın (!) ortasında, hayal ile gerçek, mizah ile dram arasında huzur arayan adam, zihnimizi öyle açtı ve öyle ayna tuttu ki günümüze… Mutlaka gidin, dâhil olacaksınız.

“Çaylak Profesyonel”, 1970’lerin ortasında ve ‘disco’ parçalarının döneminde, çılgın mı çılgın bir basketbol liginin son yılına gidip doyasıya eğlenmek istiyorsanız eğer, tam size göre: Will Ferrell yine deli dolu, yine harika!

(24 Nisan 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Zeynep Pabuççuoğlu

Yakında vizyona girecek olan Cennet filminin genç ve güzel oyuncusu Zeynep Pabuççuoğlu tiyatro kökenli. Çocukluğundan beri tiyatro sahnelerinde. İlk film deneyimini çocukluğunda Ferhan Şensoy’la oynadığı Bir Bilen filminde yaşayan oyuncu, İkinci filmi olan Cennet’te sinemanın ne demek olduğunu anladığını ifade ediyor. Eğitime verdiği önemi de her fırsatta dile getiren oyuncu, aynı zamanda öğrencilik hayatına da devam ediyor.

Bize okuduğunuz ve okumakta olduğunuz okullardan bahseder misiniz?

1998 yılında İngiltere University of Port Smouth İşletme Bölümü’nü bitirdim. 2001’de Université Catholique de Lyon Dil Bölümünü’nü bitirmek için Lyon’a gittim. Fransızcamı geliştirdim. Hâlâ eğitim almaya devam ediyorum. Şu an Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Bölümü’nde okuyorum. Aynı zamanda fotoğrafçılıkla ilgili de eğitim alıyorum. Anlayacağınız iki bölüme birden yetişmeye çalışıyorum.

Küçüklükten gelen bir alışkanlık mı bu okuma aşkı?

Evet, 5 yaşında Konservatuar’a başladım. Beni süper çocuk olarak Avusturya’ya yollamak istediler. Sanırım ben biraz maymun iştahlıyım. Sınavlara çalışmak, günde 8 saat piyano çalmak zor geldi. Ama eğitim almak benim için çok önemli.

Çocukluğunuzdan beri tiyatro ve sinemayla ilgilisiniz…

Babam da sinema ve tiyatro oyuncusuydu. 1986’da TRT2’de Uğur Yücel ve Demet Akbağ ile parodiler yapıyorlardı. TRT2’nin yılbaşı açılış gecesinde onlarla bir araya geldim. İlk işim bir parodide yer almamla başladı.

1989’da çocuk oyuncu olarak Ferhan Şensoy’la bir araya gelmek nasıldı?

Ferhan Şensoy’un uzun metraj Bir Bilen adlı filminde çocuk oyuncu olarak yer aldım. Çok bilinçli bir oyunculuk deneyimi değildi.

Sonra

Harem adlı Japon devlet kanalı için Türkiye’ye gelen yönetmen Suzuki’nin belgeselinde başrolde Kösem Sultan’ı oynadım. İlk başrolüm Japonlara gitti.

Tiyatro nasıl gidiyor?

Tiyatro için de ülke ülke geziyoruz. Türkiye’de pek oynayamıyoruz. Mekân yok.

Dizilerdeki oyunculuk serüveninizden bahseder misiniz?

Bir Dilim Aşk’ta Berna Laçin ve Mustafa Uğurlu’yla birlikte rol aldım. Sonrasında Osman Sınav’ın Kapıları Açmak dizisinde rol aldım. Fakat Osman Bey’in kanalla arasında çıkan problemlerden dolayı dizi beş bölüm sonra sona erdi. Dizide Fransız bir tercümanı oynadım. Ne yazık ki kısa sürdü.

Reklamlârın aranan yüzü olmayı da başardınız?

Şener Şen’le Aygaz reklâmında birlikte çalıştık. 2005’te Pınar Köfte’de, Selim Demirdelen’le çalıştım. Bu reklâmla Pınar’ın imajı değişti ve satışlar arttı.

Cennet filminde Biray Dalkıran’la bir araya nasıl geldiniz?

Oyuncu seçimi sırasında tanıştık. Biray, “Tuğba rolünü sen oynuyorsun” dedi. Oynadım.

Tuğba rolünü nasıl tarif edersiniz?

Tuğba rolü bana çok benziyor. Biraz “Doğrucu Davut”. Hem kocasını seviyor, hem hastasını seviyor. Hastasını iyileştirmek için canını dişine takıp çalışan bir kadın. Kendini işine adamış idealist bir doktor.

Hikâyenin sizinle ilgili olan kısmı nasıl gelişiyor?

Doktor Tuğba’nın hasta olan Can’ı tedavi etmesiyle başlıyor hikâye. Aslında başta Tuğba istemiyor bu hastayı fakat koşullar bir şekilde onları bir araya getiriyor. Aralarında dostluğa kayan sıcak bir ilişki başlıyor. Tuğba, sosyal yaşantısının içine çekiyor Can’ı ve kendine Can’dan bir adam yaratmaya çalışıyor. Kadın, Can’ı kendi yarattığı sürreal dünyasından, cennetinden çıkarıp, gerçek dünyayla, bizim cennetimizle tanıştırıyor.

Çalışmalar ne kadar sürdü?

28 günlük bir çalışmaydı. Çekimler Şile’de gerçekleşti. Bir kaç günüyse İstanbul’daydık.

Çekimler nasıl geçti?

Çok keyifliydi. Biray olsun, Altan olsun hepimiz aynı yaşlardayız. Şile’de olması da ayrı bir keyifti. 42 derece sıcakta 18 saat çalışıyorduk. Banyo yapmak için denize giriyorduk. Ancak 4 – 5 saat uyuyabiliyorduk. Hep birlikte yoğun çalışma temposuna rağmen çok eğlendik.

Cennet filmi oyunculuk anlamında size neler kattı?

Tiyatro ve dizi oyunculuğundan çok daha farklıydı sinema filminde oynamak. Bu filme ilk sinema deneyimim olarak bakabilirim. Çünkü diğerleri çocukken daha bilinçsizce yaptığım şeylerdi. Mümkün olduğunca az ve öz oynanması gerektiğini öğretti. Ticari anlamda da ne kadar farklı davranman gerektiğini öğreniyorsun. Bana çok şey kattı.

Tiyatro, reklâm, dizi ve son olarak sinema. Hepsiyle ilgili deneyiminiz var. Peki sizi en çok heyecanlandıran ve devam etmek istediğiniz özel bir alan var mı?

Tiyatronun heyecanı hiçbirinde yok. Her sahneye çıktığımda aynı heyecanı hissediyorum. Sinema ise seni tarihe yazdırıyor. Zeynep Papuççuoğlu Cennet filminde oynadı. Bu aradan yıllar geçse de konuşulabilir. İstenildiği her an izlenebilir. Böyle olunca sinema daha bir anlam kazanıyor. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 45. sayısında yayınlanmıştır.)

(16 Nisan 2008)

Gizem Ertürk (Zeynep Günay ile Birlikte)