Kategori arşivi: Yazılar

Halit Refiğ’in Yeri Hiçbir Zaman Doldurulamayacak

Halit Refiğ “Vicdan Sahibi Bir Aydın ve İnsandı”

Halit Refiğ’i tek bir cümleyle özetlemek gerekirse “Vicdan sahibi bir aydın ve insandı.”

1982’den bu yana tanıdığım ve birçok söyleşi yaptığım Halit Refiğ’i daha yakından tanımak isteyenlere özellikle şu kitapları hararetle tavsiye ederim: İbrahim Türk’ün “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler”, Şengün Kılıç Hristidis’in “Sinemada Ulusal Tavır / Halit Refiğ Kitabı”, Irmak Zileli’nin “Doğruyu Aradım, Güzeli Sevdim”, Halit Refiğ’in “Tek Umut Türkiye”, Halit Refiğ’in “Şeytan Aldatması”, Halit Refiğ’in “Ulusal Sinema Kavgası”, Ömer Serim’in “Devlet Yapar Devlet Yakar: Yorgun Savaşçı Olayı”…

Halit Refik Refiğ 5 Mart 1934 Pazartesi günü İzmir’de dünyaya geldi. Annesi İsmet Hanımla babası Cemil Refik Bey 1933’te evlenmişti. Baba tarafından ailesi Balkan Savaşı sırasında Selanik’in Yunanların eline geçmesi üzerine 1913’te İstanbul’a göç etmişti. Babasının babası Refik Bey İngiltere’deki Manchester’dan Selânik’e ilk dokuma tezgâhlarını getirten kişidir. Dedesi Refik Bey 1944’te vefat edince miras kavgaları ailedeki birliği ve düzeni bozar. Ailesi Halit Refiğ’den mühendis olmasını ister. O kendi yoluna gitmek amacıyla 18 yaşında baba evinden ayrılarak sinema ve senaryo yazarı, yönetmen olmak için bir mücadele içine atılır.

Refiğ, tek amacı hoşça vakit geçirtmek olan filmler yapmayı hiçbir zaman istemedi. “Ben o tür filmleri yapmak istemiyorum. Onları yapan çok var zaten,” diyordu. Mümkün olduğu kadar kendi içine sinen, öncelikle kendini memnun eden filmler yapmaya çalıştı. Fatura ödemek, geçimini sağlamak, ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, seyirciye hoşça zaman geçirtmeyi amaçlayan pek çok film yapsa da, yapmak istediği filmler bunlar değildi. Yetmiş kadar filminden onbeşinin gerçekten yapmak istediği filmler olduğunu söylemiştir. Bu açıdan kendisini çok şanslı bir yönetmen olarak görüyordu. Kendi dünyasını en çok yansıttığı filmleri olarak, “Hanım”, “İki Yabancı” ve “Köpekler Adası”nı sayıyordu.

Sonu olan hayatımız bir yangınsa, bu yangından kurtarabildiklerimiz, geride bıraktığımız dostlarımızın zihinlerinde kalan güzel anılar, çocuklarımız ve eserlerimizdir. Refiğ’in çocukları da geride bıraktığı eserleridir.

Bu satırların yazarına göre en iyi filmleri, en başarılmış filmleri, en iyi eserleri, “Yorgun Savaşçı”, “Aşk-ı Memnu”, “Hanım”, “Haremde Dört Kadın”, “Gurbet Kuşları”, ”İhtiras Fırtınası”, ”Şafak Bekçileri”, “İki Yabancı”, “Köpekler Adası”, “Karılar Koğuşu”, “Teyzem” ve Gülşen Bubikoğlu ile Cüneyt Arkın’ın başrollerinde olduğu “Zirvedekiler”dir. Filmlerinin görüntü ve ses kaydı temizlenmiş DVD’lerinin en azından bundan sonra sinemaseverlere sunulmasını dilerim.

Halit Refiğ’in en çok seyirci toplayan filmleri, “Adsız Cengaver”, “Leyla ile Mecnun”, “Beyaz Ölüm”, “Alev Alev”, “Şafak Bekçileri”, “Gurbet Kuşları”, “Karakolda Ayna Var”, “Kız Kolunda Damga Var”, “Teyzem”, ”Gençlik Hülyaları” ve “Fatma Bacı”dır. Bu filmlerin sayesinde diğer filmlerini yapabildiğini daima ifade etmiştir. Daima söylediği gibi Türk sinemasının tek kaynağı Türk halkının ödediği bilet paralarıydı.

Tarih ve tarihimiz başlıca ilgi alanıydı. Avrupa’daki lider ülke olma mücadeleriyle ilgili tüm kaynak kitapları okumaya çalışıyordu. Avrupa liderliği için Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya arasındaki sıcak çatışmalar, çekişmeler ve diplomatik savaşlar hep ilgisini çekti. İlginç saptamalarından biri de Atatürk’ün sağlığında Montrö anlaşmasıyla Çanakkale ile İstanbul boğazlarının egemenliğinin Türkiye’ye geri kazandırılmasının ve Hatay’ın sınırlarımıza eklenmesinin İngiltere ile Fransa’nın Türkiye’yi yanına çekmek için verdiği ödünler olduğunu söylemesiydi.

Ekip Ruhuna Hayatında Bir Kez Tanık Oldu

Gülper Savaşçın Refiğ’in ısrarı ile 1977’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Wisconsin Televizyonu için, Wisconsin Üniversitesi Sinema Bölümü için yaptığı “The Intercessors – Arabulucular / Araya Girenler”in setindeki çalışma aşkına, çalışma tutkusuna hayatı boyunca bir daha hiçbir filminin setinde rastlamayacaktı. Halit Refiğ bu konuda aynen şunları söylemiştir: “Filmin kısmen öğrenci, kısmen amatör, kısmen profesyonel kadrosu, ne yazık ki Türkiye’de benim hiç rastlamadığım bir şevk ve sevgi ile işe giriştiler.”

Yazımın başlığını açıklama zamanı geldi, geçiyor: “The Intercessors – Arabulucular / Araya Girenler”i çekerken Wisconsin Üniversitesi öğrencileri bu filmin ekibine Halitwood adını uygun bulmuştu. ”Gülperistan” ise Halit Refiğ’in Sapanca’da Gülper Savaşçın Refiğ’le yaşadığı eve taktığı isimdir. Halit Refiğ ile Gülper Savaşçın Refiğ doğanın içindeki bir huzur köşesi, bir kayıp cennet olan Gülperistan’da 1995 – 2009 arasında mutluluklarına mutluluk katmışlardır.

Gerçekleşemeyen tasarıları

Asıl yapmak istediği filmlerin çoğu uzak ve yakın tarihimiz üzerine filmlerdi. Bu tasarılar, “Haçlı Seferleri”nden “Hürrem Sultan”a kadar onlarcadır. Refiğ, Bunların yüzde doksanı için yapımcı / para bulamadı.

* 1975’lerde Türkan Şoray’la Atatürk’le evlenen Latife Hanımı konu alan bir film yapmak istedi. ”Gazi ile Latife” adında bir senaryosu da var.

* Aleksandr Puşkin’in Erzurum Yolculuğu üzerine “Puşkin Erzurum’da” adında bir senaryosu var.

* Gerçek bir olaya dayanan “Haydar Kuyusu Cinayeti” de tasarılarından biridir.

* 1890’da Japonya açıklarında batan ve 500 Türk denizcinin hayatını kaybettiği Ertuğrul deniz faciası’nın filmini çekmeyi istiyordu.

* Süleyman Demirel belgeseli de yarım kalan çalışmalarındandır.

* ”Elveda Burgaz” adında bir tasarısı vardı.

* Sami Paşazade’nin “Sergüzeşt”, Yakup Kadri’nin “Yaban”, Attila İlhan’ın “Fena Halde Leman” adlı romanlarını sinemaya uyarlamayı çok istiyordu.

* Mimar Sinan üzerine bir senaryosu vardı.

* 1245’li yıllarda geçen başlıca karakterleri Selçuklular, Doğu Romalılar ve Haçlılar olan “Yaralı Kartal” adında bir projesi vardı.

* Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Malta adasına sürülen idarecilerimizi konu alan “Malta Sürgünleri” adında bir tasarısı vardı.

Kara Sevda’nın Doğuşu ve Yükselişi

1974’te, Türkiye nüfusu 40 milyona ulaştı ulaşmasına da, sendikalı işçi sayısı hâlâ bir milyonun altındaydı. Tarım sektörü sanayi sektörünün gerisine düşmek üzereydi. Aynı dönemde kent nüfusu köy nüfusunu aşmıştı. Petrol üreticisi ülkeler petrol fiyatını yükseltmeyi akıl etmişti. Bu nedenle Türkiye’nin ithalat giderleri rekor seviyelerde artış göstermişti. Bir taraftan Türkiye’de her eve siyah beyaz televizyon giriyordu, sinemaseverler özellikle bu nedenle artık sinema salonlarındaki renkli Türk filmlerine bile yüz vermiyordu, deyim yerindeyse insanlar evlerinde seyredebildikleri siyah beyaz filmleri evlerinin dışında ücret ödeyerek izleyebileceği renkli filmlere tercih etmişti. Bu konuda Refiğ, ”TV, Türkiye’de her eve girmeden önce Türkiye sinemalarında film seyredenler yetişkinler, aileler, gençler ve çocuklardı. TV evlere girdikten sonra aileler, yetişkinler sinema salonlarından çekildi” diyecekti. Türk filmlerinin aile seyircileri (özellikle kadınlar) artık evine kapanmıştı, sinemalar seks filmlerinin istilâsına uğramıştı, Kıbrıs’a asker çıkarmamıza kızan Amerikalılar da Türkiye’ye Amerikan filmi ve Amerikan silâhı ambargosu uygulamaya başlamıştı. İşte bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selâmet Partisi, yani Bülent Ecevit ile Necmettin Erbakan koalisyonu kuruldu. Ecevit, TRT Genel Müdürlüğü’ne İsmail Cem’i getirince, İsmail Cem Türk sinemasının en değerli yönetmenlerinden Metin Erksan, Lütfi Akad ile Halit Refiğ’i TRT için Türk edebiyatının ölümsüz eserlerini uyarlamaya davet etti. Üstelik TRT bu üç yönetmenimize 35 milimetre sinema tekniğiyle çalışabilme olanağını sağladı. Tek eksiklik bu filmlerin renkli çekilmemesiydi… Bu karar (TRT – Türk filmciliği işbirliği) Türk televizyon tarihinin en güzel, en isabetli, en yerinde kararlarından biriydi. Beş bin kadar TRT çalışanıysa bu karardan hiç memnun kalmadı. Onlara göre yozlaşmış Yeşilçam’ın yozlaşmış mensupları bu kuruma adım bile atmamalıydı. TRT’ye sadece ve sadece TRT mensupları film yapabilmeliydi. Yeni TRT Genel Müdürü İsmail Cem, 500 Günlük döneminde, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Metin Erksan ve Lütfi Akad’ın sinema filmlerini de TRT ekranına taşıdı. Bunlar arasında Halit Refiğ’in “Haremde Dört Kadın”ı da vardı. Halit Refiğ’in o dönemde TRT için gerçekleştirdiği, Türk edebiyatı uyarlamasıysa, mini dizi, siyah beyaz çekilen “Aşk-ı Memnu” oldu.

“Aşk-ı Memnu”yu sinemaya uyarlamayı ilk düşünen sinema yazarı, tarihçisi ve film eleştirmeni Nijat Özön’dür. Memduh Ün’de aynı romanı modernize ederek uyarlamayı tasarlamıştı. Halit Ziya Uşaklıgil’den Halit Refiğ tarafından uyarlanan “Aşk-ı Memnu” dizisinin sanat yönetmeniyse Annie Pertan’dı. Dizi bir anda Müjde Ar’ı Türkiye’nin en iyi oyuncuları arasına katacaktı.

CHP’li eski bakanlardan Cahit Kayra “38 Kuşağı” adlı anı kitabının 486. sayfasında “Aşk-ı Memnu”daki bazı diyaloglarda Alevilerin incitildiğini şu satırlarla anlatmıştır:

“Aşk-ı Memnu”nun bir yerinde: “Kardeş, bunlar Kızılbaş mı nedir? Mum söndü geceleri yapıyorlar,” gibi bir söz geçmiş. Altındağ’daki Aleviler ayağa kalktılar. Kültür Bakanlığı’na yürüyüş yaptılar. Partinin de bu işe el koymasını istediler.”

Halit Refiğ’in özel hayatında da “Aşk-ı Memnu” büyük bir iz bıraktı. Dizinin müzik danışmanı olan ve “Aşk-ı Memnu”daki piyano eserlerini seslendiren Gülper Savaşçın ile Eylül 1974’te başlayan aşkları Ocak 1975’te evliliğe dönüştü ve 35 yıl boyunca bu aşkın ateşi hiç sönmedi. Nikâh şahitleri Metin Erksan ve Oğuz Atay’dı. 2009 yılında Halit Refiğ’in beş ay boyunca yaşam mücadelesi vermesine tanık olan Gülper Hanım üzüntüden ne yazık ki 39 kiloya kadar düşecekti. Halit Refiğ, Müzik Tarihi Profesörü ve piyanist olan eşi Gülper Hanım için şunları söylemişti: “Beni ev adamı haline getirdi. Beni adam etti. En büyük şansım Gülper Savaşçın’dır. O benim için şansların en büyüğüdür. Genelde kendimi çok şanslı bir insan sayıyorum geçmişime dönüp baktığımda. Ama şansların en büyüğü bence Gülper oldu. Çünkü Gülper’le başka hiç kimseyle kurmayı başaramadığım, beceremediğim bir iletişim kurduk. Dünyaya bakışımız birbiriyle çok örtüşüyor. İlgilerimiz çok örtüşüyor ve hayatımda bana böylesine değer veren bir başka kimse olmadı. Bana değer verenler oldu ama Gülper’in verdiği değer ayrı… Ben ömrüm boyunca çocuk sahibi olmaktan çok korktum. Gülper ile evlendiğimiz zaman onun çocuk sahibi olma düşüncesi vardı. Çevresindekiler evlilik denilince çocuk olması gerektiğini düşünüyorlardı. Gülper’e, ‘İllâ bir çocuk sahibi olmak istiyorsan, tamam. Ama benim fikrimi sorarsan çok korkuyorum. Çünkü çok büyük sorumluluklar yükleyecektir bana ve bu sorumluluklar da kendim için düşündüğüm yolda yürümemi engelleyebilir’ dedim. Çok anlayışla karşıladı. Aradan 30 yıl geçtikten sonra kendi başımıza kalıp bir hayat muhasebesi yaptığımızda, bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım, o da benim teklifime uymuş olmaktan dolayı pişmanlık duymadığını söylüyor. Tabii garip, bilinç dışı şeyler var. Ondaki analık, bendeki babalık duyusu gibi. Meselâ öğrencilerin gözlerine bakıyorum, biraz konuşuyorum ve diyorum ki, ‘Allahım iyi ki çocuk sahibi olmamışım. Ya bunun gibi bir çocuk sahibi olsaydım! Hayatım kararırdı.’ Bazılarını gördüğüm zaman da, böyle bir çocuğumun olmasının beni mutlu edeceği aklımdan geçiyor… Gülper ben öldükten sonra kedileriyle yalnız kalacak. ‘Hanım’ filmini yaparken Gülper benden sonra ne yapacak diye düşünmüştüm. ‘Hanım’ filmindeki kadın, yaşlanmış, eşi öldükten sonra yalnız başına kalmış ve kedisiyle birlikte yaşayan bir piyano öğretmenidir. Benim eşim Gülper de bir piyano öğretmeni. Ben öldükten sonra kedileriyle yalnız kalacak. Ve o filmi yaparken ‘Gülper benden sonra ne yapacak?’ diye düşünmüştüm.”

Halit Refiğ ve Gülper Refiğ çiftinin aşkları “Romeo ile Jülyet”, “Kerem ile Aslı”, “Leyla ile Mecnun”, ”Nicholas ile Alexandra” ve “Ferhat ile Şirin” gibiydi.

2004’te İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nin “Hanım” filminin gösterisi için yaptığı davet Gülper Savaşçın Refiğ’i, Halit Refik Refiğ’in 1968 – 72 yılları arasındaki eşi Eva Bender ile bir araya getirdi.

Gülper Savaşçın Refiğ’in “Kediciklerim” ve “Ahmet Adnan Saygun ve Geçmişten Geleceğe Türk Musikisi” adlarında iki kitabı bulunuyor.

Halit Refiğ Kedileri Anlatıyor:

“Kedide insanı etkileyen özellikler kişiden kişiye göre değişir. Ben tüm hayvanları sevmekle birlikte en çok kediye yakınlık duyarım. Rastgele bir izahı mümkün değil, literatürde yazdığı gibi bağımsızlıklarına son derece düşkün olmaları beni en çok etkileyen yanlarıdır, taraflarıdır. Bilindiği gibi köpek, sahibine ölümüne bağlanır, her an gözleri sahibinde olur, ilgi göster diye, kedi insan için bu kadar çok fedakârlığa katlanmaz, talep göstermez. Karnı doysun ve güvenliği sağlansın başka bir şey istemez. İllâ beni sevmelisin, sevdiğini göstermelisin diye bir yük bindirmez insana. Kedi ile aranızda hem sevgi vardır, hem de bu sevgi zorunluluk getirmez. Ben sevginin mesafeli olanını tercih ettiğim için kedilerle çok iyi anlaşıyorum.”

“’Hanım’ filminde oynayan, rol alan kedi, daha önce reklâm filmlerinde oynamış, kameraya alışkın artistik bir kediydi. Kediler, yönlendirildiklerini hissedince genelde karşı koyarlar ve genelde kedilerle çalışmak diğer hayvanlarla çalışmaktan daha zordur. Ama ‘Hanım’ filminde fazla bir zorluk yaşamadık. ‘Hanım’ ve ‘Karılar Koğuşu’ filmlerinde oynayan kediler, Gülper’in ‘Kediciklerim’ kitabında adı geçen Türkân Hanım’ın kedileriydi. Türkân Hanım onlarla öyle güzel bir iletişime girmiş ki, öyle güzel bir iletişim kurmuş ki kediler insanlarla birlikte çalışmayı, film çevirmeyi yadırgamıyorlardı.”

“Kedi, öncelikle görsel olarak çok güzel bir canlıdır. Diğer hayvanlardan çok daha esnektir, vücudunu çok daha güzel kullanabilmektedir. Sanatçı için plâstik bir güzelliği vardır. Edebiyatta ve resimde de kedi konu edilir çokça. Bence kedi, fiziki olarak iyi bir malzeme daha ziyade. Ama edebiyatta insanla kurduğu yakın iletişim nedeniyle köpek daha iyi bir malzemedir. Örneğin, Jack London’un ‘Call of the Wild – Vahşetin Çağrısı’ romanında anlatılan St. Bernard köpeği ile insanın ilişkisi… Hayvanlar ile ilgili yazılmış en güzel hikâyelerin başında gelir.”

“Filmlerimde iki şekilde hayvan kullandım. Bazıları filmin içinde fonksiyonel, dramatik rolleri olan hayvanlardı. ‘Hanım’ filminde oynayan Prenses ve ‘Karılar Koğuşu’nda oynayan kedi gibi. İkisinin de sahibi Türkân Hanım’dı. Kedileri her gün getirir götürür, sahibeleri olarak yanlarında durur, bekler, mama ve tuvalet ihtiyaçlarıyla ilgilenir, çekim aralarında onlarla oynardı. Böylece kediler tanımadıkları insanlar arasında ürkmez, rahat ederlerdi. ‘Köpekler Adası’ filmimdeki köpekler ise Tuzla’da onlarca köpeğe bakan Esin Hanım’ındı. Çekimlerin yapıldığı üç hafta boyunca Esin Hanım, köpekleriyle birlikte adaya geldi, gitti, onların her türlü bakımıyla, ihtiyacıyla ilgilendi. Hayvanların sahibi varsa, çekimler sırasında onun da sette bulunması hayvanlar açısından önemlidir.”

“Bir de filmlerimde tesadüfen bulunan hayvanlar var. Yazılmış bir hayvan rolü olmadığı halde kendilerini beyazperdeye, beyazcama davet eden, davet ettiren hayvanlar… Örneğin, ‘Aşk-ı Memnu’ filminde çekimlerin yapıldığı boş yalıya bir kedi girmiş. Onu ortalıkta dolaşırken görünce karnını doyurduk, sevdik ve piyanonun üstüne bıraktık. Karnı doyunca orada uykuya daldı. Aslında senaryoda olmadığı halde çok güzel kedili bir sahne çektik. Bize çok güzel bir kedili sahne armağan etti kedicik. Birkaç gün daha bizimle çekimlere katıldı ama sonra geldiği gibi kendiliğinden çekti gitti. Filmlerde hayvan kullanılırken çok dikkatli ve hassas olmak gerekir. Geçmişte ve bugün ne yazık ki bazı filmlerde, dizilerde sahne gerçekçi ve sarsıcı olsun diye hayvanların öldürüldüğü durumlar oldu. Ben her zaman bu gibi sahneler de maket kullandım. Hayvanlara hiçbir zarar gelmemesi için gereken her neyse gereğini yaptım, her zaman.”

Kemal Tahir Hayranıydı

TRT – Türk sineması işbirliğini 1974’te başlatan Bülent Ecevit, İsmail Cem, Metin Erksan ve Halit Refiğ’in ortak bir tutkuları vardı: Kemal Tahir hayranlığı…

Romancı Kemal Tahir’in kendisinin ve eserlerinin büyüsüne kapılmış filmciler arasında Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez ve “Kurt Kanunu”nu sinemaya uyarlayan ve “Yorgun Savaşçı”da set fotoğrafçısı olarak çalışan Ersin Pertan ilk akla gelenlerdir. Refiğ en başarılı filmlerinden “Haremde Dört Kadın”, “Yorgun Savaşçı” ve “Karılar Koğuşu”nu Kemal Tahir’in yazdıklarına dayandırmışır. Refiğ, 1970 sonbaharında kanser ameliyatı, 1971’de kalp krizi geçiren, 1973’te bir başka kalp kriziyle ölen Kemal Tahir’le 1957’den itibaren 17 yıl boyunca yakın bir dostluk geliştirmişti. Kemal Tahir Refiğ’in çok kadınlı, bol kadınlı hayatını sürekli ve kıyasıya olarak eleştirmiştir. Kemal Tahir Halit Refiğ – Gülper Savaşçın Refiğ evliliğine ve aşkına şahit olabilseydi kuşkusuz çok mutlu olurdu.

Kemal Tahir, Atatürk’ün daha hayatta iken, Nazım Hikmet ile birlikte Yavuz (eski adı: Goeben) Zırhlısı’nda bir Komünist ayaklanması girişimi tezgâhlamakla suçlanarak, 1938’de 15 yıl hapis cezası almış, Demokrat Parti’nin af çıkardığı 1950’ye kadar da 12 yılını cezaevinde geçirmek zoruna kalmıştı. Suçlanan ve 29 Mart 1938’de Harp Okulu Askeri Mahkemesi tarafından mahkûm edilen kişilerin, Çarlık Rusya’sı donanmasının gözbebeği olan dretnot Potemkin’de Haziran 1905’te çıkarılan isyanın bir benzerini plânladıkları iddia edilmiştir.

Kemal Tahir’in cezaevi yılları beyazperdede: “Karılar Koğuşu”

Hülya Koçyiğit: “Kadir İnanır’ın otuz – kırk yıllık sanat hayatı, yüz tane filmi vardır sanırım; bu filmlerin hepsi kendi başına önemli filmler elbet, ama bu filmdeki (“Karılar Koğuşu”) oyunculuğu bambaşkadır. Çok doğru bir yönetmenle, çok doğru bir senaryoyla olduğu için zannedersem. Halit Refiğ’in hayatında belki de en çok yapmak istediği filmlerden biriydi, “Karılar Koğuşu.”

Halit Refiğ: “Kadir İnanır’ın hayatında gösterdiği en iyi oyunculuk performansı “Karılar Koğuşu”ndadır.”

Halit Refiğ, açık yüreklilikle ifade etmiştir ki, Kemal Tahir’in en çok beğendiği Türk filmi, Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”ydı. Çağının çok ötesinde olan birçok film gibi ”Haremde Dört Kadın”, “Muhsin Bey” ve “Züğürt Ağa”, ”Sevmek Zamanı”da sinema salonlarında gösterildiğinde seyirci bulamayan Türk filmlerinden biridir.

Kemal Tahir Halit Refiğ’e “Bir Türke Gönül Verdim” adlı filmini hiç sevmediğini de söylemiştir.

“Haremde Dört Kadın”

Kadın eşcinselliği, çok erkekli kadınlar gibi temalara yer veren, 1899 yılını 1900 yılına bağlayan günlerde geçen ve senaryosunu Kemal Tahir ile Halit Refiğ’in birlikte yazdığı “Haremde Dört Kadın” hem seyirciden ilgi görmedi, hem de Antalya Film Festivali’ne gönderilen kopyası, “Türk ailesine hakaret ediliyor” gerekçesiyle sinemayı basan kişiler tarafından imha edilerek, Antalya Film Festivali jürisine gösterilemedi. Bu filmi gerçekleştirmesinde, Atıf Yılmaz’ın yapımcı bulması yanı sıra, “Şafak Bekçileri” ve “Gurbet Kuşları”nın seyirciden büyük ilgi görmesi büyük rol oynadı. Bu zamanının çok ötesindeki film (”Haremde Dört Kadın”) daha sonra TRT tarafından bile gösterilecekti.

Halit Refiğ, Kemal Tahir’in 20 Nisan 1973 Cuma gecesi katıldığı yemeğe gitmesine neden olduğundan yaklaşık 36 yıldır acı çekiyordu. Olay şöyle gelişmişti. Mehmet Barlas’ın Şişli’deki evindeki yemeğe davet edilen ve bu yemeğe Mete Tunçay’da davetli olduğundan gitmek istemeyen Kemal Tahir’i bu geceye katılmaya ikna eden Halit Refiğ oldu. Yemekte Mete Tunçay’ın Kemal Tahir hakkındaki olumsuz ve kırıcı değerlendirmeleri romancının yeni bir kalp krizi geçirerek ölümüne neden olacaktı. O gece Mehmet Barlas’ın evindeki yemekte Ercan Arıklı’nın ağabeyi Tuncer Arıklı, İsmail Cem, Afşin Germen, Ali Sirmen ve eşleri de vardı. Mete Tunçay’ın Kemal Tahir’e söylediği “Siz tarihe sadakat göstermiyorsunuz, olayları, gerçekleri saptırıyorsunuz. Sizin eserlerinizi toplatmak lâzım. Kitaplarınızın toplatılmayı hak etmesinin nedeni, porno oluşları değil, tarihsel gerçeklerin iç yüzünü ancak birkaç yüz kişi ciddi kaynaklardan araştırabilecekken, sizin büyük bir sorumsuzlukla, sahici (gerçekten yaşamış) kişilere asla kendilerinin olamayacak görüşler yakıştırmanızdır,” tarzındaki sözleri 1971’de çok ağır bir kalp krizi geçiren, yüksek tansiyon sahibi, ağır bir kanser ameliyatı geçirmiş, sol akciğeri alınmış bulunan ve konuşmasında belli bir zorluk olan Kemal Tahir’in sonu olacaktı.

Kemal Tahir’in fikrinden yola çıkan “Şeytan Aldatması”

Halit Refiğ, 27 Mayıs 1960 darbesini yapanları destekleyen filmi “Şafak Bekçileri”nden sonra 27 Mayıs’ın perde arkasındaki güçleri öğrendikçe 27 Mayıs’a karşı bir tavır geliştirmiştir.

Halit Refiğ, 30’a yakın kaynak kitabı inceledikten sonra, 27 Mayıs 1960 darbesinin Amerika Birleşik Devletleri’nin teşviki, kışkırtması ve desteğiyle gerçekleştiğine dair ipuçlarına ulaştığını söylüyordu. Adalet Partisi’nin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in Milliyet Gazetesi yazarı İsmail Cem’e söylediği “12 Mart 1971 askeri darbesinde Amerikan Gizli Servisi, İstihbarat Servisi CIA altımızı oydu, meğer işin başından beri içindeymişler,” sözlerini sürekli tekrarlıyordu.

Halit Refiğ, Süleyman Demirel’in Mayıs 1995’te Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Batı Sevr’i istiyor” ifadesinin de çok önemli bir itiraf olduğunu her fırsatta tekrarlıyordu. Refiğ’e göre 10 Ağustos 1920’de imzaladığımız anlaşmayı Atatürk ve Türk milleti paramparça etse de Batı Dünyası onu yeniden bize imzalatmaya çalışıyordu.

Refiğ’e göre 1950’lerin sonunda ABD Türkiye’nin sanayileşmiş bir ülke olması için gereken borç parayı Demokrat Parti Hükümeti’ne vermediği gibi, bu borç parayı Sovyetlerden istemeye hazırlanan Menderes hükümetini askeri darbe yaptırtarak alaşağı etmişti. Refiğ, Süleyman Demirel ve Adalet Partisi’nin Türkiye’nin sanayileşebilmesi için Sovyet kredisi kullanmasını takdir ediyordu ve 1975’te Türkiye’nin tarım toplumu olmaktan bir sanayi toplumu olmaya geçtiğini hatırlatıyordu. Yine Refiğ’e göre Amerika Kıbrıs’ın Yunan adası olması için çok çaba harcamıştı ve çok çaba harcamaya devam ediyordu.

Halit Refiğ, Hülya Koçyiğit’in Berin Menderes’i canlandıracağı ve senaryosu 1994’te yazılan “Şeytan Aldatması”nda 27 Mayıs 1960 darbesini, cellâtlarını ve kurbanlarını konu aldı. Bu senaryosu Oliver Stone’un Kennedy Suikastinin perde arkasını konu alan “JFK” adlı filmiyle ufku ve gözleri açılanlara özellikle tavsiye edilebilir. Bu senaryosunda Demokrat Parti’nin seçim sandığında ve parlamentoda çoğunluğu elde etmesine rağmen iktidar olamadığını anlattı. Yılmaz Karakoyunlu’nun “Güz Sancısı” romanında da anlatıldığı gibi 6 – 7 Eylül yağmalarına dönüşen protesto gösterilerinde Demokrat Parti iktidarı olayların kontrolünü elinden kaçırarak sonunu hazırlamıştı. Varoş sakinleri de büyük bir zevkle kentin en zengin ve varlıklı mahallerinin altını üstüne getirmişti. Refiğ, bu eserinde İnönü – Bayar çekişmesinin, zıtlaşmasının Türkiye’yi felakete sürüklediğinin de altını çiziyordu. Senaryoda aksi, huysuz, hırçın bir ihtiyar olarak portresi çizilen Bayar uzlaşma değil, sertlik ve inatlaşma yanlısıydı. Bu olaydan bir 20 yıl sonra da Ecevit – Demirel çekişmesi, zıtlaşması ülkeyi iç savaşın eşiğine sürükleyecekti. 27 Mayısı hazırlayan etkenlerden birinin subayların maaşlarının düşüklüğü olduğuna da “Şeytan Aldatması”nda değinilir.

“Şeytan Aldatması”nda Menderes’in opera sanatçısı Ayhan Aydan’la evlilik dışı ilişkisi de doğal olarak yer alıyordu. Senaryonun bir sahnesinde Berin Menderes Ayhan Aydan’ı telefonla arar ve kocasını sorar. Demokrat Parti ileri gelenlerinden Mükerrem Sarol’un kendinden çok genç kadınlara düşkünlüğü de senaryoda yer bulur.

Senaryoda 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen önce ölmese Demokrat Parti’ye destek verenlerden Saidi Nursi’nin Yassıada olağanüstü mahkemelerinde yargılanacağı da ima edilir. Yine senaryoda çok çarpıcı bir tarihi olaya da yer verilir. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup yazarak, Demokrat Parti’nin Celal Bayar’ı Çankaya’dan indirerek yola devam etmesini, onun yerine Adnan Menderes’in Cumhurbaşkanı olmasını tavsiye etmiştir.

”Şeytan Aldatması”nda 27 Mayıs’ın itici gücünün özellikle Profesörler, Akademisyenler olsa da iplerin alt kademedeki subaylarda olduğu da betimlenir. Radyoevinin ele geçirilmesiyle başlayan darbenin ilk anlarında Cemal Gürsel, Cumhuriyet Halk Partisi lideri İsmet İnönü’ye “Emrinizdeyiz,” diyecektir. Profesörlerin subaylara tavsiyesi de çok çarpıcıdır: “Hükümeti devirdiniz. Devirdiklerinizi asmazsanız onlar sizi asar.” Böylece İstiklal Mahkemeleri tarzı yeni bir yargılama sistemi uygulamaya sokulur. Menderes eğer “Ben bu olağanüstü ve hukuk dışı mahkemeyi, yargılamayı tanımıyorum, kabûl etmiyorum,” diyebilseydi, darbecilerin buna verebilecek çok tatmin edici bir cevaplarının olmadığı da bir başka gerçektir. Menderes darbeciler karşısında zayıf bir karakter göstermiş ve onlara direnmemiştir. Ayrıca sürekli ilâç verilen, sürekli iğne yapılan Menderes ruhen tamamen çökertilmiştir. Darbeci subaylar 20. Yüzyılın başında 2. Abdülhamit’i deviren subayların yaptığının aynısını yaparak Demokrat Parti ileri gelenlerinin her türlü kişisel parasına el koyar. Demokrat Parti ileri gelenlerinin ailelerine acıyan Cumhuriyet Halk Partisi üyesi, işadamı Vehbi Koç sahip olduğu Divan Oteli’nin kapılarını beş parasız ve çaresiz kalan Berin Menderes dahil Demokrat Partili kadın ve çocuklara açar. Yassıada tutsaklarına dayakta atılır. Dövülenler arasında Atatürk ile İnönü’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın damadı, Bayar ile Menderes’in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’da vardır. Berin Menderes ve Aydın Menderes’in Adnan Menderes’le görüşme hakkının ellerinden alındığı zamanlar olur. Yassıada’da Menderes’e 50 kelimeyi aşmayan mektup kısıtlaması ve ailesiyle en fazla yarım saat görüşme sınırlaması getirilir.

İsmet İnönü bile Demokrat Parti yöneticilerine idam cezası verilmemesini Cemal Gürsel’den ister, Gürsel’de İnönü’yle aynı fikirdedir, ancak darbenin diğer önderleri illa idam cezası çıkarmaya kararlıdır. Ortalıkta Demokrat Parti taraftarlarının Sarayburnu’ndan Yassıadaya deniz altından tünel kazarak tutuklu Demokrat Parti liderlerini kaçıracaklarına ilişkin deli saçması dedikodular gezinmeye başlar. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın “İdam cezaları verilmezse orduda hoşnutsuzluklar olabilir,” dediği kulaktan kulağa yayılır. Yarbayların korgeneralleri azarladığı emir komuta zincirinin kalmadığı ve koptuğu bir süreçtir bu.

“Şeytan Aldatması”nda Demokrat Parti’nin Yassıada olağanüstü mahkemesinde 15’i idam, 31’i ömür boyu hapis cezası alan önderlerinin iktidar süreleri olan 10 yılda Amerika’yla ilişkileri geliştirmek için çok büyük çaba sarf etmelerine rağmen Amerika’yı bir türlü memnun edemedikleri de belirtilir.

“Şeytan Aldatması” adı da Kemal Tahir’in yazmayı tasarladığı, ama 63 yıllık kısa ömrüne sığdıramadığı, 27 Mayıs darbesi konulu romanının adıdır. Kemal Tahir’de Halit Refiğ’de yabancı devletlerin Türkiye’de 27 Mayısta ve sonrasında birçok kez kardeşi kardeşle savaştırmanın yollarını bulduğunu söylemiştir.

“Yorgun Savaşçı” Faciası

Filmin çekimlerinin ve her türlü işlemlerinin tamamlanmasına Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in tam desteği olmasına rağmen “Yorgun Savaşçı”nın yakılma sürecini İlhan Selçuk’un 3 ve 7 Ağustos 1979’da yayınlanan “TRT ‘Yorgun Savaşçı’yı çekmemelidir. Kemal Tahir ‘Yorgun Savaşçı’da milli mücadele tarihini saptırmıştır. Kemal Tahir, Atatürk düşmanıdır. Bir Atatürk düşmanının eseri TRT tarafından çekilmemelidir.” tarzındaki yazıları başlattı. Halit Refiğ, “İlhan Selçuk, Madanoğlu askeri cunta davasının altı numaralı sanığıydı,” diyordu.

1965’te ilk defa edebiyatseverlere sunulan “Yorgun Savaşçı” romanı Cumhuriyet Gazetesi’nin Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmasına rağmen “Yorgun Savaşçı”nın TRT için sekiz saatlik bir filme dönüştürülmesine en şiddetli itiraz Cumhuriyet Gazetesi’nden gelecekti. Bir süre sonra TRT’ye ve genelkurmaya gerçekte olmayan generallerden ve subaylardan ihbar ve şikâyet mektupları yağmaya başladı. Bir ara Can Gürzap’a suikast yapılacağı ihbarları bile geldi. ”Yorgun Savaşçı”nın sekiz saatlik bir film olarak gerçekleştirilmesini Bülent Ecevit başlatsa da, Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde de filmin tamamlanması için her türlü kolaylık ve destek devam etti.

Halit Refiğ, “Yorgun Savaşçı”nın yakılması için çaba harcayanlarla onların dolmuşuna binenlerin 1452 – 1498 yılları arasında yaşayan, sanat eseri ve kitap yaktırmasıyla meşhur Katolik din adamı Girolamo Savonarola’dan hiçbir farkları olmadığını hep söylemiştir.

Şu sözler de Halit Refiğ’indir: “Defalarca belirtmeye çalıştım, ‘Yorgun Savaşçı’ olayının temel nedeni benim daha önce TRT’ye yaptığım ‘Aşk-ı Memnu’ dizisidir. TRT bürokrasisisi ve TRT’nin maaşlı kadroları 1974 yılında üç Türk sinema filmi yönetmenine (Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ) o zamanki TRT Genel Müdürü İsmail Cem tarafından TRT’de film çekmek için iş verilmesini katiyen hazmedememişlerdir.”

Halit Refiğ ve Kemal Tahir, 1960’ların ilk yarısında Güneydoğu Anadolu’da dağa çıkan bazı bireysel eşkıyalarla ilgili bir film tasarısı için 1965 başında bölgede incelemelerde bulundu. ”İnsan Avcıları” adlı bu tasarı gerçekleşmedi.

Halit Refiğ’in Kemal Tahir’le birlikte geliştirdikleri Osmanlı İmpararatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi üzerine bir tasarısı da vardı.

Halit Refiğ’in Kemal Tahir’le birlikte üzerinde çalıştığı “Şeytanın Sarayı” adlı bir korku filmi senaryosu da vardı. Yapımcı Ertem Eğilmez olacaktı.

Halit Refiğ, Kemal Tahir’in romanı “Devlet Ana”yı Başbakan Bülent Ecevit’in tam ve olağanüstü desteğine rağmen bürokratik engelleri aşıp filmleştiremedi.

Adnan Saygun Hayranlığı

Halit Refiğ ve Adnan Saygun, Türkiye’de değeri bilinmeyen yaratıcılarımızdan sadece iki tanesidir. Başka bir ülkede doğup büyüselerdi, yaşasalardı kuşkusuz el üstünde tutulurlardı. Dünya müzik otoriteleri tarafından, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük besteci kabûl edilen Adnan Saygun’un ülkemizde müzik yaşamının bitirilmek istenmesi, hatta bakkallık yapmak zorunda kalması, ölümünden sonra da tüm arşivinin ve kitaplarının insan görünümündeki akbabalarca çalınması, tüm vicdan sahibi aydınlar gibi Halit Refiğ’i de çok incitmiştir.

Adnan Saygun Halit Refiğ’in doğduğu yıl olan 1934’te Atatürk tarafından ilk Türk operası “Özsoy”u bestelemekle görevlendirilmişti. Halit Refiğ’e göre “’Özsoy’ inanılmaz güzellikte melodilerle örülmüştür. Ama gene inanılmaz bir ihmâl ve umursamazlığın kurbanı olarak bir kenarda adeta zorla unutturulmak istenmektedir.”

9 Haziran 2007’de Aya İrini’de düzenlenen Adnan Saygun’un 100. Doğum yıldönümünü kutlama konserine Halit ve Gülper Refiğ çiftiyle birlikte gitmiştim. Refiğ, besteci Adnan Saygun’ın eserlerine hayranlığı her fırsatta dile getirirdi. ”Vurun Kahpeye” ve “Hanım”da Adnan Saygun’un eserlerini fon müziği olarak kullanmıştır. Adnan Saygun’a karşı Türkiye’de yapılan haksızlıklar Halit Refiğ’in canını çok acıtmıştı. Adnan Saygun’un, 1973’te “Vurun Kahpeye”de müziğinin kullanılmasına son derece bozulduğu da bir gerçektir. Eğer Halit Refiğ, Mimar Sinan üzerine filmini çekebilseydi Adnan Saygun fon müziğini besteleyecekti. Bu konuda Adnan Saygun’dan söz almıştı. 1975 ile 1991 arasında Adnan Saygun’la yoğun bir dostluk bağı geliştirmişti. Son derece mesafeli bir insan olan Adnan Saygun ve eşi en azından bu fanatik hayranlarıyla aralarındaki mesafeyi kaldırmıştı. Halit Refiğ’in eserlerini en çok sevdiği diğer besteciler Mahler, Wagner ve Bruckner’di.

Halit Refiğ’in “Saygun ile Son Yıllar, Son Günler” yazısından iki bölüm şöyle:

“(Adnan Saygun) Halit Refiğ’le vedalaşırken, ona Eflatun’un “Apologia”sının son paragrafını ezberden okudu:

“Artık ayrılmak zamanı geldi. Yolumuza gidelim:
Ben ölmeye, siz yaşamaya…
Hangisi daha iyi?
Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.”
(…)

Halit Refiğ: “Saygun Hoca Çapa Hastahanesi’ndeydi. Hastahaneden eve dönerken ben heyecan ve şaşkınlıktan köprü yoluna saptım. Saygun Hoca arkada bitkin oturduğu yerde durumu fark etti. Bana yanlış yola girdiğimi söyledi. Kısmette meğerse Saygun’un İstanbul’a köprüden son bir defa bakması varmış.”

Adnan Saygun 6 Ocak 1991’de pankreas kanserinden vefat edecekti.

Refiğ vefatından kısa bir önce de Zincirlikuyu Kabristanı’nda Adnan Saygun’a çok yakın bir yere toprağa verilmeyi vasiyet etti ve bu vasiyeti yerine getirildi. Adnan Saygun ve Halit Refiğ’le ilgili ortak bir nokta daha vardır. Saygun, Halit Refiğ o dönemde beş bin kadar TRT mensubunun tüylerini diken diken ederek “Aşk-ı Memnu”yu çevirirken TRT’de yönetim kurulu üyesiydi. TRT mensuplarıysa Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinin bile TRT için film çevirmesini istemiyorlardı.

Akıllı ve Namuslu Olduğu İçin Çok Yalnız Bırakılan Aydın: Oğuz Atay

Halit Refiğ’in, 43 yaşındayken, 1977’de beynindeki tümör nedeniyle vefat eden arkadaşı yazar Oğuz Atay için söyledikleri çok çarpıcıdır: “Oğuz Atay her şeyden önce olağanüstü dürüst bir insandı. Çok dürüst bir insandı. O kadar dürüsttü ki, bu dürüstlük ona çocuksu bir safiyet vermekteydi. O kadar zeki, o kadar bilgili bir kimse olmasına rağmen insanlardaki kötülük temayülü, kötülüğe yatkınlık onu çok şaşırtmaktaydı. İnsanlardaki dürüstlükten uzak her türlü harekete şaşırırdı. Tanıdığı bazı insanların kötülüğe, alçaklığa eğilimleri / ne kadar yatkın oldukları onu çok şaşırtıyordu.”

Halit Refiğ, Oğuz Atay’ın “En değerli varlığımız beynimizdir,” sözünü hiç unutmadı. Oğuz Atay Halit Refiğ’in “Aşk-ı Memnu” adlı romanını uyarladığı Halid Ziya Uşaklıgil’in ailesi üzerine bir roman yazmaya da çalışmıştı.

Halit Refiğ’in Hayatını Kolaylaştıran İnsanlar

Halit Refiğ mesleğinin Mozart’ıysa, çevresi sadece Salieri’lerle kuşatılmış değildi. Atıf Yılmaz Halit Refiğ’in pek çok film tasarısına yapımcı bulunmasında çok önemli roller oynamış ve meslekdaşına son derece yardımcı olmuştur. ”Haremde Dört Kadın”, “Şehrazat”, ”Hanım”, “İki Yabancı” ve ”Bir Türke Gönül Verdim” de bunlardan beşidir. Halit Refiğ çeşitli tasarılarını filme dönüştürürken Memduh Ün, Türker İnanoğlu, Kadir İnanır, Müjde Ar, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Latif Erdoğan ile yine bu vakfın manevi başkanı Fethullah Gülen, Bülent Ecevit ve İsmail Cem’den de destek görmüştür. Diğer can dostları arasında Kemal Tahir, Mimar Sedad Hakkı Eldem, Adnan Saygun, Oğuz Atay, Metin Erksan, Lütfi Akad, Ersin ve Annie Pertan’da vardı. Halit Refiğ, Mimar Sedad Hakkı Eldem için de şunları söylemişti: “Mimar Sinan’dan sonraki en büyük mimarımız olmasına rağmen ne yazık ki en önemli eserleri (Yalova Termal Otel ve Taşlık Şark Kahvesi) bir bir yok ediliyor. Yazıklar olsun.”

Halit Refiğ, Ersin Pertan’ın 23 Temmuz 2009’da erken yaşta vefat etmesine de çok üzülmüştü. Çok hasta olmasına rağmen 25 Temmuz’da Ersin Pertan’ın Zincirlikuyu Mezarlığı içindeki Camiden kaldırılan cenazesine katılmıştı.

Halit Refiğ’in Kültürel Besin Kaynakları:

Halit Refiğ katıldığı Moskova Festivali’nde dünya sinemasının en değerli ve en önemli iki yönetmeninden Fellini ile Visconti’nin yan yana gelmemek için özel çaba göstermesi gibi tarihi bir olaya tanık oldu. Visconti’nin “Senso – Günahkar Gönüller”ini Halit Refiğ 28 kere izlemişti. Sergei Eisenstein, Luchino Visconti, John Ford, İngmar Bergman Halit Refiğ’in en çok beğendiği film yaratıcılarıydı.

Moskova’da Sovyet yönetmen, Nazım Hikmet’in arkadaşı, Mark Donksoy’un bir babanın oğluna yapabileceği tavsiyelerini hiç unutmadı. Donksoy, “Yönetmenliğin ilk on yılı zordur, ikinci on yılı daha zordur, üçüncü on yılı hepsinden çok daha zordur,” demişti. Visconti, Refiğ’le karşılaşmasında “Leopar” adlı filmini her gün bir kere izlediğini anlatacaktı. Refiğ sadece balo sahnesi 72 dakika süren bu filmin Türkiye’de ithalâtçısı tarafından kesilmesine ve meşhur balo sahnesinin Yeni Melek Sineması’nda yarım saatten daha kısa olarak gösterilmesine tanık olacaktı. Halit Refiğ, ilk gösterimi 1931’de gerçekleştirilen ve bugün 1914 – 1918 Dünya Savaşı üzerine yapılmış en müthiş filmlerden biri kabûl edilen, “Tell England – Anlat İngiltere” adlı ilk Çanakkale Savaşı filmine de, “Çanakkale Geçilmez” adıyla Türkiye sinemalarında gösterilirken, gereken saygıyı göstermediğimizi ve bu filme Türkiye’de çekilen bazı ek, yama sahneler montajlandığını da anlatmıştı. Kısaca söylemek gerekirse Halit Refiğ müthiş bir sinefildi.

Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife”sinden Zübeyde Hanım Fragmanı

Türk Sineması’nın en iyi, en deneyimli senaryo yazarlarından ve yönetmenlerinden Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosu Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosunda Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımla ilgili birçok bölüm var. Senaryodaki bölümlerden birinde Zübeyde Hanım Latife Hanım’ın Atatürk’le o tarihlerde henüz gerçekleşmemiş olan evliliğinin yürümeyeceğini öngörüyor. Zübeyde Hanıma göre Latife Hanım, Atatürk’ü mutsuz edecek bir kadın. Oğlu üzerinde çok etkili olan Zübeyde Hanım vefat etmeden önce oğlunu bizzat uyarabilseydi belki de bu evliliği engelleyebilirdi. Ancak bunu başarabilir miydi, başaramaz mıydı? Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Zübeyde Hanım 1857 – 14 Ocak 1923 tarihleri arasında yaşadı. Zübeyde Hanım – Ali Rıza Bey evlilliğinin dördüncü çocuğu Mustafa Kemal Atatürk oldu. Atatürk doğduğunda Zübeyde Hanım 24 yaşındaydı. Zübeyde Hanım’ın bu evlilliğinden olan çocukları Fatma, Ömer, Ahmet ve Naciye erken yaşta vefat etti.

Aşağıda Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosundan Zübeyde Hanımla ilgili bazı bölümleri bulabilirsiniz.

59 – ÇANKAYA KÖŞKÜ – ZÜBEYDE ODA (İç- Gündüz)
(Kapı açılır. Mustafa Kemal arkasında Fikriye ile içeri girer. Zübeyde Hanım oğlunu görünce heyecanlanmıştır. Olduğu yerde doğrulmaya çalışır.)

ZÜBEYDE: Oh benim Mustafa oğlum.

(Mustafa Kemal annesinin kıpırdanmasına meydan vermeden onun yanına koşar.)

M. KEMAL: Kıpırdanma anacığım biliyorsun ayakların ağrıyor.

(Zübeyde Hanım sevgiyle oğlunun eline sarılır.)

ZÜBEYDE: Öyleyse ver elcağızını öpeyim.

(M. Kemal telaşla elini çeker.)

M. KEMAL: Aman anacığım duymasınlar. Anasına elini öptürüyor derler vallahi.
ZÜBEYDE: Ne derlerse desinler efendim. Sen bugün olmuşsun Paşa. Sen bugün olmuşsun milletin babası. Hem de bütün Müslümanların babası. Ben öperim elbette elcağızını, yanakcağızını.

(Mustafa Kemal annesine sarılmıştır. Zübeyde Hanım onu sevgiyle öper.)

M. KEMAL: Sen çok yaşa anacığım. Ağrıların nasıl?
ZÜBEYDE: Off. Ağırır bütün gece bacaklarım. Toparlarım altıma olmaz, döşerim yatağa sızlar, bilmezler bu doktorlar benim hastalığımı.
M. KEMAL: Ben geldim ya bir çare bulacağız inşallah.
ZÜBEYDE: Aç mıdır karnın? Kursun Fikriye sana güzel bir sofra.
M. KEMAL: İyi olur doğrusu.

(M. Kemal kapının ağzında sesini çıkarmadan onlara bakan Fikriye’ye döner.)

M. KEMAL: Fikriye sen yemekleri hazırla. Ben birazdan dönerim.
FİKRİYE: Peki Paşam.

(Fikriye sessizce odadan çıkar. Mustafa Kemal annesine döner.)

M. KEMAL: Doktor Tevfik Rüştü Bey ile konuştum. Fikriye’nin halini beğenmiyor. Ciğerleri fena imiş.
ZÜBEYDE: Sorsan kendisine “Yok bir şeyim, turp gibiyim” diyor.
M. KEMAL: Böyle çocukluk olmaz. Artık İsviçre mi olur, Almanya mı bilmem, ama dışarıda uygun bir yerde tedaviye göndermek lazım.
ZÜBEYDE: İstemez gitmek hiçbir yere. Çünkü duymuştur İzmir’e sen bulmuşsun bir Lütfiye.

60 – ÇANKAYA – YEMEK SALONU (İç – Gece)
(Mustafa Kemal Fikriye ile yemektedirler.)

FİKRİYE: Ne olur Paşam beni bir yere gönderme. Vallahi hasta değilim ben. Hep düşmanlarımın uydurması. Ben olmayınca sana kim bakar? Sabah kahveni kim getirir? Esvaplarını kim ütüler?
M. KEMAL: Merak etme, bunları yapacak birini buluruz. Önemli olan, senin en kısa zamanda sağlığına kavuşman. Ben seni karşımda canlı, yanakları al al görmek isterim.

*****

87 – ÇANKAYA – ZÜBEYDE’NİN ODASI (İç – Gündüz)
(Zübeyde Hanım koltuğunda uyuklamaktadır. Açılan kapı ile uyanır.)

ZÜBEYDE: Ah Mustafa Oğlum..

(Mustafa Kemal anasının yanına gelir. Saygılıdır.)

M. KEMAL: Doktorlar iyi olman için senin deniz kıyısında oturmanı tavsiye ediyorlar. Seni İzmir’e göndersem ne dersin?
ZÜBEYDE: Yok öyle plaçka.. Mustafa’nın yanından bir yerciklere gitmem. O doktorlar gitsin İzmir’e efendim. Ben otururum Mustafa’mın yanında.

(M. Kemal annesinin yanındaki koltuğa oturur.)

M. KEMAL: İyi ama anacağım, hem beni “evlen” diye sıkıştırırsın, sonra seni gelini görmek için İzmir’e gönderecek olsam “Mustafa’mın yanından ayrılmam” diye tutturursun.

(Evlenme sözünü duyunca Zübeyde Hanımın yüzü gülmüştür.)

ZÜBEYDE: Abe doğru mu söylersin evlatçığım.. Lütfiye midir yoksa bu gelincik?

(Mustafa Kemal gülümser.)

M. KEMAL: Lütfiye değil, Latife. Bizim doktor Tevfik Rüştü Beyin akrabası olur. İzmir’e git bir gör bakalım. Doktor İzmir havasının sana iyi geleceği fikrinde…

(Zübeyde Hanım bir an duraklar. Oğlunun kendisini İzmir’e göndermek için vesile yarattığından kuşkulanmıştır.)

ZÜBEYDE: Bak Mustafa oğlum, beni İzmir’e göndermek için icat etmeyesin bir kolpa?

(M. Kemal kendini tutamaz güler.)

M. KEMAL: Anacığım bu işin şakası yok diyorum.. Kızı beğenirsen evleneceğim..

*****

89 – İZMİR – VAGON İÇİ (İç – Gündüz)
(Zübeyde Hanım özel olarak hazırlanmış vagonda bir bambu koltukta oturmaktadır. Karşılayıcılar elini öperek, saygıyla selamlar. Latife ile Tevfik Rüştü girerler. Salih tanıştırır.

V. ABDÜLHALİM: Hoş geldiniz Tevfik Rüştü Bey..
TEVFİK RÜŞTÜ: Hoş bulduk efendim.

(Latife Tevfik Rüştü Beyin boynuna sarılır.)

LATİFE: Enişteciğim.
T. RÜŞTÜ: Merhaba Latife.
V. ABDÜLHALİM: Hanımefendi hazretleri rahat bir yolculuk geçirdiler mi?
T. RÜŞTÜ: Maşallah.. Yorgunluğunu belli etmemeye çalışıyor.
V. ABDÜLHALİM: Biz kendilerine şehir adına bir hoş geldiniz diyelim, hemen istirahatını sağlarız..

(Yaver Salih erkana yol gösterir.)

SALİH: Buyurun efendim.

(Vali, belediye reisi ve askeri komandan vagona giderler.)

SALİH: Bak anacığım.. Bu kızcağızdır Latife…

(Latife heyecan içinde Zübeyde Hanımın elini öper.)

LATİFE: Hoş geldiniz efendim.

(Zübeyde onun yanaklarından öper.)

ZÜBEYDE: Kızımız pek güzelmiş Salih oğlum.

(Zübeyde Hanım resmi durumlarda kendini zorlayıp düzgün Türkçe ile konuşmaktadır.)

ZÜBEYDE: Sizi istasyonda çok bekletmedik ya!
LATİFE: Beklemenin sözü mü olur Hanımefendi. Olsa olsa size biran önce kavuşma heyecanı içindeydik..

*****

96 – MUAMMER BEY KÖŞK – SALON (İç – Gündüz)
(Latife Zübeyde Hanımı tekerlekli iskemlesinde yemek salonuna getirir. Tevfik Rüştü Bey Zübeyde Hanım için hazırlanmış yemekleri kontrol etmektedir.)

ZÜBEYDE: Kızcağızımızın sizinle hısım olduğu belli, Tevfik Rüştü oğlum… Neresinden mi? İyi adam idare etmesinden.
TEVFİK RÜŞTÜ: Sizi şu perhiz yemeklerine de bir alıştırabilse, buna ben de inanacağım..

(Zübeyde Hanım sofradaki yemeklere bakar, yüzünün buruşturur.)

ZÜBEYDE: Gene mi bu tatsız tutsuz haşlamalar.. Abe Latife kızım yok mudur bana bir kemikçik pirzola, bir lokma fıstıklı tatlı?
LATİFE: Vallahi benim bir suçum yok efendim.. Doktorunuz ne emrederse ben onu yapıyorum.

(Yaver Salih ve Doktor Asım girerler.)

ZÜBEYDE: Oooo hoş gelmişsiniz Salih oğlum… Var mıdır Mustafa’mdan bir haber?

(Salih, Zübeyde Hanımın elini öper. Tevfik Rüştü Beyin elini sıkar. Latife ile selamlaşır. Doktor Asım da aynı şeyleri yapar.)

SALİH: Hürmetleri vardır anneciğim. Mecliste çok meşgul olduğu için sizi ziyarete gelemiyorlar. Bugün kü toplantıda Saltanat’a son verildi.

(Tevfik Rüştü irkilir…)

TEVFİK RÜŞTÜ: Olacağı buydu zaten…

(Zübeyde ile Latife de merak kesilmişlerdir.)

ZÜBEYDE: Bitti mi koca Osmanlının hükmü?

SALİH: Osmanlının hükmü İngilizlerin İstanbul’u aldığı gün bitmişti anacığım. Bundan sonra hüküm milletin…

(Salih Tevfik Rüştü’ye döner.)

SALİH: Gazi Hazretleri sizi de Ankara’ya bekliyorlar… Hanımefendinin sağlığı ile Doktor Asım Bey ilgilenecek…

(Tevfik Rüştü Zübeyde Hanıma döner.)

TEVFİK RÜŞTÜ: İzninizle ben ayrılayım efendim.

(Tevfik Rüştü Zübeyde Hanımın elini öper.)

ZÜBEYDE: Git git.. Mustafa’mı yalnız bırakma başı sıkıştığında..

*****

99 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
(Oda karanlıktır. Zübeyde Hanım yatırıldığı yatakta acılar içinde kıvranmakta, inlemektedir.)

100 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODA ÖNÜ (İç – Gece)
(Zübeyde Hanımın iniltileri odasının dışına kadar taşmaktadır. Onun karşısındaki odada yatan Latife hole çıkar. Yatak kıyafetlidir. Bir an Zübeyde Hanımın odasından gelen iniltilere kulak verir. Sonra kapıyı yumuşakça açarak odaya girer.)

101 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
(Zübeyde Hanımı yatağında acılarla kıvranmaktadır. Latife yanına gelir. Başucu lambasını yakar.)

LATİFE: Neyiniz var Hanımefendi?
ZÜBEYDE: Öldürecek beni bu ağrılar.. Romatizma..
LATİFE: Babamın romatizma ağrıları için Fransa’dan getirdiği bir ilaç var. İzin verirseniz onu bir deneyeyim.
ZÜBEYDE: Aman uyandırmayalım doktor Asım’ı. Etmesin itiraz. Deneyelim babacığının ilâçcını.

(Latife koşar adımlarla odadan çıkar.)

102 – MUAMMER BEY KÖŞK – MUTFAK (İç – Gece)
(Ateşte su kaynamaktadır. Latife bir ilacı şişesinden ölçüyle kaynayan suya atar. Sonra gene telaşlı hareketlerle büyük parçalar halinde hazırlanmış pamukları kaynayan suya bastırır.)

103 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
(Zübeyde Hanım yatakta kıvranmaktadır. Latife elinde kâse ile gelir.)

LATİFE: Bu ilâçlı pamukları ağrıyan yerlere saralım. Dizlerinizi sıcak tutar.

(Zübeyde Hanım yattığı yerden doğrularak Latife’nin işini kolaylaştırmaya çalışır. Rumeli ağzı ile konuşmaktadır.)

ZÜBEYDE: Nasıl da düşünür anacığını evlatçığım benim.. Saralım bre melaike kızcağızım.. O pamukları yapıştıralım ayacağızıma..

(Latife sıcak pamukları sardıkça Zübeyde Hanım rahatlamaktadır.)

ZÜBEYDE: Ohh.. Rahatladım billa.. Rabbim göndermiştir bu melaikeyi besbelli. Allah da seni rahatına ve muradına eriştirsin..

(Latife Zübeyde Hanımın gönlünü alabildiği için çok memnundur. Tedavi şekli devam eder.)

*****

106 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gündüz)
(Zübeyde Hanım koltuğunda oldukça solgun ve bitkin görülmektedir. Salih odaya girer. Zübeyde’nin şakacılığı da pek kalmamıştır.)

ZÜBEYDE: Ooo Salih oğlum. Neredesin sen?
SALİH: Merkez komutanlığındaydım anacığım. Telefonda Paşa Hazretleriyle konuştum.. Hürmetleri var. Sağlığınızı sordu.
ZÜBEYDE: Son iki gündir hiç iyi değilim. Söyle Mustafa’ma aldırsın beni Ankara’ya.
SALİH: Az önce doktorunuzla konuştum. Şu vaziyette yolculuk olmaz diyor… Latife Hanım yok mu?
ZÜBEYDE: Gitmiştir ailecağızını karşılamaya… Dönerlermiş Fransa’dan..
SALİH: Gördünüz mü? Şimdi gitmeye kalkarsanız, sanki onlardan kaçmış gibi olur.. Latife Hanım da çok üzülür..

(Zübeyde Hanım zorlukla bir sır tevdi ediyormuş gibi konuşur.)

ZÜBEYDE: Bak evlâtçığım, şimdi dinle beni.. Bu kızcağız iyidir, hoştur, fakat tutmamıştır gözüm bu işi.. Bu kızcağız da bilmez benim oğlumu sevmediğini. O sever Mustafa Kemal Paşa’yı. O sever Gazi Paşa’yı. O ister kurulsun Çankaya’da buyursun ona buna. İster olsun büyük hanımefendi.. Sevmez o benim Mustafa’mı. Evlatçığım sen beni tez elden götüresin Ankara’ya söyleyeyim Mustafa’ya “Bu iş olmaz”.

(Zübeyde Hanımın düşünceleri Salih’i şaşırtmıştır. Bir an ne diyeceğini kestiremez.. Kapı açılır Latife içeri girer. Sevinç içindedir. Salih ile Zübeyde’deki durgunluğu fark etmez. Salih’i selamlar, Zübeyde Hanımın elini öper.)

LATİFE: Ooo hoş gelmişsiniz Salih Bey. Siz nasılsınız bugün?
ZÜBEYDE: Hamdolsun… Aileniz geldi mi?

(Zübeyde Hanımın Rumeli ağzına alışmış olan Latife onun düzgün Türkçe’ye döndüğünü fark edince irkilir.)

LATİFE: Geldiler efendim.. İzin verirseniz arzı hürmet etmek istiyorlar.
ZÜBEYDE: İzin ne demek.. Ben evinizde misafirim. Lütfen buyursunlar, kendilerine teşekkür etmek isterim.

(Latife koşar adımlarla çıkar. Salih bir an tedirgin Zübeyde Hanıma bakar. Zübeyde Hanım bir gayretle yüzündeki yorgun ve hasta ifadeyi bir Hanım sultan ifadesiyle örtmeye çalışır. Latife, babası, annesi ve iki kız kardeşini odaya alır. Hepsi de Fransa’dan geldikleri belli olacak şekilde, son derece şık ve saygılıdır.)

(24 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Black Swan: Aronofsky Usulü Kuğu Gölü Balesi

Darren Aronofsky, “Requiem For a Dream”dan beri farklı arayışlar içerisinde olan bir yönetmen. Bilinen üslûpları bozarak kendine has yeni söylemler geliştirmeye çalışıyor. Fantastik sanılan ama aslında tamamen psikolojik temelli olan birçok gönderme yapıyor filmlerinde. Yönetmenin bizlere son hediyesi de: “Black Swan.” Üzerine bambaşka şekillerde tekrar tekrar düşünülebilecek bir film. Psikolojik okumalarının yanı sıra sosyolojik çıkarımları da olan; içinde vahşi bir aşkı da barındıran cinsten.

Film, Kuğu Gölü Balesi’nin sahnelenme sürecinde hem beyaz hem de siyah kuğuyu sahnede canlandırması gereken Nina karakterine yoğunlaşıyor. Başlarda sadece bir hırs oyunu gibi gözüken süreç Nina’nın paranoyasına dönüşüyor. Aronofsky filmde yer yer gerçeği ve gerçeğe yakın görüntüleri biraraya getiriyor. Bunda da oldukça başarılı ki izleyicinin de aklı karışıyor. Paronayaklık, delilik ve tutku arasında gidip gelmeye varıyor her şey. “Reguiem for a Dream”de ve “Wrestler”da gördüğümüz bağımlılık temalı anlatım biçimi “Black Swan”da Nina karakteriyle daha da ön plâna çıkıyor. Siyahın ve beyazın net bir şekilde ayrımını koymanın derdinde ilerleyen film kişinin kendini keşfedebilme buhranına mahkûm oluyor. Aronofsky bu sancılı süreci artık fiziksel olarak da hissedebilmenin altını çiziyor. İçimizde varolan ama farkına varamadığımız özgür duygular bedenimizi delik deşik ederek ortaya çıkıyor. Aslında tıbbi bir vaka da söz konusu filmde. Paranoyaklık sınırında gezinen bir insanın kafasında kurduğu bir dünya var. Diğer insanların kendilerine zarar vermeye çalıştığını düşünüyor. Bu düşünce önce beynini kemiriyor, buna dayanamayan Nina da vücuduna zarar vermeye başlıyor. Tüm bunlar çevreyle olan çeşitli uyum sorunlarından da kaynaklanıyor aslında. Yönetmenin diğer filmlerinde de es geçilemeyecek aile unsuru bu filmde de yoğun bir etki unsuru.

Nina, mükemmele yaklaşmaya çalışan bir insandır. Disiplinli olarak çalışır, sevgi dolu bir annesi vardır, hâlâ masumiyetinin gölgesinde büyütür umutlarını. Ama Nina’yı acıtan bir şeyler vardır. İşte aile unsuru tam da bu noktada altının deşilmesi gerektiği bir yerde karşımıza çıkıyor. Mükemmelliyetçi anne kızını da kendi gibi yetiştirirken onun bazı şeyleri daha da abartmasından rahatsız oluyor. Oysaki her şeyi yine o yaratmıştı. Ve şimdi önüne geçemeyeceği bir boyuta geliyor. Masumiyetin cinsel hazlara, farklılıklara kapalı olmakla bağdaştırıldığı bir dünyada Nina’nın hemcinslerine duyabileceği ilgi sadece acı çekmesine neden oluyor. Bale öğretmeninin kendisini keşfetmesi için uyguladığı yöntem; Nina’nın bastırdığı cinselliğini, şiddetini, yalan ve gerçek arasında yaşadığı bocalamayı daha da belirginleştiriyor. Sonunda da engel olamadığı şiddeti vücuduna saplanıyor.

Filmin çok derinlerde bahse konu ettiğim cinsel kimliksizlik sorunsalı üzerinden anlatmaya çalıştığı bir süreç de var. Hayvansal dürtülerin içimizdeki dikenleri dışa taşıma konusunda bilinen en etkin yöntem olduğuna değiniliyor. Aile tarafından altan alta bastırılmış cinselliğin ne istediğine karar veremeyen ve farklı bağımlılıkları yücelterek kendine hedefler koymuş bir nesle zemin hazırladığına dikkat çekiyor. Mükemmeliyetçi ebeveynler farkında olmadan çocuklarının zihinlerine binbir türlü psikolojik travmayı kodluyorlar. Filmin bu şekilde okumasına zemin hazırlayan en büyük etkenlerin başında da yönetmenin diğer filmlerindeki açılımlar olduğunu es geçmemek gerekir.

Uzun zamandan sonra Winona Ryder’ı da görmek güzeldi filmde. “Beettle Juice” filminin asi kızı şimdi zaman denilen hain düşmana yenik düşüyor. İşte tam da bu noktada vefasızlık üzerine bir takım demeçler de var. Winona Ryder’ın oynadığı karakter Nina’nın karşısında ayna görevi üstleniyor. Yıllar sonra mahkûm olma olasılığıyla yüz yüze olduğu terk edilme korkusuyla başbaşa kalıyor. Bir diğer söyleyişle de sonsuz mutluluk yoktur diye de algılanabilir. Hepsinden öte belki o da Nina’nın yaşadıklarına benzer bir ruh haline sahiptir. Keza günah çıkarmak için hastaneye gittiğinde kendi günahıyla yüzleşiyor. Soğuk olan mezenin de sadece intikam olmadığını anlıyoruz bu sahnede.

Biraz da filmin görsel gücüne değinmek istiyorum. Öncelikle Çaykovski’nin etkileyici tınısı işitsel boyutta algımıza direkt işliyor. “Billy Elliot”dan beri bu melodiyi bir filmin içinde genel olarak bu kadar senkronize bir şekilde duyumsamamıştım. Öte yandan öyle bir açılış sekansına sahip ki film geri kalan sahnelerde de aslında neyle karşılaşacağımıza dair çok net ipuçları veriyor. Hırçın bir dans sahnesi bu. Rüya olduğunu tahmin etmek de zor olmuyor. Sürpriz yapmıyor Aronofsky bize çünkü derdi de hiçbir zaman bu olmamıştı. Film, Nina’nın bilinçaltını en saf haliyle yansıtan bu dans sahnesiyle açılıyor. Ve film boyunca dans ve dövüş birarada ilerliyor. Tutkuyla bir işe sarılmanın hastalık boyutunda tüm bünyemizi nasıl sarmaladığını, başka bir şeyi düşünmenin nasıl imkânsızlaştığını ve tüm bunların da bize nasıl bir bağımlılık yüklediğini Nina’nın vücudunda fark edebiliyoruz. Takdire şayan oyunculuğuyla kesinlikle Natalie Portman’sız düşünülemeyecek bir filme imza atmış Aronofsky. Öyle ki film, çok ciddi bir çalışma sürecinde bu hale kavuşmuş olsa gerek. Eni konu bale yapmayı öğrenmiş ve içindeki gerçek siyah kuğuyu da ortaya çıkartmış genç oyuncu. Aronofsky cephesinden baktığımız zaman ise tamamen Natalie Portman düşünülerek yazılmış bir senaryo izlenimi veriyor. Bu yıl Oscar ödüllerinde banko olarak ismi geçen Portman kuşkusuz heykele de uzanacak. Uzanması da gerekiyor.

Kuşkusuz birçok ödüle uzanacak olan “Black Swan” bana izlemiş olduğum birçok filmi de hatırlatan ama kendine has yolu olan bir film. Örneğin “Mullholland Drive” filminde yaşanan paronaya sorunu, hayalle gerçeğin içiçe geçmesi ve kaçınılmaz sonu itibariyle aklıma takılan bir çağrışım yaptı. Ayrıca Alan Parker’ın 1984 yapımı “Birdy” isimli filminden de bahsetmek istiyorum. “Birdy”de Vietnam savaşına katılmış ve kendini kuş zanneden, uçabildiğini düşünen bir adamın öyküsü anlatılıyordu. Film, savaş psikolojisi adına başarılı bir çözümleme oluşturmuştu. Özgürlüğünü, savaşın yıkıcı psikolojisi sayesinde bulan bir adamın bunu delilikle keşfedişinin öyküsü. Bu filmde sosyolojik bir etki vardı karakterin yaşadıklarının üzerinde. “Black Swan” ise tamamen psikolojik yansıması daha fazla olan bir film. Ayrıca “Kosmos”da da deliliğin bireyi ne derece özgür kıldığını düşünmüştüm. Bu düşünce uçmak eylemini bile gerçekmiş gibi algılamaya yardımcı olmuştu. Nina ise delirmekten öte bir paronayanın içinde. Uçabilmesi için bir şeyleri öldürmesi gerekiyor. Belki aklıma gelen bu filmler bağlantısı sadece benim algıma yansıttıkları yüzündendir. Ya da yıllar yılı aslında dönüp dolaşıp aynı sancıları çekiyor oluşumuzdandır.

Yönetmen: Darren Aronofsky
Oyuncular: Natalie Portman, Mila Kunis, Winona Ryder, Vincent Cassel
Senaryo: Mark Heyman, Andres Heinz
Yapım: 2010, ABD, Renkli

(22 Şubat 2011)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Kara Fatma’nın Sinemamızdaki Yansımaları Üzerine Bir Ön Bilgi Yazısı

sadibey.com’da yapımcı Gonca Elmas Akay’ın Kara Fatma adlı romanı hakkındaki yazıyı okuyunca, romanı okumamış olmama rağmen Kara Fatma (ve diğerleri) hakkında sinemamızın tutumuna bakmak istedim.

Sayın Akay’ın dikkatini çeker mi veya sinemamızın bu konudaki genel tavrının isim kullanmakta gösterdiği çalışkanlığı, içeriklerde aynı şekilde gösteremediği gerçeğini ne şekilde etkiler, karar veremiyorum. (Bunu şunun için yazıyorum sinemamızın tarihi kişi ve olayları ele aldığı filmler üzerine yaptığım (yapmayı düşündüğüm) bir araştırma için sayın Scognamillo’ya “Sinemamızda ‘tarihi film’ var mı?” şeklindeki soruma, O da, benim gibi yeterli -olumlu- cevap verememişti.)

Kara Fatma, 1966’da Nuri Akıncı’nın bir filmine konu olur. Konu açıklaması, Özgüç tarafından -hiç bir açıklık taşımayan- “İstiklâl Savaşı kahramanlarından Kara Fatma’nın öyküsü” (Türk Filmleri Sözlüğü, sayfa 299) şeklinde yapılmıştır. Başrolü (Kara Fatma) Sevda Ferdağ oynar. Akıncı, aynı yıl Bombacı Emine isimli bir film daha yapar. “İstiklâl Savaşı’ında geçen bir kahramanlık öyküsü.” (age, sayfa 289) Emine rolünü Birsen Menekşeli oynarken, Yusuf Sezgin, Necdet Çağlar her iki filmin diğer oyuncularıdır. Akıncı, aynı yıl “Kahraman Kadınlarımız” diye bir film daha hazırlar; “hazırlar” diyorum çünkü bu sonuncu film diğer iki filmden oluşturulan, konusu “İstiklâl Savaşı yıllarında düşmanla mücadele eden kadın kahramanların öyküsü” (age, sayfa 298) olarak veriliyor. Hem Ferdağ, hem de Menekşeli (ve Yusuf Sezgin) filmin oyuncuları arasında. Bu üç filmi de görmedim ama sinemamızın olaya / olaylara nasıl baktığını biraz bildiğim için bu çıkarsamamın hatalı olduğu düşüncesinde değilim.

Kara Fatma ve Bombacı Emine, Saliha Çavuş ve Pembe Hatun’la birlikte bir yıl önce (1965), Tunç Başaran’ın çektiği “On Korkusuz Kadın” filminin de kahramanlarını oluştururlar. “İzmir’in yabancı güçler tarafından işgâli sırasında kurtuluş hareketine katılan Bombacı Emine, Kara Fatma, Saliha Çavuş ve Pembe Hatun’un kahramanlık öyküsü” (age, sayfa 271) şeklinde verilen konu yine hiç bir açıklama taşımamaktadır.

[“On Korkusuz Kadın” (Başaran / 1964), “On Korkusuz Adam” filminin iş yapması üzerine yapılan bir filmdir. “On Korkusuz Adam Kıbrıs’ta” Rumların yaptığı mezalime mani olmak üzere adaya giden on kişinin serüvenini anlatır. O film ise kuruluş olarak John Sturges’in “The Magnificent Seven / Yedi Silahşör” filminin bir uyarlamasıdır ama aslında Sturges’in filmi de Kurosawa’nın “Shichinin no Samurai / Yedi Samuray” filminin uyarlamasıdır. Japon feodalitesinde yaşanan olaylar önce A. B. D. / Meksika sınırına, sonra da Kıbrıs’a taşınır. “On Korkusuz Adam” filminde Yılmaz Güney’in canlandırdığı tip (hiç konuşmaz -sadece üç kez konuşur ve hepsinde de “benim için fark etmez” der-) çok ilgi çeker, sonradan “Konyakçı” (Başaran / 1965) filminin yapılmasına neden olur. Bu film de George Stevens’ın “Shane” filminin uyarlamasıdır.]

Açtığımız bu parantezin öncesinde, belirtildiği üzere, bir kısım filmlerimizde ele alınan İstiklâl Savaşı kadın kahramanlarımız olayına yaklaşım yeterli olmamakla beraber biraz açıklık kazanmıştır. “Kahramanlar” hakkında yeterli araştırma yapılmadan, seri şekilde filmler yapılmıştır.

1973’de Osman F. Seden, Nene Hatun hakkında bir film yapmaya başlar, daha sonra filmde anlatılanların Nene Hatun ile ilgisiz olduğu söylenince filmin adı “Gazi Kadın” olarak değiştirilir. Eleştiriler sonuna kadar haklıdır, çünkü Seden’in yaptığı film Vittorio de Sica’nın “I Girasilo / Sun Flower / Güneş Çiçeği (Çiçekleri)” filminin uyarlamasıdır. De Sica’nın filminde İkinci Dünya Savaşı’nda geçen olay Osmanlı – Rus Savaşı’na (93 Harbi’ne) taşınmıştır. “Gazi Kadın” filminin afişlerinde “Nene Hatun” ibaresi yer almaz ama sinemamızın kaynak kitaplarında “Gazi Kadın” filminin yanında “Nene Hatun” ismi de yer alır (Özgüç / Evren). Nene Hatun ile ilgisi olmayan bu filmin yapılışından yıllar sonra bu kez adı “Nene Hatun” olan film yapılır (Avni Kütükoğlu / 2010). Ciddi bir ilgi görmeyen filmin de Nene Hatun üzerine bir araştırma olmadan yapıldığı, çok az eleştirisinde belirtildi.

(21 Şubat 2011)

Orhan Ünser

Acıların Kadını Ayşe Şasa

Ayşe Şasa, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi senaryo yazarlarından biri… 13 yıl çok yakınında olduğu Kemal Tahir yanı sıra, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Yaşar Kemal, Bülent Oran, Giovanni Scognamillo, Halit Refiğ, Metin Erksan, Atilla Dorsay gibi Türk kültür hayatının pek çok değeri uzun yıllar Ayşe Şasa’nın, yanı başındaydı, hayatından gelip geçti. Ayşe Şasa, sağlık durumundaki ciddi bozulmalara rağmen, senaryoları, yazıları ve kitaplarıyla, daima Türk sinemasının ve kültür hayatının merkezinde oldu.

Birkaç hafta önce “Bir Ruh Macerası” adlı kitabından yola çıkarak Ayşe Şasa’nın kültür ve sinema hayatımıza katkılarına yakından bakmaya çalışmıştık. 04 Ocak 2010’da yayınlanan bu yazımızın başlığı “Ayşe Şasa’nın ‘Ruh Macerası’na kayıtsız kalmayın”dı. Ayşe Şasa’nın bir diğer kitabı “Yeşilçam Günlüğü”nden yararlanarak yazdığımız, “Ayşe Şasa’nın ‘Yeşilçam Günlüğü ve ‘Yorulmayan Savaşçı’ Kemal Tahir” adlı yazımız Türk sinemasının gizli ve gerçek tarihini öğrenmek isteyenlere çok yararlı ipuçları ve takip edilmesi, izlenmesi gereken ekmek kırıntıları sunuyor.

“Yeşilçam Günlüğü” ve “Bir Ruh Macerası” adlı kitaplar aracılığıyla hayatının ikinci yarısında Türkiye’nin deruni varlığındaki mevcut yoğun iman potansiyelini – Öteki Türkiye’yi- tanıma fırsatına ermiş bir insanın (Ayşe Şasa’nın) yüreğine yolculuk yapıyorsunuz.

“Gerçeğin Değişkenliği Kemal Tahir” adlı kitabında Halit Refiğ, Ayşe Şasa ve Kemal Tahir için şunları söylemiştir: “1958’den 1965 yılına kadar Kemal Tahir ile aramızda hiçbir ciddi ideolojik tartışma olmadı. Ben O’na olağanüstü bir bilge saygısıyla bakıyordum. O büyük ölçüde Selanik kökenli olmamdan ötürü benim solculuğumu pek ciddiye almıyordu.Metin Erksan, Atıf Yılmaz ve Ayşe Şasa gibi öbür meslekdaşlarımın da sık sık katıldığı toplantılarda konular ideolojik meselelerden çok sanat ve toplum ilişkileri üzerinde yoğunlaşıyordu. Kemal Tahir filmcilerin kendisine gösterdiği ilgiden memnundu. Ama Yeşilçamlılarla fazla yüz göz olup Marksizmi sulandırma ithamı ile karşılaşmaktan da bir ölçüde çekindiğini hissediyordum. (…) Kemal Tahir, filmciler arasında en çok Metin Erksan’a değer verirdi. En sevdiği Türk filmi de Metin Erksan’ın yarattığı “Sevmek Zamanı”ydı. Benim yaptığım filmlerin hiçbirinden çok fazla hoşlanmadığını hissettim.”

Ayşe Şasa Hatırlıyor:

“İçine doğduğum zümre ticaret burjuvazisiydi, elit bir zümreydi. (…) Yönetici zümrelerden gelen, çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca bu zümrenin öldürücü zehrinden -yabancılaşmadan- fazlasıyla pay almış biriyim. Çok istediğim halde içinden çıktığım zümreyi sinemada, beyazperdede tasvir etmek, bu zümreyle olan gerilimli akrabalık bağımı derinlikli bir şekilde ele almak ne yazık ki bana nasip olmadı. Oysa sanatçılar için bu tür hesaplaşmalar çok verimli arınma vesileleridir. Dahası, Türk sinema tarihi boyunca yönetici zümreler beyazperdede daima dıştan, uzaktan, yüzeysel olarak anlatılmışlardır. Reha Erdem’in ‘A Ay’ıyla, Kutluğ Ataman’ın ‘Karanlık Sular’ adlı filmleri bu açığı ilk kez gözle görülebilir şekilde kapatmıştı.

(…) Benim yetişme çağımda Burjuva ailelerde hala Tanzimat’tan gelen yabancı dadı çalıştırma geleneği sürüyordu. Ailem de bu kötü ve korkunç geleneğin etkisi altındaydı. Ailem, bana çok büyük bir iyilik yapmış olduğunu düşünerek, beni hepsi de İkinci Dünya Savaşı cehenneminden kaçmış ve ruhen sakat olan kimi Yahudi, kimi Katolik, kimi Protestan birtakım dadılara teslim etti. Ailem, bu insanları kafasında idealize ettiğinden dadılarımdan fiziksel ve ruhi çok şiddet gördüm. (…) Çok yalnız ve bedbaht bir çocukluk yaşadım. Aşırı iletişimsiz bir dünyada büyüdüm. İleride şizofreniye kadar yol açacak düzeyde bir iletişimsizlik yaşadığım için beyazperdeyi milyonlarca insanla iletişim kurma aracı olarak seçtim. Bir de, fantezilerimi canlanmış, filme çekilmiş olarak görmenin sevinci bana çocuk heyecanı verirdi. (…) Çocukluğumda ve ilk gençliğimde, ’iyi bir Batılı’ olmamı arzulayan ebeveynlerim tarafından ellerine teslim edildiğim yabancı uyruklu dadılarımdan dolayı yoğun Yahudi-Hıristiyan etkilerine tabi oldum. (…) Bir zamanlar hem Ateisttim, hem de Marksisttim. (…) Bugün geriye döndüğüm zaman, hayat hikâyemi bir film sinopsisi (konu özeti) gibi özetleyebiliyorum.1960 yılında 18 yaşımda sinemaya adım attığımda, Marksist dünya görüşünü beyazperde aracılığıyla yaymayı kendime görev tayin etmiştim. Türk sinema seyircisi, Türk filminin varlığında beni kendimle yüzleştirdi… Bana tutulan bu aynada kendimi, gerçek kimliğimi kavrayışımı, Müslümanlığımı idrak edişimi, beni kendimle yüzleştiren sinema seyircisine borçluyum.

(…) 30 yaşımda başlayıp 48 yaşıma kadar süren ağır bir ruhsal çöküş yaşadım.

(…) Bugün kendimi Müslüman olarak tarif ediyorum. (…) Yahudi ya da Hıristiyan değil, Müslüman olduğuma açıklıkla karar verdikten sonradır ki, zenaatımda, sinemada da yürünmesi gereken yolun apayrı bir estetik anlayışın sınavından geçmesi icap ettiğini kavradım. Trajik dünya görüşünü reddedip, trajik-olmayanın peşine düşmem bu dönemece rastlar.”

Ayşe Şasa’nın Hayatının Dönüm Noktası: 1981

Ayşe Şasa’nın hayatında dönüm noktası 1981 yılıdır. O yıl İbnü’l Arabi’nin “Fusüsu’l-Hikem” adlı kitabını (Kabalcı Yayınevi tarafından Ekrem Demirli’nin çevirisi ve şerhiyle yayımlanmıştır) okumaya başladı. Klasik anlamıyla bir tasavvuf kitabı olmayan “Fusüsu’l-Hikem”, Avrupalı ve Amerikalıların teozofi, İslam filozoflarının ise ilm-i ilahi ya da marifetullah olarak tanımladıkları bir disiplini temellendirmeyi hedefleyen özgün bir kitaptır. “Fusüsu’l-Hikem” İbnü’l Arabi’nin öğrencisi Sadreddin Konevi’ye göre bir metafizik kitabıdır ve Allah’ın varlığını, O’nun alemle ilişkisini konu edinmektedir.

Ayşe Şasa’yı Tedavi Eden Kitap “Fusüsu’l-Hikem”

Ayşe Şasa, “Fusüsu’l-Hikem” için şunları söylüyor:

“İslam’a ve İslam tasavvufuna yönelmemi, bütünüyle bir tek kaynağa, Hazreti Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l Arabi’ye borçluyum. Onun 1981’de okumaya başladığım, “Fusüsu’l-Hikem”i geleneğin sırlı kapısından girip şiir dolu bir aleme adım atmama vesile olmuştu. Yine, Hazreti Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin himmetiyle, derece derece ilerleyen “Fusüsu’l-Hikem” okumaları sayesinde, tam 18 yıl boyunca pençesinde kıvrandığım ağır sinir hastalığından bütünüyle kurtuldum. (…) Hayatımda karşılaştığım en olağanüstü metin “Fusüsu’l-Hikem”dir. (…) Kozmik bir şiir, kozmik bir müzik ve göksel bir mimari yapıtı olan o eşsiz metafiziği okudukça; ‘Ben bunca yıl bu kadar muhteşem bir söylemden nasıl da habersiz kalmışım,’ diye hayıflanıyordum. (…) 1981 yılından itibaren, tasavvuf düşüncesi, bilhassa Hazreti Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin görüşleri bana çok büyük ışık olmaya, kaynak olmaya başladı ve o güne kadar hiç bilmediğim bir enerji verdi, bir neşe verdi. Doğrusu şimdi biraz da bu enerjiyi sinema alanına yansıtmaya çalışıyorum. Allah izin verirse… (…) “Fusüsu’l-Hikem”i okumaya başladığımda o güne kadar okuduğum, bildiğim her şeyden farklı, adeta kainatta bir üst alemden, bana doğru böyle bir ruh, bir rahmet akmaya başladı. (…) Müthiş bir büyülenme olayı oldu. Ve insiyaki olarak, yani çok ıstırap çekmiş bir hasta olduğum ve “Fusüsu’l-Hikem” bana ilk andan itibaren şifa vermeye başladığı için, kitabı bırakamadım. Devamlı olarak okudum. Okumaya devam ettim.”

Ayşe Şasa ve Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi

Ayşe Şasa’nın hayatına yön veren sözlerden biri de Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi’ye ait… Bu söz şöyle: “Alemde her ne ise aradığın, bil ki onun cevabı, karşılığı kendi kalbindedir.”
Bizde bu vesileyle, Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi’nin yedi çok yararlı öğüdünü hatırlatalım:

-Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
-Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
-Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.
-Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
-Mütevazilikte toprak gibi ol.
-Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
-Olduğun gibi ol, göründüğün gibi ol!…

Ayşe Şasa’nın Mahmud Esat Hocaefendi’yle Tanışması

Ayşe Şasa, Nakşibendi tarikatının kollarından biri olan İskender Paşa cemaatinin Şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esat Coşan Hocaefendi’yle (1938-2001) tanışacağı gün, ilk defa, başını örtmüştü. Bilindiği gibi, Esat Coşan Hocaefendi’nin Şeyhi’yse, aynı zamanda kendisinin kayınpederi olan, Mehmet Zahid Kotku Hocaefendi’ydi (1897-1980). Mehmet Zahid Kotku Hocaefendi, dönem dönem, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Turgut Özal gibi siyasetçilerden desteğini esirgememişti… Vatan Gazetesi yazarı Süleyman Ateş’in 4 Ocak 2010’da yazdığı gibi, “Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi de, Yunus Emre de, Ahmet Yesevi de, Hacı Bektaş-ı Veli’de birer tarikata bağlıydı.”

20. Yüzyıl Yıkım Çağı

Ayşe Şasa, “Temerküz (toplama ve yok etme) kampları, atomik infilâkları, Çernobil’leriyle, azgın bir bencilliği kışkırtan tüketim toplumunun hasta zihniyetiyle uzay çağı dediğimiz 20. Yüzyıl insanoğlu için zahirde şanlı, batında çirkin bir yıkım çağı oldu,” diyor.

Kemal Tahir, Halit Refiğ, Metin Erksan ve Ayşe Şasa

Ayşe Şasa, 1960’lı yıllarda, Kemal Tahir, Halit Refiğ, Metin Erksan’la çok yakındı. Bu konuda şunları söylüyor:

“Kemal Tahir’i 1960’ta tanıdım. İlk gördüğüm zaman beni çok etkiledi Kemal Tahir. Çünkü benim içinde yaşadığım dünyanın çok dışında bir dünyadan söz ediyordu; Anadolu insanından, Osmanlı’dan söz ediyordu. Burada insiyaki olarak, o andan itibaren geleneğimi aramaya başladım. Ve Kemal Tahir çevresinde bu nedenle yer aldım. Yani Batı’ya karşı gelirken, ona karşı köklü, yerli bir gelenek arıyordum.Ve bu ihtiyacımı, bu arayışımı çok iyi cevapladı Kemal Tahir.

(…) Kemal Tahir’in ‘Devlet Ana’sı; konusu, özü, biçimi itibariyle, Türk sanatını, 150 yıldır, acıklı biçimde pençesinde debelendiği Batılı trajik hayat görüşünden bütünüyle arıtıp, trajik olmayan yerli hayat anlayışına, bu anlayışın beslediği zengin yerli estetiğe kavuşturmuştur. Bu, yalnız Türk filmcilerini değil, Türk sanatının bütününe sunulmuş, çok geniş spektrumlu ölümsüz bir hayat kaynağıdır.

1968’de Halit Refiğ’in öncülüğünde billurlaşan ‘Ulusal Sinema’ görüşü, esinini şüphesiz Kemal Tahir’e borçluydu. O günden bu yana ve bugünden geleceğe, Türk sanatında, mahalli boyutun özgün derinliğini taşıyacak her kuramda, her üründe yine mutlaka Kemal Tahir’den bir iz olacaktır.

(…) Kemal Tahir, “Türk filmlerine kendi bakışımızı ve yerli karakterlerimizi eklemeliyiz,” diyordu.

(…) Kemal Tahir’in sohbetlerine yoğun olarak katıldım. O ve eşi beni bir çeşit manevi evlat gibi benimsemişti; asi olduğum, isyan ettiğim biyolojik aileme karşılık, manevi ailem olarak onları seçmiştim. Sonra, Kemal Tahir, klasik Marksizm’le iş yapan çevreler ile çok büyük bir çatışmaya girdi. Daha doğrusu çok büyük düşmanlıklara hedef oldu. Ve dışlandı. Bütün o olayların şiddetini, depremini Kemal Tahir’in yanında yer almış olduğum için ben de yaşadım ve derinden acı çektim.Kemal Tahir’in görüşü bence hala Marksistler için geçerlidir. Eğer böyle bir ideolojinin hala eleştirel gücü varsa, Kemal Tahir’in görüşünün bugün aşılamamasındandır. Çünkü Marks’ın son döneminde ele aldığı Osmanlı ve Türk toplumuna ilişkin çok çok özgün tezlerini klasik Marksizm’e karşı ortaya getirmişti.

(…) 1960’lı yıllarda, Türk filmcileri arasında meslek üzerine konuşmalar, bildiğim kadarıyla, şimdikinden çok daha yoğundu. O dönemde, sinemayı bir sanat olarak ele alan yönetmenlerin sayısı bugünkünden çok azdı. Metin Erksan, Halit Refiğ, Lütfi Akad ve Atıf Yılmaz sık sık aynı çatı altında toplanıp, durum muhasebesi, durum değerlendirmesi yaparlardı. Günün sorunu, piyasanın aşırı ticari temayüllerine direnebilmek, haysiyetli ürünler verebilmekti. Haysiyetli ürünler vermenin ilk koşulu, yerli bir estetik kurmaktı. Yerlilik sorunsalının, hepsi de solcu olan o dönemin önde gelen yönetmenleri arasında çok önemli bir yeri vardı. Kemal Tahir, yazdıkları ve söyledikleriyle ortamı temelden etkileyen bir otoriteydi. Söz konusu yönetmenleri ve bir kısım senaryocuları derinden düşünmeye, araştırmaya sevk eden saygınlık odağıydı.

(…) Sinemaya adım attığım 1960’lı yıllarda Türk düşüncesine yerli bir perspektif getirmek için büyük çabalar gösteren romancı Kemal Tahir ve sinema alanında onun fikirlerinden esinlenen Halit Refiğ, Metin Erksan gibi filmcilerle yaptığımız yoğun sohbetler, beni derinden etkilemişti. Anti-Batıcı Marksistler olarak o dönemde geliştirmeye çalıştığımız sistematik, 1970’li yılların ortalarına doğru beni tatmin etmekten artık uzaktı. 1980’li yıllardan başlayarak kimliğimi yeni bir boyut çevresinde derinleştirmeye çabalıyordum. Tevhid düşüncesi, İslam metafiziği, tasavvuf, bu yeni boyutun odağını teşkil etmekteydi.”

Kemal Tahir’e Göre Türk İnsanı ‘Bitmez Ruh Gücü’ne Sahipti

Ayşe Şasa, Kemal Tahir’i anlatmaya devam ediyor:

“Kemal Tahir, ‘Mahpusluk da bir çeşit ölümdür,’ der, ‘Yol Ayrımı’ adlı romanında…

(‘Yol Ayrımı’ Türkiye’de demokrasinin ilk doğum sancılarını konu alır. Romanda Serbest Fırka’nın kuruluşu, Darülfünun’da meydana gelen ayaklanmalar, İstanbul sokaklarında olup bitenler ve tarihin derinliğinde kalan ayrıntılar da vardır. ‘Yol Ayrımı’, savaştan zaferle çıkmış bir milletin demokrasi yolunda attığı bebek adımlarının izdüşümlerini aktarır.)

(…) Kemal Tahir’le ilgili şunu da söylemeliyim: O’nunla 13 yıllık yoğun dostluğumuz boyunca, onun cezaevi deneyiminden bir kez bile yakınarak söz ettiğine tanık olmadım. Bunu en büyük ayıp sayardı. Kemal Tahir hapishaneyi büyük bir okul olarak nitelerdi. ‘Orada insanların konuşmalarını dinlerken, bazen okyanuslar çarpışıyor sanırdım,’ demişti bir keresinde… Anadolu Türk insanının ruh karmaşasına, sık sık sözünü ettiği ‘bitmez ruh gücüne’ olan o derin inancını hapishanede edinmişti. Bu ‘ruh gücü’ teması ne zaman gündeme gelse, neredeyse ‘mistik trans’ diyebileceğim bir havaya girerdi Kemal Tahir…

‘Ölü Evinden Anılar’, ‘Yeraltından Notlar’, ‘Suç ve Ceza’, ‘Kumarbaz’, ‘Budala’, ‘Ecinniler’, ‘Karamazov Kardeşler’ adlı romanların yazarı Dostoyevski’nin Rus insanında bulduğu baş döndürücü ruh girdapları ile, Kemal Tahir’in Türk insanında gördüğü tükenmez zenginlikler arasında hep bir benzerlik görmüşümdür. (…) Türk toplumunun benliğini paramparça eden sosyal maraz konusunda belki ilk köklü ve önemli teşhisler Kemal Tahir’e aittir.”

Ayşe Şasa’nın Merhum Kocası Bülent Oran Halit Refiğ’in “Yorgun Savaşçı”sını Değerlendiriyor

12 Eylül askeri yönetimi tarafından negatifleri imha edilen, Halit Refiğ’in Kemal Tahir’den uyarladığı “Yorgun Savaşçı”yı yakılmadan hemen önce stüdyoda izleyen, Ayşe Şasa’nın eşi Bülent Oran, “Gördüğüm kadarıyla ‘Yorgun Savaşçı’, Halit Refiğ’in ‘Aşk-ı Memnu’ sunu sinema yapıtı olarak, rahat dörde katlar,” demişti. (Vedat Türkali’nin Tüm Yazıları ve Konuşmaları; Sayfa: 148, Gendaş Yayınları)

Bülent Oran Anlatıyor:

“Türkiye’de entelektüel geçinmek istiyorsan iki özelliğin olmalı: Birincisi Allah’a inanmamak, ikincisi Türk filmlerine her fırsatta küfretmek.”

Türk tarihinde üzerinde en çok uzlaşma sağlanan Aydın: Kemal Tahir

Ayşe Şasa, Bülent Ecevit, İsmail Cem, Metin Erksan ve Halit Refiğ’in ortak bir tutkuları vardı: Kemal Tahir hayranlığı… Romancı Kemal Tahir’in kendisinin ve eserlerinin büyüsüne kapılmış filmciler arasında Ayşe Şasa, Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez ile “Kurt Kanunu”nu sinemaya uyarlayan ve “Yorgun Savaşçı”da set fotoğrafçısı olarak çalışan Ersin Pertan ilk akla gelenlerdir. Refiğ en başarılı filmlerinden “Haremde Dört Kadın”, “Yorgun Savaşçı” ve “Karılar Koğuşu”nu Kemal Tahir’in yazdıklarına dayandırmıştır. Refiğ, 1970 sonbaharında kanser ameliyatı, 1971’de kalp krizi geçiren, 1973’te bir başka kalp kriziyle ölen Kemal Tahir’le 1957’den itibaren 17 yıl boyunca yakın bir dostluk geliştirmişti. Kemal Tahir, Refiğ’in çok kadınlı, bol kadınlı hayatını –Gülper Refiğ’le evlenmeden önceki hayatını- sürekli ve kıyasıya olarak eleştirmiştir. Kemal Tahir, Halit Refiğ – Gülper Savaşçın Refiğ evliliğine ve aşkına şahit olabilseydi kuşkusuz çok mutlu olurdu. Ancak buna ömrü yetmedi.

Kemal Tahir, Atatürk daha hayatta iken, Nazım Hikmet ile birlikte Yavuz (eski adı: Goeben) Zırhlısı’nda bir Komünist ayaklanması girişimi tezgahlamakla suçlanarak, yani bir iftira sonucunda, 1938’de 15 yıl hapis cezası almış, Demokrat Parti’nin af çıkardığı 1950’ye kadar da 12 yılını cezaevinde geçirmek zorunda kalmıştı. Suçlanan ve 29 Mart 1938’de Harp Okulu Askeri Mahkemesi tarafından mahkûm edilen kişilerin, Çarlık Rusya’sı donanmasının gözbebeği olan dretnot Potemkin’de Haziran 1905’te çıkarılan isyanın bir benzerini planladıkları iddia edilmiştir.

Kemal Tahir’in cezaevi yılları beyazperdede: “Karılar Koğuşu”

Hülya Koçyiğit: “Kadir İnanır’ın otuz – kırk yıllık sanat hayatı, yüz tane filmi vardır sanırım; bu filmlerin hepsi kendi başına önemli filmler elbet, ama bu filmdeki (“Karılar Koğuşu”) oyunculuğu bambaşkadır. Çok doğru bir yönetmenle, çok doğru bir senaryoyla olduğu için zannedersem. Halit Refiğ’in hayatında belki de en çok yapmak istediği filmlerden biriydi, “Karılar Koğuşu.”

Halit Refiğ: “Kadir İnanır’ın hayatında gösterdiği en iyi oyunculuk performansı “Karılar Koğuşu”ndadır.”

Halit Refiğ, açık yüreklilikle ifade etmiştir ki, Kemal Tahir’in en çok beğendiği Türk filmi, Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”ydı. Çağının çok ötesinde olan birçok film gibi (”Haremde Dört Kadın”, “Muhsin Bey” ve “Züğürt Ağa”) ”Sevmek Zamanı” da sinema salonlarında gösterildiğinde seyirci bulamayan Türk filmlerinden biridir.

Kemal Tahir, Halit Refiğ’e “Bir Türke Gönül Verdim” adlı filmini hiç sevmediğini de söylemiştir.

“Haremde Dört Kadın”

Kadın eşcinselliği, çok erkekli kadınlar gibi temalara yer veren, 1899 yılını 1900 yılına bağlayan günlerde geçen ve senaryosunu Kemal Tahir ile Halit Refiğ’in birlikte yazdığı “Haremde Dört Kadın” hem seyirciden ilgi görmedi, hem de Antalya Film Festivali’ne gönderilen kopyası, “Türk ailesine hakaret ediliyor” gerekçesiyle sinemayı basan kişiler tarafından imha edilerek, Antalya Film Festivali jürisine gösterilemedi. Halit Refiğ’in bu filmi gerçekleştirmesinde, Atıf Yılmaz’ın yapımcı bulması yanı sıra, “Şafak Bekçileri” ve “Gurbet Kuşları”nın seyirciden büyük ilgi görmesi büyük rol oynadı. Bu zamanının çok ötesindeki film (“Haremde Dört Kadın”) daha sonra TRT tarafından bile gösterilecekti.

Kemal Tahir’in Son Yemeği

Halit Refiğ, Kemal Tahir’in 20 Nisan 1973 Cuma gecesi katıldığı yemeğe gitmesine neden olduğundan yaklaşık 36 yıldır acı çekiyordu. Olay şöyle gelişmişti. Mehmet Barlas’ın Şişli’deki evindeki yemeğe davet edilen ve bu yemeğe Mete Tunçay’da davetli olduğundan gitmek istemeyen Kemal Tahir’i bu geceye katılmaya ikna eden Halit Refiğ oldu. Yemekte Mete Tunçay’ın Kemal Tahir hakkındaki olumsuz ve kırıcı değerlendirmeleri romancının yeni bir kalp krizi geçirerek ölümüne neden olacaktı. O gece Mehmet Barlas’ın evindeki yemekte Ercan Arıklı’nın ağabeyi Tuncer Arıklı, İsmail Cem, Afşin Germen, Ali Sirmen ve eşleri de vardı. Mete Tunçay’ın Kemal Tahir’e söylediği “Siz tarihe sadakat göstermiyorsunuz, olayları, gerçekleri saptırıyorsunuz. Sizin eserlerinizi toplatmak lâzım. Kitaplarınızın toplatılmayı hak etmesinin nedeni, porno oluşları değil, tarihsel gerçeklerin iç yüzünü ancak birkaç yüz kişi ciddi tarih kaynaklarından araştırabilecekken, sizin büyük bir sorumsuzlukla, sahici (gerçekten yaşamış) kişilere asla kendilerinin olamayacak görüşler (sözler, ifşaatlar) yakıştırmanızdır, ” tarzındaki sözleri, 1971’de çok ağır bir kalp krizi geçiren, yüksek tansiyon sahibi, ağır bir kanser ameliyatı geçirmiş, sol akciğeri alınmış bulunan ve konuşmasında belli bir zorluk olan Kemal Tahir’in sonu olacaktı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kemal Tahir Değerlendirmesi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 16 Ocak 2010’da yaptığı konuşmada, “Nasıl ki Fuzuli, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, bu ülkenin ortak değeri ise, Muhsin Ertuğrul da bu ülkenin değeridir. Nazım Hikmet de bu ülkenin bir değeridir. Kemal Tahir de bu ülkenin bir değeridir. Oğuz Atay da bu ülkenin değeridir,” demiştir. Bu konuşma aslında iki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın da (Bülent Ecevit ve Recep Tayyip Erdoğan’ın) Kemal Tahir’in üstün değeri üzerinde uzlaştıklarının bir kanıtıdır.

Akıllı ve Namuslu Olduğu İçin Çok Yalnız Bırakılan Aydın: Oğuz Atay

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Halit Refiğ’in, 43 yaşındayken, 1977’de beynindeki tümör nedeniyle vefat eden arkadaşı yazar Oğuz Atay için söyledikleri de çok çarpıcıdır: “Oğuz Atay her şeyden önce olağanüstü dürüst bir insandı. Çok dürüst bir insandı. O kadar dürüsttü ki, bu dürüstlük ona çocuksu bir safiyet vermekteydi. O kadar zeki, o kadar bilgili bir kimse olmasına rağmen insanlardaki kötülük temayülü, kötülüğe yatkınlık onu çok ama çok şaşırtmaktaydı. İnsanlardaki dürüstlükten uzak her türlü harekete şaşırırdı. Tanıdığı bazı insanların kötülüğe, alçaklığa eğilimleri ne kadar yatkın oldukları onu çok şaşırtıyordu.”

Halit Refiğ, Oğuz Atay’ın “En değerli varlığımız beynimizdir,” sözünü hiç unutmadı. Oğuz Atay Halit Refiğ’in “Aşk-ı Memnu” adlı romanını uyarladığı Halid Ziya Uşaklıgil’in ailesi üzerine bir roman yazmaya da çalışmıştı.

Oğuz Atay, Kemal Tahir için şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Kemal Tahir Türk tarihine eğilirken, zengin kültür geleneğimizden esaslı bir şekilde yararlanmanın gereğini duyan ilk romancımızdır.”

Bülent Ecevit’in 1968’deki Kemal Tahir Değerlendirmesi:

“Kemal Tahir, ‘Devlet Ana’ romanıyla güç bir işe girişmiştir: Yüzyıllarca dünya tarihinde ağırlığını duyurmuş olan, ona rağmen gerçek kimliği çok az tanınan bir büyük devletin, Osmanlı Devleti’nin, karakterini çözümlemeye çalışmıştır.

Modern ruhbilimde, bir insanın karakterini çözümlemek için genellikle, onun çocukluğuna gidilir. Kemal Tahir’de, Osmanlı Devleti’nin karakterini çözümlemek için bu devletin çocukluk yıllarına, hatta doğuş öncesine gitmekte, onu doğuran koşulları incelemektedir.

(…) ‘Devlet Ana’da Kemal Tahir; büyük yazarlık gücüne, geniş bir tarih bilgisini ve derin bir sanatçı sezgisini de katarak; bu oluşumu ve bu doğuşu dile getirmektedir.

Heyecanlı bir serüven gibi sürükleyici, bir toplumsal psikanaliz gibi aydınlatıcı, bir tarih araştırması gibi öğretici bir yapıt, ’Devlet Ana.’

(…) Kemal Tahir, ‘Devlet Ana’da, bu etkileri ve bu kimliği, Osmanlı Türk tarihinin derinliklerine inerek ve Anadolu halkının toplu bilinçaltını (collective unconsciousness) o derinliklerde deşerek, ortaya çıkarmaya çalışmıştır.

Bu adeta, günümüzün Anadolu Türkünü anlamak için, onun bir ulus olarak doğuşuna ve doğuş öncesine kadar inen bir psikanaliz değerlendirmesidir.

‘Devlet Ana’, edebiyat tarihimizin de, tarih edebiyatımızın da en önemli olaylarından biridir.

Fakat bu olay, bu çalışma, burada bitmemeli, Kemal Tahir’in araştırmacılığı, sezgi gücü ve sanatçılığı ile daha yakın çağlara doğru sürdürülmeli; en az, Osmanlı Devlet ve toplum düzeninin olgunluk çağına kadar (Kanuni Süleyman çağına kadar) getirilmelidir.

Bu düzenin bozuluşu, Kanuni Süleyman’ın son döneminde başlar. O bozulma dönemine kadar kendimizi, kendi devlet ve toplum düzenimizi gereği gibi tanırsak, belki bir Anadolu Türk rönesansı için bir sıçrama tahtasına erişmiş oluruz.

Kemal Tahir, ‘Devlet Ana’yla giriştiği çalışmayı, daha yakın çağlara doğru sürdürerek buna yardımcı olabilir.”

İsmail Cem’in 1973’teki Kemal Tahir’i Değerlendirmesi:

“Kemal Tahir, halkın yararına bir tarih ve kültür yorumunun ilk örneklerini, çoğunluğun bir büyük suskunluk içinde olduğu, anlayıp göremediği yıllarda, cesaretle söylemiştir.

(…) Kemal Tahir, ‘Ben halkımın mutluluğunu sosyalizmde görüyorum’ demenin yıllar boyu insanı kahrettiği bir dönemin yürekli savaşçısıdır, herşeyden önce.

(…) Kemal Tahir romanları, Türkiye’nin kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır bir bakıma.Kemal Tahir, 1920-1950 döneminin yorumunu getirir romanlarında. Bu, O’nun ilk büyük katkısıdır ülkesinin halkına ve düşüncesine. Değişik, çarpıcı fakat genel çizgisiyle mutlaka doğru bir yorumdur Kemal Tahir’inki. Devrim nedir, ne değildir; ilerici kim, gerici kimdir; halk budala mıdır; yöneten ülkücü müdür; bir dönem, halkçı açıdan nasıl değerlendirilir; tarih nedir, dersleri nelerdir? Bunları araştırır Kemal Tahir. Bilim adamının sustuğu, ya da ‘bilmediği’ bir zaman kesitinde, halktan yana olduğunu sananların halka karşı çıktığı bir dönemde yazılmıştır bütün bunlar. Geçmişin bürokratik kalıplarında yoğrulmuş ‘idealist’ tavırlı aydınların düşünce tembelliğini sarsan, yıkan görüşlerdir. Ve ilk olarak, etkili biçimde Kemal Tahir tarafından ortaya konmuştur. Büyük bir yalnızlıkta, her taraftan gelen hücumlara göğüs gere gere, Kemal Tahir’in eserleri, yarattıkları büyük şüphe ile aydını yeniden düşünmeye ve düşünsel tabuları eleştirmeye, toplumcu hareketi doğru yorumlara yöneltmiştir.

(…) Kemal Tahir’in ikinci büyük tutkusu Türkiye insanıdır, Osmanlılardan başlayıp günümüze süren Türkiye kültürüdür. Türkiye insanının bilgeliği, yüceliğidir. Bu tutkusunda da Kemal Tahir, ilkinde olduğu gibi anlayışsızlıkla, çıkarlarla ve yıkılmaz duvarlarla savaşmıştır.

‘Türkiye’nin kültürü nedir, Batı nedir, Batı kültürünün bize etkisi ne olmuştur?’ sorularına, Kemal Tahir ömrünü tüketmiştir. Yarattığı yeni soru işaretleriyle insanları düşünmeye, doğruyu aramaya, hatta bulmaya yöneltmiştir. O’nu yanlış olarak ‘şovenizmle’ suçlayanlara, o kendi sanatçı sezgileriyle emperyalizm ve kültür arasındaki ilişkileri; kültürün bu ilişkilerdeki işlevini (fonksiyonunu) göstermiştir. Bütün söyledikleri yüzde yüz doğrular olmamıştır kuşkusuz. Ama kendini ve geçmişini inkâr edenlerin, çok değişik çıkarlara hizmet de edebilecek tavırlara kayıtsız şartsız kapılanların ortamında, dikkatleri ana sorunlara çekmiştir.

Başka bir deyişle, Kemal Tahir, halkın yararına bir tarih ve kültür yorumunun ilk örneklerini, çoğunluğun büyük bir suskunluk içinde olduğu, anlayıp göremediği yıllarda, cesaretle sergilemiştir.

(…) Bir rastlantı, ölümünden dört beş saat önce Kemal Tahir’le bizi aynı dost meclisinde bir araya getirdi.

Yorulmayan Savaşçı, görüşlerini savaşının son saatlerinde de aynı inançla savunuyordu. Fakat sesi biraz kısılmıştı; acılı yılların, bir büyük mücadelenin ve iki yıl önce inanılmaz şekilde üstesinden geldiği amansız hastalığın etkileri O’nu yavaş konuşmaya zorluyordu.

Kemal Tahir’i son gecesinde dinlerken, sözlerinin bir çeşit vasiyet özelliği taşıyacağını nasıl bilebilirdik.

‘Sizler gençsiniz,’ demişti, ölümünden önce, ‘Size şunu belirtmek istiyorum. Hayatım boyunca bir sistem dahilinde düşünmeye çalıştım. Sistemden ayrılmadım. Yazdıklarım bir rastlantının sonucunda değil, sistemli bir düşüncenin sonucunda bulunmuştur. Bundan ötürü doğrultumda yanlışa düşmedim; olaylar söylediklerimi doğruladı. El yordamıyla değil bir sistem içinde düşünmelidir insan… (…) İnsanlar yanlış yapabilir. Ama çok çekmiş insanlar talihlidir bir bakıma. Yanlış yapmaları daha zordur. Benim geçtiğim yollarda kendini tüketen ve benim çektiğim acılardan geçen insanlar doğrulara daha kolay erişebilir. Yazdıklarımı bir gün tarih yargılarsa, bu ilişkiyi mutlaka görecektir. Romanlarımın doğruluğunu ortaya koyacaktır… (…) Ben romanlarımda dünü yazdım. Ama romancı dünü yazarken kendi gününü yansıtır bir bakıma. Hatta, gelecek için yazar…’

Ve bu sözlerle noktalamıştı son gecesini Kemal Tahir.”

Vedat Türkali Kemal Tahir’i ve Kemal Tahir’in Filmcilerle Olan İletişimini Değerlendiriyor:

“Celal Bayar anılarını yazmıştı, o günlerde Kemal Tahir, Celal Bayar’ın ‘Ben de Yazdım’ adlı anı kitabına bir övgü – eleştiri yazmak zerafetini ihmâl etmedi. Ben hiçbir gün Celal Bayar’ın eserine övgü yazabilecek bir tutumun doğru bir tutum olabileceğine inanmam.

İşte Kemal Tahir bizim filmci arkadaşları yazık ki çok kötü etkiledi. Atıf Yılmaz’ın bir ‘Ah Güzel İstanbul’ filmi vardır. Bir kepazeliktir, ne dediğini kendisi de bilmez, ama bu filmin senaryosunu, diyaloglarını yazan Ayşe Şasa’ya iri iri lâflar ettirilmiştir. ‘Dolandırıcılar Şahı’, ‘Suçlu’, ‘Erkek Ali’ gibi filmler yapan Atıf Yılmaz, birden kalkar ve bu ne idüğü belirsiz çarpıklık örneğini verir. Ama Atıf Yılmaz yeni boyutlar getirdiği inancındadır, ‘ulusal sinema’ yapıyordur.”

(Vedat Türkali: Tüm Yazıları Konuşmaları” adlı kitap; Gendaş Yayınları, Sayfa: 62)

Ayşe Şasa “Ulusal Sinema” Kavgasını Anlatıyor:

“Sinemaya ilk girdiğim yıllarda, en büyük tasam, Türk filmine cahili olduğu Batılı dramaturjiyi giydirmek; o günkü Batıcı zihniyetime uygun olarak, onu ‘adam etmek’ti (!) Batılı dramaturjiyi Türk filmine giydirince ortaya çıkan onulmaz sahteliği ve sakaleti ancak sonraları fark etmeye başladım. Yerli malzeme -Türk hayatı, Türk davranışı, Türk ahlâkı, Türk Jesti- Batılı sanatın biçim anlayışıyla bağdaşmıyor; ortaya, malzemenin sürekli kustuğu bir çirkinlik çıkıyordu.

Türk sinemasını sahiciliğe ulaştırabilmek için, öncelikle Türk toplumunun özgün yapısından, Türk tarihinin özelliklerinden kaynaklanan yerli bir espiriyi, Türk nomosunu derinlemesine kavramak; onu bütün ayrıntılarıyla nitelemek, tarife sunmak gerektiğini o zaman fark ettim. Aynı kapsam, aynı çerçeve içinde Halit Refiğ, Kemal Tahir’le birlikte ‘Asya Tipi (Usulü) Üretim Tarzı’nı gündeme getirmişti. Halit Refiğ, Türk toplumunun Batı’dan farklı bir sosyal yapı ve ruh taşıdığını; Türk sinemasının Batılı değerler ışığında gerçekleşemeyeceğini savunuyor; Türk toplumunun farklı yapısını Marx’ın Asya Tipi Üretim Tarzı Modeli’yle açıklamaya çalışıyordu. Hiçbir soyutlamaya yatkın olmayan okur yazar kesim, Marx’ın bu egzotik üretim teorisiyle kötü Türk filmi arasında nasıl bir bağlantı kurulabildiğini asla fark etmiyor; Halit Refiğ demagoji yapmakla suçlanıyordu. Ne var ki Halit Refiğ’in her çeşit esneklikten, yumuşaklıktan yoksun savunma üslûbu, daha ilk adımda karşı tarafın kaba provokasyonlarına bütünüyle yenik düşerek, ‘Ulusal Sinema’ başlığı altında ortaya atılan o çok önemli sorunsal çekirdeği, daha ilk adımda su alıp, bilinçsizlik ve bilgisizlik okyanusunun derinlerine gömülüyordu.”

Ayşe Şasa, Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” ve “Susuz Yaz” Adlı Filmlerini Değerlendiriyor:

“Metin Erksan, “Sevmek Zamanı”yla Türk sinemasında, belki de Batı’nın etkisiyle egemen olmuş dramatik kalıpları yer yer büyük çapta kırarak, lirik denebilecek bir anlatımın ilk zeminini kuruyordu.

(…) Bugün, Türk Sineması’nın 77. Yılı adlı televizyon programını izledim. Programda gösterilen sayısız film fragmanı arasında belki bir tek Metin Erksan’ın ‘Susuz Yaz’ına ait parçalar, ekrana yırtıcı bir kişilik potansiyelinin bastırılamaz işaretlerini taşıyor; görüntü coşuyor, belirsizliği bir anda yırtan bir kişilik, bir tat, süregelen karanlığa rağmen patlıyor, uç veriyor… Türk sinemasının o kurşun rengi benliksizliğinin içerdiği bir trajediyi bir kez daha fark ediyorum. Metin Erksan gibi büyük bir yeteneği bile sonunda boğdu bu ortam, bunu başardı diye düşünüyorum.”

Ayşe Şasa, Reha Erdem’in “A Ay”ını Değerlendiriyor:

“Genç ve yetenekli yönetmen Reha Erdem’in “A Ay”ı Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”yla başlattığı bu akımın bir devamı sayılabilir mi?

Baştanbaşa bir rüya atmosferinin müphem sınırları içinde ve her türlü dramatik aksiyonun dışlanışıyla şekillenen “A Ay”, gizem ve humour içeren çok kişilikli bir üslupla, inanç temasını işliyor. Ustalık ve sadelikle yerleştirilmiş küçük, şiirsel motifler, allegorik yapıyı besliyor, sürekli bir akış kazandırıyor. “A Ay”, ışık, oyun, montaj ve diyalog anlayışıyla Türk sinemasının biçim dağarcığına taptaze nitelikler katıyor. Türk sinemasında bugüne dek rastlamadığım ölçülülükte bir zaman ve mekân duyarlılığı taşıyor.

(…) Türk sinemasındaki 30 yıllık deneyimimde, bazı meslekdaşlarımın bana heyecan veren filmleri olmuştur. Metin Erksan’ın ‘Susuz Yaz’ını ve ‘Sevmek Zamanı’nı, Lütfi Akad’ın ‘Vesikalı Yarim’, ‘Hudutların Kanunu’ ve ‘Gökçe Çiçek’ini, Halit Refiğ’in ‘Bir Türke Gönül Verdim’ ve ‘Yasak Aşk’ını gördüğüm zaman ne kadar mutlu olduğumu anımsıyorum. Reha Erdem’in ‘A Ay’ını görünce havalara uçmaktan, Giovanni Scognamillo’ya telefon açıp, ‘Büyük bir filmci geliyor,’ demekten kendimi alamadım.

(…) Türk sinemasında hayalin zincirlerini kıran ve rüyanın kapısını aralayan yapıtlar az olmakla birlikte, bu yolda bazı örnekler mevcuttur. Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ gerçek ötesine doğru zorlanmış bir araştırmadır. Lütfi Akad’ın ‘Gökçe Çiçek’i bir göçebe kızın manevi dünyasını, hayatın bir aşamasında ulaştığı vecd halini, bilicilik gücünü kurcaladığı oranda doğaüstüne ve rüyaya yaklaşır. Halit Refiğ’in ‘Hanım’ı, ölüm-ötesine göndermeler yaparken, yer yer manevi boyutun uyarıcı çekimini duyurur. Yine Halit Refiğ’in ‘İki Yabancı’sı, yer yer tahayyüli hayatın mecazlarından yararlanır. Reha Erdem’in ‘A Ay’ı küçük ve yalnız bir kız çocuğunun psişik yaşantısını, onun zengin iç görüler yoluyla ulaşmaya çalıştığı zaman aşkın bir hakikati anlatır; bütünüyle açık gözle görülen bir rüya gibidir.

(…) Benim için, Reha Erdem’i tanımak, onun ilk filmi ‘A Ay’ı görmek ve aynı zaman dilimi içinde Halit Refiğ’in ‘İki Yabancı’sını izlemek bir dönüm noktasıydı. (…) Bunlar Türk sinemasında açık seçik ‘metafizik’ nitelikler taşıyan yapıtlardır.”

Ayşe Şasa, Halit Refiğ’in “Karılar Koğuşu”nu Değerlendiriyor:

“Halit Refiğ’in Kemal Tahir’den uyarladığı ‘Karılar Koğuşu’ soylu bir çalışmadır.

TRT için yönettiği “Aşk-ı Memnu”da biçimsel inceliklerine hayran kaldığım Halit Refiğ sinemasına, ‘Karılar Koğuşu’nda yönetmenin olgunluk döneminin büyük yalınlığı yansıyor.Tıpkı olgun dönemindeki Lütfi Akad gibi, Halit Refiğ’de ustalığını kesin, tok, yalın bir anlatımla derinleştirmek konusunda kararlı görünüyor.

‘Karılar Koğuşu’ ile hapishane gerçeğine alabildiğine soylu bir stille yaklaşan Halit Refiğ, gündelik modalara sırt çevirmek, zoru, en zoru seçmek konusundaki sebatını ortaya koyuyor. Bugünkü Türk sineması içinde oldukça tekil bir konum bu. Pek çok filmcinin Türk toplumunun gerçek malzemesine ve dertlerine sırt çevirip, Batılı sinemanın penceresinden çiğ fanteziler türettikleri, pek çoğunun yalancı bir sorunsala tutunmaya çalıştıkları bir dönemde Halit Refiğ hiçbir kaçışa izin vermeyen, her çeşit gözde ‘numara’yı elinin tersiyle itiveren bir tutum benimsemiş.

1990 yılında Atilla Dorsay dışında, Halit Refiğ’in soylu filmi ‘Karılar Koğuşu’nun önemini kavrayan eleştirmen pek çıkmadı. (…) Her türlü değerin ters yüz olduğu bir sistemde buna bir anlamda belki de sevinmek, Halit Refiğ ve Kemal Tahir adına gurur duymak gerekir. Bir Dostoyevski’nin Rus sineması için taşıdığı potansiyel ne ise, bir Kemal Tahir’in Türk sineması için sağladığı birikim o denli büyük. Halit Refiğ’in rejisini izlerken bunu bir kez daha iliklerime kadar duyumsamak, meslekten bir filmci olarak bana büyük bir coşku verdi.”

Ayşe Şasa’nın 1992 Yılında Yaptığı Bir Ertem Eğilmez Değerlendirmesi:

“Sanatsal değerler taşıyan bir popüler sinema araştırmasını, Ertem Eğilmez’in ölümünden (1989’dan) bu yana kimse üstlenmedi.”

İki Dost: Ayşe Şasa ile Giovanni Scognamillo

Ayşe Şasa evine ziyaretine gittikten sonra 1990’da dostu, eleştirmen, sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo için şunları yazmıştır: “Giovanni’nin evinde O’nun kişiliğinden ortalığa bir dinginlik, bir huzur yayılır… Giovanni, Türk sinemasının sorunlarına, daima sahici bir konumdan, samimi bir açıdan, bilgili, eleştirel, dikkat ve sevgi dolu bakmaya çalışmıştır.

Giovanni Scognamillo’yla konuşuyoruz. Konumuz yine Türk sineması… “Bir meselede gerçekçi olalım. Türk sinemasının henüz doğru dürüst bir grameri, bir sentaksı bile olduğu söylenemez,” diyor Giovanni. “Birçok insan, falan kamera açısını neden seçtiğini, filân yerde neden yakın ya da uzak plân kullandığını hâlâ bilmiyor,” diyor. Sesinde keder var.

“Aynı kanıdayım,” diyorum. “Bazı arkadaşlar film kamerasını, altlarına yeni Mercedes çekmiş hacıağalar gibi kullanıyorlar. Bir afra, bir tafra, bir hareket, bir gösteriş… Anlatılan konuyla, malzemeyle hiç ilgisi olmayan mekanik, yapay bir anlatım çıkıyor ortaya. Fırfır dönmeler, büyük hareketler. Ortada fol yok, yumurta yok. Sonuçta sinema olmuyor yapılan. Birtakım frapan, geveze, hareketli fotoromanlar ortaya çıkıyor.”

Ayşe Şasa ile Atıf Yılmaz Türk sinemasının Türk kültüründen Yararlanması Gerektiği Düşüncesindeydi

Ayşe Şasa ile Atıf Yılmaz Türk sinemasını geliştirmek ve ileriye götürmek için büyük çaba harcadı. Bu konuda Ayşe Şasa şunları söylüyor: “Türkiye’de seyirlik sanatları, Orta Oyunu ve Karagöz’ü belki ilk defa şuurlu, iddialı şekilde kullananlardan biri, yönetmen Atıf Yılmaz olmuştur. Onun 1960’lı ve 1970’li yıllarda yaptığı 3 film; ‘Aah Güzel İstanbul’, ‘Yedi Kocalı Hürmüz’, ‘Köroğlu’ bu tutuma örnektir. Son dönemde Yavuz Turgul, -özellikle ‘Gölge Oyunu’nda- orta oyunundan bolca yararlanmıştır.

(…) 1968’de Atıf Yılmaz ve ben Türk sinemasında, Türk filmlerinde orta oyunundan, minyatürden yararlanmaktan söz edince, en saygın eleştirmenler tarafından alaya alınmıştık. Bir Batılı (Avrupalı ya da Amerikalı) filmcinin filan empresyonistten etkilenmesi, falan Batılı filminde, örneğin gotik esin kaynaklarından söz etmesi bir erdemdir de, bizim kendi malzeme ve dünyamıza yönelmemiz nedense hep şüpheyle, alayla karşılanır. Şovenlik karalaması hazırda bekliyordur.

Bütün bunlara rağmen, 1950’den bu yana yapılagelen Türk filmlerinde, çoğunlukla sanatsız ve bilinçsiz bir biçimde de olsa, mahalli bir sinematografinin, hiç değilse bazı müphem ipuçları vardır. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler, bu eğilimleri yüzeye çıkarmak konusunda bazı spontane buluşlar yapmışlardır.”

Akira Kurosawa Osmanlı Üzerine Bir Film Yapsaydı

Ayşe Şasa Japon yönetmen Akira Kurosawa’yla ilgili bir varsayımını şu sözlerle ifade ediyor: “Akira Kurosawa, Osmanlı tarihinden yola çıkarak, Osmanlı’yla ilgili bir film yapabilseydi, ortaya belki de bizden, bizim kendi yaptıklarımızdan çok daha biz olan bir film çıkardı diye düşünüyorum.”

Ayşe Şasa ve Lütfi Akad

Ayşe Şasa, Lütfi Akad’la ilgili şunları söylüyor: “Lütfi Akad usta 1968’de ‘Bugüne dek yaptıklarımız, ne yapılmaması gerektiğinin göstergesidir,’ demişti. Umarım bundan böyle, yapılması gerekene geçeriz. Lütfi Akad’ın sözü bence bütün güncelliğini koruyor.”

Türk filmlerinin seyircileri

Ayşe Şasa’nın Türk sinemasını ayakta tutan Türk halkı hakkındaki değerlendirmesi de şöyle: “Cemal Kutay’la bir söyleşimizde bu konuyu gündeme getirdim. Kutay, Avusturyalı Türkolog Engelhardt’ın ‘Türkiye ve Tanzimat’ adlı yapıtındaki düşüncelerini hatırlattı: ‘Batılılar Tanzimat ile Türk Devleti’ni tamamen teslim aldı. Teslim alamadıkları Türk halkıydı.’”

Türk Filmleri Avrupa’da ve Amerika’da Seyirci Bulabilir mi?

Ayşe Şasa, Türk filmlerini Avrupa ve Amerika’da sadece bu ülkelerde yaşayan Türklerin ve Kürtlerin ya da onlarla evli yabancı ülke vatandaşları haricinde kimsenin seyretmeyeceğini daha 1990’da yazmıştı. Bu konuda şunları söylüyor: “Türk sinemasının ürünlerinin herhangi bir zamanda Batı için, şu ya da bu biçimde ilginç olabileceğine inanmıyorum.

Türk filmi ne Batı’nın onda kendini bulabileceği kadar Batılı olabilir, ne de Batı’ya özel bir cazibe oluşturacak oranda egzotik bir görünüm kazanabilir. Batı pazarlarının talepleri açısından bizler ne ‘gereğince Batılı’ ne de ‘yeterince Doğulu’ bir ülkeyiz.

Türk kültürünün Batı kültürü karşısındaki bu konumu, Batı’nın etnosantrik durumu, Türk filminin Batı’da ilgi uyandırmasına her zaman engel.

(…) Bir zamanlar Yılmaz Güney sinemasının Batı’da uyandırdığı ilgi de ayrıcalıklı bir durumdur. Yılmaz Güney’in Batı sistemine politik açıdan denk düşen bölgeci eğilimleri ve starlıktan gelen karizmatik kişiliği, onun çevresinde özel bir efsane ve çekim alanı yaratmıştı. Bu marjinal örnek genele maledilemez. Ne kadar gelişirse gelişsin, Türk sinemasının Batı’da Pazar bulması hayaldir ve istisnalar kaideyi bozmaz. Batı pazarı Türk sinemasının sorunu olmaktan çıkmalı. Gündemdeki mesele bu sinemanın kendi kültürel çevresi ile olan bağlantısını derinleştirmesidir. Kaldı ki, Türkiye’yle tarihsel ve kültürel planda bağı olan Batı dışında pek çok ülkenin, uzun vadede bir potansiyel Pazar olduğu bilinen gerçektir.”

Ayşe Şasa’ya Göre Değerli Filmlerin Bazıları:

* Küçük Dünya / Osman Sınav
* Hünkar’ın Bir Günü / Osman Sınav
* Hasret / Metin Çamurcu
* Bize Nasıl Kıydınız? / Metin Çamurcu
* Bosna, Mavi Karanlık / Yücel Çakmaklı
* Sahibini Arayan Madalya / Yücel Çakmaklı
* Sevmek Zamanı / Metin Erksan
* Susuz Yaz / Metin Erksan
* Gölge Oyunu / Yavuz Turgul
* Ahmet Uluçay Filmleri
* Akira Kurosawa Filmleri
* Yalnızlar / Tuncer Baytok
* A Ay / Reha Erdem
* Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu / Engin Ayça
* Danimarkalı Gelin / Salih Diriklik
* Kelebekler Sonsuza Uçar / Mesut Uçakan
* Veysel Karani / İsmail Güneş
* Mavi Sürgün / Erden Kıral
* Karanlık Sular / Kutluğ Ataman
* İki Yabancı / Halit Refiğ
* Hanım / Halit Refiğ
* Karılar Koğuşu / Halit Refiğ
* Bir Türke Gönül Verdim / Halit Refiğ
* Aşk-ı Memnu / Halit Refiğ
* Yasak Aşk / Halit Refiğ
* Vesikalı Yarim / Lütfi Akad
* Hudutların Kanunu / Lütfi Akad
* Gökçe Çiçek / Lütfi Akad
* Solaris / Andrey Tarkovski
* Andrey Rublev / Andrey Tarkovski
* 2001 / Stanley Kubrick
* Pather Pachali / Satyajit Ray

(20 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Ayşe Şasa, Zoraki Kral Filmindeki Kral 6. George Gibi Dadılarının Kurbanı Olmuştu

Senaryo yazarı Ayşe Şasa’nın gizli dünyasına ve sırlarına “Bir Ruh Macerası” adlı kitabı okuyarak ortak olabilirsiniz.

Türk sinemasına seçkin senaryolar kazandıran Ayşe Şasa, Timaş Yayınları tarafından basılan “Bir Ruh Macerası” adlı anı – söyleşi kitabıyla hem hayatında iz bırakan kişileri ve olayları hatırlıyor, hem de dramını bizimle paylaşıyor. Kitap için Ayşe Şasa’yla söyleşileri gerçekleştirenlerse Leyla İpekçi, Meryem Atlas ve Berat Demirci.

Ayşe Şasa, kereste ticaretiyle zengin olan bir ailenin şefkat ve ilgi fakiri kızıydı. Ayşe Şasa, doğduğunda annesi bebeğin kız olmasından hoşnut olmadığından ona hiç anne sütü vermemiş.

Ayşe Şasa, “Bir Ruh Macerası” adlı anılarında, tüm çocukluğu ve genç kızlığı boyunca, anne – babası tarafından, ihmâl edildiğini, onlar tarafından itilip kakıldığını, ezildiğini ve kendisiyle kardeşlerinin yabancı uyruklu dadıların insafına ve otoritesine terk edildiğini açıklıyor. Üç çocuklarını yabancı ellere teslim ve emanet eden Melike ve Avni Şasa kelimenin tam anlamıyla lüküs hayat içine dalmış, hatta yuvarlanmış vaziyetteymiş. Ayşe Şasa ve kardeşlerinin en değerli yılları büyük bir sevgisizlik ve mutsuzluk sarmalı içinde kaybolmuş. Ailesinde iletişimsizlik son sınırdaymış.

Çocukluğuna dair hiçbir olumlu hatırası olmadığını söyleyen Ayşe Şasa’nın akıl sağlığındaki bozulmaya, ilk evliliğindeki derin yoksulluk günleriyle, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nin baskıcı karakteri de katkıda bulunmuş, tuz biber ekmiş. Ayşe Şasa, iki kez intihar girişiminde bulunmuş, bir ara uyku haplarına bağımlı olmuş. Vücut ağırlığı 40 kiloya kadar düşmüş.

Ayşe Şasa, Hazreti Muhiddin İbni Arabi’nin “Füsusu’l Hikem” adlı kitabını 1981 ve 1982’de okuduktan sonra İslâm’a ve Allah’a sığınarak içsel huzur bulmayı başarmış.

1941 doğumlu Ayşe Şasa’nın soyadı Kafkasya’da ok – yay anlamına geliyor. “Yeşilçam Günlüğü”, ”Delilik Ülkesinden Notlar”, “Şebek Romanı” adlı kitapları da var. Ayşe Şasa, 1960’da Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. Bir dönem Robert Kolej İdari Bilimler Bölümü’ne devam etti.

Ayşe Şasa sırasıyla, Atilla Tokatlı (1932 – 1988), Atıf Yılmaz (1926 – 2006) ve Bülent Oran’la (1924 – 2004) evlendi.

Ayşe Şasa Anlatıyor:

* “Annem başkalarına peri kızı; bana ejderhaydı.”

* “Anneannem babama bir keresinde isyan etmiş ve ‘Avni Bey sizi mahkemeye vereceğim bu çocuğu tamamen dadıların eline bırakarak ona zulmediyorsunuz’ demişti.”

* “Bugün geriye döndüğüm zaman, hayat hikâyemi bir film sinopsisi gibi özetleyebiliyorum. 18 yaşımda sinemaya adım attığımda Marksist dünya görüşünü sinema aracılığıyla yaymayı kendime görev tayin etmiştim. Sinemaya girdiğimde Yunan trajedilerini yerli filmlere uygulamaya çalışmıştım. Türk sinema seyircisi, Türk filminin varlığında beni kendimle yüzleştirdi. Bana tutulan bu aynada kendimi, gerçek kimliğimi kavrayışımı, Müslümanlığımı idrak edişimi, beni kendimle yüzleştiren Türk sinema seyircisine borçluyum… Hayat hikâyemi bir tek çizgiye indirgeyecek olursam: Hep bir arayışın, hakikat arayışının özeti olduğunu söyleyebilirim.”

* “Ecnebi dadıların hegemonyası altındaydım, beş yaşıma kadar bana bakan Macar Yahudisi Frau Katie, diplomalı ve iddialı bir bakıcı. Aşırı bir disiplin merakı var, benimle yalnızca Almanca konuşuyor. Katie’den ana olunca, anadilim de neredeyse Almanca oluyor. Sonraları, bir hayli zaman Türkçe konuşurken zorlandım; anadilimi öğrenmek epey zamanımı aldı, çok çaba sarf ettim.”

* “O zamanlar biz, Gümüşssuyu’nda, Ayaspaşa’da Alman Konsoloshanesi’nin karşısında Saadet Apartmanı’nda oturuyoruz. Schwester Katie bizi çocuk arabasıyla Taksim Parkı’na geziye götürüyor ve orada diğer mürebbiyelerle buluşuyorlar. Tahmin ediyorum üzerime çullanan korkuların asıl sebebi bu mürebbiyelerdi. Savaş yıllarındayız, bu insanlar savaştan kaçmışlar, İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını taşıyorlar, geceleri evdeki hizmetkârlarla beraber radyo dinliyorlar ve sürekli savaşın felâketlerini konuşuyorlar. Ölümden bahsediyorlar, bombalardan, yangınlardan söz ediyorlar, korku verici olaylar anlatılıyor ve bunlar küçücük yaşımda, benim şuur altımda, uzun süre hayatımı çok kötü etkileyecek çok derin bir tesir bırakıyor. Alman diktatör Adolf Hitler’in adı geçiyor, Nazilerin adı geçiyor, Gestapo’nun adı geçiyor.”

* “Zannederim dört yaşımdaydım, bir araya gelen çocuk bakıcıları, bir sürü insanın diri diri gömülüşüne dair bir hatıra anlatmışlardı. Çok küçüğüm, gömülmek ne, ölmek ne bilmiyorum. Bunlar o kadar dehşet verici bir şekilde anlatılıyor ki bende müthiş bir ölüm korkusu başlıyor.”

* “Annem babam yurt içinde ve dışında hep gezmedeydiler, gezme halindeydiler, gece gündüz geziyorlardı, başka bir muhitte, başka şeylerle meşgûl kişilerdi.” (…) ”Ben zavallı bir zengin kızıydım.”

* “Dadı Barbara, Allah’a küfretti. Ağza alınacak bir şey değil. (…) Bir gece beni aldı ve İnönü gezisine götürdü. Parkın ortasında bir çukur vardı. Beni gece orada bıraktı ve kaçtı. Bu daha sonra çok büyük bir korku, bir travma yaratacak bir olaydı. İlk defa gece sokakta yalnız kalıyorum, sebebini anlayamıyorum. Yaptığı şeye bir mânâ veremiyorum. Ağlaya titreye evin yolunu bulup eve geri dönüyorum, eve geldiğim zaman annemin babamın önünde kapıda beni karşılıyor ve bağıra bağıra ‘Elini tuyordum, benden kaçtı,’ diyerek beni pataklamaya başlıyor.”

* “Çocuklarına bale dersi, piyano dersi aldırıyorlar, yabancı dil öğretiyorlar. Ama hiçbir manevi, hiçbir dini telkin yok. Ben buna görgü, bu insanlara da görgülü demekte zorlanıyorum. İşte bütün bu Batılılaşma modasının trajik bir maraz olarak ortalığı kemirdiği bir döneme denk düşüyor benim çocukluğum.”

* “Dadım ciğerlerim açılsın, vücudum sağlıklı olsun diye kışın beni karda yatırıyordu.”

* “İki yaşıma kadar sinir sistemim herhalde direnmiş, sağlıklı bir çocukmuşum çünkü. Annemin kardeşi Güzin Teyzem anlatırdı, iki yaşımdayken bir gün Schwester Katie: ‘Yaramazlık yaparsan giderim, bir daha da gelmem,’ diye beni tehdit etmiş. Ben Frau Katie’ye diyorum ki: ‘Güle güle Frau Katie, güle güle.’ Yani ‘Cehenneme git!’ der gibi, alay ediyormuşum ve muzip muzip gülüyormuşum.”

* “Schwester Katie bana Almanca Tanrı kavramını (Lieber Gott) aşıladı ve bu kavram bende iyiden iyiye yer etmişti. Gece gündüz Tanrı’yı düşünüyordum, annemi babamı bana göstermesi için ona yalvarıyordum; beni görmeleri, bana yakınlık göstermeleri için çok dua ettiğimi hatırlıyorum.”

* “Dadılarımla gittiğimiz Yıldız Parkı’nda çıkışı bulamadık. Bu parkta hayatımdaki ilk halüsinasyona tanık oluyorum. Parkta kaybolduğumuz korku dolu saatler esnasında karanlıkta yürürken, yolun kenarında ayakları ve elleri üzerinde sürünen bir adam görüyorum ve çok korkuyorum. Bu hatırlayabildiğim en erken halüsinasyon.”

* “Sadist Dadı Barbara kardeşim Bekir’e ve bana şiddet uygulamayı seviyor. Dudaklarımıza tentürdiyot sürüyor. Durmadan bize vuruyor, odunla dövüyor ve üstelik de kulak zarının üstüne vuruyor.”

* “Adeta Charles Dickens romanlarında yetimhanedeki çocuklara yapılan zulüm altındaydım, kendi evimde yetim gibiydim.”

* “Yedi sekiz yaşlarındayım, bir kâğıda ‘Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!’ diye bir not yazıyorum…”

* “İngiliz aileleri kendine örnek alan babamın tutkuları tenis, yelken, avcılık, kayak ve balık tutmaktı. Tam bir spor delisiydi.”

* “Abdest almayı ve namaz kılmayı bana anneannem öğretti. Galiba yedi yaşındaydım. Büyük dayım Rauf Orbay da lise yıllarımın sonuna doğru bana bir Kur’an-ı Kerim hediye etmişti. Üstün İnanç’ın İslâm ile ilgili telkinleri üzerimde etkili oldu.”

* “Rauf Orbay (1881 – 1964) Dayım son gördüğümde bana ‘Annemle babamı çok özledim’ demişti.”

* “Bu iç yalnızlığımı 40 – 45 yaşıma kadar yaşıyorum.”

* “Babam annemle övünürdü: ‘Biz modern insanlarız; ben annenizle yemek pişirsin, çocuk baksın diye değil, arkadaşlık etsin diye evlendim,’ derdi. Annem kendisini ressam olarak tanımlar; babam da daima ‘Annen sanatkârdır,’ derdi. Annem ressam da olamamıştı, anne de olamamıştı.”

* “Bir ara annem bana şunları söyledi: ‘Baban çok yakışıklı, varlıklı, sosyal hayatında da pırıltılar saçan çok aktif bir adam… Onu takip etmeseydim adım adım, onu benim elimden alırlardı. Bu büyük korku yüzünden sizinle hiç ilgilenemedim.’”

* “Ortaokul üçüncü sınıftaydım. Bir psikiyatra götürdüler. Psikiyatr beni sorguladıktan sonra, ‘Sen çocukluğunu atlamışsın, dikkat etmezsen gençliğini de yaşayamazsın. Zihni hayatın tehlikede,’ dedi. Ben kendisine sık sık intihar etmeyi düşündüğümü söyledim.”

* “Ben Cevat Çapan’ın evinde Atilla Tokatlı, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ ve Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Walter Lassally ile tanıştım. (…) Selahattin Hilav ile Atilla Tokatlı beni Kemal Tahir’in evine götürdü. Çok kısa sürede Kemal Tahir ile eşi Semiha Tahir bana yüreklerini açarak manevi anne baba oldular.”

* “Hastalığıma sebep olan olaylardan bir tanesi de Kemal Tahir’in kansere yakalanmasıydı. Çünkü Kemal Tahir benim bir tür mürşidimdi. Kansere yakalanmasına çok ama çok üzüldüm.”

* “Osmanlı Medeniyeti’nin Batı Medeniyeti’nden çok farklı bir yanı olduğunu fark ediyor Kemal Tahir, ama bu farklılıkta İslâm’ın rolünü yeterince vurgulamıyor.

* “Atilla Tokatlı’yla evliliğimizi parasızlık gölgeledi. Açlığın ne demek olduğunu öğrendim. O yaşta bir enkaza döndüm. Dengesiz bir insan olan Atilla sebepli sebepsiz öfkeleniyor; öfkesini kimden çıkaracağını bilmediği için bana çullanıyordu. Evliliğimiz bir buçuk yıl sürdü.”

* “Bizim burjuvazimiz Batılı burjuvazi gibi değil. Ne kültürden, ne fikirden nasibini almış bir garabet…”

* ”Beşir Ayvazoğlu, Batıya karşı olup da Batılı fikirlerle kurtulmaya çalışmamı, Batılı dadılardan gördüğüm zulmü ve Batılı hayat tarzına karşı takındığım menfi tavrı, yine Batı’dan gelen Sosyalist fikirlerle bertaraf etmeye kalkışmamı bir trajedi olarak yorumladı.”

* “Ailemin Tuzla’daki yazlığında, ‘Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar / Yeryüzünde sizin kadar yalnızım!’ şarkısı dilime pelesenk olmuştu.”

* “Bir ahir zaman Osmanlı aristokratı olan Bülent Oran (1924 – 2004) beni dinledi dinledi: ‘Seni insanlar boyuna posuna bakarak kuvvetli bir şey zannediyorlar, oysa Andersen’in her zaman yağmur altında, yalınayak kibritlerini satmaya çalışan kibritçi kızına benziyorsun,’ dedi.

* “1981 ya da 1982’de okuduğum Hazreti Muhiddin İbni Arabi’nin ‘Füsusu’l Hikem’ adlı kitap hayatımı değiştirdi. Tasavvuf düşüncesinin temel eserlerinden biri olan bu eserin tam adı ‘Fusûsu’l-Hikem ve Husûsu’l-Kilem’dir. İslâm literatüründe hakkında en fazla şerh yazılan eser olma özelliğine sahiptir… ‘Füsusu’l Hikem’i okudukça anladım ki, bize İslâm’ı çok kötü gösterdiler, Kur’an’dan kopardılar; oysa alemde aradığım ne varsa hepsi burada diye düşünmeye başladım… İslâm, gençliğimde bana seyrettirilen ‘Vurun Kahpeye’ filminden ibaret değilmiş; benim bütün bilgim, orada gördüğüm softalara ve yobazlara dayanıyor çünkü… İslâm’ın ne kadar muhteşem bir din olduğunu Hazreti Muhiddin İbni Arabi’nin ‘Füsusu’l Hikem’ adlı muhteşem eserinden öğrenirken, kendi kendime ‘İslâm müthiş bir şey ama Müslümanlar nasıl kimseler acaba?’ diye sormaya soruşturmaya başlıyorum. (…) Bir mevtaya dönüşen ben, Allah’ın inayetiyle, evvelâ ‘Füsusu’l Hikem’ ve sonra Bülent Oran ile Doktor Doğan Soyumer sayesinde yeniden diriliyorum, mezardan kalkmak gibi bir şey… Her şey Alllah’ın kudreti ile… Art arda dizilen sebep silsilesi…”

* “Yıl: 1991. Bir gün aile dostumuz bir yaşlı hanımla telefonda konuşuyorum, o sırada Körfez Savaşı var. O hanım alafranga yetişmiş biri, bana telefonda körfez bombardımanını kastederek diyor ki: ‘Çok güzel pastalar yaptım, oturdum televizyonun başına, bombardıman çok başarılı oldu! Dehşete düşüyorum… Bu, benim içine doğduğum nasıl bir çevre? Orada insanlar ateş altındalar, bunlar pasta yiyerek bombardıman seyrediyorlar ve nezih oluşundan bahsediyorlar. Bunu düşüne düşüne, alt üst olmuş bir vaziyette, derhal bir örtü bulup başıma takıyorum ve aynada kendime bakmaya başlıyorum. ‘Ben…’ diyorum, ‘bu bombayı kafasına yiyenlerle aynı saftayım. Ben sizden değilim!’”

* “Gençliğimde bir film çekimi esnasında bir yalıda çalışmıştık. Bir eski zaman hanımefendisi, bir Osmanlı hanımefendisi, o yalının sahibesi, ‘Kızım, gel bak bir otur yanıma, sana bir şey söyleyeceğim!’ demişti. Sanki ilham gelmiş gibi. ‘Biliyor musun, hayat senin için bitti zannedersin, yeniden başlar, bitti zannedersin yeniden başlar.’ Çok güzel değil mi? Benim hayatım defalarca bitti zannettim ve hep yeniden başladı. Bu böyle bir şey… Bitiş çizgisine geldim derken, yeni bir yol açılıyor, taze bir hayat… Herhalde gerçek sona vasıl olduğumuz zaman da, orada yeni bir hayata doğuyoruz.”

* “‘İslâm bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslâm’dır!’ hükmü, giderek bir inanç, bir yaşama biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı… Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.”

* “Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazi hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin.”

* “Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle: aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.”

Memduh Ün, Ayşe Şasa’yı Anlatıyor:

* “Ayşe Şasa önceleri Atilla Tokatlı’yla evliydi, sonra Atıf Yılmaz’la birleştirdi yaşamını. Atilla Tokatlı’da Atıf Yılmaz’ın yönetmen yardımcısıydı. Ayşe Şasa çok iyi kayak yapardı. Atıf Yılmaz’la Uludağ’a çalışmaya gittiğimizde anlatmıştı. Ayşe kolejde okurken erkek giysileri giyer, erkeklerle yarışır, birinci olurmuş hep. Ayşe o sırada Atıf’la evliydi. Hep beraber Uludağ’a gitmiştik. Atıf’la ben Ayşe’ye özenip kayak öğrenmeye heveslendik. Hoca tuttuk, ama adam bize çok bağırıyordu. Ben Atıf’a, sette biz herkese bağırıyoruz ya, bu adam da onların intikamını alıyor bizden demiştim. Ama bu öykünün sonu bayağı tatsız, çünkü tam öğrenip kaymaya başladık, Atıf düştü ayağını incitti. Bizim kayak eğitimi de böylece sona erdi.

* Senarist ve oyun yazarı Sadık Şendil çok tatlı, esprili hikâyeler anlatırdı. Birisi şöyle: Sadık Bey bir gece evde senaryo çalışırken, cama vurulduğunu duyuyor. Tuhaf bu, çünkü apartmanın dördüncü katında oturuyor. Merak ediyor, kalkıp pencereye yaklaşıyor. Ayşe Şasa’yı görüyor. Ayşe Şasa çok uzun boylu bir kadındır.”

Hakan Sonok’un Notu: Ayşe Şasa “Bir Ruh Macerası” adlı anılarında (Sayfa: 121) boyunu açıklıyor: 1.78… Görüldüğü gibi Ayşe Şasa’nın efsanelere, kitaplara, fıkralara konu olan uzun boyu abartıldığı kadar uzun değildir.

Atıf Yılmaz, Ayşe Şasa’yı Anlatıyor:

İkinci kocası Atıf Yılmaz da Ayşe Şasa’yla evlenmeden önce, kadının 15 yaş küçük olmasını ve kendinden uzun boylu olmasını dert, sorun etmişti. Atıf Yılmaz Ayşe Şasa’ya “Sen ev kadını olamazsın, yemek pişirmeyi bilmeyen bir kolejlisin,” demiştir.

Atıf Yılmaz, “Hayallerim, Aşkım ve Ben” adlı anılarında Ayşe Şasa’yı şöyle anlatır: “Cizre beylerinden Bedirhan Paşanın torunudur… Yılmaz Güney’in Ayşe Şasa’ya karşı garip bir sevgisi ve saygısı vardı. Kimbilir belki de Ayşe Kürt Prensesi olduğu içindir. Yaşar Kemal’in yalancısıyım. Ayşe Şasa’yla evleneceğim zaman, İstanbul’da Kürt ileri gelenleri Ayşe Şasa bir Türk’le evleniyor diye epeyce bozulmuşlar. Onun üzerine Yaşar Kemal göğsünü gere gere ‘Yanılıyorsunuz arkadaşlar. Damadımız öz be öz Kürt’tür,’ demiş. Ayşe Şasa benimle kâh ‘Proleter Kürt’, kâh ‘Asimile Kürt’ diye dalga geçip dururdu.

Bir gün, Yılmaz Güney ile Nebahat Çehre, Ayşe Şasa’yla oturduğumuz çatı katına geliyor. En büyük eğlencemiz salondan çıkılan terasın beton korkuluğuna kesme şekerleri dizip, Kilis’ten aldığım havalı tüfekle nişan almak. Salondan attığımız için karşı komşular bizi görmüyor. Kiremitlerin neden durmadan kırılıp çatladığını bir türlü anlayamıyorlar. Yarışı genellikle Ayşe’yle Nebahat kazanıyor. İkisi de bizden daha iyi atıcı. Yılmaz Güney bu işe ciddi ciddi bozuluyor.

Yine bir gece de saat 24:00’ü çoktan geçmiş olmalı. Kapı çalınıyor. Açıyoruz. Gelen Yılmaz Güney. Yanında hiç beklemediğimiz bir hanım arkadaşı. ‘Hoşgeldiniz, buyrun,’ filân diyoruz. Geçip oturuyor, yarım saat sonra da kalkıp gidiyorlar. Yılmaz Güney, o gece Ajda Pekkan’la gelmişti. İlkleri bana gösterme alışkanlığı nedeniyle gelmiş olmalı.”

Ayşe Şasa Ailesinin Kökenlerini Anlatıyor:

Babam Avni Şasa; baba tarafından Çerkes, annesi Mihriban Hanım tarafından Güneydoğuda Bedirhan aşireti denilen önemli bir aşirete dahil. Bedirhan’ların bir rivayete göre büyük komutan Halid bin Velid’e kadar dayandığı iddia edilir. Çok geniş bir aşirettir.

Giovanni Scognamillo, Ayşe Şasa’yı Anlatıyor:

“Türkiye’deki film üretim ve yapım düzeni Ayşe Şasa’ya iyi gelmedi. Hastalanmasında belki, bir ihtimâl, bu çalışma düzeninin de bir payı, bir katkısı oldu. Ayşe Şasa çok dürüst, çok düzgün, çok ilkeli bir insandı. Yeşilçam hengamesinin içine düşünce sarsılmış olabilir.”

Atilla Dorsay, Ayşe Şasa’yı Anlatıyor:

“1970’lerin fırtınası içinde solculuğu ağır bastı ve evlendiği Atıf Yılmaz’ın tarihsel çerçeveli kimi filmleri içinde bile toplumcu mesajlar veren güzel senaryolar yazdı. Ama sonra Ayşe Şasa başkalaştı, farklılaştı. O adına akıl dediğimiz hazinenin başkalarınınkinden farklı olarak işlemesi gibi belalı bir serüveni yaşadı, toplumun ve tıbbın şizofreni dediği bir tür hastalığa yakalandı. İnanıyorum ki bu sadece kişisel bir serüven, bünyeye ve yapıya bağlı bir tezahür değildi. Yaşadığı çevreye ve ortama bir türlü uyum sağlayamayan ve kendine ait iklimi bulamayan hassas ve nadir bir bitkinin sararıp solmasına benzer bir öyküydü.

Ama artık “A Beautiful Mind – Akıl Oyunları” (2001) adlı harikulâde filmi de görmüş olarak daha iyi biliyoruz ki, şizofreni türü hastalıklar sürekli değildir, dönem dönem iyileşebilir ve her koşulda, o kişinin sanatsal veya bilimsel üretimini, diğer insanlarla alışverişini, kültürel etkinliğini azaltmaz, hatta kimi zaman çoğaltırlar. Ayşe Şasa’da uzun ve ıstıraplı yıllardan sonra, bu kez senaryo yazarı değil, sadece sinema yazarı olarak aramıza katıldı. 1990’lardan itibaren Dergâh Dergisi’ne yazdığı kısa, ama özlü yazılar, ondaki yeni değişimin dışavurumuydu. Bu, Kemal Tahir’in öncülüğünde izlenen uzun yoldan kalma Doğu – Batı sorunlarına, bu uzun ve bitmez kavganın aşamalarına, bu kez yeni ulaşılmış bir durumun, bir merhalenin, bir ilâhi aydınlanmanın, kısaca tasavvufun ışığında bakmayı simgeliyordu.

Ayşe Şasa adına tasavvuf denen çileli, ama mükâfatlandırıcı yolda adım adım ilerliyor, sanki ruhunu geniş bir umman gibi uzanan inananlar ordusunun içinde küçük ama anlamlı bir varlık olarak yeniden yaratıyordu. Ve tüm bunlar, onun ilk aşkına, yani sinemaya olan tutkusunu azaltmıyor, tersine yeni duraklara doğru sürüklüyordu. Ne özel, ne şahsi, ne farklı bir macera… Bizimkilerden ne farklı bir kader…”

Halit Refiğ, Ayşe Şasa’yı Anlatıyor:

“Benim duygu ve düşünce dünyamı en iyi yansıtan filmlerim olarak ‘Hanım’ı, ‘Köpekler Adası’nı, ‘İki Yabancı’yı da sayabilirim. ‘İki Yabancı’ya en sıcak yaklaşım Ayşe Şasa’dan geldi. Ayşe Hanım, ‘İki Yabancı’ya çok anlamlı bir değer vermiştir.”

Hakan Sonok’un Notu: Ayşe Şasa, gözle görülenin ötesinde, rüyanın kendisine yer bulduğu filmlere ilgi duyuyor ve bu konuda şunları söylüyordu: “Türk sinemasında hayalin zincirlerini kıran ve rüyanın kapısını aralayan yapıtlar az olmakla birlikte bu yolda bazı örnekler mevcuttur. Bunlar hangileri midir? Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’, Lütfi Akad’ın ‘Gökçe Çiçek’i, Halit Refiğ’in ‘Hanım’ı, yine Halit Refiğ’in ‘İki Yabancı’sı ve Reha Erdem’in ‘A…Ay’ı… Anlıyorum ki tasavvuf modern dünyaya yoğun bir ışık düşürmeye, taptaze, beklenmedik yorumlar getirmeye aday.”

Ayşe Şasa’nın Senaryo Yazarlığını Üstlendiği Filmler:

* Çapkın Kız
1963 – Siyah Beyaz – Uğur – Melek Film Yapımı.
Yönetmen: Memduh Ün. Senaryo: Ayşe Şasa Tokatlı, Bülent Oran.
Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz.
Oyuncular: Türkan Şoray, Tamer Yiğit, Ahmet Tarık Tekçe, Semih Sezerli, Vahi Öz, Aziz Basmacı, Hulusi Kentmen.

* Cemile
1964 – Siyah Beyaz – Artist Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı. Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Murat Soydan, Çolpan İlhan, Ferit Şevki, Reha Yurdakul.

* Son Kuşlar
1965 – Siyah Beyaz – Efes Film Yapımı.
Yönetmen: Erdoğan Tokatlı. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Ali Uğur.
Müzik: Mehmet Abut.
Oyuncular: Ediz Hun, Tijen Par, Selma Güneri, Ayfer Feray, Aliye Rona, Kenan Pars, Senih Orkan, Talat Gözbak, Tuncel Kurtiz, Şükriye Atav.

* Murad’ın Türküsü
1965 – Siyah Beyaz – Güven Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Yaşar Kemal, Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Manasi Filmeridis.
Müzik: Ruhi Su.
Oyuncular: Fikret Hakan, Pervin Par, Hayati Hamzaoğlu, Aliye Rona, Danyal Topatan, Ercan İnangirey, Emine Erhan, İlhan Hemşeri, Ali Şen.

* Toprağın Kanı
1966 – Siyah Beyaz – Güneş Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Recep Bilginer, Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı.
Oyuncular: Fikret Hakan, Belgin Doruk, Erol Taş, Feyzi Tuna, Tuncer Necmioğlu, Nuran Aksoy, Hakkı Haktan, Ali Seyhan, Güngör Denizaşan.

* Ah Güzel İstanbul
1966 – Siyah Beyaz – Be Ya Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Safa Önal, Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı.
Oyuncular: Sadri Alışık, Ayla Algan, Diclehan Baban, Feridun Çölgeçen, Güngör Denizaşan.

* Kozanoğlu
1967 – Siyah Beyaz – Dadaş Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz.
Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı.
Oyuncular: Yılmaz Güney, Suna Keskin, Tuncer Necmioğlu.

* Balatlı Arif
1967 – Siyah Beyaz – İrfan Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Rafet Şiriner.
Oyuncular: Yılmaz Güney, Nebehat Çehre, Sami Tunç, Candan Isen, Danyal Topatan, Tülin Oral.

* Harun Reşid’in Gözdesi
1967 – Siyah Beyaz – And Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa (Sevda Sezer’in romanından).
Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı.
Oyuncular: Ajda Pekkan, Erol Tezeren, Tuncer Necmioğlu, Devlet Devrim, Turgut Özatay, Lale Belkıs, Tülay Erdeniz, Danyal Topatan.

* İlk ve Son
1968 – Siyah Beyaz – Kadri Film Yapımı.
Yönetmen: Memduh Ün. Senaryo: Ayşe Şasa, Memduh Ün, Bülent Oran (Esat Mahmut Karakurt’un romanından).
Görüntü Yönetmeni: Cahit Engin.
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Selda Alkor, Funda Postacı, Eva Bender.

* Köroğlu
1968 – Siyah Beyaz – Uğur Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı.
Müzik: Yücel Paşmaklı.
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Fatma Girik, Reha Yurdakul, Hayati Hamzaoğlu, Hüseyin Baradan, Mümtaz Ener, Aynur Akarsu, Omtar Durukan, Behçet Nacar.

* Kızıl Vazo
1969 – Renkli – Saner Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa (Peride Celal’in romanından).
Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca.
Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Murat Soydan, Reha Yurdakul, Oktar Durukan, Orhon Arıburnu, Müge Serdar, Meltem Mete, Behçet Nacar.

* Yedi Kocalı Hürmüz
1971 – Renkli – Hisar Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa (Sadık Şendil’in oyunundan).
Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca.
Müzik: Nevzat Sümer.
Oyuncular: Türkan Şoray, Tanju Gürsu, Salih Güney, Süleyman Turan, Münir Özkul, Suna Selen, Mualla Sürer, Rukiye Göreç, Ali Şen, Necdet Yakın, Güzin Özipek, Ahmet Turgutlu, Cevat Kurtuluş.

* Unutulan Kadın
1971 – Renkli – Akün Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa, Bülent Oran.
Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca.
Oyuncular: Türkan Şoray, Kadir İnanır, Metin Serezli, Gülistan Güzey, Nubar Terziyan, Aynur Aydan, Birtane Güngör.

* Battal Gazi Destanı
1971 – Renkli – Uğur Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca.
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Meral Zeren, Reha Yurdakul, Melek Görgün, Kerim Afşar.

* Cemo
1972 – Renkli – Akün Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa (Kemal Bilbaşar’ın romanından).
Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca.
Müzik: Yalçın Tura.
Oyuncular: Türkan Şoray, Fikret Hakan, Melda Sözen, Bilal İnci, Aliye Rona, Danyal Topatan, Tuncer Necmioğlu.

* Utanç
1972 – Renkli – Akün Film Yapımı.
Yönetmen: Atıf Yılmaz. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca.
Müzik: Yalçın Tura.
Oyuncular: Filiz Akın, Kadir İnanır, Ülkü Ülker, Bülent Kayabaş, Mümtaz Ener, Ayşin Atav.

* Hacı Arif Bey
1982 – 5 Bölümlük TRT Dizisi.
Yönetmen: Yücel Çakmaklı.
Senaryo: Bülent Oran, Ayşe Şasa.
Oyuncular: Ahmet Özhan, Neda Arneriç, Numan Pakner.

* Ve Recep ve Zehra Ve Ayşe
1983 – Renkli – Ekin Film Yapımı.
Yönetmen: Yusuf Kurçenli. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Suat Kapkı.
Oyuncular: Necla Nazır, Mahmut Cevher, Pembe Mutlu, Mesut Engin, Tuncer Necmioğlu, Ani İpekkaya, Nilüfer Aydan, Haşmet Zeybek, Meral Niron, Fatih Özses, Mehmet Esen.

* Ölmez Ağacı
1984 – Renkli – Meya Film Yapımı.
Yönetmen: Yusuf Kurçenli. Senaryo: Ayşe Şasa.
Görüntü Yönetmeni: Kenan Davutoğlu.
Müzik: Cem İdiz.
Oyuncular: Necla Nazır, Hakan Balamir, Çetin Öner, Gülsen Tuncer, Erich Romm, Sonja Good, Sema Çeyrekbaşı, Bülent Oran, Oya Sensev.

* Kanayan Bosna
1993 – TV Dizisi.
Yönetmen: Yücel Çakmaklı.
Senaryo: Üstün İnanç, Ayşe Şasa.

* Dinle Neyden
2008 – Renkli – PHS Film & ATM Film Yapımı.
Yönetmen: Jacques Deschamps.
Senaryo: Ayşe Şasa, İsmail Eren.
Görüntü Yönetmeni: Octavio Espirito Santo.
Müzik: Özhan Eren.
Oyuncular: Ahu Türkpençe, Alican Yücesoy, Emin Olcay, Metin Hara, Lale Mansur.

(19 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Sonuncu Mohikan Giovanni Scognamillo

Dünyada neslinin son örneği, nesli tükenmek üzere olan çok özel insanlara özel bir ilgi gösteren, ilgi duyan yaratıcılar daima olmuştur. Dünya sinemasından Michael Mann, Türk sinemasından ise Yavuz Turgul (Turgul, “Fahriye Abla”, “Muhsin Bey”, “Eşkıya”, “Gönül Yarası”, “Gölge Oyunu”, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ve “Av Mevsimi”nin senaryo yazarı ve yönetmeni, “Züğürt Ağa” ile “Kabadayı”nın senaryo yazarıdır) filmlerinde türlerinin sonuncusu olan bu çok özel insanları konu etmişlerdir.

Aylin Ünal’ın “Giovanni Scognamillo: Aşk ve Korku” adlı kitabıyla, Annie Geelmuyden Pertan’ın “Bir Sinema Aşığı: Giovanni Scognamillo” adlı belgeselleri de işte bunu yapıyor.

Aylin Ünal’ın “Giovanni Scognamillo: Aşk ve Korku” adlı kitabı Hayal-Et Sinema Kitaplığı etiketiyle piyasaya sunuldu.

Aylin Ünal, bu kitabında Giovanni Scognamillo’nun aşk, dans, müzik, resim, gizemcilik, edebiyat ve en önemlisi de sinemayla nasıl tanıştığını, sinemanın kendisine hissettirdiklerini, kazandırdıklarını ve kaybettirdiklerini, dönemin değerlerini ve Levanten olmayı, Giovanni Scognamillo’nun açık sözlü, samimi, içten yorumlarıyla birlikte bizimle paylaşıyor.

Yazar aynı zamanda Giovanni’nin hayatından sunduğu kesitlerle Pera’dan Beyoğlu’na uzanan tarihsel süreci de ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz günlerde Giovanni Scognamillo üzerine “Bir Sinema Aşığı: Giovanni Scognamillo” adlı bir belgesel de gerçekleştirildi. Belgeselin yönetmeni ve senaryo yazarıysa Annie Geelmuyden Pertan. Annie Pertan, Ertem Eğilmez’in “Arabesk”, Başar Sabuncu’nun “Kaçamak”, Nesli Çölgeçen’in “İmdat ile Zarife”, Halit Refiğ’in “Aşk-Memnu” ile Türk – İran ortak yapımı “Adsız Cengâver”, İrfan Tözüm’ün “Devlerin Ölümü” ile “Mum Kokulu Kadınlar”, Muzaffer Arslan’ın “Ankara Ekspresi”, Engin Cezzar’ın “Kaldırım Serçesi”, Atıf Yılmaz’ın “Tatlı Betüş”, Ümit Elçi’nin “Böcek”, Ersin Pertan’ın “Şarkıcı”, “Kuşatma Altında Aşk”, “Kurt Kanunu” ve “Tersine Dünya” adlı film yapımlarında sanat yönetmeni olarak çalışmıştı.

“Bir Sinema Aşığı: Giovanni Scognamillo” adlı belgeselde Türker İnanoğlu, Halit Refiğ, Rekin Teksoy, Metin Demirhan, Ayşe Şasa, Alin Taşçıyan, Agâh Özgüç, Aylin Ünal ve Nalan Söylemez, Giovanni Scognamillo’yu anlatıyor.

“Bir Sinema Aşığı: Giovanni Scognamillo” adlı belgesel Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’yle Fono Film Stüdyosu’nun katkılarıyla gerçekleştirildi.

Çok Şey Bilen ve Bildiklerini Paylaşan Benzersiz Aydın

Çok şey bilen, bu bilgilerini isteyen herkesle paylaşan Giovanni Scognamillo bizi bizden iyi tanımış, anlamış, anlatmış ve hepimizi hem kitapları, hem söyleşileriyle aydınlatmıştır. Giovanni Scognamillo’nun en büyük ve kendisine en çok borçlu olduğumuz özelliği çağdaşlarının (aynı yılları yaşayanların) sadece “lay lay lom” tükettiği bir dönemin kayıtlarını tutmuş, tanıklık tutanağını yazmış olmasıdır. Bunun için her türlü övgüyü ve teşekkürü hak ediyor.

Giovanni Scognamillo’nun annesi Elisabetta Filipucci, İstanbul doğumlu bir Yunan vatandaşıdır. Babası Leone Scognamillo ise İstanbul doğumlu bir İtalyan’dır. Yönetmen Luchino Visconti nasıl “Milano Kontu”ysa bizce Giovanni Scognamillo’da “Beyoğlu Kontu”dur.

Giovanni Scognamillo, “Avrupa’nın İstanbul’daki kalesi” Beyoğlu’nun ve İstanbul’un en güzel yıllarının / altın çağının sonunun son tanığı ve son anlatıcısıdır. Tepebaşı’nda konser veren Dario Moreno’nun evden dinlendiği yıllardır bunlar. Oyuncu Greta Garbo’nun Beyoğlu Tünel’de dolaştığı yıllardır (1924) bunlar. Dünya edebiyatına yön veren John dos Passos (İstanbul’a hem 1921’de, hem 1922’de geldi) ile Ernest Hemingway’in İstanbul’u keşfe çıktığı yıllardır (1922) bunlar.

25 Nisan 1929 Perşembe günü doğumlu Giovanni Scognamillo’nun ailesi ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının hemen başında İstanbul’a yerleşmiştir. Giovanni Scognamillo, Türkiye’nin, İstanbul’un, Beyoğlu’nun yakın tarihinin ve 1917’de ilk konulu filmler çekilmeye başlandığına göre de neredeyse Agâh Özgüç, Rekin Teksoy ve Nijat Özön’le birlikte tüm Türk filmlerinin tarihinin en yetkin tanığı ve belleğidir.

Madame Bovary’nin yazarının gezip gördükten sonra tipik bir Avrupa kasabası olarak tanımladığı Pera ya da Beyoğlu’nun tarihini, yükseliş ve çöküş yıllarını en iyi ve en detaylı Giovanni Scognamillo ile Said N. Duhani anlatmıştır.

Giovanni Scognamillo, “Eski Evler Eski İnsanlar: 19. Yüzyılda Beyoğlu’nun Sosyal Topoğrafisi” (1947 tarihli) ve “Beyoğlu’nun Adı Pera iken: Geri Dönmeyecek Zamanlar” (1956 tarihli) adlı ölümsüz kitapların yazarı Duhani’yle bugün tarih olan Şark Muhallebicisi’nde tanışmıştır.

Burada yeri gelmişken Said Duhani’yle ilgili bir parantez açalım: Said N. Duhani, babası Naum Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Lübnan Mutasarrıfı’yken Ortadoğu’nun Paris’i Beyrut’un Beydettin Sarayı’nda çocukluğunu yaşamış, babası Harıciye Müsteşarıyken de (Birinci Dünya Savaşı öncesi) İstanbul Beyoğlu’nda ve Paris’te tam bir La Dolce Vita – Tatlı Hayat sürmüştür.

Giovanni Scognamillo, “Bir Levanten’in Beyoğlu Anıları”nın bir yerinde şöyle yazmıştır:

“Beyoğlu, ya da daha gerilere gidersek Pera, işlevini yitirmiş bir dönemin ve toplumun Beyoğlu’suydu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ile noktalanan. Kaldı ki, Beyoğlu, kendine özgü Levanten, Kozmopolit ve alafranga havası ile, çağın bir hayli dışında kalmış, tarihsel akıştan kopmuş, özlemler ve yıkık anılar içinde yaşayan bir bölgeydi. Öyle sanıyorum ki nostaljik olma hevesine kapılanların bu eski Beyoğlu’nun, bu kapitülasyon kalesinin, bu No Man’s Land’in bu tür özelliklerini de anımsamaları gerekiyor.”

Giovanni Scognamillo, “Beyoğlu Yazıları”nın girişinde de şunları yazmıştır:

“Benden sulu gözlü ve bol ah vahlı, abartılı ve özentili satırlar, anılar ve duygular bekliyorsanız hevesiniz ne yazık ki kursağınızda kalır. “Nostalji” denilen o özlem ve hasretten yana olmadığımı bilen bilir, bilmeyen de bu vesile ile öğrenmiş olur. Bir insanın, bir toplumun, bir ülkenin, bir kentin ve bir mekânın geçmişi muhakkak ki anılır, yazılır, konuşulur ve düşünülür. Ve tüm bunlar son derece gereklidir. Nedir ki ben buna “nostalji” değil de “tarih” demeyi, o tür bir duyguyu bir araştırma, inceleme, belgeleme nedenselliğini saymayı (ve böylece uygulamayı) yeğlerim. Bu da bir davranış ve değerlendirme, ola ki daha ölçülü ve daha gerçekçi.”

Giovanni Scognamillo 1936’ya kadar Asmalımescit 50 numarada, 1936 – 1959 arasında Kallavi Sokak’ta, 1959 – 1995 arasında Postacılar Sokağı’nda, 1995’ten bugüne kadar da Cihangir / Fındıklı’da ikâmet etmiştir.

1934’te Karnavalların yasaklanması, Beyoğlu ve Tatavla (Kurtuluş) için bir kilometre taşıdır, bir kırılma noktasıdır.

Giovanni Scognamillo, 19 Kasım 1938 Cumartesi günü Atatürk’ün İstanbul’a veda etmesinin de kalan son tanıklarındandır.

11 Kasım 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi doğal olarak Scognamillo’nun ailesine de darbe indirmiştir. İktidardakiler, Gayrimüslimleri bu vergiyle tamamen saf dışı etmek istemişlerdir. Bu tasfiye 6 Eylül 1955 Salı olaylarıyla tamamlanmıştır.

Hürriyet Gazetesi yazarı Emel Armutçu’nun İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan ve Giovanni Scognamillo’yla yaptığı nehir söyleşi “Bir Levanten Şövalye”nin bir bölümünden Giovanni Scognamillo’nun eniştesinin evini Varlık Vergisi’nden dolayı nasıl kaybettiğini öğreniriz. (Sayfa: 42 – 43)

Giovanni Scognamillo, en az 91 masum insanın öldürüldüğü, 7.500 işyerine, 177 ibadethaneye ve mezarlıklara saldırıların düzenlendiği 9 Kasım 1938 Çarşamba’yı, 10 Kasım Perşembe’ye bağlayan gece Almanların Yahudilere karşı düzenledikleri saldırıların (“Cam Kırıkları Gecesi / Kristallnacht”) tüm gayri müslimlere yöneltilmiş bir benzeri olan “organize suç dalgası” 6 Eylül 1955 Salı gecesini Kallavi Sokak’ta / Beyoğlu’nda yaşamıştır. O akşam ve o gece ellerinde önceden hazırlanmış listeler bulunan saldırganlar, önceden işaretlenmiş evlerdeki, işyerlerindeki ve ibadethanelerdeki gayrimüslimlere karşı terör estirmişlerdir. Gayrimüslimlerin Türkiye’deki tasfiyesini sağlayan ve Türkiye’deki kültür hayatını çölleştiren en önemli ikinci olaydır bu.

Giovanni Scognamillo da bu devasa olayları konu aldığını iddia eden “Güz Sancısı” adlı sinema filminin gerçeğin yanına bile yanaşamadığını söylemektedir.

1948’de İsrail’in kurulmasıyla Türkiye’den de buraya göçler olmuş ve Beyoğlu havuzunun suyu tamamen değişmeye başlamıştır. 1960’larda Rumlar da Türkiye’den sürgün edilerek bu süreç hızlandırılır.

Giovanni Scognamillo, 1948’den bu yana sinema üzerine yabancı dillerde, 1961’den başlayarak da doğrudan Türkçe yazmaya başladı. Sinema, bilim kurgu, korku, fantastik edebiyat, Türkiye, Türkler, İstanbul, Beyoğlu, vampirler başlıca konularıydı ve kimi yıllar dört yeni kitabı okurla buluştu. Başka bir ülkede olsa sponsorları olabilirdi. Kitaplarının satış geliriyle krallar gibi yaşardı ve her türlü imkâna sahip olurdu. Ancak Türkiye’de çok üretken, kitapları çok satan yazarların bile yazdıklarıyla orta halli bir yaşam sürdürmesi bugüne kadar pek mümkün olmadı, olamadı, ne yazık ki.

Giovanni Scognamillo, delikanlılık döneminde bir ara ruh hekimi olmak istedi ve günlük hayatını sürdürebilmek için kitapevi işletmekten bankacılığa (1951 – 65 arası) kadar çeşitli işlerde çalıştı. Çalıştığı şirketlerden biri sinema salonlarına reklâm filmi dağıtımı yapıyordu. Ailesinde en iyi derecede Türkçeye sahip olan babası da uzun yıllar Türkiye’deki film ve sinema sektöründe çalışmıştı.

Giovanni Scognamillo, ebeveynlerine karşı her zaman iyi bir evlât oldu ve her zaman onlara karşı vazifelerini yerine getirdi. Babası felç geçirdikten sonra 21 Ağustos 1969’da akciğer kanserinden vefat etmişti. 1970’li yıllardaysa hasta annesine bakabilmek için işinden ayrılarak kendini ona adayacaktı. Kasım 1978’de vefat eden annesi hastalığının son döneminde oğlunu bile tanımaz olmuştu.

Hitler ile Stalin’in “dünyanın en ünlü vampirleri” olduğu, dünya egemenliği için savaşa tutuştuğu ve tam 73 milyon insanın ölümüne neden olduğu” yıllarda ergenliğini yaşayan Giovanni Scognamillo hayatı boyunca kan emicilere ilgi duydu, onlar üzerine okudu ve yazdı. Çünkü ona göre insanlar kan emiciler ve kanı emilenler olarak ikiye ayrılıyordu.

Giovanni Scognamillo, Ekim 1987’den bu yana da felç rahatsızlığına karşı mücadele vermektedir.

Bu satırlar yazıldığında Giovanni Scognamillo’nun hayattaki en büyük destekleri Atina’daki evini kapatarak babasının yanına taşınan kızı Sandra ve asistanı Nalan Söylemez’dir.

Yakından Tanıyanlar Giovanni Scognamillo’yu Anlatıyor:

Ersin Pertan: “Ben Giovanni Scognamillo ile tanıştığımda sene 1970’di. Yeni Melek Sineması’nın orada Fida Film’le aynı işi yapan, sinema salonlarına reklâm filmi dağıtan Sinemareklâm Şirketi vardı. Scognamillo’yla oradaki bürosunda tanışmıştım. Eşim Annie’yle Giovanni daha önceden tanışmışlardı. Benim Giovanni’yle tanışmam Annie’nin vasıtasıyla oldu. Hepimizin müşterek sevdiği bir konu vardı: Sinema. Oradan dostluğumuz ilerledi.

Giovanni ile arkadaşlık ediyorduk. Ben o zamanlar sinema yazıları yazmaya başlamak istiyordum. İlk yazım, Karagöz ve Türk Sineması başlıklı bir incelemeydi. Onu ilk olarak Giovanni’ye okuttum. Giovanni okudu ve eleştirdi. Sonrasında da “Bu yazıyı basacak bir dergi düşün” deyince o bana bir cesaret verdi. Yazıyı o zamanın ağırlıklı sanat dergilerinden Yeni Dergi’ye verdik. Böylece Giovanni sinema hakkında yazılar yazmaya başlamama vesile oldu ve beni cesaretlendirdi. 70’li yıllarda sinema hakkında başka yazılar da yazdım. Yedinci Sanat Dergisi’nde çalıştım. İnceleme yazıları yazdım ve bu yazıların başlamasında Giovanni hep vesile oldu.

Giovanni’nin yazılarından etkilendim. Türkiye’de o dönemde film eleştirilerinde üç yazar yani Giovanni Scognamillo, Tuncan Okan ve Semih Tuğrul dışındakilerde çok sık rastlanan şöyle bir durum vardı: Bir filme objektif yaklaşamıyorlardı. Daha çok filmlere amigo gibi yaklaşıyorlardı. Yani kendi desteklediği, tuttuğu bir yönetmenin başarısız bir filmi gelse de o filmde cevher arama çabası vardı. 70’li yıllarda özellikle sol eğilimli eleştirmenler ve sağ eğilimli eleştirmenler filmlere devamlı taraftar mantığıyla yaklaşmaktaydılar. Ben de Annie’de kariyerimizde gerek yazarken, gerekse de yönetirken herhangi bir kampın içerinde yer almadık. Almak da istemedik ve bu kamplardan destek görmek beklentisi içinde de olmadık. O yüzden de ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadık. Ben sinema yazısı yazarken Giovanni’nin sağ duyulu, sağlıklı ve objektif yaklaşımından etkilendim. Scognamillo, filmin değeri üzerine analizler yaparken film solcuysa solculuğundan etkilenmeyerek, sağcıysa sağcılığından etkilenmeyerek ele alır. Giovanni’nin film eleştirmenliğinden etkilendiysem, ancak her konu üzerinde doğru bulduğunu yazma eğiliminde olduğu için etkilenmişimdir. Scognamillo, daha sonra biz film yaptığımızda bizim filmlerimizi de eleştirdi. Hiçbir şekilde arkadaşlığımızı göze almadan, tamamen kendi bildiği ve inandığı yaklaşımla değerlendirdiğini gördük. Bunu sadece bana değil daha başka yönetmenlere de yaptığını gördük. Çok yakın arkadaşı olan yönetmenlerin de filmlerini eleştirirken işe arkadaşlığını katmadı.

Biz Annie ile 1990’da “Kurt Kanunu”nu çekmeye başladığımızda Giovanni’ye rol teklif etmek aklımızdan geçmedi. Oysa geçmeliydi. Çünkü onunla zaten iki kısa film (“Mavi Sakal” ve “Sanrı”) yapmıştık ve onlarda başrol oynamıştı.Giovanni “İstanbul Kanatlarımın Altında” ve “Karanlık Sular” gibi filmlerde roller alınca, biraz kıskandım mı diyeyim; kendime kızdım mı diyeyim… İkisi arasında bir duyguyla ilk fırsatta Giovanni’ye diğer filmlerden daha ağırlıklı bir şekilde rol vermeye karar verdim. ”Kuşatma Altında Aşk”, tabii o dönem için çok da farklı bir konuydu. Daha evvel Türk Sineması’nda İstanbul’un fethine hiç Bizanslılar’ın gözünden bakılmamıştı. Giovanni’nin görüşleri de bizim için tabii ki önemliydi. Derken onun gerçekten yaşamış bir karakteri canlandırmasını istedik. ”Kuşatma Altında Aşk”ta İmparator Konstantinos’un sağ kolu olan bir bilim adamını canlandırdı Giovanni.”

Annie Geelmuyden Pertan: “Büyükada’dan çocukluk arkadaşım Ali Dilber beni Burgazada’lı Halit Refiğ’le tanıştırdı. Toplantılarımız olurdu ve bir toplantıda Halit Refiğ’in Akyol Sokak’taki evinde Giovanni ile tanıştık. Giovanni ile aslında çok ortak noktalarımız vardı. Çünkü ikimiz de yabancı uyrukluyuz. İkimiz de Beyoğlu’nda büyüdük. İkimiz de edebiyattan hoşlanıyoruz. İkimiz de korku edebiyatından hoşlanıyoruz. Oradan da bir arkadaşlığımız olmuştu. O dönem daha filmlerde çalışmamıştım ama filmlerle ilgileniyordum. Giovanni’yle arkadaşlığımız ilerleyince onu Ersin’le tanıştırdım. Hep beraber buluşup sinema konuşurduk. Sevdiğimiz konulardan bahsederdik. Bir yerlere giderdik. Beraber gazinolara bile gittik. Feyzi Tuna ile birlikte zaman zaman Scognamillo’nun evine giderdim. O zamanlar Giovanni’nin annesiyle de tanışmıştım.

Sanıyorum ki her arkadaşlık bir alışveriştir. Vermek var, almak var. Tabii ki ben Giovanni’den çok şey aldım. Meselâ ben Edgar Allan Poe’yu biliyordum ama Lovercraft’ı bilmiyordum ve bana ilk Lovercraft kitaplarını Giovanni verdi. Eminim ki o da benim arkadaşlığımdan da çok şey aldı.”

Halit Refiğ: “Her vesile ile tekrarlıyorum, Beyoğlu’nu en iyi şekilde iki gayrimüslim anlatmıştır. İlki Said N. Duhani’ydi. İkincisi Giovanni Scognamillo’dur. Onların anlattıkları Beyoğlu ortadan kalktığına göre bir başka anlatıcının çıkması ise artık pek mümkün görülmemektedir.

Giovanni Scognamillo’yu anılarını yazmak için teşvik ederken onun çocukluk dünyasının, anasının, babasının ailelerini, içinde büyüdüğü çevrenin özelliklerini anlatmasını istiyordum. İstanbul’un Türk ve Müslüman asıllı olmayan cemaatlerinin özelliklerini, bu toplumdaki yerlerini ve işlevlerini, o dünyanın içinde yetişmiş Giovanni Scognamillo’dan daha açık sözlü, nesnel ve gerçekçi bir biçimde ifade edebilecek bir başka kimseyi tanımadığım inancındayım. Onunla bu konuyu ilk konuştuğumuz zamanlar henüz Beyoğlu’nu kurtarma ya da yeniden yaşatma hareketleri yoktu. Evet bu moda çıkmasaydı Scognamillo’nun kitabının basılması ve ilgi toplaması da belki zor olurdu.

Said N. Duhani ile Giovanni Scognamillo’dan başka birçok kimse Pera – Beyoğlu üzerine yazdı. İstanbul’u ziyaret eden yabancılar, Beyoğlu’nda gezinen, hatta oturmakta olan bizim vatandaşlar… Belki meselenin ruhunu onların hiçbirinin Duhani ve Scognamillo gibi esasından yakaladığı söylenemezse de her birinde gerçekten parçaların bulunduğu kuşkusuzdur.”

6 – 7 Eylül gecesi İstanbul’daydım. Kore Savaşı’ndan yeni dönmüştüm. Beyoğlu’nun nasıl tahrip edildiğini şaşkınlık ve dehşet içinde izledim. Savaşan taraflar arasında dört defa el değiştiren Seoul’de bile böylesine bir yıkım ve yağma olduğunu sanmıyorum. Evet o gece İstanbul tarihinde bir dönüm noktasıydı. Belki de o gece yaşanan 29 Mayıs 1453 Salı gününden bu yana en keskin dönemeçti. Hoşgörünün ve güven içinde birlikte yaşama ülküsünün sonu.

Benim Beyoğlu’nu yakından tanıyışım o geceden sonradır. Beyoğlu’nu en iyi tanımış, en iyi anlatmış kimseleri de o tarihten sonra tanıdım. Giovanni’yle 1959 yılında Baylan’da tanıştık. Metin Erksan, Atilla İlhan, Kemal Tahir ve Giovanni Scognamillo ile Beyoğlu’nun o sözü çok edilen Baylan Pastahanesi’nde ilk olarak bir araya geldik.

Gerçek bir Beyoğlu’lu olan Giovanni Scognamillo’nun çok doğru bir şekilde belirttiği gibi Beyoğlu’nu ortaya çıkaran şartlar kaybolduğunda o semtin geleneksel özelliklerinin de ortadan kalkması kaçınılmaz bir durumdu.

1964’te gösterime sunulan ve şu anda kayıp olan “Şehrazat” adlı filmimi Giovanni kadar ana hatlarıyla, temel özellikleriyle yakalayıp, kavrayıp yazan olmadı. Daha sonra, ileriki tarihlerde sinemada seks, erotizm konuları ayrı bir ilgi kazandığında bu konularda yazılar yazıldı, neşredildi, “Şehrazat”ı bu alanda bir öncü, klâsik olarak nitelediler. Ama hepsi Giovanni’nin etkisi altında, onu referans göstererek ya da göstermeden.

Giovanni’yle ilgili bir başka anektodum: Yıl 1977. Amerikadaydım. Orada Türkiye’de eserlerini hiç tanımadığım August Derleth (1909 – 1971) adında müthiş bir yazar keşfettim. Onun “The Intercessors – Araya Girenler” adlı eserini uyarlamaya karar verdim.O sırada Wisconsin Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydim. Bu eseri uyarlamak istediğimi söyledim, onlar da beğendiler. Ancak üniversite yetkilileri eserin telif haklarının kimde olduğunu bulamadı. Bu sıralarda İstanbul’daki Giovanni Scognamillo’ya durumu anlatan bir mektup yazdım. Üniversitenin bulamadığı bilgiyi Giovanni’nin mektubuma cevap olarak yazdığı mektuptan öğrendim. Giovanni’nin sayesinde yazarın telif haklarının kimde olduğunu bulabildik. Yazarın memleketi Amerika’da telif haklarının kimde olduğu araştırılıyor, Giovanni İstanbul’dan adres veriyor.

Aylin Ünal: “’Beyoğlu adlı bir kız’ der Giovanni Scognamillo, aşık olduğu kadını anlatırken. Kendisi de aslında Beyoğlu gibidir. Sayısız insanın hayatına tanıklık ederken, bir o kadar coşkuyu ve acıyı içinde barındırır. Buna rağmen çoğu zaman da suskun kalır. Giovanni’yi anlatmak Beyoğlu’ndan bahsetmeye benzer.”

Metin Demirhan: “Giovanni, çok az sayıda olan harika insanlardan birisidir. Sadece yazar olarak değil. Benim için Giovanni aynı zamanda bir düşünür, felsefeci. Benim sanata, edebiyata bakışımı belirleyen önemli insanların başında geliyor. Onunla oyuncaklara bile bakışım değişti. Ben çizgi romanları onunla daha çok sevdim. Edebiyatı daha çok sevdim.”

Türker İnanoğlu: “Giovanni, sinemalarda büyüdüğü, sinemalarda yetiştiği için tam bir sinemacı ve filmci oldu. Dünya sinemasını çok iyi bilen biriydi. Örneğin 1956’da çekilmiş bir X filmi kameramanına kadar, oyuncusuna kadar takip eden, bilen kişiliği vardı. Bir defa her şeyden önce Giovanni tam bir entelektüeldir. Çok okumuştur. Filozoftur. Kimsenin arkasından konuşmayan, içine kapanık, dedikodu yapmayan tamamen kendine kapalı, tamamen kendini okumaya vermiş bir kişi. Bu özellikleri tabii hemen yaklaşınca fark ediliyor. Fark ettikten sonra da etki altında kalıyorsunuz zaten. Kendisi bilgiyi düşünen kişi. Bana kalırsa günümüzde artık nesli tükenenlerden bir tanesi.

İlerleyen seneler içinde Giovanni’nin benim hayatımda çok önemli bir yeri oldu. Benim hem en yakın arkadaşım oldu, hem iş arkadaşım oldu, hem de sırdaşım oldu. Benim çevremde sağ kollarımdan birisi oldu Giovanni.”

Sandra Scognamillo: “Beklediğim gibi bir baba. Bunu söyleyeyim. Bu her şeyi açıklıyor.”

Rekin Teksoy: “Benim de dostlarımdan biri Giovanni’dir. Kişi, görüş birliğine vardığı insanlarla dostluk kurar. Yani onunla ortak bir ilgi alanım da var: Sinema. Herkesle böyle ortak bir ilgi alanım yok. Ve tabii zaman da çok önemlidir dostluklarda. Çok kişi vardı ama çoğunun fikirleri zamanla değişti. Giovanni ise tanıdığım zaman nasılsa hâlâ aynı. Çok şeyler yaptı, o ayrı. Fakat aynı kişi. Hiç değişmedi. Ben de değiştiğimi zannetmiyorum. Bunun için bugüne kadar Giovanni benim değişmez dostum haline geldi. Eğer ben bir sinema yarışmasına jüri üyesi olsam gözüm kapalı yerimi Giovanni’ye terk edebilirim. O bir fenomen!”

Nalan Söylemez: “Giovanni gibi bir dostum olduğu için çok şanslıyım. Kısaca bu dostluğu tanımlamak gerekirse, aslında ikimiz de ışıklı bir sahnede gibiyiz. Giovanni, Chaplin’i, bense büyümeye çalışan küçük bir kızı oynuyorum.”

(17 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

18 Şubat 2011 Haftası

“Zoraki Kral”, babasının ölümü ve ağabeyinin tahttan -mecburen- feragat etmesiyle, kısa sürede, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” tacını, hem de ikinci büyük savaşın yaklaştığı bir dönemde takmak zorunda kalan (1937) VI. George’un (1895 – 1952) önemli engeli olan kekemeliğinin, Avustralyalı bir üstat tarafından tedavi edilmesi süreci… Ve aslında bu sürecin dramatik bölümleri aracılığıyla, emperyalizmin tepe noktasındaki soylu erkin içine bir psikolojik bakış. Bugün demokrasinin seçkin üyesi olan ülkenin sınıfsal kodlarına ilişkin bir irdeleme. Lezzetli bir film: Hem metninin kıvrımları içinde dolaşmak, hem oyuncuların -fiziksel bukalemunlukları başta- karakterlerinin içine nüfuz edişlerini izlemek, hem de dönemi aynen canlandıran yapım ve kostüm tasarımlarına parmak ısırmak isteyen sinema âşıkları için.

“Yeşil Yaban Arısı”, bir radyo tiplemesi olarak başlayıp çizgi romana / televizyon dizisine dönüşen serüvenin, gazete sahibi genç zengin Britt Reid ile şoförü, yardımcısı, aslında ‘her şeyi’ olan Kato’nun, zeki sekreter Lenore’un yardımlarıyla, kentin kötü adamıyla bölge savcısının işbirliğini çökertmeleri bölümü… Süper kahraman kalıplarını kırıp insani zaaflara yer açan Michel Gondry’nin mizahi bakışının farklı kıldığı film. Bir reklâm için kullanılan ‘Matrix zamanı’nın babası olan yönetmenin, ilk kez karşımıza çıkan bir estetikle buluşturduğu dövüş sahnelerinin (Kato – Vision) etkisini 3D marifetiyle katladığı harika bir seyirlik. İsteyenler -şu sıralar pek yabancısı olduğumuz- gazetecilik ahlâkı üzerine düşünme fırsatı da bulabilirler.

“127 Saat”, Utah, Moab yakınlarında tamamıyla izole bir kanyonda sağ elini büyük kaya parçasına sıkıştırarak kapana kısılan genç dağcının, filme adını veren süre boyunca anılarının çıkageldiği sanrıları, seçimleri, bencillikleri, düşleri eşliğinde umutsuzca kurtulmaya çalışmasının gerçek hikâyesi. Dar bir alana sabitlenmiş karakterin içine düştüğü beyhudeliğin, bilinç ve giderek bilinçaltı çevresine ördüğü ‘tehlikelerin’ kusursuzca yansıtılmış görsel / işitsel karşılıkları, Danny Boyle (“Slumdog Millionaire”) damgalı. “Küçük bir öyküden sinemada ustalığın tanımına ulaşmak ne demektir” sorusunun seçkin bir örneği.

(16 Şubat 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Ve Tanrı Kadını Yarattı: Lavinia Longhi

Bir zamanlar onlarca defa Ses Dergisi’ne kapak olan efsanevi oyuncu Claudia Cardinale’ye 09 – 14 Ekim 2010 tarihleri arasında düzenlenen 47. Antalya Film Festivali’nde kadın oyuncu ödülünü kazandıran “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica” adlı sinema filminin güzeller güzeli afeti Lavinia Longhi, Monica Bellucci’yle lezbiyen (eşcinsel) sevişme sahnesinde rol aldığı “Sanguepazzo” adlı filmle dünya çapında tanınıyor… “Sanguepazzo”nun ilk gösterimi 14 – 25 Mayıs 2008 tarihleri arasında düzenlenen 61. Cannes Film Festivali’nde (Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” adlı filminin en iyi yönetmen ödülüne lâyık bulunduğu ve büyük ödül Altın Palmiye için yarıştığı) yapılmıştı…

Yarı İtalyan, yarı Karadağlı (Balkanlı) bir melez olan Lavinia Longhi, 1.71 boyunda… Siyah saçlı… Ela gözlü… Bisiklete biniyor, yüzüyor, basketbol oynuyor ve sörf yapıyor… Akıcı İtalyanca, Sırpça, Hırvatça, İngilizce konuşabiliyor… İyi derecede Fransızca biliyor… Lavinia Longhi, “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın setinde birkaç da Türkçe sözcük öğrenmiş…

Yönetmen ve senaryo yazarı Ali İlhan’ın dört yılını verdiği ”Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın Türk oyuncularıysa İtalyanca bilmediklerinden filmde İtalyanca diyaloglarını ezberleyerek oynadılar… “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın baş erkek oyuncusu İsmail Hacıoğlu, İtalyanca ve İngilizce bilmediğinden sevişme sahnesi çevirdiği Lavinia Longhi’yle de aracısız konuşma olanağı bulamamış! “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın setinde Lavinia Longhi ve İsmail Hacıoğlu çevirmen aracılığıyla konuşabilmişler…

Kuzey İtalya’da yaşayan (Milano’dan Roma’ya taşındı) Lavinia Longhi, “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”da canlandırdığı Sicilyalı Valentina karakterini daha inandırıcı canlandırabilmek için Güney İtalyalılar gibi konuşmayı da öğrenmiş…

Lavinia Longhi, 1960’lı yıllarda üç filminde oynattığı, yakın dönemde dört Oscar ödülü kazanan Clint Eastwood’u üne kavuşturan adam, Spagetti Westernlerin ünlü yönetmeni Sergio Leone (1929 – 1989) üzerine bir tez hazırlamış…

Unutmadan belirtelim: “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın yönetmeni ve senaryo yazarı Ali İlhan’da fanatik bir Sergio Leone hayranı…

Lavinia Longhi, Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın’ın bir filminde rol almayı çok arzuluyor.

“Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”, Pinema Filmcilik (Pamir Demirtaş) dağıtımıyla 18 Şubat’ta Türkiye sinemalarında gösterilmeye başlanacak.

“Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın künyesi:

Yapım Şirketi: Ares Media
Yapımcı: Can Arca, Elvan Albayrak Arca
Senaryo: Ali İlhan
Yönetmen: Ali İlhan
Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan
Uygulayıcı Yapımcı: Gökhan Tuncel
Genel Koordinatör: Deniz Oktar
Süre: 110 dakika.
Müzik: Orhan Şallıel
Oyuncular: Claudia Cardinale (Sinyora Enrica), İsmail Hacıoğlu (Ekin), Lavinia Longhi (Valentina), Teoman Kumbaracıbaşı (Giovanni), Nilay Cennetkuşu (Maria), Fahriye Evcen (Sinyora Enrica’nın Gençliği), Bedia Ener (Meraklı Komşu), Galip Erdal (Postacı), Murat Karasu (Ekin’in Babası).
Konuk Oyuncu: Acun Ilıcalı.

“Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın konusu:

Yıllar önce, başka bir kadın uğruna evini, karısını ve oğlunu terk eden kocasının çekip gitmesinden sonra hiçbir erkeği kapısından içeri sokmayan, oğlunu da yatılı bir okula göndererek başından atan Sinyora Enrica (yaşlılığı: Claudia Cardinale, gençliği: Fahriye Evcen), İtalya, Rimini’deki evindeki boş odaları kız öğrencilere kiralamakta, ek iş olarak da hem terzilik yapmakta, hem de bir pazarda çalışmaktadır.

Yıllarca bozmadığı bu kuralı (evine erkek kiracı kabûl etmeme kuralını) yağmurlu bir gecede, adından dolayı kız zannedilerek kendisine kiracı / pansiyoner olarak yollanan Türk öğrenci Ekin (İsmail Hacıoğlu) için bozacaktır. Önceleri evinin kapılarını bu yabancı delikanlıya açmaktan hiç memnun olmayan Sinyora Enrica, bir süre sonra yıllarca kilitli tuttuğu kalbini de bu Türk gencine açacaktır. Filmin oyuncularından Giovanni rolündeki Teoman Kumbaracıbaşı’ysa Sinyora Enrica’nın oğlu ve babası henüz çok küçük yaşlarda onu terk ettiği için sorunları olan bir kişiliktir. Çalışmak istemeyen ve kazık kadar olmasına rağmen anne parası yemek isteyen Giovanni’nin Sinyora Enrica’ya karşı haksız ve acımasız davranışları Ekin’de talihsiz yaşlı kadına karşı bir koruma duygusu geliştirecek ve böylece ikisinin arasında bir gönül bağı, bir yakınlaşma oluşacaktır. İtalyanca öğrenmek için bu ülkeye gelen Ekin için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hayatı kökten ve geri dönülemez bir değişime uğrayacaktır.

(15 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Ali İlhan’ın En Büyük Hayali Robert De Niro’yu Yönetmek

Şu sıralar ikinci filmi “Cips, Cola ve Özel” üzerinde çalışan yönetmen ve senaryo yazarı Ali İlhan (08 Ocak 1980 İstanbul doğumlu) ile konuştuk…

Ali İlhan,Claudia Cardinale’ye Antalya Film Festivali’nde kadın oyuncu ödülünü kazandıran “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak” için “İnsanlar iyi bir film izlemeye hazır olsunlar,” diyor.

Ali İlhan Kendisini Anlatıyor:

“Ali İlhan babasının yaptığı kukla filmler ve çizgi romanlarla büyümüş, 1980′lerde doğmanın kendisine verilmiş en büyük sermaye olduğuna inanan bir hayalperest… Sinema’nın büyüsüne babasının onu ilk götürdüğü film olan Süperman’i beyazperde’de uçarken görmesiyle inanmış… Ve o andan itibaren o sinemadan hiç çıkmak istememiş bir çocuk hâlâ kendisi…”

“Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”

Dünya Sinemasının en büyük yıldızlarından Claudia Cardinale’nin başrollerden birini üstlendiği “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ta İsmail Hacıoğlu diğer başrol oyuncusu… Fahriye Evcen ise (“Yaprak Dökümü” TV dizisinin Nejla’sı) “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ta Cardinale’nin canlandırdığı Sinyora Enrica’nın gençliğini canlandırıyor… “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ın konuk oyuncusuysa TV yıldızı Acun Ilıcalı…

Bir Sinema Efsanesi: Claudia Cardinale

Yönetmen Ali İlhan’ın bu ilk filminde 1963’te Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi kazanan, “Leopar”da Burt Lancaster ve Alain Delon ile birlikte rol aldığında dünyanın en güzel kadın oyuncularından biri olarak kabûl edilen Claudia Cardinale (1938 doğumlu) başrolleri İsmail Hacıoğlu ile paylaşıyor… Kendini uzun yıllardır hayvan hakları için mücadeleye adayan emekli Fransız oyuncu Brigitte Bardot’un yakın arkadaşı olan Claudia Cardinale bir zamanlar Sophia Loren’e (1934 doğumlu) rakipti. Dünya sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran pek çok yönetmenle çalışma fırsatını yakalayan Cardinale’nin zengin ve tüm oyuncuların rüyalarına girebilecek filmografisinde, Luchino Visconti’nin “Rocco ve Kardeşleri”(1960), Federico Fellini’nin “Sekizbuçuk”u (1963), Blake Edwards’ın “The Pink Panther – Pembe Panter”i(1963), Sergio Leone’nin “Once Upon a Time in the West – Batı’da Kan Var”ı (1968), Franco Zeffireli’nin “Jesus of Nazareth – Nasıralı İsa”sı (1977), Liliana Cavani’nin “La pelle – İnsan Derisi / Teni” (1981), Werner Herzog’un “Fitzcarraldo”su (1982), Marco Bellocchio’nun “4. Henry”si (1984) ve Osmanlı Ordusu’na bağlı Kürt – Türk askerlerin göçe zorlanmış Ermeni kafilelerini çölde kılıçtan geçirdiği bir sahnenin de yer aldığı “Mayrig – Anne” (1993; Yönetmen: Henri Verneuil) adlı Fransız TV dizisi de bulunuyor.

* Hakan Sonok: İtalyan sineması 1974 ile 2008 arasında kurucu babalarını büyük ölçüde yitirdi: Pietro Germi (1974), Vittorio De Sica (1974), Pier Paolo Pasolini (1975), Luchino Visconti (1976), Roberto Rossellini (1977), Elio Petri (1982), Sergio Leone (1989), Federico Fellini (1993), Franco Brusati (1993), Gillo Pontecorvo (2006), Michelangelo Antonioni (2007) ve Dino Risi (2008)… Üstelik bu ustaların yerinin hiçbir şekilde doldurulamadığı görülüyor. Ne dersiniz?

* Ali İlhan: Onların dönemi gerçek sinemanın var olmaya başladığı ve sinema gramerinin yavaş yavaş yaratıldığı bir dönemdi. Elbette günümüzde teknolojinin gelişmesiyle sinema bir çok olmazı olabilir kıldı, ama o zamanın olanaksızlıkları bence yönetmenleri daha yaratıcı kılıyordu. Ve onlar farkında olmasalar da muhteşem bir estetiğe sahiplerdi. Siyah beyaz sinema… Yavan, çiğ bir renkli filmdense siyah beyaz bir film her zaman daha büyülüdür. Çünkü siyah beyazın kendine has bir estetiği vardır.

MTV ile büyüyen bir jenerasyonun bu büyük ustaları ne kadar anladığı tartışılır. Şimdinin seyircisi “Bir Zamanlar Amerika” ya da “Bisiklet Hırsızları”nı izlese aynı töleransı (hoşgörüyü) gösterir mi bu bir soru işareti.

Yeni kuşak sinemada gerek Hollywood, gerek Avrupa ya da Türk Sineması’nda çok yetenekli yönetmenler var. Bence asıl soru bu yönetmenler gelecekte böyle bir sorunun öznesi olabilecekler mi?

* Hakan Sonok: Francesco Rosi (1922 doğumlu), Franco Zeffirelli (1923 doğumlu), Lina Wertmüller (1926 doğumlu), Ettore Scola (1931 doğumlu), Liliana Cavani (1933 doğumlu), Bernardo Bertolucci (1940 doğumlu), Gabriele Salvatores (1950 doğumlu), Roberto Benigni (1952 doğumlu), Giuseppe Tornatore (1956 doğumlu) yaşayan İtalyan film ustalarından bazıları… Ancak yaşayan ustaların sanki soluğu ve enerjisi tükenmiş görünüyor… Gabriele Muccino (1967 doğumlu) ise Hollywood’u tercih etti. Bu İtalyan sinemasının çöküşü değil mi? Değilse nedir?

* Ali İlhan: Evet son dönem İtalyan Sineması kendini tekrarlayan bir döneme girdi. Hayat Güzeldir ve Malena’dan sonra hatırı sayılır, en azından dünya çapında bir iş yapıldığını söylemek çok zor. Yoksa örneğin Giuseppe Tornatore hâlâ çok güzel filmler çekmeye devam ediyor. Buna bir çöküş değil de duraklama dönemi diyelim. Bu dönemi İtalyan Sineması 1970’lerde de yaşadı. Sektördeki bir çok insanın işsiz kaldığı bir dönem vardır.

* Hakan Sonok: Lina Wertmüller “Rocky”nin en iyi film Oscar’ını kazandığı yıl “Seven Beauties” adlı filmiyle Oscar ödülüne aday gösterilen dünyadaki ilk kadın film yönetmeni olmayı başardı. Hatta bu filmiyle hem senaryo yazarı hem yönetmen dalında Oscar ödülüne aday gösterildi. Sizce, bu büyük çıkışın arkası nedense gelmedi, gelemedi?

* Ali İlhan: Öncelikle Rocky, yani ilk Rocky cidden çok iyi bir filmdir. Bir çok klişe Hollywood filminin aksine o dönemin mutlu sonla bitmeyen yegâne filmidir. Devam filmleri için bir şey diyemeyeceğim ama kimyasıyla gerçekten çok özel bir filmdir Rocky.

Lina Wermüller’e gelecek olursak bildiğim kadarıyla kendisi hâlâ film çekiyor. Neden Sofia Coppola gibi uluslararası bir başarı yakalayamadı sorusunun cevabını bence kendisi vermeli.

Bir de sinemadaki başarı çok göreceli bir kavramdır. Ben bir çok oyuncu ve yönetmen tanıyorum ki hâlâ Oscar ödülleri yok. Daha düne kadar dünyanın en büyük kompozitörü Ennio Morricone’nin dahi Oscar’ı yoktu. Ama bu onun Cinema Paradiso veya Bir Zamanlar Amerika gibi efsane filmlerin müziğini yaptığı gerçeğini değiştirir mi?

* Hakan Sonok: “Lawrence of Arabia”da ilk oyuncu tercihi Peter O’Toole değil Marlon Brando’ydu. Brando kabûl etmeyince rol O’Toole’un oldu. David Lean’ın gerçekleştiremediği “Mahatma Gandhi” filmini Richard Attenborough yapabildi. Metin Erksan Türkan Şoray ile Ayhan Işık’ı “Susuz Yaz”da oynamaya ikna edemedi. Sophia Loren’de, Sinyora Enrica için ilk tercihinizmiş?

* Ali İlhan: Evet ilk iki tercihimden biriydi. Sophia Loren rolü çok istemesine rağmen aynı dönemde Fellini’nin 8 ½ filminin yeni versiyonu olan “Nine – Dokuz” filminde oynayacağından çekim takvimi konusunda anlaşamadık.

Dolayısıyla benim gönül olarak daha çok istediğim Claudia Cardinale’yle iletişim kurduk. Yapımcılarım Can ve Elvan Arca bu konuda çok başarılı bir iletişim kurdular. Sanırım Türkiye’de bir çok yapımcının cesaret bile edemeyeceği bir işe soyundular… Bence iyi ki Sophia Loren olmamış.

* Hakan Sonok: Oscar ödülü kazanan “Amarcord – Hatırlıyorum”u Federico Fellini doğduğu yer olan Rimini’de çekmişti. Siz de 2007’de Rimini’ye yerleştiniz ve çekimlerine Ekim 2009 sonunda başlanan filminizde Rimini’yi mekân olarak kullandınız. Filminizdeki bir sahnede “Amarcord” TV ekranında beliriyor. Yine Enrica karakteri Fellini’nin “Amarcord”undaki rolü nasıl kaçırdığını anlatıyor ve Fellini’den kendisine yolladığı bir şişe şarabı titizlikle saklıyor. Fellini “Satyricon” adlı filminde İlhan Mimaroğlu’nun müziğini de kullanmıştı. Filminiz Fellini’ye bir saygı duruş mu?

* Ali İlhan: Bir çok kişi bilmez ama Fellini’nin Tatlı Hayat filmi de bir Türk dansözün gazetede çıkan haberlerinden esinlenilerek yazılmış bir filmdir. Veya Amarcord’un Gradisca rolünü oynayan Magie Noel aslında İzmir doğumludur ve 9 yaşına kadar İzmir’de yaşamıştır. Amarcord’un Grand Hotel sahnesinde otele gelen Türklerden ve onların kurduğu harem sahnesinden hiç bahsetmiyorum bile.

Fellini’nin filmlerinde bir şekilde hep Türkler olmuştur zaten. Benim filmimde neden Fellini ve Riminililer olmasın?

Filmim bilinçli olarak yapılmasa da aslında dünyanın en büyük yönetmenlerinden Federico Fellini ve onun kenti Rimini’ye bir sevgi duruşudur. Saygıdan daha çok.

Fellini’nin kenti Rimini’nin bana şans getirdiği bir gerçek. Bu yüzden Fellini ve Rimini’ye büyük bir tutkuyla bağlıyım.

* Hakan Sonok: “Hamam”da Bir İtalyan delikanlıya Teyzesinden miras olarak hamam kalır. Burada da Enrica İtalyanca, dans, belki de hayatı ve kız tavlamayı öğrettiği Ekin’e miras bırakıyor. Bu benzerliğe ne gerek vardı?

* Ali İlhan: Benim filmimde bırakılan bir ev ve miras var ama film bunun üzerine kurulu değil. Hamam’da ise film tamamen miras kalan bir hamam üzerine. Bende ise sadece ufak bir ayrıntı olarak kalıyor miras. Hikâyeyi gelecekten geçmişe taşımak için. Hamam filmine gelene kadar yüzlerce film var temasında miras hikâyesi olan.

* Hakan Sonok: Enrica’nın artık 30 yaşına gelmiş, alkol bağımlısı olmuş, çalışmak istemeyen, düzenli bir ilişkisi olmayan oğlu parçalanmış bir ailenin kurbanı değil mi? Babası da, annesi de ona sırtını çevirmiş. Devamlı itilmiş – kakılmış ve kaybeden olmuş. Enrica boşanınca oğlunu yatıla okula yollayarak onu yanından uzaklaştırmış, sürgüne yollayarak cezalandırmış! Ancak siz filminiz için yarattığınız karakter Ekin’den yana taraf tutuyor gibisiniz. İki amcası tarafından paylaşılamayan çok şanslı Ekin’e Enrica’da oğluna göstermediği şefkâti gösteriyor. Bir çeşit anne oğul oluyorlar. Enrica, Ekin’in Rönesans dönemini başlatıyor. Enrica mirasının en azından bir bölümünü Ekin’e bırakıyor. Bu haksızlık ve kayırma değil mi? Enrica bu kararı neden veriyor?

* Ali İlhan: Şarap şişesinin üzerindeki notu bulması için. Daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim çünkü söyleyeceğim herşey spoiler olup filmi izleyecek olanların tadını kaçıracak.

* Hakan Sonok: Enrica, oğluna vermediği fırsatı kiracısı Ekin’e verir ve bir eser yaratır gibi, özünü koruyarak Ekin’i yeniden yaratır. Adeta “Pygmalion” ve “My Fair Lady” havası var. Ne dersiniz?

* Ali İlhan: Monte Cristo veya Driving Miss Daisy’ye ne dersiniz?

* Hakan Sonok: Enrica, kendisini ve oğlunu terk eden kocasına haklı olarak kızıyor, oğlunu yatılı okula yolluyor. Sütten ağzı yandığından pansiyon – evinin kapısına “Buraya erkekler giremez” yazıyor. Enrica sütten çıkmış ak kaşık mı? O’nu melek gibi, kusursuz gösteriyorsunuz?

* Ali İlhan: Aksine sadece deli dolu kadın bir Enrica. Ben onun bu özelliğini esprili olan taraflarıyla yorumluyorum.

* Hakan Sonok: Ekin, İtalya’ya uyum sağlama güçlüğü yaşıyor. Türkiye’deki alışkanlıklarını burada da sürdürmek istiyor. İtalya’daki ilk seks deneyimini yaşadığı kızı sahiplenmek istiyor. Kızın onunla tek gecelik bir ilişki kurduğunu, günlük seks peşinde olduğunu sonradan anlıyor. Ekin karakterinde ne kadar siz varsınız ya da yoksunuz? Bir de Ekin, Çerkez… Ya siz?

* Ali İlhan: Filmimde yaşayan tüm karakterler öyle veya böyle bir şekilde hayatımda var olan insanlar. Yani ilhamımı gerçek hayatta arkadaşlarımdan veya sokakta gördüğüm herhangi bir kişiden bile alabiliyorum. Sonrasında onlara hiç sahip olmadıkları birer hikâye yaratıyorum.

Bu filmdeki “Ekin” ve “Sinyora Enrica” karakterleri gerçek hayatta hiç varolmamışlardır.

* Hakan Sonok: Valentina’nın bir gecelik, Ekin’in uzun süreli ilişki araması şaşırtıyor. Çünkü genelde kadın tarafı uzun süreli ilişki arayışında olur. Burada istisnai bir durum söz konusu. Ne dersiniz? Bu Batı – Doğu farkı mı?

* Ali İlhan: Kesinlikle..

* Hakan Sonok: Claudia Cardinale, Enrica’yı canlandırabilmek için John Malkovich’in teklifini reddetmiş. Anlatır mısınız?

* Ali İlhan: Sanırım ilk kez yazdığım hikâyeye ne derece önem verdiğini bu cümlesiyle anladım. Bunu asla bize ilk başlarda söylemedi ama setin sonlarına doğru aynı anda iki senaryonun geldiğini ama benimle film yapmayı John Malkovich’le film yapmaya tercih ettiğini söyledi. “Neden?” diye sorduğumda, bana “Paris’e geldiğin günü hatırlıyor musun?” dedi. Ben de “Evet” diye cevap verdim. “‘Bir Zamanlar Batı’da filmini nasıl anlattığını unutmadım” dedi. Sonra devam etti. “Yazdığın şey o kadar güzeldi ki bunu kabûl etmeliydim.”

* Hakan Sonok: Acun ıIıcalı filminizde kimi canlandırıyor?

* Ali İlhan: Ekin yaşlandıktan sonra köye gelen avukatların tercümanı rolünde.

* Hakan Sonok: Filminizde İtalyan ve Türk kültürleri karşı karşıya geliyor. Bu bir medeniyetler çatışması mı? Medeniyetler diyaloğu mu?

* Ali İlhan: İtalya, aslında Türklere çok da yabancı olmayan bir ülke, bunu günlük yaşam dilinde kullandıkları terimlerde de görebiliyoruz. Fumare come un Turco “Türk gibi sigara içmek”; Roba di Turchi “Türk tarzı iş”; Mamma gli Turchi “Annecim, Türkler!” gibi söylemleri günlük yaşam dilinde sık sık duymak mümkün. Üstelik bir de İtalya’da bir Türk Köyü mevcut. 323 yıl önce 2. Viyana kuşatması sonrası bir Osmanlı askeri, İtalya’da küçük bir kasabaya sığınır. Ölmek üzere olan bu Yeniçeri askeri, köylüler tarafından tedavi edilir. İyileşince de köyden bir kızla evlenir. Kasaba halkının ‘Il Turco’ adını verdiği asker, o dönem dükalığın halktan istediği haksız vergilere karşı köyü ayaklandırır ve korur. Kendini ve Türk adetlerini bu yörenin insanlarına öyle sevdirir ki ölümünden sonra bile bu Türk gelenekleri yaşatılır. İtalya’ya gidildiğinde bu ve bunun gibi bir çok mekâna, sokaklara Türklerle ilgili isimler verildiği görülebilir. Zamanında yapılan bir çok ticaret, İstanbul’un bir zamanlar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olması bunlara vesile olmuştur.

Film boyunca Türk gelenek ve göreneklerini sık sık görebileceğimiz gibi, bu adaptasyon sürecinde iki kültür arasında aslında nüanslar dışında çok bir fark olmadığını; herşeyin ve iletişimin özünde sadece sevgi olduğunu da farkedeceğiz.

* Hakan Sonok: Senaryonuzun ne kadarı özyaşamsal, ne kadarı kurgu ürünü?

* Ali İlhan: Önceki sorunuzda cevapladığım gibi bu bir otobiyografi değil. Normal hayatta bana ilham vermiş bir Sinyora Enrica var ama bu kadın ne kocası tarafından terkedilmiş, ne erkeklerden nefret ediyor, ne de alkolik bir oğlu var. Filmde tek bir hikâye gerçek o da Sinyora Enrica ile Fellini arasında yaşanmış olan.

* Hakan Sonok: İsmail Hacıoğlu 1954 ve 1995 tarihli “Sabrina” sinema filmlerinden esinlenen “Bir İstanbul Masalı” adlı TV dizisiyle (2003) ilk çıkışını yaptı. Onunla çalışmaya nasıl karar verdiniz? Hangi filmlerini izleyerek onunla çalışmaya karar verdiniz?

* Ali İlhan: İsmail çok yetenekli bir oyuncu. Filmi ilk kaleme almaya başladığım andan itiraben aklımda tek beliren oyuncuydu. Öyleki alternatifi yoktu benim için. İsmail Hacıoğlu, Sınav ve Anlat İstanbul’da çok başarılıydı.

* Hakan Sonok: Almanya’da Fatih Akın, İtalya’da Ferzan Özpetek bu ülkelerden Hollywood’a beyin göçünün yardımıyla aranılan film yönetmenleri olmayı başardı. Ferzan Özpetek’in “Serseri Mayınlar”ı Türkiye haricinde 13 milyon dolar hasılat elde etti. Bu da çok büyük bir rakam. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Darısı başıma diyor musunuz?

* Ali İlhan: Ferzan Özpetek gerçekten çok takdir ettiğim bir yönetmen. Tüm İtalyanların sevdiği, saydığı bir yönetmen olması da Türk Sineması için iyi bir şey olsa gerek. Yani bir Türk yönetmenin İtalya’da kendini bu derece kabûl ettirmesi her anlamda çok olumlu.

Benim sinemam ne Fatih Akın, ne de Ferzan Özpetek yolunda. Tek benzer yanımız hepimizin yurtdışında yaşayan yönetmenler olması. Bir gün Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika”sı gibi bir film yaparsam o zaman darısı başımanın mutluluğuna ulaşırım.

* Hakan Sonok: Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun”u bugüne kadar Oscar ödüllerinde dokuz filmlik kısa listeye girebilen tek Türk filmi oldu. Yönetmenin filmleri her fırsatta Cannes Film Festivali programına alınarak Nuri Bilge Ceylan son yıllarda Türkiye’den en çok öne çıkan isim haline getirildi. Nuri Bilge Ceylan filmleri için neler düşünüyorsunuz?

* Ali İlhan: Üç Maymun’u ben çok beğenmiştim. Ama diğer filmleri için aynı sabrı gösteremediğimi dürüstçe söylemem gerekir. Ama benimkisi sadece bir seyirci olarak. Bir yönetmen gözünden başarılarını takdir ediyor ve destekliyorum. Keşke Dünya Sinemasında bizi temsil eden Nuri Bilge Ceylan’larımız daha fazla olsa.

* Hakan Sonok: Babanızın sizi götürdüğü “Superman” filmi beyazperdede ilk izlediğiniz filmmiş. Bu deneyiminizi anlatır mısınız?

* Ali İlhan: O zamanlar filmlerde seans diye bir kavram yoktu ve biz filme tam ortasında bir yerde girmiştik ve şans eseri tam Süperman’ın gömleğini açıp o meşhur logosunun gözüktüğü ana denk gelmişiz. Bir çocuk için bundan daha büyülü ne olabilir ki? Kocaman bir duvarda (perdede) uçan bir adam. Seanslar arka arkaya olduğu için iki kere üst üste izlemiş, benim 3. kere izlemek için ısrarım fayda etmemiş evin yolunu tutmuştuk. Aklım hep o izleyemediğim 3. seferde kalmıştır. Belki de hâlâ…

* Hakan Sonok: Önce Ferzan Özpetek’e sonra da size İtalya’nın sunduğu, Türkiye’de bulamadığınız fırsatlar, kolaylıklar ve olanaklar nelerdir?

* Ali İlhan: Benim yapımcılarım Türk ve çok başarılılar bu işte. Üstelik onların da ilk filmi olmasına rağmen. İtalya’nın bana olanaktan daha çok ilham olarak bir şeyler sunduğunu söyleyebiliriz. Özellikle dilinizi konuşmayan bir ülkede başka bir formda hareket eden insanlar sizin dilden farklı bir şeylere de dikkat etmenizi sağlıyor ve belki de beyninizin uyuyan yerlerini uyandırmanıza yardımcı oluyorlar.

* Hakan Sonok: “‘Issız Adam’ın çıkış noktası kısa filmim ‘Belki’dir. Hatta birçok sahnesi neredeyse birebir aynı,” diyorsunuz?

* Ali İlhan: Çağan Irmak, Belki filmini Issız Adam’ı çekmeden çok önce izlemiş ve çok beğenmişti. Dolayısıyla filmde etkilendiği bölümler kafasında yer etmiş ve bir kısmını bilinçsizce Issız Adam filmine dahil etmiş olabilir, bilerek ve isteyerek böyle bir şey yapacağını düşünmüyorum. Her iki filmi de izleyen kişilerden benzerlikler olduğuna dair geri dönüşler aldım. Bu konuda benim bir şey söylemem çok doğru olmaz, herkes izlesin ve kendi yorumlasın… Sonuçta hepimiz iyi işlerden, iyi üretimlerden ister istemez etkileniyoruz…

* Hakan Sonok: Sergio Leone, Giuseppe Tornatore, Federico Fellini ve Yavuz Turgul sizin favori yönetmenlerinizmiş. Diğerleri?

* Ali İlhan: İtalyanca’da dendiği gibi “pochi ma buoni”. Az ama öz…

* Hakan Sonok: “Bal”, “Yumurta” gibi, pek çok ödüllü film sinemaseverlere bilet aldırmayı başaramıyor… Böyle olunca da festivallerin ve film destekleme fonlarının dağıttığı paralar önem kazanıyor. Antalya Film Festivali gibi birçok festivalde yüksek miktarda para ödülleri dağıtılıyor; Venedik’te “Çoğunluk” adlı Türk filmi Aurelio De Laurentis Vakfı’nın 100 bin dolarlık ödülünü elde etti. Sanat filmleri böyle mi yaşayacak? Sizce başka bir çıkış yolu var mı?

* Ali İlhan: Boş zamanlarında, yönetmenlerin garsonluk yapmasını istemiyorlarsa mecburen böyle yaşayacak… Yani sanılanın aksine yönetmenler çok para kazanan insanlar değil. Tabi her hafta bir dizi çeken bir yönetmen değilseniz…

Claudia Cardinale Hakkında:

Ünlü sinema oyuncusu Claudia Cardinale, İtalyan bir ailenin kızı olarak Tunus’ta dünyaya geldi. Tunus’ta basketbol milli takımında oynadı. 1957’de yapılan bir güzellik yarışmasında “Tunus’taki en güzel İtalyan kız” seçilerek Venedik Film Festivali’ne gitmeye hak kazandı. Orada dikkat çekerek 1958’de Goha adlı filmle sinemaya başladı. Roma’daki ünlü sinema okulu Centro Sperimentale di Cinematografia’da oyunculuk dersleri alan Claudia Cardinale, 1960’larda -daha sonra evleneceği- yapımcı Franco Cristaldi’nin desteğiyle İtalyan sinemasının uluslararası yıldızları arasına girdi. Mauro Bolognini’nin Il bell’Antonio (1960; Acı Nikah), Valerio Zurlini’nin La ragazza con la valigia (1960; Genç Aşıklar), Federico Fellini’nin Otto e mezzo (1963; 8½, Sekiz Buçuk) filmleri ile verimli bir işbirliğine girdiği Luchino Visconti’nin Rocco e i suoi fratelli (1960; Düşman Kardeşler) ve Il gattopardo’su (1963; Leopar) gibi filmlerde oynadı. Cardinale, Hollywood için de The Pink Panther (1964; Pembe Panter), The Professionals (1966; Profesyoneller) gibi filmlerde rol aldı.

Ali İlhan Hakkında:

08 Ocak 1980, İstanbul doğumlu olan Ali İlhan, ilk öğrenimini Fono, orta öğrenimini Şener Koleji, lise öğrenimini ise Ar-el Koleji’nde tamamladı… Ali İlhan, 1997 yılından beri sırasıyla Acron Computer, Magic Studios, Magic Computer, MovieBox, Fame şirketlerini kurmuş olup bu alanlarda faaliyetini sürdürmüştür…

Sinema, Ali İlhan’ın çocukluğundan beri en büyük tutkusu ve film yapmak en büyük düşüdür.. Bu düş 2003 yılında ilk kısa filmi “Delik” ile gerçeğe dönüşmüştür. Katıldığı tüm ulusal ve uluslararası festivallerde finalist olan Delik filmini, 2004 yapımı Asa(ğı)lık Herif (İfsak Finalisti), sonrasında 2006 yapımı “Belki” izlemiştir.

Düşlerin sonu yoktur. ”Pastacı”, “Patlayan Şekerler”, “Kağıttan Bebekler”, “Kuklacı”, “Sek – Sek”, “Spermania” ve henüz adı konmamış bir çok proje gerçeğe dönüşmeyi beklemektedir.

Türkiye’nin tek kısa film yayınlayan ve film çekimini öğreten sitesi olan www.benimsinemalarim.com’u 2005 yılında kurmuş olup, bu siteyle altın örümcek ödülünü kazanmıştır.

2006 yılında yönetmenliğini Çağan Irmak’ın yaptığı Kabuslar Evi adlı projede yönetmen yardımcılığı yapmış olup, 2007 yılında “Diventare italiano con la Signora Enrica” için Federico Fellini’nin de doğup büyüdüğü ve senaryolarını yazdığı şehir olan İtalya’daki Rimini şehrine yerleşmiş, ilk uzun metrajli filmi için çalışmalarına burada başlamıştır…

Kısa filmciler ve sinemaseverler Ali İlhan’ı Türkiye’nin tek kısafilm portalı olan www.benimsinemalarim.com’dan ve çektiği kısa filmlerden tanıyor.

(14 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tt.net

Çaykovski’den Aranofsky’ye Karanlık Dans

Darren Aranofsky’nin son filmi doludizgin sinemalara geliyor. Aranofsky filmlerinde insanın derinliklerindeki duyguları ve güdüleri dışa vurmasıyla tanınıyor. İlk filmi Pi (1998), etkileyici Requiem for a Dream (2000) ve özellikle seyreden herkesi yoğun duygular yaşatan Şampiyon (2008) Aranofsky’nin tarzını ortaya koyuyor ve her filmiyle Aranofsky dilini rafine ediyor ve geliştiriyor. Şampiyon’daki güreşçinin hikâyesi tüm izleyenleri derinden sarsmıştı, hatta bazı sahnelerde perdeye bakmak imkânsız hale gelmişti. Bedensel acı öyle gerçekçi ve sert ortaya konuyordu ki seyirci güreşçinin yaralarını kendi bedeninde hissedebiliyordu. Aranofsky ustalığını yine konuşturuyor ve Siyah Kuğu’da bizi bir seviye ileriye taşıyor. Siyah Kuğu çok şiddetli görüntülerle estetiği iç içe harmanlıyor. Bazı yerlerdeki çarpıcı anlatım acaba bale, şov için yapılan güreşten daha zor bir bedensel çalışma mı diye düşündürüyor ve gerçekten bizi şaşkına uğratıyor. Dahası kendine hayran bırakıyor…

Siyah Kuğu genç balerin Nina’nın (Natalie Portman) prima ballerina olmak için çabasını ve olgunlaşma sürecini anlatıyor. Çalıştığı bale grubu zor ekonomik dönemlerinden kurtulmak için Kuğu Balesi’nin yeni bir yorumunu sergilemeye karar veriyor: Saf ve zarif Beyaz Kuğu ile onun baştan çıkarıcı, karanlık kız kardeşi Siyah Kuğu’nun aynı bedende buluştuğu bir versiyon. Nina Beyaz Kuğu için biçilmiş kaftan ama Siyah Kuğu’yu da bedenine giyebilmesi ve içselleştirebilmesi için çok yol kat etmesi gerek.

Film psikanalizden ve mitolojiden bol bol yararlanıyor. Nina’nın yansımaları her yanımızı kaplıyor. Aynalar, Nina’nın Beyaz kuğu hali, Siyah Kuğu hali, rakibinde kendini bulması, annesinden kaçışları, rol modeli eski prima ballerina Nina’yı çok sesli bir bedene sokuyor. Nina’nın onları ayıklayıp, birleştirip, kendi sesini oluşturmasını izliyoruz ve Nina olabildiğince estetik hareketlerle oradan oraya salınırken, biz de onun iç dünyasında oradan oraya savruluyoruz.

Aranofsky görsel öğeleri de ses öğelerini de başarıyla kullanıyor. Efektler ve yeni denemeler göze batmıyor ama seyirciyi filmin içine alıyor. Oyunculuklar da çok başarılı. Anne Erica rolünde Barbara Hershey, Nina’yı baştan çıkaran yönetmen Thomas rolünde Vincent Cassel, eski baş balerin Beth rolünde Winona Ryder tam dozunda oyunculuklarıyla bizi etkiliyor. Lilly rolündeki Mila Kunis’in şimdiden birçok kişinin gönlüne taht kurduğu kesin. Merakla onu yeni filmlerde görmeyi bekliyoruz. Natalie Portman’ın oyunculuğuna gelince, gerçekten bu rol onun için yazılmış. Ondan başka biri ne Beyaz Kuğu’yu ne Siyah Kuğu’yu oynayabilirdi. Bu yıl Oscar’ı kapmasını umutla bekliyoruz.

Psikolojik gerilim türünü seviyorsanız, Darren Aranofsky’nin diğer filmlerini de hazla izlediyseniz, Siyah Kuğu sizi çok memnun edecek. Yine de uyaralım: Bu film güler yüzlü, şenlik ya da şirin bir film değil. Sert, yer yer acımasız, sancılı ama büyüleyici bir film. Filmin sonuna dair iki ayrı yorum var, ben bu filmin Nina’nın büyüme yolculuğu olduğunu savunanlardan olduğum için olumlu bir yorumum var. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

(13 Şubat 2011)

Nur Özgenalp

Sinemanın Zirvesindeki Sanatçı: Andrei Tarkovsky

“Gelecekten korkuyorum…

Çinlilerden, afetlerden, kehanette bulunulan felâketlerden. Çocuklar için, Larissa için korkuyorum.

Tanrım bana gelecek için güç ve inanç ver. Seni yüceltecek bir gelecek ver bana! Ben de içinde yer alayım.

Tanrım nasıl perişan bir haldeyim! İçim bulanıyor, kendimi asma noktasındayım. Çok yalnızım ve bu duygu yalnızlığın ölüm olduğunu anladığımda daha da kötüleşiyor. Herkes bana ya ihanet etti ya da edecek.

Ben yalnızım… Ruhumun her zerresi tek tek açılıyor. Ve ruhum korunmasız. Çünkü bu deliklerden içime ölüm yavaş yavaş işliyor. Yalnız olmak ne korkunç! Yaşamak istemiyorum, korkuyorum. Hayatım çekilmez oldu. Niye kendimi bu kadar kötü hissediyorum? Bu kadar bitkin… En azından rüya görür ve bazı rüyalarımda umutlanırdım. Fakat şimdi rüya bile görmüyorum. Korkunç!…” (1)

Dünya sinema tarihinde gelmiş geçmiş en yaratıcı yönetmenlerden biri, hayatı film karelerine şiir gibi sığdıran, gördüklerimizin gerçekliğinden şüpheye düşüren, metafizik boyutta gerçekçiliği mükemmel bir şekilde veren, düş ve gerçeği iç içe vererek kendi ruh dünyasının zenginliğini gösteren Rus yönetmen Andrei Tarkovsky…

4 Nisan 1932’de oyuncu anne ve ünlü Rus şairi Arseny Tarkovsky’nin oğlu olarak Moskova’da dünyaya geldi. 1960 yılında Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’nü bitirdi. İlk uzun metrajlı filmi 1962 yapımı, öksüz bir çocuğun ikinci dünya savaşı sırasında başından geçenleri anlattığı “İvan’ın Çocukluğu” Venedik Film Festivali’nde Altın Arslan’ı paylaştı. 1966’da “Andrei Rublev” komünist rejimin tepkisiyle yasaklanırken 1967’de Cannes’te ödül alınca serbest bırakıldı. 1972’de Stanislav Lem’in eseri “Solaris”i, 1975’te “Ayna”yı , 1979’da “Stalker”i, 1982 “Nostalgia” ve son olarak 1986’da “Kurban”ı çeker.

Tarkovsky çocukluğunun ilk darbesini babasının savaş nedeniyle evden ayrılıp yıllar sonra sakatlanarak dönmesiyle yaşar. Annesiyle büyür fakat küçük yaşta annesini de kaybeder. Babası başka biriyle evlenince daha da kendine çekilir.

Öksüz bir çocuğun savaş sırasında başından geçen olayların konu edildiği “İvan’ın Çocukluğu”nun başlangıcındaki düşte de çocuğun anne özlemini görürüz. İvan kızılordunun istihbarat görevinde çalışmaktadır. Sınır karakolunda yüzbaşı Kholin, üsteğmen Galtsev, İvan’ı çok sevmekte ve geri dönüp okuluna devam etmesini istemektedirler. İvan bu kararı kabul etmiş gibi görünüp kaçar. Karargâhta Galtsev ve Kholin onun karşı kıyıya geçmesine yardım ederler. Nihayetinde karşı kıyıya gider İvan. Filmin sonunda savaş kızılordunun zaferiyle bitmiş, üsteğmen yıkılmış bir Alman istihbarat merkezinde idam edilenlerin dosyaları içinde İvan’ın resmini bulmuştur.

Film, bir orman görüntüsüyle başlar. Diğer filmlerinde olduğu gibi burada da ışık – gölge oyunlarıyla, müziğin ritmiyle bağlantılı olay örgüsüyle Tarkovsky, hayatın düşle iç içe olduğunu karakterlerinin düşleriyle yansıtır. Tarkovsky’nin diğer düşlerinde kullandığı uçma isteğini burada, İvan’ın uçma girişimiyle görürüz. İvan telâşlı ve korkulu gözlerle etrafına bakmaktadır. İçinde bulunduğu duruma anlam aramaktadır. Orduda geçirdiği ilk geceden sonraki düşünde de bir kuyunun dibindedir ve kuyunun başındaki annesiyle konuşmaktadır.

Bu konuşmada da Tarkovsky bütün olumsuzluklara karşı içindeki umudu yansıtır.

İvan: “Yıldızlar derin bir kuyuda da görünür mü anne?”

“Evet”

“Bütün yıldızlar mı?”

“Evet, bütün yıldızlar gece gündüz demeden her zaman görünürler…”

Tarkovsky’nin diğer filmlerinden daha çok kendisini anlattığı “Andrei Rublev” sekiz ayrı bölümden oluşuyor. Birincisinde halkın itirazlarına rağmen balonla havalanan ve bir süre “uçtuktan” sonra yere çakılan Yefim anlatılır. Diğer bölümlerde XV. yüzyılda bir ikon ressamı olan Andrei Rublev’in hikâyesini anlatır. Rublev’in hikâyesinden Rusya’nın politik – dini durumlarını ve bunların içinde sanatçının yaşamak zorunda kaldıklarını resmeder.

Andrei Rublev, büyük yazı ustası Feofan Grek ile birlikte çar için düzenlenecek ayinin gerçekleşeceği kilisede boyanacak ikonların yapılmasıyla görevlendirilir. Çevresindeki herkes Rublev’den kıyamet tasvirleriyle insanları günahlarına karşı korkutmasını isterken, kendisi bunu asla kabûl etmeyeceğini belirtir. Çünkü Rublev -ki bu da Tarkovsky’nin insanlara bakış açısını gösterir- halkın günahtan çektiği acılarla arındığını ve merhamete ihtiyacı olduğunu düşünmektedir. Bu arada Andrei Rublev gezdiği yerlerde dinsel ve siyasi otoritenin, baskının köylüler üzerindeki eziciliğine şahit olur. Prensin kardeşi şehri yağmalarken zayıf insanları acımasızca öldürür.

Filmin sonunda Çar için yapılan ayinde Rusya’nın gücünü simgeleyecek büyük bir çan yapılır ve ayin sırasında çan ustası bir köşede Rublev’in kollarında ağlamaktadır.

Bu filmde de mükemmel simgesel öğelerin etkileyici kamera hareketleriyle, anlatılmak istenenle müthiş bağlantısını izlemekteyiz. Yine uçma eğilimi ve yere çakılma… Ve kutsal olduğuna inandığı değerler için mücadele eden bir sanatçının siyasi ve dini baskılar yüzünden yaşadığı olayları düşünürsek, Tarkovsky’nin bu filmi neden kendine bu kadar yakın gördüğünü tahmin ederiz. Ayrıca filmde Feofan’ın ağzından dikkate değer cümleler dökülür:

“Bilgelik arttıkça keder de artar. İnsanlık hep aptallığa ve alçaklığa teslim olmuştur. Ve şimdi de bu tekrarlanıyor. Her şey sonsuz bir çemberin içinde devamlı kendini tekrar eder. İsa yeryüzüne geri dönseydi onu yeniden çarmıha gererlerdi…” Bu sözlere karşılık Rublev -daha çok Tarkovsky- “Hatırladıkların sadece kötülüklerse Tanrı’nın gözünde mutlu olamazsın…” şeklinde konuşur.

Genel olarak değerlendirirsek Andrei Rublev; sahne düzenlemesi mükemmel, konudaki örtük benzerliğiyle, dikkat çeken flashbackleriyle XV. Yüzyılın Rusya’sının içinde bulunduğu siyasi – dini durumu bir sanatçının yaşamından kesitlerle yansıtıyor. Tarkovsky, Rublev’iyle insanları günahlarla, korkunç azapla korkutanlara karşı merhametle kucak açmaktan yana olduğunu anlatıyor.

Rüya görür gibi film çeken, bizi de kendi atmosferine alan Tarkovsky’nin yine ilginç bir yapımı “Solaris”e de kısaca değinelim…

Johann Sebastian Bach müziğiyle, farklı senaryosuyla yine mest ediyor bizi. Solaris isimli içi suyla kaplı bir gezegende, bir uzay üssüne görevli olarak gönderilen Kris Kelvin’in istasyonda yaşadığı garip olaylarla, düşler içerisinde öyküsüdür. Uzay üssünde üç kişi olduklarını sanarlar ama yıllar önce kaybettiği eşi Hari de buradadır. Hari’nin bünyesi kendi kendini yenilemektedir. Belki de Kris’in bilinçaltında ürettiği bir canlıdır. Sonuçta Kris evine döner ama aslında evinde değildir. Filmdeki bazı mekânların Tarkovsky’nin kendi mekânlarına benzer olarak seçildiğini öğrendiğimizde, Kris’in uzay üssünde yaşadığı kayıplık duygusu, çaresizliği, düşleri, bize Tarkovsky’nin yine kalbini konuşturduğunu gösteriyor.

“Solaris”te Tarkovsky gerçeği sorgular. Gördüğümüz, yaşadığımızı sandığımız şeyler ne kadar gerçektir? Neye ve kime göre gerçektir? Düşlerin filmde izdüşümü…

Ve birbirleriyle bağlantılı ya da bağlantısız bölümlerden oluşan, Bach müziğiyle örülü 75 yapımı “Ayna”…

Bölümlerin kimi savaş öncesi döneme, kimi savaş yıllarına, kimi savaş sonrasına ait, başkarakterin birbirinden kopuk görünen anı parçalarıdır. Tarkovsky, “Ayna”da yine kendi varoluşsal problemlerini anlatır. Anne – çocuk ilişkileri (kendi annesi de burada yer alır) babasının şiirleriyle hayatta yaşadığı kaybolmuşluk duygusunu anlatır. Anne ile çocuğun babalarını beklerken psikolojilerini mükemmel bir şekilde yansıtır. Kendi ailesinden de kesitlerdir belki de bunlar… Babaya küskünlük, anneye kızgınlık ve sevgi… Filmin sonlarına doğru Bach müziği eşliğinde uçma sahnesiyle bir düş izlerken Arseny Tarkovsky’nin bir şiirini dinliyoruz.

Adamın sadece bir tek bedeni vardı
Aynı tek hücre gibi
Ruh kabuğundan bitkin ve yorgun
Bozuk para büyüklüğünde
Kulakları, ağzı, gözleriyle
İskeletin üzerine yayılan derisi paramparça ve iz dolu
Saydam tabaka arasından menbalara, buz dağlarına, kuşlara uçar
Sürekli gıcırdayan hapishanesinden gelen sesleri duyar
Tarlalar ve ormanlar titrer
Okyanuslar geri çekilir
Beden yoksa ruh çıplaktır
Gömleksiz beden gibi
Düşüncenin geleceği yok, fikir doğmuyor, kelimeler yok…
Cevabı olmayan bir soru: Kim geri dönebilir?
Pisti terk edemeyen dansçıların olduğu yerden
Başka bir ruhu hayal ediyorum
Başka bir kıyafetle!
Sadaka ve umut arasında gidip gelirken birden tutuşuyor
Alkol gibi ve gölge bırakmadan uçup gidiyor
Geriye anılar kalıyor ve leylakların güzel kokuları
Koş çocuğum ağlama sakın, zavallı Eurydice’nin kaderi,
Dünyanın sonuna doğru sür git
Attığın adımın cevabı verildi ise
Sonrasını kafana takma asla
Dünya, kalbi atan her şeye sinyaller gönderir…

“Stalker” filminden sonra çektiği “Nostalgia” başyapıtı… Beethoven, Verdi müzikleriyle 1700’lü yılların sonlarında İtalya’ya bir müzisyeni araştırmaya gelen Gorchakov’un öyküsü. Burada kendisini ve ailesini eve hapsetmiş meczup Domenico’yla tanışan Gorchakov, ona verdiği söz üzerine dünyanın kurtarılması için elinde mumla Begno Vignoni’deki bir havuzda sular içerisinden karşı kıyıya geçer ve nihayetinde ölür.

Bu filmde de Tarkovsky hakikat arayışını, ülke özlemini anlatmaktadır. İtalya’da küçük bir çocukla konuşurken yine bir Tarkovsky şiiri:

Görüşüm kararıyor
İki karanlık, inatçı ok
Duyuşum sendeliyor, babamın evi soluk alıyor gibi…

Filmin nihayetine gelmeden Domenico deliler arasında uzun bir söylev veriyor ve kendini öldürüyor.

Ve “KURBAN”…

Tarkovsky son filmi “Kurban” ile bize veda etmiştir. Ailesiyle doğum gününü mutlu bir şekilde geçirmeyi plânlayan yazar Alexander, televizyonda duyduğu dünya savaşı haberi ve nükleer tehdidi ile şok olur. Tanrı’ya dua ederek ailesi ve dostları için kendini feda eder. Suskunluk yemini eder ve en sonunda evini ateşe verir.

Tarkovsky sevenlerin de fark etmiş olduğu gibi “Kurban”, son filmi olarak sözlere daha fazla yer verilen bir filmdir.

Tarkovsky’nin oğluna adadığı filmin başında Alexander oğlu ile birlikte ağaç dikmekteyken, birilerinin her gün iyi bir şey yapmasıyla dünyanın değişebileceğini söyler. Haberleri izledikten sonra gözyaşları içinde Tanrı’ya yalvarır. Sevdiği her şeyden ve herkesten vazgeçeceğini, suskun kalacağını söyler ve O’nu sevenleri esirgemesi için yalvarır. Ve sonunda oğluyla diktiği ağacın görüntüleri eşliğinde ateşe verdiği evin ardından kalan görüntülerle film nihayet bulur.

Tarkovsky bu filmle ölmeden önce son sözlerini söylemiştir adeta. Burada da gerçek olarak algıladığımız şeylerin gerçek olamayabileceğini, görünenlerin ötesindeki metafizik boyutu duyurmaya çalışır. Alexander kendini feda ederken Tarkovsky’e göre büyük bir kararlılıkla yapar bunu. Kendi ifadesine göre “kaderinin efendisi değil hizmetçisidir”. Filmin başında “Keşke biri konuşmayı bırakıp onun yerine bir şey yapsa. Yahut en azından yapmaya çalışsa” der ve suskunluk yemini eder. Konuşmak bir şeyi değiştirmemiştir. Çünkü insanlar gittikçe canavarlaşmaktadır.

Bu filmle ilgili günlüğünde “batı damgalı materyalizmle yaşadığım deneyimlerin baskısı altında ezildikçe ve maddeci düşünce eğitimine maruz kalan insanlığın bu bölümünün çekmek zorunda bırakıldığı acıların -modern insanın hayatın neden kendisi için bütün çekiciliğini kaybetmiş olduğunu, bu hayatı neden giderek daha kuru, anlamsız ve boğucu derecede dar bulduğunu kavrayamamasının ifadesi olan psikozlar gibi- boyutlarını gördükçe bu filme el atma gerekliliğini daha kuvvetle hissetmeye başladım” (2) cümlelerini yazar.

“Kurban”la Tarkovsky, bireyselliğin yitirilmesinin, maddi ilerleme yerine manevi ilerlemeyi mümkün kılacağını vurgular. Sanatını insanın arayışına öncülük ettirir.

İnsanın dünyayı, varlığı sorgulamasını ister Tarkovsky. Dünyadaki kaybolmuşluğunu, yalnızlığını, insanlara duyduğu merhameti, baba özlemini, anne sevgisini, düşsel bir yolculuk içinde anlatır bize. Çaresiz, umutsuz da olsa merhameti salık vermiştir tüm cinayetlere karşı…

Tarkovsky umutsuzluğundan kurtulmak için yaşamı boyunca hakikati aramıştır. Umutsuzdur ve sanatıyla yaşayabilmiştir. Sinemasında bunları şiirsel bir dille okumuştur. Sanatçının mutlak hakikati araması ve sorgulaması gerektiğini vurgulamış, insanların başlarına gelen felâketlerden insanları sorumlu tutmuştur. Bilimselleşme gayretiyle birbirimizi yok ettiğimizi ifade etmiştir sözlerinde.

Ne kadar da haklı çıkıyor her geçen gün… Bizler “Solaris”te çıkacak kapı ararken, ruhumuzu daha iyiye çıkarmak yerine maddeyle görür hale gelmişiz. Ve hep başladığımız noktaya dönmüşüz.

Böyle bir zamanda Tarkovsky gibi ruhsal değer taşıyan her şeye önem veren bir düş şairine sahip olabilseydik keşke.

Bir şeyler değişir miydi sizce?

Yoksa Feofan’ın dediği gibi insanoğlu İsa’yı yeniden bulsa yine öldürür müydü?
_______________

(1) Andrei Tarkovsky – Zaman Zaman İçinde
(2) Andrei Tarkovsky – Mühürlenmiş Zaman

(12 Şubat 2011)

Sibel Atagün

sibel_atagun@hotmail.com

Sinema / TV Sektörü ve Bardağın Boş Tarafı…

Sinema / TV sektörü çalışanlarının 24 Aralık 2011 günü, çalışma koşulları ve dizi sürelerinin uzunluğu yüzünden ortaya çıkan sorunları kamuoyuna duyurmak için yaptığı eylemden (protestodan) sonra, taşlar yerinden iyice oynadı ve sektörün kördüğüm haline gelmiş birçok sorunu ortaya saçıldı.

Herkesin bildiği gibi, televizyon dizi sektörü temel olarak uç uca eklenen dört halkadan oluşuyor. Bunlar Çalışanlar, Üretici (taşeron) Yapımcılar, Yayıncılar ve Reklâmverenler… Tabii bir de bunların dışında, bunların arasındaki ilişkiyi ve adaleti gözlemlemesi gereken devlet veya bakanlıklar var. Eylemden sonraki ilişkileri kısaca gözden geçirmemizde yarar var.

Çalışanlar, sektördeki yasadışı çalışma süreleri ve koşullarını kamuoyuna duyurduktan sonra Sinema Emekçileri Sendikası’nda yeniden örgütleniyor. Çalışanlar yasal haklarını gündemde tutmaya ve çalıştırmaya kararlı.

Çalışanlar ve Yayıncıların (daha doğrusu kanal yöneticilerinin!) arasına sıkışan Üretici Yapımcılar da durumdan rahatsız. Bu eylemde, dünyadaki TV sektörlerini yakından izleyen sağduyulu bazı yapımcılar, görünürde olmasa bile, çalışanların yanında durdu. Çok azı ise yangına benzin taşırcasına dizi sürelerini bile uzattı.

Geçiş dönemi yaşadığımız şu aylarda Çalışanlar ve Üretici Yapımcılar arasında birçok olumlu değişim de gözleniyor. Ortaya çıkan yeni dinamikleri Sinema / TV sektörümüzün lehine çevirmek, dört halkanın ancak yeni modellerle birbirine bağlanmasıyla mümkün olabilir. Çalışanlar ve Yapımcılar bunun için dünya standartlarına uygun yeni üretim modelleri üstünde çalışmaya başladılar.

Yayıncılar ve Reklâmverenlerin çoğu ise değişime şimdilik duyarsız görülüyor. Onların çoğu, eylemden sonra da kötü gidişin sonuçlarını üstlerine hiç alınmadılar ve sorunları hâlâ Çalışanların ve Üretici Yapımcıların sırtına yıkmaya devam ediyorlar. Bu onların yıllardır alışkanlık edindiği, “Ne yaparsan yap ama bana kaseti hazır getir” tavrıdır. Hatırlanırsa, eylemden sonraki açık oturumlarda konuşmuş bu yöneticilerinden bazıları eyleme hazırlıksız yakalanmış ve ortalığa inciler saçmıştı. Bir kısmı bu kötü sonucun / bütünün sorumlusu olarak star oyuncuları görmüş, onların çok para aldıklarından dem vurmuştu. Bir kısmı da, sanki dizi süreleri ikiye katlanırken ücretleri ikiye arttırmışlar gibi, “süreler yarıya inerse ücretler de yarı iner” diye herkese gözdağı vermişlerdi.

İktidarda olmak insanı körleştirir, derler. Hatırlanırsa bu yöneticiler, o günlerde ellerindeki kanalların oturumlarına eylemi yapanlar yerine, o sürece hiç katılmamış kişi veya ünlü simaları çağırıp, onlarla “mutlu son”lu oturumlar da yaptılar. Ama arada bir şeyler de ağızlardan kaçmadı değil. Meselâ, zamanında büyük kanallardan birisini yönetmiş bir yönetici sözüne, “Çalışma koşulları bir yana bırakılırsa…” diye başladı. Katılımcılar da ona, “Çalışma süreleri ve koşulları nasıl bir yana bırakılır?” diyemedi. Daha sonra da, (mealen!) “Bir dizi aslında bir kanalın bir günlük masrafını çıkarıyor” dedi. Yine o günlerde, bir yapımcı da çıkıp, “Setteki çaycı benden çok kazanıyor” diyerek, her şeyin üstüne adeta tüy dikti.

24 Aralık eyleminden sonra, son birkaç yıldır TV dizilerimizin yurt dışına satışıyla övünen bazı politikacı ve kamu görevlileri de az çam devirmedi. Bir kısmı, kanal yöneticileri gibi, sorunu çok para alan star oyuncuların sırtına yıktı. Bir kısmı da, “Muhteşem Yüzyıl” vb. dizileri bahane edip sansür bıçağını bilemeye başladı. RTÜK’ün Çalışanlar ve Yayıncılar arasındaki adaletsizliği görmezden gelip, toplumsal değerler adına senaristlere adeta senaryo reçeteleri göndermesi bir başka sapma oldu.

Fakat eylemden sonra bu sektörde kralın çıplak olduğu açıkça görüldü. Artık şu bir gerçek ki, burası Tuzla Tersaneleri’nden beter, çalışanlar haklı ve Bakanlıklar da durumdan rahatsız. Bakanlıklar bunun için bir komisyon kurdu bile. Seçim yaklaşıyor ve Bakanlıklar bu durumun böyle sürüp gitmesine izin vermeyecekler gibi görünüyor. Kanal yöneticileri herhalde bu haberleri kendi medyalarından okumuşlardır. Komisyonun gündemi de belli. Çalışma koşullarının düzeltilmesi ve dizilerin kısaltılması. Sorunları her zaman aşağı havale etmeyi alışkanlık haline getirmiş Yayıncılar (ve Reklâmverenler) galiba hâlâ bir barut fıçısının üstünde oturduklarının farkında değiller.

Basına yansıdığı kadarıyla, Komisyon’un dizilerin sürelerini kısaltmayı gündemine alması ve Bakanlıkların bir beşinci halka gibi bu zincire eklemlenmesi doğru mu? Baskıya maruz kalan resmi kurum yöneticileri arasında sansüre eğilimli bakış açıları yok değil. Toplumsal oto-sansürü arkasına almaya çalışan ahlâkçı ve komplocu bir bakış, birilerinin toplumu yozlaştırmak ve uyuşturmak için bu dizileri ürettiğini söylüyor. Bir başka bakış ise, dizilerin daha çok reklâm almak için uzatıldığını söylüyor. Ortaya çıkmış garabeti açıklamaktan oldukça uzak bu bakışlar asıl da “neden”e değil “sonuçlar”a bakıyor. Oysa asıl neden, “çalışma sürelerinin uzamış olması ve çalışma koşullarının kötü olması.”

Üretici yapımcılar, dizi ihracatı artıkça ürettikleri ürünlerin uluslararası pazarda standart dışı olduğunu zaten görüyordu. Görünen o ki, TV sektörü dış piyasaya açıldıkça, dizi sürelerini piyasa koşulları zaten düzenleyecek. Yayıncılar buna uysun ve Bakanlıklar çalışma koşullarının denetlenmesi konusunda titiz davransın yeter. Direnen olursa, birkaç müfettişin birkaç gün birkaç sete düzenli gitmesi sorunu bıçakla kesilmiş gibi bitirecektir. Ama bu durumda bir yayın ve işsizlik krizi de çıkacağı için, şimdilik buna da gerek yok sanki.

Sorunların çözümü için herkesin düşünmesi, çalışma süreleri ve koşullarına uygun yeni modellere yönelmesi gerek. Bunun için bir ön hazırlık yapmak da mümkün. Çünkü yaz başında diziler bitiyor ve yeni döneme bambaşka bir düzende başlanabilir. Şu an diziler uzun çekiliyor olsa bile, önümüzdeki aylar herkes için bir prova dönemi neden olmasın? Sendikalı çalışanların örgütlendiği setlerde bu sonuçlar alınmaya başlandı bile. Yeter ki yeni döneme kadar taraflar derslerini iyi çalışsın ve Bakanlıklar da zücaciye dükkânına girmesin.

TV dizisi sektörünün çalışma zamanı ve koşullarını mutlaka düzeltmeliyiz. Çünkü bu sektör yıllarca sinema alanının doğal yapısını da bozdu ve erozyona uğrattı. Bu sektör düzelmezse, hâlâ sinema filmi sayısının artışı vb. niceliklerle avunup, sinemamızın o hayalini kurduğumuz yükselişi de bir hayal olarak kalmaya devam edecek. Bu süreci kısaltmak da ancak çalışanların bir çatı altında ve sendikalı olmasıyla mümkün…

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(13 Şubat 2011)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

Bir Zamanlar Anadolu, Cannes Film Festivali Büyük Ödülü Altın Palmiye Adaylığını Elde Etmek Üzere!

Cannes 1939’dan bu yana dünyanın bir numaralı festivali, daha önemlisi yok! Bu festivalin ana vitrininde bugüne kadar Türk sineması Yılmaz Güney – Şerif Gören ve Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri haricinde ne yazık ki yer alamadı.

Türk asıllı İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek bile Türk medyasında ne kadar şişirilirse şişirilsin Cannes’da kendisine bugüne kadar yer bulamadı.

11 – 22 Mayıs 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Cannes Film Festivali bu yıl Woody Allen’ın 41. Uzun metrajlı filmi “Midnight in Paris” adlı filmiyle açılacak. ”Annie Hall” ve “Hannah ve Kızkardeşleri”yle üç Oscar ödülü sahibi Woody Allen’ın bu yeni filmi Cannes’da yarışma dışı olarak gösterilecek.

Türk Sineması ise bu sıralar, Nisan 2011 ortasında açıklanacak olan Cannes Film Festivali büyük ödülü Altın Palmiye’nin adaylarını bekliyor. Bu satırlar yazıldığında, Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu”su Altın Palmiye adaylığına çok yakındı.

“Yol”dan Başka Altın Palmiye’yi Kazanan Filmimiz Bulunmuyor!

1939 yılından bugüne Cannes Film Festivali büyük ödülü Altın Palmiye’yi kazanan ilk ve tek filmimiz Şerif Gören’in yönettiği “Yol” olmuştu. 1982 Cannes Film Festivali’nde gösterilen “Yol”un senaryosunu Yılmaz Güney yazmış, baş rolünü Tarık Akan üstlenmişti. “Yol” Kuzey Amerika’da Altın Küre Ödülü’ne de Yabancı Film Dalında aday gösterilme başarısını kazanan ilk ve tek filmimizdir.

Yine 1939’dan bu yana Altın Palmiye adaylığı elde edebilen diğer filmlerimiz de şunlar: Yılmaz Güney’in “Duvar”ı (1983), Nuri Bilge Ceylan’ın üç filmi –“Uzak” (2003), ”İklimler” (2006), “Üç Maymun” (2008)- ve Türk asılllı Alman yönetmen Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında”sı (2007)… Evet bugüne kadar sadece altı filmimiz Altın Palmiye adaylığı elde etmiş… ”Bir Zamanlar Anadolu” Altın Palmiye adaylığı elde edebilirse Altın Palmiye adayı yedinci filmimiz olacak.

* “Yol” Cannes’dan Altın Palmiye ödülü yanı sıra FIPRESCI Ödülü (Film Eleştirmenleri Ödülü) ve Ekümenik Seçici Kurul tarafından verilen Özel Mansiyon ile döndü.

* “Uzak” Cannes’dan Büyük Jüri Özel Ödülü yanı sıra Muzaffer Özdemir ile Emin Toprak arasında paylaştırılan Erkek Oyuncu Ödülü ve Fransız Kültür Ödülü’yle (Yılın Yabancı Film Ustası / Yaratıcısı) döndü. ”Uzak” Türkiye’nin Oscar aday adayı olarak Los Angeles’a yollandı ve burada elendi.

* “İklimler”, Cannes Film Festivali’nden FIPRESCI Ödülü’yle (Film Eleştirmenleri Ödülü) döndü.

* Alman yapımı “Yaşamın Kıyısında” Fatih Akın’a Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Yazarı Ödülü’nü kazandırdı.

* “Üç Maymun” Nuri Bilge Ceylan’a Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırdı. “Üç Maymun” Türkiye’nin Oscar aday adayı olarak Los Angeles’a yollandı ve burada elendi.

* Nisan 2011’deyse Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu”sunun Altın Palmiye adaylığı elde etmesi bekleniyor. Yönettiği dört filmle Türkiye’deki bilinen bütün seyirci rekorlarını zorlamayı başaran Yılmaz Erdoğan’ın baş rolünü, Nuri Bilge Ceylan’ın senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini üstlendiği, “Bir Zamanlar Anadolu” adlı sinema filmi Altın Palmiye adaylığını elde edebilirse başkanlığını Robert De Niro’nun yaptığı seçici kurul tarafından değerlendirilecek…

Yılmaz Erdoğan’ın Yönettiği Filmlerin Türkiye Sinemalarındaki Seyirci Sayıları:

* “Vizontele” (3 milyon 308 bin kişi)
* “Vizontele Tuuba” (2 milyon 894 bin kişi)
* “Organize İşler” (2 milyon 618 bin kişi)
* “Neşeli Hayat” (1 milyon 125 bin kişi).

(11 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Adnan Menderes’in Hayatı ve Aşkları Beyazperdeye Aktarılmayı Bekliyor

Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak ile Fenerbahçe Eski Yöneticisi Ömer Çavuşoğlu’nun 97 yaşındaki annesi İhsan Çavuşoğlu 2010’un son günlerinde vefat etti. İhsan Hanım, Başbakan Adnan Menderes’e “Adnan” diye seslenebilecek bir yakınlığa sahipti… Çünkü, eşi Muammer Çavuşoğlu (1903 – 1972) 10. ve 11. dönem İzmir milletvekilliği ve Başbakan Adnan Menderes’in bakanlar kurulunda Ulaştırma ve Bayındırlık Bakanlığı yapmıştı. Muammer Çavuşoğlu, 27 Mayıs 1960’tan sonra Yassıada’da yargılananlar arasındaydı. Muammer Beyin payına bu mahkemeden siyaset yasağı çıktı.

Adnan Menderes’in Destekçilerinden Biri Olan Said Nursi Vefat Etmeseydi Yassıada’da Yargılanacaktı

Türkiye sinemalarında bir milyona yakın seyirci toplayan “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” filminde yaşamı konu edilen Said Nursi’de Demokrat Parti iktidarının, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’in en büyük destekçilerinden biriydi… Birlikte 18 Temmuz 1932 ile 16 Haziran 1950 arasında uygulanan Arapça ezan yasağını kaldırdılar.27 Mayıs 1960 subay darbesini planlayanlar Demokrat Parti yöneticileriyle birlikte Said Nursi’yi de Yassıada’da yargılamayı çok istiyorlardı. 23 Mart 1960’daki vefatı Said Nursi’yi cuntacılar tarafından Yassıada’da yargılanmaktan kurtardı…

Nejat Eczacıbaşı ve Şakir Eczacıbaşı’nın Kardeşi Vedat Eczacıbaşı’nın “Benim İçin Hâlâ Başbakan Olan Adnan Menderes’in Şerefine” Diyerek Kadeh Kaldırması Hayatına Malolmuştu

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Şakir Eczacıbaşı’nın “Çağrışımlar, Tanıklıklar, Dostluklar” adlı anı kitabı sayesinde de Nejat Eczacıbaşı’nın (1913 – 1993) 1916 doğumlu küçük kardeşi Vedat Eczacıbaşı’nın, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra askeri darbecilerce yargılanan ve idam edilen Başbakan Adnan Menderes için 24 Mart 1961’de Beyoğlu’ndaki Gaskonyalı Toma Meyhanesi’nde sevgisini, sempatisini ilân ettiği için hayatını kaybettiğini de öğrenmiş olduk… Vedat Eczacıbaşı’nın tek suçu, halk oyuyla başbakan olan ve cuntacı subayların zoruyla iktidardan indirilen Adnan Menderes için güzel sözler etmekti… Vedat Eczacıbaşı meyhanede kadehini, “Benim için hâlâ başbakan olan Adnan Menderes’in şerefine” diyerek kaldırdığından Cumhuriyet Halk Partililerin şikâyeti üzerine önce tutuklanmış, sonra da bu tutuklama uzayınca bunalıma girerek intihar etmişti. Geride iki çocuk bırakan Vedat Eczacıbaşı sadece 45 yaşındaydı.

Yassıada’da Hayatını Kaybeden / Öldürülen Beş Bakanlar Kurulu Üyesi

Bilindiği gibi, Yassıada’da Adnan Menderes (Başbakan), Fatin Rüştü Zorlu (Dışişleri Bakanı), Hasan Polatkan (Maliye Bakanı), Namık Gedik (İçişleri Bakanı) ve Lütfi Kırdar (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı) askeri darbecilerin kurbanı olmuştur.

Kim Komünist, Kim İrticacı?

Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti’yi Komünist olmakla, Demokrat Parti’de Cumhuriyet Halk Partisi’ni irticacı olmakla suçlamıştı… 1951 baharında yapılan Demokrat Parti Konya il kongresinde bazı delegeler fesin, çarşafın ve Arap alfabesinin geri getirilmesini istedi. Öneriler bu kongrede reddedildi… (Bu konuda bakınız: “Zaman İçinde Bediüzzaman” adlı kitap; Sayfa: 451 ve Sayfa: 513; Yazarları: Cemalettin Canlı ve Yusuf Kenan Beysülen; İletişim Yayınları; Birinci Baskı: 2010)

Menderes ve Kadınlar

1950’li yıllar boyunca Başbakanımız olan Adnan Menderes çapkındı, güzel kadınlara zaafı vardı… Ayşe Kulin “Hayat Dürbünümde Kırk Sene” adlı anılarının ilk cildinde Adnan Menderes’in bir sopranoyla, bir sosyete güzeliyle, bir yazarla yaşadığı aşk ilişkilerinin kulaktan kulağa dolaştığını yazıyor ve o günleri anlatmaya şöyle devam ediyordu: “Yazar sevgili, önemli bir görevde bulunan eşiyle Nişantaşı’nda oturduğu için Başbakan, İstanbul’u ziyaretlerinde bu semti şereflendirmeden gitmiyordu, semt sakinleri de geç saatlere kadar pencere önlerinde nöbete duruyorlardı. Öyle günlerde bizim apartmanın tüm katlarında dedikodu kazanı fokur fokur kaynıyordu.”

Cumhuriyet Gazetesi’nin Eski Sorumlu Yazıişleri Müdürü Erol Dallı, Emin Karaca’nın “Cumhuriyet (Gazetesi) Olayı” adlı kitabının (Altın Kitaplar Yayınevi) 239. sayfasında Adnan Menderes’i şöyle anlatmıştı: “Teşvikiye Camii karşısındaki Belveder Palas Apartmanı’nın Kapıcısı İbrahim Polat’tı (Adnan Polat’ın Babası). Yanaştım, konuşturmaya çalıştım. Üç – beş kuruş da para verdim. Almazlandı baştan, ama sonra aldı. ”Sen bilmiyor musun, Beyefendi (Başbakan Adnan Menderes) her zaman gelir buraya,” dedi. ”Ferit Bey (Ferit Sözen, o zamanki Emniyet Müdür Muavini) oturuyor burada,” dedi. ”Ferit Bey dışarıda” dedim. ”Sen de amma safsın,” dedi. ”Beyefendi (Adnan Menderes) Suzan Hanım’la (Suzan Sözen) biraz sohbet ederler, sonra da giderler,” dedi.

İşadamı İbrahim Polat’da “Alnımın Teri” (Doğan Kitapçılık) adlı anılarında Başbakan Adnan Menderes’i uzun uzun anlatır.

Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Sevilay Yükselir Hanımefendi’nin 23 Ocak 2011 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Velev ki kapıcı oğlu! Eeeeee?” başlıklı yazısını da okuyabilir.

Halit Refiğ’in Adnan Menderes Filmi Tasarısı

1994 yılında film yıldızı – oyuncu Hülya Koçyigit, yönetmen Halit Refiğ’e, 22 Mayıs 1950’de Başbakan olan, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrasında Yassıada’da yargılanan ve 17 Eylül 1961’de idam edilen Başbakan Adnan Menderes’in (1899 doğumlu) eşi Berin Menderes’i (Nisan 1994’te vefat etmişti) beyazperdede canlandırmak istediğini söyleyerek kendisine bir senaryo sipariş etti. Berin Menderes aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’e İzmir’de suikast yapılacağı iddiası üzerine yapılan tutuklama ve yargılamalardan sonra 26 Ağustos 1926’da idam edilen Doktor Nazım Beyin yeğeniydi… Berin Menderes ile Emel Zorlu’nun (Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun eşi ) anneleri kardeşti. Emel Zorlu’nun babası olan Tevfik Rüştü Aras ise 1923 – 1939 arasında Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün Dışişleri Bakanı’ydı.

1994 yılında Hülya Koçyiğit’in Berin Menderes’i canlandıracağı filmin yapımcılığını Hülya Koçyiğit’in kocası Selim Soydan üstlenecekti. Halit Refiğ’in aldığı bu sipariş üzerine yazdığı “Şeytan Aldatması” adlı senaryo 2009 yılında Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. ”Şeytan Aldatması”, Gülşah Film gereken parayı bir araya getiremeyince, ne yazık ki, filmleştirilemedi.

Hülya Koçyiğit’e Göre Adnan Menderes

Hülya Koçyiğit “Adnan Bey toprak ağası kökenliydi. Büyük şehirde eğitim görmüş ve topraklarını topraksız köylüleriyle paylaşmak istemiş bir insandı. Köylülerin fakirlikten kurtulmasını ve ülkenin kalkınmasını kendisine hedef seçmişti. Adnan Menderes, siyasete girmesi için Mustafa Kemal Atatürk’ten davet almıştı,” diyor.

“Başvekil” Adlı Sinema Filmi Projesi de Ne Yazık ki Gerçekleştirilemedi

Yassıada’da Adnan Menderes’in savunmasını yapan avukatlardan biri olan Talat Asal’ın yazdığı “Güneş Batmadı: Müvekkilim Adnan Menderes ve Yassıada” (Selis Kitaplar Yayınevi; 2003 Yayını) ve “Yassıada: Don Davası, Cımbız Davası, Köpek Davası” (Doğan Kitapçılık, 2009 Yayını) gibi anı, belge, tutanak kitaplarının “Başvekil” adıyla yönetmen Tunç Başaran tarafından 2005 yılında beyazperdeye aktarılması da yine finans sorunlarından dolayı gerçekleştirilememiştir. Bu projede, Adnan Menderes’ten hamile kalan, Adnan Menderes’in sevgilisi opera sanatçısı Ayhan Aydan’ı Hülya Avşar’ın canlandırması plânlanıyordu.

Soprano Ayhan Aydan (1924 – 2009) Adnan Menderes’i Anlatıyor:

“Adnan Menderes’i 1951’de tanıdım. Kendisini çok sevdim. Bütün emelim O’ndan bir çocuk yapmaktı. Maalesef bunda muvaffak olamadım. Bebek ölü doğdu.”

“Ali Adnan – Başvekil” Belgeseli

Yönetmenliğini Yaşar Taşkın Koç’un üstlendiği ve TRT tarafından yayınlanan 9 bölümlük “Ali Adnan – Başvekil” adlı belgesel de Başbakan Ali Adnan Ertekin Menderes’in yaşamını ve 27 Mayıs 1960 darbesini tüm gerçekliğiyle ekrana getirmiştir. “Ali Adnan – Başvekil”in konsept danışmanı Adnan Menderes’in hayatını konu alan “Bir Yiğit Vardı” adlı kitabın (Yitik Hazine Yayınları) yazarı gazeteci Erdal Şen’dir.

Berin Menderes, Ailesinin Temel Direğiydi

Hülya Koçyiğit’in canlandırmak istediği Berin Menderes, devlet görevlerinden, ülke sorunlarından ve hayatındaki diğer kadınlardan dolayı çocuklarını ihmâl eden Adnan Menderes’in evdeki yokluğunu çocuklarına hissettirmemek için fazlasıyla çaba harcamış bir anne ve eşti. Berin Hanım, Menderes ailesinin temel direğiydi; Adnan Menderes’in ev yaşamındaki açıklarını kapatan kişiydi. Adnan Menderes’in başka kadınlarla (Ayhan Aydan Hanımla, Emniyet Müdür Muavini Ferit Sözen’in karısı romancı Suzan Sözen Hanım’la ve diğer kadınlarla) yakın ilişkiler kurmasına tepkisini bile Berin Menderes dışarıya yansıtmamıştır. Berin Menderes 27 Mayıs 1960 darbesiyle sonuçlanan gergin günlerin en başında eşi Adnan Menderes’in emekli olmasını, siyaseti bırakmasını ister, ancak amacına, ne yazık ki, ulaşamaz.

Fatin Rüştü Zorlu’nun Sevgilisi Vesamet Hanım

Demokrat Parti İktidarı’nın Dışişleri Bakanı olan ve 16 Eylül 1961’de Maliye Bakanı Hasan Polatkan (1915 doğumlu) ile birlikte idam edilen Fatin Rüştü Zorlu’nun (1910 doğumlu) da 1950’lerde çevresindeki evli – çocuklu kadınların tacizine uğradığı, bu kadınların gönderdikleri aşk mektuplarına rujlu dudaklarını bastığı ve Zorlu’nun kimi tacizci kadınlarla ilişkiye girdiği de bilinmektedir. Hatta Fatin Rüştü Zorlu resmi Amerika gezisine eşi Emel Zorlu’yu değil sevgilisi Vesamet Hanım’ı götürmüştür.

27 Mayıs Darbesine Giden Yol

Demokrat Parti İktidarı’nı yıkan olaylar şöyle gelişmişti:

* Hükümet, 6 / 7 Eylül 1955’te gayrimüslimleri hedef alan yağma, tecavüz ve saldırı olaylarını önleyemedi.

* Demokrat Parti yöneticilerinin çoğu tam bir iktidar sarhoşluğuna kapılmış ve ne oldum delisi olmuştu. 6 / 7 Eylül Faciası’ndan sonra, 22 Kasım 1955’te Adnan Menderes’in Demokrat Parti milletvekillerine yönelik olarak sarf ettiği “Siz isterseniz, hilâfeti bile geri getirirsiniz” sözü bu sarhoşluğun en güzel, en çarpıcı ifadesidir. Demokrat Parti Hükümeti, hapishaneleri gazeteciler ve muhaliflerle doldurmuştur. Cezaevine atılanlar arasında İsmet İnönü’nün damadı ve Akis Dergisi yazarı Metin Toker’de bulunuyordu. Bu dönemde basına tam bir sansür uygulandı.

* 1960’lara gelinirken halk arasında kutuplaşma oluştu. Ülke adeta ikiye bölündü. Demokrat Partililerin ve Cumhuriyet Halk Partililerin birbirini düşman gibi görmesinin önü alınamadı. Her türlü muhalefete karşı katı ve sert tavır alınmasını isteyen Celal Bayar, Şubat 1959’da CHP lideri İsmet İnönü’yle diyalog kurmak isteyen Adnan Menderes’e başbakanlıktan uzaklaşmasını, köşesine çekilmesini, birkaç ay yurt dışında dinlenmesini teklif etti… Adnan Menderes ise Kıbrıs’ı kaybetmemek için milletçe tek vücut olunması gerektiğini düşünmekteydi. Oysa yurt dışına karşı verdiğimiz görüntü ortadan ikiye bölünmüş bir millet görüntüsüydü. Bu sıralarda Adnan Menderes – İsmet İnönü yakınlaşmasına Celal Bayar engel oldu. Menderes – İnönü yakınlaşmasına destek olan Demokrat Partililer arasında Mükerrem Sarol’da bulunmaktaydı.

* Yine 1960’a gelinirken Vehbi Koç gibi işadamları, sermaye temsilcileri Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğini terk ederek Demokrat Parti’ye katılmaya zorlandı.

22 Ekim 1957’de Başbakan Adnan Menderes’in konuşması aynen şöyledir:

“Arkadaşlar, diyorlar ki, bütün seçkin zümre, bütün zenginler, CHP’dendir. Evet, bütün zenginler onlardandır. Vehbi Koç da onlardandır ve daha birçok zengin onlardandır. Bir de bizim halimize, bizim mebuslarımıza bakınız. Biz fakiriz, mebuslarımızı yolda görenler dilenci zannedip sadaka vermeye kalkabilirler. CHP devrinde ve onlar sayesinde zengin olanlar el’an bu partiden ayrılmıyor ve bizim saflarımıza geçemiyorlar. Sevdiğim ve dostum olan Vehbi Koç da onlardandır.”

Vehbi Koç, Adnan Menderes’in bu konuşmasını ve Demokrat Parti yöneticilerinin kendisine yaptığı baskıları “Hayat Hikayem” adlı kitabında uzun uzun anlatır.

* Adnan Menderes hükümeti Türkiye’de tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmesini plânlamıştı. Hükümet bunun için kullanılacak dış borcu Amerika Birleşik Devletleri’nden alamayınca aynı durumu yaşayan (ABD’den borç para alamayan ve bu parayı Sovyet Rusya’dan bulan) Mısır’ı kendine örnek alarak Sovyetler Birliği’nden isteme kararı aldı ve Temmuz 1960’daki Moskova seyahati için bavullar hazırlanmaya başladı… 27 Mayıs 1960 darbesi Türkiye – Sovyetler Ekonomik İşbirliği’ni ileri bir tarihe attı… Aynı yoldan giden Başbakan Süleyman Demirel, Sovyetler Birliği’yle işbirliği yaparak Aliağa Rafinerisi’ni, İskenderun Demir Çelik Fabrikaları’nı ve Seydişehir Alüminyum Tesisleri’ni Türk halkına kazandırmıştır.

* 1950’lerde tarımdaki makineleşme bu sektörde işsizliği arttırdı, bu durumda köyden kente göçü hızlandırdı.

* 1950’lerin sonlarında subaylar kendilerine ödenen maaşların çok yetersiz olduğu düşüncesindeydi. Onların gelir durumlarını iyileştirmek için hükümetin hiçbir çaba harcamadığına inanıyorlardı.

* Subaylar, kendi bünyelerinden çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunda yer alan İsmet İnönü’ye sevgi, saygı ve bağlılıklarını sürdürüyordu.

* Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı’ndan çekilmesini, yerine Adnan Menderes’in gelmesini arzuladıklarını ve “Halk kitlelerinin Adnan Menderes’i sevdiğini” gözlemlediklerini dile getiren bir mektubu 27 Mayıs 1960 öncesinde Demokrat Parti’ye iletti. Adnan Menderes bu mektubu Yassıada yargılamalarında ortaya çıkarsaydı idam edilmekten büyük olasılıkla kurtulabilirdi. Celal Bayar bu konuda şunları söylemiştir: “Ethem Menderes (Milli Savunma Bakanı) 04 Mayıs tarihinde Cemal Gürsel’den aldığı mektubu bir aşk mektubu gibi saklamıştır.”

* Said Nursi’yle Demokrat Parti yöneticilerinin Türkçe ezanın kaldırılmasıyla başlayan yakınlığı laikliğin tehdit altında olduğunu düşünen subayları Demokrat Parti karşıtı yapmıştır. 1876 doğumlu Said Nursi 23 Mart 1960’da Şanlıurfa’da vefat edecekti. Said Nursi’nin kabristanı, Türk Silâhlı Kuvvetleri tarafından, vefatından 111 gün sonra, gece yarısı açılarak naaşı bugün bile bilinmeyen bir yere nakledildi. Süleyman Demirel’in bu konuda 07 Ocak 2011 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayınlanan ve gazeteci Yavuz Donat’a yapılan açıklamları Said Nursi’nin naaşının Marmara ya da Akdeniz’e atılmadığını ortaya çıkarmaktadır.

* Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasına, bir Yunan adası olmasına, ya da Yunanistan uydusu bir devlet haline dönüşmesine şiddetle karşı çıkan ve bunu engelleyen Demokrat Parti hükümeti Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa ülkelerine yerleşmiş (Kıbrıs ve Yunanistan dışında yaşayan) ve yaşadığı ülkelerin hükümetleri üzerinde çok etkili olabilen Rum – Yunan topluluklarını da karşısına almıştı.

* 27 Mayıs 1960 öncesindeki son genel seçim 1957’de yapılmıştı. Menderes hükümeti ülke genelindeki gerginliği bir erken seçim kararıyla büyük ölçüde giderebilme şansına sahipti. Ancak milleti rahatlatabilecek bu yöntemi kullanmadılar.

Demokrat Parti’nin ve CHP’nin 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde aldığı oy sayıları aşağıdadır:

DP – 4 milyon 241 bin kişi; 5 milyon 151 bin kişi; 4 milyon 372 bin oy.

CHP – 3 milyon 176 bin oy; 3 milyon 162 bin oy; 3 milyon 753 bin oy.

Demokrat Parti’nin 1954 ile 1957 arasında yaklaşık 800 bin oy kaybettiği ve aynı dönemde CHP’nin yaklaşık 600 bin oy kazandığı görülmektedir.

* Başbakan Menderes ve Türk heyetini Londra’ya götüren uçağın Şubat 1959’da Londra yakınlarında düştüğü kazada aralarında Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık’ın da (Nimet Arzık’ın eşi) bulunduğu 14 kişi vefat etti. Yaralanan Adnan Menderes’i Türkiye’ye dönüşünde karşılayanlar arasında İsmet İnönü’de vardı. Demokrat Partililer ise kendilerine dostluk elini uzatan İnönü ve yanındakilere 01 Mayıs 1959’da Uşak’ta yaklaşık bin kişiyle saldırdı. İsmet İnönü atılan taşla yaralandı. İsmet İnönü’ye 04 Mayıs 1959’da bu kez İstanbul’da saldırıldı.

* 27 Mayıs 1960’a yaklaşan günlerde Anayasa Hukuku Profesörü Ali Fuat Başgil muhalif üniversite öğrencilerine şiddet kullanılarak müdahale edilmesine karşı çıktı ve hükümeti istifaya davet etti. Başgil, ülkedeki gerginliğin giderilmesi için de 1957 seçimlerinde toplam olarak 8 milyondan fazla oy alan iki büyük partiyi birlikte hükümet kurmaya çağırdı.

* Yine 27 Mayıs 1960 öncesinde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Eğer muhalif öğrenciler hükümet karşıtı gösterilerine devam eder ve dağılma uyarılarına hiçbir şekilde uymazsa üzerlerine ateş edin!” dediği iddia edilmiştir.

* 18 Nisan 1960’ta İsmet İnönü, Demokrat Parti hükümetine seslenir: “Hükümet insan haklarını çiğner ve baskı rejimi kurarsa ihtilâl olur. Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam.”

27 Mayıs 1960 ve Sonrası:

* 27 Mayıs 1960’ta en son 1957 genel seçiminde halk oyuyla iktidara gelenler silâh zoruyla iktidardan düşürülmüştür. Adnan Menderes yasadışı Yassıada mahkemesini ve yargılamasını en baştan reddetmesi gerekirken, “Bu mahkemeyi tanımıyorum,” demesi gerekirken buna yanaşmadı. Bu nedenle de Celal Bayar’la araları açıldı.

* 27 Mayıs Darbesi emir komuta zincirinde yapılmamış bir askeri darbedir. Yani teğmenlerin albayların, koskoca generalleri sürüklediği, yönlendirdiği, onlara emir yağdırdığı bir harekettir. Darbe bildirisini radyoda okuyan da Albay Alparslan Türkeş’tir.

* Demokrat Partililer arasındaki yazışmaların 50 kelimeyle sınırlanması, Adnan Menderes’i görmek amacıyla Yassıada’ya gitmek için askeri gemiye binen Berin Menderes ve Aydın Menderes’in gemiden indirilmesi gibi sayısız zalimce uygulama tutuklulara ve onların yakınlarına lâyık bulunmuştur.

* Yassıada duruşmaları sırasında Celal Bayar haricindeki Demokrat Partililer sarsılmış, yıkılmış, çökmüş, çaresiz, bıkkın ve bezgin bir görüntü sergilerler. Sert mizaçlı Bayar güçlü, aldırmaz görüntüsünü neredeyse hiç kaybetmez.

* Askeri Yönetim, Demokrat Partililerin mirasla elde edilmiş varlıklarına bile el koyar. Demokrat Parti yöneticilerin ailelerinin ellerinde neredeyse tek kuruş bile bırakılmaz.

* İşadamı Vehbi Koç, bu zor zamanlarında Menderes ailesine İstanbul’da konaklamaları için kendisine ait olan Elmadağ’daki Divan Oteli’nden ücretsiz oda sağlamıştır.

* Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Yassıada’da askerlerce dövülenlerden biridir. Adada vefat edenler arasında Namık Gedik ve Lütfü Kırdar’da bulunmaktadır.

* Demokrat Parti Yargılamaları’ndan idam çıkmasını destekleyenler arasında Cevdet Sunay (Genel Kurmay Başkanı), Cemal Tural (Kara Kuvvetleri Komutanı) ve Talat Aydemir’in (Harp Okulu Komutanı Albay) olduğu tarihçilerce ve olayların tüm tanıklarınca belirtilmektedir.

Celal Bayar’ın Yassıada’daki Savunma Konuşmasından Bir Bölüm:

“Atatürk’ün mesaisinde bizim de bir gölgesi olarak mesaimiz vardır. Yalnız bu kabûl edilsin, Atatürk’le ölünceye kadar beraber bulunuyorduk. Hatta son nefesinde “Evlâdım sana emanet,” demişti. Atatürk inkilaplarına karşı kötü muamele yaptığımız iddiası bize verilecek en büyük cezadır. Ben asılmaya razıyım; zaten yaşamımın sonundayım. Yalnız Atatürk inkilaplarına kötü muamele yaptığımız bize söylenmesin .Bizim ne gibi bir muamele yaptığımızı tarih kaydetmiştir. Bu imtiyaz asla elimizden alınamaz. Atatürk’le beraber memlekete hizmet ettiğimi ve onun bana olan itimadını herkes bilir.”

(11 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Coen Kardeşlerden Western Türüne Taze Kan

Sinemanın en ünlü kardeşleri denince ilk akla gelenler, Coen’ler, Wachowski’ler (biri ameliyatla kadın olan) ve elbette Taviani’ler… Coen kardeşler, “Fargo” ve “No Country for Old Men – İhtiyarlara Yer Yok”la dörder Oscar ödülü sahibi…

Coen’ler ve Yeni Çevrimler:

Coen’ler 1955 tarihli “The Ladykillers – Kadın Katilleri”ni, 2004’te “The Ladykillers – Kadın Avcıları”na dönüştürdüler, hatta 2008’in Türk filmi “Şeytanın Pabucu”da buradan bir esinlenmeydi… ”Kadın Katilleri” ve “Kadın Avcıları” bu filmlerin Türkiye sinemalarında gösterildiği Türkçe adlardı… İlki dünya sinemalarından iki yıl sonra 1957’de, ikincisi dünya sinemalarıyla aynı yıl Türkiye sinemalarında gösterildi…

Coen’ler bu kez de 1969’un “True Grit – İz Peşinde”sine el attılar… Bunu da en iyi şekilde yaptılar… 38 milyon dolar yapım bütçeli 2010 versiyonu “True Grit – İz Peşinde”nin sadece Kuzey Amerika sinema hasılatının 160 milyon doları bulması, yılın en iyi filmi, yönetmeni, senaryo uyarlaması, erkek oyuncusu (Jeff Bridges) ve yardımcı kadın oyuncusu (Hailee Steinfeld) dalları dahil on dalda Oscar adaylığı elde etmesi ve 2011 Berlin Film Festivali’nin açılış gecesi için seçilmesi Coen kardeşlerin Western türünü dirilttiğinin en büyük kanıtı.

Diğer En Başarılı Yeni Westernler:

Kuzey Amerika sinemalarında dört Oscar ödüllü, 1992 yılı filmi, “Unforgiven – Affedilmeyen”in 101 milyon dolar hasılat elde ettiği ve yine Kuzey Amerika sinemalarında yedi Oscar ödüllü, 1990 yılı filmi, “Dances with Wolves – Kurtlarla Dans”ın (19 ilâ 22 milyon dolarlık bir yapım bütçesiyle gerçekleştirildi) 184 milyon dolar elde ettiği hatırlanırsa Coen’lerin yeni bir mucizeye imza attığı da ortaya çıkıyor.

Çünkü Coen’lerin “True Grit – İz Peşinde”si henüz Kuzey Amerika dışındaki sinemalarda yeni yeni gösterime giriyor.

1969 versiyonu “True Grit” John Wayne’e Oscar ödülü kazandırmış ve filmle aynı adlı özgün şarkı da Oscar ödülüne aday gösterilmişti.

Coen kardeşler “True Grit – İz Peşinde” de dünyanın en eski, ancak en eskimemiş, en evrensel ve en güncel konusunu anlatıyorlar: İnsanlık yaşadıkça gezegenimizde, daima varolmuş, hüküm sürmüş adalet arayışını…

Önemli Not: Bu yazıda sözü edilen “Dances with Wolves – Kurtlarla Dans” (1990) ve “Unforgiven – Affedilmeyen” (1992) 1989’da kurulan ve 2010 yılı sonuna kadar 550 filmi koruma altına alan ABD Kongre Kütüphanesi Ulusal Film Arşivi’ne alınmıştır…

(11 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net