Kategori arşivi: Yazılar

İstanbul’un Kalbine Yolculuk

İstanbul gezegenin belki de en büyülü kenti. İçine çekildiğinizde kurtulamadığınız tuhaf bir mıknatıs. Hem keskin biçimde nefret edip hem de deliler gibi sevdiğiniz bir büyük aşk bu. Bin kere terk etmeye karar verseniz de, her seferinde sadece burada hissedebildiğiniz bir özelliği yüzünden daha derinine gömüldüğünüz bir eski yarenlik şehri. Her tür sanatın rengârenk biçimde herkesi kucakladığı geniş bir gökkuşağı; dünü ve bugünü iç içe yaşadığınız bir tarihsel yolculuk; üç büyük imparatorluğun ev sahibi. İstanbul’un kültürünü ve sanatını, üç kadim dinin mensupları, kendi köklerinden sularla besleyip büyütüyor, binbir çiçekle donatıyorlar. Sözcüklerle, fırça darbeleriyle, ezgilerle, objelerin farklı formlarıyla, figürlerle, ışıkla – karanlıkla, binbir renkle, İstanbul’un ve insanlarının kendilerini ifade etmelerini sağlıyorlar… Tarihe notlar düşüyor, güzeller güzeli kenti yepyeni estetik zirvelere çıkartıyorlar.

Bu sanatçılardan biri de, sinemamızda değeri tam olarak bilinememiş sanat yönetmeni, yapımcı ve yönetmen Annie G. Pertan.

Pertan, bu kez, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde bir belgesele imza atmış. Farklı alanlarda faaliyet gösteren azınlık mensubu sanatçılarından on yedisini, İstanbul, sanat, yaşam, kendi hikâyeleri üzerine düşünceleri ve yapıtları ile tanıtıp, kentin yüreğine yerleştirdiği bir enfes belgesel: “Kültürel Farklılığın Renkleri”. İstanbul’un bildiğiniz yerlerini / mekânlarını, hiç fark etmediğiniz açılardan göreceğiniz bir çalışma. Ben bugüne dek, bu denli iyi kurgulanmış bir İstanbul belgeseliyle karşılaşmadım. İçeriği ve biçimi o denli zengin ki, defalarca izleme ihtiyacı duyacaksınız. Ve meselâ, benim gibi, müzikâl bölümleri geriye dönüp birkaç kez izleyeceksiniz.

Belgeselin, 2010 kapsamındaki en isabetli çalışmalardan biri olduğunun altını çizerim. Önemlisi de, ileriye dönük kalıcı bir doküman ve eğitim alanında da başucu kaynaklarından biri. Doğma büyüme bir İstanbul insanı olarak, başta Annie G. Pertan, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

(11 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Colin Firth, Büyüleyici Zoraki Kral’la Oscar Ödülünü Kucaklamaya Hazırlanıyor

A Single Man – Tek Başına Bir Adam’dan sonra The King’s Speech – Zoraki Kral’la ikinci kez Oscar ödülüne aday gösterilen Colin Firth, 27 Şubat Pazar gecesi ilk kez Oscar ödülünü kucaklamaya hazırlanıyor. Colin Firth, The King’s Speech – Zoraki Kral’da İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in babası rolünde… Bilindiği gibi dört kez Oscar adaylığı kazanan Helen Mirren, The Queen – Kraliçe’de 2. Elizabeth’i canlandırarak Oscar ödülü sahibi olmuştu.

Bu arada, 2. Elizabeth’in 04 Mayıs 1979 ile 28 Kasım 1990 arasındaki başbakanı Margaret Thatcher’i The Iron Lady – Demir Leydi’de canlandıran Meryl Streep’in de önümüzdeki yıl 17. Oscar adaylığını ve üçüncü Oscar’ını kazanması da bekleniyor.

15 milyon dolarlık yapım bütçesiyle gerçekleştirilen ve dünya sinemalarındaki hasılatı 200 milyon doları geride bırakmak üzere olan The King’s Speech – Zoraki Kral bu yılın mucize filmlerinden biri. Gerçek bir öykü, kamera arkasındaki ve önündeki baş döndürücü performanslarla desteklenmiş.

Bu filmde 11 Aralık 1936 ile 06 Şubat 1952 arasında İngiltere kralı olan 6. George’u canlandıran Colin Firth’ün adeta bukalemun gibi canlandırdığı karaktere dönüşmesi karşısında hem şaşırıyor, hem de büyüleniyorsunuz.

Kraliçe 2. Elizabeth’de Buckingham Sarayı’nda izlediği The King’s Speech – Zoraki Kral’dan çok çok etkilenmiş, bu filmi çok beğenmiş. The King’s Speech – Zoraki Kral’ı izleyen herkes gibi Kraliçe 2. Elizabeth’de özellikle Colin Firth’ün oyunculuğuna hayran kalmış.

Çünkü bu film Kraliçe 2. Elizabeth’in babasının, annesinin, amcasının, baba tarafından dedesinin, babaannesinin, kendisinin ve kızkardeşinin canlandırıldığı eşsiz bir dram.

Filmde Kraliçe 2. Elizabeth’in amcası 8. Edward, sevdiği daha önce evlenip – boşanmış – dul kadınla evlenmesine İngiliz devleti, hükümeti ve kilisesi karşı çıkınca 325 günlük Krallık görevinden istifa ediyor ve 2. Elizabeth’in babası 6. George hiç istemese de Kral yapılıyor.

The King’s Speech – Zoraki Kral’da özgüven ve cesaret yoksunu, emanet edildiği dadıların kurbanı, kekeme (şu anda dünya nüfusunun yüzde ikisi, yani 140 milyondan fazla insan kekeme) 6. George’u toparlayan, konuşma bozukluğu tedavicisi Avustralya asıllı Lionel Logue rolündeyse dört kez Oscar adaylığı ve bir Oscar ödülü kazanan Geoffrey Rush büyülüyor.

The King’s Speech – Zoraki Kral’da Kraliçe 2. Elizabeth’in annesini canlandıran Helena Bonham Carter’da (yönetmen Tim Burton ile evli; iki Oscar adaylığı ve bir Oscar’ı var) sinema tarihinin en iyi oyuncularından biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu arada, Helena Bonham Carter’da The King’s Speech – Zoraki Kral’ı izlerken çok çok etkilenmiş ve çok çok ağlamış.

The King’s Speech – Zoraki Kral’da bir başka efsanevi oyuncu da, çok küçük, fakat çok çok anlamlı bir rolde kelimenin tam anlamıyla döktürüyor. 1976’da dünya televizyonlarında yayınlanan I, Claudius – Ben, Claudius adlı mini dizide istemeye istemeye, zoraki olarak (6. George gibi) İsa’dan önceki yıllarda Antik Roma İmparatoru seçilen kekeme (yine 6. George gibi) Claudius’u canlandıran Derek Jacobi, The King’s Speech – Zoraki Kral’da İngiliz Kilisesinin 1936’lardaki en üst temsilcisi, yani Başpiskopos Cosmo Gordon Long rolünde…

(11 Şubat 2010)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Kurtlar Vadisi: Filistin, Almanya Sinemalarında İlgi Görüyor mu?

“Kurtlar Vadisi: Filistin”in Almanya sinemalarındaki hasılatı “Eyyvah Eyvah 2”ye çok yaklaştı. 06 Şubat 2011 Pazar akşamı itibariyle Türk sinemasının ürünlerinin Almanya sinemalarında elde ettiği hasılat rakamları şöyle sıralandı.

Almanya’da En Çok Hasılat Elde Eden Filmlerimiz:

* Recep İvedik 2 / 3 milyon 908 bin 882 dolar.
* Recep İvedik / 3 milyon 143 bin 369 dolar.
* Recep İvedik 3 / 2 milyon 825 bin 842 dolar.
* Kurtlar Vadisi Irak / 2 milyon 797 bin 789 dolar.
* New York’ta Beş Minare / 2 milyon 540 bin 373 dolar.
* G.O.R.A.: Bir Uzay Filmi / 2 milyon 256 bin 323 dolar.
* Beyaz Melek / 2 milyon 223 bin 824 dolar.
* Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine / 1 milyon 865 bin 148 dolar.
* Serseri Mayınlar / 1 milyon 776 bin 165 dolar.
* Vizontele: Tuuba / 1 milyon 771 bin 856 dolar.
* Hababam Sınıfı: Askerde /1 milyon 745 bin 393 dolar.
* A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi / 1 milyon 725 bin 890 dolar.
* Kabadayı / 1 milyon 689 bin 941 dolar.
* Güneşi Gördüm / 1 milyon 555 bin 535 dolar.
* Eyyvah Eyvah 2 / 1 milyon 443 bin 438 dolar.
* Kurtlar Vadisi: Filistin / 1 milyon 379 bin 57 dolar.
* Organize İşler / 1 milyon 275 bin 853 dolar.
* Eyyvah Eyvah / 1 milyon 167 bin 852 dolar.
* Asmalı Konak: Hayat / 1 milyon 143 bin 232 dolar.
* Hababam Sınıfı Üçbuçuk / 1 milyon 127 bin 165 dolar.
* Nefes: Vatan Sağolsun / 1 milyon 53 bin 936 dolar.
* Maskeli Beşler: Kıbrıs / 998 bin 171 dolar.
* O Şimdi Asker / 981 bin 677 dolar.
* Yahşi Batı / 902 bin 930 dolar.
* Vizontele / 900 bin 592 dolar.
* Maskeli Beşler: Irak / 865 bin 48 dolar.
* Bal / 820 bin 955 dolar.
* Osmanlı Cumhuriyeti / 702 bin 119 dolar.
* Neşeli Hayat / 659 bin 412 dolar.
* Çok Filim Hareketler Bunlar / 527 bin 876 dolar.
* Deliyürek: Bumerang Cehennemi / 482 bin 926 dolar.
* Kolpaçino / 420 bin 907 dolar.
* Kutsal Damacana 2: İt Men / 414 bin 581 dolar.
* Komser Şekşpir / 411 bin 676 bin dolar.
* Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi / 359 bin 569 dolar.
* Ay Lav Yu / 332 bin 994 dolar.
* Sınav / 295 bin 18 dolar.
* Musallat / 288 bin 552 dolar.
* Neredesin Firuze / 255 bin 109 dolar.
* 120 / 249 bin 860 dolar.
* Ejder Kapanı / 243 bin 868 dolar.
* Süper Ajan K9 / 227 bin 665 dolar.
* Kutsal Damacana / 223 bin 177 dolar.
* Kurtlar Vadisi Gladio / 208 bin 692 dolar.
* Hokkabaz / 198 bin 149 dolar.
* Aşk Tutulması / 196 bin 304 dolar.
* Avanak Kuzenler / 188 bin 350 dolar.
* Issız Adam / 176 bin 361 dolar.
* Rus Gelin / 159 bin 598 dolar.
* Çılgın Dersane Kampta / 140 bin 115 dolar.
* Pars: Kiraz Operasyonu / 132 bin 708 dolar.
* Kadri’nin Götürdüğü Yere Git / 117 bin 25 dolar.
* Çılgın Dersane / 116 bin 915 dolar.
* Ulak / 114 bin 426 dolar.
* Şeytanın Pabucu / 106 bin 224 dolar.
* Cehennem / 90 bin 326 dolar.
* Hemşo / 84 bin 623 dolar.
* Veda / 74 bin 719 dolar.
* Üç Maymun / 67 bin 89 dolar.
* Aşk Geliyorum Demez / 66 bin 806 dolar.
* Takva / 61 bin 674 dolar.
* Pazar: Bir Ticaret Masalı / 55 bin 785 dolar.
* Romantik Komedi / 51 bin dolar.
* Beynelmilel / 36 bin 273 dolar.
* Güz Sancısı / 28 bin 179 dolar.
* Kutsal Damacana: Dracoola / 27 bin 268 dolar.
* Kanal-İ-zasyon / 23 bin 765 dolar.
* Gecenin Kanatları / 21 bin 851 dolar.
* Vali / 21 bin 629 dolar.
* Eşrefpaşalılar / 20 bin 430 dolar.
* Destere / 17 bin 433 dolar.
* İklimler / 16 bin 872 dolar.
* Çakal / 14 bin 228 dolar.
* Sarı Saten: Günahkârların Aşkı / 11 bin 589 dolar.
* Köprüdekiler / 11 bin 199 dolar.
* Umut / 9 bin 895 dolar.
* Ayakta Kal / 7 bin 679 dolar.

(10 Şubat 2010)

hakan.sonok@tr.net
ercan1962@yahoo.com.tr

11 Şubat 2011 Haftası

“Şampiyon”, imkânsıza yakın rekorları kıran yarış atı olarak tarihe geçen Secretariat (Sekretarya) adlı aygır ile evli dört çocuklu sahibesinin ‘kazanma’ya kitlenmiş çok özel etkileşiminin çevresinde gelişen olayların, sapasağlam bir metin ve diyaloglarla öykülenmesi… Ya da, at türüyle onun üzerinden kumar oynayan insanoğlu arasındaki eşit olmayan ilişkinin, pembe / güleryüzlü bir bakış açısıyla anlatılması… ‘Yarışların yürek atışları’nı duyumsatan kamera çalışmasına dikkat!
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Dövüşçü”, aktif – cevval bir annenin kanatları altındaki dokuz yetişkin kardeşin iki erkek üyesinden “Irish” Micky Ward’un, eski boksör olan, ‘keş’ / sorunlu üvey ağabeyinin çalıştırıcılığında ringlerde yükselmeye başlamasının aile içi sancılar ve çatışmalarla geçen hikâyesi. Yönetmen, Massachusetts – Lowell alt sınıf insanlarının tamamıyla gerçek yaşamlarını ve insanlık tarihi denli eski bir dövüş sporu olan boksun, küçük yerdeki insanların ‘bir kahraman yaratma’ umudunu nasıl canlı tuttuğunu, onların duygusal çalkantılarını seyirciye aynen geçirerek anlatmakta. Sinemada gerçekliği yeniden kurgulamanın nasıl olması gerektiğine dair önemli bir örnek!

“Ayin”, ‘şeytan çıkarma’ gibi, kötülüğün tüm belirtilerini gösteren hasta bir insanın ruhunu gerçekten de iblisin ele geçirmiş olduğuna inananlarla, vakanın psikiyatrinin alanına girdiğini iddia edenlerin keskince ikiye ayrıldığı bir konuda, çok deneyimli bir peder ile şüpheci ilahiyat öğrencisi genç adamı aynı odada buluşturuyor: Ruhu ele geçirilen hamile genç kızı kurtarma ayininde! Yaman İsveçli yönetmen Mikael Håfström, sadeliğin içindeki gölgeler, objeler, hareketlerle, gerçek bir korku atmosferi kurup, ölümü de, düşleri de, ritüeli de, her birimizin yaşamında yer alabilecek şekilde sunarak, etkiyi arttırmış: Bu, izlerken zevk aldığınız bir sinematografi. Kendi adıma tek düş kırıklığım ise, ‘ortada’ durmayarak, giderek taraf olmayı -kuşkusuz uyarlama nedeniyle- seçmesi!

(10 Şubat 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Breakfast Club: Suçlu, Beyin, Atlet, Prenses ve Çöp Tenekesi

Bazı filmleri hep aklınızın bir köşesinde tutarsınız bir gün izlemek için. Sonra her yerde DVD.sini ararsınız, olmadı VCD.de idare eder dersiniz. Öyle spesifik bir filmdir ki bu korsana da düşmez zaten. Uzun zamandır aradığım “Breakfast Club” filmini arkadaşım Soner getirdi. Ona burdan çok çok teşekkür etmek istiyorum. 80’lere ait bu film döneme damgasını vurmuş müzikâl denge gibi, hep garipsediğimiz moda akımı gibi bir şekilde hatırlanması gereken konuma sahip.

Beş lise öğrencisinin haftasonu okulun kütüphanesinde 9 saati birlikte geçirmekle cezalandırılışını izliyoruz. Diyalog üzerine bu kadar basit ama aslında basite inerek anlamlanan kavramlarla dolu bir film. 9 saat boyunca gerçekleşen diyaloglar hayata, kendimizi ne kadar önemsediğimize ve başkalarını olduğu gibi kabûl edememe yetersizliğimize ışık tutuyor. 5 kişiden tüm insanlık soyuna ve yine 5 kişiden de kendimize çıkıyoruz sonunda. Yaşadığımız gerçekliğin sadece bize ait olduğunu ve ötekiyi de kabûllenebildiğimiz sürece sosyolojik algılarımızın açılabileceğini kavratıyor. Aynı zamanda sistem üzerine de başarılı bir çözümleme Breakfast Club. Bizi yöneten, cezalandırdığını zanneden insanlar aslında hiçbir şeyin farkında değiller. Gerçekler bazı insanların suratına çarpıldığında ya da yalan da olsa onların otoritelerini sarsıcı cümleler sarf edildiği zaman bulundukları konumun ne derece sarsıldığını ayrımsıyoruz. Otorite ve itibar sorunsalı yüzünden başkalarına hükmeden insanoğlu yine kendi bencilliğine gömülüyor. Ve her şeyden öte önce başkalarını algılamadan önce kendimizi dinlememiz gerekiyor. Başka insanlar da kendimizi anlayabilmemize yardımcı olabiliyor.

Filmde her karakter bambaşka şeylerden hoşlanıyor. Biri oldukça muhafazakâr görünürken her şeyiyle en açık insan görüntüsüne bürünebilmiş; diğeri oldukça sert, nefret dolu… Bir başkası ise oldukça zeki ama bu da yetmiyor işte. Ortak bir noktada buluşabilmek lâzım. Bunun için de ortak paylaşımlara yönelmek gerekiyor. Hepsi birlikte kendilerinden geçerek dans etmeye başlıyorlar. Hepsi aynı anda aynı müzikle ve aynı mekânda benzer duygular eşliğinde kayboluyorlar. Sonrasında da ardı sıra diyaloglar… Evrensel olarak baktığımız zaman toplumları algılayabilmek için yemek kültürlerini incelemek faydalı olabilir. Dünya, içinde bambaşka yemek kültürlerine sahip insan topluluklarıyla dolu. Filmde de dikkate değer bir yemek sahnesi mevcut. Sushi, fast food, karbonhidrat ağırlıklı beslenme, zararlı asitlerle dolu bir öğün… Hepsi bambaşka düşündükleri gibi bambaşka şeyler yiyorlar. Sembolik bazı anlatımların oldukça derin yansımaları olduğunu filmin sonuna doğru fark edebiliyorsunuz. Tüm bunların görsel bir terapiye dönüştüğü nokta ise her anında yalın olabilmesinde saklı. Basit cümlelerle itiraf etmek bile kelimelerin altına sağlam ve dingin bir netlik kazandırıyor. Ve tüm bu akış da filmin iç aksiyonundaki hareketi her daim korumasını sağlıyor.

John Hughes aslında sıradan, öylesine ve belki de çoğunlukla eğlendirmeye yönelik bir film çekmeye çalışmış. Ama film, zamanla kimliğini ciddiye alması gereken bir yapıma dönüşmüş. Döneme ait bu tarz çok sayıda örnek içinden bu filmin sıyrılabilmesinde samimiyeti ve derin içeriğine rağmen bunu herkesin çok kolay bir şekilde anlayabilmesini sağlayan üslûbu önemli bir yer tutmaktadır. Breakfast Club, genç neslin sadece Amerikan Pastası serilerindeki gibi cinsel odaklı sapkınlıklar yaşamadığını, çok daha kapsamlı bir mercek altında işlenmesi gereken sorunlara sahip olduğunu gösteriyor ve bu sorunlara da laboratuvar estetiğinde cevaplar bulmaya çalışıyor. Öyle bir noktada yakalıyor ki film sizi mükemmel gibi görünen aile yapısının dahi ne derece yapay unsurlar taşıdığını, bundan sıyrılmanın ise çok ince bir ipte yürümekten farksız olduğunu gösteriyor. Kahvaltı Kulübü hiç kimsenin ifade etmesine gerek kalmadan kendisini tüm gençliğe, aileye, sistem müdahalecilerine adıyor. Ve herkes de bu pastadan hakettiği payı alıyor.

Breakfast Club iyi gözlemlenmiş bir gençlik filmi. Bu şekilde anımsanması, sinema tarihine en iyi gençlik filmlerinin baş sıralarında ismini yazdırması yönetmenin kabiliyetli olduğu bazı alanların ön plaâna çıkmasını sağlıyor. Genç kuşağın bir dönem yaşadığı sorunlara evrensel çözümlemeler getiriyor, cinselliğe kapalı olan kültürel anlayışı, hafızamıza kodlanmış kurallar silsilesini deşifre ediyor. Hayatımız boyuca konuşmayacağımız, varlığından bile haberdar olunması bizler için çok zor olan insanlara şans veriyor film. Aslında en iyi terapinin aynı havayı solumak, kavga etmek, dokunmak, karşılıklı susmak ya da konuşmaktan geçtiğini söylüyor. En iyi terapinin sistem içinde sisteme kafa tutmakla başarıya ulaşacağını kanıtlıyor. Ve her şeyden önemlisi insanın kendini keşfetmesinin yapabileceği en büyük devrim olduğuna ışık tutuyor.

Yönetmen: John Hughes
Senaryo: John Hughes
Müzik: Steve Schiff
Oyuncular: Emilio Estevez, Anthony Michael Hall, Judd Nelson, Molly Ringwald, Ally Sheedy
Yapım: 1985, ABD, Renkli

(07 Şubat 2011)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Bu İzlediklerinizi Lütfen Gerçek Hayatta Denemeyin!

Sanctum bir grup mağara dalışçısının doğal felâketler sonucu başlarına gelenleri anlatıyor. Zengin bir adamın sponsorluğunda hayatı mağara dalışlarıyla geçen bir baba ve onun ilgisinden yoksun kalmış delikanlı oğlu tropik fırtına sonrası ekibin diğer üyeleriyle birlikte mağaranın ve sualtının derinliklerinden gün yüzüne çıkmaya çalışıyorlar. Rollerin hiçbirinde çok ünlü oyuncu yok. Hatta en çok başrole yakın duran delikanlı önceden hiçbir filmle ses getirmiş değil. Pek getireceğini de yok, maalesef ki ne star aurası var ne de yeteneği. Gözlerinizi alamayacağınız bir yakışıklılığı da yok. Babayla varlıklı sponsoru çeşitli filmlerden hatırlayabilirsiniz ama oyuncuları gereği Sanctum baştan üçüncü sınıf televizyon filmlerinden öteye geçemiyor. Bu tanımlamaya konusu, filme alınışı da ekleniyor. James Cameron’un ünüyle ilgi toplamaya çalışılan filmin asıl yönetmeni Alister Grierson. Filmin macera ve heyecan açısından Avatar ve Titanik’le uzaktan yakından âlâkası yok. Hatta dalışa ilgisi olan insanlar için bile yeterince doyurucu değil. Üç boyutu kullanarak bir sualtı macerası sunulmaya çalışılmış ama üç boyut filme ne bir şey getiriyor ne filmden bir şey götürüyor. Biraz burnunuza ağırlık yapan bir gözlükle filmi izliyorsunuz.

Film iddialı bir isme sahip: Sanctum. Sanctum hem kutsal yer anlamına geliyor hem de girilmesi yasak olan özel oda. Her iki anlamıyla da filme iyi bir yola çıkış noktası veriyor. Mağara, özellikle de sualtı mağarası, herkesin dünyaya geldiği ana karnına olan benzerliğiyle gerçekten de en kutsal olabilecek yerlerden biri. Bunun yanı sıra doğanın kanunlarıyla oyun oynamaya kalkan ekibimizin, bu yolculuğa tersten çıkmaya çalışması da özel alanın ihlâli meselesi oluyor. Ekip azimle, mağaranın yağmur alan ana girişinden girip, nehir yolunu izleyerek denize ulaşmaya, sualtı yollarının kendine has kutsallıklarını delip geçmeye çalışıyor. Maalesef ki, bu anlamlı yolculuk olabildiğince vasat bir şekilde aktarılmış. Baba oğul çatışıyor, baba, oğul ve varlıklı sponsor çatışıyor. Arada bilumum insanlar doğanın kanunlarına karşı geldikleri için ölüyor. Ve sonunda baba tahtını oğluna devrediyor. Oğul azimle yolculuğuna devam ediyor.

Sanctum, Oscar adayı filmlerin tek tek gösterime girdiği bu günlerde pek parlak bir seçim olmaz. Ama sualtını seviyorsanız ve biraz üç boyutlu gezinti yapmak istiyorsanız, neden olmasın. Ayrıca filmin sonunda dalgıçlar için iyi bir hava edinme tekniği gösteriliyor. Yine de bu izlediklerinizi gerçek hayatta denemeyin!

(05 Ocak 2011)

Nur Özgenalp

Sinema / TV Sektörü ve Bardağın Dolu Tarafı…

Sinema / TV çalışanlarının, çalışanların sorunları ve dizilerin uzunluğu için yaptığı eylemden (protestodan) sonra taşlar yerinden iyice oynadı. Böylece, ilgili tüm bakanlıklar sektörün sorunlarına daha duyarlılaştı, yapımcılar düşünmeye başladı, sinema kurumları silkelendi ve daha çok çalışmaya başladı. 24 Aralık 2010’dan sonra, sinema / TV sektörünün en büyük kazancı ise, eskiden masaya birlik olmak için oturan fakat dağılarak kalkan sinema kuruluşlarının artık diyalog kurmaya başlaması ve karşılıklı empati yapmaya başlaması oldu. Bu empati aşağıdan yukarıya doğru (yani çalışanlar, yapımcılar, TV kanalları, çoğu uluslararası sermaye uzantılı reklâmcılar) yeterince ulaştırılamamış olsa da özellikle yapımcılar ve yayıncılar düzeyinde iki eğilim ortaya çıkardı.

Birinci ve olumsuz eğilim, sinema / TV çalışanlarının kamuoyunda alenileşen onca sorunlarına kulaklarını tıkayan veya gözlerini kapatan yapımcı / yayıncılar. Aralık ayından sonra bir – iki tane de olsa, maalesef 90 dakika diye başlayıp 110 – 120 dakikaya çıkan diziler oldu.

Bu yazımın asıl konusu ise ikinci ve olumlu eğilim… Çünkü yapımcıların çoğunluğu çalışanların sosyal güvenlik ve uzun çalışma saatleri (dolayısıyla dizi sürelerinin kısaltılması) tepkisi üstüne düşünmeye başladı. Bunun ilk belirtisi, yapımcıların bir kısmının çalışanlarını toplu olarak sigortalı yapması oldu. Bu olumlu gelişmenin giderek yayıldığı görülüyor…

Eylem için çok benimsenmiş olsa da, asıl sorun reklâm kuşaklarına bağlı olarak dizi sürelerinin uzaması değil, çalışma sürelerinin uzunluğu aslında. Gerekçesi ne olursa olsun, aslında uzun dizi yapmak çalışma sürelerinin uzaması zemininde ve giderek çarpık bir model haline geldi. Oysa herkes biliyor ki, bu ülkede yasal çalışma süresi haftalık 45 saattir. (Yani 5 tam gün 5 X 8 = 40 saat ve Cumartesi yarım gün 5 saat, toplam 45 saat) Sinema / TV çalışanları bu gerçeğin çok uzağına düştüğü için, bırakalım mesai almayı, yasal olarak ancak kendileri kabûl ederse, haftada ancak 6 saat mesai yapmaları gerektiğini de çoktan unuttu. Dolayısıyla bunun dışındaki her türlü uygulama yasa dışıdır. Bazı ülkelerde sinema için çalışma saatleri 10 – 12 saat olarak kabûl ediliyor. Ama mevcut yasalarımızla bunu yapmak da mümkün değil. 17. iş kolunda yer alan sinema / TV çalışanları işte bu yüzden özel yasa istiyor.

Konumuza dönersek… Sendika ve çalışanlar sorunlarını kamuoyu duyurmuş, bakanlıklar duyarlılaşmış, yayıncılara bağlı yapımcılar rahatsız olmuş, yayıncılar sorunları taca atmış olsa da, taşlar gerçekten yerinden oynadı. Sinema çalışanları kurum yönetimlerini sarsmaya, yayıncılar ve yapımcılar yasalara bakıp, “Biz ne yapıyoruz?” demeye başladılar. Başta TRT olmak üzere, bazı yayıncılar ve yapımcılar çalışma sürelerinin aşağı çekmeye başladılar bile. Bu eğilim sürüyor… Ama bu iyileştirmeler hâlâ eski sorunsalın onarımı ile ilgili ve pek de doğru değil…

Bu arada, gözden kaçan başka bir dinamik daha var. Çünkü taşlar yerinden oynayınca, düşünceler ve zihniyetler de değişmeye başladı. Kurulacak yeni sorunsalın bazı ipuçları da ortaya çıkmaya başladı. Bu da son haftalarda medyada görülen “Dizi sektörü 50 milyon dolar ihracat yaptı” haberi. Çünkü TV dizi sektörü, aslında ana geliri hâlâ iç piyasa olduğu halde, artık dış piyasayı da düşünmeye ve kendiliğinden gidişi ileri itecek, “Nasıl bir dizi üretmeliyiz?” demeye de başladı. Bunun açık kanıtı, son zamanlarda yapımcılarla görüşen senaryo yazarlarından artık “dış satışa uygun dizi” istenmeye başlanmış olması.

Bu arada herkes bildiğini diğerine de öğretmeye başladı. Senaryo yazarları eylemden önce, “90 değil 60 dakika yazalım”, diyorlardı. Birileri çıktı, 60 olmaz uluslararası standartlarda olsun, dedi. Bu yüzden eylem için, devletin imza atıp bir türlü uygulamaya koymadığı (AB standardı), her 60 dakikada 12 dakika reklâm ölçütü temel alındı. Bunun için de Amerika’nın yeniden keşfine gerek yoktu. Dizi sürelerinin, uzun veya kısa reklâm formatlarına göre, 45, 48, 52 veya 55 dakika olması gerektiği açıktı.

Fakat bir geçiş süreci yaşıyoruz ve reyting yarışı hâlâ sürüyor. Kafalar karışık ama yasalar çalışırsa 90 dakikalık diziler yapmaya devam etmek pek mümkün görünmüyor. Öte yandan, biz iç piyasada, sadece bize özgü bir çarpıklıkla 90 dakikalık diziler üretmeye devam etsek bile, aslında bu dizileri alan ülkelere de sorun çıkartıyoruz. Onları bu bölümleri ikiye bölüp, 45’şer dakikalık uluslararası formatlara uydurmaya çalışırken zor durumda kalıyorlar. Şimdi dizilerimiz ucuza gittiği için belki buna katlanıyorlar ama bizim de standart dışı bir ürün ürettiğimiz açık. Bu yüzden dizi sürelerine uluslararası standartlara yaklaştırma eğilimi başladı bile. Bu konuda, reyting yarışı dışındaki TRT’nin eli oldukça rahat. Yapımcılara “ilk bölümler 75, sonrakiler 65 ve 60 olsun” diyen TRT’ye verilecek öneri / cevap belliydi. Bu öneri, “İyi de 75, 65, 60 da hiçbir formata uymuyor, 55 olmalı” idi. Aklın yolu aynı mecraya girince alınan cevap da “Peki 55 olsun” oldu.

Yapımcılar kısa vadede olmasa bile uzun vadede bu gidişin daha akılcı bir çözüm olduğunu fark ediyor. Bu yüzden çalışanlar ve yapımcı kuruluşların temsilcileri de bir araya gelip, dışa yönelik formatları dikkate alan, yeni üretim modelleri üstüne çalışmaya başlamak üzereler…

Bu arada çalışanlar da sendika çevresinde örgütlenmeye başladı. Çoğu sendikalı ve deneyimli çalışanlar, birkaç sette set temsilciliği kurdu. Bir araya gelen çalışanlar örgütlenince daha disiplinli çalışmaya başladılar. Gördüler ki, aslında her gün birkaç saat da örgütsüz oldukları için fazla çalışıyorlarmış. Eskiden evlerine zor giden çalışanlar artık sendikaya da uğramaya başladı.

Çalışanlar ve yapımcıların bu yaklaşımına acaba yayıncı kuruluşlar ne diyecek? Kısa vadeli kazançları yüzünden bu yeni dinamikleri görmezden gelirlerse ne olacak? Eylem sırasında verilen demeçlere bakılırsa onlar hâlâ fildişi kulelerinde oturuyor. Anlaşılan o ki sorunların vahameti hâlâ kanalları yönetenlere kadar pek tırmanmadı. Az da olsa ihracata başlamaları da onlara artı puan kazandırıyor.

Kanal yöneticileri her türlü sorunu daha ne kadar taca veya yapımcıların sırtına yıkabilir? Sıra şimdi onların düşünmesine geldi. Yoksa bir sermayedar düşünün ki, başka bir fabrikasında çalışan işçiler günde 8 saat ama setinde çalışan sinemacılar 18 saat çalışıyor. O zaman sermayedar çağırıp o yöneticiye sormaz mı? Kardeşim benim bu iş yerimde neden bana yasa dışı iş yapılıyor, diye! Onların gerçekten şapkayı önlerine koymaları ve düşünmeleri gerek. Popüler sinema filmlerimize ortaklık öneren yabancı ortaklar gelmeye başladı bile. Ne malûm yarın dizi için gelmezlerse? O zaman ne diyecekler acaba sermayedarlarına?

Kabuk değişimi için kısa vadede ortaya çıkan olumlu ve somut veriler var elimizde. Ve yasalar, yasaları çalıştıracak olanlar ve üretici yapımcıların çoğu hazır aslında. Şimdi sorun, orta vadede, yani yaz başında, yeni başlayacak dizilerde, hep birlikte bir start verebilmek…

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(06 Şubat 2011)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

İyi Film… Yönetmenlik… Oyuncular… ve Sinan Çetin

Sinemamızda 1917’den beri kurmaca filmler yapılıyor, sinema ürünü filmin, ticari bir meta olduğu çok daha sonraları ortaya çıktı. Sinemaların gelişmesi bizde 50’li yıllardan sonra giderek gelişti. Film sayısı her geçen yıl giderek arttı ama filmlerin ticari başarısı her zaman aynı olmadı. Bu kentten kente değiştiği gibi filmden filme de değişti, şimdilerde medyada gişe durumları açıklanıyor. Bu uzun yıllar yapılmadı, o yıllarda şimdikilere göre çok daha fazla iş yapan onlarca filmin bugün adı bile hatırlanmıyor. Bunları bugün için belgelemekte söz konusu değil, çok uğraşılırsa bazı bilgilere ulaşılabilir ama bunlar artık tarihsel bir nottan ibaret kalacaktır.

İyi iş yapan filmlerin kalitesi ise başka bir tartışma konusudur. Bu böyledir de, iyi filmin kriterleri nelerdir. Öncelikle şunu söylemek isterim ki “sanat filmi” deyimini hiç bir zaman benimsemedim, anlamını da bilmiyorum. Sinema bir sanattır da, film diye her yapılan sinema ürününün sanat eseri olarak kabûl edilmesi de -kanaatımca- doğru değildir. Bütün bunlardan sonra bir filmin iyi film olmasının, iyi sinema eseri olmasının koşulu sadece sinemasal anlatımın iyi olmasıdır, yoksa konusunun şu veya bu olması bir filmi iyi yapmadığı gibi, filmim gişede iyi iş yapmış olması da bir ölçüt değildir. Ama filmlerin başarısının tartışıldığı bir televizyon programına başlangıçtan sonra katılan ve kendisine hemen söz verilen yönetmen Sinan Çetin, “İyi film, iyi gişe yapan filmdir” diye kestirip atmıştı. Tek ölçü olarak bunu benimsiyordu. Bu yıllar önce yapılan bir programdı, kaydı bir yerlerde vardır.

Aynı Sinan Çetin geçen haftalarda katıldığı Ali Poyrazoğlu’nun televizyon programında ustalığının yanında bir auter yönetmen olarak tanıtıldı. Çetin buna itiraz etti, kendisinin auter-liğine itiraz etti, film çeken her yönetmenin, senaryoyu realize eden her yönetmenin bir auter olduğunu söyledi. Bu görüşe hiçbir zaman katılmadım, katılmayacağım da…

Sinemamızda başlangıçtan bu yana film yöneten kişilerin, yani yönetmenlerin sayısı 600 civarında olmalı. Bunların içinde tek film çekenler de var, 100’ün üstünde çekim yapanlarda. Sayısına bakmadan iyileri de var kötüleri de. İyilerin içinde auter olanları da var, olmayanları da. Çünkü her iyi yönetmen, auter, değildir. Tek film, ne kadar ölçü olur tartışabiliriz ama tek filmle kalıcı olan birçok yönetmen var, dünya sinema tarihinde bile. Her film yöneten kişiye auter demek, birçok yönetmene haksızlık etmektir.

Sinan Çetin, çektiği kısa film (Halının Türküsü) ile ilgi çekmiş ve ilk filmi ile -film gösterime girmeden- hayli magazinsel olmuştu. Filmi sansürle hayli mücadele etmiş, adı bile kaç defa değişmişti. Önce Sabah’tı, sonra Kamyon oldu ama hayli kırpılmış olarak sansürden çıkışında Bir Günün Hikâyesi olmuştu adı. Sonra, Yeşilçam’ın yönetmenleri gibi filmlerini sıralamış ve giderek yapımcılığa başlamıştı.

Yapımcı olarak sinemamızda çok ender yapılan bir şeyi yaptı, çektiği filmleri gösterime çıkarmadı. Bu konuda kendisine söylenecek her hangi bir söz yoktur, kendi bileceği bir iştir. Son vizyona giren filminin (“Kâğıt”) iki yıl önce çekildiği söyleniyor. Yeterince beklemiş demekten başka bir diyeceğimiz olmaz ama tüm bunlar filmin kalitesini artırmaz veya eksiltmez. Öncelikle söyleyeyim, Kâğıt’ı izlemedim. Çetin’in filmden beklentisi fazla idi sanırım ki, beklenen kadar iş yapmayınca “filmin oyuncuları iyi idi ama oyuncular arasında star yoktu” gibi bir açıklama yapmış -bu gazete bilgisidir (doğruluğu her zaman tartışılabilir.) Kâğıt’ın bir zamanlar sinemamızın başının belâsı olan “sansürü” işlemesi (bir yönetmenin film çekme uğraşı) tek başına iyi film olmasına yetmez. Filmin iş yapıp yapmaması da kalitesini değiştirmez. Oyuncularının iyi olması olmaması ayrı bir tartışma konusudur. Ama oyuncuların iyi ama star olmamasını gişe ile âlâkalandırmak ne demektir? Tamam star tek başına bir filme seyirci çekebilen kişidir (kadın veya erkek) ama Hollywood’un ürettiği ve dünyaya yaydığı, bizde de (Yeşilçam) yerleştirdiği star sistemi artık tüm dünya ile birlikte bizde de bitmiştir. Bugün hiçbir yerde olmadığı gibi bizde de star yoktur. Onun için “filmimde star yoktu” demenin bir anlamı olamaz. Hem starın oynadığı bir filmin -sistemin yürürlükte olduğu günlerde bile- iyi iş yapma garantisi olmaz, olmamıştır da.

Bölge işletmecisinin, Yeşilçam’daki yapımcıya telefon edip “Bana Türkan’lı, Yılmaz’lı, Hülya’lı film gönderin” dediği günler tarih öncesi gibi eskidir. Şahan’ın oynadığı filmlerin gişe listelerinde başlarda yer alması da Şahan’ı star yapmaz. Charles Chaplin’in son -hem de renkli- filmi Hong Kong’lu Kontes (A Contess from Hong Kong) için bir yazarımız: “Gidin görün, ne olursa olsun bir Chaplin filmi” demişti. Filmi beğenmiyordu ama bir Chaplin, -hem de son- filmi idi. Filmlere gidin, tabi, yönetmenine, oyuncusuna, konusuna bakarak ama gişe listelerine bakmanıza gerek yok. Beğenir veya beğenmezsiniz, bunun da “yönetmeni, oyuncuları ve konusu ile alâkası yoktur” demeyeceğim ama film bunlardan bir adım önde veya bunların oluşturduğu bir başka bütünlüktür… Tabi ki başarıldı ise… ve gişe yapıp yapmaması çok başka bir şeydir.

(06 Ocak 2011)

Orhan Ünser

04 Şubat 2011 Haftası

“Sanctum”, Güneybatı Pasifik’te, Yeni Gine – Papua’daki dünyanın en karmaşık mağara sistemi Esa-ala’da keşif yapan bir grubun, ‘yukarıda’ fırtına patlaması nedeniyle ‘içeride’ sıkışması ve suların yükselmeye başlamasıyla da ölümcül bir tehlikenin ortasına düşmesini, Cameron / Pace Fusion 3D kameraları marifetiyle gerçekliği bire bir yansıtarak anlatıyor. Aslında, birbirlerine uzak gibi görünüp sürekli çatışan baba – oğulun, klostrofobinin derin sularla işbirliği yaparak sunduğu ölüm – kalım mücadelesinde yakınlaşmalarını da barındıran, zaaflara, korkulara, fedakârlığa dair hikâyenin anlatımı oldukça eski… Fakat çıkış noktası, yapımcı – yazar – mağaracı Andrew Wight’ın başından geçen gerçek bir olaya dayanan bu adrenalin yükseltici macera öyle teknik ustalıklarla ve cambazlıklarla dâhil ediyor ki sizi içine, işin doğrusu, zorlama öyküye pek de takılmıyorsunuz.

“Aşk Tesadüfleri Sever”de, doğumlarından birinin ölümüne dek yaşamlarının belirli dönemlerinde yolları sadece birkaç kez kesişse de yazgıları birbirine sıkı sıkıya bağlı genç kadınla erkeğin, beraber tek bir gece geçirdikten sonra trajik sona ‘yakalanmaları’yla izleyici duygularının iyice köpürüp gözyaşı bezlerini harekete geçirmesi hedefleniyor. Ancak filmin temel iki sorunu var: Karakterler ve olayları ete kemiğe büründürecek ve erkekle kadını ‘her şeyleriyle birer insan’ olarak didikleyip ‘yaşanır’ kılacak kıvrımlı bir senaryo ile diyalogların eksikliği… İki, kimyaları tutmadığı gibi rollerine kendilerinin bile inanmadığı bariz olan erkek ve kadın oyuncu: ‘Rol kesmek’ ne demektir, bu filmin erkek oyuncusu iyi bir örnek! Kusura bakılmasın, yoğun emek harcanmış fakat olmamış. Lütfen, örnek almak için biraz daha Hollywood yapımı izleyiniz.

(03 Şubat 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Yılmaz Güney Paneli İçin Notlar

Geçen akşam Türkan Şoray için söylediklerim, Yılmaz Güney için de geçerlidir. Yılmaz Güney, Yeşilçam’ın bir ürünüdür. Varlığını ona borçludur. Yılmaz Güney’i de seyirci seçip ayırmış, kral yapmıştır. Yılmaz Güney baş erkek kahraman tipinin en önemli simge ismidir. Yarattığı, canlandırdığı tip halkın kültürünün derinliklerinde vardır.

Yılmaz Güney Köroğlu’dur. Mitolojik Köroğlu algılamasının sinemamızda sürdürücüsüdür. Ama olayın bu boyutunun ne seyirci farkındadır, ne sinemacılar, ne de Yılmaz Güney’in kendisi. Sinema yazarları, kültür insanları, halk bilimciler de bunun farkında değillerdir. Ve sinemamızdan Yılmaz Güney kimliğinde, bir Köroğlu gelip geçmiştir. Ama Yeşilçam’da bir tek Yılmaz Güney değildir Köroğlu. Bütün baş erkek kahramanlar bir çeşit Köroğlu kimliğinin taşıyıcılarıdır. Türkan Şoray’da olduğu gibi, Yılmaz Güney de bu mitolojik Köroğlu tipinin en önemli, en simge ismidir.

Bu arada bir de Yeşilçam dışı, Yeşilçam’a karşı bir Yılmaz Güney vardır. Kimilerince Yılmaz Güney’in bu tarafı daha çok önemsenir. Ortada çelişik bir durum vardır. Yeşilçam’ın var ettiği kimlikten kopmak, uzaklaşmak istemiştir Yılmaz Güney. Yeşilçam’a alternatif bir sinemanın peşine düşmüştür. Ama koşullar buna izin vermemiştir. Yılmaz Güney bunu denemiştir. Ve yola çıkmıştır. Ayrıca oyuncu kimliğinin yanına yönetmen kimliğini koymuştur.

Sinemacı kimliğinin yanına da militan siyasal bir kimlik eklemiştir. Türkiye’nin dönüştürülmesi ile sinemanın dönüştürülmesi birlikte ele alınmıştır. Doğru yapmıştır, yanlış yapmıştır… ama denemiştir. Denemek istemiştir. Yaptırmamışlardır. Engel olmuşlardır.

Ve Yılmaz Güney de bir fenomendir. Bu toplumun, bu halkın kültürünün derinliklerinden çıkmıştır. Efsane olmuştur. Efsane sürmektedir. Herkes kendine göre bir Yılmaz Güney efsanesi üretmektedir. Ama gerçek efsane, Köroğlu efsanesidir ve kökü binlerce yıl geriye gitmektedir. Yılmaz Güney de bize aittir, bu topluma aittir, bu kültüre aittir ve tektir.

(31 Ocak 2011)

Engin Ayça

Kurtlar Vadisi Filistin, İsrail’i Endişelendirdi mi?

İsrail Devleti’nin yönetim birimleri şu sıralar çok çok endişeli. Ancak bu endişenin seyircilerinin ezici çoğunluğunu genç erkeklerin oluşturduğu “Kurtlar Vadisi Filistin”in sinema salonlarında gösterime sunulmasıyla bir âlâkası bulunmuyor.

İsrail Devleti’nin üst yöneticilerinin asıl endişe kaynağı, Tunus diktatörünü yıkan halk hareketlerinin bir benzerinin, İsrail’in bir dediğini iki etmeyen, İsrail’e hiç sorun çıkarmayan, Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’i (1981’den bugüne kadar ülkesini demir yumrukla yönetiyor) sallıyor olması…

1979’da İran’lı müttefiki Şah Rıza Pehlevi’yi yine halk isyanı sonucunda kaybeden İsrail, Mısır’lı müttefikini de kaybederse Orta Doğu’da tam bir yalnızlık girdabına sürüklenecek. Bunun sonucunda da İsrail’in Filistinlilerin ve Arapların isteklerini yerine getirmekten başka çaresi kalmayacak.

19 Mayıs 1901 Cuma günü, Cuma namazından sonra Yıldız Sarayı’nda iki saat görüşerek Padişah 2. Abdülhamit’ten Filistin’de İsrail Devleti kurulması iznini koparamayan Yahudiler tarafından gecikmeli de olsa 1948’de kurulan İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Arap ülkesi Mısır olmuştu. Mısır aynı zamanda İsrail’le barış antlaşması yapan ilk Arap ülkesi ve bu antlaşmaya karşı çıkanlar 1981’de Mısır’ın o günkü diktatörü Enver Sedat’ı suikastle öldürdü.

En güçlü Arap devleti Mısır, İsrail’le iyi geçindiğinden ABD tarafından yılda 1,3 milyar dolar hibeyle (bağışla) ödüllendiriliyor. Ancak 1997’de nüfusu 61,5 milyon, 2010’da nüfusu 86,2 milyon olan Mısır çok büyük bir nüfus artış oranına sahip. Son 13 yılda Mısır nüfusu yılda ortalama 2 milyon kişi artmış. Bu da ülkedeki derin yoksulluğu, işsizliği çözümsüzleştiriyor… Merak edenler için söyleyelim: ABD’nin 7 buçuk milyon nüfuslu (nüfusun yüzde 75’i Yahudi, yüzde 20’si Arap) İsrail’e yıllık bağışı 3 milyar doları buluyor.

Yine Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek, İsrail’le iyi geçindiğinden ABD yetkilileri onun için diktatör deyimi yerine otoriter deyimini kullanıyor.

Bünyesinde 480 bin kişi barındıran Mısır ordusu Hüsnü Mübarek’i devirmek isteyenlere ateş açmasa da Mısır polisi isyancılara karşı şiddet kullanmaktan kaçınmıyor.

1950’lerde kalkınma ve baraj yatırımları için ABD’den borç alamayan Enver Sedat’tan önceki Mısır lideri Abdülnasır (1970’te öldü) bu parayı Sovyet Rusya’dan bulmuş ve yine 1950’lerin sonunda ABD’den borç para alamayan Adnan Menderes hükümetine esin kaynağı olmuştu. Sovyet Rusya’dan borç para istemeye Moskova’ya gitmek için bavulunu hazırlayan Adnan Menderes hükümetiyse 27 Mayıs 1960’ta askeri darbecilerce cezaevine atılmıştı.

Mısır, Enver Sedat döneminde (1970’lerde) Sovyet Rusya’dan koparak, ABD ve İsrail’le çok iyi ilişkiler geliştirmişti.

El Cezire Televiyonu, sosyal ağlar ve Wikileaks’in tetiklediği Tunus ve Mısır halk isyanlarının Ürdün, Yemen, Libya gibi ülkelere sıçraması beklenirken, Almanya, Mısır’daki isyancıların müzelerdeki üç bin yıllık antik Mısır eserlerine zarar vermesinden çok memnun. Çünkü böylece Almanya çok yıllar önce Almanya’ya kaçırılmış, getirilmiş antik Mısır sanat eserlerini Mısır’a iade etmesi için yapılan ısrarlı talepleri geri çevirmek için güçlü bir gerekçeye sahip oldu: “Geri iade edersek halkınızın bunları paramparça etmeyeceğinin bir garantisini verebilecek misiniz?”

(31 Ocak 2011)

Hakan Sonok

Ercan1962@yahoo.com.tr
hakan.sonok@tr.net

Penahi ve Resulov: İran Bu Garabete Bir Son Vermeli

Yeni Şafak gazetesi sinema editörü / köşe yazarı Ali Murat Güven ve yönetimindeki sinema kültürü sayfası, İranlı yapımcı – yönetmenler Cafer Penahi ve Muhammed Resulov’un politik görüşleri nedeniyle İran yargı makamları tarafından 6’şar yıl hapis, yanı sıra da 20 yıl boyunca yurt dışına çıkmama, film yapmama, ulusal/uluslararası medya organlarına demeç vermeme gibi “acayip” cezalar almalarına ilişkin olarak, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), Yeni Sinema Hareketi, SİNEBİR ve diğer meslek örgütlerinin, sivil toplum oluşumlarının, bu konuda bireysel girişimlerde bulunan sanatçıların İran İslâm Cumhuriyeti nezdindeki barışçıl çabalarına açık destek vermektedir.

İçinde yaşadığımız çağda, kendi politik görüşlerini hakaret, ayrımcılık ve şiddete başvurmaksızın, kâh yazılı, kâh sesli, kâh görüntülü eserler üzerinden dile getiren sanatçılara yönelik böylesi ağır cezaların, ne seküler hukuk, ne de kaynağını Kur’an’dan alan şeriat hukuku açısından hiç bir tutarlı tarafı yoktur. Hele de dile getirilen görüşler herhangi bir semavî dine ve onun kutsal kitabına hakaret etme kapsamında değil de salt bir politik sistemin yönetici erkini oluşturan kişilerin canını sıkacak düzlemde seyrediyorsa, bu gibi cezalar İslâmî açıdan daha da anlamsızlaşmaktadır.

İlgili konudaki tavrını 2 Ocak 2011 Pazar günkü manşetinde yer alan “Sinemacılarını özgür bırak sevgili Ahmedinejad Başkan” başlıklı köşe yazısında da çok açık ve ayrıntılı bir biçimde ortaya koyan sayfamız, her iki İranlı sinemacının yaşadığı tradejinin yakın takipçisi olmayı, ayrıca bu konudaki çabalara (söz konusu çabalar aslî amacından sapmadığı sürece) destek vermeyi sürdürecektir.

Günümüzde bütün dünyada kadim kültürlerin, uygarlıkların ve sanatların ülkesi olarak tanınıp bilinen, özellikle bu gibi ayırıcı vasıflarından dolayı her sanatsal platformda büyük bir saygıyla karşılanan İran, uluslararası kamuoyuna halen benzer bir medeniyet algısına sahip olduğunu, öz zenginliklerine yönelik herhangi bir eksen kayması yaşamadığını gösterebilmek için, kendisini uluslararası alanda yıllardır en üst düzeyde onurlandıran sinemacılarına yönelik baskıcı tavırlardan ve onları abartılı cezalarla bunaltmaktan en kısa zamanda vazgeçmek zorundadır.

Bu, aynı zamanda “yönetsel ilhamlarını İslâm dininden alan bir politik sistem”in, temsil ettiği o yüce dini küresel ölçekte mahçup etmemek, önyargılı ve kötü niyetli çevrelerin ellerine koz vermemek adına da boynunun borcudur.

*****

Ali Murat Güven’in 2 Ocak 2011 Pazar günü Yeni Şafak’ta yayımlanan köşe yazısı:

“Sinemacılarını özgür bırak sevgili Ahmedinejad Başkan…”

(30 Ocak 2011)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Emekten Yana Sanat Konulu Panel İçin Notlar

Bu bir politikadır. Bu bir duruştur… Önce kişiseldir. Kişinin bir duruşudur. Politiktir. “Emekten yana olmak” duruşu. Emekten yana olmak ne demektir… Emek en yüce, en kutsal değerdir denir. Niye? Emek değer üretir çünkü. Emek bir iştir, bir çabadır, bir çalışmadır. Aslında herkes emek harcar, bir değer üretir. Yan gelip yatanlar dışında. Bizim burada emekten yana deyişimiz, işçi sınıfının emeğinin yanında olmak anlamına gelmektedir. Bunun için bir duruştur, politikadır diyoruz.

Aslında patron da, işi için çok emek vermektedir, çok mesai harcamaktadır. Ama biz onun emeğinin yanında değiliz. Neden? Emekten yanaysak, onunki de emek. İşin püf noktası burada. Yani sömürüde, yani artı değerde. İşçi ürettiği değerin tam karşılığını alıyor olsa, biz bugün bu tartışmayı yapmıyor olurduk. Öyleyse, demek ki biz karşılığını alamayan emekten yanayız… Yani, işçi emeğinin sömürülmesine karşıyız. Hakkı yenenlerin, hakkı gasp edilenlerin yanındayız. Yani işçinin emeğini yiyenlerin, bu iş için verdiği emeğin karşısındayız. Yenen emeğin yanındayız. Yiyen emeğin değil. Biz onun karşısındayız. Emeği yenenlerin mücadelesinin yanındayız. Doğrusu bu.

Asıl olan işçinin, kendisinin yenen emeğinin, yenmemesi, karşılığının alınması için mücadele vermesidir. Bunu örgütleriyle, sendikasıyla, partisiyle vermesidir. Bu mücadelede işçinin yanında, tarafında olmaktır, bize düşen.

Peki, biz kimiz? Ve böyle bir mücadele var mı? Belki bize, genelde küçük burjuva denir literatürde. Öyle midir, değil midir, bu panelin konusu eğil, o iş ayrıca tartışılmalıdır.

Evet, gene biz kimiz? Biz her şeyden önce insanız. İnsan gibi olmalıyız. Ben buna adam olmaktır diyorum. Adam gibi olmayan insan da olamaz. Önce adam gibi adam olmak gerekiyor. Ama bu kendiliğinden olmuyor, emek istiyor.

Bugünkü panelin (oturumun) konusu, bana göre şöyle: İşçi emeğinden yana sanat. İşçi emeğinin gasp edilmesi karşısında verilen mücadelenin yanında sanat. O mücadeleden yana sanat. Sanat yapan, sanat eseri üreten sanatçıda emek vermektedir, o da bir emekçidir, onun da bir şekilde emeğinin karşılığı verilmemektedir, falan da denebilir.

Konumuz bütün bunları tartışmak değil, burada. Konumuz sanatın emekten yana olmasıdır. Yani böyle bir istektir, böyle bir yönlendirmedir. Bu güne kadar sanat emekten yana, işçi sınıfının emeğinden yana olmuş mudur? Benim gördüğüm kadarıyla olmamıştır. Sınırlı örnekler dışında. Ezilen sınıflardan, horlanan insanlardan yana olmuş mudur, bunun için verilen mücadelelerin yanında olmuş mudur, sanat? Olmamıştır. Olmalı mıdır? Olmalı mıydı? Bu soru çok derin tartışmalar açar bize. Bu oturumu da aşar. Beni de aşar. Ama sanatçı, bir insan olarak, ayrıca kendi konumu gereği emekçilerin hak mücadelesinin yanında olmalıdır. Bunu tartışmam bile.

Emekçi, emekçinin yanında olmalıdır. Sanat emekçisi fabrika emekçisinin, fabrika emekçisi de sanat emekçisinin yanında olmalıdır. Sanatın kendi yolu vardır, kendi hedefleri vardır, kendi işlevi vardır. Sanat üzerine yazılmış yüzlerce, binlerce kitap, makale vardır. Burada “emekten yana olmak” değildir asıl konu. Başka şeylerdir, başka boyutlardır. Bunun bilinmesinde yarar var.

Müzeleri dolduran sanat yapıtları, sanat tarihi kitapları hep başka şeylerde söz eder. Ve bir sanat eseri, konusu gereği, yani işçi sınıfını resmettiği için önemsenmez, kendi sanat alanı adına yaptığıyla önemsenir. Eğer olayı konuyla, öyküyle sınırlarsak, sanatı da sınırlarız. Soyut sanattan hiç söz edemeyiz. Sözsüz müzikten söz edemeyiz. Aşk şiirinden söz edemeyiz. Sanat emekten yana nasıl olabilir? Emek sömürüsünün olmadığı bir dünyanın oluşmasına katkıda bulunursak. Sanat bunu ancak kendi yolunda giderek yapabilir.

Sanatçı kimsenin hizmetinde değildir, olmamalıdır. Sanatçı, ancak sanatının hizmetindedir. Ama sanatçı insan olarak, kendi de bir emekçi olarak, diğer emekçilerin yanında olmalıdır, kuşkusuz. Emek mücadelesinin yanında olmak değil. İçinde olmak gerekir. Bu çok geniş bir mücadele cephesidir. Amaç dünyayı, yaşamı daha güzel, daha adil, daha yaşanılır, daha insanca yapmaktır, bunun mücadelesini yapmaktır.

(29 Ocak 2011)

Engin Ayça

A Ay

Rüya sadece rüyadır!

Hep bu evi anlattı halam bana
Ne çok anlatır
Anlatacak ne bulur?
Neye anlatıyorsun hala?
Ben her şeyi gördüm bile

Yekta’nın halasının bitmek bilmeyen anlatmalarına karşılık ekranda yazan iç cümleleridir bunlar.

Rüya kahramanı su perisi, annesinin gölgesi ve halalar

Yekta (Yeşim Tozan), Reha Erdem’in rüyası A Ay’ın kahramanı bir kız çocuğu. Babasını doğmadan, annesini de tanımadan kaybetmiştir. Konağı için ailesini harcayıp yatalak olmuş bir dede, tüm gün fallarla uğraşan ve konağın yarım kalan dairelerini tamamlama plânları yapan bir hala vesayetinde içinde başka bir dünya ile sessizce büyür Yekta.

Konağın annesine ait odasına her gece gelir ve bekler annesinin gelişini. Ölmemiştir annesi ona göre. Bir sabah evin altındaki kayığa binerek, beyazlar içindeki elbisesiyle uzaklaşmıştır sessizce. Ve her gece kızını görüp gitmektedir. Ama kimse buna inanmamakta, fal ve rüya uzmanı halası Nükhet Seza (Nurinisa Yıldırım) da gördüklerinin bir rüya olduğunu söyleyerek hayra yoran tabirler devşirmektedir.

Yekta’nın diğer halası Nehir (Gülsen Tuncer) ise kendini konaktan, kız kardeşinden, babasından, tüm geçmişinden uzaklaştırarak Burgazada’ya yerleşmiş, İngilizce öğretmeni olmuştur. Yekta’nın gördüğü tuhaf rüyalardan kimseyle konuşmamasından endişe ederek onu konaktan uzaklaştırmak, adada büyütmek isteyecektir. Ona göre Yekta bu çürümüş, ölü evi konakta biraz daha kalırsa iyiden iyiye sağlığını yitirecektir.

Aslında yersiz değildir halasının endişeleri. Yekta’nın tüm günü evin boş odalarında bir martıyla bakışmak, pencereden denizi izlemek, dışarıda ağaçların gölgesinde düşünmek, rüyalarla gerçekleri ayırt etme çabası içinde kendi kendine konuşmakla geçer.

Burgazada, Çocuk Başlı Martı ve Yekta’yı “norm”ale döndürme çabaları…

Yekta adada halasının fotoğraf meraklısı, kendi halinde bir öğrencisi Nurhan’la (Arif Pişkin) arkadaşlık eder ve ona da annesinin rüyanın dışında nasıl kendisine göründüğünü anlatır durur. Ve onu evine gizlice götürüp annesini göstermeye karar verir. Ada’nın farklı havasını solumak Yekta’yı değiştirmeyecek, evine döndüğünde yine halasından dedesi Sırrı Bey’i dinlemeye, rüyalarını yorumlatmaya devam eder.

Hafta sonları adada geçirdiği günlerde manastırın bekçisi (Münir Özkul) ile rüyalar ve insanlar üzerine gizemli konuşmalara dalan Yekta için hayatın tek gizemi annesidir. İnsan tanımadığı birini sever mi diye soranlara “Nasıl tanımam her gün gördüğüm birini” diyecektir. Yekta rüyanın içinde, rüyaları mı hayatının içinde?

Nurhan ve Yekta’nın Annesi

Sırrı Bey’in neden uyumadığını biliyorum Nurhan.

Annem her gece buradan kayıkla geçiyor. Bana inan. Bana inan.

Ve bir gece Nurhan’a annesini gösterecek Yekta. Gördüklerinin Nurhan’ın fotoğraflarına yansımayışına öfkelenerek Reha Erdem’in hayatı ve rüyayı sorguladığı sesi çınlar sesinde:

”gör diye!
ne diye bunca zahmet?
göstermek daha mı önemli?
her gördüğünü gösterebiliyor musun?
söylesene, her gördüğünü gösterebiliyor musun?
rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun?
ışığın yetiyor mu?
netliğini ayarlayabiliyor musun?
görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun?
hem, ne göstereceksin?
haberleşmek için mi?
kimlerle?
kendinle habersiz kaldın mı hiç?
gösterilemeyen şeyler görüyorum hep.
gör, sadece gör!”

Burgazada Balıkçısı

Yekta ada turlarında Nurhan’ı terk ederek yalnız gezintilere çıkar. Bazen manastır bekçisine rüyalarını ve gelişine kimsenin inanmadığı annesini anlatır.

Bazen de adanın meczup balıkçısını dinler: Bu yol adanın başı. Bu yol adanın sonu. Bu yol kendine çıkar. Bu yol sürekli başladığı yere döner.

Yekta halasının tabiriyle, Hisar ve Ada arasında, rüya ve gerçek arasında sıkışmış kalmış gerçeği sorgulamaya devam ederken bir yitik olmasıyla filmi sonlandırır Erdem.

A Ay, Rüya, Yekta.

Reha Erdem’in ilk uzun metraj denemesi olan 1989 Fransız – Türk ortak yapımı siyah – beyaz çekilen A Ay, yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen Türk sinemasından ne kadar farklı bir noktada beyazperdeye katıldığını kanıtlıyor. Fransız yeni dalga sinemasıyla ve Truffaut sineması ile benzerlik gösterdiği ifade edilse de, A Ay diyaloglardaki -bana göre bilinçli- yapaylıkla özgünlüğünü korumuştur. Yönetmenin Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği bir söyleşide kendisinin “sinemada doğallığın yaratıcılıktan uzak olduğunu” ifade ettiğini düşünürsek bu diyalogların bir tercih olduğunu görürüz.

Vivaldi müziği eşliğinde, kesik ve tekrarlı kareleri, fotoğraf şaheseri anlarıyla müthiş sahnelere sahip bir film A Ay. Yekta’nın rüya – yaşam anlarından birinde bir ağaca bakarak sessiz olmasını işaret ederek uçurumdan atlayışı ve bir martıya dönüştüğü sahnenin anlatımı defalarca izlenecek türden.

Sinema ve şiiri bütünleştiren ve böylece teatral bir anlatım yaratan Erdem, finalde Münir Özkul dilinden bir Edip Cansever şiirini Fransızca söyleterek amacına oldukça naif bir şekilde ulaşıyor:

sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
çirkindi
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku.

yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telâşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil.

gelişen bir korku bu yalnız
umudu, umutsuzluğu
bir anlama getiren
anlamsız bir soy olma korkusu.

Ve Yekta’nın dilinden “her şey böyle yarım…”

A Ay… Bir resim. A Ay. Bir şiir. A Ay. Bir film.

(27 Ocak 2011)

Sibel Atagün

sibel_atagun@hotmail.com

28 Ocak 2011 Haftası

“Tron Efsanesi”, deha düzeyindeki bilgisayar oyunları tasarımcısı babasının aniden kaybolmasından yirmi yıl sonra -bir şekilde- dijital dünyanın içine girerek, buradaki Sistem’i ele geçirmiş ve gerçek dünyaya sıçramaya hazırlanan ‘ana program’ ve ‘program’larla, bir ‘kullanıcı’ olarak mücadele eden genç adamın hikâyesi üzerine kurulu. Şüphe götürmez biçimde, şaşırtıcı: Sıfırdan yaratılmış bir bilgisayar sonsuzluğu içinde giderek büyüyen ve ayrıntılarla her saniye daha karışıklaşan program ağlarında, 3D teknolojisinin de katkısıyla zor bir serüven duygusu yaşamak durumundasınız. Güdümbilimsel, zor, fakat bu tür bir seyir zevkine başka bir filmde ulaşmanız henüz olası değil. Sanki kullandığınız bilgisayarın geometrisindeki karanlığın içinde, keskin ışıkların / renklerin rehberliğinde dolaştığınızı hissedeceksiniz. Ve unutmayın ki, zaman zaman ışık hızında akan dijital bir öykü olsa da, bir babayla oğlu arasındaki bağlılığın sınandığı bir duygusallık… Elektronik müziğin öncü ikilisi Daft Punk’ın, ruh halinizi bu dünyaya uyumlu hale getiren müzikleriyle filme en önemli katkıyı sağladığının altını da kalınca çiziyorum.

TRON (1982)

1982 yılı yapımı, Steven Lisberger’in senaryosunu yazıp yönettiği “TRON” Türkiye’de gösterime girmedi. 10 yıl sonra, Walt Disney Home Video’nun Türkiye temsilcisi AVT tarafından çıkarılan videosu raflarda yerini aldı. Aşağıdaki izlenimlerim, on beş günlük dergi Milliyet Sanat’ın 01 Mart 1992 tarihli sayısında “Videolardan Seçmeler” başlığı altında yayımlanmıştır. Günümüz bilgisayar animasyonu tekniklerinin hayal edilme aşamasında olduğu, ‘internet’ sözcüğünün bile henüz kullanılmaya başlanmadığı bir yılda çekilen film, belli ki beni çok etkilemiş.

Işığın değişik boyutlarda yol aldığı bilgisayar evreni içinde “Yıldız Savaşları”nı yaşamak… Yoğun bir bilinçaltı jimnastiğiyle zorlu bir yolculuğa çıkmak… Enerji dolu, soluk alıp veren bir bilgisayarın içinde “sanal mı yoksa gerçek mi” sorusunun yanıtını aramak… Genç bilgisayar programcılarıyla üst düzey yöneticinin savaşına katılmak… Gücü ve despotizmi simgeleyen Merkez Kontrol Programı (MKP) ile ‘asi’ Tron Programı’nın ‘mikro devreler’ içinde müthiş ivme kazanan mücadelelerini izlemek… Animasyon tekniklerinin kompüter egemenliğinde nasıl kusursuzluğa ulaştığına ve çizgilerin düz, simetrik, soğuk dünyasında bile ‘ruh’ların nasıl var olabildiklerine tanık olmak… Şaşkınlık ve kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla ‘mükemmel olmak’ın gerçek karşılığını yakalamak… Oscar adayı ‘kostüm tasarımı’ ve ‘ses’in ayrıntılarına kafa yormak… Sinemada çok ama çok az rastlayabileceğimiz bir teknoloji yoğun filmin duygusal açılımlarında gezinmek… Evet, evde bir film izlemek için geçerli nedenleri ve Jeff Bridges, Bruce Boxleitner, David Warner, Cindy Morgan’dan oluşan ‘kompüterize’ kadrosuyla kaçırılmaz.

“Biutiful”, adaletten yoksun, sefil, acı insan yaşamlarının ortasında, var olması bile kocaman bir problem olan eski karısı, iki küçük çocuğu, kan işemeye başladığı safhada artık baş edemediği prostat kanseri ile ölüme giderken geride bıraktıkları için plânlar yapan, üstelik medyum yetenekleri olduğu için kalbi fazlasıyla kavrulan, 6,932 milyar kişiden bir adamın şu berbat dünyadaki son günleri. Javier Bardem adındaki oyuncunun, seyirciye aktardıklarından daha fazla, kendi kariyeriyle ilgili yaşadığı, ‘karakterin gerçekliği’ noktasındaki tuhaf deneyimi… Iñárritu, insan derilerine monte edilmişçesine anları yakalayan kamera çalışmasıyla mutsuz olmak için epey neden yüklüyor. Pesimistler, ruhları daha da ‘batmış’ şekilde çıkacak filmden.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

(27 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com