Kategori arşivi: Yazılar

Gülsen Tuncer ile Diziler Üzerine: Reklamsız Tek Kare Yok!

Sayın Tuncer, uzunca bir dönemdir dizi sektöründe bulunuyorsunuz ve çeşitli dönemlerde sektörün sorunlarını dile getirme olanağı buldunuz. Genel başlıklar halinde bu sorunları sıralayabilir misiniz?

Dizi sektörünün içinde olduğu en önemli sorun, ağır çalışma koşulları. Bölümlerin 90 dakika çekilmesi de bunun başlıca nedeni. Normalde 90 dakikalık bir sinema filmi, 3 – 4 haftada çekilir; çekim sonrası işlemler için de 1 – 2 hafta konursa, olur size 5 – 6 haftalık bir çalışma. Bunun senaryosunun yazılması da ayrı bir süredir. Oysa bir dizi bölümünün senaryo süresi 3 – 4 gün içinde yazılıyor. Çekim, çekim sonrası işlemler -ki dublajda buna dahil- bir hafta içinde herşeyin bitmesi gerekli. Yayına yetiştirmek için işte bu delice tempo yaşanıyor sürekli. Bu korkunç bir çalışma düzenidir. İnsanlar; sıcak – soğuk demeden, 12 – 15 saat, hatta kimi zamanlarda daha fazla çalıştırılmakta. Bir çok arkadaşımız bu yüzden çeşitli sağlık sorunları yaşıyor. Abartısız olarak söylüyorum, vahşi kapitalizmin soluğunu hissettiğiniz bir alan burası.

Dizilerde çalışanlar arasında ücret bakımından da büyük uçurumlar var. Kamuoyuna yansıyan yüksek paraları 5 – 6 kişi anca alıyordur. Büyük kesim çok az ücretle ve geciken ödemelerle yaşamaya çalışıyor. Ayrıca herhangi bir çalışma güvencesi ve garantisi de yok. Çalıştığınız dizi bir anda yayından kaldırılabilir ve çalışanlar ortada kalabilirler. Bu konuda da hiç bir söz hakkınız yok! İmzalatılan anlaşmalar yapımcı firmayı kollar şekilde yazılmış, tek taraflı. Çalışana işi bırakma durumunda ağır tazminatlar dayatılıyor, diziden ayrılma koşullarınız ortadan kaldırılıyor ama dizi şu veya bu nedenle yayından kaldırılınca yapımcı firmalar hiç bir yükümlülük taşımadan sizi ortada bırakabiliyorlar. Kısacası herşey rating kaygısına bağlanmış durumda.

Peki ratingler nasıl ölçülüyor, kriterleri nelerdir ve kimler, nasıl karar verirler?

Aslında herşeyi reklâm firmaları yönetmekte. Diziler de bu firmalar için yapılıyor ve reklâmların sosu anlamına geliyor. TV kanalları yayınları bütünüyle reklâmlardan gelecek paraya göre tasarlamakta. Tüketim mallarının reklâmları için tüketicilerin formatlanmasına hizmet ediyor.

O halde çözüm ne?

Televizyon kanalları niçin var? Halkın geliştirilmesi, eğitilmesi, bilgilendirilmesi, eğlendirilmesi için mi? O zaman izleyicinin reklâm bombardımanına tutulması niye? Reklâmsız tek kare yok! Oysa insanları tüketimin kölesi haline getirmek yayıncılık etiğine aykırı bir durum. Bunun bir ölçüsü, denetimi olmalı. En duygusal, en dramatik anda reklâm fışkırıyor. Bu, önce seyirciye, sonra da program yapımcısı ve sanatçılara büyük saygısızlık. Açıkça bir tecavüz olayı var senin anlayacağın. Dizi süreleri derhal 40 – 50 dakikaya çekilmelidir. Böylelikle izleyici de, dizi çalışanı da nefes alacaktır. Bu aykırı bir istek de değil, dünyadaki örnekleri incelediğinizde. Bir de dizi yayından kaldırıldığında çalışanlara tazminat hakkı tanınmalıdır.

Diziler için “Yeşilçam’ın kalbinin günümüzde attığı yer” tanımlaması kullanılıyor. Bu görüşe katılır mısınız?

Yeşilçam bir aile sinemasıydı ve ulusal sinemamızda bir dönemdi. O dönem kapandı ama Yeşilçam seyircileri artık beyazcamda film izliyor. Aslında, Yeşilçam filmlerini bir çeşit dizi film olarak da yorumlayabiliriz. Türkan Şoray filmleri, Türkan Şoray dizileridir bir bakıma, her bölümde farklı öykülerin anlatıldığı. Ancak TV kanallarına dizi çekenler, Yeşilçam sinemasını yeterince bilmedikleri, algılayamadıkları için ondan bilinçli olarak yararlanamıyorlar ve genellikle seyirci onları yönlendiriyor. Seyirci, dün nasıl o sinemayı yönlendiriyorsa, şimdi de TV dizilerini biçimlendiriyor ve sözünü ettiğiniz tanımlama buradan kaynaklanıyor. Türk halkının genel algısı ve talebi doğrultusunda, Yeşilçam’ı kaldığı yerden, kanallarda sürdürüyorlar. Örnekse; dizilerde bazı karakterlerin halk tarafından tutulup tutulmamasına bağlı olarak rollerinin büyütülmesi ya da küçültülmesi, seyirciden tepki alan bir oyuncunun diziden çıkarılması.

Söz Yeşilçam’dan açılmışken, aynı zamanda bir sinema emekçisi olan Gülsen Tuncer, dizi sektörü ile sinemayı karşılaştırabilir mi?

Eşim, Yönetmen Engin Ayça’nın bir sözü var: Olaya sinema salonlarında gösterilmek üzere çekilen ya da TV kanalları için çekilen filmler olarak bakarsak, arada önemli bir fark olmadığını görebiliriz. Ben de bu görüşe katılıyorum. Yeşilçam döneminde yapımcılar, seyircilerin isteklerine göre filmler çekerlerdi. Şimdi kanal yöneticileri, reklâmcıların rating (seyirci isteği) ölçülerine göre diziler – filmler çekiliyor. Çalışma koşulları ve ücretler bakımından da benzerlikler söz konusu. Yani hepsi de sinema sektörü içinde değerlendirilebilir. Set işçisinden oyuncusuna, kameramanından yönetmenine herkes film sektörü çalışanıdır. Ben oyuncuyum; dizi için olsun, sinema için, tiyatro için farketmez. Oyunculuğumu yapıyorum.

Diziler yaygınlaştıkça ve popülerleştikçe, eleştirilerden de nasibini alması kaçınılmaz hale geliyor. Son dönemde de “Muhteşem Yüzyıl” merkezinde kimisi oldukça sert ve hatta yayından kaldırılmasına yönelik değerlendirmeleri gözlemleme olanağı bulduk. Siz, bu türden eleştirilere katılıyor musunuz?

Buna eleştiri yerine tepkiler diyelim. Film eleştirmenlerimiz nedense TV – Dizi eleştirisine girişmiyorlar. Acaba küçümsüyorlar mı? Sanırım öyle. Bu yapılanları sinemadan saymıyorlar. Aynı şey yıllar önce Yeşilçam filmleri için de söz konusuydu, o filmleri de adam yerine koymuyorlardı. Bu anlayıştan şimdi Beyazcam payını alıyor.
“Muheşem Yüzyıl”a gelince… Bunlar bana yönlendirilmiş tepkiler gibi görünüyor. Bu tür tepkiler dizileri yayından kaldırmaz, olsa olsa ilgiyi arttırır, reklâm olmasını sağlar, TV ve reklâmcıların işine yarar. Biliyorsun, seyredilmeyen programa reklaâm verilmez, para musluğu kapatılır. Diğer açıdan bu tepkileri şöyle de değerlendirebiliriz: Cumhuriyet değerlerini benimsemeye niyeti olmayan, Osmanlı dönemine takılıp kalmış zihniyetlerin, o dönemlere duydukları özlemin dışavurumu. Bir benzeri geçen yıl İdil Biret’e, Aya İrini bahçesindeki kokteyl nedeniyle yapılmıştı. Birdenbire, birileri yeşil bayrak açarak “ceddimize hakaret” deyip eylem koymuştu.

Dizilerin insanları tepkisizleştirdiği ve uyuşturduğu, TV’ye daha bağımlı bir hale getirdiği yönünde de eleştiriler var.

Bu dediklerin tasarlanmış durumdur ve dizilere özgü değildir. Yayıncılık anlayışının bütününü kapsar. Amaç, halkı uyandırmak, gözünü açmak değildir. Gözü açılan insan itiraz eder, soru sorar. Bu, yönetimleri rahatsız eder. Nitekim aykırı ve muhalif yayın yapma uğraşındaki kanalların başına neler geliyor, görüyorsun. Tüketim sektörüne bağlı kanalların öncelikli amacı, geniş izleyiciyi kendisine bağımlı tutmasıdır; çünkü başta da söylediğim gibi bu kanalları yaşatan, reklâm gelirleridir. Siyasi iktidarı rahatsız edici yayıncılık yapamazlar, bağımlıdırlar. Evlilik programları, yemek programları en fazla izlenen yapımlar. Düzeyleri ortada. Bunlara baktığımız zaman neyin, kime hizmet ettiğini görüyoruz zaten. 90 dakikalık bir dizi, reklâmlarla birlikte 2,5 – 3 saati buluyor ve izleyicinin tüm akşamını tutsak ediyor. Ayrıca şu anda ekranlarda yaklaşık 25 dizi var ve Pazar geceleri dahi dizi yayınlanıyor. Ayrıca tartışma programlarının yayın saatleri ve üslûbu konusu da var. Maç yayınlarına ise hiç girmek istemiyorum. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde insanların uyuşmuş, yorulmuş ve sersemlemiş bir hale getirildiğini görüyoruz.

Bir diğer önemli nokta da dizi sektöründe yer alan oyuncuların psikolojik durumları. Popüler dizilerde sayıları az da olsa kimi oyuncuların bir meslek hastalığı, şöhret sarhoşluğuna, tüketim deliliğine kapıldıklarını, doğallıklarını ve dengelerini yitirdiklerini görüyoruz. Bunu son derece tehlikeli buluyorum. Rolüyle yani o anki şöhretle özdeşleşip, dizi bittikten bir kaç ay sonra ağır bir boşluğa düşenlere tanık oluyorum. TV şöhreti son derece kısa, ömürsüz ve yüzeyseldir. Denizdeki derinlik sarhoşluğu gibi su yüzüne çıkınca ruhsal olarak felç oluyorlar, mesleki deformasyon dediğimiz kalıcı arızalara tutuluyor ve değersizleşiyorlar. Bu durumları doğru kavrayıp öyle yaşamak gerekli. Örneğin ben “Aşk-ı Memnu” dizisinin iki yıllık maratonundan sonra, bu sezon dizi tekliflerini geri çevirdim. Ahmet Levendoğlu Tiyatrosu Stüdyosu’nda Çehov’un “Vanya Dayı” oyununda oynamaya başladım. İki aylık prova süreci ve şimdi de sahne, oyunculuğumu tazelemem için bana yardımcı oldu.

Dizi tekliflerini değerlendirirken hangi kıstasları göz önüne alıyorsunuz. Bir başka deyişle bir dizide yer almak için ilkelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Topluma ve kişiliğime karşı sorumluluklarım var, buna bağlı bir duruşum var. Ben dizilerle, TV programlarıyla var olmadım, sinema ve tiyatroda yapmış olduğum bir kariyerim var. Ayrıca sendikalarla, ilerici kuruluşlarla, sivil toplum örgütleriyle ilişkilerim var. Onlarla çeşitli etkinliklerde bir araya geliyorum. Buralardaki konumumu, ilişkilerimi zedelemeyecek işler içinde yer almam gerektiğini düşünüyorum. Bana inanan, güvenen kitleler var, buna uygun davranmak zorundayım. Kimse beni, şartlar ne olursa olsun bir kola tanıtımında veya herhangi bir özelleştirme reklâmında göremez!

Gelen teklifleri de bu çerçeve içinde değerlendiriyorum. Aslında kanala, projeye, ekibe güvenerek yola çıkıyorum; ama doğaldır ki iki yıl süren bir TV projesinde, her hafta yazılan senaryoyu denetlemeniz olanaksız. Bu koşullarda tek sigorta, ekibe olan güven.

Meslekte 40 yılı aşkın bir süredir ayakta duran bir sanatçı ve kendi ifadesiyle bir yurttaş Gülsen Tuncer. Kişisel olarak ulaştığı noktayı özetlemesi mümkün olabilir mi?

Ülkemiz ve dünya zor bir dönemden geçiyor. Bütün alanlarda büyük bir kaos yaşanıyor. “Ben sanatçıyım, yalnız kendi işime bakarım” demek olmaz. Yaptığın iş kime hizmet ediyor sorusuna yanıt verebilmek çok önemli. Sanatçı, böylesi dönemlerde sıradan bir vatandaştan çok daha fazla sorumluluk altındadır; işiyle, duruşuyla, dengesiyle topluma model olmalı, gelişmelere seyirci kalmamalıdır. Elimden geldiğince çok okuyarak, ilgi alanımı geniş tutarak, gelişimimi sürekli yüksek tutma çabasındayım. TÜRSAK’ta, Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde ders veriyorum. Bu, benim mesleki alandaki bilgilerimi tazelememe, genç kuşakla veya kültür çevreleriyle ilişkimi diri tutmaya fayda sağlıyor. Sivil toplum kuruluşlarıyla çalışıyorum, toplumu ilgilendiren konularla içiçeyim, Film-San Vakfı 2. Başkanıyım, Troya Folklor Araştırmaları Derneği’nin sanat danışmanıyım. Kısacası bir sanatçı, bir yurttaş olarak ülke ve dünya olaylarını bilmek, öğrenmek, bunlara çare aramak için çalışmak benim görevim. Bunların dışında tabii ki bir ailem, arkadaş ve dost çevrem var. Onlarla da ilişkimin doğal ve sağlıklı bir çevrede olması benim için çok önemli.

Aslında sinema-tiyatro oyuncusu olarak, tanınmış olmak, izleniyor olmak gibi zor ve zaman zaman da yıpratıcı süreçlerin içinde olabiliyoruz. Prensibim; en popüler dizide de oynasam, ödüller de alsam doğallığımı kaybetmemek. Sokataki insandan kendimi farklı görmemek, onlarla diyaloğumda doğal ölçüyü kaçırmamaya çalışmak. Bir sanatçıyım evet ama öncelikle sıradan bir yurttaşım. Özet budur! Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu ülke bize çok şey verdi. Bizler de sorumlu, bilinçli yurttaşlar olarak halkımıza ve ülkemize borç ödüyoruz.

Sizlere içtenlikle teşekkür ediyor, “yolunuz açık olsun” demek istiyoruz.

Seni ve tüm ekibi dostluk duygularıyla kucaklıyorum.

Yazının yayına hazırlanmasındaki katkılarından dolayı Suna Elgün’e teşekkür ederiz.

(13 Mart 2011)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Otuzuncu Yıl Kutlu Olsun!

Uluslararası İstanbul Film Festivali’ni başından beri, yani daha “Sinema Günleri” diye anıldığı yıllardan beri izleyen biri olarak, otuzuncu yıla varmış olmanın memnuniyeti içindeyim. Çünkü bu bizim festivalimiz, yani o on beş günde İstiklâl Caddesi’nden sel gibi akan, sinemaları dolduran insanların festivali. İstiklâl Caddesi’ni bir sembol olarak da kabûl edebiliriz. Malûmunuz, artık festivalimizin amiral gemisi Emek yok, karşı çıkışlar da şimdilik somut bir yarar sağlamadı. Atlas Sineması yerli yerinde şükür, sevgili Beyoğlu Sinemamız da. G-Mall gitmiş, yerine Nişantaşı Citylife (City(s) gelmiş bu yıl. Bir de AFM Fitaş Beyoğlu Sinemaları var ki, şahsen benim için filmlerin hangi salonda oynayacağı gidip gitmeme konusunda tayin edici olabilir. Çünkü bazı salonlar, klaustrofobiyi azdırmak için birebir. En azından, son gittiğim İF’te öyleydi. Kadıköylüler, gene babadan kalma Rexx’e gidecek. Keşke diyoruz, çok daha modern ve rahat olan CKM’yi de düşünselermiş.

Festival yazısı konusu bitmez, ama daha önümüzde uzun günler var. Diyorum ki ilk solukta size beni nelerin heyecanlandırdığını söyleyeyim ki, 30. Yıl’ın nimetleri de ortaya dökülsün. Nelerden heyecanlanıyorum? Öncelikle çok sevdiğim ve günümüzün en iyi yönetmenlerinden biri olduğunu düşündüğüm Claire Denis’in: 1) Beş filmlik bir retrospektifinin sunulacak olması, 2) Çoğu filminin müziklerini yapmış olan Nottingham’lı rock grubu Tindersticks’i “Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009 / Tindersticks Konseri – Müzik ve Film” başlığını taşıyan özel bir projede izleyecek olmamızdan. Kendisi aynı zamanda uluslararası jüride.

Çok sevdiğim yönetmenlerin yeni filmlerini görecek olmaktan da pek keyifliyim. Örneğin, adını ilk kez Torino’da duyduğum, benim FİPRESCİ jürisinde olduğum yıl “Family” adlı mini dizi uyarlamasıyla yarışmaya katılan Michael Winterbottom’ın programda iki filmi var. FİPRESCi, TV uyarlamalarını kabûl etmediği için içimiz yanarak filmini gözardı etmiştik ama, o gün bugün her filmini izlemişimdir. İngiliz yönetmenin, 2010 yapımı iki filmini, gene TV dizisi uyarlaması olan “The Trip / Yolculuk”u Uluslararası Yarışma’da, “The Killer Inside Me / İçimdeki Katil”i ise, Akbank Galaları’nda izleyeceğiz. İlk kez “Yumurta” adlı filmiyle yüreğimizi ağzımıza getiren İsveçli yönetmen Bent Hamer’le ise, “Hjem Til Jul / Yeni Yıl” ile hasret gidereceğiz. Ne de olsa “O’Horten” ve “Factotum”dan bu yana (ki ikisini de çok sevmiştim) iki yıl geçti.

Israrla bugüne kadar bağımsız kalan kıymetli yönetmenim John Sayles de “Amigo” adlı filmiyle “Yıllara Meydan Okuyanlar” bölümünde yeralıyor. Aynı bölümde, soğuk nevale fakat çok iyi yönetmen Bertrand Blier’in de son filmi var. Üstat “Le bruit des glaçons / Buz Sesi”nde, kanserin evine taşındığı bir adamın hikâyesini anlatmış, doğru söylüyorum. Peter Weir, Nikita Mikhalkov, Zhang Yimou, Stephen Frears de, Festivalin en iyi bölümlerinden biri olan “Yıllara Meydan Okuyanlar”ın yönetmenleri arasında. Ama beni asıl ilgilendiren, hemen hemen her yıl bir film yaparak gençliğini sürdüren 1908 Aralık doğumlu Portekizli yönetmen Manoel de Oliveira. Kendisine saygılarımızı sunuyoruz ve bir mucize ile daha onlarca yıl film yapmasını diliyoruz.

Ama bütün bunlar, Akbank Galaları’nın daha bir gösterim filmi nitelikli filmleri, çok sevdiğimiz NTV Belgesel Kuşağı, Mayın Tarlası, Sinema İnsan Hakları Yarışması filmleri bir yana, sadece bu yıla mahsus iki bölüm var ki, dikkatinizi çekmek isterim: “Bir Zamanlar Festival’de: SİYAD’ın Keşifleri” ile “Film Gibi 30 Yıl”. Bültende, “Bu bölümde,” diyor, “filmleri gösterilen yönetmenleri bugün çok iyi tanıyoruz. Ancak, evvel zaman içinde onlarla Emek Sineması’nın, Atlas’ın ya da Alkazar’ın koltuklarında tanışmıştık.” Gerçekten de öyle olmuştu. Hatta ben bir kısmı sayesinde, program açısından en iyi yıllardan biri olan 1984’te Pangaltı İnci koltuklarında da benzer heyecanlar yaşamıştım. İşte bu bölümde, Festival sayesinde keşfettiğimiz bir yönetmenin bir filmini yazdık. Benim payıma, bu ilk filminin ardından peşini hiç bırakmadığım Peter Greenaway’in “The Draughtman’s Contract / Ressamın Kontratı” filmi düştü. Festivalin 30. yılının bir başka özel bölümü ise, sinemayı (en azından, belirli bir sinemayı) bu festival sayesinde keşfetmiş on dokuz yönetmenimizin en çok etkilendiği filmlerden oluşuyor. Hatta 30. yıl kitabında onların seçtikleri filmler üzerine yazdıkları, bizim değerlendirme yazılarımız ve festivalin otuz yıllık macerasının anlatıldığı söyleşiler de varmış.

Şöyle söyleyeyim, bizim vaktiyle yakaladığımız, ancak yaşı daha genç olanların ve düpedüz genç olanların kaçırdığı pek çok önemli filmi bu yuvarlak hesap festival yılında izlemek mümkün olacak. Biletler 19 Mart’ta yani önümüzdeki Cumartesi satışa arzedilecek. Seçmek de zor, maliyeti de ağır olabiliyor ama gerçekten de bugünün büyük ustalarının eski filmlerini görme şansınız, şansımız olacak. Kolay gelsin diyoruz. Keyfini çıkarın…

(12 Mart 2011)

Sevin Okyay

Saklı Hayatlar: Dürüst, Samimi, Etkili!

İnsan: Bir memeli türü… Hayvanlardan temel farkı, aklı olması! Yani bilme, düşünme, önlem alma yetisi. Ancak, tüm insanlar aynı organlara ve özelliklere sahip oldukları halde, akıllarını içten içe kemirip, vicdanlarını zayıflatan bir virüs, birbirlerini yok etmelerine yol açabilecek bir hastalığı yaymaktadır. Bu virüsün adı: Kötücül önyargı!

İnsan toplulukları, sosyal, siyasal, dinsel, coğrafi bir takım ayrımlarla farklı yaşasalar ve bu nedenle birbirlerine düşmanlık besleseler de, onlara, her tür virüsü yok edip tam bir sağaltım sağlayabilecek bir armağan sunulmuş: Aşk! Ne dil, ne din, ne mezhep, ne ırk, ne de zümre farkının engelleyebildiği bir güçlü duygu. İnsanlar severler, daima birlikte olma arzusu duyarlar! Ancak…

A. Haluk Ünal, 1980 darbesinin hemen öncesindeki şiddet yüklü karanlık günlerde, ailelerine rağmen yüreklerine pranga vurmadan birbirlerini seven iki cesur insanı, tıp öğrencisi Alevi kız ile fotoğraf sanatçısı adayı Sünni erkeğin hikâyesini, gerçek olaylardan yola çıkarak ve nesnel bir bakışla anlatıyor: Dürüst, samimi, etkili!

Bakınız, yönetmenin şu anahtar tümcesi çok önemli: Alevi kimliğinin dramı, Sünni çoğunluğun da trajedisidir!

Ünal, ‘bıçak sırtı’nda ustalıkla yürüyerek, rahatlıkla istismar edilebilecek yakın tarihin gerçek yaşamdan alınmış karakterlerine dair yargılamalara girmeden ve ancak, bu ülkenin hâlâ hesaplaşamadığı utançları olan katliamları da acı biçimde anımsatarak, önyargı virüsünün nasıl beslenerek yayıldığını gayet isabetli aktarıyor. Önde gelen bir senaryo yazarı olduğundan ve bir filmi katleden tekst hatalarını da iyi bildiğinden, zaten çok sağlam bir metin yazarak, çekimlere başlamadan değerli bir avantaj elde etmiş.

Ve sonraki başarısı da, ana & yan rollerdeki doğru seçimleri ve oyuncu yönetimi olmuş. Ahmet Mümtaz Taylan (erkeğin emekli polis babası) ve Zerrin Sümer (erkeğin babaannesi), tanıdığımız iki usta. Onlar kadar iyi oynayan Lâçin Ceylan (kızın annesi) ve meselâ kızın küçük kardeşinde Irmak Öztürk dâhil tüm kadro, öyküyü içselleştirmişler.

Gelelim şu meşhur ‘kimyaların uyuşması’ meselesine. İlk kez izlediğim Ceren Hindistan ile “Balans ve Manevra”dan sonra sinemadaki bu ikinci çalışmasında Yusuf Akgün, geleceklerini, tamamıyla başkalarının ve bozuk bir konjonktürün belirlemeye çalıştığı, yürekleri aşk için atan iki insanda, mengeneye sıkıştırılmaya çalışılan vicdanlarının sesini akıl süzgecinden geçirerek cesurca direnen karakterlerde, ‘kimya uyuşması’nın en iyi örneklerinden birinin kahramanları olmuşlar… Abartısız ancak duygularınızı hareketlendiren performanslara imza atmışlar.

“Saklı Hayatlar”ın küçük bütçesinden maksimum fayda elde edilecek şekilde bir çalışma gerçekleştirmiş sanat yönetmeni Adalı Aksoy da özel bir övgüyü hak ediyor.

Evet, iyi bir film çekmek ve yakıcı konuları doğru biçimde aktarmak için, büyük bir bütçeye değil, sağlam bir kaleme, doğru bakan gözlere, insan sevgisi için atan yüreklere sahip olmak gerekiyor.

Bu filmi kaçırmayın.

(10 Mart 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

İki Anne, İki Çocuk, Bir Baba

İki Kadın, Bir Erkek (The Kids are All Right)
Yönetmen: Lisa Cholodenko
Senaryo: Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg
Müzik Carter Burwell
Görüntü: Igor Jadue-Lillo
Oyuncular: Annette Bening (Nic), Julianne Moore (Jules), Mark Ruffalo (Paul), Mia Wasikowska (Joni), Josh Hutcherson (Laser), Yaya DaCosta (Tanya), Kunal Sharma (Jai), Zosia Mamet (Sasha), Joaquín Garrido (Luis), Eddie Hassell (Clay)
Yapım: UGC-Mandalay (2010)

Lisa Cholodenko’nun dört dalda Oscar’a aday olan filmi, iki eşcinsel anne ve çocuklarının arasına giren “baba”nın yer yer mizahtan beslenerek, dışarıdan varlığını hissettiğimiz bir dünyayı içeriden gösteriyor.

“Karanlık samimi” diye anılan yönetmen Lisa Cholodenko, 1964’te Los Angeles’ta doğdu. Film, özgün senaryo, kadın oyuncu (Annette Bening) ve yardımcı erkek oyuncu (Mark Ruffalo) dallarında Oscar’a aday olan “The Kids are All Right – İki Kadın, Bir Erkek”, öncelikle final bölümüyle eşcinselliğe övgü sunuyor. Çözemediğimiz anlar da oldu bu bölümde. Çocukların, “donör baba”larına neden tavır aldıklarını anlayamadık. Belki de kendi gelecekleri içindir. İki anne, sonradan ortaya çıkıvermiş bir “adam” yüzünden ayrılırlarsa yuvanın üzerine kara bulutlar çöker diye düşünmüş olabilir çocuklar. Her şey huzur ve mutluluk içindir belki de. İnsanların içgüdüleri güçlü olabiliyor bazen işte.

Onlar evli…

Los Angeles şehri… Dr. Nicole “Nic” ve Jules, lezbiyen evliliği yapmışlar. İki çocukları var. Açık görüşlüler. Çocuklarından hiçbir şeyi gizlememişler. Nic’in on sekizine yaklaşmış kızı Joni’yle Jules’un on beş yaşındaki oğlu Laser, “donör baba”larının izini buluyorlar. Restoranının mutfağında organik gıda kullanan Paul, mutlu mesut bu ailenin içine giriveriyor birden. Bahçe düzenleme işinde Nic yüzünden geri kalmış Jules’la Paul arasında kıvılcım başlayınca, bu yasak ilişkiyi bir zaman sonra Nic ortaya çıkarıyor ve ilişki darmadağın oluyor. Bir kadınla bir erkeğin ilişkisi gibi sarsılıveriyor Nic’le Jules’un ilişkisi de. Bu filmde insanı gerçekten güldüren espriler ve eşcinsel ilişkilere dair keşifler de var. Gerçekten bu eşcinsel ilişkiler, hem yabancı hem de bildik uzaylar gibi geliyor. Filmi perdede görünce bunu hemen fark ediyorsunuz. Bazı sahneler insanı bayağı zorluyor. İç ve dış mekânları perdeye neredeyse eşit yansıtan yönetmen, mekânlara da Los Angeles’ın yakıcı o doğal ışığın düşürmüş. Oyuncu performansları da etkileyici bu filmin. Bütün ayrımcılıklara oynadığı karakterlerle karşı duran 1960 doğumlu Julianne Moore, sinemanın değerli oyuncularından. Önemli oyuncu – yönetmenlerden Warren Beatty’yle de evli olan 1958 doğumlu Annette Bening, yarattığı Nic karakterinin gerçekten de içine girebilmiş. 1967 doğumlu Mark Ruffalo, David Fincher’ın 2007 yapımı “Zodiac” ve Martin Scorsese’nin 2009 yapımı “Shutter Island – Zindan Adası” filmlerindeki performanslarıyla etkileyiciydi. Ruffalo, 2010 yapımı “Sympathy for Delicious” filmini de yönetti. Bu filmde, ünlü tiyatro ve sinema insanı David Mamet’in kızı Zosia Mamet de Joni’nin arkadaşı Sasha’yı canlandırıyor. Ünlü yönetmen Steven Spielberg’ün 1990 doğumlu kızı Sasha Spielberg de “sıska kız” rolünde bu filmde. “İki Kadın, Bir Erkek”, bilinmeyen dünyalara kamerasıyla giren, ayrımcılık karşıtı, yer yer güldüren iyi bir film.

(09 Mart 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Gölgeler Uzamaya Başladığında

Gölgeler ve Suretler
Yönetmen – Senaryo: Derviş Zaim
Müzik: Marios Takoushis
Kurgu: Aylin Zoi Tinel
Görüntü: Emre Erkmen
Oyuncular: Hazar Ergüçlü (Ruhsar), Osman Alkaş (Veli), Popi Avraam (Anna), Erol Refikoğlu (Salih), Constantinos Gavriel (Hristo), Settar Tanrıöğen (Cevdet)
Yapım: Maraton Filmcilik – TRT (2010)

Derviş Zaim’in minyatürü anlattığı “Cenneti Beklerken”, hattı anlattığı “Nokta”dan sonra üçlemenin son filmi olan ve gölge sanatını anlattığı “Gölgeler ve Suretler”, Kıbrıs’ın derin trajedilerini gölge oyunlarıyla yansıtıyor.

1964 yılında Kıbrıs’ta doğan yönetmen Derviş Zaim, son üç filmiyle kültürümüzdeki geleneksel sanatlar aracılığıyla bizlere bakıyor. “Cenneti Beklerken”, bir minyatür sanatçısının resim sanatının günah olduğu Osmanlı’da resme tutkusunu trajik bir anlatımla perdeye yansıtmıştı. Üçlemenin ikinci filmi “Nokta”, sinemada az görülür bir stil araştırmasıyla kültürümüzdeki hat sanatına baktı. Bu filmin estediği hat sanatıyla metafor kuruyordu. İşte üçlemenin son filmi “Gölgeler ve Suretler”, kültürümüzdeki gölge oyunlarıyla iki toplum arasında derin trajedilere dönüştürülmüş olayları yer yer tarafsız kalarak yansıtıyor. Belki bu yüzden bu filmde Rum oyuncular da kendi performanslarını ortaya koyabiliyorlar. Gerçekten karakterler ve mekânlar, trajik atmosferin içerisine girmemize yardımcı oluyorlar.

Rumlar saldırırken…

Yıl 1963… Gölge oyunu sanatçısı Salih, kızı Ruhsar’a “Hacivat ve Karagöz” gösterisini yaparken, Rum askerleri köyü boşaltıyorlar. Baba, kızıyla yakın kasabada oturan kardeşi Veli’nin evine gidiyor. 1960’lı yıllardan olmalı, derin yoksulluk, hem Türkler hem de Rumlar için hayatın bir yazgısı gibi. Rum kolluk kuvvetlerinde Türklere karşı tarif edilemez bir nefret var. Kapı komşusu olan Türklerle Rumlar arasında nefret hissedilmese de, EOKA propagandaları insanlar arasında güveni yavaş da olsa azaltmaya başlamış. Zaim, filminin ikinci yarısıyla beraber Rum kolluk güçlerinin şiddetini, bir adım geriye çekilerek bir belgeselci gibi yansıtıyor. Bütün bu olayların içinde insanların hikayeleri ve hatıraları da var. Salih’le Veli’nin geçmişteki hikâyeleri gibi. Şehre gitmek için Rum komşu Anna’nın arabasıyla yola çıkan Salih’le Ruhsar, yol kesilince bir mağaraya gizleniyorlar. Sonra baba dışarı çıkıp bir daha gelmeyince Ruhsar, amcası Veli’nin evine geri dönüyor. Olaylar da gelişiyor sonra. Anna’nın oğlu Hristo, hikâayenin gerilimli tarafında. Rumlar silahlanırken, Veli’nin koyunlarını güden çoban Cevdet öldürülüyor. Bu ölüm, sonun başlangıcı gibi kasabada. Ardından trajediler çoğalıyor. Filmin final bölümü, etkileyici ve insanın yüreğine oturuyor.

Bu filmin estetik taraflarının da etkileyici olduğunu belirtmeli. Yönetmenin kamerası alabildiğine dingin, neredeyse hareket etmiyor. Ama, çerçevenin içinde olanlar, trajik ve iç burucu. Gerçekten filmin görselliği çarpıcı ve ilham verici. Dış mekânlar, sinemaskop çerçevelerle insanda belgesel hissini yaşatıyor. Elbette iç mekânlardaki yansımalar da filmi estetik olarak çoğaltmış. Mekânlar ve karakterler, seyirciye o anların içindeymiş hissini yaşatıyor. Zaim’in övgü alan görsel alıştırmaları da var. Bir mekândaki görüntü, Ruhsar’ın elinde bir fotoğrafa dönüşüveriyor. Bu teknik başarıya övgü göndermeli. Bir de metaforlar yaratan gölge yansımaları var. Ruhsar’ın uyumayla uyanıklık arasındaki sahnesi, sinemamızda önemli bir gerçeküstücü an. Bu film, 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Kurgu” dalında ödül de kazandı.

(10 Mart 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kan Yoksa Gişe de Yok

Yediğimiz, içtiğimiz, siyaset, politika ama ideolojik filmlerde kan ve cinayet yoksa gişesi hüsran. Ne kadar çok cinayet o kadar çok gişe… Aşağıdaki tabloda Babam ve Oğlum için ayrı bir pencere açmak gerek. 12 Eylül travmasının parçaladığı aile dramını anlatsa da dönemin en çok iş yapan filmlerinden biri olmuştur. Zaten 26 filmlik bu tablo içinde sadece Babam ve Oğlum gişesi toplam rakamın % 50’sini oluşturur.

Buna karşılık silâhın bol kullanıldığı ve izleyicileri “mermi manyağı” yapan Deli Yürek, Kurtlar Vadisi: Irak, Güneşi Gördüm, Nefes: Vatan Sağolsun, Kurtlar Vadisi: Filistin filmlerinin (5 film) rakamı bile DİĞER POLİTİK – SİYASAL filmlerin toplam gişesinden fazla. İşte 2000 yılından bugüne gösterime giren filmlerin kıyas tablosu ve gişeleri ile toplam izleyicileri:

Mukayeseli Filmler

Bol Kan Bol Mermi ve Bol Cinayet

Filler ve Çimen (05.01.01) 140.470
Deli Yürek (07.12.01) 1.053 000
Eve Dönüş (03.11.06) 231.574
Kurtlar Vadisi: Irak (03.02.06) 4.256.567
Vali (09.01.09) 480.500
Güneşi Gördüm (12.03.09) 2.490.000
Nefes: Vatan Sağolsun (16.10.09) 2.435.000
Kurtlar Vadisi: Gladio (20.11.09) 870.000
New York’ta Beş Minare (05.11.10) 3.480.000
Kurtlar Vadisi: Filistin (28.01.11) 1.950.000
Toplam Gişe 12 Film: 17.617.715 kişi

Az Kan Az (Ya da Hiç) Cinayet

9 (15.11.2002) 2.500
Yazı Tura (09.24.04) 267.225
The İmam (10.14.05) 107.164
Pardon (04.03.05) 105.784
Yolda (04.08.05) 9.870
Babam ve Oğlum (18.11.05) 3.835.000
Beynelmilel (29.12.06) 431.300
Takva (01.12.06) 349.530
Mavi Gözlü Dev: Nazım Hikmet (16.03.07) 276.295
Zincirbozan (13.04.07) 75.425
Son Ders: Aşk ve Üniversite (08.02.08) 118.624
Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım (22.02.08) 104.000
Mülteci (07.03.08) 2.362
Devrim Arabaları (24.10.08) 188.000
Son Cellat (07.11.08) 24.000
Fırtına (14.11.08) 57.000
Yağmurdan Sonra (26.12.08) 50.000
Kelebek (01.05.09) 34.000
Gecenin Kanatları (11.12.09) 342.000
Eşrefpaşalılar (05.03.10) 460.000
Büşra (19.03.10) 30.000
Takiye: Allah Yolunda (07.05.10) 20.000
Memleket Meselesi (09.09.10) 23.000
Memlekette Demokrasi Var (03.12.10) 73.000
Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi (07.01.11) 950.000
Kağıt (14.01.11) 23.000
Toplam: 26 Film 8.066.243 Kişi

Önemli Not: Kaynak gösterilmesi meslek etiği açısından zorunludur.

(07 Mart 2011)

Nizam Eren

Bir Avuç Deniz: Hayret, Tipler Türkçe Konuşuyor!

Herkesin bildiği hikâyecik: Hızlı okuma tekniğini öğrenen Woody Allen’a, “Savaş ve Barış”ı nasıl bulduğunu sormuşlar: “Olaylar Rusya’da geçiyor” demiş. Biz sinema yazarları da hızlı değil, ağır gelişen bir film izledik, sonuç aynıydı: Tipler Türkçe konuşuyor! İşte hepsi bu!

Şaka bir yana, vallahi, bu filme göre, gelir dağılımında pastanın yaklaşık yüzde yirmisini alan en zengin yüzde beşlik kesimin biz ortalama vatandaşlarla hiçbir ilgisi ve teması yok: Çünkü ayrı bir gezegende yaşıyor gibiler (sakın, yönetmenin bunu hedeflediğini söylemeyin!).

Evin sırıtkan babası sinirleri tahrip eden bir yüz ifadesiyle dolaşırken, anne oğlunu ‘kazık kadar bir orkide’ gibi görüp hissediyor (yok canım, oğlan açısından ‘Oedipus kompleksi’ne kadar uzanmayın)… Hem Columbia University’de okuyup, hem de Londralar’ı kapı komşusu yapmış oğlan, şimdilerde büyük şirketin yönetici koltuğunda sekreterine o etkileyici ses tonuyla talimatlar ve seyirciye de şerit perdeden sızan güneş ışıkları altında “American Gigolo” Richard Gere havasında pozlar veriyor. Ama bir sorunu var: Ne denli spor yapsa da, karın kasları baklava desenli olmayacak gibi! Sevgilisi kız ise, hani o aynı tornadan çıkmış gibi duranlardan: Ruhsuzluk ve mânâsızlıkla bön bön etrafına bakan, ‘yaşadığını varsaydığımız’ güzellerden biri… Allahtan, Drew “Poison Ivy” Barrymore tadında, şöyle gösterişli, uçuk kaçık, feylesof ruhlu bir kız bu ‘zavallılar’ın hayatına biraz renk katıp, oğlanı cinsel çekimiyle ele geçiriyor. Kendisi, burjuvaların ‘kafayı sıyırmışlar familyası’ndan. Fakat ‘ana – baba kuzusu’ oğlan için ziyadesiyle istikrarsız; tabii ki anne ve oğlanın iki yakın arkadaşından kabûl görmüyor, falan filân. Olaylar da, galiba, Türkiye diye bilinen, yaklaşık 13 milyon yoksulu olan bir ülkenin sınırları içinde yer alan Boğaz kıyıları, Göcek Koyu gibi yerlerde geçiyor.

Türk Sineması, bunca yıldır, burjuvasına dair esaslı bir sinema yapıtı üretemedi (aristokrasi olmadığından o alan yok zaten). Meydan da, bu Beverly Hills zengini özentisi, baba parasıyla ‘bir şey olmaya’ çalışan genç insanların aşk üçgenlerini yansıtmaya çalışıp, güya eleştirel, karakter ve diyalogları berbat, karakter – mekân – çevre ilişkisini kuramamanın yanı sıra olay örgüsü de dökülen, ‘her yana çekilebilen’ filmlere kaldı. Ticari ürünler olan dizilerin güzel & yakışıklı oyuncularına özenenleri salonlara çekme plânları tam da bir reklâmcılık kurnazlığı. Sinema sanatı ise başka bir disiplin.

“Bir Avuç Deniz”i yine de öneriyorum: Yılın en iyi komedisi olmaya aday!

(08 Mart 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Hollywood Rusya’da Altın Madeni Buldu

Bir zamanlar Rus filmi “Savaş ve Barış”ı Sovyetler Birliği sinemalarında 135 milyon kişi izlemişti… Türkan Şoray’lı “Ferhat ile Şirin”de Sovyetler Birliği sinemalarında 25 milyon kişiye ulaşmıştı. Son dönemde Rusya sinemalarında Hollywood yapımları kapalı gişe oynuyor. İşte bazı rakamlar:

* Avatar / 117 milyon dolar.
* Şrek: Sonsuza Dek Mutlu / 51 milyon dolar.
* Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı / 44 milyon dolar.
* Alis Harikalar Diyarında / 41 milyon dolar.
* Madagaskar 2 / 40 milyon dolar.
* 2012 / 36 milyon dolar.
* Gündüz Nöbeti / 31 milyon dolar.
* Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu / 30 milyon dolar.
* Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı / 27 milyon dolar.
* Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı / 27 milyon dolar.
* Wanted / 26 milyon dolar.
* Hancock / 26 milyon dolar.
* Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1 / 25 milyon dolar.
* Şrek Üç / 23 milyon dolar.
* Kung Fu Panda / 20 milyon dolar.
* Türk Hamlesi – Turkish Gambit / 18 milyon dolar. Maliyeti sadece: 4 milyon dolar.

Not: Türk Hamlesi’nin romanını Altın Kitaplar Yayınevi basmıştır. Bilginize sunulur.

(06 Mart 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Halit Refiğ’in Yeri Hiçbir Zaman Doldurulamayacak 3

Kanal D ekranlarında 17 Aralık 2009’da 54. Bölümü yayınlanan pembe dizi “Aşk-ı Memnu”yla ilgili Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Behlül ile Bihter Manyakları” başlıklı yazısında 1975’te TRT ekranlarında yayınlanan Halit Refiğ’in yönettiği, yaklaşık dört saat, 6 bölüm süren, 3 saat 40 dakika uzunluğunda bir sinema versiyonu olan, Müjde Ar’ı üne kavuşturan “Aşk-ı Memnu”yu yakın zamanda tekrar seyrettiğini ve “Berbat” bulduğunu açıkladı ve şöyle yazdı: “Tempo yok, oyun yok, sevimsiz bir dublaj sesi, tipik Yeşilçam… Bu zavallı müsamereyi nasıl beğenmiş de izlemişiz otuz beş yıl önce? Ama bugünkü dizi ondan da beter.”

Ardıç’ın Halit Refiğ’in dizisine çok haksızlık ettiğine inanıyorum. Ben popüler pembe dizilerden pek çok insanın geçimini sağladığını ve pek çok izleyicinin bunlarla oyalandığını bildiğimden bunlara da saygı duyuyorum. Öte yandan Halit Refiğ’in Halid Ziya Uşaklıgil’in romanına sadık kalarak, bu romanın izini sürerek gerçekleştirdiği “Aşk-ı Memnu” kesinlikle ve kesinlikle bir pembe dizi değildi. Refiğ bu filmiyle Türk sinema ve televizyon tarihinin en iyi edebiyat uyarlamalarından birini gerçekleştirmişti.

Bu yazımızda İstanbul’un nüfusunun sadece üçbuçuk milyon olduğu bir dönemde gerçekleştirilen ilk “Aşk-ı Memnu”nun kamera arkası notlarını bulacaksınız. “Aşk-ı Memnu” için ilk sinema filmi senaryosunu film eleştirmeni ve sinema tarihçisi Nijat Özön yazdı. Özön’ün yazdığı senaryo hiçbir zaman uyarlanmadı. Yönetmen ve yapımcı Memduh Ün’de “Aşk-ı Memnu”yu modernize ederek sinemaya uyarlamayı tasarladı. 1974’te TRT Genel Müdürü İsmail Cem kitap okuma alışkanlığı olmayan Türk halkına Türk edebiyat klâsiklerini tanıtabilmek için BBC’nin yaptığı tarzda diziler üretilmesi için Türk sinemasının en iyi yönetmenlerine iş davetiyesi çıkarttı. İşte ilk “Aşk-ı Memnu” dizisi böyle doğdu. Halid Ziya Uşaklıgil’in 1895 – 1898 döneminde geçen “Aşk-ı Memnu” romanıysa ilk kez 1899 – 1900 yılları arasında tefrika edilerek okurlara sunulmuştu.

İlk “Aşk-ı Memnu”nun kamera arkası notlarına geçmeden önce dizinin yapılmasına yol açan, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e yakından bakmamız gerekiyor.

Ecevit Afları ve Gafları

Hiç kimsenin başkalarına karşı işlenmiş suçların kesinleşmiş cezalarını affetmeye, hafifletmeye, ceza sürelerini kısaltmaya ve mahkûmiyet kararlarını kaldırmaya hakkı yoktur. Hangi amaçla olursa olsun. Aşırı duyarlılık sahibi olsalar bile bu davranışta bulunanları bağışlayamayız. Zaten davranışlarının arkasında bizce oy avcılığından başka bir şey yoktur. Kurbanlar ve yakınları bile bu suçluları bağışlama hakkına sahip değildir. Cumhurbaşkanı ve başbakanın bile bu suçluları affetmeye hakkı yoktur. Eski başbakanlardan Bülent Ecevit ve peşine takılan insanlar ne yazık ki bu hatayı döne döne yapmışlardır. Ecevit hükümetleri vatandaşlara karşı işlenen suçları affetmeye hiçbir hakları olmadığı halde af yasaları çıkararak cezaevlerini sürekli olarak boşaltmışlardır. Bu af yasalarını destekleyen herkes, suç işleyenin yanına kalmasından da, yeni yeni suçlar işlenmesinden de, Türkiye’nin kan gölü ve suçluların cenneti olmasından da sorumludur.

Suç işleyenlere hak ettikleri, caydırıcı cezaların verilememesi ne yazık ki bir Türkiye klâsiği ve geleneğidir. Örnek vermek gerekirse 1952’de düşüncelerini ve yazılarını beğenmediği gazeteci Ahmet Emin Yalman’a karşı “susturma” ve öldürme amaçlı suikast düzenleyen Hüseyin Üzmez sadece 20 yıl hapis cezası alıp sadece 10 yıl hapis yatarak cezaevinden kurtulmasaydı buna benzer olaylar belki de bu kadar sık tekrarlanmazdı. Bakınız: 12 Eylül 1980 öncesindeki suikast ve cinayet silsilesi…

Dönelim Bülent Ecevit’e… Peki Bülent Ecevit’in hiç mi iyi icraatı yoktu? İsmail Cem’i TRT Genel Müdürlüğü’ne ataması ve Cem’in Türk Sineması’nın kurucu babaları Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ’e TRT’de yayınlanmak üzere Türk edebiyatının ölümsüz klâsiklerinden uyarlanacak film ve dizi siparişleri vermesi bu iyi icraatların belki de en iyisidir. Yetenekli bir yazar olmasa da bir yazar olan Bülent Ecevit kitap okumama konusunda dünya birincisi olan Türk halkına Türk edebiyat şaheserlerini televizyon yoluyla ulaştırmayı ve tanıtmayı denemiştir. Hem de Türkiye’nin filmcilik dahileri aracılığıyla. Ben, Bülent Ecevit’ten iyi bir Başbakandan çok iyi bir Kültür Bakanı olurdu diye düşünüyorum.

1970’lerin ortasında TRT’de beş bin kişi çalışıyordu. Bugün sekiz bin kişi çalışıyor. Bugün iki yüz kişiyle yapılabilecek işlerin sekiz bin kişiyle yapılabildiği yani bir yumurtayı 20 kişinin taşıdığı TRT’deki “Antonio Salieri”ler, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Türk Sinema Filmleri’nin en iyilerini yapanlara, Bülent Ecevit hükümetleri dönemlerinde Başbakanın isteğiyle işler verilmesini hiçbir zaman affetmediler. Affetmemekle kalmadılar bu yolu sonuna kadar kapatmanın çeşitli ve amansız yollarını buldular. Türk Sinema Filmleri’nin hazinelerini yaratmak gibi bir suç, ayıp ve günah işleyen Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ’in bu hataları ve yanlışları yanlarına bırakılmamalıydı. TRT memurları bu üç dahiye hayatı zindan etmek için ellerinden geleni yaptılar. Böylece, Erksan, Akad ve Refiğ’in TRT’de gösterilecek yeni yeni filmler – diziler yapması TRT bürokrasisi tarafından ve Ecevit’ten başka hiçbir başbakanın TRT’yi buna zorlamaması sonucunda önlenmiş oldu. Bu üç yönetmen hayatlarının en verimli dönemlerini işsiz olarak geçirmeye mahkûm edildi.

TRT bürokrasisi en çok da yönetmen ve senaryo yazarı Halit Refiğ’e zarar verdi.

Bülent Ecevit ve ekibi, Halit Refiğ’in Halit Ziya Uşaklıgil’den “Aşk-Memnu”yu, Kemal Tahir’den “Yorgun Savaşçı”yı ve “Devlet Ana”yı uyarlaması için neredeyse devlet mekanizmaları üzerindeki bütün kudretini, etkisini ve nüfuzunu kullandı. Örnek vermek gerekirse Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni 1978 ve 1979 yıllarında “Yorgun Savaşçı” filminin çekimlerine tam destek vermeye bizzat Bülent Ecevit ikna etti.

Ne yazık ki, “Aşk-ı Memnu” TRT sansürünce makaslandı ve kesilerek yayınlandı, “Yorgun Savaşçı” uzun yıllar rafa kaldırıldı, “Devlet Ana” Ecevit desteğine ve ısrarına rağmen çekilemedi bile. Türkiye’de seçim sandığında en çok oyu alanın her zaman ve her yerde iktidar olamamasının belki de en çarpıcı örneklerinden biriydi bu durum.

Halit Refiğ’in çilesi devlet tarafından kendisine 1989’da ısmarlanan “Gazi ile Latife” adlı senaryosunun da filmleştirilmemesiyle devam etti / sürdü. Kültür Bakanlığımız senaryoyu Refiğ’e sipariş etti ve 1993 ile 1998’de iki kez bu senaryoyu kitap olarak bastı. Üstelik Bakanlık sipariş ettiği diğer Atatürk filmleri senaryolarını kitap olarak basmadı bile. Bu olayın en çarpıcı yanı Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” senaryosunun filmleştirilmesine karar vermesi ve bu kararını uygulamaması…

Halit Refiğ, 1998’de yayınlanan Nezihe Araz’ın “Mustafa Kemal’le Bin Gün” ve 2006’da yayınlanan İpek Çalışlar’ın “Latife Hanım” adlı kitaplarındaki bilgilerin kendi senaryosunu aynen doğruladığını söylüyor.

Refiğ “Gazi ile Latife” senaryosunu yazarken kimlerden yararlandığını şöyle anlatıyor: “1974 yılında değerli dostum İsmet Bozdağ’ın yayınladığı ‘Atatürk ve Eşi Lâtife Hanım’ adlı kitabı okuduğumda bu konudan çok güzel bir film çıkabileceğini düşündüm. İstiklâl Savaşı’nın muzaffer başkomutanı, cumhuriyetin kurucusu büyük Atatürk’ün kısa evlilik hikâyesi olağanüstü insanî ve dramatik boyutlara sahipti. Atatürk’ün Lâtife Hanım ile tanıştığı 1922 Eylülünden, ayrıldıkları 1925 Ağustosuna kadar geçen zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları idi. Bu özel ilişki, o dönemin siyasi ve sosyal ortamını dramatik bir yapıda anlatabilmek için olağanüstü bir bakış açısı sağlamakta idi. İsmet Bozdağ’ın kitabını okuduktan sonra bu konuda yazılmış olan bütün kitap ve makaleleri araştırmaya, değerlendirmeye çalıştım ve oldukça geniş bir arşiv meydana getirdim.

1989 yılında Kültür Bakanlığı, Atatürk’ü anlatan filmler yapılabilmesi için aralarında benim de bulunduğum bazı yazarlara senaryolar sipariş etti. Ben hiç tereddüt etmeden ‘Gazi ile Lâtife’ tasarımı gerçekleştirmeye karar verdim.

Senaryo yazımına hazırlandığım sırada değerli araştırmacı ve yazar İsmet Bozdağ, bana gene büyük bir yardımda bulundu. Kendi kitabını yazmakta yararlandığı temel kaynaklardan biri olan Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok’un bir dosya içinde toplanmış olan anılarını okumam için bana verdi. Salih Bozok Atatürk’ün Lâtife Hanım ile tanışmalarından, evlenip ayrılmalarına kadar olan dönemin en yakın şahidi idi. Bozok’un anılarından çok yararlandım. Ayrıca Halide Edip Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Halit Ziya Uşaklıgil ve Lord Kinross’un kitaplarında bulduğum konumla ilgili bölümler de senaryonun oluşmasında büyük yararı oldu.

Atatürk ile Lâtife Hanım ilişkileri üzerine gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda röportaj karşısında genellikle ihtiyatlı davrandım. Bilimsel belgelemeden çok, kişisel hatıralara dayanan bu konuşmalarda zaman zaman birbirini tekzip eden çelişkiler, hafıza yanılmaları, bazen de düpedüz hayal mahsulü olduğu hemen hissedilebilen görüşlerden uzak kalmaya çalıştım.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile ilgili çok bilinen temel tarihi olayların yanı sıra, benim dramatik insanî bir boyut olarak bu konuya katmak istediğim bir tema da Atatürk’ün Millî Mücadele ve İstiklâl Savaşı’nı birlikte gerçekleştirdiği yakın arkadaşlarıyla, zaferden sonra Lozan Müzakereleri, Cumhuriyet’in ilânı, Hilâfet’in tasfiyesi ve Şeyh Sait İsyanı sırasında yollarının nasıl ayrıldığı idi. Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi Millî Mücadele’nin öncüleriyle hangi şartlarda uyumsuzluk meydana gelmiş, bunlara karşılık hangi sebeplerle İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Celâl Bayar yeni devletin yönetiminde Atatürk’ün en yakın yardımcıları olabilmişlerdi? Hiç kuşkusuz bu konuda yararlandığım ilk kaynak, Atatürk’ün ‘Nutuk’u oldu. Tabii Karabekir’in, Cebesoy’un Orbay’ın anıları da bu sorulara değişik açılardan dikkate değer karşılıklar getirmekteydi.

Bu bakımdan, ‘Gazi ile Lâtife’ senaryosu esas itibariyle çeşitli anılardan meydana gelmiş bir ‘sinematografik tarih’ sayılabilir.”

Halit Refiğ Anlatıyor:

* “‘Aşk-ı Memnu’nun benim açımdan en cazip tarafı, bizim toplumumuzdaki alaturka – alafranga ayrımını çok ustaca yapmış olmasıdır. Firdevs Hanım ve kızı Bihter’in yalısı Anadolu yakasındadır. Alaturka kültürün temsilcisi olan Bihter ud çalmaktadır, alafranga kültürün temsilcisi olan Nihal piyano, Batı müziği dersleri almaktadır.”

* “‘Yorgun Savaşçı’ filminde dramı meydana getiren en ilginç sahnelerden biri Ayasofya sahnesidir. İşgâl altındaki İstanbul’da bir Cuma namazı sahnesidir bu. Yüzbaşı Cemil bir çatışmadan dolayı aranmaktadır, sığınacak bir yer arar. Bu arayış içinde subay arkadaşlarından birine ulaşmaya çalışır. O arkadaşı Ayasofya Camii’nin korunmasında görevlidir. Aralarında durumu konuşurlarken Cuma namazı zamanı gelir. Arkadaşı, ‘Ben cumayı kılayım, geleyim,’ der ve namaza gider. Yüzbaşı Cemil bir sürü İngiliz ve Fransız askerin arasına karışıp camiye girer. Caminin üst katındaki Ayasofya’nın kilise olarak kullanıldığı zamandan kalma mozaikleri görür ve inceler. İngiliz ve Fransız askerleri de o mozaiklere bakmaktadır. Aşağıdaysa Cuma namazı kılınmaktadır. Türklerle işgâl ordularına mensup Hindistan’lı ve Senegal’li Müslüman askerler beraber namaz kılmaktadır. Yüzbaşı Cemil ise İngiliz ve Fransız askerleriyle birlikte yapının kilise geçmişinden kalan mozaikleri incelemeyi tercih eder. O sahne ‘Yorgun Savaşçı’nın kişisel dramını vermek bakımından anahtar sahnelerden biriydi. Vatanını işgâl ordularından kurtarmak için canını ortaya koyan Yüzbaşı Cemil dini vecibelerini yerine getirmek konusunda istekli değildir. Bu Kemal Tahir’in romanındaki bir sahneydi, ben de diziye aldım.”

* “Bülent Ecevit bir konuşmasında halkın kolektif bilincinin, siyaset adamlarının bireysel bilinçlerinin çok önüne geçtiğini söylemişti.”

* “Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ adlı romanının sinema filmi haklarını 20th Century Fox yapım ve dağıtım stüdyosu satın almıştı. Romanın haklarının alınması için stüdyoyu James Dean ile Natalie Wood’un başrollerini paylaştığı ‘Rebel Without A Cause – Asi Gençlik’le (1955) Oscar ödülüne aday gösterilen yönetmen ve senaryo yazarı Nicholas Ray ikna etmişti. Ancak yönetmen Joseph Losey ‘İnce Memed’ uyarlamasını önce Nicholas Ray’in elinden aldı, sonra da bu romanı uyarlamaktan vazgeçerek rafa kaldırdı.”

* “Çok iyiliğini ve dostluğunu gördüğüm meslekdaşım Atıf Yılmaz sürekli kendini yenileyerek her dönemde geçerli olmayı, el üstünde tutulmayı başarmıştı. Her döneme ayak uydurmasını becerdi. Aranılan yönetmen olmayı yarım yüzyıl boyunca başaran nadir sanatçılardan biriydi.”

* “Suriye asıllı Mustafa Akkad, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin desteğiyle 10 milyon dolara çektiği ‘Çağrı: İslamiyetin Doğuşu – The Message’ (1976) adlı filmi gerçekleştirdi. En iyi fon müziği dalında Oscar ödülüne aday gösterilen bu film 1979 sonlarında Türkiye’de gösterildiğinde Akkad’a ‘İstanbul’un Fethi’ni filmleştirmesi önerilmişti.”

* “En önemli filmim çekimleri sırasında zona döktüğüm ve sinir krizi geçirdiğim ‘Yorgun Savaşçı’dır. Benim duygu ve düşünce dünyamı en iyi yansıtan filmlerim olarak ‘Hanım’ı, ‘Köpekler Adası’nı, ‘İki Yabancı’yı da sayabilirim. Meslek hayatımda benim açımdan en değer verdiğim filmlerimden biri de, yine çekimleri sırasında zona döktüğüm ‘Karılar Koğuşu’dur.”

Halit Refiğ’le “Aşk-ı Memnu” Üzerine Bir Söyleşi:

Bülent Ecevit, Halit Refiğ ve Abdi İpekçi daima birbirlerine yakınlık duyan, birbirlerine destek olan insanlar olmuştu. Halit Refiğ Bülent Ecevit’in Başbakanlığı sırasında “Aşk-ı Memnu” ve “Yorgun Savaşçı”yı TRT için filmleştirmekle görevlendirildi. Aşağıda Abdi İpekçi’nin Halit Refiğ’le “Aşk-ı Memnu” üzerine yaptığı ve Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan söyleşiyi bulabileceksiniz.

Refiğ: TRT, “Aşk-ı Memnu”nun, devletin itibarına yaraşır bir film olması için bize imkân verdi. Filmin çekiminde ticarî amaçlar değil, kültürel amaçlar birinci derecede rol oynadığı için, biz filmi belli zaman süreleri veya belli bütçe kısıtlamaları içinde değil, hikâyenin gerektirdiği, hikâyenin olabileceği derecede elimizdeki imkânlarla, gerek eleman, gerekse malzeme imkânı bakımından ne yapılabilirse bunun sınırlarını zorlamaya çalıştık. “Aşk-ı Memnu” bir sinema filmi tavır ve düşüncesiyle çekilmedi… Bazı kalemlerde bir sinema filmine harcanan paradan çok daha az para harcandı. Meselâ oyuncu kadrosunda… Tasarruf edilen para filmin kıyafetlerine, dekoruna harcandı.

Refiğ: Filme başlamadan önce üç ay araştırma ve hazırlık dönemi geçirdik. Boğaziçi yalıları, Büyükada’daki eski konaklar, Beyoğlu’nun eski hâli, Göksu gibi, Halit Ziya’nın romanının geçtiği mekânları araştırdık ve inceledik. Bu filmin en büyük şanslarından biri Yeniköy’de, Cemil Mahiç Bey yalısının, Halit Ziya Beyin anlattığı yalının aşağı-yukarı eşi olmasıydı. Abut Efendilerin Kandilli’deki yalısında da çalıştık. Kostümlerin çeşitli kaynaklardan yararlanılarak hazırlanması aşağı-yukarı üç-dört ay sürdü. Eleştirilen damalı çarşaf meselesi, tarihî hakikâtlere ve bir moda kıyafeti olarak hikâyeye de uygundur.

Refiğ: Filmin gösterilmesi İsmail Cem’in görevden ayrıldığı dönem rastladı ve özellikle Aşk-ı Memnu’nun birçok sahnesi kesildi. Kesintiler yapılmadan önce bana haber vermeleri gerekiyordu, vermediler. Benim üzüntüm, sansür ve fikir üzerindeki bakışından dolayı küçümsediğimiz 2. Abdülhamid dönemini aratacak bir sansür zihniyetinin 1975 Türkiye’sinde hortlamış olmasıdır. TRT’nin yeni Genel Müdürü, Türk eserlerinden televizyon filmi yapılma projesinin sürdürülmesi niyetinde olduklarını söyledi; yeni mevsim için ne yapmak istediğimizi sordular. Kemal Tahir’in “Devlet Ana” eserini yapmak istediğimizi söyledim… Kararlarını bekliyorum.

İpekçi: Halit Bey, televizyonda yayınlanan, “Aşk-ı Memnu” filminiz büyük ilgi ve takdir topladı sanıyorum. Bu filmin başarısını hangi nedenlere bağlayabilirsiniz?

Refiğ: Birkaç maddede toplayabiliriz başarı sebeplerini. Film bir aile hikâyesidir. Televizyon seyircisinin çoğunluğunu aileler oluşturmaktadır. Bu bakımdan, TRT benden klâsik bir Türk romanı filme çekmemi isteyince, hem klâsik değeri olan bir romanı seçmek, hem de TV seyircisinin sadece kültür açısından değil, fakat temaşa açısından da ilgisini çekecek bir roman olmasını düşündüm. Sanıyorum ki, bunların temelde büyük ölçüde faydası oldu. Bizim seyircimiz Türk filmleri hakkında çoğu zaman ikinci elden edinilmiş, bazı zaman da kendi tecrübeleriyle tesadüf ettikleri kötü filmlerle genel olarak kötü bir kanaate sahiptir. Bu film, özenle çekilmiş bir filmdir. TRT bu filmin düzgün, devletin itibarına yaraşır bir film olması için bize imkân verdi. Filmin çekiminde ticarî amaçlar değil, kültürel amaçlar birinci derecede rol oynadığı için, biz filmi belli zaman süreleri veya belli bütçe kısıtlamaları içinde değil, hikâyenin gerektirdiği, hikâyenin olabileceği derecede elimizdeki imkânlarla, gerek eleman, gerekse malzeme imkânı bakımından ne yapılabilirse bunun sınırlarını zorlamaya çalıştık. Öyle sanıyorum ki, hikâyenin bünyesinden gelen aileyi ilgilendirme özellikleri yanında, filme sarf edilen bu emek de seyirci tarafından değerlendirildi. Bu da seyirciyi etkileyen bir unsur oldu tahmin ediyorum.

İpekçi: Aslında normal olarak sinemalarda gösterilen filmlerde sarf edilenin çok üstünde bir para mı harcandı bu işe?

Refiğ: Aşk-ı Memnu, bir sinema filmi, tavır ve düşünceyle çekilmedi. Bazı kalemlerde bir sinema filmine harcanan paradan çok daha az para harcandı. Meselâ oyuncu kadrosunda. Başlangıçta TRT ile ismi olan meşhur pahalı oyuncular yerine, pahalı olmayan ama rolü ifade edebilecek, hikâyeyi değerlendirebilecek oyuncular kullanma ve ordan tasarruf edilecek parayı, filmin görüntü değerine katma konusunu konuşmuştuk. Görüntülere, dekorlara, kılıklara, kıyafetlere ve çekim zamanına önem verecektik. Nitekim filmin maliyeti, piyasa şartları içinde çekilse de, aynı maliyete çıkardı. Fakat ödeme nisbetlerinde bir değişiklik olacaktı. Bazı kalemlerde çok daha fazla, bazı kalemlerde daha az ödemeler yapılmış olacaktı. Bizim özellikle tasarrufumuz, oyuncu ücretlerinde oldu. Bu tasarrufu kılık kıyafetler, dekor ve daha itinalı bir zamanda çekilebilmesi şartlarına ayırdık. Harcamalar konusunda sinema için yapılan filmle, televizyon için yaptığımız bu film arasında bence başlıca ayırım noktaları bunlar.

İpekçi: Bu açıklamalarda bulunurken üzerinde özellikle durmak istediğim bir noktaya da değinmiş ve açıklamış oldunuz. Biraz daha o konuda konuşmak istiyorum; oyuncular konusunda. Gerçekten de oyuncuların hepsi değilse de büyük çoğunluğu tanınmamış, daha önce film yıldızı olmamış kimselerdi. Benim sormak istediğim hususlardan biri de şu: Hiç tanınmamış ve bu alanda tecrübe sahibi bulunmadıkları sanılan, bilinen bu kişiler, bana oldukça başarılı gibi gözüktüler. Siz de bu görüşe katılır mısınız?

Refiğ: Başarılı gözükmeleri için elimizden gelen gayreti gösterdik. Filmde oyuncuların bir kısmı gerçekten mesleklerinde son derecede değerli kimselerdi. Meselâ Şükran Güngör gibi, Çolpan İlhan gibi, Neriman Köksal gibi, Suna Keskin gibi birtakım tiyatro ve sinemamızın gayet tecrübeli elemanları vardı. Fakat bu oyuncular, sinema piyasasının tâbiri ile afiş isimleri değillerdi. Hâlbuki televizyonda önemli olan oyunun bizzat kendisi idi. Bunun dışında iki eleman ilk defa sinemada oynadı. İkinci başrolü oynayan genç hanımlar…

İpekçi: Ben de özelliklerini kastederek bu soruyu sordum.

Refiğ: Ben “Aşk-ı Memnu” da rol bölümünü yaparken özellikle Halit Ziya Uşaklıgil’in romanında kahramanlarının fiziğini nasıl tasvir etmişse ona uyacak kimseler bulmaya çalıştım. Rol bölümünde aman tiyatrodan olsun, aman sinemadan olsun veya dışardan olsun diye bir kayda girmeden, Halit Ziya, kitabında nasıl insanlar tarif etmişse o tiplere en uygun kimler olabilir hesabından yola çıktık. Halit Ziya’nın tasvir ettiği Bihter ve Nihal tiplerine uygun tecrübeli eleman yoktu. Bu bakımdan bu iki rolü tanınmamış, sinemada tecrübesi olmayan insanlar arasından seçmek gereği hasıl oldu. Nihal rolü için birkaç namzet vardı. Bir test yaptık stüdyoda. Itır Esen yedi kişinin arasında en uygunu oldu. Müjde Ar’a gelince, bir takım adayları iyice düşünüp taşındıktan sonra Müjde Ar, filmin en son kararlaştırılan oyuncusu oldu. Yani kostümleri en son dikilmeye başlanan oyuncu oldu. Başlangıçta tecrübesiz oluşu beni ürkütüyordu, fakat gayet hırslı ve azimli olduğunu fark ettim ve bazı eksikliklerini azmi ve hırsı ile kapatabilirdi. Bu konuda görüntü yönetmeni İlhan Arakon bize epey yardımcı oldu. İlk günler, tecrübeli oyunculara göre tecrübesizler kameranın karşısına ilk defa çıkmanın, ışıkların karşısında ilk defa durmanın acemiliklerini gösteriyorlardı. Fakat bizim acelemiz yoktu. Belli bir haftaya filmi yetiştirmek gibi bir durumumuz yoktu. Uğraştık mektepte uğraşır gibi uğraştık. Bu arada tecrübeli oyuncuların da daha tecrübesizler üzerinde dostça ilgileri oldu. Ve sanıyorum ki, tecrübeli oyuncularla tecrübesiz oyuncular arasında belli fark ortaya çıkmadan Halit Ziya Uşaklıgil’in tarif ettiği tiplere, insanlara uygun görüntüler meydana getirebildik.

İpekçi: Her ikisinin de ilk tecrübesi miydi bu?

Refiğ: Evet

İpekçi: Nasıl bulabildiniz? Bir testten, denemeden söz ettiniz…

Refiğ: Şöyle oldu: Nihal rolü için muhtelif namzetler oldu…

İpekçi: O namzetleri nasıl sağladınız?

Refiğ: Bir kısım namzedi İstanbul Konservatuarından sağladık. Nihal, biliyorsunuz piyano çalıyordu, bence bu rolü oynayacak kızın piyano bilmesi de gerekliydi. Fakat Konservatuvar namzetleri arasında Nihal rolünü oynayabilecek ve piyano çalmasını bilen bir iki hanım vardı. Itır Esen, dublaj yönetmeni Hayri Esen’in kızıdır. Onu filmin TRT adına yöneticisi olan Tekin Özertem getirdi. Fizikman gayet uygundu. Benim dışarıda tanıdığım bir iki namzet vardı. Meselâ Ankara İktisat Fakültesi’nde okuyan gayet aklı başında bir hanım vardı. Hepsini ayrı ayrı denedik ve Itır Esen’in en iyi olduğu sonucunda birleştik. Zaten bu rolü oynayacaklara bir deneme yapmak istediğimizi, dört saat sürecek bir filmin bütün yükünü, hiç olmazsa görüntü olarak devamlı seyirci karşısında bulunma riskini bazı deneylerden geçirmeden kimseye veremeyeceğimizi bildirmiştik. Film deneyleri sonunda Nihal rolüne en yatkın insan olarak Itır Esen ortaya çıktı.

İpekçi: Piyanoyu kim çaldı?

Refiğ: Eşim Gülper Savaşçın Refiğ çaldı. Eşim Hamburg Müzik Akademisi mezunudur. Bana filmin müziğinin yapımında da danışman olarak ve müziklerin hazırlanmasında bilfiil çalışarak epey faydası oldu. Kendisi Itır Esen’i belli parçaları hiç olmazsa sese uygun parmak hareketlerini uyduracak şekilde çalıştırdı. Filmdeki piyano müzikleri onun tarafından stüdyoda seslendirildi.

İpekçi: Müzik de gerçekten çok başarılı idi. Orijinal miydi besteler?

Refiğ: Filmi yaparken, bu filmin belli bir çağda geçtiğini düşünerek, bu çağın sanatçılarının yarattıkları eserlerden, onların heyecanlarından, onların duyuşlarından yararlanmayı düşündüm. Meselâ özellikle kılık kıyafetlerde, saç-sakal şekillerinde, Halit Ziya Beyin çağdaşı olan Osman Hamdi Beyin resimlerinden büyük ölçüde yararlandım. Müzik konusunda ilk düşüncem, o devrin tanınmış bir bestecisi olan Şevki Beyin eserlerinden yararlanmaktı. Şevki Bey bir aşk şarkısı bestecisi olarak ve müziğinin genel atmosferi, genel karakteri de “Aşk-ı Memnu’nun havasına çok uyan bir besteci olarak benim dikkatimi çekti. Yalnız şöyle bir müzik problemi ortaya çıkıyordu; geleneksel Türk müziği dramatik bir ifadeye bünyesinde yer vermemiş. Aslına bakarsanız Wagner gelene kadar, Batı müziğinde de böyle bir şey yok. Türk müziği, temsil sanatı olmadığı için, bu konuda dramatik bir özellik kazanmamış. O bakımdan biz fon müziği olarak belli heyecanları ifade etmek bakımından, belli dramatik anları vermek bakımından güçlüklerle karşılaştık. Buna karşı yüzde yüz bir Batı müziği tarzında müzik bestelenmesi de özellikle filmin geçtiği tarihsel dönem açısından bana uygun gelmedi. O zaman şöyle bir formül düşündük: Şevki Bey’in melodilerini alıp bu melodileri ham malzeme olarak kullanıp zaman zaman gerekli yerlerde bunları aslına uygun olarak dramatize etmek. Gerekli yerlerde bu melodileri dramatik müzik olarak kullanabilmek… Benim fon müziği konusunda ilk tasavvurum buydu. Fakat filmin fon müziğini bestelemek üzere çalıştığımız besteci Yalçın Tura böyle bir çalışmanın geleneksel Türk müziği çevrelerinde tepki ile karşılanacağını belirtti ve “Şevki Beyin havasına uygun, Şevki beyin stilinde ben beste yapayım” teklifinde bulundu. “Böylece hiç olmazsa hem devrin karakterini ve duyuşunu yakalamak imkânını sağlarız, hem de Türk müziği çevrelerinin muhtemel tepkilerine de hedef olmayız.” Yalçın Tura’nın bu teklifi bana uygun geldi. Özellikle melodi ve müzik karakterinin hikâyeye uygunluğu açısından ben bu müziği çok sevdim. Tahmin ediyorum seyircide de bilinçaltı müsbet etkisi olmuştur.

İpekçi: Bence müzik kadar güzel yanı görüntüleriydi filmin. Görüntü bakımından da çok başarılı gözüktü bana. Ne dersiniz?

Refiğ: Tabîî bu konuda en büyük hizmeti geçen görüntü yönetmeni İlhan Arakon’un adını anmak isterim. İlhan Bey, görüntü yönetmenlerimiz arasında en saygıdeğer biridir. Kendisi ressam Nazmi Ziya Beyin yeğenidir ve klasik Türk sanatları hakkında belli bir kültürü ve bilgi zenginliği vardır.

İpekçi: Affedersiniz bilmiyordum Arakon’un Nazmi Ziya’nın yeğeni olduğunu ve gerçekten de filmde Nazmi Ziya’nın romantizmi vardı.

Refiğ: İlhan Beyin teknik bilgisine, tecrübesine çok büyük saygım ve inancım olmakla beraber, Nazmi Ziya ile birlikte ailesinin böyle klâsik Türk resim ve görüntü sanatlariyle yakın ilgisi bulunması, bu filmin görüntü atmosferinde kendisiyle çok anlaşmalı bir atmosfer kurabileceğimiz inancını vermişti. Ben elimizdeki teknik imkânlar nisbetinde buna ulaştığımızı sanıyorum. Bilhassa İlhan Beyin görüntü başarısı yalı aydınlatması, yani mum ışığı aydınlatması çok başarılı oldu. Filmde merkezin daha aydınlık, çevreye gittikçe daha karanlık ve kenarların oldukça karanlık olduğu bir aydınlatma sistemine gittik. Bu aydınlatma sistemi, belli bir dramatik atmosfer sağladı bize. Tabii görüntü kalitesinin tutturuluşunda İlhan Beyin teknik bilgisi ve tecrübesi yanında, estetik birikiminin de çok yardımcı olduğunu sanıyorum.

İpekçi: İzin verirseniz biraz dekorlardan ve kostümlerden de söz edelim. Dekorlarınızın ve kostümlerinizin o dönemin gerektirdiği özelliklere tamamen uygun olması için ne gibi araştırmalar yaptınız. Konakları nasıl buldunuz, kostümleri nasıl hazırladınız? Bunları anlatır mısınız?

Refiğ: Filme başlamazdan önce üç ay araştırma ve hazırlık dönemi geçirdik. Boğaziçi yalıları, Büyükada’daki eski konaklar, Beyoğlu’nun eski hali, Göksu gibi Halit Ziya’nın romanının geçtiği mekânları araştırdık ve inceledik. Maalesef eski yapılar, özellikle Boğaz’daki eski yapılar süratle ortadan kayboluyor. Bunların içinde çalışabilmeye müsait çok az yalı kalmıştı. Bu filmin en büyük şanslarından biri Yeniköy’de Cemil Mahiç Bey Yalısı’nın Halit Ziya Beyin anlattığı yalının aşağı yukarı eşi olmasıydı. Bu yalı romanın geçtiği alafrangalaşma döneminin çok tipik örneklerinden biriydi. Bu yalı, eski Tıbbiyeyi, bugünkü Haydarpaşa Lisesi’ni, bugünkü İstanbul Lisesi’ni yapan yabancı mimarların, özellikle Valeri’nin tesirinde yapılmıştı. Cemil Mahiç Beyin yalısı ise yabancı tesirlerle geleneksel motiflerin birbirine karıştırıldığı çok enteresan bir örnekti. Cemil Mahiç Bey yalısını bundan önce filmcilere vermediği halde, TRT’yi bir devlet müessesesi gördüğü için hiçbir ücret talep etmeden 60 gün bizim burada çalışmamıza imkân sağladı. Yalı boştu. İçinde oturulmuyordu. Yalının bir kısmı da oldukça yıpranmış durumdaydı. Yalı sahiplerinin ifadesine göre tamir için bir milyon liraya ihtiyaç vardı. Biz olanaklarımız ölçüsünde, yalıdaki hasarları onararak, yalıyı Halit Ziya’nın romanını esas alarak, o eşya stilinde antikacılardan kiraladığımız eşyalarla süsledik, filmin bütçe olarak en büyük masraflarından biri de, yalıya hiçbir para verilmediği halde kiralanan eşyalara verilen paradır. Aynı şekilde Abut Efendilerin Kandilli’deki yalısında çalıştık. O da o tarihten kalma ve halen o tarihin özelliğini koruyan ender yalılardan biridir. Sahipleri çok anlayışlı davrandılar. Zaten sanatkâr bir ailedir. Mehmet Abut bestecidir, Şehir Tiyatrosunun kadrosundadır. Onlar da yardım ettiler. Büyükada’da daha büyük kolaylıkla karşılaştık. Çünkü Büyükada’daki eski yapılar, Boğazdaki kadar tahribata maruz kalmamışlardı. Mekânları bu şekilde sağladık.. Kostümlere gelince; kostümleri çok çeşitli kaynaklardan, dergilerle hazırladım ve kostümlerin hazırlanması aşağı yukarı üç dört aya yakın bir zamanımızı aldı. Yüzden fazla kostüm. Halit Ziya romanında karakterlerin kostümlerini en ince detaylarına kadar tarif etmekte idi. Onun tarif ettiği kostümlere büyük ölçüde uygun olarak hazırladık. Bir kısım kostümleri ve özellikle saç-sakal-bıyık şekillerini Osman Hamdi Beyin tablolarından, çağdaş fotoğraflardan elde ettik. Sanıyorum ki belgesel olarak kostümlerde kendi zamanının gerçeğine çok yakın bir sonuç elde ettik.

İpekçi: Bu arada bazı eleştiriler de oldu…

Refiğ: O eleştirilerin üstünde de durmak isterim. Bihter’in giydiği bir damalı çarşaf bazı eleştirilere sebep oldu. Biz, kılık-kıyafetler konusunda ve bilhassa çarşaflar konusunda bu işe girişirken bütün kılık-kıyafet tariflerini, eldeki belgeleri hiç şüphesiz bu üç, dört ay içinde devamlı olarak gözden geçirdik. Nurettin Sevin’in “Türk Kıyafet Tarihi” adlı kitabında tafsilâtlı olarak belirttiğine göre Türkiye’de çarşaf ilk defa 1892 yılında giyilmiş ve öyle bir moda olarak gelmiş ki, her renkten, her desenden, her çeşit kumaştan çarşaf yapılmış. Ancak şu renkten, şu desenden veya şöyle bir kumaştan yapılır diye katiyen bir kayıt yok. Bütün sosyal sınıflar kendi durumlarına göre, çeşitli değerlerdeki kumaşlardan çarşaflar yapmışlar. Sonradan çarşafın rengi gitgide kararmış, günümüze kadar “karanlık” şekilde gelmiş. Ama çarşaf ilk geldiği yıllarda, 1892 yıllarında bir moda kıyafetiydi ve Bihter’in “Melih Bey takımı” diye tanınan bir ailenin mensubu olduğu ve bu ailenin zamanın modasını en aşırı şekilde tatbik etme çabasında olduğu düşünülürse, Bihter’in kıyafetinin bugün günümüzde bile göze çarpmış olması bence Bihter’in moda anlayışını ortaya koyar. Halit Ziya’nın kitabı dikkatle okunursa çok çeşitli desenlerde çarşaflardan bahsediliyor. Gerçi damalı tâbiri ile kullanılan bir çarşaf yok. Fakat benekli, çizgili, çeşitli desenli çarşaflar mevcut. Ama damalı çarşaf yok demek değildir. Nitekim, Sayın Şevket Rado bana bazı resimler gösterdi, bu resimlerin arasında damalı çarşaf örneklerine de rastladık. O bakımdan damalı çarşaf meselesi tarihi hakikatlere ve bir moda kıyafeti olarak bence hikâyeye de uygundur.

İpekçi: TRT’ye bir film hazırlamanın, normal bir ticari şirkete film hazırlamaktan farklı bir nitelik taşıması gerekiyor kanımca. Acaba bu farklılık olumlu ve olumsuz ne gibi şekillerde ortaya çıktı?

Refiğ: Önce ağır basan olumlu yönünü belirteyim. “Aşk-ı Memnu” TRT devlet kuruluşu olduğu için devlet eliyle yapılmış bir filmdir. Devlet eliyle yapıldığı için de ticarî amaçlar yerine kültürel amaçlar ve bir millî kültür hizmeti olarak düşünülmüştür. Bu açıdan filmin yapılışı son derece olumlu bir olaydır. Bunu ticarî bir sinemada, bu biçimde yapmak imkânsızdı. Aşk-ı Memnu bu haliyle, bu biçimiyle ticarî sinemada yapılamazdı. Her şeyden önce ticarî sinemada bir millî kültür olayı olarak ele almak mümkün değildi. Aşk-ı Memnu’un en olumlu yönü, millî kültür eseri olarak düşünülmesi ve yapılmasında… Olumsuz yönlerine gelince; aslında bunlar ilerde halledilebilecek unsurlar. Bunda da devlet mekanizmamızın, bu tarz işlere alışık olmıyan bürokratik yapısıdır. Aşk-ı Memnu bir seri içindeki filmlerden biridir. Diğer filmler, Metin Erksan ve Lütfi Akad’a sipariş edilmişti. Üçümüzden aynı anda Türk klâsik edebiyat eserlerini televizyon yoluyla halka tanıtmayı amaçlıyan bir dizi yapılması istendi. İşin hukuk konusu uzun zaman aldı. Bu filmler hangi kanuna göre yapılacaktı? Konuda bir şey yoktu. O zamanki Genel Müdür İsmail Cem millî kültür hizmeti olarak, televizyonun sadece yabancı dizilere, yabancı sinema filmlerine, yabancı kültüre açık bir televizyon olmamasını istiyordu. Televizyonun millî kültür hizmeti bulunduğu, Türk televizyonunun yerli eserler de yapma zorunluluğu üstünde israrla durdu. Başlangıçta bu eserlerin filmlerinin yapılmasında epey bürokratik zorluklarla karşılaştık. Filmin bütçesi tasdik edildikten sonra filmin çekimi gayet rahat, problemsiz gitti. Fakat filmin gösterilmesi karışık döneme rastladı. Bu İsmail Cem’in görevden ayrıldığı döneme rastladı ve özellikle Aşk-ı Memnu’da birçok sahneler kesildi. Üzerinde çok dikkatle durulması gereken yanlışlıklar oldu. Aşk-ı Memnu’un senaryosu hazırlanmıştı, ciltlenmişti ve filme başlanmadan önce İdareye gönderilmişti. Bu senaryoyu bize çekin, kabûl edilir dendikten sonra bir takım sahnelerin kesilmesi, bu filmde gerek aylarca süren bazı çalışmaların, emeklerin ve gerek devletin parasının israfına sebep oldu.

İpekçi: O sahnelerin kesilmesinde bir gerekçe yok muydu?

Refiğ: Sahnelerin çıkarılmasında, TRT’nin bir gerekçe göstermesi lâzımdı önce bana karşı. Benimle bir anlaşmaya girmişti, benden bir eser alıyordu. Kesintiler yapılmadan önce bana haber vermeleri gerekirdi, vermediler. Filmi bir çağa oturturken 1895 -1898 yılları arasında geçen bu olayı Türkiye’deki ve dünyadaki tarihî olayları, filmin ne zaman, ne şekilde geçtiğini belirten bir tarih perspektifi içinde vermek istedik. Halit Ziya tarih perspektifini romanında vermiyor. Romanın Abdülhamid zamanında ve Abdülhamid sansürünün en şiddetli olduğu bir devirde yazıldığını unutmamak gerekir. Nitekim Halit Ziya, daha sonra yazdığı ’40 Yıl’ adlı hatıralarında sansürden dolayı yazamadığı noktaları uzun uzadıya anlatır. Bunlar arasında Girit meselesi büyük yer tutmaktadır. Halit Ziya’nın “40 Yıl” hatıralarında belirttiği gibi, sansür yüzünden romanına koyamadığı Girit meselesini, bugün artık tarihimize daha uzun bir perspektifle bakma imkânına sahip olduğumuzu düşünerek bugünün seyircisine, romandaki olayların hangi tarihte, nasıl bir devirde geçtiği konusunda daha somut örnekler vermek için, romandaki kişiler arasındaki ilişkilerde hiçbir değişiklik yapmadan, sadece bazı konuşmalarda bu tarihsel perspektifi yerine getirmeye çalıştık. İlk üç bölümde, Girit meselesinden bahsedilmiyor, sadece Girit’te karışıklık çıktı. Girit’te Rum çetecilerin Türkleri öldürdüğü söyleniyor. Girit’te bir Türk – Yunan harbinin çıkması ihtimallerinden zaman zaman söz ediliyor. Bundan sonraki bölümlerde, 1897 Türk – Yunan harbi çıkıyor ve Dömeke Savaşı kazanılıyor. Bu tarihî olaylar romanın geçiş süresi olan yıllar içinde konuşmalarla bize aksediyordu. Filmden bu konuşmaları çıkartmışlar. Benim üzüntüm sansür ve fikir üzerindeki baskısından dolayı küçümsediğimiz Abdülhamid dönemini aratacak bir sansür zihniyetinin 1975 Türkiye’sinde hortlamış olmasıdır.

İpekçi: Çok mu tutuyordu bu kesilen sahneler?

Refiğ: Kesilen sahnelerin miktarı zaman olarak her halde 5 – 6 dakikayı geçeceğini sanmıyorum. Fakat tavır önemli.

İpekçi: İzin verirseniz daha genel sorular sormak istiyorum. Önce şu noktayı tesbit etmek ilginç olacak. Televizyon filmciliği ile sinema filmciliği arasında ne gibi ayrılıklar var? Başka bir deyimle, televizyon filmciliğinin ne gibi özellikleri olmak gerekir?

Refiğ: Televizyon filmciliği ile sinema filmciliği arasındaki temel ayırım şudur: Sinema başlıca bir temaşa san’atıdır. Televizyon ise, enformasyon aracıdır. Bu durumda sinema filmlerinin temaşa değerlerine daha fazla ağırlık veren, seyircinin ilgisini çeken filmler temaşa değeri yüksek olan filmler olmasıdır. Buna karşılık, televizyon ekranının küçüklüğü sebebiyle televizyon filmleri sinema filmleri kadar büyük bir temaşa özelliğine ihtiyaç göstermiyor.

İpekçi: Ama aslında televizyonu sadece bir haberleşme aracı olarak kabul etmek ve temaşa zevkinin dışında tutmak doğru bir değerlendirme olur mu?

Refiğ: Efendim, bunu kesin olarak ortaya koyarsak pek tabiî doğru bir değerlendirme olmaz. Bu kesinlikle böyledir dersek olmaz. Ama sinemada temaşa değeri çok yüksek olan filmler, televizyona geldiği çoğu zaman, sinemadaki etkilerini kaybederler, sinemadaki kadar etkileyici olmazlar. Buna karşı televizyonda ilgimizi çeken bir çok program var. Belgesel filmler gibi, haber filmleri gibi, kültür programları gibi… Bunlar sinemaya konuldukları takdirde, seyirci bulamazlar. Bunlar iki aracın hakim vasıfları hiç şüphesiz. Sinemada ağır basan temaşa özelliklerinin yanında haberleşme ve kültür aracı olarak bu karakterlerin de zaman zaman daha dereceli şekilde ağırlık kazandığı durumlar oluyor. Televizyonda da temaşa programları var. Müzik, tiyatro, film gibi… Fakat bütün bunlara rağmen televizyonun haberleşme aracı olması, informatif karakteri ağır basıyor. O bakımdan meselâ ben Aşk-ı Memnu’u televizyon filmi olarak düşündüğümde bu eserin informatik karakteri, belli bir devir hakkında belli bir fikir vermesi, o devirdeki sosyal yaşayış hakkında bir bilgi vermesi bakımından ilgi toplayacağını düşündüm. Aşk-ı Memnu filmini sinema filmi olarak düşünmek durumu olsaydı, televizyon için yazılan bu Aşk-ı Memnu’dan çok daha başka türlü, temaşa unsurları daha ağır basan bir eser ortaya çıkmış olurdu.

İpekçi: Bu film sinemada oynasaydı, televizyon için çevrilmiş haliyle aynı ilgiyi toplamaz mıydı?

Refiğ: Bu film dört saate yaklaşan bu haliyle sinemada oynadığı zaman seyirci sabrını taşıracağını sanıyorum. Bu filimden sinema seyircisi için ilgi çekici iki saatlik bir film yapılabilir. Bu filmin, televizyon düşünülerek ve siyah – beyaz olduğu için bence sinemada oynaması dezavantajdır.

İpekçi: Televizyon ve sinema filimciliği arasında temaşa unsurunun dışında başka farklı hususlar var mı?

Refiğ: Tabii perde meselesi. Televizyon perdesinin küçük olması, sinema perdesinin çok daha geniş olması, sinema seyircisinin koltuğa hapsedilmesi, televizyon seyircisinin evinde rahat olması, onlarda değişik psikolojiler meydana getirmektedir. Sinema seyircisi koltuğuna hapsedildiği devamlı bir noktaya bakmak zorunda bırakıldığı için dikkati devamlı bir noktada toplanmıştır. Sinema seyircisini siz bu hale soktuğunuz zaman onun her arzusunu değerlendirmek zorundasınız. Sinema seyircisi televizyon seyircisi kadar toleranslı değildir. Para verip gelmiştir, belli hürriyetleri yoktur. O bakımdan filmi seyrettiği zaman, filmin her anının onu meşgûl etmesini, heyecanlandırmasını, her an ona bir şey vermesini bekler. Bunu bulamadığı zaman reaksiyonu daha negatiftir. Ama televizyon seyircisi sinema seyircisi kadar sınırlandırılmış, hareketi baskı altına alınmış, devamlı olarak bir noktaya bakmak zorunda bırakılmış bir seyirci değildir. Psikolojisi daha dağınık kişidir. Yanındakiyle meşgûl olabilir, içki alabilir, bir şey yiyebilir, komşusuna kapıyı açabilir. Bu bakımdan TV filmi ve sinema filmi yaparken bu iki seyircinin ayrı psikolojilerini de hesaba katmak gerekir.

İpekçi: Televizyon filmi için bunları hesaba kattığımız zaman, farklı hususlar neler oluyor pratikte?

Refiğ: Bunu çok somut şekle indirmek imkânsız. Her sanatçının kendine göre bir sezişi, kendine göre duyuşu ile halledilebilecek bir mesele. Fakat mutlaka şematik bir genellemeye gitmek gerekirse, televizyonda konuları pek fazla sıkıştırmamak gerekir.

İpekçi: Hareketin daha yavaş…

Refiğ: Konuların, temaların zaman zaman yeniden neyi anlattığını hatırlatacak şekilde olması gerekiyor. Televizyon perdesinin ufaklığı gözönünde tutularak, daha yakın resimler çekmek gerekiyor. Sinemada bu kadar çok yakın resim çekilirse, seyirciyi sıkabilir. Ayrıca tekrarlar sinema seyircisi için rahatlık vermez. Fakat yine de bunları belli kalıplar haline getirmek imkânsızdır. Bu bir duyuş meselesidir. Bunu her yapımcı, kendi hissettiği, kendi sezdiği şekle göre yapar. Bence bir kalıp formüle bağlanamaz.

İpekçi: Son olarak şunu sormak istiyorum: Televizyon hızla yaygınlaşıyor Türkiye’de. Bir çok şeyi belki de başında sinemaları etkiliyor. Televizyonun Türk filmciliğine getirdiği olumlu ve olumsuz etkileri nasıl açıklayabilirsiniz?

Refiğ: Televizyon Türkiye’ye sosyal değişmelerle birlikte geldi. İlk defa 1975’de Türk ekonomisinde sanayi sektörünün payı, zıraî sektörü geçmiş. Bu çok önemli bir değişiklik. Bu ekonomik değişme bence Türkiye’deki sosyal olayların en temel sebebi. Böyle bir dönemde televizyon geldi. Sinema seyircisi değiştiği halde Türk sineması değişmemiştir. Türk sineması televizyonun geldiği dönemde, 10 yıldan beri süregelen klâsik bir “üçlü yapım” formülüne bağlanıp kalmıştır. Bu formül sinemaların belli şirketler tarafından tutulması, seyirci tarafından beğenilen oyuncuların tutulması ve daha önce hangi filmler tutulmuşsa onlara benzer hikâyelerin yapılması… Bu üçlü formül 10 seneye yakın süre bu işi tatbik edenleri memnun eden bir şekilde sürdü. Fakat Türkiye’deki büyük sosyal değişmeler, Türk filmleri seyircisinde belli bir değişme getirdi. İşte televizyon sinemanın kalıplaşmış filmlerine kanıksamış sinema seyircisi için son derecede cazip bir oyuncak olarak geldi. Ayrıca sinemaya gitme zorluklarını ortadan kaldıran, aileyi evine bağlayan, konuyu komşuyu yeni sosyal ilişkiler içinde birbirine yaklaştıran bir olay olarak ortaya çıktı. Bu bir yenilikti ve Türk sinemasının tıkanıp kaldığı bir noktada bu tıkanıklığın iyice ortaya çıkmasına ve bu sistemin yıkılmasına yardımcı oldu. Bu bakımdan bence televizyon son derecede müsbet bir rol oynadı. Şimdi geleceği ne olacak sinemanın? Yine aynı tarihsel olayları yaşamış Amerika ve Avrupa’daki duruma bakarsak, sinema yeniden çok büyük önem kazanmış durumda. Bu önemde televizyonun payı çok büyük. Seyirciye yeni bir gerçek duygusu aşılanmış; filmlerde çok daha başka değerler ve bunların yanında, onu televizyondan ayıracak çok daha büyük bir temaşa ustalığı getirmiştir. Tahminim Türk sineması kısa bir süre içinde bu döneme girecektir. Bu döneme girmesi, bu tarz bir iki filmin, başarı kazanması ile mümkün olacaktır. Geçen yıl Yılmaz Güney’in yaptığı “Arkadaş” filmi bunun küçük bir örneğiydi. Kendi gerçeklerimize kişisel görüş noktasından da olsa gerçeklere başka türlü bir yaklaşma unsuru ile temaşa özellikleri göz önünde tutularak yapılan bir çalışma, küçük bir örnek olarak gösterilebilir. Bir çok kimseler, Yılmaz Güney’in seyirci, gözündeki özel durumunun bunda bir rol oynadığını da düşünebilirler. Hiç şüphesiz bunun çok büyük bir payı vardır. Ama Yılmaz Güney’i Yılmaz Güney yapan unsurlar arasında ayrıca cüretkâr davranışı da bulunmaktadır. Bence sinema, televizyonun bu darbesinden sonra bu tecrübeyi geçirmiş diğer ülkelerdeki gibi çok daha sıhhatli, çok daha sağlam, çok daha canlı başka bir sinemanın doğumuna şahit olacaktır.

İpekçi: Daha çok televizyona mı film yapacaksınız bundan sonra, yoksa sinemalara mı?

Refiğ: Ben çalışmamı sadece televizyon veya sadece sinema diye kısıtlamak istemiyorum. Sinemada yapmak istediğim iki proje var; bunların gerçekleştirilmesi için çalışmaktayım. TRT’nin yeni Genel Müdürü Nevzat Yalçıntaş, kendisinden önceki idarenin başlattığı Türk edebiyat eserlerinden televizyon filmi yapılma projesinin müsbet bir davranış olduğunu ve millî kültür hizmeti olarak kendi idarelerinin de buna devam niyetinde olduklarını bildirdiler ve yeni televizyon mevsimi için ne yapmak istediğimizi sordular. Benim düşüncem, Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sını televizyon için yeni bir seri olarak hazırlamak…

İpekçi: Bu konuda varılmış bir karar var mı?

Refiğ: Ben Genel Müdüre sadece, “Devlet Ana”yı yapmak istediğimi söyledim.

İpekçi: Onay aldınız mı?

Refiğ: Kendisi şahsen tasvip etti. Temaslara başlandı. Daha resmî birşey şu anda yok.

İpekçi: Başarılar dilerim.

Bir Gazi ile Latife Fragmanı

Türk Sinema tarihinin en değerli filmlerinden bir çoğunda yönetmen ve senaryo yazarı olarak imzası bulunan Halit Refiğ’in filmleştirebilmek için yapımcı aradığı “Gazi ile Latife” adlı senaryosu Alfa Yayınları’nın 1932 no.lu kitabı olarak kitap ve film severlerin dikkatine sunuldu. Bu kitaptan bir bölümü aşağıda bulacaksınız. Bu bölümde Mustafa Kemal Atatürk, Latife Hanım’la evlidir. Atatürk’ün Latife Hanım’dan önceki kadını Fikriye Hanım yurt dışındaki verem tedavisini yarım bırakarak geri döner. Atatürk bir anda sevdiği iki kadın arasında kalır. Latife Hanım her zamanki gibi hırçın, öfkeli, kıskanç, saldırgan ve mantık dışıdır.

175 – ÇANKAYA – LATİFE ODA (İç – Akşam)
(Ali Çavuş’un getirdiği haber Latife’yi oturduğu yerden sıçratmıştır.)

LATİFE: Ne diyorsun Ali Çavuş?
ALİ ÇAVUŞ: Evet gelmiş. Şimdi aşağıda bekliyor.

(Latife odadan çıkarken kendine çeki düzen vermeye çalışır.)

LATİFE: Aman yarabbi… Bir bu eksikti başımızda…

176 – ÇANKAYA (İç – Akşam)
(Latife merdivenlerden iner. Kabul salonunda bir kadın beklemektedir. Bu Fikriye’dir. Yüzünde ağlamaklı bir ifade vardır. İki kadın bir an birbirlerini süzerler.)

FİKRİYE: Merhaba Latife Hanım.
LATİFE: Merhaba Fikriye Hanım.
FİKRİYE: Sizi gazetelerde gördüğüm resimlerden tanıyorum.

(Latife’nin yüzünden canının sıkıldığı belli olmaktadır.)

LATİFE: Ben de sizin çok bahsinizi duydum. Ama Paşa Hazretleri geleceğinizden söz etmedi..
FİKRİYE: Uzun zamandır yazdığım hiçbir mektuba cevap alamadım. Ondan dolayı artık yazmak gereği olmadığını düşündüm.
LATİFE: Yaa. Ayakta durmayın içeriye buyurun lütfen… Paşa hazretleri neredeyse gelirler umarım.
FİKRİYE: Teşekkür ederim.

(Fikriye salona doğru yürür. Dal gibi incedir. Acınacak bir görünüşü vardır.)

177 – ÇANKAYA – SALON (İç – Akşam)
(Fikriye salondaki değişikliklerin farkına varmıştır.)

FİKRİYE: Epey değiştirmişsiniz köşkü…
LATİFE: Fark ediliyor mu?
FİKRİYE: Yakından tanıyanlar için fark etmemek mümkün değil

(Latife mağrur ve mesafeli gülümser.)

LATİFE: Tedaviniz sonuçlandı mı?
FİKRİYE: Doktorlara kalsa beni ömür boyu orada tutacaklardı. Ama ben daha fazla dayanamadım…

(Fikriye konuşmasına devam edemez. Gazi’nin sesine döner.)

M. KEMAL: Hoş gelmişsin Fikriye.
FİKRİYE: Hoş bulduk Paşam..

(Fikriye, Gazi’nin önce elini sıkar, sonra boynuna sarılmaya kalkınca Gazi kendini geri çeker.)

M. KEMAL: Latif, sen bakıver sofra hazır mı? Mutad zevat neredeyse gelir.
LATİFE: Tabii Kemal bakayım… Misafirimiz yoldan geldi acıkmıştır elbette…

(Latife sofra hazırlıkları için ayrılır. Onların birbirine “Latif” ve “Kemal” diye hitap etmeleri Fikriye’yi çok yaralamıştır.)

178 – ÇANKAYA – YEMEK SALONU (İç – Gece)
(Sofrada Kılıç Ali, Recep Zühtü ve Salih (Bozok) bulunmaktadır. Fikriye önüne konan yemeği yememekte ya başını tabağına eğip dalmakta ya da gözlerini Gazi’ye dikip uzun uzun bakmaktadır. Latife durumdan rahatsız ve tedirgindir.)

M. KEMAL: Sağlamlaşmadan senatoryumdan ayrılmakla iyi etmemişsin Fikriye…
FİKRİYE: Çok yalnızlık çektim. Daha fazla duramadım oralarda Paşam… Öleceksem kendi memleketimde öleyim…
M. KEMAL: Saçmalamaya başlama gene. Her şeyden önce sağlığını düşünmek gerekir. İstanbul’da Erenköy civarında bir ev tutalım sana…
FİKRİYE: Ankara’da kalsam olmaz mı?

(Fikriye bir taraftan da yan yan Latife’ye bakmaktadır.)

M. KEMAL: Olmaz. O tarafların iklimi senin sağlığın için daha uygun. Tevfik Paşa ile de konuşurum, sana gereken tedaviyi yaptırır. Böylece yarım kalan senatoryum tedavisi tamamlanır, sapasağlam olursun…

(Fikriye’nin, Çankaya’da kalmak arzusunda olduğu apaçık bellidir. Sofradakiler hazin haline acımaktadırlar.)

FİKRİYE: Paşam Paris’ten size küçük bir hediye almıştım. Fakat valizlerimi istasyonda bıraktığım için size getiremedim. Emir buyurursanız valizlerimi…

(Kılıç Ali atılır.)

KILIÇ ALİ: Hiç merak etmeyin Fikriye Hanımefendi… Yarın sabah erkenden aldırırız valizlerinizi.

(Gazi başı ile Kılıç Ali’ye “olur.” işareti yapar. Sonra Fikriye’ye döner.)

M. KEMAL: Bu zahmete hiç gerek yoktu Fikriye… Kendine bir şeyler alsan daha iyi olurdu.
FİKRİYE: Küçük bir şey… Beni hatırlarsınız diye düşündüm…

(Latife, Fikriye’nin varlığından iyice rahatsız olmuştur. Patlamamak için kendini zor tutmaktadır. Gazi de onun bu sıkıntısının farkındadır.)

M. KEMAL: Sen yol yorgunusun Fikriye… Bu gece erken yat. Ne yapacağımızı yarın konuşuruz.

(Fikriye sofradan kalkmak isteğinde değildir. Ama Gazi’nin dediklerine de itiraz etmemeye alışmıştır.)

FİKRİYE: Peki Paşam.

(Fikriye yerinden isteksizce kalkar. Latife’de kalkar.)

LATİFE: Size yatacağınız yeri göstereyim.

(Fikriye acı içindedir.)

FİKRİYE: Zahmet olacak… İyi geceler Paşam. İyi geceler efendim.
KILIÇ ALİ: Allah rahatlık versin Fikriye hanımefendi… Bavulları merak etmeyin…

(Latife ile Fikriye odadan çıkarlar. Sofrada sıkıntılı bir hava vardır. Gazi düşünceli, rakısından bir yudum çeker.)

M. KEMAL: Başımıza bir de bu iş çıktı… Salih sen orayı araştır. Fikriye’yi en yakın zamanda İstanbul’da uygun bir sağlık yurduna yerleştirelim.
SALİH: Baş üstüne Paşam…
KILIÇ ALİ: Bavulları ne yapalım?
M. KEMAL: Getirsinler… Hediyesini versin bakalım. Gönlünü kırmayalım…

179 – ÇANKAYA – FİKRİYE’NİN ODASI (İç – Gece)
(Latife Fikriye’nin yatacağı yeri hazırlamaktadır. Fikriye gözlerini ayırmadan Latife’yi seyretmektedir. Gazi’nin tercih ettiği kadının nasıl birisi olduğunu anlamaya çalışmaktadır.)

FİKRİYE: Dünyada herhalde sizden daha bahtiyar bir kadın yoktur.
LATİFE: Gazi ile yaşamanın kolay olmadığını bilmez değilsiniz herhalde?
FİKRİYE: Olsun… O, Dünyanın en büyük adamı. Bir insan için onun yanında bulunmaktan daha büyük saadet olabilir mi?
LATİFE: Haklısınız…
FİKRİYE: Acaba Allah neden bu mutluluğu size layık gördü? Benim günahım neydi ki beni hasta etti?
LATİFE: Bilmem… Allah’ın hikmetinden sual olunmaz…

180 – ÇANKAYA – GAZİ / LATİFE YATAK ODASI ÖNÜ (İç – Gece)
(Gece geç vakit Gazi yatmak için odaya gelir. Kapıyı açar girer.)

181- ÇANKAYA – GAZİ / LATİFE YATAK ODASI (İç-Gece)
(Latife geceliklerini giymiş, fakat yatıp uyumamıştır. Sinirli bir tavırla odada sigara içmektedir.)

M. KEMAL: Sen daha yatmadın mı?
LATİFE: Hayır seni bekliyordum. Mutad Zevat’tan fırsat kalırsa iki lâf da belki biz konuşabiliriz diye…
M. KEMAL: Peki ne konuşacağız?
LATİFE: Bu hanım buraya yerleşmeye gelmedi herhalde… Ne kadar kalacakmış öğrenebilir miyim?
M. KEMAL: Merak etme, Mutad Zevat ile bunu da konuştuk. Yarın İstanbul’a gitmesini sağlayacaklar. Bu gece kolundan tutup sokağa atmak doğru olmazdı herhalde.

(Latife sigarasını asabi bir tavırla söndürür.)

182 – ÇANKAYA – MERDİVENLER (İç – Gündüz)
(Fikriye üst kattan alt kata iner. Sabahın erken saatinde ortada kimse görünmemektedir. Etrafına bakınırken Ali Çavuş’un sesi ile döner.)
ALİ: Sabah şerifleriniz hayırlı olsun Fikriye Hanım…
FİKRİYE: Hayırlı sabahlar Ali Çavuş… Kimseler yok mu?
ALİ: Salih Bey burada… İstasyondan bavullarınızı getirttiler.
FİKRİYE: Ya Gazi hazretleri?
ALİ: Odalarından henüz inmediler. Ben Salih Bey’e haber vereyim.

(Ali çıkar. Fikriye ne yapacağını kestiremeden ortalıkta dolanır. Salih gelir.)

SALİH: Merhaba Fikriye Hanım. İyi uyudunuz mu?
FİKRİYE: Uyumak mı? Bizim için bundan sonra uyumak ne mümkün… Gün ışıyalı beri ayaktayım. Bavullarım gelse de Gazi’nin hediyesini versem…
SALİH: Bavullarınız geldi… Yaverler odasında…

(Fikriye Salih’in peşinden yaverler odasına doğru yürür.)

183 – ÇANKAYA – YAVERLER ODASI (İç – Gündüz)
(Fikriye’nin iki bavulu bir köşeye konmuştur. Fikriye onlardan birini açar, küçük bir paket çıkarır.)

FİKRİYE: İşte Gazi’ye getirdiğim hediye.
SALİH: Bana verin. Ben Gazi Hazretlerine ileteyim.
FİKRİYE: Ben kendim veremez miyim?
SALİH: Gazi Hazretleri sizin bu sabah tren ile İstanbul’a gitmenizi uygun gördüler. Sizi istasyona götürmek üzere bir fayton bekliyor.

(Fikriye büyük bir elem içindedir)

FİKRİYE: Yaa. Demek öyle uygun görüyorlar…

(Salih de sıkıntı içindedir.)

SALİH: Bavullarınızı faytona yüklesinler mi?
FİKRİYE: Yüklesinler.

(Salih’in işaretiyle Ali çavuş bavullara sarılır.)

SALİH: Ya hediye paketi?

(Fikriye hediye paketini elinde sıkı sıkı tutmaktadır.)

FİKRİYE: Bu hediyeyi birgün kendi elimle vermek isterim.

184 – ÇANKAYA ÖNÜ (Dış – Gündüz)
(Köşkün önünde iki atlı bir fayton durmaktadır. Ali Çavuş, Fikriye’nin bavullarını yükler. Salih ile Fikriye gelir. Salih, Fikriye’nin arabaya binmesine yardımcı olur. Fikriye perişandır. Salih de çok zor bir iş yapmanın acısı içindedir.)

SALİH: Bir sıkıntınız olursa beni mutlaka arayın Fikriye Hanım…
FİKRİYE: Sizin elinizden her şey gelir mi Salih Bey?
SALİH: Hayır… Ben ancak Gazi Hazretlerinin talimatını yerine getirebilirim.

(Fikriye elemli bir gülümseme ile faytona biner. Faytoncu Salih’e selâm vererek atları kırbaçlar. Fayton köşkten aşağı doğru uzaklaşır.)

185 – ARABA İÇİ (İç – Gündüz)
(Arabanın içinde Fikriye’nin gözlerinden yaşlar boşanmaktadır. Elinde sıkı sıkı tuttuğu hediye paketini açar. Paketin içinden kabzası sedef kakmalı bir tabanca çıkmıştır. Fikriye bir an tabancayla oynar. Tabancayı başına doğru götürür.)

186 – ÇANKAYA YOLU (Dış – Gündüz)
(Araba köşk yolundan aşağı doğru gitmektedir. Arabanın içinden bir tabanca sesi gelir. Arabacı arabayı durdurur. Kapıyı açar. Fikriye’nin kanlı başı arabadan dışarı sarkar. Elinde kabzası sedef kakma tabanca bulunmaktadır.)

187 – ÇANKAYA – M. KEMAL ÇALIŞMA ODASI (İç – Gündüz)
(Gazi silâh sesini duymuştur. Merakla pencereden dışarı bakmaktadır. Odaya Latife girer. Üzerinde sabahlık vardır.)

LATİFE: O patlamayı duydun mu Kemal?
M. KEMAL: Evet duydum.. Tabanca sesi..

(Latife kuşkulanır.)

LATİFE: Tabanca mı… Gene bir hadise mi var?
M. KEMAL: Bir bakayım ne oluyor?

(M. Kemal odadan çıkar.)

188 – ÇANKAYA – MERDİVENLER (İç – Gündüz)
(Gazi merdivenlerden iner. İçeri telâşla Salih girer.)

M. KEMAL: Neydi o tabanca sesi Salih?
SALİH: Çok acı bir vaziyet Paşam…
M. KEMAL: Nedir?
SALİH: Fikriye Hanım kendini vurdu…

(M. Kemal bir an donup kalmıştır. Latife Hanım da üst katta merdivenlerin başına gelmiş, olayı dinlemektedir.)

M. KEMAL: Tabancayı nereden bulmuş?
SALİH: Köşkten ayrılmadan önce elinde bir paket vardı. Bunun size kendi eliyle vermek istediği bir hediye olduğunu söylüyordu. Israr etmeme rağmen paketi bana vermedi.
LATİFE: Belki de sizi vurmayı tasarlıyordu.

(M. Kemal ters ters yukarı Latife’ye bakar.)

M. KEMAL: Saçmalama…

(Gazi’nin tepkisi de Latife’yi şaşırtmıştır. Gazi önüne döner. Gözünden bir damla yaş süzülür.)

M. KEMAL: Zavallı Fikriye…

(05 Mart 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Geçmişten İki Yıldız

Ardı ardına iki ölümle, biri çocukluğumun, biri… eh hadi, gençliğimin diyeyim, iki yıldızı uçtu gitti. 79 yaşındaki Annie Girardot, on yıldar Alzheimer’le mücadele ediyordu. Jane Russell ise ondan on beş yaş büyüktü. Russell, çocukluğumun en has yıldızlarından biridir. Hem esmer, hem güzeldir (çeşitle sitelerdeki ‘kumral’ tanımlamasını hayretle karşılıyorum). Ayrıca, kahramandır, tabancalıdır, kovboy kılığı giyer. Pekos Bill’in mıymıntı (ve sarışın) Küçük Sue’suna karşı, hayalim ve kahramanım olan Kalamiti Ceyn’in ta kendisidir. Dillere destan göğüs ölçüleri ve bir filmin yıllarca rafta kalmasına neden olan özel sütyeni, haliyle beni pek ilgilendirmiyordu. “Erkekler Sarışınları Sever”de Marilyn Monroe’ya refakat eden kadın olarak tanınmasına çok sinirlenirdim, halen de sinirlenirim. Ama adı böyle olan bir filmden ne beklersin zaten? Esmer bir kız çocuğu olarak, sarışınlara öfkeleniyordum tabii.

Annie Girardot ise, sinemayı sinema olarak bildiğimiz, esrarına varmaya başladığımız yılların eşsiz yıldızlarından biridir. Onu belki de ilk olarak Luchino Visconti’nin hikâyesi ve karakterleriyle (doğal alarak da, oyuncularıyla) aklımdan çıkmayan filmi “Rocco e i Suoi Fratelli / Rocco ve Kardeşleri”nde (1960) gördüğümü hatırlıyorum. Oysa Nazi işgâli sırasında okuduğu Konservatuar’dan sonra girdiği ve çok başarılı olduğu Comédie-Française’den sinemaya geçeli dört yıl olmuş. Tiyatrodayken de “La Machine à Ecrire / Daktilo” adlı oyununda oynadığı Jean Cocteau, onu göklere çıkarmıştı.

Sinemaya 1956’da başlamış olsa ve dört yıl içinde dokuz film yapsa da, kendini, Visconti’nin filminin trajik Milanolu fahişesi Nadia olarak göstermişti, tuhaftır, İtalyanca dublajlı bir rolde. İki kardeşin, kaba ve sert, sabık boksör Simone ile (Renato Salvatori), melek gibi Rocco’nun (Alain Delon) arasına girmişti. Kıskanç Simone, Rocco’yu dövüp Nadia’ya tecavüz ediyordu. Onun kadını defalarca (13 kez) bıçakladığı sahne akıldan çıkacak gibi değildir. Kendini bırakan Nadia’nın kurbandan farkı yoktur. Yanlış hatırlamıyorsam, bu sahne İtalyan sansürünü geçememişti.

“Rocco ve Kardeşleri”, yirmili yaşlarımın en unutulmaz filmlerinden biridir. Mukayesesiz yakışıklı (daha doğrusu, güzel), bir miktar da yetenekli Delon’u beğensem de, Renato Salvatori’ye hayran kalmıştım. Girardo ile ikisinin performansları muhteşemdir. Daha önce de fahişeler ile lekeli kadınları canlandırmış olan Annie Girardot, 60’lı yıllarda başka İtalyan filmlerinde, hatta daha sonra Luchino Visconti’nin Paris’te sahneye koyduğu iki oyunda oynadı. O sıralarda, İtalyan sinemasının en iyi karakter aktörlerinden biri olan Salvatore ise Simone’ye gelene kadar sekiz yıldır film çekiyordu. Girardot ile filmin setinde tanıştılar, 6 Ocak 1962’de evlendiler. Giulia diye bir kızları oldu. Daha sonra ayrıldılar ama aktörün 1988’de sirozdan ölümüne kadar boşanmadılar.

Girardot sinemadaki karanlık rollerine karşın, 1954 ile 1957 arasında Comédie-Française’de Molière ve Marivaux komedileri ile tanınmıştı. En çok, Molière’in “Tartuffe”ündeki nüktedan hizmetçiyi oynamayı severdi. Rocco ile aynı yılda oynadığı Alexandre Astruc filmi “La Proie pour l’Ombre” ise, onun ezilen kadın rollerinden kurtuluş filmidir. Sonraları hem komediler, hem dramlarda güçlü kadınları oynadı. 1965’te Venedik’te Marcel Carné’nin “Trois Chambres à Manhattan”ı ile En İyi Kadın Oyuncu ödülü aldı. Altı Lelouch filmi, dört André Cayatte filmi ve dört Philippe de Broca filmi oynadığı 1970’li yıllarda parlak bir yıldızdı. Philippe Noiret ile birkaç filmde hoş çiftleri canlandırmışlardır; özellikle de Girardot’nun, Yunanca profesörü Noiret’ye âşık bir polis müfettişini oynadığı “Tendre Poulet”de. Üç kez César aldı: “Docteur Françoise Gailland” (1975) ile En İyi Kadın Oyuncu dalında, daha az film çevirdiği yıllarda da Claude Lelouch’un “Les Misérables / Sefiller”i (1995) ve Michael Haneke’nin “La Pianiste / Piyano Öğretmeni”yle (2001). “Sefiller”le heykelciği alınca ağlamaya başlamış ve “Sevginiz belki, bakın belki diyorum, tamamen ölmediğimi düşünmeme neden oluyor,” demişti. “Fransız sineması beni özledi mi, bilmiyorum ama ben onu özledim -çılgınca, umutsuzca, acı içinde.”

1980’li ve 90’lı yıllarda gene bir yıldızdı, gene övgüler alıyordu ama daha az film yapıyordu. Haneke 2005’te “Caché”de ona Daniel Auteuil’in yatalak ama cin gibi annesini oynattı. O sıralarda tek kişilik “Madame Marguerite”le de Paris sahnelerine dönmüştü. Daha önce Alzheimer tedavisi görmüştü ama 2007’den itibaren, gene Alzheimer teşhisi konmuş ağabeyi Jean ile birlikte Paris’te bir özel klinikte yaşıyordu. Yönetmen, besteci ve şarkıcı Bob Decout ile uzun süreli bir ilişki yaşamıştı. Ölümünü torunu Lola Vogel duyurdu.

Annie Girardot, 1970’li yıllarda ülkesinde büyük bir yıldızdı. Ama 1972’de onları geride bırakıp Fransa’nın en popüler oyuncusu olsa da, hiçbir zaman Jeanne Moreau ya da Brigitte Bardot gibi ünü Fransa sınırlarını aşmadı, onlar gibi seks sembolü olarak görülmedi. François Truffaut gibi Yeni Dalga yönetmenlerinin de ilgisini de, nedense, çekmedi. Olsun varsın, bizim hayatlarımızı zenginleştirdi. Yolun açık olsun diyoruz!

Miss Jane Russell’a gelince, ebediyyen Kalamiti Ceyn’imsiniz!

(03 Mart 2011)

Sevin Okyay

Kader Ajanları

Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) ve Matrix’i birleştirseniz, üzerine de çeşni olsun diye biraz insan-tanrı arasındaki ilişki ve kadercilik gibi kavramları ekleseniz ne olur?

Kader Ajanları’nda (The Adjustment Bureau) David Norris (Matt Damon), başarılı bir siyasetçi olma yolunda emin adımlarla ilerleyen genç bir politikacı. Bir gün karşısına genç bir kadın çıkıyor. İnsanlar için “plânlanan” kaderleri uygulamakla ve “plân”dan ayrılanları “doğru yola getirmekle” görevli “kader ajanları” birbirlerinin plânlarında olmadıkları için David ve bu genç kadını ayırmaya çalışıyorlar. Tesadüfler gibi görünen olaylar, aslında bu kader ajanlarının onları ayırmak için kullandıkları “araçlar.” Ancak ajanların bütün uğraşlarına rağmen David ile “plaânında” değil ama “kaderinde yazılı olan” bu genç kadın, ajanların ustalıkla yönlendirdikleri olayların dışında gerçek tesadüfler sonrası birbirlerine kavuşmayı beceriyorlar. Karakterler bu noktada, hafızaları ne kadar silinse dahi yine de birbirlerini bulan Sil Baştan’ın Joel ve Clementine’ini hatırlatıyorlar. Hatta arada kader ajanları David’e eğer onların dediği şekilde davranmazsa “reset”leneceğini, yani hafızasının tamamen silineceğini dahi söylüyorlar.

Bu arada, kader ajanları “kimi insanların adına melek” dedikleri yaratıklar. Bunu bildikten sonra, her ne kadar iki seveni ayırmaya da calışsalar, bu ajanların birisini öldürmeyeceğinden emin olduğumdan rahat bir nefes aldım. Bu ajanlar, yüzünü hiç görmediğimiz ama varlığı sürekli hatırlatılan, adı sürekli anılan “yönetim kurulu başkanı” (tanrı) tarafından yönetiliyorlar. Tanrı ve onun plânını uygulayan melekler insanların onlar için belirlenen plândan (kaderden) sapmamalarını sağlıyorlar. Ancak arada David gibi birkaç tanesi “başlarına buyruk” davranıp kaderlerini kendileri çizmek istiyorlar. Bu da tabii insaların ne kadar kader denen onlar için bir “yönetici” (tanrı) tarafından belirlenmiş bir hayatı yaşadıklarını, ne kadar aslında yaşamlarını kendi belirlediklerini tartışıyor.

Arada “yok, bu kadar tesadüf de olmaz” dedirtse dahi Kader Ajanları bir süredir izlediğim en romantik film. Bunda en önemli pay, yapaylığa kaçmayan ama yine de birbirlerini sevdiklerinden birbirlerine hep yeni bir şans daha tanıyan karakterlerin. İnandırıcı, karmaşıklıkları olan ama yapaylıktan uzak karakterler… Açıkçası kaslı vücudunu gizli ajan rollerinde görmeye alıştığım Matt Damon’ı romantik bir adam rolünde görmek de beni mutlu etti. Bir de tabii David’in hayatının aşkı Elise Sellas rolündeki Emily Blunt… O kadar inandırıcı ki gerçekten dansçı olmadığına inanmak zor.

Ajan/melekler arasında bir tanesi var ki onun yeri özel. O David’den sorumlu olan Harry Mitchell. Bu yorgun melek yaptığı bir hata sayesinde Elise ile David’in tekrar karşılaşmasını, David’in ajanların farkına varmasını, dahası bilerek ve isteyerek ikisinin kavuşmasını sağlıyor. En sonunda da David ile Elise’e yönetim kurulu başkanından (tanrıdan) bir mesaj getiriyor bu ajan/melek -artık kendi kaderlerini çizmekte özgürdürler. Hmmmm, bu insanlarla duygusal bağ kurabilmek gibi insani özelliklere sahip, arada sırada (David’in yaptığı gibi) tanrının kendisi ile karıştırılan bu özel melek kim dersiniz?

(03 Mart 2011)

Yasemin Sim Esmen

Adım Adım Babanın Peşinde

Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone)
Yönetmen: Debra Granik
Roman: Daniel Woodrell
Senaryo: Debra Granik-Anne Rossellini
Müzik: Dickon Hincliffe
Görüntü: Michael McDonough
Oyuncular: Jennifer Lawrence (Ree), Isaiah Stone (Sonny), Ashlee Thompson (Ashlee), John Hawkes (Teardrop), Shelley Waggener (Sonya), Garret Dillahunt (Şerif Baskin), Lauren Sweetser (Gail) Cinnamon Schultz (Victoria), Dale Dickey (Merab)
Yapım: ABD (2010)

Kalemini Missouri’ye adamış Amerikalı yazar Daniel Woodrell’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan “Gerçeğin Parçaları”, bir genç kızın etrafında dolaşarak bir toplumdaki şiddet ve yoksulluğu yansıtıyor.

1963 doğumlu Amerikalı bağımsız yönetmen Debra Granik’in “Winter’s Bone – Gerçeğin Parçaları” yapıtı film, uyarlama senaryo, kadın oyuncu (Jennifer Lawrence) ve yardımcı erkek oyuncu (John Hawkes) dallarında Oscar’a adaydı. Bu bağımsız filmin hikâyesi, Missouri eyaletininden de geçen Ozarks Dağı’nın derin vadilerinde geçiyor. Ozarks, “Aux Arkansas”ın kısaltması. Branson’ın küçük kasabasında geçen bu yoksulluk ve umutsuzluk hikâyesi, onyedi yaşındaki bir genç kız Ree Dolly’nin peşine takılan kamerayla yansıyor perdeye. Ree, psikolojik çöküntü içindeki annesiyle iki küçük kardeşine, on iki yaşındaki Sonny ve altı yaşındaki Ashlee’ye de bakıyor. Uyuşturucu işlerine bulaşmış baba Jessup birdenbire ortadan kaybolmuş. Paraları yok. Yiyeceği bile zor buluyorlar. Ree, karnını doyuramadıkları atlarını bile komşularına veriyor. Ree, alacaklıların ve polisin aradığı babası Jessup’ı aramaya koyuluyor sonra. Amcası Teardrop’tan (sulugöz gibi anlamı var) ve uzak akrabalarından yardım istiyor. Akrabayız dediği Miltonlardan ölümüne dayak yiyor ve amcası, Ree’yi ölümün kıyısından kurtarıyor sonra. Bir gizeme dönüşen aramalarının sonunda, artık bu dünyada nefes almayan babasına ulaşabiliyor Ree.

Mekânlar ve insanlar…

Film, 1953 doğumlu Missourili yazar Daniel Woodrell’in 2006’da Amerika’da yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanmış. Woodrell, hikâyelerinde genelde suç duygusunu öne çıkaran yazarlardan biri. “Gerçeğin Parçaları” filminde de yazarın vahşi şiddeti anlatan satırları görsel olarak yansıyor yer yer: Milton ailesinin Ree’yi vahşice dövmesi… Final bölümünde Metrap’ın Ree’nin babasının göldeki cesededinin ellerini elektrikli testereyle doğraması… İşte bunlar perdeye yansıyan şiddetler. Elbette daha derin şiddetler de yansıyor. O da yoksulluk ve açlık. “Süper güç” Amerika’dan yansıyan bu derin yoksulluklar çok gerçekçi ve sarsıcı. Yönetmen, yoksulluktan enkaza dönüşmüş mekânlarla insanlar arasında da metafor kuruyor. Bu filminin görselliği ve renk tonları da çarpıcı. Gri-mavimsi kış görüntüleri insana gerçekten üşüme duygusu yaşatıyor, belirtmeliyiz. Bazı Amerikan bağımsız filmlerine Amerika’nın “yeni gerçekçi” filmleri diyebilir miyiz? Öncelikle son dönemlerde bunu destekleyen yapıtlar ortaya çıkmaya başladı. Yakın tarihli birkaçı hemen akla geliveriyor. Bill Maher’ın 2008 yapımı “Sleepwalking – Uyurgezer”, Courtney Hunt’ın 2008 yapımı “Frozen River – Donmuş Irmak” ve Lee Daniels’in 2009 yapımı “Precious – Acı Bir Hayat Hikayesi” filmleri gibi. “Gerçeğin Parçaları”, yazar Woodrell’in sinemaya uyarlanan tek romanı da değil. Yönetmen Ang Lee, yazarın Amerika’nın iç savaşında geçen “Woe to Live On” romanını 1999’da “Ride with the Devil – Şeytanla Yolculuk” adıyla sinemaya uyarlamıştı. Filmin canlı performanslarla duyulan şarkıları da insana iyi geliyor.

(02 Mart 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Hepsi Onun İçindi

Kaçış Planı (The Next Three Days)
Yönetmen-Senaryo: Paul Haggis
Müzik: Danny Elfman-Alberto Iglesias
Kurgu: Jo Francis
Görüntü: Stéphane Fontaine
Oyuncular: Russell Crowe (John), Elizabeth Banks (Lara), Jason Beghe (Quinn), Aisha Hinds (Collero), Ty Simpkins (Luke), Brian Dennehy (Büyükbaba), Liam Neeson (Damon)
Yapım: Lionsgate (2010)

Yaratıcı yönetmen ve senaryo yazarlarından Paul Haggis, parlak bir Fransız polisiye – gerilimi “Aşk Uğruna”yı Hollywood’a uyarlamış. İki filmi yan yana koyduğunuzda gerçekten ikisi de başarılı. İkisi de nefes kesici.

Fransız Fred Cavayé’nin ilk yönetmenlik deneyimi 2008 yapımı “Pour Elle – Aşk Uğruna” filminden Hollywood’a uyarlanan “The Next Three Days – Kaçış Planı”, öncelikle kaçış bölümüyle nefes kesen bir maceraya dönüşüyor. Aslında bu film, bir erkeğin bir kadına duyduğu içten tutkunun dışarı yansıması. Fransız filminde de öyleydi. Hikâye üç yıl öncesinden başlıyor ve sonraki üç günle seyircileri nefes nefese bırakıyor. Bu trajik hikâye Pennsylvania’nın Pittsburg şehrinden yansıyor. Edebiyat öğretmeni John Brennan’ın eşi Lara, işyerinde patronuyla kavga etmiş. Patronu o gece öldürülünce polisin ilk şüphelisi olarak tutuklanıyor. Oğlu Luke’la yapayanlız kalan John, karısını kurtarmak için internet üzerinden keşfettiklerini uygulamaya koyuyor. Hapishaneden firar etmeyi birkaç defa başarmış Damon Pennington’ın tavsiyelerini dinledikten sonra plânlarını bir bir uyguluyor. Elbette bu arada hayat da akıp gidiyor. Hikâyeye başka insanlar da giriyor ve her şey daha da insancıllaşıyor. Filmin final bölümü de heyecan vericiydi. Bir şeylerin boşlukta olduğunu düşünen polis dedektifi Quinn, yağan yağmurlar altında kaldırım kenarından mazgala doğru akan suyu takip ediyor, gerçeğe yaklaşıyor, ama gerçeği seyirci öğrenebiliyor sadece. Lara, polisin gözünde sonsuza kadar suçlu kalacak belki de.

Oscarlı yönetmen Haggis…

1953 doğumlu Kanadalı yönetmen Paul Haggis, her türlü ırkçılık karşıtı ve “En İyi Film” dalında da Oscar kazanmış 2004 yapımı “Crash – Çarpışma” filmiyle hatırlanıyor sinemaseverlerce. Yönetmenin savaş karşıtı 2007 yapımı “In the Valley of Elah – Tanrı’nın Vadisinde” filmi de önemli. Haggis, büyük oyuncu – yönetmen Clint Eastwood’un Oscarlar kazanmış 2004 yapımı “Million Dollar Baby – Milyonluk Bebek” ve 2006 yapımı “The Flags of our Father – Atalarımızın Bayrakları” filmlerine de senarist olarak katkıda bulundu. Hatta son iki “007 James Bond”un senaryo yazımlarına bile katıldı yönetmen Haggis: 2006 yapımı “Casino Royale” ve 2008 yapımı “Quantum of Solace…” Yaratıcı yönetmenlerden Haggis, Hollywood’a uyarladığı Fransız hikâyesinin gölgesinde kalmamış, üstelik duygu yansımaları ve gerilim yaratma yönlerinden nerdeyse “Aşk Uğruna”yla başa baş gidiyor kendi filminde. “Kaçış Planı”nda, iç ve dış mekânların yansıyışı, ışık düzenlemeleri, çarpıcı kamera açıları ve kurgusu, yönetmenin “007 James Bond” seriyalinden teorik olarak keşfettiklerini pratik olarak uygulaması gibi. “Kaçış Planı”nın kameramanı da Fransız. Kameraman Stéphane Fontaine, Jacques Audiard’ın 2009 yapımı “Un Prophète – Yeraltı Peygamberi” filminden hatırlablir. Oyuncu performansları da birinci sınıf. Öncelikle yan karakterler filmi gerçek anlamda zenginleştiriyorlar. Film iyi, yönetmen iyi, hikâye iyi, oyuncular iyi. Haggis, filmleri takip edilmesi gereken yönetmenlerden.

(23 Şubat 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Halit Refiğ’in Yeri Hiçbir Zaman Doldurulamayacak 2

Halit Refiğ’in hayatında Burgaz adası daima önemli bir yer tuttu. Çocukluğunun Burgaz’ı denizin pırıl pırıl olduğu, içinde renk renk, bugün soyu tükenen balık çeşitlerinin (Lapina, Çırçır, Kayabalığı, Horozbina, Gümüşbalığı, Zargana, Denizatı, Dragonya ve daha niceleri) yaşadığı cennet gibi bir adaydı.

Halit Refiğ çocukluğunda (1940’larda) bir ara gemi kaptanı olmayı bile hayal etti. 1980’lerin ilk yarısına gelindiğindeyse Marmara o denli kirlenmişti ki, denize girmek ada sakinlerine tavsiye edilmiyordu. Halit Refiğ, o dönemde Adalarda evleri bulunanların denize girebilmek için Akdeniz’e kadar gittiğini söylüyordu. Yeri gelmişken belirtelim, Halit Refiğ’in 1985’te gerçekleştirdiği Tarık Akan’lı “Son Darbe” adlı film, fabrika atıklarının akarsulara verilmesi ve balıklarla insanların zehirlenmesi gibi çevre sorunlarını beyazperdeye yansıtan ilk filmlerimizdendir.

Babası

Halit Refiğ, babasıyla hiçbir zaman yakın olmadı. “Babamla hiçbir ruh yakınlığı olmadı hayatta,” demiştir. Kendisine rol modeli olarak Ata amcasını almıştı.

Annesi

Halit Refiğ, çocukken annesi kendisini kadınların çok hoşlandığı bir melodrama götürünce sinemada isyan çıkarmıştı. Oysa bir anne sırf çocuğuna eşlik etmek için sadece çocuklara yönelik bir filme bile katlanabilmekteydi. Anneler fedakârdı, çocukları değil. Annesiyle bir başka çatışmasısıysa eve getirdiği iki yavru kedinin sokağa bırakılması üzerine gerçekleşti. Halit Refik Refiğ ve Gülper Savaşçın Refiğ çifti kelimenin tam anlamıyla birer katıksız kediseverdir. Halit Refik Refiğ ve Gülper Savaşçın Refiğ çifti, sinema filmleri, TV dizileri ve TV filmleri çekilirken hayvanlara zarar verilmesine karşı çıkmışlardır.

Halit Refiğ ve Freud

Halit Refiğ, dört yaşından onbeş yaşına kadar çoğu ürkütücü, çoğu korkunç rüyalar gördü. Bunun için de rüyalar ve cinsellikle ilgili bulabildiği ne kadar İngilizce kitap varsa bunları yutarcasına okudu. “Freud benim düşünce hayatımda ilk büyük etkidir. Freud, ilk ve en sürekli etki oldu benim hayatımda. Freud insanın içindeki doğayı korkusuzca tanımasına yol açtı,” diyordu. Gördüğü bir rüyadan esinlenerek, Fettullah Gülen’in manevi önderi olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın maddi imkânlarıyla 1996’da “Köpekler Adası”nı gerçekleştirdi.

Halit Refiğ ve Karl Marx

Halit Refiğ: “Freud’un yanına koyabileceğim kadar üzerimde en büyük etkiyi Marx yaptı. Tabii Freud’un etkisi daha derin. Freud’un üstünde en çok durduğu, insan davranışlarında cinselliğin bir temel etken olması meselesiydi. Tabii ben bunu ben kendi özel hayatımda da yaşıyordum. Sadece kitabi olarak Freud böyle yazmış diye değil. Freud’a ben niye ilgi duyuyorum? Çünkü onun meseleyi ortaya koyuş tarzını etrafıma, içinde bulunduğum hayata uyguladığımda ‘adam ne güzel görmüş’ diye düşünüyorum. Benim gözlemlerim Freud’un kuramsal olarak getirdiği görüşleri doğrular yoldaydı. Dolayısıyla ben cinselliği insan davranışlarının bir temel enerji kaynağı olarak görmekteyim.”

Yaşamından Kısa Kısa Notlar:

* Halit Refiğ, Kuran-ı Kerim’i ilk defa İngilizcesinden okudu.

* 1938’de Mısır filmi “Aşkın Gözyaşları” Türkiye’de kitlesel ilgi gören ilk filmlerden biri oldu.

* Halit Refiğ İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı Nişantaşı’nda yalınayak gezen insanlara rastlamıştır. Ekmeğin karneyle verildiği o dönemde ailesi Varlık vergisi darbesi yemiştir.

* Halit Refiğ, 1948’de belediyenin Türk filmlerinden aldığı verginin yarı yarıya indirilmesinin Türk sinemasında canlanmaya yol açtığını söylemiştir. Böylelikle o güne kadar seyircilerine Türk filmi göstermeyen pek çok sinema salonu kapılarını Türk filmlerine açmıştır. Refiğ, “Ancak Türk sineması devlete rağmen oluşmuş bir şey. Devletin dışında oluşmuş bir şey. Devletin resmi politikası dışında oluşmuş bir şey” diyordu.

* 1949’da Lütfi Akad’ın yönettiği Halide Edip Adıvar uyarlaması, “Vurun Kahpeye” Türkiye sinemalarında ilk seyirci rekorlarından birini kırdı. Başrollerde Sezer Sezin, Kemal Tanrıöver vardı. Yapımcı Hürrem Erman’dı.

* Halit Refiğ, 1951’de filmci olmaya karar verdi. Refiğ bu konuda şunları söylemiştir: “Benim gençlik yıllarımda filmcilere kötü yola düşmüş, sapmış insanlar olarak bakılırdı. O yıllarda filmcilik itibarlı, saygın bir meslek değildi.”

* 1952’de Lütfi Akad’ın Ayhan Işık’lı “Kanun Namına”sı Türkiye sinemalarında ilk seyirci rekorlarından birini kırdı. Türkiye’nin her yanına elektirik götürülmesi yeni sinema salonları ve yeni sinema seyircileri anlamına geliyordu.

* Halit Refiğ, 1952 yazında üniversitedeki birinci yılının sonunda filmcilik işini öğrenebilmek için hiçbir ücret almadan Ses Stüdyosu’nda çalıştı. Burada yaptığı iş, film parçalarını dublaj için projeksiyon / makine dairesine götürmek ve isteyenlere çay kahve taşımaktı. İşi öğrenebilmek için montaj odasına o kadar çok girip çıktı ki bu stüdyoda “Allahaısmarladık” filminin montajını ve seslendirmesini yapan Sami Ayanoğlu genç Halit Refiğ için “Nereden çıktı bu at sineği” diyerek ondan rahatsızlığını dile getirdi. Refiğ filmciliği öğrenebilmek için, “İstanbul’un Fethi”nde (1951) Fatih Sultan Mehmet’i canlandıran Sami Ayanoğlu’nu adeta göz hapsine almıştı, sürekli onu izliyordu.

* Halit Refiğ, 1952’de Metin Erksan’ın yönettiği ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun senaryosunu yazdığı “Aşık Veysel’in Hayatı / Karanlık Dünya”nın başına gelenleri hep anlatır dururdu. O dönemde Türk film denetimi / sansürü, çekildiği Anadolu yöresini olduğu gibi gösteren bu filmi yasaklamakla kalmadı; kese biçe tanınmaz hale getirdi. Bu eşi, benzeri, örneği ancak Sovyetler Birliği’nde görülen türden bir yasaklamaydı. Filmin suçu, bir Anadolu köyündeki günlük yaşamın çıplak gerçeklikle yansıtılmasıydı. Bölgedeki toprakların bereketsizliği, çoraklığı, verimsizliği, kıraçlığı, çevredeki yeşil yoksunluğu, ekinlerin cılızlığı, halkın yoksulluğu, sefaleti beyazperdeye belgesel gerçekliğiyle yansıtılınca film Türkiye’deki sansür kurulunun gazabına uğradı. Film, Amerikan belgesel filmlerinden alınan / çalınan traktör, gürbüz / gelişmiş başak, ekin sahneleri eklenerek makyajlı olarak gösterime çıkarılabilecekti. 1986’ya kadar Türk sinema filmlerinin senaryoları çekimden önce devlet denetiminden ve sansüründen geçmek zorundaydı.

* Halit Refiğ, 1953’te Taksim Belediye Gazinosu’nda Adnan Saygun’un “Yunus Emre Oratoryosu”nun seslendirilmesine dinleyici olarak katılmasını hayatının en mutlu ve en büyük olaylarından biri olarak tanımlamıştı.

* Refiğ’in çocukluk ve delikanlılık yılları İstanbul’da geçti. Gördüğü ilk köy İstanbul’daki Polonezköy’dü. Avrupa eğitimi almış bir ailenin Avrupa eğitimi almış bir çocuğu olarak İstanbul’dan Anadolu’ya ilk gittiği 1953’te gördüğü manzaralar ve karşılaştığı derin yoksulluk, yokluk, sefalet karşısında şok geçirdi.

* 1953’te yedek subay topçu okuluna girdi. 1954 ve 1955’te yedek subaylığını Kore’de yaptı. 25 günlük bir deniz yolculuğuyla İzmir’den Kore’ye askere gitti. Kore’ye gittiğinde savaş bitmiş, ateşkes yapılmıştı.

* 1954’te Hindistan’dan gelen “Avare” filmi Türkiye’de gelmiş geçmiş tüm seyirci rekorlarını kırdı.

* 6 Eylül 1955 Salıyı 7 Eylül Çarşambaya bağlayan gece yaşanan ve eşi benzeri 29 Mayıs 1453 Salı günü yaşanan yağmanın tanıklarından biri de Halit Refiğ’di. Bu konuda şunları söyleyecekti: “6 – 7 Eylül’de İstanbul’daki kanunsuz, kuralsız gecekondulaşmanın bir tahrik sonucu İstanbul’u nasıl darmadağın edeceği olayı yaşamıştır. Ben o gün İstanbul’daydım ve Beyoğlu’nda yaşananları gördüm. O gün Burgaz’da olmayı çok isterdim ama değildim. Hadisenin en korkunç şekilde yaşandığı yerdeydim. O gece Burgaz’daki Rumlara saldırmak için çapulcular adaya çıkmaya kalkıştığında adadaki Türkler çapulcuları geri püskürtüyor. 6 – 7 Eylül İstanbul tarihinde acı bir dönüm noktası olmuştur. O gece şehrin kenar semtlerinde kümelenmiş bir kısım yeni sakinlerin gayrimüslim oldukları bahanesiyle İstanbul’un yerleşik kültürünün temsilcilerine karşı, yanlış hesaplanmış örtülü devlet desteği ile giriştikleri saldırı ve yıkım, aslında fiilen değilse bile manen daha sonraki yıllarda da devam edegelmiştir.”

* Halit Refiğ, 1957’de Nijat Özön’ün önerisiyle Kemal Tahir’in “Körduman” adlı romanını okudu ve Tahir’in en sadık hayranları arasında yerini aldı.

* Halit Refiğ, 1959 yılında önce mektupla, sonra yüz yüze tanıştığı Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Walter Lassally ile bir türlü bir yolunu bulup çalışma olanağı bulamamıştır. Lassally Türkiye’deki iptidai kameralarla mucizeler yaratan Kriton İlyadis’i çok takdir etmiştir. Lassally özellikle de İlyadis’in Osman Seden’in “Düşman Yolları Kesti”sinde elde ettiği görüntüleri çok beğenmiştir.

* Halit Refiğ, Türkan Şoray’ın sinemada bir geleceği olamayacağını öngörerek de fena halde yanıldı. Cüneyt Arkın’ın da büyük bir yıldız olabileceğini başlangıçta öngöremedi.

* 1962’de Türk Film Sansür Kurulu Metin Erksan’ın “Yılanların Öcü”nün halka gösterilmesini yasakladı. Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel filmi izleyip çok beğenince bu yasak kaldırıldı.

* 1960’larda Türk filmlerine İstanbul’da ve Türkiye genelinde gösterime girmeden önce Bursa, Eskişehir, Adapazarı gibi yerlerde test gösterimi de denebilecek ön gösterimler yapılırdı. Bu gösterimlerdeki reaksiyonlar Türkiye genelindeki reaksiyonu da yansıtırdı. Bu dönemde seyirci ilgisizliğine uğrayan belli başlı filmler, “Haremde Dört Kadın”, “Karanlıkta Uyananlar”, “Suçlular Aramızda”, “Sevmek Zamanı” oldu.

Halit Refiğ, “Şafak Bekçileri”nde “Top Gun”ın öncüsünü, Ata’sını gerçekleştirmişti

* Göksel Arsoy’un eşinin babası Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in yakın arkadaşı olduğundan İrfan Tansel’in özel desteğiyle çekilen “Şafak Bekçileri” adeta “Top Gun”ın öncüsüydü. Göksel Arsoy’un eşi general kızı ve Göksel Arsoy’un babası hava kuvvetleri mensubu olduğundan Eskişehir’deki jet üssünün olanakları bu filme sunuldu. Halit Refiğ’e jetlerle gökyüzünde turlar attırıldı… Burada bir parantez açalım Refiğ yedek subay topçu okulundayken bir ara hava kuvvetlerinde pilot olmak için başvurmayı düşündü, sonra bu kararından vazgeçti.

Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin önde gidenleri “Şafak Bekçileri” çekilirken o denli hoşgörü gösterdiler ki, Halit Refiğ çekimlere ara vererek bir önceki filmi “Şehirdeki Yabancı”nın gösteriminde bulunabilmek için Moskova’ya gitti. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin desteğiyle gerçekleştirilen “İstanbul’un Fethi”nden sonraki Türk Silâhlı Kuvvetleri – Türk filmciliği işbirliğinin istisnai iki örneğinden biridir, “Şafak Bekçileri.”

“Şafak Bekçileri”nin gökyüzü sahnelerini görüntü yönetmeni Kenan Kurt’un yükseklik korkusu olduğundan Halit Refiğ çekti. Kurt Türkiye’nin en iyi görüntü yönetmenlerinden Kriton İlyadis’in yetiştirmesiydi.

“Şafak Bekçileri” önce sansür tarafından yasaklandı. Sonra Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in araya girmesiyle kesintisiz gösterilme hakkını elde etti.

“Şafak Bekçileri”nin seyirciler tarafından çok tutulması üzerine “Gurbet Kuşları” için teklif aldı. “Gurbet Kuşları” işini “Şafak Bekçileri”nin gişe başarısına borçlu olduğunu daima söylemiştir. Ancak “Gurbet Kuşları”nın yapımcısının parası bitince senaryodaki bazı anahtar ve temel sahneleri çekme olanağını hiçbir zaman bulamadı. Bu eksiklikten dolayı daima üzülmüştür.

* İstanbul’u fethetmeye gelen bir ailenin öyküsünü konu alan “Gurbet Kuşları” için ilk Antalya Film Festivali’ne Halit Refiğ’i davet eden Antalya Belediye Başkanı Avni Tolunay “Mayolarınızı alın gelin, sizi bekliyoruz,” dedi.

“Gurbet Kuşları” filminin korsan kopyaları “Altın Şehrin Fatihleri” adıyla Hindistan sinemalarında seyirci rekorları kırmış ancak bu başarıdan Refiğ’e tek kuruş bile pay düşmemiştir. Hindistan’dan gelen Halit Refiğ toplu gösterisi düzenleme talepleri Emre Kongar’ın müsteşar olduğu dönemde Kültür Bakanlığı’nca değerlendirilmemiştir.

* Halit Refiğ’in “İstanbul’un Kızları” adlı filminin setinde meydana gelen trajik bir kazada set işçilerinden biri elektirik çarpması sonucu hayatını kaybetmiştir.

* Halit Refiğ, sonradan kaybolan filmi “Şehrazat”ın bir kopyasına ulaşmayı çok arzuluyordu. Ama bu hayali gerçekleşmedi. “Şehrazat” erkekleri tek kullanımlık olarak değerlendirdikten sonra yenisinin peşine düşen sıradışı bir kadının öyküsüydü. Bu filmde Gülbin Eray’ın göğüslerinin beyazperdede görünmesi muhafazakâr seyirci üzerinde şok etkisi uyandırdı.

* 1964’te Lütfi Akad, Halit Refiğ’in de hayranlığını kazanan filmi “Tanrı’nın Bağışı Orman” adlı filmini gerçekleştirdi. Bu zamanının çok ötesindeki film, bu satırların yazarına göre Akad’ın en iyi filmidir. Akad bu filminde gezegenimizde yaşayan tüm insanları, çocuklarının ve torunlarının geleceğini koruyabilmek için, ağaçları ve ormanları korumaya davet ediyordu. Refiğ, Çelik Gülersoy’un 1972’de yayınlanan ve ağaç katliamı yapmamızdan dolayı yazarın duyduğu acıları dile getiren “İstanbul’un Anıtsal Ağaçları” adlı kitabını da çok önemsiyordu. Refiğ’e göre, “Ormanlarının yok edilmesi, tüketim çılgınlığı, sanayi ve nükleer atıklar dünya gezegenini hayvanlar ve insanlar için yaşanmaz hale getirecekti.” Lütfi Akad’ın ”Tanrı’nın Bağışı Orman”ı, insanoğlunun yaşadığı gezegeni kendi için bir cehenneme çevirmekte olduğunu konu alan, ”Artificial Intelligence – Yapay Zeka” (2001), “Day After Tomorrow – Yarından Sonra” (2004), “An Inconvenient Truth – Uygunsuz Gerçek” (2006), “Earth – Yuva” (2007), “Wall-E / Vol.İ” (2008), “Knowing – Kehanet” (2009) gibi filmlerden çok önce hayatın kaynağını, en çok korunması gerekeni, daha 1960’ların ilk yarısında gösteriyordu.

Metin Erksan ve Halit Refiğ

* Halit Refiğ ve arkadaşlarının Sinematek çevresinde toplanan sinema yazarları ve film eleştirmenleriyle 1964’ten başlayarak yolları ayrılmaya başladı. Refiğ, Yaşar Kemal, Semih Tuğrul, Onat Kutlar, Şakir Eczacıbaşı, Tuncan Okan ve Nijat Özön’ün Sinematek çevresinde toplanarak Türk sinemasına karşı cephe aldıklarını birçok defa söylemiştir. Halit Refiğ, Onat Kutlar’ın Metin Erksan ve kendisi için “Yeşilçam’ın satılmış kapıkulu köpekleri” dediğini hatırlatıyordu. Sinematek oluşumuna Metin Erksan’ın davet edilmemesi Refiğ’e göre Türk Film Arşivi yani Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV Merkezi’nin kurulmasına vesile oldu. Çünkü Refiğ’e göre fanatik bir Metin Erksan hayranı görünen Şekeroğlu Türk filmlerinin korunacağı bir kurumun temellerini böylelikle attı.

Refiğ bu konuda şunları söyleyecekti: “Sinematek Derneği etrafında toplananlar Metin Erksan ve beni filmcilik sektöründen tasfiye etmek için savaş açmıştı.”

Yıllar sonra Sinematek Derneği’nin kurucularının bir başka girişimi olan İstanbul Film Festivali’nin ödülünü yakın arkadaşı Metin Erksan reddederken, Halit Refiğ kabûl etti. Metin Erksan ile Halit Refiğ’in bir başka görüş ayrılıkları da Atatürk Filmi konusunda yaşandı. Erksan’a göre en iyi Atatürk Filmi’ni Amerika’nın en önde giden yönetmenleri çekebilirdi. Refiğ’e göreyse en iyi Atatürk Filmi’ni Türk yönetmenler gerçekleştirebilirdi.

* Yine 1964’te yönetmen Orhan Aksoy’un siyah beyaz çekilen, görüntü yönetmenliğini ustaların ustası Kriton İlyadis’in yaptığı, başrollerini Hülya Koçyiğit ile Ahmet Mekin’in üstlendiği “Vurun Kahpeye” Türk sinema tarihinin en çok seyirci toplayan filmlerinden birine dönüşecekti. Yapımcı yine Hürrem Erman’dı.

* Halit Refiğ, 15 Ekim 1965 seçimlerinde oyunu Türkiye İşçi Partisi’ne, 1995 ara seçimlerinde Necmettin Erbakan’ın partisine verse de seçimlerde genelde CHP’den yana oy kullandı.

* 11 Aralık 1965’te Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in kurduğu ve 6 Kasım’da 252 oyla güvenoyu alan 30. Cumhuriyet Hükümeti’ne karşı yayınlanan ve solcu aydınların imzaladığı bildiride Halit Refiğ, Lütfi Akad, İsmail Cem, Atıf Yılmaz, Refik Erduran, Yaşar Kemal, Doğan Hızlan, Şevket Altuğ, Çetin Altan, Doğan Avcıoğlu, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Ali Ulvi Ersoy, İlhan Selçuk, Turgut Boralı’nın da imzası vardı. Bildiride hükümetin dış politikada Amerikan uyduluğundan vazgeçmesi, Vietnam’da Amerika’nın emperyalist amaçlarla giriştiği savaşa son vermesi istenmekteydi. Bildiride kitap toplatmalar, tiyatro oyunu yasaklamalar protesto edilirken, “Zorbalık devirlerinde geçerli olan, hukuk devletine yakışmaz, gizli raporlar, fişlemeler aydınları karalamak için kullanılıyor” ifadesine yer veriliyordu.

* Halit Refiğ, cebinde akrep olan insanlardan değildi. Türk sineması konusunda kaynak kitap niteliğindeki Sinema 65 Dergisi’nin yayın hayatına devam edebilmesi yüklü bir para yardımı yapması da bence çok takdire değer bir davranıştır. Üstelik bu cömertliğini kendisi değil sinema tarihçisi ve yazarı Agâh Özgüç anlatmıştır.

* Yönetmen Orhan Aksoy’un renkli olarak 1965 yılında çektiği Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun’lu “Hıçkırık”ın seyirci rekorları kırmasıyla Türk sinemasında siyah beyaz çekilen filmler azalmaya başladı. Ancak, Halit Refiğ’in siyah beyaz çekilen “Karakolda Ayna Var”ı da 1966’nın çok seyirci toplayan filmleri arasına adını yazdırmayı başardı.

* Halit Refiğ, 1967’den itibaren Hülya Koçyiğit’li filmlerin Yunanistan’da, Cüneyt Arkın’lı filmlerin İran ve Güney Amerika’da, Emel Sayın’lı filmlerin Mısır, diğer Kuzey Afrika ülkeleri, Arap ülkeleri ve Sovyetler Birliği’nde, Türkan Şoray’lı ve Zeynep Değirmencioğlu’lu filmlerimizin İsrail’de seyircilerin gözdesi olduğu dönemin Türk sinemasının en geniş dış pazara sahip olduğu zamanlar olduğunu söylerdi.

Türkan Şoray’lı “Ferhat ile Şirin”i Sovyetler Birliği’nde 25 milyon insan izlemişti

Halit Refiğ, Türk-Sovyet ortak yapımı, Nazım Hikmet’in eserinden uyarlanan, Türkan Şoray, Yılmaz Duru, Faruk Peker’li “Bir Aşk Masalı: Ferhat ile Şirin”in (1978) Sovyetler Birliği’nde 25 milyondan fazla insanı sinema salonlarına çektiğini hatırlatırdı. Atıf Yılmaz’ın Hülya Koçyiğit, Murat Soydan’lı “Cemile”sinin Arap ülkelerinde çok seyirci topladığını da söylüyordu. Türk filmlerinin Bulgaristan’da da bir ara kendilerine seyirci bulduğunu hatırlatıyordu. 1989’da Irak’ta İbrahim Tatlıses-mania yaşandığına da tanıklık etmişti. Bağdat’ta bir sinemada 1985 yılının İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar’lı “Mavi Mavi” filminin 43 haftadır aralıksız gösterildiğini öğrenecekti. Yılmaz Güney’li filmlerin 1970’lerden başlayarak yurt dışından çok sayıda alıcı bulduğunu da sözlerine ekliyordu.

İkinci Evliliği

* Halit Refiğ, İstiklal Caddesi’nde gördüğü ve çok beğendiği İsveçli Eva Bender’le hemen o anda film çevirmek istedi. Bir gece kulübünde çalışan Eva’nın alkol bağımlılığı vardı. 1961’de evlendiği Nilüfer Aydan’dan sonra 1968’de Eva Bender’le evlendi ve bu evlilik 1972’ye kadar sürdü.

Hakaret Sağanağı

* Kasım 1968’de Onat Kutlar’ın Papirüs Dergisi’nde yayınlanan “Yeşilçam” başlıklı yazısında Metin Erksan ve Halit Refiğ için şöyle deniyordu: “Sömürücü, uyutucu, ve kapkaççı Yeşilçam düzeninin kapı köpekliğini bu iki satılmış ve hasta soytarı (Metin Erksan ile Halit Refiğ) yapmaya başlamıştır. Şimdiye kadar kendilerine bataklık içinde küçük birer umut, düzeni kendi çaplarında da olsa zorlayan birer ilerici olarak bakılan bu iki Abdurrahman Çelebi’nin maskesi düşmüştür. Altından çıkan gerçek yüz Mussolini müsveddelerinin faşist çizgilerinden, gerçek bir sanatçı olamamaktan gelen kokuşmuş, karmaşaların izlerinden ve en önemlisi paranın kirli destelerinden örülüdür.”

Halit Refiğ, “Bu yazı çıktığında ben bir yıldır işsizdim. Parasızlıktan otomobilimi, ev eşyalarımı ve giysilerimi bile satmak zorunda kalmıştım. Metin Erksan’da uzun süredir işsizdi. Ev kirasını ödeyemeyince eşyalarına haciz kondu ve sokakta kaldı,” diyecekti.

Mutlu Parkan’ın Ulus Gazetesi’nde yayınlanan yazısı da daha az suçlayıcı değildir: strong>“Sansürle işbirliği ederek bir soygun şebekesi gibi çalışan Yeşilçam, ‘Killing’inden ‘Kuyu’suna, Aram Gülyüz’ünden Metin Erksan’ına, Halit Refiğ’ine kadar, tarih önünde hangi suçlardan yargılanacağını hiç hesaba katmadı.”

* 1973’te yapımcı Hürrem Erman üçüncü kez “Vurun Kahpeye” uyarlaması gerçekleştirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 50. Yıldönümüne yetiştirilen bu “Vurun Kahpeye” renkliydi ve yönetmeni Halit Refiğ’di. Başrollerde Hale Soygazi ve Tugay Toksöz vardı. Adnan Saygun’un da müziği bu filmde kullanılmıştı. Bu “Vurun Kahpeye” uyarlaması ilk iki uyarlamanın seyirci başarısını tekrarlayamadı.

Amerika’yı keşfediyor

Halit Refiğ: “Annie ve Ersin Pertan 1974 yazında beni tarih profesörü Rogers Hollingsworth ile Büyükada’daki evlerinde tanıştırdılar. Üç yıl sonra Amerika’ya gittiğimde Yale Üniversitesi’nde Profesörlük yapan Rogers Hollingsworth kahvaltı masasının üzerine 1 Amerikan doları koydu. ‘Bak Halit’ dedi, ‘ne görüyorsun?’, ‘1 dolar’ dedim. ‘Hayır, dikkatle bak ne görüyorsun’ diye ısrar etti. Paranın üzerinde ‘Tanrı’ya inanırız,’ yazıyor. ‘Bak’ dedi, ‘biz Tanrı’yla parayı birleştirmiş bir milletiz. Burada olduğun sürede, birçok Amerikalı ile tanışacaksın. Onlar seninle konuşurken ölçecekler biçecekler; senin onlara kaç dolarlık faydan olur, kaç dolarlık zararın olur. Senden gelecek faydanın yüksekliğine göre yakın ilgi gösterirler; senden gelecek dolar zararına göre mesafe koyarlar. Bunu bil, ona ona göre ilişkilerine dikkat et. Hoş geldin Amerika’ya’ dedi. Gerçekten bunun Amerika’nın geneli için yapılmış çok gerçekçi bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum.”

Refiğ, Oscar Wilde’ın “Satın alınamayacak hiçbir değer yok. Paran yoksa itibarın da yok,” sözlerinin Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarını çok iyi anlattığını söylüyordu.

* 1976’da Giovanni Scognamillo’nun “Batı’nın İnanç Temelleri” adlı kitabı yayınlandı. Refiğ bu kitap için “Scognamillo kitabında ferdiyetçiliğin sonucu olan yalnızlık ve yabancılaşmanın Batı toplumlarında meydana getirdiği bunalıma dikkat çekiyordu. Scognamillo kitabının bir yerinde şöyle yazmıştı: “Alçakgönüllülük ve kardeş sevgisi, Batı’nın unuttuğu, herkes ve her zaman için gerçek değerlerdir. Mesele bunları unutmamak, çare ise bunalıma, yabancılaşmaya ve dengesiz arayışa karşı bunları yeniden diriltmektir.”

Halit Refiğ Sinema Tarihçisi, Sinema Yazarı, Film Eleştirmeni Giovanni Sognamillo’yu Anlatıyor:

“Her vesile ile tekrarlıyorum, Beyoğlu’nu en iyi şekilde iki gayrimüslim anlatmıştır. İlki Said N. Duhani’ydi. İkincisi Giovanni Scognamillo’dur. Onların anlattıkları Beyoğlu ortadan kalktığına göre bir başka anlatıcının çıkması ise artık pek mümkün görülmemektedir.

Giovanni Scognamillo’yu anılarını yazmak için teşvik ederken onun çocukluk dünyasının, anasının, babasının ailelerini, içinde büyüdüğü çevrenin özelliklerini anlatmasını istiyordum. İstanbul’un Türk ve Müslüman asıllı olmayan cemaatlerinin özelliklerini, bu toplumdaki yerlerini ve işlevlerini, o dünyanın içinde yetişmiş Giovanni Scognamillo’dan daha açık sözlü, nesnel ve gerçekçi bir biçimde ifade edebilecek bir başka kimseyi tanımadığım inancındayım. Onunla bu konuyu ilk konuştuğumuz zamanlar henüz Beyoğlu’nu kurtarma ya da yeniden yaşatma hareketleri yoktu. Evet bu moda çıkmasaydı Scognamillo’nun kitabının basılması ve ilgi toplaması da belki zor olurdu.

Said N. Duhani ile Giovanni Scognamillo’dan başka birçok kimse Pera – Beyoğlu üzerine yazdı. İstanbul’u ziyaret eden yabancılar, Beyoğlu’nda gezinen, hatta oturmakta olan bizim vatandaşlar… Belki meselenin ruhunu onların hiçbirinin Duhani ve Scognamillo gibi esasından yakaladığı söylenemezse de her birinde gerçekten parçaların bulunduğu kuşkusuzdur.”

6 – 7 Eylül gecesi İstanbul’daydım. Kore Savaşı’ndan yeni dönmüştüm. Beyoğlu’nun nasıl tahrip edildiğini şaşkınlık ve dehşet içinde izledim. Savaşan taraflar arasında dört defa el değiştiren Seoul’de bile böylesine bir yıkım ve yağma olduğunu sanmıyorum. Evet o gece İstanbul tarihinde bir dönüm noktasıydı. Belki de o gece yaşanan 29 Mayıs 1453 Salı gününden bu yana en keskin dönemeçti. Hoşgörünün ve güven içinde birlikte yaşama ülküsünün sonu.

Benim Beyoğlu’nu yakından tanıyışım o geceden sonradır. Beyoğlu’nu en iyi tanımış, en iyi anlatmış kimseleri de o tarihten sonra tanıdım. Giovanni’yle 1959 yılında Baylan’da tanıştık. Metin Erksan, Atilla İlhan, Kemal Tahir ve Giovanni Scognamillo ile Beyoğlu’nun o sözü çok edilen Baylan Pastahanesi’nde ilk olarak bir araya geldik.

Gerçek bir Beyoğlu’lu olan Giovanni Scognamillo’nun çok doğru bir şekilde belirttiği gibi Beyoğlu’nu ortaya çıkaran şartlar kaybolduğunda o semtin geleneksel özelliklerinin de ortadan kalkması kaçınılmaz bir durumdu.

1964’te gösterime sunulan ve şu anda kayıp olan ‘Şehrazat’ adlı filmimi Giovanni kadar ana hatlarıyla, temel özellikleriyle yakalayıp, kavrayıp yazan olmadı. Daha sonra, ileriki tarihlerde sinemada seks, erotizm konuları ayrı bir ilgi kazandığında bu konularda yazılar yazıldı, neşredildi, ‘Şehrazat’ı bu alanda bir öncü, klâsik olarak nitelediler. Ama hepsi Giovanni’nin etkisi altında, onu referans göstererek ya da göstermeden.

Giovanni’yle ilgili bir başka anektodum: Yıl 1977. Amerikadaydım. Orada Türkiye’de eserlerini hiç tanımadığım August Derleth (1909-1971) adında müthiş bir yazar keşfettim. Onun ‘The Intercessors – Araya Girenler’ adlı eserini uyarlamaya karar verdim. O sırada Wisconsin Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydim. Bu eseri uyarlamak istediğimi söyledim, onlar da beğendiler. Ancak üniversite yetkilileri eserin telif haklarının kimde olduğunu bulamadı. Bu sıralarda İstanbul’daki Giovanni Scognamillo’ya durumu anlatan bir mektup yazdım. Üniversitenin bulamadığı bilgiyi Giovanni’nin mektubuma cevap olarak yazdığı mektuptan öğrendim. Giovanni’nin sayesinde yazarın telif haklarının kimde olduğunu bulabildik. Yazarın memleketi Amerika’da telif haklarının kimde olduğu araştırılıyor, Giovanni İstanbul’dan adres veriyor.

Halit Refiğ Ayrıcalıklı Mahkûm Yılmaz Güney’i Anlatıyor:

“Türk sinemasında hem oyuncu, hem siyasetçi, hem fikir adamı kişiliği Yılmaz Güney’le başlar. Yılmaz Güney yetenekli ve yaratıcı bir insandı.”

“Yılmaz Güney’in 50’li ve 60’lı yıllardaki filmlerine yurt dışından bir talep olmadı. O filmlere dünyada ilgi gösterilmedi. Yılmaz Güney yurt dışından ilgi görmeyen o filmleriyle yurt içinde kendi seyircisini oluşturdu.”

“’Alageyik’ ve ‘Karacaoğlan’ın Karasevdası’nda çalışırken Yılmaz Güney’in Kürt olduğunu bilmiyordum. ‘Sürü’ye kadar Yılmaz Güney’in filmlerinde Kürt meselesine dair doğrudan bir şeye rastladığımı hatırlamıyorum. Ben Kürt konusuyla Yılmaz Güney’in doğrudan ilgisini ‘Sürü’ filmi dolayısıyla gördüm. Tabii bu Kürt meselesi benim açımdan dışarıdan tezgâhlanan bir meseleydi. Yani uluslararası bir meseleydi. ‘Yol’ filmi izne çıkan mahkûmların karşılaştıkları manzarayı anlatıyordu, dışarıdaki Türkiye’yi içerdekinden daha büyük bir hapishane olarak göstererek. Bugün itibariyle Batı dünyasında kabûl gören bütün filmler, anti ulusalcı filmlerdir. Bugün Batı dünyasında ulusalcı diye değerlendirilen tek sinema örneği yoktur.”

“Bana göre ulusal sinema fikriyatı, en büyük darbeyi ‘Yorgun Savaşçı’nın Silâhlı Kuvvetler tarafından yakılmasıyla yemiştir. Benim açımdan, ulusalcı zihniyete en büyük darbe 12 Eylül askeri darbesi tarafından vurulmuştur. Ondan sonra zaten ulusal sinemanın lâfı edilmez hale gelmiştir. Türkiye’de Ulusal Sinema fikrine sahip çıkanlara indirilen en büyük darbe ve verilen en büyük ceza benim filmim ‘Yorgun Savaşçı’nın yakılmasıdır. Üstelik bu filmi çekmemi TRT bana teklif etti. Zamanın Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve dönemin TRT Genel Müdürü’nden aldığım onayla ve çok büyük bir devlet desteğiyle ‘Yorgun Savaşçı’yı çektim. Askeri binalar tahsis edildi. Birçok müzeden toplar, makineli tüfekler çıkarıldı. Bülent Ecevit hükümeti dönemindeki yöneticilerin yapımını kararlaştırdığı, Süleyman Demirel hükümeti yöneticileri tarafından çekimi sürdürülen, 12 Eylül 1980’den sonra da her türlü askeri yardım ve devlet desteği devam ettirilen ve 1983’te gösterime hazır hale getirilen bu filmimin yakılması tipik ve klâsik bir sansür olayı, sansür meselesi değildi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne, zamanın askeri yöneticilerine kurulmuş bir tuzaktı. Başta Kenan Evren olmak üzere, zamanın askeri yöneticileri bu tuzağa düştüler.”

“Ulusalcı düşüncelerin tam karşıtı olan ‘Yol’un Cannes’da ödüllendirilmesi çok dikkat çekicidir. Her fırsatta ‘Yaşasın Vatan!’ diyen benim filmim Cumhuriyet Gazetesi yazarı İlhan Selçuk’un teşvikleri ve kışkırtmaları sonucunda devlet tarafından yakıldı. Öte yandan, ‘Yol’ filminde olduğu gibi ‘Kahrolsun Türk devleti’ diyeceksin sana dünyadan ödül yağacak. Attila İlhan gibi aydınlarsa ‘Yorgun Savaşçı’yı savunan yazılar yazmıştı.”

“1957’de yönetmen Atıf Yılmaz’a ‘Yaşamak Hakkımdır’da yönetmen yardımcılığı yaptım ve Atıf Yılmaz ile senaryo yazımına katıldım. ‘Yaşamak Hakkımdır’, Fritz Lang’ın yönettiği ‘You Only Live Once’ adlı filmin bir uyarlamasıydı. Bu filmden sonra Almanya’ya gittim. Dönüşümde Atıf Yılmaz ustamı Sarıyer’deki yazlık evinde ziyaret ettim. Oturma odasında daktilonun başında genç bir adam vardı. Atıf Yılmaz bizi tanıştırdı, ‘Yılmaz Güney’ dedi.1958 yaz ayları. ‘Bu Vatanın Çocukları’nın hazırlıkları içindeydiler. Yılmaz Güney bu filmde hem yönetmen yardımcısı, hem de oyuncu olarak görev alacaktı. Benim Almanya’da olduğum sürede Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney’le çalışmış; yeni bir kabiliyetli genç bulmanın mutluluğu içindeydi. Akşam Sarıyer’deki Atıf Yılmaz’ın yanından Yılmaz Güney ile birlikte ayrıldık. Sarıyer’den Taksim’e giderken yolda Yılmaz Güney, ‘Atıf Yılmaz söyledi. Sende Sergei Eisenstein kitapları varmış, onları okumak istiyorum,’ dedi. Kitapların Türkçe olmadığını İngilizce olduğunu söyledim. Yılmaz Güney de İngilizce bilmediğini söyledi ve ‘Ziyanı yok. Yine de sen kitapları bana ver, İngilizce bilmesem de ben anlarım!’ dedi.”

“Yönetmen Atıf Yılmaz’ın Yaşar Kemal uyarlaması ‘Alageyik’ Yılmaz Güney’in oyuncu olarak ikinci ama başrol oynadığı ilk filmdi. Yılmaz Güney’in ata binme konusundaki ustalığı ve deneyimi bu rol için en büyük avantajıydı. ‘Alageyik’ alelacele yapımına girişilmiş bir filmdi. Atıf Yılmaz ‘Alageyik’e yeterince hazırlanacak bir zaman bulamamıştı. Yaşar Kemal’in senaryosundan kaba hatlarıyla olay hattı ortaya çıkartılmıştı. Sahne sıralaması da kaba hatlarıyla hazırlanmıştı. Ben de Atıf Yılmaz’ın yönetmen yardımcısıydım, senaryoyu da Atıf Yılmaz ve Yılmaz Güney’le birlikte yazmıştık. Güney aynı zamanda ‘Alageyik’in ikinci yönetmen yardımcısıydı. Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney ve ben birkaç gün bir araya gelip sahne sıralaması yaptık. Bu film için elde tamamlanmış bir senaryo olmadan çekime çıkıldı. Diyalogları olmayan bir senaryoyla Antalya’ya gittik. Çekimler için Antalya’da doğru dürüst bir mekân araştırması bile yapılmamıştı. ‘Alageyik’i çektiğimiz yer bugün Antalya’nın en turistik semti haline gelmiş bulunuyor. Diyalogların bir kısmı sette yazılmaktaydı. Yarın şurada şu sahneyi çekelim diye karar veriyorduk. Ertesi gün ki çekimde Atıf Yılmaz birtakım kâğıt parçalarına yazılmış diyaloglar çıkartıyor, oyuncular ne söyleyeceklerini sette öğreniyorlardı. Benim ‘Alageyik’ setinde Türk sinemasındaki çekim şartları hakkında öğrendiklerim, ‘Yaşamak Hakkımdır’dan kat be kat fazla oldu. ‘Alageyik’ Türk sinemasında bile çok sık rastlanmayan şartlarda yapılan bir filmdi. O filmde Atıf Yılmaz’ın işin pratiğini götürmedeki olağanüstü yatkınlığını gördüm. İnanıyorum ki, o şartlarda Atıf Yılmaz’dan başka kimse eli yüzü düzgün bir film yapamazdı. Bu şartlar içinde Atıf Yılmaz hiç paniklemeden, telaşa kapılmadan, son derece soğukkanlı sadece durumu idare etmiyor, filmi de yönetiyordu. Film montajlandığında hazırlıksızlığın sonucu göze çarpan hiçbir aksaklık yoktu. Hatta bir geyik avcısının hikâyesini anlatan, adı ‘Alageyik’ olan bu filmde hiç geyik görüntüsü olmaması bile ölümcül bir eksiklik meydana getirmiyordu. Yılmaz Güney’li siyah beyaz ‘Alageyik’ sinema seyircilerinden müthiş ilgi gördü. Oysa ‘Alageyik’in Cüneyt Arkın ve Mine Mutlu’lu on yıl sonraki renkli çevrimi sinema seyircilerinden fazla ilgi görmeyecekti.”

“Yılmaz Güney’le bir diğer ortak çalışmamız ‘Karacaoğlan’ın Kara Sevdası’dır. Bu filmde de ben Atıf Yılmaz’ın yönetmen yardımcısıydım, Güney yönetmenin ikinci yardımcısıydı. Yaşar Kemal’in eserinin uyarlama senaryosunda Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney ve benim imzam vardı. Ruhi Su’da filmin türkülerini seslendirmişti. Film belki de içerisinde yeterince macera unsuru olmadığından ya da başroldeki Devlet Tiyatrosu oyuncusu Nuri Altınok halk tarafından benimsenmediğinden tam bir gişe felâketi yaşadı.”

“1979’da Yılmaz Güney kendisiyle aram pek iyi olmamasına rağmen beni İzmit Cezaevi’ne davet etmişti. Cezaevine gittiğimde gördüm ki, burada Yılmaz Güney’in büro gibi kullandığı özel odası vardı, cezaevinde resmen bir ofisi vardı, misafirlerini orada kabûl ediyordu. Görüştüğümüz mesele için birkaç kez daha ziyaretine gittim sonradan. Yılmaz Güney, ‘Yol’un montajı için ya da filmin iş kopyaları basılırken de hapishanede olması gerekirken Balmumcu’daki Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV Merkezi’nde çalışıyordu. Keza oğlunun sünneti için de cezaevinden çıktı. Yılmaz Güney’in o dönemde TRT’yle bir sorunu vardı, benim ise ‘Yorgun Savaşçı’ henüz yakılmadığından TRT’yle aram henüz bozulmamıştı. Yılmaz Güney, hem bu sorunu için yardım istedi, hem de filmlerini emanet ettiği, itimat ettiği, güvendiği arkadaşlarından alacaklarını tahsil edemediğinden yakındı. İlişkilerimi kullanarak Güney’in bazı filmlerinin TRT’de gösterilmesini sağladım ve Yılmaz Güney’de bu satışlardan para kazanmış oldu.

(28 Şubat 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

İyi Oyuncular, İyi Performanslar

Gerçi bir yılın geçtiğini anlamak için illâ ki ödüllere, özellikle de Oscar’a ihtiyacımız yok ama, bir yıl daha resmen geçti gitti işte. Daha doğrusu, gitti gidiyor, iki günü kaldı. Diyorum ki, Oscar tahmini yapacağıma (yeterince yaptık, herkes yaptı) şahsen ben oyunculara çok önem veren biri olduğum için, geçen yılın iyi oyuncularından, iyi performanslarından söz edeyim. Doğal olarak, çoğu da Oscar’ın dört oyunculuk aday listesinde yer alıyor.

Oyunculuk açısından da, filmler açısından da nispeten tatmin edici bir yıldı. Önceki yıldan yirmi film seçmem istenince ne kadar zorlandığımı hatırılıyorum da. Bu yıl, bir kısmı gerçek olaylara dayanan filmler izledik, sanırım hepsi aday listesinde. Her zamanki gibi, birkaç uyarlama gördük. Ve birinci sınıf oyunculuklarla şenlendik. Üstelik bu yıl, her zamankinin aksine, kadın oyuncular da dişe dokunur karakterleri canlandırma fırsatı buldular. Oysa sinemanın kadın karakterleri çoğunlukla derinliği, inandırıcılığı olmayan karakterlerdir, kâğıt kaplanlardır. Bu yıl öyle olmadı, kadın aday bulmakta zorluk da çekilmedi.

Biz gene de erkek oyuncularla başlayalım. Jeff Bridges, iki yaşındaki figüranlığını saymazsak, 1958’den beri tek bir kötü performans sunmadan, hiçbir rolü hafife almadan sürdürdüğü oyunculuk mesleğinde geçen yıl nihayet bir Oscar ödülü de görmüştü. Bu yıl Coen Kardeşler’in filmi “True Grit / İz Peşinde” ile altıncı kez Oscar adayı oldu ama John Wayne’e tek Oscar’ını getiren karakterin Bridges için aynı mucizeyi gerçekleştireceğini sanmam. Yeterince iyi oynamadığı için değil. Time Dergisi’ne göre, Bridges insanı şişman gösteren bir kostüm giymiş karaderili bir kadını oynasa da inandırıcı olur. Geçen yıl ödülü ona kaptıran rakiplerinden biri, o zaman olduğu gibi şimdi de müthiş bir performans sunduğu için.

Colin Firth, “A Single Man / Tek Başına Bir Adam”ın dantel gibi işlediği eşcinsel karakteri George ile ona yar olmayan Oscar’ı bu yıl almazsa, tarihin en büyük sürprizlerinden biriyle karşılaştık demektir. Aylar öncesinde favoriydi, halen öyle ve bunu tamamen hakediyor. “The King’s Speech / Zoraki Kral”ın, sonradan Kral VI. George olan kekeme York Dükü ‘Bertie’sinde de, bir kraliyet ailesi mensubu olmanın yanısıra özrü olan rahatsız bir kişi olarak ve yalnız bir insan olarak gerçekten çok köşesiz bir portre çizmiş. Bir kral olsa bile, sıradan faniler olan seyircilerinin gönüllerine hitap ettiğinden eminim.

Her zaman hayran kaldığım Javier Bardem, kişiden kişiye, derinliklerine inerek ve hiç çaba harcamıyormuş kolaylığıyla geçen bir aktördür. Trajik ”Biutiful”da, pek matah biri olmayan Uxbal’ı eksiksiz bir insan olarak yaratmayı bilmiş. En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde bu yıl dikkati çeken iki performans daha var. Yetmişine varan Robert Duvall “Get Low / Büyük Sır”da 1930’lu yılların münzevi keşişi olarak her zamanki kadar iyi bir performans sunmuş. “Half Nelson / Tepetaklak Nelson”la Oscar adayı olan Ryan Gosling de, “Blue Valentine”da Oscar’a aday gösterilen Michelle Williams’ın oyununu yükseltmiş, onun başarısına eşit bir başarı yakalamış.

Kadın oyuncular ise bu yıl özellikle “En İyi” kategorisinde hoş bir renklilik arzediyor. Sık sık birlikte çalıştığı Mike Leigh’in “Another Year”inde İngiliz aktris Lesley Manville, yılın en iyilerinden. Julianne Moore ise, bu yıl adaylık konusunda yardımcı oyuncu mu, esas oyuncu mu belirsizliğinin zararını çekti. Bence “The Kids Are All Right / İki Kadın Bir Erkek”te asıl başrol karakteri onun oynadığı Jules. Gene de, dördüncü Oscar adaylığını yakalayamadı. Daha önce Annette Bening ile iki kez aynı yılda En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olan, ikisinde de ödülü alan Hilary Swank ise “Conviction / Mahkumiyet”le bir üçlemeye gidebilecek gibiydi ama, olmadı. Demek ki, şimdilik “Boys Don’t Cry / Erkekler Ağlamaz” ve “Million Dollar Baby / Milyonluk Bebek”in heykelcikleriyle yetinecek. Annette Bening’in ise, “The Kids Are All Right / İki Kadın, Bir Erkek”teki oyunuyla bunca adaylığın ardından bir ödül olsun almasını isterdim ama, dördüncü kez adaylıkta kalacak gibi görünüyor. Oysa Moore ile ikisi Nic ve Jules olarak, cinsel tercihleri söz konusu olmaksızın, sıradan bir ailenin reisleri gibi, büyük bir rahatlıkla oynuyorlar.

Michelle Williams, daha “Brokeback Mountain / Brokeback Dağı”yla ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlamıştı. 2008 yapımı “Wendy and Lucy”de ise hakikaten, neredeyse tanınmayacak bir tiplemeyle, harikulâde bir oyun sundu. Bu yıl da “Blue Valentine”da pek dokunaklı. “Rabbit Hole”u görmediğim için Nicole Kidman hakkında bir şey diyemiyorum, gene de aklıma çocuklarını kaybetmiş kişileri oynayanlar geliyor: Sissy Spacek, Nanni Moretti, Julie Christie ile Donald Sutherland… Jennifer Lawrence ise, “Winter’s Bone / Gerçeğin Parçaları”nda çok baskın bir oyun sunuyor. Hailee Seinfeld ile ikisi, aciz anneleri ile küçük kardeşlerini kurtarmaya çalışan ama birbirinden farklı genç kızlarda yaşlarının ötesinde bir olgunlukta.

Gelelim “Black Swan / Siyah Kuğu”nun Nina’sı ile yılın ‘galibi’ Natalie Portman’a… Colin Firth gibi O da, verilmiş olan ödüllerin hemen hemen hepsini aldı. Boynu ve başını tutuşuyla, çok gerilerde kalmış olsa bile bale çalışmış olmasının da etkisiyle, ama her şeyden çok karakterinin bağrında çarpışan beyaz ve siyah kuğuları hayata geçirişiyle, herhalde sahiden de yılın en iyisi. Benim gönlüm Bening’den yana olsa da… Gene de Portman Oscar’da kötü bir sürprizle karşılaşabilir. Çünkü böyle erken favoriliklerin (“The Social Network / Sosyal Ağ”da olduğu gibi) oy verenleri bezdirmiş olma ihtimali mevcut. Oscar listesinde gördüğüm en önemli eksik ise “I Am Love / Benim Adım Aşk”taki, neredeyse Sophie’nin seçimi gibi bir seçim yapmak zorunda kalmış Emma’sıyla emsalsiz Tilda Swinton.

Yardımcı erkek oyuncu faslı da hayli karışık. Hem genelde aday olanların beşi de çok iyi performanslar sunduğu gibi, unutulmuş şahıs olarak “The Social Network – Sosyal Ağ”ın Andrew Garfield’i de var; yani, yeni Örümcek Adam. Beni en çok sevindiren, genellikle gözardı edilmiş John Hawkes’un “Winter’s Bone / Gerçeğin Parçaları”nın amcası Teardrop olarak müthiş elektriği olan bir oyun sunup fark edilmesi oldu. “The Hurt Locker / Ölümcül Tuzak” ile geçen yıl Oscar adayı olan Jeremy Renner ise, bu yıl aynı başarıyı tekrarladı. Doğrusu, en iyi film kategorisine girebileceğini düşündüğüm Ben Affleck filmi “The Town / Hırsızlar Şehri”nde cidden mükemmel. Özellikle finale doğru arkasından ona seslenen polisi duymazlıktan gelerek yürüdüğü bir sahne var ki, yüzünü unutmak mümkün değil.

Mark Ruffalo ve BAFTA’yı alan Geoffrey Rush da çok başarılılar, ancak bu kategoride bu yıl (şimdiye kadarki sonuçlardan da anlaşıldığı gibi) Christian Bale’in yılı. “The Fighter / Dövüşçü”nün sonunda, onun canlandırdığı Dicky Eklund’u (üstelik de ayık haliyle) görünce, Bale’in aslında abartıya kaçmadığını bir kez daha anlıyoruz. Seçicilerin sevdiği türden sıradışı, tuhaf bir karakteri oynuyor, buna karşılık sadece dikkati çekmekle kalmıyor, karakterini doğru da yorumlamış. Hemen hemen bütün eleştirmen grupları onu seçti ama gene de Geoffrey Rush’ın ne yapacağı belli olmaz diyorum.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisi de hayli zengin. Jacki Weaver “Animal Kingdom”da suç dünyasına karışmış bir ailenin anası olarak fırtınadan farksızmış ama, ne yazık ki onu göremedim. “The Fighter / Dövüşçü”nün iki kadın oyuncusu da yılın en başarılı aktrisleri arasında. “Frozen River / Donmuş Irmak”a kadar kimsenin varlığından haberdar olmadığı Melissa Leo, birazcık ‘yüksek sesle’ ama etkileyici bir oyun sunuyor. O da ailesi üzerinde hakimiyet kurmuş bir ana. Ancak Leo da (eleştirmen ödüllerinin çoğunu aldı) erken favori olma sıkıntısı çekebilir. Amy Adams ise o kendine mahsus enerjisiyle, iki karakter arasındaki dengeyi kurmuş. Zaten David O’Russell’ın filmi, yılın en iyi oynanmış filmlerinden biri. Öte yandan, Akademi son on yılda altı kez aynı filmden iki kadın oyuncuyu aday gösterdi, içlerinden sadece Catherine Zeta-Jones ödül aldı. Yani, durum biraz vahim.

“Black Swan / Siyah Kuğu” yardımcı kadın oyuncu açısından da zengin. Winona Ryder, Barbara Hershey, özellikle de Mila Kunis, Natalie Portman’ın oyununu destekliyorlar. Aslında Kunis Oscar adayı da olabilirdi ama, En İyi Oyuncu kategorisine dahil edilmek istenen Hailee Steinfeld yardımcılığa kalınca, Kunis de liste dışı kalmıştır diye düşünüyorum. Helena Bonham Carter, “The King’s Speech / Zoraki Kral”da Ana Kraliçe olarak tanıdığımız hanımın gençliğinde, gayetle abartısız, kararlı olsa da yumuşak. Doğrusu Harry Potter filmlerinden sonra onu bir rolü layıkıyla oynarken görmek hoştu. BAFTA’yı da kazandı. Steinfeld’e gelince, “True Grit / İz Peşinde”nin ilk baskısında aynı rolü oynayan Kim Darby bile onu çok beğendi. Dolayısıyla, film eleştirmenlerinden aldığı ödüllere 15 yaşında bir Oscar da ekleyebilir.

(25 Şubat 2011)

Sevin Okyay