Sinema Tarihine Yön Verenler, Akbank Sanat Merkezi’nde

Mayıs ayı boyunca Akbank Sanat Merkezi’nde, Hayal Perdesi Sinema Dergisi yazarlarından ve Sinematek Derneği eğitmenlerinden Barış Saydam’ın rehberliğinde her hafta sinema tarihine yön vermiş, her biri bugün “usta” olarak kabul edilen auteur yönetmenler ve filmleri ele alınıyor. 03 Mayıs 2013 Cuma günü 18:30 – 20:30 saatleri arasında Alfred Hitchcock ele alınacak. Gerilim sinemasının en önemli yönetmeni olarak kabul edilen Alfred Hitchcock’un sineması, dönemleri, özellikleri yakından tanıtılacak.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Sinema Tarihine Yön Verenler, Akbank Sanat Merkezi’nde yazısına devam et
  • CineEurope Uluslararası Yılın Sinema Grubu Ödülünü Mars Entertainment Group Alıyor

    Avrupa’nın en büyük sinema birliği olan ve 33.000 sinema salonunu temsil eden UNIC (International Union of Cinemas) tarafından verilen dünya sinema sektörünün en prestijli ödülüne, 2013 yılında bünyesindeki Cinemaximum Sinemaları ile Mars Entertainment Group layık görüldü.
    UNIC – International Union of Cinemas’ın ev sahipliğinde, Haziran ayında Barselona’da gerçekleşecek olan sinema sektörünün en büyük buluşması CineEurope kapsamında 27 Haziran Perşembe günü düzenlenecek olan törende ödül Türkiye ve Mars Entertainment Group adına şirketin CEO’su Muzaffer Yıldırım’a veriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    CineEurope Uluslararası Yılın Sinema Grubu Ödülünü Mars Entertainment Group Alıyor yazısına devam et
  • Vizyona Sayılı Günleri Kalan Bir Hikayem Var 03 Mayıs 2013’te Tam Gaz Geliyor

    Talip Karamahmutoğlu’nun yazıp yönettiği Bir Hikayem Var filminin fragmanı bugüne kadar 2 milyonun üzerinde izlendi. Başrollerini Kadir Doğulu ve Müge Boz’un paylaştığı filmde ayrıca Bülent Çolak, Didem Soydan Turan Özdemir, Teoman Kumbaracıbaşı, Mustafa Uzunyılmaz gibi isimlerin yanı sıra Yeşilçam’ın unutulmaz isimleri Nuri Alço, Coşkun Göğen ve Selçuk Özer gibi isimlerde rol alıyor. Müziklerini Yeşilçam’ın ve Türk müziğinin efsane ismi Cahit Berkay’ın yaptığı filmde, Cahit Berkay aynı zamanda konuk oyuncu olarak küçük bir rolde kendini gösteriyor. Bir Hikayem Var, 03 Mayıs’ta izleyici karşısına çıkıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgiler için tıklayınız.
  • Cansu Taşkın’a Teklif Yağmaya Başladı

    Son dönemin popüler güzellerinden Cansu Taşkın’ın Qüfür filmindeki performansıyla işleri açıldı. Modelliği tamamen bırakıp oyunculuğa geçiş yapmayı düşünen Cansu Taşkın’ın ilk başrol filmi Qüfür’deki masum görüntüsü ve duru oyunculuğu yapımcıların dikkatini çekti. “Türkiye’nin en ince belli kızı” olarak da ünlenen güzel oyuncu Cansu Taşkın’a birçok dizi ve film teklifi gelmeye başladı. Fotoğraflarındaki seksiliğin aksine beyaz perdedeki masumiyetiyle Tuba Büyüküstün ve Fahriye Evcen gibi isimlere alternatif gösterilen Cansu Taşkın filmin yurtdışında gösterime girmesini ve orda da dikkat çekmeyi hedefliyor.

  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Cansu Taşkın’a Teklif Yağmaya Başladı yazısına devam et
  • Bir Gevrek Bir Boyoz İki de Kumru

    Osman Dikiciler’in yönettiği ve Ogün Kaptanoğlu, Selen Seyven, Bülent Arın ile Selçuk Uluergüven’in oynadığı Bir Gevrek Bir Boyoz İki de Kumru, 03 Mayıs 2013’de Özen Film dağıtımıyla Mostra Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Tan, dokuz yıl boyunca hiç gitmediği İzmir’e, çok yakın arkadaşlarından birinin ölüm haberini alınca, gitmeye karar verir. Sabah erken saatte havaalanına ulaşır. O işlemlerini yaparken, bir başka köşede de Selânik’ten gelen Alexi’nin İzmir’e gitmek üzere aktarma yaptığı görülür. Yaşlı adam, 1955 yılında çok sevdiği kentinden ayrılmak zorunda kalan, eski bir İzmirlidir.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Diğer bağlantılara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Bir Gevrek Bir Boyoz İki de Kumru yazısına devam et
  • Yolun Başında Belgeseli Tütün Deposu’nda Gösteriliyor

    İlk gösterimini 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde yapan Somnur Vardar’ın yönettiği Yolun Başında adlı belgesel film 03 Mayıs 2013 Cuma günü 19:00’da Tophane’deki Tütün Deposu’nda gösteriliyor. Türkiye ve Ermenistan’dan bir grup genç Birbirimizle Konuşmak Projesi kapsamında 6 ay arayla iki farklı kentte buluşurlar. Önce Muş’ta Ermeni yaşamının izlerini ararlar. Ardından Gümrü’de, Muş’tan sürgün edilen Ermenilerin torunlarıyla konuşurlar. Gruptaki gençler arkadaş olurken, tarih, hafıza, dostluk, gerçeklik talebi ve güven kavramlarını da sorgularlar.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Bir Hikayem Var’ın Basın Gösterimi Film Ekibinin Katılımıyla Yapıldı

    Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği ve Kadir Doğulu, Müge Boz, Bülent Çolak, Turan Özdemir, Nuri Alço, Mustafa Uzunyılmaz ile Coşkun Göğen’in oynadığı Bir Hikayem Var’ın basın gösterimi, film ekibinin de katılımıyla 29 Nisan Pazartesi günü Levent Cinemaximum Kanyon Sineması’nda yapıldı.
    Filmin konusu şöyle: Mert’in bir hayali vardır: Kendi filmini çekmek. İşte bunu gerçekleştirebilmek için en yakın arkadaşları Okay ve Aras’la yola koyulurlar. İşler plânladıkları gibi gitmeyince, kendilerini macera dolu, birbirinden komik olayların içinde bulurlar.

  • Film hakkında geniş bilgiler için tıklayınız.
  • Multikulti Haberler, TRT Belgesel’de

    Sekiz yıldır Avrupa Konseyi, Avrupa Yayın Birliği ve Güneydoğu Avrupa Yayın Birliği’nde göçmenlik üzerine çeşitli çalışmalar yürüten prodüktör – yönetmen Semra Güzel Korver’in son filmi Multikulti Haberler, 04 Mayıs Cumartesi günü, saat 21:00’de, TRT Belgesel’de gösterilecek. Türkiyeli göçmenler Alman medyasında nasıl algılanıyor, göçmenlerle ilgili önyargılarda medyanın rolü nedir, Türkiye kökenli gazeteciler Alman medyasında çalışırken ne tür sıkıntılarla karşılaşıyor gibi sorulara cevap aranan belgeselin tekrarıysa, 07 Mayıs 2013 Salı günü, saat 12:00 ve 22:00’de.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Multikulti Haberler, TRT Belgesel’de yazısına devam et
  • Maltepe Üniversitesi, Türk Sinemasının Ünlü Yapımcı, Yönetmen ve Senaristlerini Biraraya Getiriyor

    Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Buluşmaları kapsamında düzenlenecek olan, Yeşilçam Dönemi ve Günümüz Türk Sinemasının yapım sorunlarının iki oturum halinde tartışılacağı Türk Sinemasında Yapım ve Yapımcılık Sorunları sempozyumu, sinemamızın yapım sorunlarını tartışmak amacıyla, 30 Nisan 2013 Salı günü 10:00 – 17:00 saatleri arasında, Marmara Eğitim Köyü İletişim Fakültesi Adnan Saygun Konferans Salonu’nda düzenleniyor. Sempozyumla, Türk Sinemasının ünlü yaratıcıları biraraya getirilerek, kültür ve sinema dünyamıza önemli bir not düşülmesi amaçlanıyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer basın bültenleri ve yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Maltepe Üniversitesi, Türk Sinemasının Ünlü Yapımcı, Yönetmen ve Senaristlerini Biraraya Getiriyor yazısına devam et
  • Al Pacino Bildiğiniz Gibi…

    “Stand Up Guys/Eski Dostlar”, usta aktörleri bir araya getiriyor. Filmde, Christopher Walken ve Alan Arkin’in eski arkadaşlarını oynadığı Al Pacino, bir kez daha suç dünyasında ömür tüketmiş biri olarak karşımızda…

    Al Pacino, yeni filmiyle sinemalarda. Suç ortağının adını vermediği için yirmi sekiz yıl hapis yatan Val’i oynuyor. Arkadaşı Doc (Christopher Walken), hapisten çıkınca onu alıyor. Daha sonra da gene eski dostları olan Hirsch ile (Alan Arkin) buluşuyorlar. Filmde, “ER”dan tanıdığımız, en son “The Good Wife”da izlediğimiz Julianna Margulies, Hirsch’ün hemşire kızını oynuyor.

    Ama bu seçkin grup içinde bizi en fazla ilgilendiren kişi, Al Pacino. Kendisini on küsur yıl önce İstanbul’a konuk etmiştik. 2001 Ekim’inde Kevin Spacey’nin “III. Richard”a adını veren kralı oynamasından sonra, Pacino da Ocak 2002’de “Venedik Taciri / The Merchant of Venice”in tefeci Shylock’u olarak karşımıza çıkmıştı. İki yıl sonra da aynı karakteri sinemada oynadı. Pacino, yaşıtı starların (Beatty, De Niro, Nicholson) aksine, sahneden hiç kopmamıştır. Shakespeare’ın da yabancısı değildir. Hatta Spacey’nin oynadığı III. Richard üzerine kurulu kısmen belgesel “Looking for Richard” onun ilk yönetmenlik denemesi olmuştu. Aktör filmde hem Richard’ı, hem kendini oynuyordu, Buckingham rolünde ise Kevin Spacey’yi izlemiştik. Spacey ve Pacino, yönetmen David Mamet’in 1992 yapımı “Glengarry Glen Ross”da da birlikte oynamışlardı.

    1940, New York doğumlu Alfredo James Pacino, oyunculuğa sahnede adım atmıştı zaten. 1962’de başladı, aşkla devam etti, tiyatro da onun yüzünü kara çıkarmadı. Önce bir Obie (“The Indian Wants the Bronx”), sonra da iki Tony ödülü aldı (“Does the Tiger Wear a Necktie?” ile “The Basic Training of Pavlo Hummel”). Sinemadaki ilk karakterleri, sahnedeki gerçekçi performanslarının kahramanlarını hatırlatıyordu.

    Pacino, öfkeye ve şiddete yatkın egzantrik adamlardan kendine bir meslek hayatı örmüştür. Bu karakterler iticidir itici olmasına ama, genelde ahlâkçı bir nüveleri vardır. Gene de sonuçta, Michael Corleone (Godfather dizisi), Tony Montana (Scarface) ve Carlito Brigante’yi (Carlito’s Way) oynayan kişiden söz ediyoruz. Yıllardır kendisini hep siyahlar içinde görmemiz de cabası.

    Çok sayıda ödülü arasında Amerikan Film Enstitüsü’nün yaşam boyu başarı ödülü de bulunan Pacino, meslektaşı, hemşerisi ve neredeyse yaşıtı Robert De Niro’yla (o üç yaş daha küçük) birlikte, Metot okulunun en meşhur iki temsilcisinden biri. New York’taki Actors Studio’da daha çok Lee Strasberg ve Charles Laughton’dan ders almıştı. Yıllarla birlikte saçlarının ve kostümlerinin rengi siyahtan griye doğru bir değişim gösterdi ama, kavisli kaşları ve deli deli baktığında hayli korkutucu olan Pacino gözleri hiç değişmedi.

    Seyirci olarak Bronx’taki bir tiyatroda “Martı”yı izlediğinde 14 yaşındaydı. İçine kapanık bir çocuktu, çetin bir hayat sürüyordu. Kurtuluşu, Lee Strasberg’in Actors Studio’sunda buldu. Strasberg onu manevi oğluymuş gibi kanadının altına aldı. Pacino o zamanlar depresyon krizleriyle boğuşur, bu yüzden de kendini on sekizinci yüzyıl aktörü Edmund Kean’e yakın hissederdi. Alter egosu Kean gibi, Pacino da esmer ve karanlıktı, çok kısa boylu sayılıyordu. Sahne ona bir Obie, bir Tony getirmişti ama, “The Panic in Needle Park”taki (1971) müthiş canki tiplemesine rağmen, film yapımcıları ondan hoşlanmıyordu.

    Francis Ford Coppola ise o sıralar ilk “Baba / Godfather”ı çevirmeye hazırlanıyordu ve herkesin gözü Michael Corleone rolünde olduğu halde İtalyan Pacino’yu istiyordu (tesadüf işte, Al’in büyükannesiyle büyükbabasının doğumyeri de Sicilya’daki Corleone). Yapımcılar aktörden “O cüce Pacino” diye bahsediyordu. İstenmeyen adam olmuştu, her an kovulmaktan korkuyordu. Sonunda Michael Corleone ona ilk Oscar adaylığını getirdi (sekiz tane var, “Kadın Kokusu / Scent of a Woman”la aldı) ve şöhreti bulmasını sağladı.

    Metot oyuncuları bazen abartıya eğilimli oluyor ama Pacino kendini dizginlemeyi kabul ettiğinde de, doğrusu emsaline ulaşmak zor olur. Aktör, yeni bir karakteri sıfırdan yaratmayı da, kendi geçmişine dönüp duruma uygun bir mozaik çıkarmayı da bilir. Örneğin, uzun yıllar önce “Arturo Ui’nin Önlenemez Yükselişi” ile sahneye çıktığında, bir simyacı maharetiyle kendi karanlık karakterler galerisinden beslenmişti. Yeri geldiğinde pes perdeden oynamayı da bildiğini (örneğin, Christopher Nolan’ın “Insomnia”sındaki unutulmaz oyunu) bize hatırlatan kişi o değilmişcesine, Arturi Ui için abartılı performanslarından bir bileşim yapmayı tercih etmişti.

    Kasıtlı bir abartı, bilinçli bir tercih: Scarface’in uyuşturucu taciri Tony Montana’sından, “Baba”ların Michael Corleone’sinden, “The Devil’s Advocate”in John Milton’ından ve daha nicelerinden oluşan bir bileşim. Ama Ui’de hepsi bir yana, onu “Looking for Richard / Richard’ı Ararken”le yönetmen koltuğuna oturtacak kadar sevdiği oyuna, “III. Richard”a adını veren karakterin melaneti seziliyordu diyorlar. Brecht’in karakterini daha önce başarıyla hayata geçirmiş olan Christopher Plummer (1963) ve John Turturro’dan (1991) daha iyi eleştiriler aldığı da bir gerçek. Bu arada, yönetmenliği “Chinese Coffee” (2000) ve “Wilde Salome” (2011) ile de denediğini belirtelim.

    1980’li yıllara iyi başlamamıştı, sorunlu bir dönemdi diyelim. “Revolution” filmi de istediği gibi çıkmayınca, bir süre sinemaya sırt çevirdi. 1989’daki “Sea of Love”a kadar dört yıl film yapmadı. “Julius Caesar”la o dönemde sahneye çıktı. İnsanların onun tiyatroyu tercih etmesini, sinemada yıldızının sönmesiyle açıklamaları aktörü üzüyordu. Tiyatronun böyle bir ışık altında görülmesinden rahatsız oluyordu. Zaten sinemaya döndükten sonra eski günlerini aratmadı.

    Sekizinci Oscar adaylığı ve ilk altın heykelciğine de 1992’de kavuştu. Daha önce “The Godfather / Baba” (1973), “Serpico” (1973), “The Godfather: Part II / Baba II” (1973), “Dog Day Afternoon / Köpeklerin Günü” (1975), “…And Justice for All / Ve Herkes İçin Adalet” (1979), “Dick Tracy” (1990), “Glengarry Glen Ross” (1992) ile aday olmuştu. Gene 1992 yapımı “Scent of a Woman / Kadın Kokusu” ona nihayet Oscar ödülünü getirdi. Tony Kushner’in Pulitzer Ödüllü oyunundan uyarlanan HBO mini dizisi “Angels in America”daki avukat Roy Cohn rolüyle de üçüncü Altın Küre’sini aldı.

    Belki de geçmişte oynadığı karakterleri bunca iyi muhafaza etmesini, içine kapanmayı seven biri olmasına borçlu. Ona ulaşmanın, geride kalan yılların De Niro’suna ulaşmaktan bile daha kolay olduğu rivayet olunur. Zaten De Niro, Tribeca Festivali’ni düzenlemeye başladıktan sonra hayli açılmış, hatta Cannes’da Jüri Başkanlığı bile yapmıştı. Al Pacino’nun ise “halka açık” biri olduğu söylenemez. Buna karşılık, yeminli bekâr olduğu konusunda hiç şüphe yok. Yetmiş üç yaşındaki aktör, evlenmemeyi tercih etti. Ne var ki bu tercihi, üç çocuğu olmasını engellemedi: yirmi dört yaşındaki Julie Marie (annesi, oyunculuk hocası Jan Tarrant) ile on iki yaşındaki ikizleri Anton ve Olivia (anneleri, Pacino’nun uzun süre birlikte yaşadığı aktris Beverly D’Angelo). Aşklar listesinde ise, Marthe Keller, Diane Keaton, Tuesday Weld, Jill Clayburgh ve Avustralyalı sinemacı Lyndall Hobbs gibi isimler var.

    Sade bir hayat sürüyor. Manhattan’da bir apartman dairesine, New York eyaletinde bir eve, beş köpeğe, büyük bir kitap koleksiyonuna sahip. Operayı çok seviyor. Sinemada ise istediği kadar seçici davranabiliyor, iki-üç vahim hata işlemiş olsa da (ona kötü eleştiriler getirip dört yıl sinemadan uzak kalmasına neden olan “Revolution” gibi) genelde iyi seçimler yapıyor. Şöhret yüzünden biraz mahremiyet yitirmiş olsa da, iyisinin kötüsüne denk geldiği görüşünde. Biz ise sinemadaki varlığının devam etmesini istiyoruz. Ne olsa Pacino’yu sık sık İstanbul sahnelerinde görmek zor…

    (05 Mayıs 2013)

    Sevin Okyay

    Atilla Dorsay’ın Objektifinden Türkan Sultan’a Armağan Fotoğraf Sergisi

    Sinemamızın iki duayeni fotoğraf sergisinde biraraya geliyor. Emek Sineması’nın yıkımını, görevinden ayrılarak protesto eden ve Türkiye’de gündem oluşturan duayen sinema yazarı Atilla Dorsay, sinemamızın sultanı Türkan Şoray’ın fotoğraflarından oluşan Atilla Dorsay’ın Objektifinden Türkan Sultan’a Armağan başlıklı bir fotoğraf sergisi açıyor. Sinemaseverlerin TÜRVAK Sinema Müzesi Sergi Salonu’nda 11 Mayıs – 14 Haziran 2013 tarihleri arasında ziyaret edebileceği serginin açılışı, 11 Mayıs 2013 Cumartesi günü saat 14:00’te Türkan Şoray tarafından yapılacak.

  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Atilla Dorsay’ın Objektifinden Türkan Sultan’a Armağan Fotoğraf Sergisi yazısına devam et