TMMOB Mimarlar Odası Belgesel Sinema Kulübü, İşte Böyle Adlı Belgeseli Gösteriyor

TMMOB Mimarlar Odası Belgesel Sinema Kulübü’nün bu haftaki etkinliğinde 05 Nisan Cuma günü Osman Şişman ve Özlem Sarıyıldız’ın yönettiği İşte Böyle adlı belgesel gösterilecek. Film, Erzurum Bağbaşı’nı da vuran HES musibetini anlatıyor. Senelerdir süren hukuki ve fiili mücadele, müteahhit firmanın baskısıyla yöre halkının aleyhinde seyrediyor. Köylülere verilen akıl almaz cezalardan biri, 17 yaşındaki Leyla’nın tüm köyle konuşmaktan men edilmesi. İlk kez devlet şiddetine maruz kalan köylüler, susuzluğa ve suskunluğa mahkûm edilseler de gündelik hayatlarına devam ediyorlar.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    TMMOB Mimarlar Odası Belgesel Sinema Kulübü, İşte Böyle Adlı Belgeseli Gösteriyor yazısına devam et
  • 3. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından düzenlenen Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin üçüncüsü 13 – 19 Eylül 2013 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşiyor. Geçen yıl “Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık” olan festivalin bu yılki teması, toplumumuzda ve dünyada en önemli sorunlardan biri olması nedeniyle, “Suça Sürüklenen Çocuklar” olarak belirlendi. Festival kapsamında Uluslararası Altın Terazi Kısa Film Yarışması düzenleniyor. 01 Ocak 2012 tarihinden sonra çekilmiş kısa filmlerin en geç 15 Temmuz 2013 tarihine kadar festival merkezine ulaştırılması gerekiyor.

    32. İstanbul Film Festivali İlk Haftasında Yıldız Konukları Ağırlamaya Devam Ediyor

    Programında yer alan 200’ün üzerinde filmin yanı sıra iki hafta boyunca söyleşiler ve sinema dersleriyle zenginleşen 32. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Açılış konuğu olarak İstanbul’a gelen Patricia Arquette ve Bille August’un ardından, festival sinema dünyasından yıldız isimleri ağırlamaya devam ediyor. Festivalin ilk haftasında, aralarında Costa Gavras, Mike Figgis, Stephen Dorff, Mustafa Nadarevic, Pip Chodorov ve Marco Bechis gibi ünlü yönetmen ve oyuncuların da olduğu festival konukları izleyicilerle buluşup sohbet edecekler.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    32. İstanbul Film Festivali İlk Haftasında Yıldız Konukları Ağırlamaya Devam Ediyor yazısına devam et
  • Erdem Tepegöz: Bugün Dolmabahçe’nin Yıkılması Nasıl ki Söz Konusu Olamazsa Emek Sineması’nın Yıkılması da O Derece Önem Taşımalıydı

    İlk filmi ile Altın Portakal aldı. Yurt içinde ve yurt dışında birçok festivalden ödüllerle ayrıldı. Şu sıralar Zerre’nin gişe heyecanı sarmış durumda O’nu. Çünkü film 12 Nisan Cuma günü vizyona giriyor. Ama sadece buna odaklı yaşamıyor, yeni projesi üzerine kafa yoruyor, sokak sokak gezip fotoğraf çekiyor, röportajdan röportaja koşuyor, bu yoğunlukta yemek bile yemeyi unuturken kimseyi de kırmıyor. Mesaj atıyorum, “Uygunsanız röportaj yapalım’’ diye. 10 dakika sonra cevap geliyor: “Yarın filmin Ankara galası var, bugün öğleden sonra olur.’’ Afallıyorum bir an. Nasıl yani, bu kadar çabuk mu? Hani sıfır ego diye bir şey varsa O da yönetmen Erdem Tepegöz’de var işte… “Benim Altın Portakalım var, bana zor ulaşırsınız.’’ diyenlerden değil O. Neyse uzatmayacağım. Cihangir’de buluşuyoruz, kahve içiyoruz, sohbet ediyoruz ve sizleri de bu keyifli röportajı okumaya davet ediyoruz.

    Zerre’nin hikâyesi Tarlabaşı’nın arka sokaklarında doğmuş…

    Birkaç yıl önce başka bir proje üzerine yoğunlaşma kararı almıştık. Proje için mekân arayışı içindeydik. Tarlabaşı’nda gezdiğimiz bir evin alt katında Zeynep’e benzer bir kadın yaşıyordu. İlk önce film yapmak gibi bir düşüncem yoktu ama biraz üzerine yoğunlaşınca bütün projelerim rafa kalktı ve Zerre yolcuğum başladı.

    Peki kadın ve ailesinin hikâyesi nasıl çıktı ortaya?

    O daireyi bize gösteren bir emlâkçı vardı yanımızda. Evin anahtarını almak için alt katta yaşayan bu ailenin kapısını çaldık. Kapı yarım açılmıştı, işte o 10 dakika açık duran yarım kapıdan gördüğüm görüntü beni bu filme doğru itti.

    Hiç konuşmadınız yani onlarla? Sadece 10 dakikadan nasıl bu kadar “gerçek” bir iş çıktı ortaya?

    Tabi ki filmdeki Zeynep’le gerçek Zeynep arasında çok büyük fark var. Ama temeller aynı. Zeynep’te öyle bir mahallede ve evde mücadele içinde yaşıyor. Beslendiği nokta aynı ama üzerine kurmaca bir dünya kuruldu.

    Peki sizin nasıl bir dünyanız var? Zeynep ve Zeynep gibi nicelerinin hikâyesini bu kadar iyi algılamak, sadece onunla kalmayıp sade ve bir o kadar da etkili bir dille beyazperdeye aktarmak kolay değil.

    Ben yerel olmayı seviyorum. Anadolu’nun öykülerini de anlatmak istiyorum. Sürekli seyahat halindeyim zaten. Birkaç hafta önce Suriye ve Van’da çekimler yaptık. Onlarca insanla sohbet ettim. Elimde fotoğraf makinem günlerce İstanbul’un dehlizlerinde dolaştığımı bilirim. Ne aradığımı ben de bilmiyorum ama bir şeyler arıyorum. Ve gördüğüm her görüntü, konuştuğum her insan belleğime bir şekilde yerleşiyor. Sonra da bazıları hikâyelerimin kahramanı oluveriyor işte.

    Peki Jale Arıkan nasıl Zeynep oldu?

    Zeynep karakterinin kim olacağı benim kafamı kurcalayan bir konuydu. Çünkü Zeynep’in hikâyesiydi bu. Sürekli onun yüzünü göreceğimiz bir iş olacaktı. Jale Hanımı bir arkadaşımızın önerisi ile bulmuş olduk. Ve onu gördüğümde “Zeynep’i buldum.” dedim. Jale Hanım kafamdaki Zeynep karakterine o kadar yakındı ki, başka kimseyi düşünmedik bile. Bir de ben filmin kendi oyuncularını oluşturduğunu düşünenlerdenim.

    Ama bana göre filmin bir diğer kahramanı da Remzi’dir. O filmin rengiydi bence…

    Remzi tiyatro yapıyor. İlk sinema filmi olduğu için heyecanlıydı. Ama birbirimize çok inandık ve sonuç da iyi oldu. Zaten sinema gönülden yapılacak bir iş. Her ne kadar ticari kaygılar yaşansa da hiç kimse bu işi yaparken bir çıkar beklentisi içinde olmuyor, sadece sanatını ortaya koymaya çalışıyor.

    Çatalla kapı tamiri çok zekice bir icattı. Ve tüm o karanlık içinde bizi gülümseten bir an…

    Zaten Remzi filmdeki umut ışığıydı. O dünyanın içinde ne kadar zorluklarla mücadele etseler de, çatalla bir kapı kilidi yapıp hayata devam edebilmek de çok önemli. Ne kadar karanlık, korkunç, umutsuz gözükseler bile bir şekilde ayakta kalmayı başarıyorlar.

    Zerre için, “Fransız filmlerine benziyor.” denildi? Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

    Benim hoşuma giden bir şey bu aslında. Çünkü Fransız sinemasından ciddi şekilde besleniyorum. Ama özellikle o sinemadan bir akım alıp da onun üzerine inşa etmedim bu filmi. Bunu yapmış olsaydım da bana yanlış gelmezdi. Benzer metaforlar var tabii ki ama tamamen aynı diyemeyiz.

    Bence Jale’ye bile bakınca tam bir Fransız Kadını görüyoruz. Çok karakteristik bir yüze sahip…

    Aslında hiç bu açıdan bakmadım ama doğru. O hava var onda.

    Gelelim sizin film için Malatya Film Festivali’nde koltuk kavgası yapan izleyicilere…

    Biz kavga anında içeri girmiştik. Salondaki o insanların yer bulamayışı, oturmak istemeleri ve ayakta izlemeye bile razı olmaları aslında sevindirici bir durum. Çünkü tüm üreticiler, izleyiciler için film üretiyor. Bir film bir insanın hayatında çok şeyi değiştirebilir ben buna yürekten inanıyorum. Zerre girdiği her festivalde salonu dolu olan filmlerden ama gişede nasıl olacak bunu da merak etmiyor değilim.

    Gişeden umutlu musunuz peki?

    Sebepsiz bir umut var. Neden bilmiyorum ama böyle işte. 16 kopya ile çıkıyoruz zaten. Ne olacağını tahmin ediyoruz az çok. Büyük rakamlar yapamayacağız bu belli. Ama nedense bir umut var. Zaten Zerre’yi yaratmış bir ekip olarak umutsuz olamayız biz.

    Peki gişe filmleri? Aynı sinemada aynı anda 2 hatta 3 salonda gösterilen filmler de gördük, görüyoruz.

    Etkili film olması benim için çok daha önemli. “Geleceğe Dönüş” de bir gişe filmi baktığınızda ama birçoklarını sinemaya aşık etmiş bir film. Ya da “Vizontele” de bir gişe filmi ama etkili, aynı şekilde “Kelebeğin Rüyası” da…

    Sinema sinema dedik. Emek Sineması’nı da konuşmadan bitirmeyelim bu sohbeti. Bir kaç gün önce yaşanılmaması gereken çok çirkin şeyler yaşandı. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

    Bunu yapanlar Emek Sineması’nın eski bir fotoğrafına baktılar mı hiç? Orası müze gibiydi. Bir müze nasıl yıkılabilir ki? Bugün Dolmabahçe’nin yıkılması nasıl ki söz konusu olamazsa Emek Sineması’nın yıkılması da o derece önem taşımalıydı. Beyoğlu’nda sinema kalmadı neredeyse. Beyoğlu Sineması zar zor geçiniyor. Bir sinemacı olarak gerçekten çok üzülüyorum. Türkiye’de sinema salonları neredeyse yok denecek kadar az. Pasaj sinemaları ve alışveriş merkezlerinin sinemaları var. Kapısı sokağa açılan bir sinema neresi var? Ben bilmiyorum. Ama Emek böyleydi. Kapısı sokağa açılırdı. Beyoğlu’na açılırdı. Bu cümleler bile ne kadar heyecan verici ama bunun yıkılması, yok edilmesi inanılır gibi değil. Oranın öyle bir ambiansı vardı ki sıradan bir çizgi film bile izleseniz başka bir dünyada gibi olurdunuz. Orası ne olacak şimdi, belki de markalaşmış bir tatlıcı olacak. Ya da başka bir şey. Çok üzücü, gerçekten çok üzücü.

    Teşekkürler!

    (09 Nisan 2013)

    Yeliz Bozkurt
    twitter.com/yelizbzkrt

    12. Boston Türk Film Festivali’nde Yer Alan Türk Filmleri Amerikalı Seyircilerin Büyük Beğenisini Kazanıyor

    Boston Türk Film Festivali yöneticileri Amerikalı seyircilerin gösterimlerde filmleri coşkuyla alkışladıklarını, festivalin film seçkisiyle de seyircilerden ve Amerikan medyasından büyük övgü aldıklarını, gördükleri ilgiden ve seyirci sayısındaki artıştan memnuniyet duyduklarını ifade ettiler. Festival kapsamında yapılan Boston Belgesel ve Kısa Film Yarışması’nda Jüri Ödülü alan filmlerin yönetmenlerine plaketleri filmlerinin gösterimlerinden sonra düzenlenen bir törenle verildi. Ayrıca, yönetmenler seyirci ile filmleri üzerine söyleşilerde bulundu. Yarışmada En İyi Kısa Film Ödülü, Serhat Karaaslan’ın Musa ve L. Rezan Yeşilbaş’ın Sessiz (Be Deng) adlı kısa filmleri arasında paylaştırıldı.

    12. Boston Türk Film Festivali’nde Yer Alan Türk Filmleri Amerikalı Seyircilerin Büyük Beğenisini Kazanıyor yazısına devam et