Geçmişe, Şimdiye ve Geleceğe

Bulut Atlası (Cloud Atlas)
Yönetmenler: Wachowski Kardeşler-Tom Tykwer
Roman: David Mitchell
Senaryo: Wachowski Kardeşler-Tom Tykwer
Müzik: Reinhold Heil-Johnny Klimek-Tom Tykwer
Görüntü: Frank Griebe-John Toll
Oyuncular: Tom Hanks (Dr. Goose/Isaac/Zachry/Otel Müdürü/Cavendish), Halle Berry (Luisa/Meronym/Jocasta/Kabile Üyesi/Parti Konuğu/Ovid), Jim Broadbent (Vyvyan Ayrs/Timothy Cavendish/Kaptan Molyneux/Koreli Müzisyen/Öngörülü 2), Hugo Weaving (Bill/Noakes/Yaşlı Georgie/Haskell/Tadeusz Kesselring/Mephi), Jim Sturgess (Adam Ewing/Hae-Joo/ Otel Konuğu/Megan’ın Babası/İskoçyalı), Doona Bae (Sonmi-451/Sonmi-351/Tilda/Megan’ın Annesi/Meksikalı Kadın/Fahişe Sonmi), Ben Whishaw (Robert/Gemici/Kayıtçı Clerk/Georgette/Köylü), James D’Arcy (Genç Rufus/Yaşlı Rufus/Hastabakıcı James/Arşivci), Xun Zhou (Yoona-939/Rose/Otel Müdürü), Keith David (Joe/Kupaka/Ankor Apis/Öngörülü), David Gyasi (Autua/Lester), Susan Sarandon (Yaşlı Ursula/Bayan Horrox/Yusuf Süleyman, Başrahibe), Hugh Grant (Giles Horrox/Lloyd/Denholme Cavendish/Gözetmen Rhee/Koona Şefi)
Yapım: Focus (2012)

Wachowski kardeşlerle Tom Tykwer, içinde bilimkurgu da olan “Bulut Atlası” filmini ortak çektiler. İç içe geçmiş hikâyeler, zamanların arasında kaotik dolaşmalar. Bu filmde insan, sevgi ve umut var.

Film, önsözle açılıyor. Bu anda yaşlı Zachry, yıldızların arasındaki mavi gök cismine baktıktan sonra sone okur gibi bir hikâye anlatmaya başlıyor. Film, geçmiş, şimdi ve geleceğin arasında dolaşarak gerçek anlamda kaos ve yabancılaşma yaşatıyor. Wachowski kardeşlerin yönettiği İlk bölüm 1849 yılında Güney Pasifik’te açılıyor. Gezgin avukat Adam Ewing, bir gemide seyahat ediyor. The Pasific Journal’da yazılar yazıyor. Adam, tarlalarda çalışan siyah köleleri görür. Sonradan adı Autua olan bir siyah kölenin kırbaçladığını gördüğünde bayılıyor. Gemide doktor Goose, ona içinde kurtçuklar var diye yanlış tedavi yapıyor. Doktorun aklını alansa Adam’ın sandığı. Girişken Autua, kaptanı, sonra da Adam’ı etkiliyor. Adam’la da iyi dost oluyorlar. Autau, Chatham Adaları’nda yaşayan Moriori halkından. Bu adalar, Yeni Zelanda taraflarında. Bu dostluk onun hayatını kurtarıyor. Eve dönen Adam, köleliğe başkaldırıyor ve eşiyle beraber yollara düşüyor. Bu bölümde Steven Spielberg’ün 1997 yapımı “Amistad” filmine saygıyı hissettik.

İkinci bölüm 1931’de İskoçya’da açılıyor. Bu bölümde babası tarafından evlâtlıktan reddedilmiş ama büyük müzisyen olma hayalleri olan genç İngiliz Robert Frobisher’in hikâyesi var. Genç Rufus Sixsmith’le de eşcinsel aşk yaşıyor Robert. O, önünü açacak olan insanın ünlü ve yaşlı besteci Vyvyan Ayrs’la çalışabilmek için Belçika’ya kaçıyor. Robert, Ayrs beste yaparken kendisini de ona gösterebileceğine inanıyor. Robert, yaşlı bestecinin notalarını kaydederken, kendi müziğini de piyano başında bestelemeye başlıyor. Besteler sanki iç içe geçiyor. Genç, yaşlı bestecinin genç karısı Jocasta’yla da ilişkiye giriyor bir zaman sonra. Çatışmalar başlıyor. Genç kendi bestesini çaldığında yaşlı besteci bu müziğin kendi zihninde çaldığını söylüyor. Genç onu terk etmek istiyor. Yaşlı besteci karşı koyunca tabancayla yaşlı besteciyi vuruyor. Genç kaçıp bir döküntü otel odasına yerleşiyor, korku ve vicdan azabıyla kendi trajedisine yol alıyor. Tykwer’in yönettiği bu bölüm, 1930’ların ruhunu da yansıtıyor. Hem dönem olarak hem de estetik anlamında. Otel mekânı görsel anlamda çarpıcı, özellikle de genç besteci Robert’ın döküntü odası.

Petrolcülere karşı savaş…

Üçüncü bölümde San Fransiskolu kadın gazeteci Luisa Rey asansörde (1930’lardaki gencin yaşlılığı) asansör katta kalınca yaşlı bir adamla tanışıyor. Aralarında sıcak konuşmalar geçiyor. Luisa babası gibi araştırmacı ve gözü pek bir gazeteci olmak istiyor. 1930’larda müzisyen Robert Frobisher’le eşcinsel aşk yaşamış ve şimdi yaşlı mühendis Rufus Sixsmith, Luisa’ya bu fırsatı sunuyor. Petrol işinde tehlikeli gelişmeler oluyor. Yaşlı adam O’na bir dosya verince ölümle de yüz yüze geliyor Luisa. Çünkü peşinde şirketin kiralık katili Bill Smoke var. Araştırmaya girişen Luisa, şirkette kendisine yardımcı olan iki insanla karşılaşıyor. Biri Seaboard’un güvenlik şefi siyahi Joe Napier, diğeriyse aynı şirkette mühendis olan Isaac Sachs. Bu mühendisin sonu da trajik oluyor elbette. Enerji şirketinin başkanı da Lloyd Hooks. Tykwer’in yönettiği bu bölümde de atmosfer çok çarpıcı. San Fransisko sokaklarındaki gerilim nefes kesiyor. Yönetmen bu bölümü kara film tadında yansıtmış. Gerilimin yaşandığı San Fransisko’nun ıslak sokakları, kaçıp kovalamacalar 1970’lerin sinemasının ruhunu yeniden yaşatıyor sanki.

Şimdiki zaman, yani 2012 yılı… Dördüncü bölümde Dermont “Duster” Hoggins, “Knucke Sandwich” (Sadviç Boğumu) otobiyografik kitabının kokteylinde, kitabını yerden yere vurmuş kitap eleştirmeni Felix Finch’i binanın tepesinden aşağı atıyor ve hapse giriyor. Yönetmenler neden kitap eleştirmenlerini öldürüyorlar? Kitap eleştirmenleri entelektüel ve yazdıklarının geleceğe kalma ihtimali var. Buradaki öldürme ölümsüzlüğe bir metafor. Bir gün yönetmenlerin sinema eleştirmenlerini de öldürmesini umalım. Şimdilik oraya varmak uzak ihtimal. Yayıncı Timoty Cavendish, yazarının hapse girmesiyle tam bir vurgun vurdum dediğinde Hoggins’in yakınları ortaya çıkıyor Hoggins’in hakkını istiyorlar. Tykwer’in yönettiği bu bölüm adı “Timothy Cavendish’in Kokunç Çilesi…” Timothy, yardım için kardeşine başvursa da hınzır kardeşi onu huzurevine gönderiyor. Timothy bu cehennem durumdan kurtulmak için plânlarını uyguluyor ama hemşire Noakes’i aşabilirse. Onun gibi bu hallerinden memnun olmayan yaşlı insanlar da var. Plâna onlar da dahil olunca eğlenceli bir kaçma macerası başlıyor.

Yeni Seul’de klonlar…

“Sonmi-451’in Bir Duası” adındaki bu beşinci bölümde Yeni Seul, 2144 yılından fütüristik yansıyor sinemaskop perdeye. “Fabricant” olarak nitelendirilen klonlanmış kızlar, lokantada garsonluk yapıyor. Tam anlamıyla robot hayatı yaşıyorlar. Kutu gibi yerlerde uyuyan klonlanmış kızlar, aynı vakitte kalkıyor ve çalışmaya başlıyorlar. Yiyecekleri de sadece sıvı sabun. Sonmi-451, bir gece birden uykusundan uyanıyor ve Gözetmenin bir kızla seviştiğini görüyor. Kız, Gözetmenin de sıvı sabunla beslendiğini söylüyor. Sonmi, yanındaki kızla “Timothy Cavendish’in Korkunç Çilesi” filmini televizyon ekranından seyrediyor. Bu film onda özgürlük ateşini yakıyor ve isyan ediyor. Tutuklanıyor. Saf kandan olan Hae-Joo, hayatını riske atarak onu kaçırıyor. Hae-Joo ona klonlanmanın nasıl yapıldığını da gösteriyor. Rahmi artık işe yaramayan kızlar sabun olup yeni klonların besinine dönüşüyorlar. Elbette iki genç yan yana olunca aşk da hemen geliyor. Hae-Joo, Sonmi’yi bir inanç için kaçırmış. Kendi gibi düşünenler de Sonmi’nin düşünceleriyle dünyayı değiştireceğine inanıyorlar. Sonmi, özgürlük yolunda ağzından, “Ana rahminden ölene kadar, insanlar yalnız yaşayamaz. Birilerine muhtaçlar” diyor. Wachowski kardeşlerin yönettiği bu bilimkurgu bölümü, “Matrix” filmlerinin tadında. Bilgisayarla yaratılmış atmosferin yanında çok insana dair olan şeylerin arandığı bir bölüm de ayrıca bu. Görselliği hemen etkiliyor. Öncelikle Yeni Seul’un yapay dünyası. Wachowskiler, bazı anlarda seyircilerin adrenalini de yükseltiyorlar. Özellikle yüksekten korkanlar için. Evet, Sonmi öyle güzel ki. Gelecekte Tanrı en güzel kızları Uzakdoğu’da mı dünyaya getirecek, diye düşünüyorsunuz. Sonmi, güzelliğiyle insanı titretiyor.

Wachowski Kardeşler’in yönettiği bu altıncı bölüm kıyamet sonrası distopik dünyayı yansıyor. 24. yüzyılda Ha-why (Havai) denilen bölgede bir avuç insan atalarımız gibi ilkel bir hayat sürüyorlar. Yaşlı Georgie, bir şeytan ve Zachry’nin aklını karıştırıyor. Yaşlı Georgie, sanki Mefisto’nun soyundan. Kabilesinden bir babayla oğulu, şeytanın kışkırtması, belki de yaşama güdüsüyle yamyam kızılderililerin elinden kurtaramıyor. Yaşanacak yeni bir yer arayan Meronym, uzay gemisiyle buraya gelmiş. Zachry bir keçi çobanı. O ve kabilesi, 22. yüzyıldaki klon Sonmi-451’e inanıyor. Katliamlardan sonra Zachry, hayatta kalan küçük kız yeğeniyle Meronym’le gitmeye karar veriyor. Üstelik ona da aşık. Son sözse, filmin girişi. Yaşlı Zachry, karanlık gökyüzünde yıldızların arasındaki mavi şeye bakarak hikâyesinin sonuna geliyor.

Yönetmenler büyük…

Bölümlerini az çok topluca yazdığımız bu filmin kurgusu kaotik ve insanı yabancılaştırıyor. Hikâyeler de birbirlerini tamamlıyor. Belki de insan hikâyeleri tam değişmiyor. İnsanlar her şeyi birbirlerine aktarıyorlar, kültürler ve uygarlıklar oluşuyor. Gerçekten bu filmin yönetmenleri önemli ve büyükler. Akademi, 2012 yapımı “Cloud Atlas-Bulut Atlası” filmini biraz çözümleyebilirse birçok dalda Oscar bu filmi bekliyor. “Bulut Atlası”, İngiliz yazar David Mitchell’ın romanından çekildi. Bu roman/filmde zamanlar arası yolculuklar var. 1969 doğumlu yazarın “Hayalet Yazılar” 2009’da, “9. Rüya” ve “Bulut Atlası” romanları da 2011’de Doğan Kitap’tan çıkmıştı. Wachowski kardeşler, “Matrix” üçlemesi bilimkurgularıyla sinema tarihine geçtiler. Abi Larry Wachowski, birkaç yıl önce ameliyatla kadın oldu ve kendine de Lana adını verdi. Alman Tom Tykwer, aksiyon ve gerilim anlamında sıkı filmler yaptı. 1998’deki “Lola Rennt-Koş Lola Koş” ona sinemada çok şey kattı. 2006’da Patrick Süskind’in romanından uyarladığı “Perfume: The Story of a Murderer-Koku: Bir Katilin Hikâyesi” ve finali İstanbul’da olan 2009 yapımı “The International-Uluslararası” filmleri muhteşemdi. Yönetmenler, “Bulut Atlası” filmini yaparken Stanley Kubrick’in 1968’de Arthur C. Clarke’tan uyarladığı “2001: A Space Odyssey-Uzay Yolu Macerası” bilimkurgusu ilham vermiş. Bu filminin müzikleri de iyi. Sanatseverlerin görmesi gereken bir film bu.

(25 Ekim 2012)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir