Akbank Sanat, Ünlü Yönetmen Gary Hustwit’i Ağırlıyor

Akbank Sanat, 05 Kasım 2012, Pazartesi günü İstanbul Tasarım Bienali kapsamında Akbank Sanat ve İKSV işbirliği ile düzenlenen Sinema ve Tasarım: Yaratıcı Bir İlişki başlıklı film gösterimi ve söyleşiye ev sahipliği yapacak. İstanbul Tasarım Bienali, tasarım fikrine odaklanan belgeseller ve video işlerinden oluşan bir programla seyircisine bir de kameranın gözünden bakma ve ünlü isimlere ulaşma imkânı sunuyor. Programın açılışı yönetmen Gary Hustwit’in katıldığı bir söyleşiyle yapılıyor. Yönetmen, sinema ve tasarım ilişkisinden hareketle yaratım sürecini beyazperde perspektifinden değerlendirecek.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Akbank Sanat, Ünlü Yönetmen Gary Hustwit’i Ağırlıyor yazısına devam et
  • Pera Müzesi, Kasım’da Meksika, Ölülerin Günü ve Afrika Işığı Programlarını Sunuyor

    Pera Film, Meksika Büyükelçiliği ve Instituto Cervantes işbirliğiyle Meksika’daki geleneksel Ölülerin Günü kutlamalarını ve ritüellerini inceleyen bir film seçkisiyle 01 – 18 Kasım 2012 tarihleri arasında Meksika, Ölülerin Günü programını sunuyor. Programda, 1960 yılından ve Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü kategorisine aday gösterilen ilk Meksika filmi Macario ve daha geç yıllara ait özellikle ölüm temasına ve ölüm ile ilişkili çeşitli ritüellere değinen filmler yer alıyor. Pera Film’in, Institut Français ve International Organization for Migration Türkiye işbirliğiyle 10 – 30 Kasım tarihleri arasında sunduğu Afrika Işığı başlıklı programında ise Nijer, Senegal, Togo, Güney Afrika, Fransa ve Türkiye’den bir belgesel seçkisi sunuyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer basın bültenleri ve yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Pera Müzesi, Kasım’da Meksika, Ölülerin Günü ve Afrika Işığı Programlarını Sunuyor yazısına devam et
  • Uluslararası Amed Film Festivali’nde Alternatif Sinema Paneli

    Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği tarafından 29 Ekim – 04 Kasım 2012 tarihleri arasında Diyarbakır’da düzenlenen Uluslararası Amed Film Festivali kapsamındaki etkinlikler devam ediyor. 02 Kasım 2012 Cuma günü saat 17:00 – 19:00 arasında yapılacak panelde Alternatif Sinema konusu ele alınacak. Moderatörlüğünü İMC TV’den akademisyen Dr. Suncem Koçer’in yapacağı Alternatif Sinema paneline konuşmacı olarak felsefeci sinema yazarı Metin Gönen, yönetmen Sedat Yılmaz, yönetmen Elif Ergezen, yönetmen İlhan Bakır ve yönetmen Sırrı Süreyya Önder katılıyor.

  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Uluslararası Amed Film Festivali’nde Alternatif Sinema Paneli yazısına devam et
  • Kod Adı: Venüs

    Tamer Garip’in yönettiği ve Jolie Myatt, Jonny Lee Kemp, Cengiz Bozkurt ile Serhat Harman’ın oynadığı Kod Adı: Venüs (Code Name: Venus), 21 Aralık 2012’de Özen Film dağıtımıyla vizyona çıkarıldı.
    Kıbrıs Adası’nın 1955 – 1974 dönemini anlatan, aşk, aksiyon ve macera türü filmde Yasemin adlı bir ajanın Kıbrıs’ta Barnabas İncil’ini araması konu alınıyor. Yasemin, kitabı ararken kendini aşk çemberinin içinde buluyor. Ajana aşık olan 3 ayrı millete mensup genci ve mücadelelerini irdeleyen filmin ön plânında bu mücadelelere, arka plânında da Kıbrıs’ın gizli tarihine yer veriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Kod Adı: Venüs yazısına devam et

    Eli Kanlı Kutsal Aile

    William Friedkin hayli ilerlemiş yaşına rağmen ikinci baharını yaşıyor. Son filmi ‘Katil Joe (Killer Joe)’ şimdiden kültleşmeye aday kışkırtıcı bir sinema örneği.

    1935 doğumlu yönetmen, 70’li yılların hemen başında yaptığı iki filmle Hollywood’un gözdesi olmuş, beş Oscar’lı ‘Kanunun Kuvveti / The French Connection’ın ardından çektiği William Peter Blatty uyarlaması ‘Şeytan / The Exorcist’ korku türüne taze bir soluk getirmişti. Tek odanın içinde yarattığı dehşet duygusuyla belleklere kazınmış olan ‘Şeytan’ bugünlerde 40. yılını kutlamaya hazırlanıyor, romanı Feniks Kitap tarafından yeniden basılmış bile.

    İki büyük ticari başarısına rağmen Friedkin’in Hollywood’la sıcak ilişkisi fazla uzun sürmez. Bir dönem Fransızların ikon oyuncusu Jeanne Moreau ile de evli kalmış olan sanatçı, bağımsız kişiliği nedeniyle 80’li 90’lı yıllarda pek de iz bırakmayan az sayıda filme imza atar.

    Friedkin’in sinemaya parlak dönüşü ise 2006’da oyun yazarı Tracy Letts ile işbirliği sonucu gerçekleşir. ‘Böcek / The Bug’ yazarın doğup büyüdüğü Oklahoma’da izbe bir motel odasında geçen, terör olayları ve Irak bozgunu ile sarsılmış bir toplumun korkuları üzerinden gelişen tedirgin edici bir paranoya öyküsüdür.

    İkiliyi yeniden biraraya getiren ‘Katil Joe’ yine bir oyun uyarlaması. Letts’in 90’lı yıllarda sahnelendiğinde yankılar uyandırmış aynı adlı oyunu, ABD’nin güneyinde -Dallas,Texas- Allah’ın unutmuş olduğu tekinsiz bir kasabada, treyler’de yaşayan eğitimsiz ‘redneck’ ailenin karanlık ve şiddet yüklü hikâyesini anlatıyor. Tennessee Williams, William Faulkner, Jim Thompson gibi yazarların romanlarından büyük ilham almış Letts’in metninin sinema uyarlaması, eski usül anlatımı ile 40’lı yıllardan başlayarak yetkin örneklerini vermiş klasik ‘Kara Film (Film Noir)’ örneklerine bir saygı duruşu. Ancak ahlâk ve vicdandan nasibini almamış, insanoğlunun koyu kötücüllüğünü umutsuzca taşıyan karakterlerinin hiçbiriyle özdeşleşme olanağı yok. Büyük stüdyolar defterini çoktan kapatmış bizim ihtiyar delikanlının da taviz vermeye hiç niyeti yok. Friedkin’in -yüzevurumcu tiyatro diye çevirebileceğimiz ve in your face (yüzünüze karşı) deyiminin tahrif edilmiş haliyle anılan- ‘in-yer-face’ akımıyla flört eden metni sinemaya uyarlarken otosansür uygulamaktan kaçındığını, dolayısıyla filmin ABD’de pornonun kıyısındaki yapımlara uygun görülen NC-17 (17 yaşından küçükler izleyemez) sınıflandırmasına tabi tutulduğunu bilgi olarak ekleyelim.

    ‘Katil Joe’ yerleşik kutsal aile değerlerini hınzır mizahıyla yerle bir eden farklı ve cüretkâr bir sinema deneyimi. Şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi unsurlara ilâveten şok edici ‘kızarmış tavuk budu’ sekansıyla sinema tarihine geçecek gibi. Oyun versiyonunun ise -daha önce ‘Böcek’i de repertuarlarına almış- ‘in-yer-face’in ülkemizdeki temsilcisi Tiyatro DOT’un sahnesine çok yakışacağını düşünüyorum.

    (07 Kasım 2012)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    Asia Argento, 2. Kez İstanbul’a Geliyor

    Seksi yıldız Asia Argento, 2. kez İstanbul’a geliyor ve Ghetto’da hayranlarıyla buluşmaya hazırlanıyor. Nirvana’dan teknoya, diskodan punk’a değişik tarzları birleştirdiği seti eşliğinde hayranlarıyla buluşmayı plânlayan güzel oyuncu, rahat ve çarpıcı kişiliğiyle de dikkatleri çekeceğe benziyor. Ünlü İtalyan yönetmen Dario Argento’nun asi kızı, oyuncu, yönetmen ve Marie Antoinette, Transylvania, Metres (An Old Mistress) gibi filmlerin dikkat çeken oyuncusu, en son Dario Argento imzalı Dracula 3D adlı filmde de rol almıştı. (Haber: Gizem Ertürk.)

  • Basın Bülteni
  • Facebook: 1 / 2
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Asia Argento, 2. Kez İstanbul’a Geliyor yazısına devam et
  • Araf

    Önceden söyleyeyim (yazayım) Yeşim Ustaoğlu’nun Araf filmini beğendim (ve sevdim). İkinci söyleyeceğim, Araf, yıllarca birbirine benzerleri çekilen Yeşilçam filmlerinden biri… AMA o filmlere benzemiyor, o filmlerde olan birçok şey, Araf’ta yok; o filmlerde olmayan şeyler ise Araf’ta var. Yeşilçam filmlerinde ünlü aktrist-lerin oynadığı esas kızı, Araf’ta -artık sinemamızda ne ünlü aktör, ne de aktrist var- Neslihan Atagül (Zehra) oynuyor. Arabaların geçtiği / mola verdiği bir yol üstü lokantada / restaurant – café’de çalışıyor: Yemek servisi yapıyor, bulaşık da yıkıyor. Şakalaştığı anası, alınan televizyon için para yardımı yaptığı babası, dertleştiği iş arkadaşı (bir dul kadın), şakalaştığı (bazen de takıldığı) iş arkadaşı (erkek / Olgun) var. Bir de kamyonu ile gelip geçerken, uzaktan Zehra’yı gözleyen, sonradan Zehra’nın dikkatini çeken Mahur var, kamyon şoförü.

    Yeşilçam filmlerinde, lokal bir yerdeki kız-lara iki tür erkek takılır. Biri kızın da ilgisine cevap verdiği, filmin erkek (olumlu) kahramanı, diğeri ise kıza göz koyan filmin diğer erkek (olumsuz) karakteridir (?). Kız (kahramanımız) olumlu erkek ile ilişki kurarsa, dramatik olaylar sonunda ayrılırlar. Kız, erkek kahramandan habersiz doğum yapar, “mutlu son ” ile bitebilir. Kız (kahramanımız) olumsuz erkeğin tecavüzüne uğrarsa, olumlu erkeği terk eder, (belki) tek başına doğum yapar, olayları kimseye izah edemez… Film dramatik bir sonla biter?!

    Araf için baştan bir son kestirmek mümkün (mü?) ama olayların gelişmesi, pek Yeşilçam standartlarına uymuyor. Zehra, hâlâ çocukluklar yapan, aile içinde ana-babasının gerginliğe seyirci (etkilenmiyor değil, ama etkiler kalıcı değil) Olgun’a, Mahur ile ilişkisinin sonucunu söylüyor. Olgun’un tepkisi, Zehra’dan kaynaklansa da dışarıdaki şeylere yönelik. Zehra hamileliğini gizlediği kadar gizliyor ve gizliliği hastane tuvaletinde sona eriyor, filmlerimiz de görmediğimiz şekilde…

    Mahur’un, Zehra ile işi bitmiş midir, yoksa Zehra’nın hayatına bir bıçak gibi girip – çıkmış ve gitmiş midir? Her şey biter ama yollar bitmez, gelişleri olduğu gibi gidişleri de vardır ve tüm yollar -çıkmaz sokaklar hariç- birbirine bağlıdır. [“hayata bıçak gibi girip-çıkmak”, Remzi Jöntürk’ün ilk filmi Zımba Gibi Delikanlı (ilk adı Mağrur ve Sefil) filminden unutamadığım bir replik] Yollar birbirine bağlıdır dedim ya… Mahur’un yolu buralara yeniden düşer mi? Düşse bile artık hiç bir şey eskisi gibi değildir, ne Zehra, ne de Olgun.

    Ustaoğlu, eskilerden çıkardığı bu yeniye, oyuncuların, özellikle Zehra’nın (Neslihan Atagül) uzun uzun -sözsüz (omuz çekim)- plânlarını yerleştirmiş, olayların gerilim noktalarına, uzun ve sözsüz. Hani kitaplarda bir cümlenin sonuna eklenen, o kahramanın, aklından / bilincinden geçen düşüncelerin (hiç biri söylenmeyen şeylerin) yazılması gibi… Ustaoğlu bunu sinemada görsel olarak yapıyor. Kitapta yazarın yazdığını hepimiz -aynı şeyler olarak- okuruz ama sinemada Ustaoğlu’nun gösterdiğini çekerken düşündüklerini anlamamız imkânsız. Her seyircinin, -filmin o noktasına gelinceye kadar biriktirdikleri ile farklı farklı- algılaması, ayrı tatlar alması, filmin, sinemanın diğer sanatlarla -özellikle edebiyatla- ayrıştığı noktalar. Ustaoğlu Zehra ile Mahur ve Olgun ilişkileri yanında diğer kahramanlarla / yaşayan kahramanlarla ilişkilerini de filmine yerleştirmiş.

    Bir filmi değerlendirirken, yönetmenin tavrını öne çıkarmak, olması gereken bir nokta olarak ele alınmalıdır görüşündeyim. Ustaoğlu yaptığı filmlerde yönetmenliğe -senaryoyu görüntülemeye değil- ağırlık veriyor, izlediğim kadarı ile; bu tavır en azından izlenmeyi hak ettirir. Ama filmler farklı şekillerde de yorumlanabilir. Bir filmin oyuncularının değerlendirilmesi elbette gereklidir ama bunu ağırlık noktası olarak almak, filmlere yapılan haksızlıktır. Bir filmde, bir oyuncunun oyununu çok farklı şekillerde değerlendirmek, oyuncuya karşı bir tavırdan daha çok, değerlendirmeyi yapan kurulun (kurulların) değerlendirilmesini gerektiren sonuçlar doğurabilir. (Böyle kurulların değerlendirme yaparken bazı kıstasları olabilir ama bunun baştan belli edilmesi, bu olmazsa değerlendirme ile birlikte açıklanması gerekir.)

    Araf’ı, tekrar edersek, bir eskinin yenilenmesi değil, sinemanın başlangıçtan beri -çoğunlukla- hep aynı / benzer konuları işlerken, farklı bakışlara, anlatımlara yer vermesi gerekliliğinin yeni bir sunumu olarak ele alınması şeklinde görmeliyiz. Böylece, özgünde olunabilir.

    (07 Kasım 2012)

    Orhan Ünser

    Tim Burton Tam Formunda

    Korku filmleriyle flört eden ‘Stop Motion Animasyon’ furyasına türün ustası Tim Burton’dan parlak bir katkı ‘Frankenweenie’. Hikâye ve karakterler yönetmenin 1984 yılında aynı adla çekmiş olduğu 25 dakikalık kısa filmine dayanıyor. Senaryoyu Burton’ın birçok filminde imzası bulunan John August kaleme almış ve filmin süresi 80 dakikaya kadar çıkmış.

    Yönetmenin ilk kısa filmlerinden biri olan orijinal yapım özyaşamsal unsurlar içerir ve Burton’ın kariyeri boyunca ele alacağı favori temalarını barındıran bir antoloji görünümündedir. Köpeği Sparky’den başka dostu olmayan yalnız ve içe dönük Victor, Burton’ın çocukluk yıllarından esinler taşır. 8 mm’lik kamerasıyla can dostunu başrolde oynattığı canavarlı ürkünç öyküler çeken Victor talihsiz bir kaza sonucu Sparky’yi kaybedince dünya başına yıkılır. Çare biyoloji dersindeki deneyle gelir. Elektrik akımıyla ölü kurbağa bacağının hareket etmesinden ilham alan Victor -Dr. Frankenstein misali- mezarından çıkardığı Sparky’yi fırtınalı bir gecede kurduğu elektrik düzeniyle yıldırımın hedefi yaparak hayata döndürmeyi başarır.

    İlk deneyiminde aralarında Shelley Duvall’in de bulunduğu gerçek kişilerle çalışan Burton aynı öyküyü bu kez siyah beyaz bir animasyon olarak ve de çağın modasına uygun olarak üç boyutlu çekmiş. Hikâyenin özüne dokunulmamış, ek karakterler eklenerek ya da mevcut karakterler detaylandırılarak uzun metraj süresine yedirilmiş. Tabi ilk filmdeki tek hayata dönüş işlemi bu kez başka ölü hayvanlar üzerinde de deneniyor. Sonuç, 1950’li yılların masum ev hayvanlarının deneyler sonucu yaratıklara dönüşmesini konu alan ünlü B tipi filmlere bir saygı duruşu görünümünde.

    Ölüm gerçeği ve öteki aleme merakı tüm yapıtına yansımış olan Burton, korku sineması geleneğinin sıkı takipçisidir. Son filmi bir kez daha sinema tarihinin bu en köklü türüne saygıyla dolu. Victor ve ailesinin soyadı ilk filmde olduğu gibi Frankenstein, Winona Ryder’ın seslendirdiği küçük Elsa efsanevi vampir avcısı Van Helsing’in soyadını taşıyor, sınıf arkadaşlarından Edgar ‘E’ Gore yakın tarihli başka bir animasyonun kahramanı, çılgın bilim adamının kambur asistanı Igor’un tıpkısı. Yeni versiyonda rolü büyüyen ve daha önce ‘Ed Wood’da ünlü korku filmleri oyuncusu Bela Lugosi’yi canlandırmış Martin Landau’nun seslendirdiği biyoloji öğretmeni Bay Rzykruski tiplemesi bariz bir biçimde Burton’ın hayranı olduğu bir diğer korku filmleri efsanesi Vincent Price’ı andırıyor.

    Burton çocukluğunun geçtiği sıkıcı Amerikan banliyö hayatını, filmdeki New Holland kasabasının dar kafalı sakinleri üzerinden eleştiri yağmuruna tutmayı da ihmal etmemiş. Sözcüsü konumundaki Doğu Avrupa kökenli görmüş geçirmiş biyoloji öğretmeni vasıtasıyla aktardığı üzere ‘bunların kafaları cahillikleri yüzünden karışık, bilimi anlamadıkları için korkuyorlar ve kendi dar normlarının dışında kalan her şeyi reddediyorlar, bilimin onlara sunduklarını sever ancak sorduğu soruları sevmezler’.

    Siyah beyaz dışavurumcu estetiğin desteğiyle hayranı olduğu ürkünç gotik dünyayı bir kez daha yaratan ve öncüllerine saygı duruşunda bulunan Tim Burton bu kez tam formunda.

    (07 Kasım 2012)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    SYLVIA KRISTEL Öldü…

    Sylvia Kristel deyince de tanıyanlar çıkacaktır ama Emmanuelle deyince tanıyanlar artacaktır… “Da” ‘ne alakası var’ demeyin. Burada zaman zaman sinemamızın yaşamını yitiren oyuncularını, bazen başka dallarda çalışanlarını (… yönetmen) konu edinen yazılar yazıyoruz. Sinemaya katkıda bulunan her daldaki kişilerin ise listesini tutmaya çalışarak, yıl sonunda kayıplarımız olarak sizlere ulaştırmaya çalışıyoruz. Sylvia Kristel ise, sonradan fark ettiğimiz bir isim, ölüm haberi gazetelerde çıktı, uykusunda ölmüş, toprağı bol olsun. Gazeteler haber olarak geçtiler de, sinemamızdaki çalışması ile ilgili -ben görmedim- tek satır yazılmadı. 2002’de bir Türk yapımında (yapımcı Sinan Çetin / Plato Film) oynadı. Hollanda kökenli bu oyuncu Emmanuelle filmi ile birden ünlenince peşi peşine -aynı adı taşıyan ve numaralandırılan- filmlerde oynadı. Kaç tane olduğunu bilemiyorum, taklitleri de çekilmiş olabilir, -yerelleştirilerek- yerlisi bile yapıldı (!?!):Kasımpaşalı Emanuel (Sırrı Gültekin / 1979)

    Bütün bunlar iyi hoşta, filmlerini daha yapım aşamasında reklâm etmeye meraklı Sinan Çetin, sinemanın (bir dönemin) ünlü oyuncusunu filminde oynatabilir, buna kimsenin bir diyeceği olamaz ve oynattı da -bugünkü sohbetimizde Deniz Yavuz’un dediği gibi “ne kadar oynattı?”-, filmin adı The Banka. Gerçi Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nün 4. cildinde Banka geçiyor ama açılış ve deklare edilişindeki adı The Banka idi. (Biliyorsunuz sinemamızda bir de, The İmam’ımız var. – İsmail Güneş / 2005) Fakat Sinan Çetin -her halde çekip bitirdi- The Banka filmini 2002’den beri -2012’deyiz- gösterime sokmuş değil. Yazarların yazdıkları romanları okura ulaştırmamaları / yayınlamamaları görülmüş bir olaydır ama, “film çekip” bunun seyirciye ulaştırılmaması pek gördüğümüz bir olay değil (ama The Banka olayı da tek değil!) Çeşitli filmlerin çekildikten sonra seyirciye ulaşamaması / gösterime çıkamaması, sık sık duyup üzüldüğümüz şeyler ama The Banka olayı farklı, gösterime sokulmuyor. Bütün bunları yazmanım asıl nedeni, tüm basında yer alan Sylvia Kristel’in ölümü haberleri arasında The Banka filminden hiç söz açılmadı, filmin gösterime çıkarılmaması bir bahane olabilir mi? (Bana göre olmaması gerekirdi.)

    (07 Kasım 2012)

    Orhan Ünser

    Burton’dan Neşeli Korku Sineması

    Frankenweenie
    Yönetmen: Tim Burton
    Senaryo: John August
    Müzik: Danny Elfman
    Görüntü: Peter Sorg
    Seslendirenler: Charlie Tahan (Victor), Winona Ryder (Elsa), Catherine O’Hara (Susan Frankenstien/Garip Kız/Spor Öğretmeni), Martin Short (Edward Frankenstein/Bay Burgemeister/Nassor), Martin Landau (Rzykruski), Robert Capron (Bob), Atticus Shaffer (Edgar “E” Gore), James Hiroyuki Liao (Toshiaki)
    Yapım: Disney (2012)

    Önemli yönetmenlerden Tim Burton’dan hem siyah-beyaz hem de üç boyutlu “Frankenweenie”, çocuklar için korku sinemasına eğlenceli bir giriş. Karakterlein ve mekânların muhteşem olduğu film görülmeye değer.

    Yıldırımın ve gök gürültüsünün eksik olmadığı New Holland… Burada her şey Hollanda kültüründen düşmüş. Hatta yel değirmeni bile var. Hollanda kökenli belediye başkanı Hollanda takıntılı biri. Evinin bahçesinde Hollanda gülleri var. Huysuz ve daima sinirli belediye başkanı, bizim ailenin, yani Frankenstein ailesinin de komşusu. Belediye başkanının güzel yeğeni Elsa van Helsing’in siyah kaniş cinsi köpeği Persephone’la Sparky arasında da sevgi bağları gelişiyor. Belki Victor’la Elsa’nın arasında da sevgi bağları gelişecek. Edward ve Susan Frankenstein çiftinin sinemaya ve bilime meraklı biricik oğulları Victor’ın bull teriyer cinsi köpeği Sparky, arabanın altında kalınca her şey değişiyor ve hikâye neşel bir korku filmine dönüşüveriyor. Victor, evlerinin çatı katında kendine muhteşem bir dünya kurmuş. Bilimle ilgilenirken film stüdyosuna bile çevirmiş bu mekânı. Başrolünde Sparky’yi oynattığı bir filmi ailesine gösteriyor dahi Victor. İlkokuldaki yeni fen öğretmeni Rzykruski, onun en büyük ilham kaynağı. Rzykruski’nin sınıfta yaptığı bir deney Victor’a bir şey denemeye itiyor. Victor, Sparky’yi hayvan mezarlığındaki ebedi istirahathanesinden çıkarıp deneyi yapıyor ve Sparky hayata dönüyor. Frankenstein ruhu yeniden gelmiş ve ölüyü diriltmiş. Bilim fuarı da var kasabada. Öğrenciler bilim yarışını kazanmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Aslında bu yarışı yarışmaya sokan Toshiaki. Olanlar oluyor ve ölmüş hayvanlar tek tek mezarlarından çıkıp kasabaya heyecanlı korku salıyorlar. Bir de Edgar “E” Gore var, Victor’ın sınıf arkadaşı. Görünüşüyle de sinemanın Drakulalarından düşmüş gibi.

    Kısa filmin uzunu…

    Amerikalı yönetmen Tim Burton, bu 2012 yapımı üç boyutlu ve siyah-beyaz “Frankenweenie” animasyon filmini yaparken kendinden ilham almış. Burton, 1984 yapımı aynı adlı kendi kısa filminden yola çıkmış. Burton bu animasyonunu, James Whale’in 1931 yapımı “Frankenstein-Frankenştayn” filmine de adıyor. Bu yüzden filmini siyah-beyaz çekmiş. Wale’in bu filmi 1932 yılında ülkemizde vizyona çıkmıştı. Biliyorsunuz, İngiliz yazar Mary Shelley (1797-1851) bu korku romanını 1818 yılında yayımladı. Shelley’nin romanı “Frankenstein”, İthaki Yayınları’ndan 2012’de çıkmıştı. Romantizm akımını da keşfetmek gerekecek. Elbette Burton, “Dracula”ya da selâm gönderiyor. Victor’ın anne-babası, evde televizyonda Terence Fisher’ın 1958 yapımı “Horror of Dracula-Dracula’nın Dehşeti” filmini izliyorlardı. Burton’ın “Frankenweenie” filmi, stop motion tekniğiyle çekilmiş. Kukla flmleri gözünüzün önüne getirdiğinizde bu teknik hakkında az bir şey bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Arka fon, yani mekânlar o kadar gerçekçi ki insanı gerçek anlamda şaşırtıyor. Mekânlar doğal olarak gotik. Gölgeler mekânlara uzayarak düşüyor. Dışavurumcu estetiğe her an dokunuyorsunuz. “Frankenweenie”, çocuklar için korku sinemasına eğlenceli bir giriş olarak görülebilir. Büyükler de keyif alıyor bu filmden.

    (07 Kasım 2012)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com

    Tepede Şiddet Dolu Korku

    Sessiz Tepe: Karababasan 3D (Silent Hill: Revelation 3D)
    Yönetmen-Senaryo: Michael J. Bassett
    Müzk: Jeff Danna-Akira Yamaoka
    Görüntü: Maxime Alexandre
    Oyuncular: Adelaide Clemens (Heather/Sharon/Alessa), Kit Harington (Vincent), Carrie-Anne Moss (Claudia), Sean Bean (Harry), Radha Mitchell (Rose), Malcolm McDowell (Leonard), Martin Donovan (Douglas), Deborah Kara Unger (Dahlia), Roberto Campanella (Red), Peter Outerbridge (TRavis), Jefferson Brown (Dedektif Santini), Milton Barnes (Dedektif Cable)
    Yapım: Lionsgate (2012)

    İngiliz yönetmen Michael J. Bassett’ın yönettiği devam filmi “Sessiz Tepe: Karababasan 3D”, üç boyutlu gotik mekânlarıyla çok çarpıcı. Korku yönünden çok hikâyesindeki gizemle gerilim yaratan film, genç oyuncu Adelaide Clemens’in yolunu da açıyor.

    Film, Heather Mason’ın rüyasındaki kâbusuyla açılıyor. Lunaparkta tuhaf olaylar içinde kalan Heather, uykusundan çığlıkla uyanıyor ve odasına gelen babası Harry onu avuturken birden Harry’nin vücudu kanlar içinde kalıyor. Sonunda kâbusundan uyanabilen Heather, doğum gününde yeni bir şehirde yeni bir okula da başlıyor. Sınıfta Vincent’la tanışıyor. Gün onun için çok zorlu geçiyor. Tüm zorluklarda Vincent yanında hep. Heather’ın gerçek adı Sharon. Babası Harry’ninki de Christopher da Silva. Sharon’ın annesi Rose, Sessiz Tepe adındaki kasabada mı? Babası da ortadan yok olan Sharon, Vincent’ı da ikna ederek arabayla Sessiz Tepe’ye doğru yola çıkıyorlar. Bu o kadar kolay değil. Kasabada gizemli tarikat tuhaf olaylar yaratarak Sharon’a korkunç kâbuslar yaşatıyor. Sharon kim diye kuşku da oluşuyor zihinlerde. Sharon bir yetim ve gerçek anne-babasını bilmiyor. Bu filmi seyrederken insanın zihni gerçekten karışıyor ve hikâye derinleştikçe bazı şeyler daha anlamlaşmaya başlıyor. Hikâye sürprizli gelişiyor ve kendini de hemen ele vermiyor. Çünkü Sharon’la özdeşleşen seyirci, Sharon bir şeyleri anlamaya başladığında anlam yaratabiliyor. Kışın içindeki kasaba sisler içinde ve kar gibi küller yağıyor. Dışarıda hiç kimsenin görünmediği kasaba tam anlamıyla hayalet şehir. 1960’ların ve 70’lerin arabaları, dükkânlar, evler orada yaşanmışlığı hissettiriyor. Tarikat, lunaparkın altındaki mahzenlerde yaşıyor ve özgürlüklerine ulaşacaklarını düşlüyorlar şiddet saçarak. Hikâye gerçekten sürprizli ve her şeyi kendiniz yaşamalısınız sinemaskop üç boyutlu perdede.

    İşte gotik tarz…

    “Sessiz Tepe”, ilk önce 1999 yılında playstation olarak çıktı ve 2012’de de dokuzuncu oyun tutkunlarıyla buluştu. Bu seriye “hayatta kalma üzerine korku” adı veriliyor. Bu bilgisayar oyununu Japonya’da Konami yayımladı. Sinemadaki ilk macera, 2006 yılında Fransız yönetmen Christophe Gans’ın çektiği “Silence Hill-Sessiz Tepe” filmiyle başladı. Michael J. Bassett’ın üç boyutlu 2012 yapımı “Silent Hill: Revelation 3D-Sessiz Tepe: Karababasan 3D” filminin içinde dolaşırken yabancılaşma yaşayabilirsiniz. Hatta senaryoda boşluklar olduğunu bile sanabilirsiniz. Elbette önceki filmi görmeyenler için. Son filmde de ilk filmdeki karakterler var. Sharon’ın annesi Rose’un hayali yansıyor. Babası Christopher da var. Hatta Dahlia bile bu ikinci filmde kendini gösteriyor. Bu son film, playstation oyununun üçüncüsünden yola çıkılarak çekilmiş. “Sessiz Tepe: Karabasan 3D”, hikâye anlatımı ve mekânlarıyla tam bir gotik bir film. Film üç boyutlu olduğu için mekânlar daha derinlikli ve insan gerçekten oradaymış gibi hissediyor. Özellikle mekânlara düşen parçalı ışıklandırmalar da bu gotik atmosfere çok şey katmış. Bu filmdeki mekânlar bizi gerçekten etkiledi. Belirlediğimiz bu unsurları, öncelikle korku sineması en başından beri kullanıyor. Elbette çok şey gelişti. Bassett’ın “Sessiz Tepe: Karabasan 3D” filminde zaman zaman bilgisayar efektleri de kendini göstermiş. 1989 doğumlu Avustralyalı oyuncu Adelaide Clemens, Gavin Hood’un 2009 yapımı “X-Men Origins: Wolverine-X-Men Baslangıç-Wolverine” filmiyle sinemaya giriş yaptı. “Sessiz Tepe: Karabasan 3D” filmindeki performansı övgüye değer: Korkuyla değil de merak duygusuyla gerilim yaratabilen bu filmi meraklıları belleklerine alacaktır.

    (07 Kasım 2012)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com

    Zordur Erkeklik Halleri

    Paul Thomas Anderson’ın altıncı ve şimdilik son filmi ‘The Master’ hayranlık uyandırıcı bir sinema deneyimi. Stanley Kubrick ve Robert Altman gibi ustaların takipçisi olan Anderson, son Venedik Film Şenliği’nden En İyi Yönetmen ve -iki oyuncusu arasında paylaştırılmış- En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen filminde geçtiğimiz yüzyıl Amerikan tarihinin, önceki yapıtlarında sergilediği büyüyememiş kırılgan erkek karakterlerin izini sürmeye devam ediyor.

    Daniel Day-Lewis’in görkemli ve Oscar’lı performansıyla destekli bir önceki epik başyapıtı ‘Kan Dökülecek (There Will Be Blood)’da geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreği boyunca petrolle semiren Amerikan kapitalizminin yükselişini anlatan Anderson, bu kez İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yılların öyküsünü resmediyor.

    Öykünün merkezindeki Freddie Quell tipik bir Anderson karakteri. Çocukluk yılları alkolik baba ve tımarhanelik anneyle geçmiş. Pasifik adalarında cinsel açlıklarını kumdan kadın yığınlarıyla gidermeye çalışan kadınsız erkekler ortamının ardından, savaş ertesi galip ulusun refah yıllarında ordan oraya savrulmuş, yerini bulamamış kayıp bir figür Quell. Tutunamadığı portre fotoğrafçılığı ve California kırsalındaki tarla işçiliğinin ardından, ışıl ışıl parlayan rüya gibi bir teknede karşısına çıkan tarikat lideri Lancaster Dodd O’nun için tam da ihtiyacı olan baba figürü, otorite ve güç temsili olacaktır.

    Anderson’ın değişmez teması, baba-oğul ilişkisi ve çatışması bu buluşmayla devreye girer. 1996 tarihli ilk filmi ‘Hard Eight’de görmüş geçirmiş eski tüfek Sydney’in Vegas’ta son kuruşunu da yitirmiş John’u bir fincan kahve ve sigara ikramının ardından himayesine alması, ya da ‘Ateşli Geceler / Boogie Nights’da baskıcı annesinin bunalttığı genç Eddie Adams’ın porno kralı yapımcı Jack Horner’ın vesayeti altında para ve şöhrete kavuşması gibi Freddie Quell de yaralı ruhunu manevi babası ve ustası Lancaster Dodd’un güvenli kollarında onarmaya çalışacaktır.

    ‘The Master’ yönetmenin önceki filmlerinde ele aldığı erkeklik halleri üzerine zengin çeşitlemelerin en son örneği. Erkekliklerini ispatlama çabasıyla iktidarın peşinden koşan sorunlu eril karakter hikâyelerinin sonuncusu. Dağılmış işlevsiz aile ortamlarında büyümüş Eddie Quell kendini ifade edememiş, güven sorunlarını aşamamış bireylerin bir yenisi. ‘Ruhlarımız zamanın bütünlüğü içinde yaşayıp farklı bedenlerde yer alır’, ‘hayatınızın, bedeninizin kontrolünü ele alın, geçmiş travmalarınızdan kurtularak özgürlüğünüze kavuşun’ benzeri fikirleriyle Scientology’ye göz kırpan tarikat liderinin ipine sıkı sıkıya sarılan Quell, ustanın çırağına, efendinin kölesine, patronun tetikçisine dönüşür. Genç adam ustasının sözcüsü olur, ona lâf söyletmez, görüşlerine karşı çıkanlara şiddet uygulamaya kadar gider. Quell’in kişiliğinde, toplum içinde ezilmiş silik bireylerin güç sahiplerince nasıl da kolaylıkla bir silâha dönüştürülebileceğinin ibret verici örneğine bir kez daha şahit oluruz.

    Bir önceki dev epiğinde olduğu gibi bu yeni başyapıtında da Anderson’ın dönem canlandırması yine göz alıcı. Pasifik’teki adada çekilmiş erkekler fantezisi, savaş sonrasının albenili alışveriş merkezindeki detaylar, John Ford’un ünlü westerni ‘Çöl Aslanı / The Searchers’ın final çekimine saygı duruşunda bulunan California kırsalından kaçış bölümü, Quell / Phoenix’in öfkesini yenemeyip tarihi klozeti parçaladığı hapishane sekansı veya hapishane dönüşü ustayla çırağın çocukça bir coşkuyla yerlerde yuvarlandığı unutulmaz sahne, Quell’in genç yaşlı ayırt etmeden ev partisindeki tüm kadınları anadan doğma düşlediği bölüm ilk elde akla gelenler.

    Anderson filmlerinin oyuncu performansları hep mükemmeldir. Kural bu kez de değişmiyor. İlk kez çalıştığı Joaquin Phoenix, yaralı ve kayıp Freddie Quell’de unutulmaz bir karakter yaratmış. Değişmez oyuncularından Philip Seymour Hoffman, kendini yazar, doktor, filozof ve nükleer fizikçi olarak tanımlayan, uyanıklığı ölçüsünde çocuksu yanlarını gizleyemeyen Lancaster Dodd karakteriyle bir kez daha gönülleri fethediyor.

    (07 Kasım 2012)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    18. Gezici Festival

    Ankara Sinema Derneği tarafından T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 18. yolculuğuna hazırlanıyor. 30 Kasım – 10 Aralık tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım – 06 Aralık’taki gösterimlerin ardından 07 – 10 Aralık tarihleri arasında Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Festivalin bölümleri, Tuncel Kurtiz’in En Sevdiği Filmler, Savaşla Büyümek, Üretim Hatası ve Larry Jordan Toplu Gösterimi başlıklarını taşıyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer haberler, gösterilecek filmler hakkında geniş bilgiler ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    18. Gezici Festival yazısına devam et