Son James Bond Filmi Skyfall’un Resmi Film Müziği Skyfall 05 Ekim’de Adele TV’de Yayınlanacak

Adele, aynı isimle çıkacak olan 007 macerasının resmi film müziği olan, son parçası Skyfall’u, kendi sitesinde (www.Adele.tv) 05 Ekim 2012 Cuma günü yayınlayacak. Parça burada yayınlandıktan sonra satın alınarak yüklenebilecek. Ayrıca şarkı şu anda itunes’tan ön satış ile sipariş de edilebiliyor (http://smarturl.it/AdeleSkyfall). Adele, film müziği Skyfall’u, senaryoyu okuduktan sonra Paul Epworth ile birlikte yazdı. 05 Ekim 2012 Cuma, James Bond serisinin ilk filmi Dr. No’nun 50. yıldönümü olduğundan Dünya James Bond Günü olarak kutlanacak.

  • Basın Bülteni
  • Skyfall’u dinlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Çorbada Benim de Tükürüğüm Olsun!

    İki yıldır Antalya ve Adana Film Festivali’ne gitmiyorum. Her yıl “sinema yazarı” olarak beni davet eden Festival komiteleri “sinema yazarı” olmadığıma karar vermiş! Festivallerin yapıları gereği gösterilecek ve yarıştırılacak filmleri seçen kurulları vardır. Bütün dünyada bu böyledir, bunda garipsenecek bir şey yok. Ama bu oluşumların her biri adeta belli isimlere angaje olmuş. On yıldan fazladır ulusal festivalleri takip eden biri olarak bunu görmem hiç de zor olmadı. Festivallerin “benim sinema yazarı olmadığıma karar vermesi,” geçen yıl Birgün Gazetesi’nde yazdığım, Festivaller ya da Kaşınmak Bazen Zihin Açar, adlı yazıdan sonra oldu. Yazıda film sayısının arttığını ve filmlerin niteliklerinin yükseldiğini söyledikten sonra, “Ancak sinemamızdaki bu gelişme, film festivallerimize yansımadı. Daha organize olmuş, sinemamızın gereklerini görerek kendini yenileyecek, kurumsallaşmaya doğru giden festival organizasyonları beklerken, festivallerde her yıl başka garipliklerle karşılaşıyoruz.” diye yazmışım.

    Sonrasında herkesin festivalleri hedeflediğini ama pastanın ne kadar küçük olduğunun kimsenin farkına varmadığını yazmıştım. “Festivallerin politik havasından, organizasyonların cehaletinden yararlanmaya çalışan yapımcı ve yönetmenler ise aslında yazılı olmayan, ama artık hayata geçmesi gereken bazı inceliklerden bihaber(miş) gibi gözüküyor,” diye eklemişim.

    Herkesin fısıldayarak söylediğini yine yüksek sesle söylemek gerekiyor; yapımcılar, yönetmenler festivalleri gelir kaynağı olarak görüyor. Yedi yıl öncesine kadar Adana, Antalya hatta İstanbul Film Festivali’nde yarıştıracak film bulunamazdı. Festivaller dört beş yönetmene angaje olmuştu. Şimdi öyle değil, öyle olmasını beklemekte işin doğasına aykırı. Biz sinemacılar, yazarlar festivallerde sana ödüller verildi, buna verilmedi, diye tartışacağımıza şu meşhur “pasta”nın nasıl büyütüleceğini, nasıl korunacağını tartışsak daha iyi olmaz mı?

    Kurtlar Sofrası

    Niçin festivaller gelir kapısı olarak görülüyor? Çünkü filmlerimizin gelir getireceği bütün enstürümanları kaybettik. Televizyonlara filmlerimizi satamıyoruz. Ya sulu komediler çekeceğiz ya salya sümük izleyici ağlatacağız ya da gidip Berlin’de, Cannes’da ödül alacağız. Televizyonlara bu kadar film üreten yönetmenler, yapımcılar varken niçin televizyonlar sinemaya destek vermiyor? Çünkü sinema örgütlerimizin bu konuda yaptırım gücü yok. Sinema sektöründe çalışan yönetmenlerin, görüntü yönetmenlerinin, senaristlerin, ışıkçıların ve bütün bir ekibi oluşturan öznelerin yıllardır o dizileri üretmelerinin hiç yaptırım gücü yok.

    Bir diğer sorun ise, filmlerimizin CD ve DVD gelirlerinin yerlerde sürünmesi. Filmin DVD’si çıkar çıkmaz aynı gün bütün internet sitelerinde “beleşe” izlenebiliyor. Bunun engellenmesi için hiçbir yasal çalışma yok. “Var,” diyecek yetkililer. Yasa hazırlıyoruz, bilmem ne yapıyoruz! Kaç yıldır aynı terane. Korsan DVD’ler ise hâlâ tezgahlarda.

    En önemli sorunlardan biri de sinema salonlarındaki tekelleşme. Yıllardır konuşuyoruz, yabancı filmlere kota konulmalı. Bunu belki on yıl önce talep etmemiz anlamsız görünebilirdi, “Hangi Türkiye yapımını göstereceğiz,” sorabilirlerdi salon sahipleri. Bugün artık böyle bir bahaneleri yok. Yeni yapımlara destek vermek, finansman sorunlarını çözmek için doğru bir zamandayız.

    Türkiye’de birçok sektöre vergiden muafiyet, devlet desteği ya da sıfır faizli krediler açılırken sinemacılara “Avucunuzu yalayın,” deniliyor. Hatta bunun ötesinde hem üretim aşamasında hem de gösterim süreçlerinde yüksek vergiler uygulanıyor. Kültür Bakanlığı, “Sinema Genel Müdürlüğü vasıtasıyla destek oluyoruz ya sinema üretimine,” diyebilir. Ama hem verdikleri destek miktarı filmin üretimi için yeterli değil hem de sinemacıları borçlandırmaktan başka bir işe yaramıyor bu. Yabancı yapımcılara, “Gelin Türkiye’de film çekin, vergi almayacağız sizden,” diyen yetkililer, bu topraklarda yaşayan yönetmenlerin, yapımcıların çok parası olduğunu sanıyor. Bir filme harcanan paranın yüzde yirmisinden fazlası vergilere gidiyor. Oysa, milyonlarca dolar paranın döndüğü futbol sektöründe futbolculardan vergi almıyorlar.

    Bir yılda çekilen 100 filmden 90’nın bütün getirisinin 70.000 liranın altında olduğunu söylersek Türkiye sinemasının televizyonlardan, korsan DVD’lerden, internet mecrasından ve vergilerden ne kadar büyük bir sermaye kaybettiğini daha iyi anlamış oluruz.

    Sinema Yazarlarının Metal/Mental Yorgunluğu

    Bunların film festivalleriyle ne ilgisi var diye soran var mı hâlâ? Festival adı üstünde festivaldir! Ödüller verilir alınır, ayrıca her jüri başlı başına bir özendir, jüriden bir kişi değişse sonuçlar değişebilir. Ama işte, sektöre dönmesi gereken paralar dönmeyince festivaller “Kurtlar Sofrası”na dönüyor. Yönetmenler, yapımcılar, sinema yazarları birbirini ısırıyor.

    Son olarak sinema yazarları ve SİYAD’a dair yapılan eleştirilere değinmek istiyorum. Birçok sinema yazarının, ürettiği filmlerden dolayı sevdiği yönetmen vardır, bunda hiçbir acayiplik yok. Kötü film yaptığında yerin dibine sokarlar yönetmeni. Ancak, genel bir perspektiften bakınca, sinema yazarı arkadaşlarımın yüzüne söylediğim gerçeği burada dillendirmekte yarar var; “Birçok sinema yazarı arkadaşımızda metal/mental yorgunluk var.” Biraz nefeslenin! Daha çok okuyun, insanlarla haşır neşir olun. Sinemadaki ve diğer sanatlardaki gelişmelere dikkat kesilin. Bunları yapmıyorsunuz demiyorum, bunları biraz daha fazla yapın. En azından içinde bulunduğunuz derneğin yani SİYAD’ın nasıl bir çizgiye doğru çekildiğini görün. Telefon edecek kadar cesareti olmayan yönetim kurulunun, “e-mail” gönderilerek dernekten atılan arkaşlarınızın hesabını sorun. Eski bir SİYAD üyesi olarak kendi içinde böyle şeylere dikkat etmeyen bir derneğin üyelerinin festivallerdeki jüri üyeliklerinden, vereceği kararlardan kuşku duyarım.

    (Bu yazı 11 Ekim 2012 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (11 Ekim 2012)

    Rıza Kıraç

    Zübeyr Şaşmaz’ın Yeni Filmi Açlığa Doymak, 07 Aralık’ta Vizyona Giriyor

    Zübeyr Şaşmaz, Açlığa Doymak isimli filminde ölüm oruçlarını, halvet ve güzellik konularını ortak bir yapı içersinde beyazperdeye aktarıyor. Film, birbirlerinden farklı dünyalarda yaşayan üç insanın sıradan hayatlarının, ölümü dileyecek kadar büyük bir azaba dönüşmesini anlatıyor. Açlığa Doymak, “Ruhsal bir azap bedensel bir acıyla yenilebilir mi? İnsan en temel ihtiyacı olan yeme içme arzusunu bir amaç uğruna kesebilir mi?” sorusuna cevap arıyor. Filmin başrollerinde Mete Horozoğlu, Hazar Ergüçlü, Didem Balçın ve Ali Sürmeli başarılı performanslarıyla göz dolduruyorlar.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Stalin’in Gazabından Nazi Zulmüne

    Cannes Film Şenliği Jüri Büyük Ödülü’nün ardından 1995 yılında Yabancı Film dalında Oscar’ı da alarak büyük başarı kazanan Güneş Yanığı (Burnt by the Sun – Utomlennye Solnstem), yıllar sonra bir devam filmiyle yeniden gündeme geldi. Nikita Mikhalkov’un Sovyetler Birliği’nin dağılması ertesinde kotardığı klâsikleşmiş ilk film, 1936 yazında bir günde geçer. Devir Stalin’in ‘Büyük Temizlik’ olarak da tarihe geçmiş terör dönemidir. Cadı kazanlarının kaynadığı bu yıllarda Troçki’nin başı çektiği Bolşevik Partinin eski önderleri akıl almaz suçlamalarla emperyalist devletlerin ajanları olarak mahkûm edilmişlerdir. Filmimizin baş kişisi Sosyalist Devrim kahramanı Albay Kotov da bu haksız suçlamalardan nasibini alarak kendisinin ve ailesinin hayatı karartılan dönemin trajik aktörlerinden birisidir. Karısının burjuva kökenli ebeveynlerinin emektar yazlık evinde, parlak güneşin ortalığı neşeye boğduğu o Çehovyen yaz gününde beklenmedik bir ziyaretçi, albayın ailesini, özgürlüğünü ve yürekten bağlı olduğu Sovyet ülküsünü ellerinden alacaktır. Karısının ilk gençlik aşkı Mitya, Sovyet Gizli Polisi kimliğiyle yıllar önce yetiştiği bu güzelim ‘Vişne Bahçe’sine bir bomba gibi düşecek ve kişisel intikamının ateşiyle aileyi dağıtacaktır. Film adını dokunaklı bir aşk şarkısından almıştır, mecazi anlamda kullanılmış Stalin güneşi de cezbedici parlaklığı ölçüsünde yakıcıdır, yıkıcıdır, ya da Fransızca çok yakışmış ismi ‘Le Soleil Trompeur’de olduğu gibi aldatıcıdır.

    Oscar başarısının ardından politikaya da atılan Mikhalkov, klâsikleşmiş ilk filmden tam 16 yıl sonra, Rusya’da yapılmış en büyük bütçeli yapım sloganıyla takdim edilen bir devam filmine soyunmuş. Sonucun parlak olmadığını, fazlasıyla zorlama bir filmle karşı karşıya olduğumuzu baştan söyleyelim. Şöyle ki, ilk filmin sonunda çıkan yazılarda belirtildiği üzere Albay Kotov tutuklandıktan sonra infaz edilmiş, karısı Marusya ise bir toplama kampında hayatını kaybetmişti. Güneş Yanığı 2’nin başında Albayın ölümden kurtulduğunu, eşi ve kızının ise Mitya’nın himayesinde başka kimliklerle hayatta kaldığını öğreniyoruz. Ve bütün film boyunca Nazi işgâli altında kırılan Sovyetler Birliği’nden kanlı savaş manzaraları ardı ardına sergileniyor. Mikhalkov’un Hollywood savaş filmlerine nazire olarak çektiğini düşündüğüm bu Rus üstün yapımının tarz olarak özgün Güneş Yanığı ile yakından alâkası yok. Üstelik yeniden hizmete giren Feriye Sineması’nda gösterilen 2,5 saatlik kopya, devam filminin yalnızca birinci bölümünü içermekte olup öykü de sonlanmıyor. Benzerlerini gerek Rus, gerekse dünya sineması örneklerinde defalarca izlediğimiz bu savaş mezalimi toplamından şahsım adına geriye kalan, ölmek üzere olan gencecik Rus askerinin kendisine yardım elini uzatan genç kızın göğüslerini görmek istediği o dokunaklı sekans oluyor. Bir de bazı plânları devam filminde de kullanılan özgün ilk filmi yeniden izleme isteği ve uzun bir aradan sonra Feriye Sineması’na tekrar kavuşmanın keyfi.

    (11 Ekim 2012)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com