Çağlar Boyu Adalet ve Özgürlük Mücadelesi

Wachowski Kardeşler ve Tom Tykwer’ın ortaklaşa yönettikleri ‘Bulut Atlası (Cloud Atlas)’ projesi ilk anda sinemanın ilk büyük yaratıcılarından D. W. Griffith’in 1916 tarihli çılgın girişimini, ünlü sessiz filmi ‘Hoşgörüsüzlük (Intolerance)’ı anımsatıyor.

Griffith, ‘Bir Ulusun Doğuşu (The Birth of a Nation)’ filminin büyük başarısının ardından varını yoğunu ortaya koyarak çektiği üç saati aşkın dev epikte, yaklaşık 2500 yıllık bir zaman dilimi içerisinde dinsel hoşgörüsüzlük, iktidar kavgaları, emek ve sermaye paylaşımının adaletsizliğinden yola çıkarak insanoğlunu yargılar ve onu barışa davet eder. Griffith filmini dört ayrı öykü üzerine kurmuş, Babil kralı Baltasar’ın Perslilere yenik düştüğü savaşı, Hz. İsa’nın Kudüs’te çarmıha gerilişini, 1572 Fransası’nda Aziz Bartolomeus katliamını ve 20. yüzyıl başlarında Amerikan toplumunda kapitalistlerle işçilerin mücadelesini birbirine paralel olarak anlatmıştı. Ancak bu deneme o dönemin seyircisine birkaç boy büyük gelmiş, film gişede büyük başarısızlığa uğrayarak Griffith’in iflâsına yol açmıştı.

İngiliz Yazar David Mitchell’ın ülkemizde de yayımlanan dev hacimli romanından uyarlanan ‘Bulut Atlası’ yaklaşık yüzyıl sonra benzer bir yol izliyor. Bu defa zaman dilimi 500 yıla kadar inmiş ancak öykü sayısı altı’ya yükselmiş. İlk öykü 19. yüzyıl ortalarında Pasifik adalarından Amerika’ya ganimet taşıyan bir ticaret gemisinde sömürgeci efendiyle siyah kölenin ilişkisi üzerine. 1936 Cambridge öyküsünde biri yaşlı diğeri genç iki bestecinin ‘Amadeus’vari iktidar savaşımını izliyoruz. Bir kadın gazetecinin nükleer enerji reaktörü yolsuzluğunu ortaya çıkarmak için tehlikeli bir maceraya atıldığı ve şiddetle Pollack / Pakula siyasi gerilim filmlerini anımsatan üçüncü öykü 1970’ler San Fransisco’sunda geçiyor. Dördüncü ve filmin komik katmanında, erkek kardeşinin oyunuyla huzur evine düşmüş yayıncının günümüz İskoçya’sında geçen Ken Loach usulü ‘Guguk Kuşu’ serüveni yer almakta. 21. yüzyıl ilerlerken sular altında kalmış eski Seul’un yerine inşa edilen yeni şehirde sendikalı devrimci ile köle klonun şiirsel aşkını anlatan ve şahsi favorim olan beşinci hikâyede ‘Blade Runner’ tadı alırken, son öyküde nükleer kıyamet sonrası ilkel bir dünyaya savruluyoruz.

Matrix serisinin yaratıcıları Andy ve Larry Wachovski, pek ilgi görmeyen ‘Speed Racer’dan dört yıl sonraki bu dönüş filmlerinde 19. yüzyıl, 70’li yıllar ve gelecekte geçen bölümleri yönetmişler. Aradan geçen dört yılda Larry’nin bir cinsiyet değiştirme operasyonuyla Lana’ya dönüştüğünü de bu arada hatırlatalım. İngiltere’de geçen iki bölüm ise filmin müziklerinde de imzası bulunan usta Alman yönetmen Tom Tykwer’ın ellerine teslim edilmiş.

‘Bulut Atlası’, Wachowski’lerin basına kapalı gizemli özel yaşantıları veya farklı türdeki cüretkâr filmleriyle seyircisini şaşırtan Tykwer’ın dünyaları denli sürprizler içeriyor, farklı zaman dilimlerinde geçen ve paralel olarak anlatılan altı ayrı öyküde aynı oyuncuları, farklı bedenlerde aynı doğum izlerini kullanıyor. Bu da anlatının, reenkarnasyon ya da yeniden doğuş felsefesinden yola çıkarak zamanın akışı içinde hayatlarımızın birbirine bağımlı olduğu, ölümün uzun süreli olmadığı, yeni bir bedende yaşamımızın seçimlerimiz (iyilik ya da kötülük) doğrultusunda yön bulacağı şeklinde özetlenebilecek meselesine uygun bir seçim. Buna uygun olarak, oyuncuların kimi zaman yaşları, kimi zaman fiziksel özellikleri, kimi zaman daha da ileri giderek cinsiyetleri değişmekte. Bu değişimlerdeki makyaj çalışması genellikle başarılı. Bu konuda filmin önemli handikapı, altı ana karaktere bürünmüş Tom Hanks veya Halle Barry gibi yüzü fazla eskimiş star oyuncuların kullanılmasının getirdiği inandırıcılık sorunu olmuş. Buna karşılık, Jim Sturgess, Ben Whishaw gibi yeni veya Jim Broadbent gibi kalıptan kalıba girebilen tiyatro kökenli deneyimli oyuncuların yer aldığı bölümler çok daha etkileyici.

Griffith’in filminde olduğu gibi, ebedi ezen-ezilen mücadelesi çerçevesinde insanoğlunun temel günahlarını, doymak bilmez iktidar hırsını tartışmaya açan ‘Bulut Atlası’ yaklaşık üç saat süren yoğun bir meditasyon. Çizdiği gelecek tablosu ise oldukça karamsar. En büyük kozu ise çarpıcı görselliği. Burada filmin iki saygın görüntü yönetmeninin (‘Cesur Yürek’ten Oscar’lı Jon Toll, Tykwer filmleri ‘Koş Lola Koş’ ve ‘Koku: Bir Katilin Hikâyesi’nden Frank Griebe); özellikle de drama’dan gerilime, bilim kurgu’dan komediye atlayan bu çılgın serüveni kurgulayan Alman usta Alexander Berner’in adını anmadan geçmemek gerekir.

100 milyon doları aşan bütçesiyle bugüne kadar çekilmiş en pahalı bağımsız yapım olan ‘Bulut Atlası’ Toronto Film Festivali’ndeki ilk halk gösteriminde ayakta alkışlanmıştı. Bu haftasonu ülkemizle birlikte dünya vizyonuna başlıyor, seyircinin ilgi göstermesi ve hoşgörülü olmasını dileyerek yazıyı noktalayalım.

(25 Ekim 2012)

Farhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Film Arası Dergisi’nde Gökhan Mumcu: Oyuncular Setteki Eşyadan Farksız

Film Arası Dergisi’nin son sayısına konuk olan oyuncu Gökhan Mumcu, dizi setlerindeki çalışma koşullarına isyan etti. Miras, Mahpeyker: Kösem Sultan ve Kaos: Örümcek Ağı filmlerinde başrolü üstlenen Gökhan Mumcu, Suat Köçer’in sorularını yanıtladı. Oyuncu, “Ben hiçbir zaman, aksiyon oyuncusuyum demedim. Projede Gökhan’ın eline bir silâh verin, kavga etsin, agresif olsun vs. deniyor. Ben de oynuyorum” dedi. Setlerdeki çalışma koşullarına isyan eden Mumcu, bu kazalar sonucunda boyun fıtığı olduğunu, vücudunun çeşitli yerlerinde kaza izleri olduğunu söyledi.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Film Arası Dergisi’nde Gökhan Mumcu: Oyuncular Setteki Eşyadan Farksız yazısına devam et
  • Sabahattin Ali’nin Belgesel Filmi Kartal’da

    Yönetmenliğini Metin Avdaç’ın yaptığı edebiyatçı Sabahattin Ali’nin hayat hikâyesini ve Türkiye’nin çalkantılı dönemlerini anlatan, Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali adlı belgesel filmin gala kokteyli ve gösterimi yönetmenin katılımıyla Kartal Sanat Tiyatrosu’nda gerçekleştirildi. Erkan Kırın, Emine Kolivar ve Eva Maria Balkenhol’ın yer aldığı film, Türk edebiyatının önemli ismi olan Sabahattin Ali’nin hayat hikâyesini ve Türkiye’nin çalkantılı dönemlerini anlatıyor. Yakın arkadaşlarının yazarın öldürülmesine giden süreci anlattığı belgeselde, faili meçhul cinayetlere de yer veriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Sabahattin Ali’nin Belgesel Filmi Kartal’da yazısına devam et
  • Geçmişe, Şimdiye ve Geleceğe

    Bulut Atlası (Cloud Atlas)
    Yönetmenler: Wachowski Kardeşler-Tom Tykwer
    Roman: David Mitchell
    Senaryo: Wachowski Kardeşler-Tom Tykwer
    Müzik: Reinhold Heil-Johnny Klimek-Tom Tykwer
    Görüntü: Frank Griebe-John Toll
    Oyuncular: Tom Hanks (Dr. Goose/Isaac/Zachry/Otel Müdürü/Cavendish), Halle Berry (Luisa/Meronym/Jocasta/Kabile Üyesi/Parti Konuğu/Ovid), Jim Broadbent (Vyvyan Ayrs/Timothy Cavendish/Kaptan Molyneux/Koreli Müzisyen/Öngörülü 2), Hugo Weaving (Bill/Noakes/Yaşlı Georgie/Haskell/Tadeusz Kesselring/Mephi), Jim Sturgess (Adam Ewing/Hae-Joo/ Otel Konuğu/Megan’ın Babası/İskoçyalı), Doona Bae (Sonmi-451/Sonmi-351/Tilda/Megan’ın Annesi/Meksikalı Kadın/Fahişe Sonmi), Ben Whishaw (Robert/Gemici/Kayıtçı Clerk/Georgette/Köylü), James D’Arcy (Genç Rufus/Yaşlı Rufus/Hastabakıcı James/Arşivci), Xun Zhou (Yoona-939/Rose/Otel Müdürü), Keith David (Joe/Kupaka/Ankor Apis/Öngörülü), David Gyasi (Autua/Lester), Susan Sarandon (Yaşlı Ursula/Bayan Horrox/Yusuf Süleyman, Başrahibe), Hugh Grant (Giles Horrox/Lloyd/Denholme Cavendish/Gözetmen Rhee/Koona Şefi)
    Yapım: Focus (2012)

    Wachowski kardeşlerle Tom Tykwer, içinde bilimkurgu da olan “Bulut Atlası” filmini ortak çektiler. İç içe geçmiş hikâyeler, zamanların arasında kaotik dolaşmalar. Bu filmde insan, sevgi ve umut var.

    Film, önsözle açılıyor. Bu anda yaşlı Zachry, yıldızların arasındaki mavi gök cismine baktıktan sonra sone okur gibi bir hikâye anlatmaya başlıyor. Film, geçmiş, şimdi ve geleceğin arasında dolaşarak gerçek anlamda kaos ve yabancılaşma yaşatıyor. Wachowski kardeşlerin yönettiği İlk bölüm 1849 yılında Güney Pasifik’te açılıyor. Gezgin avukat Adam Ewing, bir gemide seyahat ediyor. The Pasific Journal’da yazılar yazıyor. Adam, tarlalarda çalışan siyah köleleri görür. Sonradan adı Autua olan bir siyah kölenin kırbaçladığını gördüğünde bayılıyor. Gemide doktor Goose, ona içinde kurtçuklar var diye yanlış tedavi yapıyor. Doktorun aklını alansa Adam’ın sandığı. Girişken Autua, kaptanı, sonra da Adam’ı etkiliyor. Adam’la da iyi dost oluyorlar. Autau, Chatham Adaları’nda yaşayan Moriori halkından. Bu adalar, Yeni Zelanda taraflarında. Bu dostluk onun hayatını kurtarıyor. Eve dönen Adam, köleliğe başkaldırıyor ve eşiyle beraber yollara düşüyor. Bu bölümde Steven Spielberg’ün 1997 yapımı “Amistad” filmine saygıyı hissettik.

    İkinci bölüm 1931’de İskoçya’da açılıyor. Bu bölümde babası tarafından evlâtlıktan reddedilmiş ama büyük müzisyen olma hayalleri olan genç İngiliz Robert Frobisher’in hikâyesi var. Genç Rufus Sixsmith’le de eşcinsel aşk yaşıyor Robert. O, önünü açacak olan insanın ünlü ve yaşlı besteci Vyvyan Ayrs’la çalışabilmek için Belçika’ya kaçıyor. Robert, Ayrs beste yaparken kendisini de ona gösterebileceğine inanıyor. Robert, yaşlı bestecinin notalarını kaydederken, kendi müziğini de piyano başında bestelemeye başlıyor. Besteler sanki iç içe geçiyor. Genç, yaşlı bestecinin genç karısı Jocasta’yla da ilişkiye giriyor bir zaman sonra. Çatışmalar başlıyor. Genç kendi bestesini çaldığında yaşlı besteci bu müziğin kendi zihninde çaldığını söylüyor. Genç onu terk etmek istiyor. Yaşlı besteci karşı koyunca tabancayla yaşlı besteciyi vuruyor. Genç kaçıp bir döküntü otel odasına yerleşiyor, korku ve vicdan azabıyla kendi trajedisine yol alıyor. Tykwer’in yönettiği bu bölüm, 1930’ların ruhunu da yansıtıyor. Hem dönem olarak hem de estetik anlamında. Otel mekânı görsel anlamda çarpıcı, özellikle de genç besteci Robert’ın döküntü odası.

    Petrolcülere karşı savaş…

    Üçüncü bölümde San Fransiskolu kadın gazeteci Luisa Rey asansörde (1930’lardaki gencin yaşlılığı) asansör katta kalınca yaşlı bir adamla tanışıyor. Aralarında sıcak konuşmalar geçiyor. Luisa babası gibi araştırmacı ve gözü pek bir gazeteci olmak istiyor. 1930’larda müzisyen Robert Frobisher’le eşcinsel aşk yaşamış ve şimdi yaşlı mühendis Rufus Sixsmith, Luisa’ya bu fırsatı sunuyor. Petrol işinde tehlikeli gelişmeler oluyor. Yaşlı adam O’na bir dosya verince ölümle de yüz yüze geliyor Luisa. Çünkü peşinde şirketin kiralık katili Bill Smoke var. Araştırmaya girişen Luisa, şirkette kendisine yardımcı olan iki insanla karşılaşıyor. Biri Seaboard’un güvenlik şefi siyahi Joe Napier, diğeriyse aynı şirkette mühendis olan Isaac Sachs. Bu mühendisin sonu da trajik oluyor elbette. Enerji şirketinin başkanı da Lloyd Hooks. Tykwer’in yönettiği bu bölümde de atmosfer çok çarpıcı. San Fransisko sokaklarındaki gerilim nefes kesiyor. Yönetmen bu bölümü kara film tadında yansıtmış. Gerilimin yaşandığı San Fransisko’nun ıslak sokakları, kaçıp kovalamacalar 1970’lerin sinemasının ruhunu yeniden yaşatıyor sanki.

    Şimdiki zaman, yani 2012 yılı… Dördüncü bölümde Dermont “Duster” Hoggins, “Knucke Sandwich” (Sadviç Boğumu) otobiyografik kitabının kokteylinde, kitabını yerden yere vurmuş kitap eleştirmeni Felix Finch’i binanın tepesinden aşağı atıyor ve hapse giriyor. Yönetmenler neden kitap eleştirmenlerini öldürüyorlar? Kitap eleştirmenleri entelektüel ve yazdıklarının geleceğe kalma ihtimali var. Buradaki öldürme ölümsüzlüğe bir metafor. Bir gün yönetmenlerin sinema eleştirmenlerini de öldürmesini umalım. Şimdilik oraya varmak uzak ihtimal. Yayıncı Timoty Cavendish, yazarının hapse girmesiyle tam bir vurgun vurdum dediğinde Hoggins’in yakınları ortaya çıkıyor Hoggins’in hakkını istiyorlar. Tykwer’in yönettiği bu bölüm adı “Timothy Cavendish’in Kokunç Çilesi…” Timothy, yardım için kardeşine başvursa da hınzır kardeşi onu huzurevine gönderiyor. Timothy bu cehennem durumdan kurtulmak için plânlarını uyguluyor ama hemşire Noakes’i aşabilirse. Onun gibi bu hallerinden memnun olmayan yaşlı insanlar da var. Plâna onlar da dahil olunca eğlenceli bir kaçma macerası başlıyor.

    Yeni Seul’de klonlar…

    “Sonmi-451’in Bir Duası” adındaki bu beşinci bölümde Yeni Seul, 2144 yılından fütüristik yansıyor sinemaskop perdeye. “Fabricant” olarak nitelendirilen klonlanmış kızlar, lokantada garsonluk yapıyor. Tam anlamıyla robot hayatı yaşıyorlar. Kutu gibi yerlerde uyuyan klonlanmış kızlar, aynı vakitte kalkıyor ve çalışmaya başlıyorlar. Yiyecekleri de sadece sıvı sabun. Sonmi-451, bir gece birden uykusundan uyanıyor ve Gözetmenin bir kızla seviştiğini görüyor. Kız, Gözetmenin de sıvı sabunla beslendiğini söylüyor. Sonmi, yanındaki kızla “Timothy Cavendish’in Korkunç Çilesi” filmini televizyon ekranından seyrediyor. Bu film onda özgürlük ateşini yakıyor ve isyan ediyor. Tutuklanıyor. Saf kandan olan Hae-Joo, hayatını riske atarak onu kaçırıyor. Hae-Joo ona klonlanmanın nasıl yapıldığını da gösteriyor. Rahmi artık işe yaramayan kızlar sabun olup yeni klonların besinine dönüşüyorlar. Elbette iki genç yan yana olunca aşk da hemen geliyor. Hae-Joo, Sonmi’yi bir inanç için kaçırmış. Kendi gibi düşünenler de Sonmi’nin düşünceleriyle dünyayı değiştireceğine inanıyorlar. Sonmi, özgürlük yolunda ağzından, “Ana rahminden ölene kadar, insanlar yalnız yaşayamaz. Birilerine muhtaçlar” diyor. Wachowski kardeşlerin yönettiği bu bilimkurgu bölümü, “Matrix” filmlerinin tadında. Bilgisayarla yaratılmış atmosferin yanında çok insana dair olan şeylerin arandığı bir bölüm de ayrıca bu. Görselliği hemen etkiliyor. Öncelikle Yeni Seul’un yapay dünyası. Wachowskiler, bazı anlarda seyircilerin adrenalini de yükseltiyorlar. Özellikle yüksekten korkanlar için. Evet, Sonmi öyle güzel ki. Gelecekte Tanrı en güzel kızları Uzakdoğu’da mı dünyaya getirecek, diye düşünüyorsunuz. Sonmi, güzelliğiyle insanı titretiyor.

    Wachowski Kardeşler’in yönettiği bu altıncı bölüm kıyamet sonrası distopik dünyayı yansıyor. 24. yüzyılda Ha-why (Havai) denilen bölgede bir avuç insan atalarımız gibi ilkel bir hayat sürüyorlar. Yaşlı Georgie, bir şeytan ve Zachry’nin aklını karıştırıyor. Yaşlı Georgie, sanki Mefisto’nun soyundan. Kabilesinden bir babayla oğulu, şeytanın kışkırtması, belki de yaşama güdüsüyle yamyam kızılderililerin elinden kurtaramıyor. Yaşanacak yeni bir yer arayan Meronym, uzay gemisiyle buraya gelmiş. Zachry bir keçi çobanı. O ve kabilesi, 22. yüzyıldaki klon Sonmi-451’e inanıyor. Katliamlardan sonra Zachry, hayatta kalan küçük kız yeğeniyle Meronym’le gitmeye karar veriyor. Üstelik ona da aşık. Son sözse, filmin girişi. Yaşlı Zachry, karanlık gökyüzünde yıldızların arasındaki mavi şeye bakarak hikâyesinin sonuna geliyor.

    Yönetmenler büyük…

    Bölümlerini az çok topluca yazdığımız bu filmin kurgusu kaotik ve insanı yabancılaştırıyor. Hikâyeler de birbirlerini tamamlıyor. Belki de insan hikâyeleri tam değişmiyor. İnsanlar her şeyi birbirlerine aktarıyorlar, kültürler ve uygarlıklar oluşuyor. Gerçekten bu filmin yönetmenleri önemli ve büyükler. Akademi, 2012 yapımı “Cloud Atlas-Bulut Atlası” filmini biraz çözümleyebilirse birçok dalda Oscar bu filmi bekliyor. “Bulut Atlası”, İngiliz yazar David Mitchell’ın romanından çekildi. Bu roman/filmde zamanlar arası yolculuklar var. 1969 doğumlu yazarın “Hayalet Yazılar” 2009’da, “9. Rüya” ve “Bulut Atlası” romanları da 2011’de Doğan Kitap’tan çıkmıştı. Wachowski kardeşler, “Matrix” üçlemesi bilimkurgularıyla sinema tarihine geçtiler. Abi Larry Wachowski, birkaç yıl önce ameliyatla kadın oldu ve kendine de Lana adını verdi. Alman Tom Tykwer, aksiyon ve gerilim anlamında sıkı filmler yaptı. 1998’deki “Lola Rennt-Koş Lola Koş” ona sinemada çok şey kattı. 2006’da Patrick Süskind’in romanından uyarladığı “Perfume: The Story of a Murderer-Koku: Bir Katilin Hikâyesi” ve finali İstanbul’da olan 2009 yapımı “The International-Uluslararası” filmleri muhteşemdi. Yönetmenler, “Bulut Atlası” filmini yaparken Stanley Kubrick’in 1968’de Arthur C. Clarke’tan uyarladığı “2001: A Space Odyssey-Uzay Yolu Macerası” bilimkurgusu ilham vermiş. Bu filminin müzikleri de iyi. Sanatseverlerin görmesi gereken bir film bu.

    (25 Ekim 2012)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com

    Yavuz Seçkin, Kanal D Cinemania’da

    Ömür Gedik’in hazırlayıp sunduğu Kanal D Cinemania’da bu haftanın stüdyo konuğu 19 Ekim’de vizyona girecek olan Oğlum Bak Git filminin başrol oyuncusu, ünlü komedyen Yavuz Seçkin. Sevilen komedyen Yavuz Seçkin projeye nasıl dahil oldu? Nasıl bir karakter canlandırıyor? Ünlü birilerinin taklidini yaparken nelere dikkat ediyor? Taklidini yaptığı ünlülerden nasıl tepkiler alıyor? Yeni projeleri neler? Editörlüğünü Fırat Sayıcı’nın yaptığı programda vizyona giren yeni filmler, haberler, vs. yer alıyor. Ömür Gedik tarafından sunulan Cinemania Programı her Cumartesi Kanal D’de.

  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yavuz Seçkin, Kanal D Cinemania’da yazısına devam et
  • Hababam Sınıfı, Malatya’da Toplanıyor

    3. Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında efsanevi Hababam Sınıfı öğrencileri bir araya geliyor. Ekibin buluşma nedeni Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne Mahmut Hoca’nın değer görülmesi. Ödül, törene katılamayacak olan Münir Özkul adına kızı Güner Özkul’a takdim edilecek. Törene efsane Hababam Sınıfı’nın unutulmayan öğrencileri Halit Akçatepe, Dilaver Gür, Ercan Gezmiş, Teoman Ayık, Ahmet Arıman, Ergun Sözen, Cafer Dere, Tuncay Akça, Tayfun Akalın, Dinçay Çetindamar, Mehmet Çatay, Gazanfer Şener, Ümit Doğru ve Faruk Şavlı katılacak.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hababam Sınıfı, Malatya’da Toplanıyor yazısına devam et
  • Sinema Festivalleri Üzerine

    Her yıl olduğu gibi bu yıl da festivallerin ardından her zaman olduğu gibi magazin içerikli tartışmalar başladı. Bu yıl farklı olarak sektör örgütleri de topa girdi. Meslek birliklerinin neredeyse tamamı, Film Yönetmenleri Derneği’nin öncülüğünde “meslek etiği” açısından yakışıksız bir bildiri yayınladılar. “GÜZELLİĞİN ON PAR’ ETMEZ” isimli filmin aldığı ödülü ve “Altın Portakal”ı geri alınmasını istediler. Peki niçin? Bu film Avusturya filmiymiş.

    Bu kadar örgütün içinde bir akıllı kişi “arkadaşlar bu konu iyice araştırıldı mı?” diye sormamış. Nitekim dün, filmin yapımcısı ve yönetmeni olan Kürt sinemacı, sayın TABAK, bu filmin Türkiye filmi olduğunu belgelerle ispatladı.

    Öte yandan yayınlanan bildiride, ülkemizde yapılan film festivalleri ile ilgili, bu sektörün yaşadığı yığınla sorundan tek kelime bile bahsedilmemesi daha vahim bir durum.

    Hem “Altın Koza”nın hem de “Altın Portakal” film festivallerinin doğru dürüst bir açılış ve kapanış seremonisi yapabildiklerin gören, duyan, hatırlayan var mı? Hangi yıl kurallara uygun bir “jüri” seçimini başarabildiler? Hangi yıl festivalleri yerel yöneticilerin ve siyasilerin hamasi nutuklarından koruyabildiler? Hangi yıl filmlerimizi sesi ve görüntüsü düzgün salonlarda gösterebildiler? Magazin sayfalarında daha fazla yer almak uğruna, birbirleri ile yarışmaktan ne zaman vazgeçtiler?

    Sinemamızı temsil eden meslek birlikleri için bu konular önemli değil mi? Sinema festivallerinin kalitesinden biz de sorumlu değil miyiz? Bozuk bir Türkçe ile haykırıyorlar: “Ödülü iptal edin.” Bir sinemacı olarak bu incitici ve erdemsiz talepten çok rahatsız oldum. Üzüntüm, sadece ödül kazanan yapımcı-yönetmenin, ezilen bir ulusun sinemacısı olması değil, daha çok meslek etiğimizin seviyesidir.

    “Ödül iptali” talebini yıllar önce Fatih AKIN için yapmak da kimsenin aklına gelmemişti. Zira “YAŞAMIN KIYISINDA” bir Alman filmiydi. Yapımcısı benim de arkadaşım olan bir Alman’dı. Fatih de Türk asıllı bir Alman vatandaşıydı.

    “Ödül iptali” istenen filmin yapımcı-yönetmenini tanımam. Filmini Antalya’da gördüm. Belli ki bu genç Kürt yönetmen, ailesinin ve yakınlarının tüm maddi imkânlarını seferber ederek yaşadığı ülkede (Avusturya’da) hayallerini gerçekleştirmek istemiş. Bu ülkeden bir ortak da bulmuş. Filmini çok küçük bir bütçe ile ve tümü Türk ekip ve oyuncu ile çekmiş.

    Yapımcı Baran SEYHAN, festival programı açıklandığında ulusal yarışma bölümündeki iki filmin (“KUMA” ve “GÜZELLİĞİN ON PAR’ ETMEZ”) Avusturya filmi olduğunu öğrenince, “Abi bu yanlışı düzeltelim” diye beni aradı. Bende festival direktörü Göksel KUMSAL Bey’i aradım ve bu iki filmin durumunu Kültür Bakanlığı yetkililerine sormalarını tavsiye ettim. Bir süre sonra Göksel Bey aradı. “Abi Bakanlığa sorduk. KUMA’yı programdan çıkarıyoruz ama diğerinin yönetmeni çifte vatandaş ve kriterleri ‘Türk filmi’ne uyuyor, biz de ulusal yarışmaya koyuyoruz” dedi. Konu budur.

    Bu yıl Antalya’da DUYGU SAĞIROĞLU’na “onur ödülü”nün verilişi sırasında hepimiz duygusal bir eziyet yaşadık. Ödülü vermek üzere sahneye çağrılan kişi, ödülü verip sahneden inmek yerine mikrofona yöneldi. Belki on dakika elindeki kâğıttan hamasi sözcükler okudu. Seksen yaşındaki ve altmış yıllık sinemacı DUYGU SAĞIROĞLU hak ettiği ödülü “konuşmacı”nın elinden almak için ayakta bekledi. Sonunda seyirciler adamı yuhalayınca konuşmasını kesti.

    Bizim ürünlerimiz olmadan film festivali yapılması mümkün değildir. Sektörümüz bu gücünün farkına varmalıdır. Hiçbir uluslararası festivalde, siyasileri ve yerel yöneticileri sahnede göremezsiniz. Hiçbir sinema adamının devlete ve siyasilere şirin gözükmek gibi bir derdi olamaz. Çünkü aldığımız devlet yardımı bir sadaka değildir. Bizim ürettiğimiz filmlerden kesilen biletler üzerinden bize geri dönmektedir. Kimse cebinden bize para vermiyor. Bu çıplak ve yalın bilgi sektörümüzün her kurum karşısındaki duruşunu belirlemelidir.

    Sektör örgütleri, sorunları çözmek için festivallerin kalitesini yükseltmeye çalışmalıdır.

    (25 Ekim 2012)

    Sabahattin Çetin
    (Yapımcı – Dağıtımcı)