Etiket arşivi: Ferhan Baran

Dinozorun Dişleri / Jurassic World: Yeniden Doğuş

Steven Spielberg’in Michael Crichton’un eserinden sinema evrenine taşıdığı ‘Jurassic Park’ın ateşi sönmüyor. Aradan geçen 32 yıl boyunca gösterime giren ve büyük ilgiyle karşılanan 6 filmin ardından artık marka haline gelmiş seri ‘Jurassic World’ kulvarında yeni bir atağa kalkıyor. Uzun soluklu serinin ilk filminin senaristi David Koepp tarafından kaleme alınan ‘Jurassic World: Yeniden Doğuş / Jurassic Word: Rebirth’ projesinin yönetmenliği, geçtiğimiz mevsimin ‘insanlığın yapay zekâ ile imtihanını sorgulayan’ ve ilginç felsefesi ile geçtiğimiz mevsimin en ilgiye değer bilim-kurgularından biri olarak dikkat çeken ‘Yaratıcı / The Creator’da imzası olan Gareth Edwards’a teslim edilmiş.

‘Jurassic World: Hakimiyet / Jurassic World: Dominion’dan 3 yıl sonra vizyona giren bu son macera, tıbbi amaçla dinozorların izini süren ilaç firmasının devreye girmesi ile tetikleniyor. 32 yıllık süreçte gezegenin ekolojisine, kırılgan iklim şartlarına ve türlü hastalıklara yenik düşmüş olan son dinozorlar sirk hayvanı misali kent merkezlerinde sergilenirken hayatta kalan diğerleri, bir zamanlar melezleştirme deneylerinin yapıldığı, ancak 17 yıl önce ihmal sonucu bir facia yaşanmasının ardından bilim insanlarının terk ettiği, dinozorların bir zamanlar gelişip çoğaldığı bol oksijene haiz tropikal bölgelerde varlıklarını sürdürmektedir. Kara, deniz ve havada yaşayan devasa canlılardan alınacak DNA örneklerinin kalp hastalıklarını tedavi edici özelliği keşfedildiğinde, donanımlı bir ekip Ekvator bölgesindeki metruk Saint Hubert adasına doğru yola çıkar.

Deniz yoluyla başlayan bu serüvende ekibi toparlamakla görevli ilaç şirketinin temsilcisi Martin Krebs (Rupert Friend) öncelikle daha önce özel harekat biriminde görev almış paralı asker Zora Bennett (Scarlet Johansson) ile anlaşır. Yüksek bir meblağ karşılığında bu gizli görevi kabul eden Zora yanına daha önce birlikte çalıştığı ‘insanları ve malları olmamaları yere götürmekte usta’ kaptan Duncan Kinkaid (Mahershala Ali) ile el sıkışır. Ekibe bir de bilim adamı gerekmektedir. Dinozorları kendi ortamlarında incelemek için bu kanun dışı sefere çıkmayı kabul eden Dr. Hery Loomis (Jonathan Bailey) ile birlikte ana kadro tamamlanır.

Süresi iki saati aşan filmin su dinozoru Mosasaurus’tan kan ve doku örneklerinin alınması için savaş verildiği deniz macerasından oluşan ilk bölümünden özellikle büyük keyif aldığımın altını çizeyim. Spielberg’in 50 yıl öncesindeki ünlü ‘Denizin Dişleri / Jaws’ klasiğinden esinler taşıyan bu bölümde, New York’tan Atlantik Okyanusu’na maceraya gelmiş bir baba, iki kızı ve büyük kızın erkek arkadaşından ibaret İspanyol kökenli aile küçük tekneleri alabora olunca gizli harekat ekibi ile kader birliği yapıyor. Adrenalin kat sayısının zirve yaptığı bu bölümde filmin müziklerini yapan Oscarlı Fransız asıllı besteci Alexandre Desplat’nın ‘Jaws’ın John Williams imzalı müzik çalışmasının ana temasına öykünmesi nostaljik bir hoşluk olmuş.

Sağ kalabilenlerin karaya çıktığı tekinsiz adada ise ekibi daha büyük tehlikeler beklemektedir. Otçul kara dinozorlarından (Titanozaurus) nümune alındığı barışçıl bölüm görkemli Jurassic senfoninin andante bölümünü oluşturuyor denebilir. Ardından gelen molto vivace final bölümü ise adada yaratılmış mutant ucubeler ile para hırsından gözü dönmüş insanoğlu arasında geçen şiddet dozu yüksek mücadeleye sahne olacaktır.

Dünya sinemaları ile aynı hafta sonu bizde de gösterime giren film, serinin Spielberg’in yönettiği ilk iki bölümünden sonra en iyi açılış başarısına ulaşmış. Bu da yeniden doğuşun yolunun açık olduğunu gösteriyor. Özel efekt uzmanlığından yetişme başarılı yönetmeni ve albenili oyuncu kadrosuyla iyi kotarılmış bu yaz eğlenceliğinin serinin takipçilerini hayal kırıklığına uğratmayacağını söyleyebilirim.

(07 Temmuz 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Dünya Kötü Bir Yer / Şişli Kız

Avrupa sinemasının genç auteur sinemacılarından Magnus von Horn’un geçtiğimiz yıl Cannes’da dünya prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı ‘Şişli Kız* / Pigen Med Nålen’ 2025 – 2026 sinema mevsimine damgasını vuran önemli filmlerden.

Birinci Dünya Savaşı’nın ağır yoksulluğunu yaşayan Danimarka’nın kasvetli Kopenhag’ını mekân alan yapım, kocasını cepheye göndermiş fabrika işçisi Karoline’in (Vic Carmen Sonne) hayatta kalma mücadelesi ile açılır. Savaşın bitiminde kocasının eve dönüşünden umudunu kesen genç kadın, çalıştığı tekstil fabrikası sahibi Jørgen (Joachim Fjelstrup) ile aşk yaşamaya başlıyor. Cepheden yüzü parçalanmış halde dönen kocasını daha iyi bir gelecek umuduyla geri çeviriyor, ancak hamile kaldığında sevdiği adam ve barones annesi tarafından kapı dışarı ediliyor. İşinden de olan Karoline umutsuz bir halde bebeğinden kurtulmaya çalışırken, yolu bir kadınlar hamamında orta yaşlardaki Dagmar (Trine Dyrholm) ile kesişiyor. İstenmeyen çocukları varlıklı ailelere evlatlık olarak veren Dagmar’ın şekerci dükkanına sığınan genç kadını bu süreçte hem insanlığını hem de ahlaki değerlerini zorlayacak karanlık bir sınav beklemektedir.

Sinema tahsilini Polonya’nın anlı şanlı Łódź Sinema Okulu’nda tamamlayan İsveç asıllı yönetmen, ilk uzun metrajından başlayarak kuzey insanının derin yalnızlığını beyazperdeye taşır. 2015 yapımı ‘Bundan Sonra / Efterskalv’, çocuk yaşta işlediği cinayet nedeniyle iki yıl ıslahevinde kaldıktan sonra topluma karışmaya çalışan ancak çevresi tarafından dışlanarak yalnızlığa mahkum edilen genç delikanlının (Ulrik Munther) umarsız sevgi arayışını gri ve mavinin soğuk tonlarını kullanarak resmeder. İkinci memleketi Polonya’da Leh dilinde çektiği 2020 yapımı ‘Ter / Sweat’de sosyal medya fenomeni Sylwia’nın (Magdalena Koleśnik) parlak pembe dünyasındaki üç gününün peşine düşer. Kadınlara fitness önerileri vererek şöhreti yakalayan genç kadın, yüzbinlerce takipçisi olmasına ve çevresi ona sadık hayranlarıyla dolup taşmasına rağmen gerçek anlamda bir mahremiyetin özlemi içindedir. Kendi yalnızlığıyla yüzleşip hayatını sorgulamaya başladığında yaşadığı hayatın ruhsuzluğu onu derinden sarsacaktır.

Bizde İstanbul Film Festivali programlarında yer almış ilk iki uzun metrajının ardından Cannes’da Altın Palmiye ana seçkisine kabûl edilen ‘Şişli Kız’da yoksulluğun ve kasvetin resmini çizerken siyah-beyaz bir sinematografiyi tercih ediyor genç sinemacı. Bir drama olarak başlayan film kuzeyin korkunç masallarından fırlamış bir korku seyirliğinin sınırlarını zorlarken dünyanın kötü bir yer olduğunu vurguluyor, ancak tüm karamsarlığına karşın yine de finalde bir umut ışığını esirgemiyor seyirciden.

Von Horn bir söyleşinde başından beri seyircinin beklentileriyle köşe kapmaca oynayan bir dehşet öyküsü anlatmak istediğini ifade ediyor. Bu minvalde, Karoline’in maskenin ardındaki yüzünü ucubeler sirkinde sergileyerek hayatta kalmaya çalışan kocasının öyküsü, dönemin gerçekten yaşamış seri katili Dagmar Overbye’ın dehşetengiz hikâyesine karışırken, ‘Ter’de birlikte çalışmış olduğu Polonya asıllı görüntü yönetmeni Michal Dymek’in kamerasından yüzyıl öncesi Kopenhag’ının bakımsız arka sokakları, kirli pis iç mekânlar sessiz yılların korku klasiklerinde ustaca kullanılmış dışavurumcu bir sinema estetiği ile perdeye yansıyor. Dönemin 2/3 akademi oranı ile çekilen yapımda Lumière kardeşlerin sinema tarihinin ilk filmi olarak kabul gören ‘fabrikadan çıkan işçiler’ sekansı yeni baştan yaratılmak suretiyle yedinci sanatın doğuş yıllarına bir selam da çakılıyor. Vic Carmen Sonne ve Dagmar rolüyle Avrupa sinema ödülünü kazanmış olan Trine Drylhom’un benzersiz performanslarıyla yükselen filmin dehşet ve tedirginlik eşiği ise Frederikke Hoffmeier’in atonal müzik çalışmasıyla zirve yapıyor.

*Bu yıl yabancı film Oscar adayları arasında ilk 5 yapım arasına giren ‘Şişli Kız’ halen MUBI’de gösterilmektedir. Özel gösterimlerle yeniden beyazperdede izleme imkânı yaratılması en büyük dileğimiz.

(06 Temmuz 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kolonyal Seyahat Günlüğü / Büyük Yolculuk

‘Edward (Gonçalo Waddington) nişanlısı Molly’yi (Crista Alfaiate) 7 yıl görmemişti. Yüzünü hatırlamaya çalıştı ama beceremedi’. Miguel Gomes’in dünya prömiyerini yaptığı 77. Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülü ile dönmüş olan son çalışması ‘Büyük Yolculuk / Grand Tour’* dış sesin bu cümlesiyle açılıyor. Birinci Dünya Savaşının bitimine yakın Burma’da devlet memuru görevinde bulunan Edward uzatmalı nişanlısının Rangoon’a ayak basmak üzere olduğunu öğrendiği anda Singapur’dan başlayarak Uzakdoğu’daki büyük yolculuğuna başlıyor.

Güneydoğu Asya’da amaçsızca gezeceği, Bangkok’dan Saigon’a, oradan önce Manila sonra Osaka’ya ve Şangay’a doğru turunu sürdüren genç adamın teknesi Yangzte nehrinin yukarısına doğru yol alırken, Edward kendini ormanın ve doğanın sesine bırakmıştır. Beyaz adamın onu aşan Doğu kültürünü anlamasının pek de mümkün olmadığını bilir ama seviyordur bu diyarları. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun kaçınılmaz çöküşü öncesinde kendini yaşamın akışına bırakır. Japon keşişin dediği gibi ‘dağa tırmanır, maymunları izler ve ağaçların altında yürüdükçe’ dünyanın kendisine ne kadar cömert olduğunu idrak edecektir. Öte yandan Edward’ın gizemli kaçışından tuhaf bir keyif de alan Molly’nin nişanlısının peşini bırakmaya hiç niyeti yoktur. Filmi tam orta yerinden ikiye bölecek olan Gomes ikinci bölümde Edward’ın peşinden gitmedik yer bırakmayacak olan inatçı genç kadını takip edecektir.

52 yaşındaki Portekizli usta sinemacının bu kendine özgü denemesi, ülkemizin önemli festivallerinde gösterilmiş önceki filmlerini izlemiş olanlar için pek de yabancılık çekmeyecekleri biçimsel özellikleri barındırıyor. Sözgelimi Berlin’den FIPRESCI ödülü ile dönmüş olan 2012 yapımı ‘Tabu’daki kolonyal gözlem burda da sürüyor. Keza 2015’te çektiği ‘Binbir Gece’ üçlemesinin dış sesle beslenen anlatım biçimine bir kez daha başvuruyor.

‘Görünmez insanların gölgelerini görüyorum’ diyen Edward’ın büyülü ve gizemli serüvenine dalmışken ‘egzotik bir Uzak Doğu belgeseli’ izlediğimiz duygusuna kapılmadan edemiyoruz. Gomes emperyalizm üzerine özgün bir eleştiri geliştirirken, henüz senaryonun bile yazılmadığı 2020 başları Covid salgını döneminde filmin üç görüntü yönetmeninden biri olan Taylandlı Sayombhu Mukdeeprom ile aynı büyük turu gerçekleştirirken kaydettiklerini araya katıyor. İngiliz yazar W.Somerset Maugham’ın ‘The Gentleman in the Parlour’ adlı romanından esin almış olan bu geçtiğimiz yüzyıl başlarında geçen trajikomik romans, çağdaş insan ve kent manzaraları, Asya halklarının göz kamaştırıcı kültürel performans gösterileri ile büyüleyici bir etkileşim içine giriyor. 1930’lu yıllar Hollywood’unun Asya temsillerini taklit eden ancak güncel çekimlerle o dönemin oryantalist atmosferini kırmayı deneyen yönetmen modern ögeler vasıtasıyla mekan ve zamanı yaman bir biçimde büküyor, kentleri öykünün ana karakterleri arasına katıyor, farklı dillerdeki dış sesler ya da ana dilleri yerine Portekizce konuşan İngiliz karakterler aracılığıyla kafaya kakmadan hınzır politik okumaların peşine düşüyor.

Gomes finalde Nuri Bilge’nin ‘Kuru Otlar Üstünde’de denediği gibi yabancılaştırma efekti kullanarak, ‘aslında her şey bir hikâye’ demeye getiriyor. Drama ile etnobilimi harmanlayan zaman mekân üstü bir hikâyenin izinde kalbin arzularının peşinden giden bu benzerine kolay rastlanmayacak deneme hem zihne hem duygulara hitap etmeyi başarıyor.

*Portekiz’in Oscar adayı olarak seçilen, başta Filmekimi olmak üzere ülkemizin saygın etkinliklerinde festival turunu tamamlayan sezonun bu kalburüstü çalışması halen MUBI’de gösterilmektedir.

(26 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Chaplin Dehasının Zirvesi / Altına Hücum

Sinema tarihine yön vermiş önemli klasiklerden ‘Altına Hücum / The Gold Rush’ 100. Yaşını kutluyor. Charlie Chaplin imzalı 1925 yapımı film, efsanevi sinema adamının ‘Yumurcak / The Kid’in ardından uzun metraja yöneldiği, gülünç ile trajiğin incelikli buluşmasının toplumsal bir metinle desteklendiği ölümsüz bir başyapıttır.

Açılış kartonetinde beliren ‘Bir Dramatik Güldürü’ yazısı Chaplin’in niyetini açıklar. Film 19. yüzyıl sonlarında Alaska altınına hücum eden yoksul kitlelerin kar altındaki zorlu yolculuğu ile açılır. Chaplin bu sekansı 1896 yılında Chilkott geçidinde çekilmiş bir fotoğraftan hafızasına kaydetmiştir. Açılış sahnesini dönemin koşullarını zorlayarak ta Sacramento’dan trenle Klondike maden alanına taşıdığı işsiz güçsüz yüzlerce figüranla çeker ve zamanın bu pahalı prodüksiyonu daha sonra serüvenine Californa’daki stüdyoda devam eder.

İlk bölümde, Chaplin’in sessiz sürecinde yarattığı, başta dünyanın tüm kenara itilmiş yoksulları olmak üzere geniş kitlelerin baş tacı ettiği ‘sıradan küçük adam’ın altın arayıcısı Big Jim MacKay (Mack Swaim) ve azılı kanun kaçağı Black Larsen (Tom Hurray) ile birlikte kar ve tipinin altında her an uçtu uçacak dağ kulübesinde açlığa karşı verdiği sınavı izleriz. İkinci bölüm ise, işsiz güçsüz Şarlo’nun Kuzey’in ıssızındaki maden kasabasında yalnızlığının hüznü ve o ve benzerleri gibi hayatını kurtarmaya çalışan dansçı Georgia’ya (Georgia Hale) gönlünü kaptırması üzerinden ilerler.

Yüzyıl öncesinden sinemanın geleceğini belirleyen bu ustalık eserinde sessiz kısa filmlerinin dayanılmaz güldürü sekanslarını zirveye taşıyan Chaplin, umutsuzluk ve çaresizlik içinde gözlerini zenginliğe dikmiş insanların acımasız mücadelesi ile güçlü bir vahşi kapitalizm eleştirisine soyunur ve anlatısını zarif bir aşk hikâyesi ile besler. Büyük ekonomik bunalım kapıdadır ve Chaplin’in filmi bu açıdan ekonomik ve sosyal çöküşün habercisi gibidir.

1942 yılında özgün sessiz versiyona diyalog ekleyen Chaplin, kendi bestelediği müziğiyle ana karakterlerin duygu durumunu başarıyla yansıtır. Açlığa ve yoksunluğa karşı verilen ve Chaplin’in Londra’da geçirdiği yoksul çocukluk yıllarının izini taşıyan hayatta kalma mücadelesini, yemek yerine ‘ayakkabısını yediği’ sahne gibi antolojilere geçmiş trajikomik buluşlar ile sarmalayan Chaplin, yine ta çocukluk yıllarından hasretini çektiği sevgi özlemini ve sevgisizliğe karşı çıkışın isyanını merhamet yüklü epizodlara taşır. Tüm bu niteliklerinin yanı sıra özellikle akıllara kazınmış final bölümüyle dönemin koşullarını aşan bir beceriyle kotarılmış aksiyon sekanslarıyla parmak ısırtır.

Cannes klasiklerinde dünya prömiyerini yapmış olan yeniden restore edilmiş versiyon, filmin ilk kez Los Angeles Egyptian Theater’da izleyiciye ulaştığı 26 Haziran 1925’ten tam bir asır sonra dünya sinemaları ile birlikte bizde de vizyona giriyor. ‘Altına Hücum’u Cineteca di Bologna tarafından hazırlanmış 4K versiyonu ile Kadıköy Sineması’nın perdesinde izlemenizi öneriyorum.

(25 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Kim, Neyi, Niye ve Ne Kadar İsterse: F1

Joseph Kosinski, Ehren Kruger’le birlikte yazdığı senaryoyu hızlı, gürültülü, merak dolu, yer yer düşse de heyecanlı, teknolojinin de desteğiyle çekmiş; doğrudan perdeye odaklanıyorsunuz, yanınızda ne oluyor fark etmiyorsunuz bile. Karanlık salonda film izlemenin gerekliliğini yerine getiren bir film.

F1 yarışları, ilgilenenlerin dışında birçok insanın üzerinde durmadığı, hatta bu spor mu diye dudak büktüğü, alabildiğine yüksük paralarla izlenen, hatta takip edilen yarışlar… Sinemanın bu heyecan fırtınasına uzak durması beklenemezdi… Daha önce yarış filmleri yapıldı, çok izlendi, her biri farklı bir öykü içeriyordu; bu kez doğrudan -ve neredeyse yalnızca pistte- pilotlar ele alınıyor.

Sonny Hayes (Brad Pitt), sürücü olmanın keyfini yaşayan, yaşlı bir pilottur. Kazanmak, kaybetmek, onun umurunda bile değildir. Ruben Cervantes (Javier Bardem), birlikte yarıştığı arkadaşını, başında bulunduğu takımın iflâsını engellemesi için bulur ve ikna eder. Takımın birinci pilotu, “Çaylak” Joshua Pearce (Damson Idris) tedirgin olur, yerini ve olası ününü kaybedeceğini düşünerek… Oysa Sonny, birinci ve/veya kazanmak amaçlı olmadığı gibi takımı düşünen biridir.

Pistte birbirleriyle kıyasıya yarışan, hatta kaza yaptıran pilotların yaşamlarını bilmiyoruz, birbirleriyle ilişkilerini de öğren(e)miyoruz ama Joshua ile Sonny arasındaki tek taraflı savaşın altındaki duyguyu sonuna kadar yaşıyoruz. F1 yarışları, çekimleri de kuşkusuz, çok heyecanlı ve gerçekten güzel çekilmiş (montajdaki birkaç hatayı görmezden geliyorum) ve yakın planlarla izleyicinin ilgisi hep dorukta tutuluyor.

Filmin ana mesajı, Hayes’in direksiyonda olma hevesiyle takımın kazanmasını istemesinde yatıyor. Sonny Hayes, kendisi için hiçbir şey istemiyor, hatta bir gazeteciyle girdiği iddiayı kazandığı halde baştan ödeme bile yapıyor (gazetecinin 10 Dolarına 10 bin Dolar). Kupayı bile zoraki Ruben’e verdiriyor, olacak gibi değil, herkes şaşkın.

Asıl çekişme “Çaylak” ile Hayes arasında yaşanıyor. Joshua, önyargılarını kıramadığı için, ilerlemesi için yardım etmeye çalışan Hayes’i hep itiyor, uzak tutuyor. Bir de arabaların tasarımının geliş(tiril)mesi var; ilk kez bir kadın Kasper Smolinski (Kim Bodnia) tasarımcı olduğu için dışarıdan önemsenmeyen, ama arabaları iyi tanıyan ve eksiklerini hızlıca saptayıp düzenleyebilen… Hayes ile iyi bir ekip oluyorlar, başta -izlemek gerekir- çekişseler de. Özellikle tekerlekler (sert teker hızlı, yumuşak yavaş –yoksa tersi miydi) üzerine ciddi kapışıyorlar. Hayes’in amacı kazanmak değil ki, yarışmak. Sadece yarışmak.

(25 Haziran 2025)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Hep Sıcak Olan Güvenli Bir Yer İçin / Kasırga

‘Hayatın uçan iğnesi
Bir iplik gibi dünyayı dolaştırmasaydı
Hep sıcak olan güvenli bir yer için
Vermeye hazırdım canımı’

Sinematek / Sinema Evi’nde Tarkovski külliyatını yeniden beyazperde ortamında deneyimlediğimiz bugünlerde baba Arseny Tarkovski’nin yukardaki dizeleri ile açılan bir filmle buluşmak güzel bir sürpriz oldu. İlk uzun metrajı 2015 yapımı ‘Sakin Batı / Slow West’ ile bağımsızların kalesi Sundance’den jüri büyük ödülü ile dönmüş olan yılların müzisyeni John Maclean’in 10 yıl aradan sonra çektiği yeni filmi ‘Kasırga / Tornado’, bu dizelerin ardından soluk soluğa hızlı bir açılış sekansı ile başlıyor.

18. yüzyıl sonları Britanyasının ıssızında genç bir kız ve peşinden bir oğlan çocuğu silahlı karanlık suratlı haydutlardan kaçmaktadır. Bozkırda bir zengin evine sığınan Tornado (Kôki) ile ismi zikredilmeyen ufaklık (Nathan Malone) bir şekilde saklanmayı becerse de, genç kız çetenin başı azılı haydut Sugarman’in (Tim Roth) sinsi oğlu Little Sugar (Jack Lowden) tarafından enselenir. Yaklaşık 25 dakikalık bu hızlı girişin ardından aynı günün sabahına, olayların başlangıcına döneriz.

Uzak doğu kökenli Tornado ve samuray eskisi babası (ya da babalığı) Funji (Takehiro Hira) karavanlarıyla dağ tepe dolaşarak gezginci tiyatro gösterilerini icra etmektedir. Civar köylerden onları izlemeye gelenlere sonu hayli kanlı biten kukla oyununu sahneler, ardından kılıçlı bir samuray şov sunarlar. Kilisenin altınlarını çalıp kaçan Sugar çetesinin adamları da dinlenme amaçlı gösteriye takıldığında bunu fırsat bilen başta kaçarken gördüğümüz küçük velet altın dolu iki çuvalı el çabukluğu marifetiyle yürütür. Karavanda kukla oynatan Tornado olaya şahit olduğu halde haydutlardan altın aşırma sürecine dahil olur. Babası ile hayatlarının farklı olmasını, huzurlu güvenli bir yarın için giriştiği bu riskli oyunun başlarını daha büyük bir belaya sokacağının farkında değildir henüz.

MacLean ‘Sakin Batı’da, ana karakteri Silas’ın (Michael Fassbender) sözleriyle ‘kadim altın karşılığında kalbine bir hançer saplayacak gözü dönmüş kişilerin, para için gözünü kırpmadan karşısına çıkanı katleden umutsuz göçmenlerin, adamı soyup soğana çeviren Avrupalı gezginlerin, leş sayısı arttıkça şöhreti perçinleşen yeni yetme silahşörlerin cirit attığı, Kızılderili soykırımının insafsızca süregeldiği’ Mad Maxvari kaotik dönemi Coen kardeşlere yakışır bir mizah katarak kadim western türüne farklı bir bakış açısı ile yaklaşıyordu. ‘Kasırga’ yine aynı zaman diliminde bu defa nadir rast geldiğimiz Asya kıtasından göç deneyimini beyazperdeye taşırken, Britanya adalarındaki yaşam kavgasına odaklanmış, samuray felsefesi ve kılıç oyunlarıyla western şiddetinin neredeyse gerçeküstücü bir karşılaşmasına imza atmış.

Maclean kaotik bir günün öyküsünü bu defa daha da sınırlı bir bütçe ile çekerken, önceki filminin teknik ekibini koruyor. Robbie Ryan’ın dönemin gezginci tiyatro kumpanyalarının renk kattığı görüntüleri, Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel’in küçük kardeşi Jed Kurzel’in müzik çalışmasına ilaveten, Tim Roth gibi bir ustaya eşlik eden Japon model ve şarkı yazarı – dansçı Mitsuki Kimura (kısa adıyla Kôki) ve Shōgun dizisindeki isyankâr Lord Ishido Kazunari rolü ile geçtiğimiz yıl Emmy adaylığı elde eden Takehiro Hira’nın etkileyici performansları filmin büyülü gerçekçi atmosferine hizmet ediyor.

(19 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Öfke Virüsü Tam Gaz Yayılmayı Sürdürüyor / 28 Yıl Sonra

Büyük Britanya’ya musallat olan öfke virüsü yıllar sonra yeniden beyazperdeye dönüyor. Bu uzun süre zarfında aslında hiç yok olmamış, hatta başka ülkelere de sıçramıştı. Neyse ki ana kıtadan bertaraf edilmiş ama Britanya anakarasında tehdit halen devam ediyor.

2002 yılında gösterime giren ve serinin özgün hikâyesini başlatan ’28 Gün Sonra / 28 Days Later’da virüslü şempanzelerin enfekte ettiği insanlar çok kısa süre içinde Londra sokaklarına yayılarak ölümcül bir salgını başlatmıştı. O dönem henüz 26 yaşında ilk çıkışını yapan Cillian Murphy, bir trafik kazası sonrası bilincini kaybetmiş bir halde yıkık dökük hastane odasında gözlerini açıyor ve kendisi gibi hayatta kalabilmiş Naomi Harris ile birlikte yeni bir yaşam umudunun izini sürüyordu.

Serinin devam filmi 2007’de geldi. Özgün filmin yaratıcıları yönetmen Danny Boyle ve senaryo yazarı (sonradan bir dizi filmin yönetmenliğini yaparak ünlenecek olan) Alex Garland’ın yapımcılığını yaptığı ’28 Hafta Sonra / 28 Weeks Later’ ilk filmle bağlantısı olmayan farklı bir hikâye üzerinden ilerler. 2001 yapımı ‘Bahis / Incognito’ ile tanınan İspanyol yönetmen Juan Carlos Fresnadillos’un yönettiği ikinci epizodda karısını enfekte olmuşların eline bırakarak kaçan Donald’ın (Robert Caryle) sonu hiç de iç acıcı bitmeyen hikâyesi ve Amerika’dan yardıma gelmiş ordu mensuplarının ölüm kalım mücadelesi anlatılır. İlkine göre çok daha vahşi ve umutsuz bir serüvendir bu.

Bir dolu zombi filmi ve televizyon dizisine esin kaynağı olmuş seri uzunca bir aradan sonra ilk yaratıcılarının eliyle ve yeni bir üçleme müjdesiyle gün ışığına çıkıyor. İskoçya dağlarındaki bir sığınma bölgesinin virüslülerce istilâsı ve ‘teletubbies’ izleyen çocukların ebeveynlerinin çığlıkları ile açılan 28 Yıl Sonra / 28 Years Later’ küçük Jimmy’nin boynunda rahip babasının haçı ile kaçıp kurtulabildiği ürpertici giriş sekansının ardından, anakara ile sadece cezir zamanı geçilebilen dolgu bir yol ile bağlantısı bulunan adacıkta kendi uygarlıklarını kurmuş küçük insan topluluğunun yaşam mücadelesine atlıyor. Yiyecek ve içeceğin sınırlı elde edilebildiği, elektriğin olmadığı, sağlık hizmetlerinin imece usulü sağlandığı küçük köy sakinleri denizden gelebilecek her türlü tehlikeye karşı bir gözetleme ve savunma sistemi kurmuş, genci yaşlısıyla kendilerinin imal ettiği ok ve yaylarla atış talimi yaparak her an savaşa hazır hale gelmişlerdir.

Yeni üçlemenin ilk filmi birbirine bağlı birer saatlik iki bölümden oluşuyor. İlk bir saatlik bölümde köyün savaşçı sakinlerinden Jamie (Aaron Taylor – Johnson) 12 yaşındaki oğlu Spikey’yi (Alfie Williams) dış dünya ve virüslülerle tanıştıracağı ilk avı için korunaklı alanın dışına çıkarıyor. Bu süreçte küçük çocuk, solucanla beslenen yavaş sürünenler yanında çok daha zeki ve hızlı Alfalar ile yüz yüze geliyor. İkinci bölüm ise oğlanın hasta annesi Isla’yı (en son ‘Motorcular / The Bikeriders’da izlediğimiz Jodie Comer) anakara ormanlarında yaşayan Dr. Kelsen (Ralph Nelson) ile buluşturmak üzere yanlarında babası olmadan gizlice kaçışı üzerinden ilerliyor.

Bu ikinci fasılda, enfekte olmuşlardan korunmak için bedenini iyodla kaplamış doktor dışında Britanya’ya gönüllü savaşmaya gelmiş Viking torunu İsveçli Erik (Edvin Ryding), Alfaların en belâlısı Samson (Chi Lewis – Parry) ve hamile partneri devreye giriyor. Bu arada, Dr. Kelson’ın ölümü ve sevgiyi hatırlama adına filmin afişinde yer alan kuru kafalar üzerinde yükselen dev anıtın etrafında yaşam, ölüm ve sevgiye dair aforizmaları ile filmin tonu değişiveriyor.

Boyle ve Garland’ın yıllar sonra gelen devam filminde ilgiyi ayakta tutabilmek için tüm tuşlara bastıklarına tanık oluyoruz. Enfekte kadından doğan ve hastalıksız gözüken bebeğin geleceği, son sekansta zıpır çetesiyle arzı endam eden açılıştaki Jimmy’nin delikanlı olarak hikâyeye dahli vs. yeni üçlemenin Ocak 2026’da vizyona girmesi beklenen bir sonraki ayağı ’28 Year Later: The Bone Temple’ için yapılmış yatırımlar olarak duruyor.

’28 Yıl Sonra’nın özgün ilk seriye şimdilik çok fazla bir şey katmadığı söylenebilir. İlk filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen ve bu çalışmasıyla Avrupa Sinema Ödülü’ne layık görülen Anthony Dod Mantle yeniden görevinin başına dönmüş ama ilk filmin özellikle ‘yağmurlu şimşekli gece sekansında’ zirveye ulaşan ışık-gölge oyunlarının başarısına bu kez yaklaşamamış. Yeni serinin yürütücü yapımcılarından Cillian Murphy bu filmde oyuncu olarak gözükmüyor ancak birkaç karede bir görünüp kaybolan zombi karakterin onu andırdığı bir gerçek. Üçlemenin son bölümünde ‘Oppenheimer’dan Oscarlı oyuncunun önemli bir karakter olarak seriye döneceği söyleniyor. Bekleyelim, görelim.

(18 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İnsan Neden Evlenir? / Tam Bana Göre

Çevresi mi onu evlenmeye iter. Yalnız kalma korkusu ile bir huzurevi ortağı mı arar. Ya da ebeveynlerinden farklı bir şey yapma umudu mu ağır basar. Bizde ‘Tam Bana Göre’ adıyla gösterime giren Celine Song yapıtı ‘Materialists’in ana karakteri Lucy (Dakota Johnson) içinse evlilik bir iş anlaşmasıdır. Lüks çöpçatanlık firması ‘Adore’un gözde satış elemanı olan 30’lu yaşlarındaki alımlı genç kadın potansiyeli güçlü eşlemelerin becerikli üstadıdır. 9. evlilik anlaşmasının düğün gününde tanıştığı damadın kardeşi Harry (Pedro Pascal) ona hayatının teklifini yapar. Vergiden önce yılda eline geçen 80 binle New York City’de geçinme derdini üstlenmiş Lucy’nin mükemmel evlilik kriterlerini fazlasıyla karşılayan, yalnızca Tribeca’daki çatı katı 12 milyon dolar eden aileden zengin iş adamı Harry hem çok varlıklıdır hem de boylu poslu çekici bir damat adayıdır.

Yönetmen Song’u geçtiğimiz yıl Sundance’te dünya prömiyerini yapan ve ardından sürpriz bir biçimde en iyi film ve senaryo dallarında 2 Oscar adaylığı elde eden ‘Başka Bir Hayatta / Past Lives’ ile izleme listemize almıştık. Kore asıllı sinemacı bu ilk uzun metrajında, yıllar öncesinde kalmış çocukluk aşkıyla başka bir diyarda karşılaşan genç bir kadının iki kültür ve iki sevda arasında bocalaması üzerinden gelişen masalsı gerçekçi hoş bir çalışmadır. Song yeni filmini daha önce kısa bir dönem çalıştığı çöpçatanlık firmasındaki deneyiminden yola çıkarak yazmış ve yönetmiş. Bu defa bir masal alemiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan çağımızın maddiyatçı ikliminde varlık ve statü üzerine inşa edilen evlilik meselesini neşter altına yatırıyor.

Lucy de diğer çalışanlar gibi ideal eş adaylarının, filmde geçtiği üzere ‘tek boynuzlu atlar’ yani ‘unicorn’ların izini sürmekte ustadır. Bu düzende benzer yetişme koşulları, eğitim durumundaki paralellikler, siyasi uyum, büyük mutlu aile algısı gibi kriterler ruh eşi bulmak için yeterlidir. Çiftler arasındaki randevuların her zaman riski olacaktır ama Lucy’nin deyimiyle ‘flört etmek zordur, acı doludur, sabır ister’. Oysa aşk kolaydır. Hesap kitap olmadan öylece hayatımıza girer. Lucy 7 yıl önce yollarını ayırdığı gençlik aşkı John (Chris Evans) ile karşılaştığında ‘Past Lives’ın Nora’sı gibi gerçek aşkın neye göre şekillendiğini sorgulamaya başlayacaktır.

Song’un ikinci uzun metrajı, ‘Maddiyatçılar’ anlamına gelen özgün ismine karşılık Türkçe yakıştırılmış adının da etkisiyle ilk bakışta klasik bir romantik komedi izlenimi uyandırıyor. New York City’yi mekân alan yapım özellikle 90’lı yılların Nora Ephron denemelerini hatırlatmıyor da değil. Ancak film yabancı bir sinema yazarının hınzır yakıştırmasıyla ‘içine Eric Rohmer diyalogları kaçmış’ farklı bir romantik deneyime davet ediyor izleyicisini.

‘Grinin Elli Tonu’ndan bugüne oyunculuk kariyerinde olgunlaşan Dakota Johnson’ın hayat verdiği Lucy karakteri her ne kadar kendini ‘soğukluk ve maddiyatçılıkla’ nitelendirse de, ona istediği düğünü veremeyecek ama ömür boyu garantili onu seveceğini söyleyen yakışıklı ‘Kaptan Amerika’ya ve parasızlık yüzünden bunaldığı eski beraberliğine geri dönmeye cesaret edebilecek midir. Filmin açılışında bir mağara adamının avcılık ve toplayıcılık uğraşı arasında aşık olduğu kadına çiçek topladığı ve çiçekten yaptığı yüzükle ona evlenme teklif ettiği romantik sevdanın çağımız dünyasında karşılığı var mıdır?

(14 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Hepsi Aptalca Bir Aşk Yüzünden / Genç Werther’in Acıları

‘Genç Werther’in Acıları / Young Werther’ metne adını veren genç delikanlının bir ıhlamur ağacının altına uzanmış görüntüsü ile açılıyor. Sol şakağı kanlar içindeki Werther cep telefonundan sadık dostuna attığı sesli mesajda ‘Galiba ölüyorum’ demektedir, hem de ‘aptalca bir aşk yüzünden’. Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe’nin (1749 – 1832) tarafından 1774 yılında ve yalnızca iki hafta içinde yazılmış mektup romanından uyarlanan yeni yapım, özgün metnin finaline uyumlu bir giriş yapıyor ama hikâyenin başına döndüğümüzde olaylar farklı biçimde gelişiyor.

Müzik videoları ile bilinen Kanadalı sinemacı (tam adıyla) José Avalino Gilles Corbett Lourenço, Goethe’nin 250 yıllık trajik öyküsünü çağdaş Montréal ortamına taşıdığı filminde, benzer bir aşk acısı yaşayan Goethe’nin 25 yaşın heyecanıyla kaleme aldığı metninin ana yapısını korumaya özen göstermiş. Bir aile yadigârını annesi ile dargın olan teyzesinden geri almak üzere şehir merkezine kısa bir ziyaret için uğrayan Werther (Douglas Booth), büyük kız kardeşi Sissy (Iris Apatow) ve arkadaşı Melanie (Amrit Kaur) ile birlikte doğum gününü kutlayan Charlotte’u (Alison Pill) gördüğü anda vuruluyor.

Romandaki Lotte örneğinde olduğu gibi genç kızın evlilik arifesinde olduğunu öğrendiğinde ise 400 yıllık kader ikizi gibi sarsılıyor. Werther tüm sevimliliği ve hayat doluluğuyla genç kızın aklını çelmeye çalışmaktan vazgeçmiyor gerçi, ancak annesini aniden kaybeden ve kızlı erkekli 6 kardeşine annelik yapmak zorunda kalan Charlotte’un sorumlulukları vardır. Zengin bir avukat olan nişanlısı Albert (Patrick J. Adams) Charlotte’un ve ailesinin geleceğini güvence altına almakla kalmayıp, 1960’lardan kalma bir astronot gibi yakışıklıdır da. Çiftlikte büyümüş toprak adamı, işine bağlı Albert ile Werther arasında da yakın bir dostluk gelişmeye başlasa da üçlü arasındaki bağlar giderek karmaşıklaşacak, Charlotte için arzu, yakınlık ve aşkın sınırlarını ayırt etmek gittikçe zorlaşacaktır.

Goethe özgün Almanca adıyla ‘Die Leiden des jungen Werthers’de Alman Yüksek Mahkemesi’nde asistan olarak görev yaptığı sırada Charlotte Buff adındaki nişanlı kadına ilgi duymuş ve karşılıksız sevdasını edebi bir forma dönüştürmüş. Yakın dostu Karl Wilhelm Jerusalem’in intiharı ise bu trajik aşkın doğuşu ve Werther’in kendi elleriyle hayatına son vermesinde ona ilham kaynağı olmuş. Nitekim Goethe’nin yapıtı genç Werther’in derdini Wilhelm karakterine açtığı mektuplardan oluşmaktadır. Kanadalı yönetmen ise çağdaş yorumunda genç kadına Charlotte adını vermiş, sevdiğini ve ailesini geçindirmek üzere bir yol arayan Werther’i ise, saygın hukukçu amcasının nüfuzu sayesinde hiçbir birikimi olmadığı halde bir hukuk firmasında asistanlığa başlatıvermiş.

Romanın ilk basımlarının 1774 yılında Leipzig kitap fuarlarında yerini aldığını ve gencecik Goethe’yi birdenbire şöhret doruğuna ulaştırdığını biliyoruz. Öyle ki romana büyük ilgi sürerken Almanya sokakları mavi ceket sarı pantolon giyen gençlerin istilasına uğramış, ümitsiz aşkın hazin finalinin etkisiyle birçok intihar vakasıyla karşılaşılmış. Anladığım kadarı ile edebi metnin 1970 yılında ‘Aşk Hikâyesi / Love Story’ benzeri kitleleri peşinden sürükleyen bir etki gücü söz konuşu imiş. Lourenço günümüzün materyalist düzeninde böylesine trajik bir sonun fazla kaçacağını düşünmüş olmalı ki, can dostu Paul’ün ‘Bir kız için kendini mi öldüreceksin?’ sözlerine, ‘Saçmalama, 18. yüzyıl Almanyasında mıyız?’ alaycılığıyla karşılık veriyor genç Werther.

Özgün adıyla acısız ‘Genç Werther’ keyifle izlenen mevsime uygun bir yapım. Nick Haigt’in geniş ekran görüntüleri, Ciana Vernon’ın özenli prodüksiyon tasarımı, Owen Pallet’in özgün müziğinin büyük katkısı söz konusu, ancak filmin en önemli kozu, yerinde duramayan enerjisi ve sevimliliği ile (biraz genç Val Kilmer’ı hatırlatan) İngiliz oyuncu Douglas Booth’un atik tetik performansı olmuş. Yönetmen Lourenço ilk uzun metraj çalışmasında dört asır öncesi ile günümüz dünyası arasında incelikli geçişler kurmuş. ‘Doktor No’ yıllarından Sean Connery’yi hatırlatan, nezaket ve görgünün temsili Werther ile elinden J. D. Salinger düşmeyen Charlotte’un ‘club’ ortamındaki vals performansına benzer zarif ayrıntıların peşine düşmüş.

(12 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir İbadet Olarak Sinema: Andrey Tarkovski Filmleri Sinematek / Sinema Evi’nde

‘Yaseminin yanında yatan bir taş
Taşın altında bir hazine
Yolda duruyor baba
Aydınlık, aydınlık bir gün
Filiz vermiş akkavak ağacı
Çiçek açmış okka gülleri
Ve körpe ıslak çimen
Bir daha olmadım, öylesine mutlu
Mümkün değil geri dönmek, anlatılamaz
Nasıl mutluluk doluydu, o cennet bahçesi’

Tarkovski sinemasının özüne ve diline çok yakışan bir üslûpla bizzat aynı adı taşıyan yönetmenin oğlunun çektiği, oğuldan babaya incelikli bir saygı duruşu özelliği taşıyan ‘Andrey Tarkovski: Bir İbadet Olarak Sinema / Andrei Tarkovsky: A Prayer’ belgeseli, usta yaratıcının şair babası Arseny Tarkovski’nin bu dizeleriyle açılıyor.

‘Sanatçı tüm hayatı boyunca çocukluğundan beslenir, çocukluğunun özellikleri sanatının doğasını belirler’ diyen yönetmenin babasının evi terk etmesinden sonra annesi ile geçen çocukluğu, savaş yılları ve sonrasının açlık ve korku ile geçen zorlu günlerini perdeye taşıyan siyah – beyaz fotoğraflar devreye giriyor. Tarkovski 1975 yapımı üçüncü uzun metrajı ‘Ayna / Zerkalo’da çocukluğu ve annesi ile bağı hakkında söylemesi gereken her şeyi söylediğinin altını çiziyor. Film boyunca yer yer kendi sesinden de duyduğumuz yönetmenin zihninde gezinirken, onun anılarından ve düşlerinden hareketle savaşlar ve katliamlar çağının gerçekliğinden sıyrılıp sadece hissederek kavrayabileceğimiz sözcükler ve imgeler yoluyla özel bir evrene konuşlanıyoruz. ‘Ayna’da doğa Tarkovski sinemasında her zaman olduğu gibi bir gizem unsurudur. Yönetmenin annesine dair en güçlü imge olarak hatırladığı sahnede, çitin üstünde sigara tüttüren kadın eşinin geri dönmesini bekliyordur.

Arseny Tarkovski evden gittiğinde henüz 3 yaşında olan sanatçı, babasıyla ilişkisi sürmesine rağmen, savaşın zorlu koşullarında piyano eğitimi aldığı müzik okulunu bitirmesine ve resim kurslarına devamını sağlayan annesi olmasa asla bir film yönetmeni olmayacağını ifade eder. Mezuniyet filmi olan ‘Silindir ve Keman / Katok i Skripka’ (1960) ‘dünyamızı aşkın olan başka dünyaya bağladıklarına inandığı’ çocukluk başroldedir. Kruşçev dönemindeki yumuşamanın da etkisiyle sinema dünyasında profesyonel kariyerine adım atan Tarkovski’nin ilk uzun metrajı ‘Ivan’ın Çocukluğu / Ivanovo Detstvo’ (1962), İkinci Dünya Savaşı’nda babasını kaybetmiş, annesi ve kız kardeşi Naziler tarafından kurşuna dizilmiş 12 yaşındaki kimsesiz Ivan’ın Kızıl Ordu için düşman hatlarında mücadelesini anlatır. Vladimir Bogomolov’un kısa öyküsünden beyazperdeye uyarlanan, bir çocuğun gözünden harbin yıkıcı yüzünü soğukkanlılıkla gözler önüne seren şiirsel filmde ‘savaşın kazananı yoktur, bir savaşı kazansak bile içinde yer aldığımız için zaten kaybetmiş sayılırız’ mesajı zihinlere kazınır.

1964 – 1966 yılları arasında çektiği ikinci uzun metrajı ‘Andrey Rublev’, 15. yüzyıl başlarının kıtlıklar ve iç çekişmeler arasında zanaatını icra etmeye çalışan ikona ressamının hayatı üzerinedir. İlk başlarda insanlığın kötülüğün aşma gücüne inanan Rublev, kanlı saldırılara tanıklık ettikten sonra insanlığa inancını yitirerek sessizlik yemini eder, konuşmayı ve resim yapmayı tamamen bırakır. Siyasi baskıların ve sansürün görece azaldığı Kruşçev döneminin ardından müdahalelerin tırmandığı Sovyetler Birliği’nde Rublev’i baskıcı bir rejimde sanatsal özgürlüğün temsili olarak sunan Tarkovski, kültürün din olmadan var olmayacağına inancında ısrarlıdır. Bir keşiş olan ve tüm varlığı ile dünyeviliğe karşı olan Rublev’in öyküsünün Hristiyan maneviyatı Sovyet makamlarını kızdırırıp, Rusya’nın mezalim tasvirleri milliyetçilerin tepkisini çekerken, film 5 yılı aşkın süreyle rafa kaldırılacaktır. Tarkovski kendisini zor günlerin beklediğini anlamıştır.

Yönetmenin 1972 yapımı bir sonraki eseri ‘Solaris / Solyaris’in Stanley Kubrick’in ünlü ‘2001: A Space Odyssey’ine (1968) bir karşılık olarak Sovyetler Birliği’nce devreye sokulduğu rivayet edilir. Stanislaw Lem’in aynı adlı romanından uyarlanan film, bütün yüzeyi bir okyanusla kaplı Solaris gezegeninde olup bitenleri inceleyen uzay istasyonu Promotheus’un Dünya ile irtibatının kopması sonucu uzay adamı Chris Kelvin’in üsse gönderilmesiyle başlar. Ancak bu bir Tarkovski yapıtıdır ve bu yolculuk kısa özetin vadettiği bir maceranın hikâyesi değildir. Kelvin içinde yüzdüğü gizemli Okyanus ile iletişim kurmaya çalışırken, üssün kendi dışındaki mürettebatı gibi benliğinin karanlık geçmişi ile yüz yüze gelir. Rüyalar ve sanrılar arasında vicdanı ve geçmişi ile yüzleşmesi insan varoluşuna dair bir yolculuğa dönüşür. Artık ‘eve dönüş’ mümkün müdür?

Tarkovski’nin bundan sonraki yolculuğu, bir göktaşından kaldığına inanılan kalıntıların bulunduğu, fizik yasalarının geçerli olmadığı, tanımlanamayan ve tekinsiz görünen bir alan olan ‘Bölge’ye olacaktır. 1979 yapımı ‘İz Sürücü / Stalker’ herkesin dileklerinin gerçekleşeceği rivayet edilen bir odaya ulaşmak için biri Yazar diğeri Profesör iki kişiye rehberlik yapmak üzere ‘Bölge’ye gidecektir. İnsanın derinliklerine, maneviyatına doğru bir yolculuğa dönüşecek olan film, Tarkovski’nin şiirsel diliyle çok katmanlı insan varoluşuna dair güçlü bir sorgulamaya dönüşür. Sanatçının anavatanında çekebildiği son filmidir bu. Bundan sonra tıpkı Solaris’in ana karakteri gibi eve dönüşü mümkün olmayan vatan hasreti ile yaşayacaktır.

Sovyetler Birliği’ndeki baskı ve sansüre dayanamayan sanatçının ülkesi dışında ilk çektiği film olan ‘Nostalji / Nostalghia’, Tarkovski’nin dehası ile tanıştığımız ilk film olması nedeniyle biz İstanbullu genç sinefiller için büyük önem taşır. 1984 yılının Nisan ayında –henüz festival adını almamış- ‘İstanbul Sinema Günleri’nde gösterilen filmin hepimizin aklını başından aldığını çok iyi hatırlıyorum. Çekimlerin yapıldığı Toskana bölgesinde geçen yapımda, 18. yüzyılda yaşamış, yurdundan uzak düşmüş Rus bestecinin izini süren bir yazarın anlam arayışını izleriz. Bestecinin izinde Rusya kırsalından Toskana’ya varan yazar melankoliye kapılarak çevresine, yurduna hatta kendisine yabancılaşır. Köylünün deli olarak adlandırdığı sokak filozofu ile tanışan yazar, adamın deli değil inançlı olduğuna, Domenico’nun insanlığın kurtuluşu için kendini feda ettiğine tanıklık eder.

Tarkovski’nin son durağı İsveç’tir. 1986 yapımı ‘Kurban / Offret’nin çekimleri sırasında son evre kanser teşhisi konmuştur. Televizyondan nükleer bir çatışmanın haberini alan son filminin ana karakteri orta yaşlı entelektüel akılcılığını bir kenara bırakarak dua etmeye başlar. Savaşın sesleri ile birlikte kıyametin yaklaştığını tasavvur eden Alexander, Tanrı ile bir anlaşmaya girişir. Dünyadaki yaşamın sona ermemesine karşılık dilinden ve dünyevi her şeyden feragat edecektir. Sanatçı kendi sonunun yakınlığının ve ‘Kurban’ın son filmi olduğunun farkındadır. Tüm olumsuz koşullara rağmen filmini ‘umut ve güvenle’ oğluna ithaf eder. Film çaresizlik ve umut arasındaki ince bir çizgide ilerlese de Tarkovski son filminin final sahnesini umuda yelken açarak kapatır. Sanatın anlamının Yaradan’a ibadet olduğunu ifade eden büyük usta ‘benim ibadetim başkalarının ibadetine dönüştüğünde, sanatım içtenlikle onların olur’ diyerek sözünü tamamlamıştır artık.

Kadıköy Sinematek / Sinema Evi’nin mevsim sonu kapanış programı çerçevesinde, sinema ve düşün tarihinin büyük yaratıcısının eşsiz külliyatını 10 – 27 Haziran tarihleri arasında beyazperdede izleme şansına erişebilirsiniz.

(06 Haziran 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İyinin ve Kötünün Ötesinde: Liliana Cavani Filmleri Sinematek / Sinema Evi’nde

Kadıköy Sinematek / Sinema Evi sezonun son programında Liliana Cavani’nin ünlü Alman üçlemesini de içeren küçük bir retrospektifine yer veriyor*. 70’li yıllarda erkek egemen İtalyan sinemasında parlak bir çıkış yapmış olan Cavani sinema aleminde 1974 yapımı ünlü ‘Gece Bekçisi / Il Portiere di Notte’ ile tanınır. Yetmişler ikinci yarısının ülkemizdeki kısır sinema ortamına bir hazine gibi düşmüş olan filmi ilk kez bugünkü Fitaş pasajının alt bölümünde yer alan görkemli Dünya Sineması’nda izlemiştim. O dönem bazı bölümleri sansürün hışmına uğramış olan yapım, sürprizlerle ilerleyen cesur öyküsü, karanlık ve gizemli atmosferiyle biz genç sinemaseverleri büyülemişti.

‘Gece Bekçisi’nin temelini, Yahudi soykırımından kurtulan Lucia (Charlotte Rampling) ile toplama kampından tanıdığı eski Nazi subayı Max (Dirk Bogarde) ile yıllar sonra karşılaştığında kurduğu ilişki oluşturur. İkilinin alışılmışın ötesindeki tutkulu beraberliğinde iyi ile kötü arasındaki çizgi belirsizleşir, işkenceci ile tutsak, suçlu ile kurban farkının silikleşir. Sadomazoşist bir cinsel gerilim ortamında insan doğası, suç, kötülük, şehvet, fiziksel ve ruhsal acı, tutsaklık ve aşık olma hakkındaki genel geçer yargılarımızı sorgulayan benzersiz bir deneyim yaşanır.

Yönetmen, Lucia’nın Max’a olan bağımlılığını yalnızca travmatik bir ilişki olarak ele almaz. Faşizmin salt bir ideoloji olmayıp, bireylerin duygusal ve cinsel dünyalarında yerini alan bir fenomen olarak bireyin iktidar arzusuyla nasıl kesiştiğinin analizine soyunur. İktidar olgusunu didiklerken, faşizmin bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl içselleştirildiğine kafa yoran film geçmişte farklı eleştirilerin hedefi olsa da, Nazizmin cinsel psikopatolojisini konu edinen bir dekadans sinemasının, Luchino Visconti’nin ‘Lanetliler / La Caduta degli Dei’ (1969), Bob Fosse’un ‘Kabare: Elveda Berlin / Cabaret (1972), Pier Paolo Pasolini’nin ‘Salò ya da Sodom’un 120 Günü’ (1975) benzeri ünlü klasiklerin izini süren çetin bir deneme olarak sinema tarihindeki yerini almıştır.

50 yıl öncesinde genç zihnimizi derinden etkilemiş bu ünlü klasik, gencecik Rampling ile kariyerinin doruğundaki Bogarde’ın muhteşem kompozisyonları ve özellikle Lucia’nın SS subaylarının önünde yarı çıplak yarı üniformalı, 30’lu yıllarda Marlene Dietrich tarafından söylenmiş Frederick Hollander bestesi ‘Wenn Ich mir was Wünschen dürfte’ adlı melankolik şarkıyı yorumladığı ve Max’ın bu sahneyi İncil’den ‘Salome’nin öyküsü ile kutsadığı o muhteşem sekans ile hatırlanır.

Filmin Avrupalı eleştirmenlerce göklere çıkartılmasının ardından Cavani yine iddialı bir projeye soyunur. Sinematek’in programında yer alan üçlemenin ikinci filmi ‘İyinin ve Kötünün Ötesinde / Al di là del Bene e del Male’ ülkemizde gösterime girmedi. Yarım asır önce İtalyan Kültür Merkezi’nin tarihi salonunda bir avuç izleyici ile tanıma şansı bulduğumuz bu sıra dışı yapım, 1880’lerde dönemin ahlâkçı baskısına ve yeşermekte olan faşizm dalgasına karşı özgürleşme arzusuyla birbirlerine tutunan Alman filozof Friedrich Nietzsche (ünlü Bergman oyuncusu Erland Josephson), bir diğer düşünür olan yakın dostu Paul Rée (Robert Powell) ve psikanalist yazar Lou Andreas – Salome (Dominique Sanda) arasındaki üçlü birlikteliğe odaklanır. Adını Nietzche’nin kitabından alan film, referans verdiği iyi ve kötü arasındaki ikililiği, cinsellik, cinsiyet rolleri ve ilişki kurma kalıpları üzerinden sorgularken, arzu ve güç dinamiğini neşter altına yatırır.

2021 tarihli restore edilmiş kopyasından gösterilen filmde, yeni bir ahlâk inşa etmek gerek diyen Rée’ye karşılık, iffetin doğaya karşı bir suç olduğunu ileri süren ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ yazarı ‘hayatın ahlâkla ilgili olmadığını’ savunur. St. Petersburg’un soğuğundan biraz güneşli hava için Roma’ya gelmiş olan Lou Andreas – Salome de benzer fikirlerini ortaya koyar: ona göre iyi ve kötü tanımları hayata ayak uydurabilmek için vardır yalnızca. Hiçbir ideale göre yaşamak istemeyen Lou, dönemin erkek egemen sinemasında eşine pek rastlanmayan feminist baskın bir karakter olarak zihinlere kazınır. Birlikte özgürce yaşamaya karar veren üçlü, bir nikâh fotoğrafı çektirmek ister. Fotoğrafçıda dekor bir at arabasının tepesinde kırbacını iki adama sallayan Lou’nun yer aldığı bölüm tarihi belgenin bire bir canlandırıldığı kilit bir sahne olarak sinema tarihindeki yerini almıştır.

Cavani retrospektifindeki filmlerden 1969 yapımı ‘Yamyamlar’ / I Cannibali’ Sofokles’in ünlü tragedyası ‘Antigone’nin ’68 kuşağı ruhu ile zamanın İtalyası arasında parallellikler kurmayı hedefler. Ölü bedenlerle dolu kent sokakları ile açılan film, baskıcı bir tiranlığa baş kaldıran ve bu uğurda yaşamlarını yitiren kişilerin huzur içinde defnedilmesini yasaklayan düzene karşı durarak bu insanlara hak ettikleri adaleti getirmeye çalışan genç Antigone ile Tiresias’ın devrimci mücadelesini anlatır. Sokaklarda yaşanan yoğun şiddet dönemin politik ikliminin aynasıdır. Çekimler Milano’da gerçekleşse de anlatıdaki kent kurgusaldır.

Alman üçlemesinin üçüncü ayağı olan 1981 tarihli ‘Deri / La Pelle’ ise bir Curzio Malaparte uyarlamasıdır. Yazarın 1949’da yayımlanmış aynı adlı otobiyografik romanı Amerikan ordusunun İkinci Dünya Savaşı yıllarında faşist işgal altındaki Napoli’yi özgürleştirmesinin iki yüzlü yapısını gözler önüne serer. Malaparte rolünde efsanevi aktör Marcello Mastroianni’nin yer aldığı yapım, İtalyan kumandan ile göreve gelmiş genç yaştaki Amerikan askeri etrafında bir hikâye örgüsü kurar. Cavani iktidar mekanizmalarının beden üzerindeki tahakkümünü toplumsal cinsiyet, cinsellik, ırkçılık gibi temalar üzerinden aktarırken, savaşın acımasız gerçekliğini kendine özgü estetiğiyle aktarmayı sürdürür.

*Cavani filmleri 13 – 20 Haziran tarihleri arasında son kez gösterilecektir.

(31 Mayıs 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ayakkabı Kutusundaki Planlar

Cannes 2025 Altın Palmiye seçkisinden ilk turfanda ürün bizde de gösterime girmiş bulunuyor. Wes Anderson’ın dini, tarihsel ya da siyasi figürlerden esinlenerek yarattığı kendine özgü sinema evreninin taze çalışması ‘Fenike Planı / The Phoenician Scheme’ kendisinden alışık olmadığımız şiddet yüklü bir sekansla açılıyor. 1950’lerde dünyanın en zenginlerinden iş insanı Anatole Zsa-zsa Corda’nın (Benicio del Toro) çift motorlu uçağı Balkanlar üzerinde seyrederken bir patlama oluyor ve çıkış kapısında oturan özel asistanının belinden yukarısı havaya uçuyor. Corda uçağı kontrol altına almaya çalışsa da bir mısır tarlasına düşmekten kurtaramıyor. İş dünyasının karanlık figürü uğradığı bu altıncı suikast teşebbüsünden kurtulmadan önce öteki dünyanın kapısını aralar gibi oluyor. Hüküm vakti beklenirken Tanrı (o da Bill Murray oluyor bu filmde) ona bir şans daha bahşediyor. Bundan sonra, kötü şöhretli oligarkın yıllardır görüşmediği rahibe olmaya hazırlanan kızı Leisl (Kate Winslet’ın gerçek hayattaki kızı Mia Threapolton) ile

buluşarak tüm varlığını insanlığın refahı (!) için kullanılmak üzere ona bırakmaya karar veriyor. Tuhaf ikili Corda’nın ölmeden önce hayata geçirmeye azmettiği filme adını veren planı hayata geçirmek için serüven dolu bir yolculuğa çıkıyor. Böylece, ülkemizden pek aşina olduğumuz ‘ayakkabı kutularında’ muhafaza edilen stratejik planlar uyarınca Orta Doğu ya da Kuzey Afrika’da konuşlanmış, ‘vah zavallı Ukrayna’m misali’ yeraltı madenleri emperyalist güçlerin ağzını sulandıran ‘Bağımsız (!) Fenike Cumhuriyeti’nde üç aşamalı ve çok büyük çaplı altyapı projesi için ihtiyaç duyulan yüklü meblağı toparlamak üzere konsorsiyumları ve varlıklı aile yakınlarını ikna süreci başlıyor.

Anderson son dönem filmlerinde olduğu gibi çok karakterli filmlerine yeni bir örnek eklemiş. Ancak bu defa, üstadın 20. yüzyılda yaşamış Aristotle Onassis ya da Stavros Niarchos gibi ünlü milyarderlerden, biraz da Lübnanlı eşinin babası zengin iş adamı Fouad Malouf’tan esinlendiği Corda karakteri filme damgasını vuruyor. Kötü şöhretli iş insanının teklifine şüpheyle yaklaşan Liesl, hayırsız babasının nedamet girişimini biraz da annesinin esrarengiz ölümündeki sırrı öğrenebilmek için kabulleniyor ve karanlık işlerin döndüğü emperyal alemin kalbine ‘Michael Corleone’ misali dalıveriyor. Filmin diğer oyunculardan rol çalan güzel sürprizi ise genç

rahibe adayına delicesine tutulan Norveçli böcekbilimci Björn Lund’u canlandıran Michael Cera’dan geliyor. Yan eksenlerde ise Anderson evreninin eski-yeni tüm tanınmış oyuncuları arzı endam ediyor. Marsilyalı Bob’ta Mathieu Amalric, Kuzen Hilda’da Scarlett Johansson, Nubar amcada Benedict Cumberbatch, yüksek bahisli nefis basketbol atışması sekansının demiryolu baronlarında Tom Hanks ile Bryan Cranston, Prens Faruk’da Riz Ahmed, baş rahibede Hope Davis, siyah-beyaz ahiret sekanslarında F. Murray Abraham, Willem Dafoe gibi eşsiz bir ensemble bu manik hızda ilerleyen yapımda bir görünüp bir kayboluyor.

Önceki yapıtlarından farklı olarak doğrusal bir çizgi üzerinden yol alan yapım Anderson sinemasının simetrik özeni, Bruno Delbonnel’in göz kamaştıran rengarenk planları, İncil tasviri siyah-beyaz kadrajları ile göz kamaştırıyor. Alexander Desplat’nın Bach, Ravel ve ağırlıklı olarak Stravinsky ezginleri ile sarmalanmış müzik çalışması eşliğinde Anderson dünyasına dolu dizgin dalıyoruz bir kez daha.

(30 Mayıs 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ölüm Bir Son mudur?

Bedensel Korku (Body Horror) türünün edebi ve entelektüel temsilcisi David Cronenberg’in geçtiğimiz yıl Altın Palmiye seçkisi dahilinde Cannes’da dünya prömiyerini yapan son çalışması ‘Kefenler / The Shrouds’ biraz geç de olsa gösterime girdi. 1979 yılından beri birlikte olduğu eşinin ölümcül hastalığı nedeniyle uzun yıllar sinemadan uzak kalmış olan usta sinemacı, kırma dokular antolojisinin bir önceki ürünü 2022 yapımı ‘Müstakbel Suçlar / Crimes of the Future’ ile yaman bir dönüş yapmış, ‘Videodrome’, ‘Varoluş / eXistenZ’ ve de cinselliğin dehlizlerinde sorular soran zamansız ve yaşsız başyapıtı, edebiyat-sinema işbirliğinin en leziz örneklerinden J.G. Ballard uyarlaması ‘Çarpışma / Crash’in yaratıcısı, beden-teknoloji etkileşiminden hareketle insanoğlunun hızlı evrim sürecini irdeleyen klasik sinemasının tutkunlarını mest etmişti.

2017 yılında hayat arkadaşını kanserden kaybeden Kanadalı yönetmenin uzun yas sürecinden ilham alarak kaleme aldığı son filminde endüstriyel video tasarımcısı iş insanı Karsh Relikh (Vincent Cassel) ile tanışıyoruz. Eşi Becca’nın (Diane Kruger) kaybının acısını üzerinden atamayan ve onunla toprağın altında beraber olmak isteyen Karsh, ‘GraveTech’ adını verdiği bir teknoloji geliştiriyor. Özel üretilmiş radyoaktif kefene sarılı beden görüntülerinin mezar taşı üzerine yerleştirilmiş ekran üzerinden izlenebildiği bir düzenektir bu. Aralarında Becca’nın da bulunduğu 9 mezar kimliği meçhul bir grup tarafından tahrip edilip bağlı olduğu sistem siber saldırıya uğradığında Karsh kendini zihninde şekillendirmeye çalıştığı uluslararası bir komplo ağının içinde bulacaktır.

Komplo teorileri sizleri yanıltmasın. Cronenberg’in diyaloglara ağırlık veren metni içindeki bu sabotaj oluşumları Hitchcock’un meşhur ‘McGuffin’lerinden farklı bir şey değil aslında. Auteur sinemacının derdi ölümün nihai bir son olmayıp, devam eden bir çözülüş ve parçalanma süreci olduğuna kafa yormak. Becca’nın çürüyen bedenini yüksek çözünürlüklü bir teknoloji ile röntgenleyen Karsh, kemiklerde oluşan yeni dokuları şüpheyle karşılıyor ve bu defa karısını ölümde de kaybetmenin paranoyasına sürükleniyor.

Cronenberg’in bir söyleşisinde belirttiği üzere, paranoya ve komplo teorileri yasla baş etmek, kontrolümüz dahilinde olmayanı zihnimize kabul ettirmek için başvurduğumuz yöntemler aslında. Usta sinemacı kendisi gibi seyirciyi de kafa karışıklığı ile imtihan ettiği bu sıra dışı son çalışmasında ölümün bir son olup olmadığını tartışmaya açarken, kendi korkuları, ölüm gibi soğuk ve kaskatı kederi ile yüzleşiyor. Cassel fiziksel görüntüsü ile yönetmenin parlak bir alter egosuna dönüşürken, sadık bestecisi Howard Shore’un filmi gizemli kefenler gibi sarmalayan tutkulu tedirgin tınıları beden deformasyonu ve çürümenin distopik atmosferine bir kez daha hizmet ediyor.

Filmin başlarında ‘daha ne kadar karanlığa gitmeye hazırsınız’ şeklinde bir soru ortaya atılıyor. 82 yaşındaki yönetmen bu karanlığı zorluyor ve alternatif düşünce biçimleri öneriyor.

(23 Mayıs 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ben Varım

‘Stelios: Bekledim de Gelmedin / Yparho’ 50’li yıllardan başlayarak Yunan rebetiko ve pop (laïko) müziğinin efsane isimlerinden Stelios Kazantzidis’in dört başı mamur biyografisi. Türkçe adına eklenen nihavend şarkımızın filmle bir ilgisi olmadığını baştan söyleyelim. Kazantzidis aralarında Yesari Asım Arsoy’un bu klasik bestesinin de olduğu alaturka eserlerden bir albüm yapmış. Hamiyet Yüceses ve Zeki Müren’in üstadın içli yorumundan çok ekilendiği de rivayet ediliyor ama filmde ‘Çiftetelli Turkiko’ dışında bize dair herhangi bir ezgi yer almıyor.

Emektar sinemacı Yorgos Tsemberopoulos’un yönettiği film, Rum Pontus göçmeni olarak ana vatanında çileli bir çocukluk geçiren Stelios’un (Christos Mastoras) geçmişini kısaca geçtikten sonra, çalıştığı tekstil fabrikasında patronu tarafından sesi keşfedilerek müzik piyasasına adım attığı ve şöhret basamaklarını hızlıca tırmandığı yıllara ağırlık vermiş. Fedakâr annesi ve 15 yaşına kadar Atina yetimhanelerinde kalan erkek kardeşi ile kurduğu aile düzenini hiç bozmayan Stelios, hayatına giren iki kadın ile geleneksel anne evinde yaşamayı ısrarla sürdürüyor.

Hayattaki en derin tutkusu balık tutmak ve insanlardan uzakta huzurlu anlar geçirmek olan Stelios deli gibi arzuladığı kendi ailesini kuramıyor, çok istediği Pontus oğluna sahip olamıyor. Buna karşılık ülke çapında meşhur oluyor, plakları satış rekorları kırıyor. Kendisinin ve birlikte çalıştığı müzisyenlerin hakkını korumak için plak şirketleri ile kavgaya girişiyor. Kişisel girişimi 60’lı yılların Cunta yönetimince engelleniyor. Yıllar geçtikçe para kazanmak için tavernaların sarhoş müşterileri ve eğlence mafyası ile mücadele etmekten yorulup mütevazı köy evine sığınıyor.

‘Bu yabancı toprağın acıları yedi bitirdi ruhumu. Anasız, babasız, kardeşsiz bir kuş kadar yalnızım’ adlı şarkıyla kendini duyuran Stelios’un kederli hayatını düşünüldüğü üzere ucuz bir duyarlığa teslim etmemiş Yunanlı sinemacı. Buna karşılık genç adamın huzur ve mutluluğa ulaşma çabasındaki dikenli yolda düşüp kalkmasının altını çiziyor, yoksul ama mutlu olmak için çaba gösterilen yılları perdeye taşıyor. Film ülkesinde büyük bir gişe başarısı elde etmiş. Bizde pek tanınmayan Yunan halk müziğinin içli sesinin dramatik biyografisi ne denli ilgi görür bilemem. Biraz uzatılmış ve tekrara düşmüş ama başroldeki Yunan pop müziğinin tanınmış gruplarından ‘Melisses’in yakışıklı solisti Mastoras’ın kendi sesiyle yorumladığı şarkılar imdada yetişiyor. Filme özgün adını veren ‘Ben Varım’ adlı şarkıyla noktalanıyor yapım. Stelios ‘ben müzik kutusu değilim’ diyerek girdiği inzivanın sonrasında ortalığı altüst ettiği meşhur hitinde şöyle sesleniyor dinleyenlerine: ‘Ben varım ve sen var olduğun sürece ben var olacağım. Ağladığında gözlerinde olacağım, dinlediğin şarkılarda var olacağım. Ben varım, başkalarında olsan bile ben var olacağım sevincinde kederinde ve asla unutulmayacağım.’

(22 Mayıs 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Gölgelerde Yaşar ve Ölürüz

Dünya sinemaları ile eş zamanlı olarak bizde de gösterime giren ‘Mission: Impossible – Ölümcül Hesaplaşma / Mission: Impossible – The Final Reckoning’in final bölümü, Tom Cruise’un 1996 yılında Brian De Palma imzalı serinin ilk filmi ile başlayan yaklaşık 30 yıllık serüveninin sekizinci halkası. Beşinci filmden başlayarak 1996 yapımı kült klasik ‘Olağan Şüpheliler / Usual Suspects’in yaratıcısı olarak bilinen Christopher McQuarrie’nin yönetmenliğinde çekilen serinin son halkası başlıkta yer alan serinin ünlü veciz cümlesi ile açılıyor. Sonrasında ‘gölgelerde yaşayıp ölen, yalnız kendi yakınlarının değil dünyanın dört bir yanında tanımadığı insanlar için hayatını hiçe sayan’ ajan Ethan Hunt’ın artık pek yenilik içermeyen maceraları bir kez daha sıralanıyor.

Çağımızın otokrasi eğilimli pervasız liderince yönetilen ABD’nin evren iktidarını elinde tutmak için yakını olmayan (!) bizim gibi ülkelere gözünün yaşına bakmadan neler yapabileceğini çok iyi bildiğimizden bu büyük laflara karnımız tok. 60 yaşını çoktan devirmiş Cruise’un ‘ben hâlâ varım’ iddiasıyla adrenalin saldığı bu serinin de sonu gelmiştir artık diye umut ediyorum, çünkü neredeyse 3 saate yakın süren koşturmaca, serinin eski dinamik sekanslarının yorgun bir tekrarı olmaktan öteye gitmiyor. Bir önceki filmde ‘Varlık / Entity’ olarak adlandırılan yoldan çıkmış bir yapay zekânın, bilgisayar virüsü misali ülkelerin nükleer

savunma sistemlerini kontrol altına alarak kıyamet gününü getireceği tehlikesine karşı ABD’nin kadın başkanının (Angela Bassett) emrinde gizli ajanımıza yeni bir görev veriliyor. Hunt bir önceki filmin açılışında kendi kendini torpilleyerek batan Rus denizaltısı Sivastopol’un Bering Denizi’ndeki batığına ulaşarak yapay zekânın kaynak kodunu ele geçirecek, böylece tahrip edici gücün dünyanın sonunu getirmesine engel olacaktır. Evvelki bölümlerinden uzunca bir kolaj sonrasında önce su altında daha sonra karanlık dehlizlerde ve nihayet Cruise’un pek aşina olduğu engin semalarda, eser dublör katkılı aksiyon sekansları uzun uzun tekrarlanıyor. Seriden hâlâ bıkmamış olanlar izleyebilir.

(21 Mayıs 2025)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com