Ben Bir Hatırayı Seviyorum / Acı Hayat, 45. İstanbul Film Festivali’nde

Türk sineması klasiklerini yenilenmiş kopyaları ile kültür hayatımıza kazandırmayı sürdüren İstanbul Film Festivali, 45. yaşının ilk önemli sürprizi olarak, Metin Erksan imzasını taşıyan ‘Acı Hayat’* filmini izleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor.

Auteur yönetmenimizin ‘toplumsal gerçekçi’ döneminin en önemli çalışmalarından biri olan 1962 yapımı film, Yeşilçam’ın klasik melodram kalıplarını sosyoekonomik bir eleştiriyle yapıbozuma uğratmasıyla bilinir. Erksan’ın senaryosunu da yazdığı ‘Acı Hayat’ birbirini seven iki yoksul gencin paranın yıkıcı gücü ve bireylerin sınıf atlama tutkusuna çarparak tuzla buz olan sevdalarının trajik öyküsüdür. Film, iki sevgilinin ayrı ayrı yakın yüz planlarıyla açılır. Kasımpaşa tersanesinde kaynakçılık yapan Mehmet (Ayhan Işık) ile bir berberde manikürcü olarak çalışan Nermin’in (Türkan Şoray) tek hayali, Mehmet’in kazancına uygun kiralık bir ev bularak yuvalarını kurmak ve orada çocuklarını büyütmektir.

Yakın planları takiben iki sevgiliyi Galata Köprüsü üzerinde, Sinan’ın camileriyle İstanbul’un heybetli panoraması önünde izleriz. Evlenebilmeleri için her ikisinin de bir dolu boğazın onların ellerine baktığı kalabalık evlerinden kopmaları gerekmektedir. Lakin baktıkları bütçelerine uygun eski ve harap evler, zengin müşterilerinin lüks içindeki hayatlarına imrenen Nermin için hiç de oturulacak yerler değildir. Tüm bu arayışlar çifti umutsuzluğa sürüklediği ve aralarında gerginlikler yaşandığı günlerde, maniküre gittiği evin çapkın oğlu Ender (Ekrem Bora) Nermin’e musallat olur.

Ailesinin yükünü üstlenmiş olan genç kızın aklı, annesinin ‘gençsin, güzelsin; görüyorsun halimizi, hiç olmazsa kendini kurtar, muhakkak zengin birini bul ve evlen’ sözleriyle iyice karışır. Bir tereddüt ve ihtiras anında Ender ile birlikte olur. Duyduğu pişmanlıkla başka birini sevdiğini söyleyerek Mehmet’ten ayrılır.

Bu reddediliş genç adam için tam bir yıkımdır. İşte tam bu noktada Ersan’ın daha sonra ‘Ölmeyen Aşk’ adıyla yerli uyarlamasına soyunacağı Emily Brontë klasiği ‘Uğultulu Tepeler’ (Wuthering Heights) devreye girer. Milli Piyango’dan çıkan büyük ikramiye ile sermayeye kavuşan Mehmet sınıf atlamıştır. İstanbul’un hızla bir beton kente dönüşümünde müteahhitlik işinde yükselir. Filmin klasikleşmiş ‘asansör sahnesi’nde Nermin aşağıya doğru inerken, Mehmet yukarıya doğru çıkmaktadır. Hırsıyla yükselen genç adamın işlettiği gece kulübünde sarhoş ve dengesiz olarak karşısına çıkan Nermin gözyaşları içinde ondan af diler. İhtiraslarının kurbanı olmuş, doğduğundan beri gördüğü sefaletten korkusu onu tüm kuvvetiyle zenginliğe doğru itmiştir.

Mehmet bir ‘Heathcliff’ edasıyla Nermin’i geri püskürtür. Erksan’ın iki yıl sonra çekimlerine başlayacağı ‘Sevmek Zamanı’ndaki ‘sureti sevmesi’ misali, ofisinin duvarına Nermin’in büyük boy fotoğrafını asmış olan Mehmet yitirilmiş bir hayali, bir hatırayı sevdiğini haykıracaktır genç kadına. Sınıf atlamıştır ama ‘içinde sevdiği olmayınca, lüks villası bir beton mezardan farksızdır’ onun için. Mehmet intikam için kendisini saf bir tutkuyla seven Ender’in kız kardeşi Filiz ile (Nebahat Çehre) birlikte olacak, bu da Nermin’i dönüşü olmayan bir yola sürükleyecektir.

‘Acı Hayat’ klasik Yeşilçam yapımlarında rastladığımız temaları farklı bir bakış açısıyla anlattığı için önemlidir. İstanbul’un ve ülke ekonomisinin büyük ölçüde dönüşüme uğradığı, sermayenin el değiştirdiği bir dönemde iki genç insanın hayatta kalma mücadelesinin ötesinde daha iyi bir hayat sürme, sınıf atlama arayışlarını etüd ettiği için önemlidir. Yine bu filmde klasik Yeşilçam’daki kötücül karakterlere rastlamayız. Ender karakterini canlandıran Ekrem Bora, sonraki yıllarda bürüneceği kötü adamlardan biri değildir. Keza kız kardeş karakteri Mehmet’e sevgiyle bağlıdır ama Nermin’e bir kötülük yapmayı düşünmez. Filmin kötüsü giderek semirmekte olan vahşi kapitalizmin insanlar ve sınıflar arasında oluşturduğu uçurumdur. Çok etkileyici final sahnesi ise klasik Yeşilçam filmlerinde pek rastlanmayacak biçimde bir şefkat ve nedamet duygusu içerir. Erksan’ın doğal İstanbul mekânı içinde yakın plan ve hareketli kamera kullandığı kadrajları Antonioni esini taşır. 17 – 18 yaşlarındaki Şoray’ın saf güzelliğinde Monica Vitti esintisi vardır. Bu unutulmaz klasiği yıllar sonra ilk kez beyazperdede deneyimleme fırsatını kaçırmayın.

*11 Nisan Cumartesi 19:00’da Kadıköy Sinematek / Sinema Evi; 13 Nisan Pazar 11:00’de Beyoğlu Atlas Sineması’nda gösteriliyor.

(24 Mart 2026

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Seni Öldürecekler / They Will Kill You, Sen Ölümsüz Olabilir misin?

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut olan vahşi, kanlı bir korku komedisi olan film, doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli olmayı başarıyor.

İki kız kardeş, şiddet uygulayan üvey babalarından kaçarlar ama bir markette yakalanırlar. Asia, küçük kardeşi Maria’yı geride bırakarak kaçar. Asia, kadını döven aşağılık bir adamı öldürmeye teşebbüs suçundan dokuz yıl hapis cezasına çarptırılır. Hapiste geçen yıllarında sertleşen, kesici aletlerde ve dövüş sanatlarında ustalaşan Asia, hapisten daha güçlü ve insanlık dışı bir şekilde çıkarak, kız kardeşini tekrar bulmaya ve kaçarak neden olduğu yaraları iyileştirmeye karar verir. Asia, kızkardeşinin New York’ta Virgil isimli seçkin bir binada hizmetçi olarak çalıştığını öğrenir. Asia, kısa süre içerisinde binada ve içinde yaşayan insanlarda bir gariplik olduğunu fark eder ve sonrasında Asia için banyo aynasında yazılı olan “SENİ ÖLDÜRECEKLER” notu ile ölüm kalım mücadelesi başlar…

Kirill Sokolov‘un ABD’deki ilk yönetmenlik denemesi olan filmde, New York’taki bir apartmanda hayatının en korkunç gecesini yaşayan yeni bir hizmetçinin vahşi, kanlı bir korku komedisi hikâye ediliyor. Sokolov filminde oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut. En beğendiğim aksiyon sahnesi ise Asia’nın alevli bezle sarılmış bir baltayla rakiplerle dolu karanlık bir salonu aydınlatıp kafalarını parçaladığı savaş sahnesi. Bu sahne, görüntü yönetmeni Isaac Bauman tarafından gerçekten iyi çekilmiş ve modern stüdyo korku filmlerinin çoğunu bozan aşırı karanlık dijital görünümden uzak durulmuş. Korku filmi hayranlarının seveceği işlerden birisi de aşırı CGI kullanımından ziyade filme çok ihtiyaç duyulan gerçekçi kan efektlerinin ön plana çıkarılması olmuş. Özellikle göz küresi şakası oldukça etkili.

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Kanlı kadın savaşçıların düşmanlarıyla mücadele ettiği filmler bu sene çoğunlukta olacak. Seni Öldürecekler filmi, Sokolov‘un “Neden Ölmüyorsun?” şiirini barok tarzda bir Amerikan senaryosuna birebir uyarlayarak, düşük bütçeli bu filme daha da tatlı bir hava katmış. Filmde “John Wick” filmlerindeki Hotel Continental’in korku versiyonuna benzer bir bina yaratılmış. Virgil, küresel bir kiralık katiller birliğinin sığınağı değil, “Ready Or Not” filmlerindeki katil çetesini iyilikseverler gibi gösteren, “Get Out“un abartılı bir versiyonu olan şeytani bir tarikatın sığınağı gibi.

Kanlı katliamlarla dolu aksiyon kahramanı rolüne seçilen Zazie Beetz canlandırdığı Asia rolünde oldukça başarılı bir oyun sergiliyor. Seni Öldürecekler, Ready Or Not filmleri bazı benzerlikler taşısa da, aralarında çok tanıdık gelmesini engelleyen birkaç önemli fark var. Birincisi, Beetz‘in canlandırdığı Asia Reeves, Ready or Not filmlerindeki Samara Weaving’in karakterinden çok daha doğrudan bir aksiyon kahramanı. Samara’nın karakterinin çekiciliği, hayatta kalmak için zekasına güvenmesinden kaynaklanıyordu. On yılını hapiste geçirmiş ve yakın dövüş ve doğaçlama silah kullanımında ustalaşmış olan Reeves ise daha sert bir karakter. Ayrıca, düşmanları da Samara’nınkilerden daha ölümcül. O filmlerin esprisi, Weaving’in genellikle aptal kötü adamlar tarafından avlanmasıydı. Burada ise binanın sakinlerinin onları yenmeyi çok daha zorlaştıran belirli güçlü yönleri var.

İlk bakışta göründüğünden daha zeki ve esprili olan film, ironik göndermeler, şok edici dönüşler ve kurnazca doğrusal olmayan olay örgüsü sapmalarıyla izleyicileri sürekli tetikte tutuyor. Neşeli nihilist kaosun içinde erken dönem Quentin Tarantino, Danny Boyle, Sion Sono ve Sam Peckinpah‘ın izleri var. Sokolov ayrıca, Vadim QP ve Sergey Solovyov‘un eklektik müziğiyle desteklenen, silahlı çatışma sahnelerinde Sergio Leone‘nin spagetti western filmlerini de anımsatıyor

Birçok kişi bu filmi Ready or Not filmi ile karşılaştırıyordu, işte bu noktada Seni Öldürecekler öne çıkmaya ve fark yaratmaya başlıyor. Bu film sadece patlayan insanlardan ibaret değil. Kafa kesme, uzuv koparma, ateşe verme ve yakın mesafeden pompalı tüfekle vurulma sonucu havaya fırlatılma gibi sahneler de içeriyor.

Sonuç olarak, filmdeki bazı anlatı unsurları olumlu sonuç vermese de binada bulunan farklı konularda hizmet veren katlar (birisi seks katı) hiçbir amaca varmıyor. Buna rağmen Seni Öldürecekler doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli bir film olmayı başarıyor. Korku filmi hayranları için Saklambaç 2 filminin hemen ardından vizyona girmesi olumlu mu olumsuz mu gişeye yansır bilemiyorum ama filmin Saklambaç 2’den daha iyi olduğunu düşünüyorum.

(24 Mart 2026)

Nusret Şen

11. Balkan Panorama Film Festivali’ne Başvuru İçin Son Çağrı

11. Balkan Panorama Film Festivali, bu yıl Danışma Kurulu’nun aldığı karara göre 25 Eylül – 01 Ekim 2026 tarihleri arasında İzmir’de “sonbahar festivali” olarak gerçekleştiriliyor. 19 Ocak 2026 tarihinde başlayan festival başvuruları 20 Mart 2026 tarihinde sona erecek. Sinemacılar ve filmcilerin 20 Mart 2029 tarihine kadar festivale başvuruda bulunmaya davet edildi. Rumeli Kültür, Sanat ve Eğitim Derneği tarafından düzenlenecek, bölgeden ve dünyadan ünlü sinemacıları İzmir’de buluşturacak olan festivalin Danışma Kurulu’nda István Szabó, Rade Šerbedžija, Petar Božović, Milcho Manchevski, Ediz Hun, Emel Göksu ve Igor Galo gibi sevilen tanınmış isimler bulunuyor.

11. Balkan Panorama Film Festivali’ne Başvuru İçin Son Çağrı yazısına devam et

Türkiye’de Kırgızistan Film Günleri 2026

Kırgız Cumhuriyeti Kültür, Bilgi ve Gençlik Politikası Bakanlığı’nın öncülüğünde, Kırgız Film Stüdyosu, Sinematografi Departmanı ve Kırgız Serial Yaratıcı – Üretim Birliği temsilcilerinin katılımı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü katkılarıyla, 24 – 26 Mart 2026 tarihleri arasında Beyoğlu Atlas 1948 Sineması’nda Türkiye’de Kırgızistan Film Günleri düzenlenecek. Etkinliğin amacı, Türkiye sinemaseverlerini Kırgız sinemasıyla buluşturmak olarak belirlendi. Etkinlik kapsamında Kırgızistan’ın en tanınmış yönetmenlerine ait üç uzun metrajlı film, Kara Kızıl Sarı, Kaçkın ve Cennet 2 filmleri beyazperdeye gelecek.

Türkiye’de Kırgızistan Film Günleri 2026 yazısına devam et

76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü Kazanan İlker Çatak Filmi Sarı Zarflar, Başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer’in Paylaştığı Güçlü Oyuncu Kadrosuyla 27 Mart’ta Türkiye’de Sinemaseverlerle Buluşuyor

Bir önceki filmi Öğretmenler Odası ile Oscar adayı olan yönetmen İlker Çatak’ın Altın Ayı Ödüllü filmi Sarı Zarflar, Bir Film dağıtımıyla 27 Mart’ta Türkiye’de gösterime giriyor. İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’in senaryosunu yazdığı film, bir ailenin idealleri ile hayatta kalma arzusu arasındaki etik ve politik yol ayrımlarını merkezine alıyor. Yeni oyunlarının prömiyer gecesi yaşananlar, Ankara’nın sanatçı çifti Derya ve Aziz’in hayatında geri dönülemez bir kırılmaya yol açar. Bir gecede hedef gösterilerek işlerini ve evlerini kaybeden çift, 13 yaşındaki kızları Ezgi ile birlikte İstanbul’a, Aziz’in annesinin yanına yerleşmek zorunda kalır.

76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü Kazanan İlker Çatak Filmi Sarı Zarflar, Başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer’in Paylaştığı Güçlü Oyuncu Kadrosuyla 27 Mart’ta Türkiye’de Sinemaseverlerle Buluşuyor yazısına devam et

Portekiz Aşkı

İsmail Şahin’in yönettiği ve Cansu Dere, Diogo Morgado, İsmail Demirci ile Marta Faial’ın oynadığı Portekiz Aşkı (Portuguese Love), önümüzdeki aylarda ????? dağıtımıyla Diopter Film – G-NR Film tarafından vizyona çıkarılıyor.
Yasemin, birlikte olduğu Yaman’ın ihanetini öğrendiğinde hayatını değiştirecek radikal bir karar alır. Sahte bir konforun içindeki yaşamını geride bırakarak, kendisini takip eden nişanlısından kaçarken plansız bir şekilde Lizbon’a giden uçağa biner. Arkadaşı Gönül’ün yardımıyla eski bir taş eve yerleşir, ancak bu evi Jose adlı yabancı biriyle paylaşmak zorunda kalması, hayatının yönünü tamamen değiştirir.

Portekiz Aşkı yazısına devam et

Iron Maiden: Burning Ambition

Malcolm Venville’nin yönettiği ve Chuck D, Simon Gallup, Scott Ian ile Tom Morello’nun oynadığı Iron Maiden: Burning Ambition, 08 Mayıs 2026’da UIP Filmcilik dağıtımıyla Universal Pictures tarafından vizyona çıkarılıyor.
Film, Iron Maiden’ın bir kültürel hareketin şekillenmesine nasıl katkı sağladığını, rock müziğe ve heavy metalin toplum ve kültür üzerindeki geniş etkilerine dair bakış açılarını nasıl zorladığını inceliyor. Grup üyelerinin yanı sıra Javier Bardem, Lars Ulrich ve Chuck D gibi isimlerle yapılan röportajlara yer veren bu çarpıcı film, Iron Maiden’ın tavizsiz vizyonuna ve dünya çapındaki hayran ordusuyla kurduğu sarsılmaz bağa yakın bir bakış sunuyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb

Iron Maiden: Burning Ambition yazısına devam et

Kremlin’in Büyücüsü

Olivier Assayas’ın yönettiği ve Paul Dano, Jude Law, Alicia Vikander ile Tom Sturridge’nin oynadığı Kremlin’in Büyücüsü (Le Mage du Kremlin – The Wizard of the Kremlin), 08 Mayıs 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarılıyor.
Film, 1990’ların başında Rusya’da, tiyatrodan televizyonculuğa geçen genç Vadim Baranov’un, yükselen KGB ajanı Vladimir Putin’in akıl hocası ve sağ koluna dönüşmesini izliyor. Bir dönem iktidarın odağında yer alan Vadim Baranov, gerçekle yalan, inançla manipülasyon arasındaki sınırları bulandırarak Rusya’nın şekillendirilmesinde ve otoriterliğin yükselişinde büyük rol oynuyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Kremlin’in Büyücüsü yazısına devam et

Korkudan Korkmak: Sarı Zarflar

Mesele, problemden değil problemin korkusundan korkmaktır. Çünkü o zaman, asla sonuca (çözüme) ulaşamazsınız. İlker Çatak’ın, yerelden çıkıp evrenseli kucaklayan 2026 Berlin Altın Ayı Ödüllü filmi “Sarı Zarflar”ın teması bu cümlede gizli. Bugün savaşan dünyanın yangınında, birçok alanda karşımıza çıkan, egemen erkin kendi iktidarını korumak için giderek daha bir otoriterleşmesi hatta koyu bir diktaya dönüşmesi öyküsü anlatılan.

2016’da başarısız darbe girişimi sonrası, darbeciler yerine solcu ve LGBTİ bireylerle sanatın her alanına saldıran ve asıl düşman olarak onu gören iktidarın naif, yalın ve alabildiğine sakin eleştirisi… Sadece bu mu? Bununla sınırlanabilir mi bir yaşam? Tabii ki, hayır! Sosyal, siyasal, ekonomik sorunlar aileye de yansıyor ve paramparça ediyor.

Derya (Özgü Namal) tiyatro oyuncusudur, eşi akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) bir oyununun galasında valiyle fotoğraf çektirmediği için mimlenir. Sonrası kolaydır zaten… 1960’lı yılların sonlarından beri “sayın muhbir vatandaş” her zaman bulunabilir ve düzmece suçlamalar birbiri ardına gelir. Filmde olanları anlatmak yerine hemen her gazetenin manşetinde yer alan, televizyonlarda izlenen haberler yeterlidir.

Berlin Film Festivali, bu yıl, jüri başkanlığını yapan Wim Wenders’in tırnak içinde “tarafsız olmayı öne çıkararak savaştan yana konuşması”na karşın gerçekten politik bir filme büyük ödülü verdi. Tepki o denli büyüktü ki, Gümüş Ayı da (Kurtuluş, Emin Alper) yine bir politik öyküye verildi. Politika yaşamın her alanında, her anında… Nefes alsanız da almasanız da, yani sessiz kalıp kalmamanız önemli değildir, karar yukarıdan verilir ve suçlanırsınız. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın bütün otoriter yönetimlerinde bu böyledir.

İlker Çatak, “Sarı Zarflar”ı Almanya’da çekmiş. Ankara görünümlü Berlin ile İstanbul görünümlü Hamburg filmin ana mekânları; üniversite ve tiyatrolarıyla da. Gerçekten Brechtiyan bir yabancılaş(tır)ma. Evrensel olunca bir öykü, kentin o ya da bu olması değil, anlatılan öne çıkıyor.

Söze dayalı filmin yalın ve sakin akışı, kurgusunun da fazla hareket içermemesi oyuncuların, özellikle de Özgü Namal ve Tansu Biçer’in sırtına çok yük yüklemiş. İkisi de başarıyla kalkmışlar altından.

Bir mektupla (yetkili, onun bile gereksiz olduğunu dillendirir arsızca) yaşamları altüst olan akademisyen ve tiyatrocuların önünde bir seçenek kalmıştır: Onurlu duruşlarını sürdürmek ya da çözülmek. Derya ve Aziz, aslında liberal, kendileri dışındaki sorunlarla pek ilgilenmeyen ama sorumluluklarını yerine getirmekten de kaçınmayan insanlarken… işsiz kalınca, lise sınavların hazırlanan kızları için gelecek oluşturma mücadelesine girerler. Onlarla birlikte sarı zarf alan arkadaşları direnmeyi seçmişlerdir (Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerine gönderilen bir selam).

Gerilim o denli büyür ki, aralarında doğan (ç)atışma, kızlarına da sıçrar. Bir bölünme, parçalanma ile karşı karşıyadırlar.

(23 Mart 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com

Dünyanın Geleceği Ellerinde / Kurtuluş Projesi

Emin Alper’in halen vizyonda olan Berlinale’den ödüllü son çalışması ile benzer bir Türkçe ad taşıyan ‘Kurtuluş Projesi / Project Hail Mary’ farklı bir alemde çetin bir hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Özgün adının işaret ettiği üzere, Dr. Ryan Grace’in (Ryan Gosling) dünyayı kurtarmak üzere çıktığı uzay yolculuğu, ‘Meryem Ana Mucizesi’ misali bir imkânsızlığın soluk soluğa izlenen hikâyesidir.

Son dönemin ilgiyle takip edilen bilim – kurgu yazarı Andy Weir’ın 2021 yılında yayımlanmış aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan yapımın yönetmen koltuğunda, ‘Örümcek-Adam: Örümcek Evrenine Geçiş / Spider-Man: Across the Spider-Verse’ün Oscarlı senarist ekibinden Phil Lord ile Christopher Miller ikilisi oturuyor. Daha önce Ridley Scott’ın yönettiği 2015 yapımı ‘Marslı / The Martian’dan yazar Weir’ın bilimsel terminoloji ve teorilerle tıka basa dolu metnine aşinayız. Deneyimli senaryo yazarı Drew Goddard bu defa da ekibe dahil olmuş ve kimi izleyici kitlesince kavranması pek kolay olmayan bilimsel tartışmaları büyük ölçüde anlaşılır hale getirmiş.

Film, ‘Meryem Ana’ adlı uzay gemisinde hafızası pek yerinde olmayan Dr. Grace’in suni komadan uyanmasıyla başlıyor. Zor belâ ayağa kalkabilen Grace, kendisi ile birlikte seyahat eden Çinli ve Rus iki uzman bilim adamının öldüğünü fark ediyor. Bunun ardından geriye dönüşlerle Ryan’ın başına gelenleri öğreniyoruz. Kendine özgü aykırı teorileri yüzünden bilimsel çevrelerden dışlanmış olan eski moleküler biyolog, şimdilerde bir ortaokulda fen bilimleri hocası olarak görev yapan genç adam, dışlanmasına neden olan radikal görüşleri doğrultusunda, halen ABD için çalışan Avrupa Uzay Ajansı’nın Doğu Almanya asıllı eski yöneticisi Eva Stratt (Sandra Hüller) tarafından davet alıyor. Dünyanın dört bir yanından bilim insanları Venüs’ten Güneş’e uzanan parlak bir çizginin oluşumuyla birlikte ‘küresel bir sönükleşme’ olayından dolayı tedirginlik içindedir. Güneş enerjisinin giderek sönümleneceği anlamına gelen bu gelişmenin 30 yıl içinde felâket niteliğindeki bir buzul çağına yol açacağı düşünülmektedir.

Dr. Grace tek hücreli bir canlı ya da uzay mikrobunun elektromanyetik radyasyonu tükettiğini keşfediyor. ‘Astrofaj’ adını verdiği bu parçacıklar, Güneş’in ısısı ve Venüs gezegenindeki karbondioksit ile beslenerek çoğalmaktadır. Astronomi verileri, astrofaj’ın yakınlardaki diğer yıldızları da enfekte ettiği, ancak ‘Tau Ceti’ adındaki yıldızın enfeksiyona direndiğini ortaya çıkarır. Bilim insanları astrofajın ‘roket yakıtı’ olarak da kullanılmak üzeri seri olarak üretilebileceğini keşfettiklerinde, ‘Meryem Ana’nın astrofaj direnci hakkında bilgi edinmek üzere Venüs ile Güneş arasında ‘Petrova Hattı’ olarak adlandırılmış bölgeye, Tau Ceti gezegenine yolculuğu kaçınılmaz hale gelir. Astronot bile olmayan deneyimsiz Ryan’ın ekibe nasıl ve niçin dahil olduğunu da yine ilerleyen bölümlerde geriye dönüşler vasıtasıyla öğreniriz.

İlk yarısı oldukça karmaşık teknik tartışmalarla süren yapım ikinci bölümde Grace’in, gezegeni aynı dertten muzdarip bir uzaylı ile karşılaşmasıyla merakla takip edilen bir işbirliği ve bir sıcak bir dostluk öyküsüne evrilir. Dr. Grace’in gemisi Tau Ceti yolunda Erid gezegeninden uzaylı bilim adamının ‘Blip-A’ adlı gemisi ile ilk teması kurmuştur. Genç biyolog, örümceği andırır beş bacaklı uzaylı mühendise ‘kayaya benzeyen’ görünümünden yola çıkarak Rocky (James Ortiz) adını vermiştir. İletişime geçen iki kafadar el birliğiyle gezegenlerini kurtarmak üzere ‘ortak bir dil’ oluştururlar.

Başta klasik hafıza kaybı kurgusuyla tekinsiz bir uzay yolculuğu ve dünyanın kurtarılması üzerine soluk soluğa bir maceranın anlatılacağını hissettiren ‘Kurtuluş Projesi’ ikinci yarıda, Steven Spielberg imzalı ‘E.T.’yi hatırlatan hoş ve dokunaklı, hayli de eğlenceli bir arkadaşlık hikâyesine evriliyor. Görsel olgunluğu ve teknik başarısı ile göz dolduran yapımda ‘Kubrick’in 60. yaşını devirmek üzere olan eşsiz ‘2001: A Space Odyssey’indeki felsefi çözümlemeleri beklemiyoruz kuşkusuz, ancak halen dört bir yanında savaş naraları estirilen dünyamızda bilimsel işbirliğinin ve evrensel dostluğun gereğini hatırlatan bu güzel filmden memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Fen bilimlerine tutkulu genç arkadaşlarımız başta olmak üzere her kesimden izleyiciye öneriyor ve mümkün olduğu takdirde Akasya Paribu Cineverse’ün IMAX salonunda deneyimlenmesini salık veriyorum.

(22 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Saklambaç 2 / Ready or Not 2: Korku, Şiddet ve Bolca Kan

Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

Saklambaç 2, ilk filmin başarısından hareket ederek, en iyi işe yarayan unsurlarlar ele alınarak senaryolaştırılmaya çalışılmış ama maalesef olmamış. Nedir bu unsurlar: Yoğun korku, bol bol kan, Keskin hiciv ve iyi diyebileceğim bir başrol performansı. İlk filmde, ultra zenginler arasında ölümcül bir saklambaç oyunu ele alınmıştı, devam filminde ise olaylar yine aynı minvalde ilerleyerek boşalan tahtın sahibi aranıyor. Av, ilk filmde ölümden kurtulan kızımız ve kardeşi. Avcılar ise kızları bulup öldürerek tahta oturmak isteyen zenginler.

Film, anlattığı hikâyenin kahramanını zar zor kurtulduğu bir kâbusa yeniden sürükleyerek gerilimi artırıyor; bu sefer daha geniş bir komplo ve daha açık absürt bir ton söz konusu. Daha keskin, daha gürültülü, daha kanlı ve daha kendinden emin bir yapıya sahip olan film, elitlerin miras yoluyla elde edilen zenginliği, geleneği ve iktidarlarını korumak için gösterdiği umutsuz çabaları hicvederek daha çok toplumsal eleştiriye yöneliyor. Bu eleştiriyi yaparken de gerçek gerilimi kaybetmeden sıklıkla kara mizaha yöneliyor.

Saklambaç 2, görsel olarak ilk filme nazaran daha şık ve tarz sahibi. Sahneler daha ayrıntılı. Şiddet, kan ve vahşete eşliğinde, mizahı dengelemeye çalışılmış. Film, izleyiciye nefes alma fırsatı bile vermeden hızlı bir tempoda ilerliyor. Bu da, olay örgüsünü zaman zaman inandırıcılıktan çıkarıyor.

Saklambaç 2’nin en büyük gücü, başrol oyuncusunun performansında yatıyor. Başrol oyuncusu, cesaret, kırılganlık ve keskin bir mizah anlayışıyla, ölü sayısı arttıkça bile filme istikrar kazandırıyor. Yardımcı karakterler ise çeşitli ve eğlenceli olup, tam anlamıyla gelişmiş karakterler olmaktan daha ziyade etkili hiciv hedefleri olarak hikâyeye hizmet ediyorlar.

Sözün özü: Seyircisine korku, şiddet ve kan dışında doğru dürüst bir mesaj veremeyen filmi bu türden hoşlananlar belki sevebilir. Sevmeyenler başka seçenekleri değerlendirebilir.

(21 Mart 2026)

Nusret Şen

Mother Mary

David Lowery’nin yönettiği ve Anne Hathaway, Michaela Coel, Hunter Schafer ile Atheena Frizzell’in oynadığı Mother Mary, 17 Nisan 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarılıyor.
Dünyaca ünlü pop yıldızı Mother Mary, tam da sahnelere geri döneceği konserinden kaçıp, bir süredir araları açık olan, eskiden en iyi arkadaşı ve kostüm tasarımcısı Sam ile buluşur. Eski yaralar bir gün su yüzüne çıkabilir, kırılanlar onarılamaz, bazı düşmanlıklar küllenemez. Yönetmen David Lowery’nin “bir pop gerilim” olarak tanımlamış olduğu filmin müziklerinde, tanınmış besteciler Charli xcx ile FKA Twigs’in özgün besteleri de yer alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Mother Mary yazısına devam et

Çatlı Filminden Görkemli Gala: Sanat, Siyaset ve Spor Dünyası Çatlı Galasında Buluştu

Safe Medya yapımcılığında, Deniz Enyüksek yönetmenliğinde hayata geçen ve Vedat İnceefe’nin Abdullah Çatlı rolünde devleştiği Çatlı serisinin ilk filmi, Taşyapı Etkinlik Alanı’nda gerçekleşen bir galayla izleyiciyle buluştu. Sanat, siyaset ve spor dünyasını aynı salonda buluşturan geceye, Abdullah Çatlı’nın ailesinin katılımı duygusal bir derinlik katarken; film, aksiyon dolu sahnelerinin ötesinde dostluk ve fedakârlık temalarıyla izleyiciden tam not aldı.

Çatlı Filminden Görkemli Gala: Sanat, Siyaset ve Spor Dünyası Çatlı Galasında Buluştu yazısına devam et

Onur ve Emek Ödülleri Belli Oldu Biket İlhan ve Selma Güneri’ye Onur Ödülü, Susma Bitsin’e Emek Ödülü Verilecek

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) tarafından 24 Mart’ta düzenlenecek SİYAD 58. Türkiye Sineması Ödülleri töreninde Onur ve Emek ödüllerini alacak isimler belli oldu. Onur Ödülü’ne değer bulunan isimlerden ilki Biket İlhan. Yönetmenlik mesleğine “Derdi olmayan biri yönetmen olamaz” ifadesiyle tanımlayan İlhan, senarist, yapımcı ve yönetmen olarak sinemamıza uzun yıllar büyük katkılar sağlamış bir isim. Diğer Onur Ödülü ise sinemamızın önemli oyuncularından Selma Güneri’ye takdim edilecek. Bu yıl Emek Ödülü ise, sektörde emek veren kadınların bir araya gelerek kurduğu SusmaBitsin Platformu’na verilecek.

Onur ve Emek Ödülleri Belli Oldu Biket İlhan ve Selma Güneri’ye Onur Ödülü, Susma Bitsin’e Emek Ödülü Verilecek yazısına devam et

Punk Feminist Bir Yol Hikâyesi / Gelin!

Geçtiğimiz günlerde aldığı 3 Akademi ödülüyle Oscar tarihine adını yazdıran Guillermo del Toro imzalı ‘Frankenstein’a gelin geliyor.

Mary Shelley’nin 1818 yılında eşi ünlü şair Percy Shelley ve ortak dostları Lord Byron ile giriştiği bir iddia üzerine yazdığı rivayet edilen bu ‘Modern Prometheus’ öyküsü, sessiz sinema döneminden başlayarak yedinci sanatın vazgeçilmez esin kaynaklarından biri olmuş, Thomas Edison’ın 1910 yapımı kısa metrajından başlayarak yıllar içinde korku türünde bir dolu uyarlamada ihtiraslı hekimin can verdiği ‘yaratık’ düşünmeden hareket eden, insan yapımı bir canavar olarak belleklere kazınmıştır.

Bizde ‘Karanlık Kız’ adıyla gösterilen 2021 yapımı ‘The Lost Daughter’ ile ilk yönetmenlik denemesinden yüzünün akıyla çıkmış olan tanınmış aktris Maggie Gyllenhaal, ikinci filminde daha radikal bir projeye yönelmek istemiş. Bir partide ‘Frankenstein’ın Gelini’ dövmesi dikkatini çektiğinde James Whale’in 1935 yapımı aynı adlı devam filmini keşfetmiş. 1998 yapımı ‘Tanrılar ve Canavarlar / Gods and Monsters’ filminde Ian McKellan’ın hayat verdiği Whale’in Shelley’nin özgün canavarına eş olarak seçtiği dişi karakterin kısacık öyküsü Gyllenhaal’un yaratıcılığını tetiklemiş.

Halen sinemalarda gösterimi süren ‘Gelin! / The Bride!’ işte bu ilhamın ürünü olarak ortaya çıkmış. Gyllenhaal hikâyesini yeratındaki karanlık ikametgahından seslenen Mary Shelley’nin (Jessie Buckley) siyah – beyaz görüntüleriyle başlatıyor. Lanet bir beyin tümörü O’nu genç yaşında hayattan koparmış ve asıl söylemek istediğini söyleyemeden dünyamıza veda etmiştir. Maggie ünlü yazarın zihninin izini sürerken, 1930’lu yılların ortalarında bir gangsterler şehri haline gelmiş Chicago ikliminde eskort kız olarak çalışan ve yaşamları gaddar mafya patronlarının iki dudağı arasında olan talihsiz kadınlardan birinin, göçmen Ida Bolinski’nin (bir kez daha Jessie Buckley) zihnindeki çatlaktan içeri süzülüveriyor.

Yeni hikâye, Shelley’nin ‘Frankenstein’ sizi korkutmuşsa ‘Gelin’in hikâyesi imdat çığlıklarınızı arşa yükseltecek haykırışıyla yola koyuluyor. Ingolstadt, Bavyera’daki doğuşunun üzerinden iki asırdan uzun bir süre geçmiş olan Dr. Frankenstein’ın yaratığı, namı diğer Frank (Christian Bale) usandığı yalnızlığından kurtulup bir ilişki yaşama arzusuyla Dr. Cornelia Euphronious’un (Annette Bening) kapısını çalıyor. Canlandırma konusundaki çalışmalarıyla bilinen kadın doktor elektrik akımı marifetiyle Ida’yı yeniden hayata döndürdüğünde ise soluk soluğa bir macera başlıyor. 1935 yapımı özgün filmin son birkaç dakikasında diyalogsuz yorumuyla yaratığın dişi partnerini canlandıran Elsa Lanchester’in hafızalara kazınmış kült imajı, taze Oscar’lı Buckley’nin kanlı canlı baskın kimliği ile yeni bir boyut kazanırken, Shelley’nin tekinsiz cümleleriyle yola çıkan yapım, sinema tarihinden sayısız esinlenmeler eşliğinde türler arasında sörf yapan Gyllenhaal usulü çılgın bir yol serüvenine evriliyor.

Sinemanın ses ile buluştuğu ilk dönemin popüler müzikallerine tutkundur Frank. Partneri ile birlikte hayranı olduğu Ronnie Reed’in (Jake Gyllenhaal) filmlerinin gösterildiği sinema salonlarının müdavimidir. Onları ucube olarak aşağılayanların saldırısı sonucunda naifliğini yitiren Frank, Ida’ya ilişmek isteyenleri dev cüssesiyle yerle bir eden, hüzünlü duygusallığı geride kalmış bir saldırgana dönüşmüştür artık. O’nun bu dönüşümünde, sağ dudağının kenarındaki dövmeyi andıran kan lekesiyle adeta bir dişi ‘Joker’i andıran Ida’nın ya da yeni adıyla (Ginger Rogers’dan esinle) Penelope Rogers’ın isyankâr başkaldırışı da etkilidir kuşkusuz.

‘İki Delilik’ halleriyle partilerin davetsiz misafirleri olan anti – kahramanlarımız giderek 30’lu yılların ünlü kanunsuz çifti ‘Bonnie and Clyde’ misali ün kazanır, ‘Joker’ ile atışacak bir hayran kitlesi edinirler. Protestocular arasında kadınların başı çekmektedir. İkilinin izini süren ve erkek partneri Jake Wiles’dan (Peter Sarsgaard) çok daha zeki ve marifetli kadın dedektif (dönemin ünlü yıldızı Myrna Loy’dan esinle) Myrna Malloy (Pénélope Cruz) karateriyle çağımız ‘MeToo hareketi’ne yaklaşık yüzyıl öncesinden bir selam gönderilmesi ihmal edilmez. Frank ile Ida’nın romantik olduğu kadar anarşik ve punk ilişkisini, Alex Cox’un 1986 yapımı ünlü biyografik filmindeki Sex Pistols grubunun bas gitaristi ‘Sid Vicious’ ile partneri ‘Nancy Spungen’in gotik versiyonu olarak düşünmekten de kendimizi alamayız.

Maggie Gyllenhaal’un erkek kardeşi Jake’i şarkı söyletip dansettirdiği, eşi Peter’a hımbıl bir eril karakteri oynattığı filmi işte böylesine çılgın, barok bir punk fantezi olarak dikkat çekiyor. ‘Joker’ serisinde de çalışmış olan Lawrence Sher’in etkileyici IMAX sinematografisi, İzlandalı müthiş besteci Hildur Guðnadóttir‘in karanlık ve görkemli müzik çalışması, yedinci sanatın en şaşaalı yıllarından esinler taşıyan sekanslarıyla sinemaseverlerin epey keyif alacağı bölümler barındırıyor.

(21 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu