Nusret Şen Yazıyor: Bu Dünyadan Bir Çatlı Geçti

Çatlı, ne yazık ki zayıf, eksiklikleri çok olan üstünkörü yazılan bir senaryoya, iyi yönetilememiş oyunculuklara kurban edilmiş. Film, Ülkücü arkadaşları “Reis, Ülkücü, Bozkurt ve Başbuğ” kelimeleri birkaç sahnede kullanıldığı için bir nebze mutlu edebilir ama onların bile Abdullah Çatlı daha iyi anlatılmalıydı diyeceklerine eminim. İki bölüm halinde anlatılan hikâye de Abdullah Çatlı‘nın Fransa’da başka bir kimlikle Devlet adına terör … Devamı… »

Pera Müzesi Sahnesi’nde Serge Avedikian Filmleri Gösterimi

Yesayan Kültür ve Edebiyat Derneği tarafından 01 – 31 Mart 2026 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen 2. Hantibum Festivali kapsamında Fransalı Ermeni yönetmen Serge Avedikian özel bir etkinliğe konuk oluyor. 27 Mart 2026 Cuma günü Pera Müzesi Sahnesi’nde Avedikian’ın katılımıyla biri kısa metraj animasyon, ikisi belgesel olmak üzere yönetmenin üç adet filmi, Hayırsızada (Chienne d’Histoire – Barking Island), İstanbul Sokak Köpekleri ve Sölöz’e Dönüş sinemasever izleyicilerle buluşacak. Gösterimlerin ardından kendisiyle söyleşi düzenlenecek olan Serge Avedikian, 1955’de Erivan’da doğdu, ailesiyle birlikte 1970 yılında Fransa’ya yerleşti.

Pera Müzesi Sahnesi’nde Serge Avedikian Filmleri Gösterimi yazısına devam et

Unutulmuş Ada

Joel Crawford ile Januel Mercado’nun yönettiği ve Liza Soberano, Dave Franco, Lea Salonga ile Jenny Slate’in seslendirdiği animasyon film Unutulmuş Ada (Forgotten Island), 25 Eylül 2026’da UIP Filmcilik dağıtımıyla Universal Pictures tarafından vizyona çıkarılıyor.
Jo ve Raissa, yıllardır ailelerinden ilginç hikâyelerini duydukları birçok mitolojik yaratıkla dolu, Nakali adasına açılan gizemli bir portal keşfederler. Bu figürlerin bazıları dost, bazıları ise düşman olacaktır. İyi niyetli kurt köpek Raww ve küçük ama cesur bir arkadaş grubuyla güçlerini birleştiren Jo ve Raissa, adanın en korkulan yaratığı Dehşet Manananggal ile yüzleşmek zorundadır.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb

Unutulmuş Ada yazısına devam et

Gerçekten Önemli Filmler

Hollanda’nın The Hague (Lahey) şehrinde tam 20 yıldır düzenlenen Movies that Matter Festival, adından da anlaşılacağı gibi “gerçekten önemli” meselelere odaklanan bir film festivali. Bu yıl 20 – 28 Mart tarihleri arasında 20. kez gerçekleşiyor. İnsan hakları ihlalleri, sosyal adaletsizlikler, hukukun üstünlüğü, çevresel krizler… Kısacası dünyanın ne kadar can yakan meselesi varsa hem belgesel hem kurmaca filmler aracılığıyla görünür kılınmaya çalışılıyor.

Festival sadece film göstermekle kalmıyor, filmi bir araç olarak kullanıyor. Anlatılmamış hikâyeleri bağlamıyla birlikte açıp tartışmaya davet ediyor. Seyirciyle film arasında bir bağ kurmakla kalmıyor, o bağın toplumsal bir etkiye dönüşmesi için alan açıyor. Eğitim gösterimleri, etkinlikler, uluslararası iş birlikleri… Hepsi bu niyetin bir parçası.

Festivalde “Grand Jury Documentary” (Büyük Jüri Belgesel), “Grand Jury Fiction” (Büyük Jüri Kurmaca) ve izleyici oylarıyla belirlenen “Audience Award” (İzleyici Ödülü) veriliyor. Açıkçası kimin, hangi filmin ödül alacağı ilgi alanımın dışında. Bir belgesel sinemacı olarak üretim süreçlerinin kendisi daha çok ilgimi çekiyor. Kısıtlı zamanımı “Film & Impact Pitches” (Film ve Etki Sunumları) bölümüne ayırdım ve sunumlara konuk olarak katıldım.

“Take on Film & Impact Pitches” aslında bir dayanışma alanı. Film yapımcılarının sadece iyi bir film ortaya koymalarına değil, o filmin dünyada nasıl bir karşılık bulabileceğine, nasıl bir etki yaratabileceğine odaklanıyor. Festival; Hollanda’da olduğu kadar Avrupa ve dünyadaki uluslararası resmî ve sivil kurumlar, fon sağlayıcılar ve yayıncılarla bağlantılar kurma konusunda aktif bir rol üstleniyor. Yani mesele sadece filmi bitirmek değil, onun hayatını kurmak. O yolculukta yoldaş olmak. Filmin üretimi kadar, dolaşımı ve yarattığı etki de sürecin bir parçası olarak ele alınıyor.

Bu yıl dört kıtadan sekiz proje seçilmiş. Her yönetmenin sunum süresi sekiz dakika. Kısa bir süre gibi görünüyor ama aslında çok yoğun bir alan açıyor. Çünkü bu bir “pitching” (proje sunumu) yarışması değil. Kim daha iyi sundu, kim kazandı gibi bir rekabet çok da yok. Rekabetten çok, paylaşım ve karşılaşma alanı kuruluyor. Gerçi program sonunda farklı kurumlar tarafından verilen destek ödülleri var. Örneğin Taskovski Training Award gibi ödüller, projelere para vermekten çok, uzun vadeli mentorluk ve stratejik destek sağlıyor. Yani aslında burada ödül, bir filmin yolunu açmak.

Bu programda sunulan projelerin çeşitliliği de dikkat çekiciydi: kadın hakları ve üreme sağlığından, yerli halkların bilgeliğini ve doğayla kurdukları ilişkiyi korumaya; evlat edinilen bireylerin kimlik hakkı mücadelesinden, aile içindeki ve toplumdaki aşırılıklar ve ırkçılıkla yüzleşmeye; mahkûm rehabilitasyonundan iklim adaletine, siyasi tutukluların aileleri üzerindeki etkilerinden savaş tecavüzlerinin yarattığı travmalara kadar geniş bir yelpaze… Yani her biri kendi bağlamında acil, ağır ve görmezden gelinmeye müsait konular.

Ve gerçekten de her sunumdan sonra şunu görüyorsunuz: Hiçbir proje eli boş çıkmıyor salondan. Bazen bir ortak, bazen bir fon ihtimali, bazen bir deneyim, bazen yeni bir bağlantı, bazen de sadece doğru sorular… Sonrasında birebir görüşmelerle süreç ilerliyor.

Sunumlardan sonra sessizlik olduğunda enerjik moderatörün salona dönüp söylediği şu cümle çok motive ediciydi:

“Haydi, siz etki prodüktörlerisiniz, bu projelere nasıl destek olabilirsiniz?”

O an salonun dinamiği tamamen değişiyor. İnsanlar söz alıyor, bağlantılar öneriyor, deneyim paylaşıyor. Bir film henüz tamamlanmadan etrafında bir ekosistem oluşmaya başlıyor. Sonuçta etki yaratmak, farkındalık oluşturmak için yola çıkan filmler, ortak bir duyguyla sahipleniliyor.

Benim için en etkileyici tarafı buydu sanırım. Çünkü çoğu zaman yalnız hissedilen bir üretim sürecinin aslında kolektif bir zemine oturabileceğini hatırlatıyor. Bunu da açıkça söylemek lazım: Burada “etki” kelimesi içi boş bir kavram olarak kullanılmıyor. Gerçekten üzerine düşünülmüş, strateji geliştirilmiş, somut karşılıkları olan bir şeyden bahsediliyor.

Film yapmak tek başına yetmiyor. O filmin dünyayla nasıl ilişki kuracağını da düşünmek gerekiyor.

Öte yandan, insan ister istemez biraz mesafe alıp yeniden bakma ihtiyacı da hissediyor. Bir zamanlar Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) Film Festivali olarak başlayan bu yapının bugün “farkındalık yaratan” bir festivale, yani Movies that Matter’a dönüşmesi; üstelik European Court of Human Rights (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) ile sembolik olarak aynı coğrafi – politik hattın bir parçası sayılabilecek bir şehirde, The Hague’da düzenlenmesi elbette anlamlı.

Ama aklıma takılan bir soru var:

Acaba Avrupa, kendi sebep olduğu insan hakları ihlallerine de aynı duyarlılıkla yaklaşıyor mu bu festivalde? Buna net bir cevap vermem mümkün değil. Zaten ben festivale sadece bir gün katılabildim. Böyle bir sorunun cevabını bu kadar sınırlı bir deneyimle vermek de mümkün değil.

Yine de soru işaretleri kalıyor içimde:

Filmler aracılığıyla farkındalık yaratmak, çok insani ve takdir edilesi bir çaba. Ve fakat artık sahte ile gerçeğin, doğru ile yanlışın bu kadar iç içe geçtiği bir zamanda, “iyi” ve “masum” görünen her yapının altını biraz daha kurcalama ihtiyacı hissediyor insan. Ve insan ister istemez daha fazla sorgulamaya başlıyor görünenin arkasındakini.

(Bu yazı ilk olarak 26 Mart 2026 tarihinde cinedergi.com’da yayınlanmıştır.)

(26 Mart 2026)

Semra Güzel Korver

Çatlı’ya Yoğun İlgi: Atlas Sineması’nda Anlamlı Gece

Yılın merakla beklenen yapımlarından Çatlı, Beyoğlu Atlas Sineması’nda yapılan özel gösterimiyle sinema dünyasına damgasını vurdu. Abdullah Çatlı’nın ailesi Meral Çatlı, Gökçen Çatlı ve Selcen Çatlı’nın, anlatılan hikâyenin en yakın tanıkları olarak salonda yer almaları geceyi daha da özel kıldı. Çatlı, uluslararası başarı da hedefliyor. Film, bu hafta itibarıyla Avrupa’da 122 salonda gurbetçi sinemaseverlerle buluşurken, Türkiye genelinde 310 salonuda gösterime giriyor.

Çatlı’ya Yoğun İlgi: Atlas Sineması’nda Anlamlı Gece yazısına devam et

Project Hail Mary (Kurtuluş Projesi) Ön Gösterimi Paribu Cineverse Akasya IMAX’te Gerçekleşti

Paribu Cineverse, Ryan Gosling, Sandra Hüller ve Liz Kingsman’ın oynadığı Kurtuluş Projesi (Project Hail Mary) filmi için 17 Mart Salı günü özel bir ön gösterime ev sahipliği yaptı. Yoğun ilgi gören etkinlikte, izleyiciler insanlığın kaderini belirleyecek bir yolculuğa tanıklık etti. Yönetmen koltuğunda Phil Lord ve Christopher Miller’ın oturduğu etkileyici yapım, bir fen bilgisi öğretmeninin dünyanın kurtuluşu için uzaydaki büyük bir gizemi çözme çabasını ve verdiği olağanüstü mücadeleyi anlatıyor.

Project Hail Mary (Kurtuluş Projesi) Ön Gösterimi Paribu Cineverse Akasya IMAX’te Gerçekleşti yazısına devam et

45. İstanbul Film Festivali Gala Filmleri Açıklandı

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, N Kolay sponsorluğunda düzenlenen 45. İstanbul Film Festivali (45. Istanbul Film Festival), 09 – 19 Nisan 2026 tarihleri arasında Türkiye’den ve dünyadan nitelikli, güzel ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirmeye hazırlanıyor. Festivalin Belgesel Kuşağı, Genç Ustalar, Heyula ve Dünden Bugüne Klasikler gibi bölümlerinin ardından, sezonun merakla beklenen yıldızlarla dolu filmlerini festival izleyicisiyle buluşturan N Kolay Galaları ve dünya sinemasının en yeni ve nitelikli örneklerini bir araya getiren Devriâlem bölümünde yer alan filmler de açıklandı.

45. İstanbul Film Festivali Gala Filmleri Açıklandı yazısına devam et

Aksiyon ve Mizah Kardeşler Araştırma’nın Galasında Buluştu

Cem Gelinoğlu ve Doğu Demirkol’u başrollerde buluşturan, aksiyon ile mizahı harmanlayan komedi filmi Kardeşler Araştırma’nın galası önceki gece Zorlu PSM’de gerçekleşti. Galası sinema, sanat, iş ve cemiyet dünyasından pek çok ünlü ismi bir araya getiren film, İstanbul’da özel dedektiflik yapan iki kardeşin, Londra’daki rutin bir soruşturma ardından Türkiye’ye dönmesini ve sonrasında kendilerini devlet destekli gizli bir operasyonun içinde bulunmalarını konu alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Kırmızı Halı Toplu Röportaj Videosu
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Aksiyon ve Mizah Kardeşler Araştırma’nın Galasında Buluştu yazısına devam et

Süper 1 Takım: Varol Abi’nin Çizgi Film Makinesi’nin Teaser’ı Yayınlandı

7’den 70’e merakla beklenen animasyon filmi Süper 1 Takım: Varol Abi’nin Çizgi Film Makinesi çok yakında sinemalarda gösterime girecek. Çizgi film tutkunlarının keyifle takip ettiği Süper 1 Takım çizgi dizisi bu kez yepyeni serüveniyle 22 Mayıs’ta beyazperdede olacak. Süper kahramanlar Ayı Dede, Birce, Birol, Yapay Zekai, fenomen Kral Şakir ve Fil Necati’nin de yer aldığı filmin ilk teaser’ı sosyal medyada büyük ilgi gördü.

  • Basın Bülteni
  • Teaser’ı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Süper 1 Takım: Varol Abi’nin Çizgi Film Makinesi’nin Teaser’ı Yayınlandı yazısına devam et

Baskının Gölgesinde İdealler ve Gerçek Hayat / Sarı Zarflar

Sanat dünyayı kurtarır mı?

İlker Çatak imzalı ‘Sarı Zarflar’ın sorduğu önemli sorulardan biri de bu. Film, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yıldız oyuncularından Derya’nın (Özgü Namal) eşi Aziz Tufan’ın (Tansu Biçer) kaleme aldığı ‘direniş’ üzerine kurgulanmış avangard oyununun prömiyeri ile açılıyor. Oyunun bir müddet kapalı gişe gideceğinden keyifli sanatçı çiftin dünyası ise prömiyerin hemen ertesinde idari yetkililerden sarı zarflar içinde aldıkları tebligatlarla kararıyor.

Bir devlet üniversitesinde tiyatro dersleri veren Aziz, ‘devletin sahnelediği tiyatroyu okuyamıyorsanız, ben size dramaturji anlatamam’ sözleriyle öğrencilerini ‘savaşa hayır’ mitingine katılmaya teşvik ettiği için akademisyen arkadaşlarıyla birlikte açığa alınmıştır. Akabinde yazdığı oyun kaldırılarak Derya’nın tiyatrodaki işine son verilir. Neredeyse 48 saat içinde düzenli bir hayat dağılmıştır. Bir anda işsiz ve güvencesi hale gelen çift, 14 yaşındaki kızları Ezgi (Leyla Smyrna Cabas) ile birlikte, huzursuzluk çıkarmamaları konusunda ikaz edildikleri apartman dairelerini boşaltarak, Aziz’in annesinin (İpek Bilgin) İstanbul’daki evine göç etme kararı alır. Gelecek korkusunun gölgesinde yeni bir kentte ayakta kalma mücadelesi verecek olan çekirdek aile, idealler ile gerçek hayat arasında bocalarken, misafir evde ilişkiler çözülmeye başlayacaktır.

Çatak, geçtiğimiz ay Berlinale’de Altın Ayı ile ödüllendirilen filmini tümüyle Almanya’da çekmiş, jenerikte de ifade edildiği üzere Berlin Ankara, Hamburg kenti de İstanbul rollerini üstleniyor. Muhtemelen teknik ve mekân kullanım kolaylıkları nedeniyle böyle bir seçimde bulunmuş olan sinemacı, bu tercihi Brechtyen bir tavıra dönüştürmüş, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan, kendi başımıza gelmese de çevremizdeki insanların, dostlarımızın başına gelenlerden hicap duyduğumuz otoriter iklimi, slogan atmadan, bireysel endişe ve korkuların ışığı altında perdeye taşıyor. Sergilenenler, güven ve adalet duygusu büyük ölçüde yara almış bizlere kafi gelmiyor zaman zaman. Yönetmenin bir ölçüde dışardan bakışından daha fazlasını bekliyoruz belki. Ancak Çatak ‘içinde bulunmaktan utanç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz; gelişmiş Batı ülkelerinde bile güvende oluşumuz garanti olarak görülmemelidir’ ifadesinden hareketle, demokrasi ve fikir özgürlüğü mücadelesini evrensel bir zemine taşımayı bilmiş.

İlker ve Ayda Meryem Çatak ile Enis Köstepen’in kaleme aldıkları senaryodan hareketle Türk asıllı sinemacının işlek anlatımı ve özellikle Namal – Biçer – Bilgin üçlüsünün kusursuz yorumlarından etkileniyoruz. İstanbul’daki düşüş ve uyum sürecinde sanatçı çiftin Aziz’in kaleme aldığı ‘Sarı Zarflar’ adlı politik oyunla yeniden birlikte üretmeye ve sanatla direnmeye çalışmasına coşkuyla tanıklık ederken, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir düzende, baskının gölgesindeki gerçek hayatta ideallere yer olup olmadığını tartışıyoruz.

Bir dizi seti karavanının tavan penceresine sıkışmış mavi gökyüzüne ulaşmak daha ne kadar vakit alacaktır. Sinemanın, sanatın dünyayı kurtarmadığını ama direnişi örgütlediğini, içinde bulunduğumuz şu beter dönemi yaşanılabilir kıldığını düşünüyoruz. Derya’nın ‘problemden değil, onun korkusundan korkacaksın’ ifadesine sarılıyor, ‘bugünler de geçecek’ umuduna katılmadan edemiyoruz.

(25 Mart 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ben Bir Hatırayı Seviyorum / Acı Hayat, 45. İstanbul Film Festivali’nde

Türk sineması klasiklerini yenilenmiş kopyaları ile kültür hayatımıza kazandırmayı sürdüren İstanbul Film Festivali, 45. yaşının ilk önemli sürprizi olarak, Metin Erksan imzasını taşıyan ‘Acı Hayat’* filmini izleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor.

Auteur yönetmenimizin ‘toplumsal gerçekçi’ döneminin en önemli çalışmalarından biri olan 1962 yapımı film, Yeşilçam’ın klasik melodram kalıplarını sosyoekonomik bir eleştiriyle yapıbozuma uğratmasıyla bilinir. Erksan’ın senaryosunu da yazdığı ‘Acı Hayat’ birbirini seven iki yoksul gencin paranın yıkıcı gücü ve bireylerin sınıf atlama tutkusuna çarparak tuzla buz olan sevdalarının trajik öyküsüdür. Film, iki sevgilinin ayrı ayrı yakın yüz planlarıyla açılır. Kasımpaşa tersanesinde kaynakçılık yapan Mehmet (Ayhan Işık) ile bir berberde manikürcü olarak çalışan Nermin’in (Türkan Şoray) tek hayali, Mehmet’in kazancına uygun kiralık bir ev bularak yuvalarını kurmak ve orada çocuklarını büyütmektir.

Yakın planları takiben iki sevgiliyi Galata Köprüsü üzerinde, Sinan’ın camileriyle İstanbul’un heybetli panoraması önünde izleriz. Evlenebilmeleri için her ikisinin de bir dolu boğazın onların ellerine baktığı kalabalık evlerinden kopmaları gerekmektedir. Lakin baktıkları bütçelerine uygun eski ve harap evler, zengin müşterilerinin lüks içindeki hayatlarına imrenen Nermin için hiç de oturulacak yerler değildir. Tüm bu arayışlar çifti umutsuzluğa sürüklediği ve aralarında gerginlikler yaşandığı günlerde, maniküre gittiği evin çapkın oğlu Ender (Ekrem Bora) Nermin’e musallat olur.

Ailesinin yükünü üstlenmiş olan genç kızın aklı, annesinin ‘gençsin, güzelsin; görüyorsun halimizi, hiç olmazsa kendini kurtar, muhakkak zengin birini bul ve evlen’ sözleriyle iyice karışır. Bir tereddüt ve ihtiras anında Ender ile birlikte olur. Duyduğu pişmanlıkla başka birini sevdiğini söyleyerek Mehmet’ten ayrılır.

Bu reddediliş genç adam için tam bir yıkımdır. İşte tam bu noktada Ersan’ın daha sonra ‘Ölmeyen Aşk’ adıyla yerli uyarlamasına soyunacağı Emily Brontë klasiği ‘Uğultulu Tepeler’ (Wuthering Heights) devreye girer. Milli Piyango’dan çıkan büyük ikramiye ile sermayeye kavuşan Mehmet sınıf atlamıştır. İstanbul’un hızla bir beton kente dönüşümünde müteahhitlik işinde yükselir. Filmin klasikleşmiş ‘asansör sahnesi’nde Nermin aşağıya doğru inerken, Mehmet yukarıya doğru çıkmaktadır. Hırsıyla yükselen genç adamın işlettiği gece kulübünde sarhoş ve dengesiz olarak karşısına çıkan Nermin gözyaşları içinde ondan af diler. İhtiraslarının kurbanı olmuş, doğduğundan beri gördüğü sefaletten korkusu onu tüm kuvvetiyle zenginliğe doğru itmiştir.

Mehmet bir ‘Heathcliff’ edasıyla Nermin’i geri püskürtür. Erksan’ın iki yıl sonra çekimlerine başlayacağı ‘Sevmek Zamanı’ndaki ‘sureti sevmesi’ misali, ofisinin duvarına Nermin’in büyük boy fotoğrafını asmış olan Mehmet yitirilmiş bir hayali, bir hatırayı sevdiğini haykıracaktır genç kadına. Sınıf atlamıştır ama ‘içinde sevdiği olmayınca, lüks villası bir beton mezardan farksızdır’ onun için. Mehmet intikam için kendisini saf bir tutkuyla seven Ender’in kız kardeşi Filiz ile (Nebahat Çehre) birlikte olacak, bu da Nermin’i dönüşü olmayan bir yola sürükleyecektir.

‘Acı Hayat’ klasik Yeşilçam yapımlarında rastladığımız temaları farklı bir bakış açısıyla anlattığı için önemlidir. İstanbul’un ve ülke ekonomisinin büyük ölçüde dönüşüme uğradığı, sermayenin el değiştirdiği bir dönemde iki genç insanın hayatta kalma mücadelesinin ötesinde daha iyi bir hayat sürme, sınıf atlama arayışlarını etüd ettiği için önemlidir. Yine bu filmde klasik Yeşilçam’daki kötücül karakterlere rastlamayız. Ender karakterini canlandıran Ekrem Bora, sonraki yıllarda bürüneceği kötü adamlardan biri değildir. Keza kız kardeş karakteri Mehmet’e sevgiyle bağlıdır ama Nermin’e bir kötülük yapmayı düşünmez. Filmin kötüsü giderek semirmekte olan vahşi kapitalizmin insanlar ve sınıflar arasında oluşturduğu uçurumdur. Çok etkileyici final sahnesi ise klasik Yeşilçam filmlerinde pek rastlanmayacak biçimde bir şefkat ve nedamet duygusu içerir. Erksan’ın doğal İstanbul mekânı içinde yakın plan ve hareketli kamera kullandığı kadrajları Antonioni esini taşır. 17 – 18 yaşlarındaki Şoray’ın saf güzelliğinde Monica Vitti esintisi vardır. Bu unutulmaz klasiği yıllar sonra ilk kez beyazperdede deneyimleme fırsatını kaçırmayın.

*11 Nisan Cumartesi 19:00’da Kadıköy Sinematek / Sinema Evi; 13 Nisan Pazar 11:00’de Beyoğlu Atlas Sineması’nda gösteriliyor.

(24 Mart 2026

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Seni Öldürecekler / They Will Kill You, Sen Ölümsüz Olabilir misin?

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut olan vahşi, kanlı bir korku komedisi olan film, doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli olmayı başarıyor.

İki kız kardeş, şiddet uygulayan üvey babalarından kaçarlar ama bir markette yakalanırlar. Asia, küçük kardeşi Maria’yı geride bırakarak kaçar. Asia, kadını döven aşağılık bir adamı öldürmeye teşebbüs suçundan dokuz yıl hapis cezasına çarptırılır. Hapiste geçen yıllarında sertleşen, kesici aletlerde ve dövüş sanatlarında ustalaşan Asia, hapisten daha güçlü ve insanlık dışı bir şekilde çıkarak, kız kardeşini tekrar bulmaya ve kaçarak neden olduğu yaraları iyileştirmeye karar verir. Asia, kızkardeşinin New York’ta Virgil isimli seçkin bir binada hizmetçi olarak çalıştığını öğrenir. Asia, kısa süre içerisinde binada ve içinde yaşayan insanlarda bir gariplik olduğunu fark eder ve sonrasında Asia için banyo aynasında yazılı olan “SENİ ÖLDÜRECEKLER” notu ile ölüm kalım mücadelesi başlar…

Kirill Sokolov‘un ABD’deki ilk yönetmenlik denemesi olan filmde, New York’taki bir apartmanda hayatının en korkunç gecesini yaşayan yeni bir hizmetçinin vahşi, kanlı bir korku komedisi hikâye ediliyor. Sokolov filminde oldukça dinamik aksiyon sahneleri mevcut. En beğendiğim aksiyon sahnesi ise Asia’nın alevli bezle sarılmış bir baltayla rakiplerle dolu karanlık bir salonu aydınlatıp kafalarını parçaladığı savaş sahnesi. Bu sahne, görüntü yönetmeni Isaac Bauman tarafından gerçekten iyi çekilmiş ve modern stüdyo korku filmlerinin çoğunu bozan aşırı karanlık dijital görünümden uzak durulmuş. Korku filmi hayranlarının seveceği işlerden birisi de aşırı CGI kullanımından ziyade filme çok ihtiyaç duyulan gerçekçi kan efektlerinin ön plana çıkarılması olmuş. Özellikle göz küresi şakası oldukça etkili.

Seni Öldürecekler, son dönemde çıkan satanist tarikat filmleri arasında aksiyonu, ortalamanın üzerinde kötü karakterleri ve ılımlı olmayan bir aile bağını bir araya getirmesi ile öne çıkan bir yapım. Kanlı kadın savaşçıların düşmanlarıyla mücadele ettiği filmler bu sene çoğunlukta olacak. Seni Öldürecekler filmi, Sokolov‘un “Neden Ölmüyorsun?” şiirini barok tarzda bir Amerikan senaryosuna birebir uyarlayarak, düşük bütçeli bu filme daha da tatlı bir hava katmış. Filmde “John Wick” filmlerindeki Hotel Continental’in korku versiyonuna benzer bir bina yaratılmış. Virgil, küresel bir kiralık katiller birliğinin sığınağı değil, “Ready Or Not” filmlerindeki katil çetesini iyilikseverler gibi gösteren, “Get Out“un abartılı bir versiyonu olan şeytani bir tarikatın sığınağı gibi.

Kanlı katliamlarla dolu aksiyon kahramanı rolüne seçilen Zazie Beetz canlandırdığı Asia rolünde oldukça başarılı bir oyun sergiliyor. Seni Öldürecekler, Ready Or Not filmleri bazı benzerlikler taşısa da, aralarında çok tanıdık gelmesini engelleyen birkaç önemli fark var. Birincisi, Beetz‘in canlandırdığı Asia Reeves, Ready or Not filmlerindeki Samara Weaving’in karakterinden çok daha doğrudan bir aksiyon kahramanı. Samara’nın karakterinin çekiciliği, hayatta kalmak için zekasına güvenmesinden kaynaklanıyordu. On yılını hapiste geçirmiş ve yakın dövüş ve doğaçlama silah kullanımında ustalaşmış olan Reeves ise daha sert bir karakter. Ayrıca, düşmanları da Samara’nınkilerden daha ölümcül. O filmlerin esprisi, Weaving’in genellikle aptal kötü adamlar tarafından avlanmasıydı. Burada ise binanın sakinlerinin onları yenmeyi çok daha zorlaştıran belirli güçlü yönleri var.

İlk bakışta göründüğünden daha zeki ve esprili olan film, ironik göndermeler, şok edici dönüşler ve kurnazca doğrusal olmayan olay örgüsü sapmalarıyla izleyicileri sürekli tetikte tutuyor. Neşeli nihilist kaosun içinde erken dönem Quentin Tarantino, Danny Boyle, Sion Sono ve Sam Peckinpah‘ın izleri var. Sokolov ayrıca, Vadim QP ve Sergey Solovyov‘un eklektik müziğiyle desteklenen, silahlı çatışma sahnelerinde Sergio Leone‘nin spagetti western filmlerini de anımsatıyor

Birçok kişi bu filmi Ready or Not filmi ile karşılaştırıyordu, işte bu noktada Seni Öldürecekler öne çıkmaya ve fark yaratmaya başlıyor. Bu film sadece patlayan insanlardan ibaret değil. Kafa kesme, uzuv koparma, ateşe verme ve yakın mesafeden pompalı tüfekle vurulma sonucu havaya fırlatılma gibi sahneler de içeriyor.

Sonuç olarak, filmdeki bazı anlatı unsurları olumlu sonuç vermese de binada bulunan farklı konularda hizmet veren katlar (birisi seks katı) hiçbir amaca varmıyor. Buna rağmen Seni Öldürecekler doruk noktası biraz acelecilik ve kolaycılık hissettirse de kanlı ve eğlenceli bir film olmayı başarıyor. Korku filmi hayranları için Saklambaç 2 filminin hemen ardından vizyona girmesi olumlu mu olumsuz mu gişeye yansır bilemiyorum ama filmin Saklambaç 2’den daha iyi olduğunu düşünüyorum.

(24 Mart 2026)

Nusret Şen

11. Balkan Panorama Film Festivali’ne Başvuru İçin Son Çağrı

11. Balkan Panorama Film Festivali, bu yıl Danışma Kurulu’nun aldığı karara göre 25 Eylül – 01 Ekim 2026 tarihleri arasında İzmir’de “sonbahar festivali” olarak gerçekleştiriliyor. 19 Ocak 2026 tarihinde başlayan festival başvuruları 20 Mart 2026 tarihinde sona erecek. Sinemacılar ve filmcilerin 20 Mart 2029 tarihine kadar festivale başvuruda bulunmaya davet edildi. Rumeli Kültür, Sanat ve Eğitim Derneği tarafından düzenlenecek, bölgeden ve dünyadan ünlü sinemacıları İzmir’de buluşturacak olan festivalin Danışma Kurulu’nda István Szabó, Rade Šerbedžija, Petar Božović, Milcho Manchevski, Ediz Hun, Emel Göksu ve Igor Galo gibi sevilen tanınmış isimler bulunuyor.

11. Balkan Panorama Film Festivali’ne Başvuru İçin Son Çağrı yazısına devam et

Türkiye’de Kırgızistan Film Günleri 2026

Kırgız Cumhuriyeti Kültür, Bilgi ve Gençlik Politikası Bakanlığı’nın öncülüğünde, Kırgız Film Stüdyosu, Sinematografi Departmanı ve Kırgız Serial Yaratıcı – Üretim Birliği temsilcilerinin katılımı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü katkılarıyla, 24 – 26 Mart 2026 tarihleri arasında Beyoğlu Atlas 1948 Sineması’nda Türkiye’de Kırgızistan Film Günleri düzenlenecek. Etkinliğin amacı, Türkiye sinemaseverlerini Kırgız sinemasıyla buluşturmak olarak belirlendi. Etkinlik kapsamında Kırgızistan’ın en tanınmış yönetmenlerine ait üç uzun metrajlı film, Kara Kızıl Sarı, Kaçkın ve Cennet 2 filmleri beyazperdeye gelecek.

Türkiye’de Kırgızistan Film Günleri 2026 yazısına devam et

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu